OZAN ILGIN BÖLÜM 6: DİRENİŞ

Diğer Yazılar

Tuğba Turan
Tuğba Turan
1972, Ankara doğumlu olan Turan, 1990 yılında Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni bitirip devlette çalıştıktan sonra 2008'de Karabük-Eflani ilçesine serbest eczane açtı. Kendisini 2003 doğumlu bir erkek evlat, üç köpek, on (zaman zaman daha fazla) kedi annesi olarak tanımlamaktadır. Safranbolu’da yaşıyor. Zalifre Yazıları isimli basılı dergide makaleleri yayınlanan yazarın Gölge e-Dergi'nin son yirmi sayısında fantastik hikâyeleri yer almıştır. Dedektif Dergi’nin kuruluşundan beri yazdığı 30 bölümlük Tilda ve Diğerleri isimli polisiye hikayeleri kitap haline gelmiştir. Kişisel sayfası olan tugbaturan.com'da tüm yazılarını yayımlayan yazar aynı zamanda Türkiye Polisiye Yazarları Birliği üyesidir. Eserleri: Adı Cemre Olacak (Roman) 2020, Herdem Yayınevi Dedektif Tilda ve Diğerlerinin Olağanüstü Maceraları (Polisiye Hikâye) 2021, Herdem Yayınevi Dedektif Dergi (Polisiye Hikâye Seçkisi, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Kırmızı Battaniye (Polisiye Hikâye, Kolektif) 2018, Paradigma Akademi Dark Polisiye – İkinci Kitap 2021, Dark İstanbul Yayınları

Ben polisim. Özel kuvvetler polisi. Ortağım Teğmen Âdem’den bahsetmiştim, Cillian Murphy mavisi gözlerinden, Jason Mamoa kaslarından ve Tom Hardy gülüşünden. Cılız bir ucubeyken müthiş bir amazona dönüşebilen benim gibi bir kadınla bu Âdem arasında bir kıvılcım olacak mı diye merak ediyorsunuz. Ama iş arkadaşım o benim. Böyle ilişkiler insanların işlerindeki performanslarını düşürür. Hele Teğmen Âdem gibi, şerefsizlerin peşinden koşan bir polis iseniz, asla yapmamanız gereken şeyler listesinde, iş arkadaşlarınızla aşk meşk vardır. ‘Büyük lokma ye, büyük konuşma,’ demiş büyüklerimiz.

Ben, Tangsuk Ozan Ilgın. Adına Osteogenesis İmperfecta denilen kırılgan kemikleri yüzünden yirmi beş yaşına kadar fare gibi deliklerde saklanarak yaşamış ama yine kırılgan kemikleri sayesinde güçlü bir kahramana dönüşebilen mucize kadın.

***

Mafya babası Nuri Körleğene, infaz edilen adamı Topal Kadri’nin protez bacağına beş anahtar saklamıştı ve biz onları bulmuştuk. Kadri’nin mezarı başında yakalanan amirim Kozak Hayri hapse girmişti. Evimde sakladığımı sandıkları anahtarları arayıp bulamayınca evi ateşe vermişlerdi. Yangında Anneannem Cilmaya yaralandı ve hastaneye kaldırıldı.

Yanan evimiz, Sultanatmak’a bisikletle gelmiş Muriyeli gençler tarafından yeniden inşa edildi. Fakat Nuri Körleğene’nin adamları Cilmaya’yı hastaneden kaçırdılar. Barut gibiydim. Hırsımı bir şeylerden almam lazımdı.

Yeni evimizin özel kuvvetler tarafından imal edilen dış kapısı arızalandı. Teğmen Âdem, SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetler AR-GE Laboratuvarı’nın şefi olduğu için ona rica ettim. Gelip kapıyı tamir etti. İşi bittiğinde “Aç mısın?” dedim. Salona buyur ettim. Evde, polis arkadaşlar ve konu komşu tarafından hediye edilen açılmadık koliler dağınık bir şekilde beni bekliyordu. Cilmayamı kurtarmadan bana o evi düzeltmek haramdı.  Âdem aklımdan geçenleri okumuş olacak ki yanıma oturdu. “Üzülme. Bulacağız o aşağılık herifleri ve Cilmaya’nın intikamını alacağız.”

Elimden telefonu aldı. Lenny Kravitz’ten I belong to you şarkısını açtı. Yüzümü ona döndüğümde dudaklarını dudaklarıma kilitledi. Ne kadar öyle kaldık bilemiyorum. Gözyaşlarımı sildi. Artık dudaklarımızdaki kilit açılmış, dillerimiz bir sınır kapısı yıkılmış da birbirini yıllardır görmeyen iki âşık gibi birbirine dolanmıştı.

Büyük konuşma demişti büyüklerimiz. Büyük demişken şarkıdaki ‘onun aşkı bana ekstralarge’ lafını o güne kadar anlamamışım meğer. Çünkü Âdem beni kucağına alıyor. Sonra tarifsiz uzuyor bacakların diyor ya şair, güzel diyor. En son yatakta onun teri ve benim sıvılarımda serbest yüzdüğümüzü hatırlıyorum.

***

Jhezi Parkı, şehrin zengin ve fiyakalı kesimi olan Batı Yakası’ndaki Maxim Meydanı’nın kıyısındaydı. Gökdelenlerin arasında yeşil kalmış son bölge olan bu parktaki ağaçların bir kısmı, belediyece yapılmak istenen Popçu Kışlası nedeni ile kesilecek diye eylem başlatmışlardı. İkimiz de aynı anda telefonlarımıza gelen biplemelerle yataktan fırladık. Eylemde asayişi sağlamak üzere acil göreve çağrılıyorduk. Motorlarımıza atlayıp Jhezi Parkı’na giderken, şehrin fakir kesimi olan Doğu Yakası meydanından geçtik. Parktaki eyleme destek veren bir grup gence müdahale eden SSOK polislerinin yakalarındaki mavi kokartlardan üçüncü timin elemanları olduklarını anladım.

Biz motosikletlerimizle rüzgâr gibi karşıya geçip görev yerine vardığımızda, bu mavi kokartlı polisler çoktan gelmiş, silah kuşanıyorlardı.  Âdem’e sordum. Omuz silkti. Bu şehirdeki en hızlı polisler bizim gibi kırmızı kokartlı birinci tim polisleri değildi ya. Ama kurt bir kere içime düşmüştü.

***

Üçüncü timin nasıl bizden önce Maxim Meydanı’nda bittiğini merak edip adamları izlemeye koyuldum. Mavi kokartlı üçüncü tim ilk gece bizimle nöbet tutmuştu. Bu sırada Doğu Yakası’nda Jhezi’ye destek verenler arttı. Doğu Yakası’nda görevli polis kankalarım Ramazan ve Hüsnü’den oraya turuncu kokartlı ikinci timin gönderildiğini öğrendim.

Jhezi Parkı’nda nöbet değişimi zamanı geldi. On dakika içinde mavi kokartlı adamların yerini turuncu kokartlı adamlar aldı. Doğu Yakası’ndan Batı Yakası’na, tek köprü olan Burgaziçi Köprüsü’nden geçerek son hız gelmek bile otuz iki dakikamızı alıyordu. Bu adamlar ya ışınlanmayı icat etmişlerdi ya da karşıdan karşıya geçmek için kimsenin bilmediği bir kısa yol biliyorlardı. Her halükârda bu işte bir dalavere vardı.

Ertesi sabah, nöbet değişimine yakın, polislerin birdenbire meydana çıktıkları alt geçidin girişinde mevzilendim. Bir de ne göreyim? Burgaziçi Nehri’nin altında, sadece SSOK-Sultanat Şehri Özel Kuvvetleri’ne bağlı bazı birimlerin bildiği ve geçebildiği bir tünel vardı. Anlaşılan bütün polisler eşitti ama bazı polisler daha eşitti. Çünkü kimse bize bu tünelden bahsetmemişti. Adamlar zzzzt diye Jhezi Parkı’ndaki gençlere destek veren Doğu Yakalı gençlerin protestolarında bitiyorlardı. Sonra tekrar zzzzt diye Batı Yakası’nda bitip buradakileri copluyorlardı.

Tam tünelin ağzındayken bir sesle irkildim. Eşeğin sevmediği ot gibi burnumda biten amirim Solomon Sert’in sesiydi bu.

“Demek yüzyılın keşfini yaptın ha?

“Emredin Amirim!”

“Yok canım ne emri. Önden buyurun. Keşfettiğin gibi, bu tünelden vatandaşların ve pek çok bürokratın haberi yok Ozan. Eyalet-şehir içinde eyalet-şehir, nehir içinde tünel: Tünelsultanat bu!”

Nutkum tutulmuştu. Tabii ki amirime karşı gelemezdim. Hele ki gizli gizli parka gelmiş olan Belediye Başkanı Papazoğlu’nu gördükten sonra bulunduğum yere çakıldım kaldım. Papazoğlu, Solomon Sert’ten lafı aldı:

“Her şeyin azı kıymetlidir. İstesek nehri köprülerle donatırız ama o zaman karşıdan karşıya geçmek basit bir şey olur. Ama sana bir müjdem olacak. Halka daha fazla karşıdan karşıya geçme eziyeti yaşatmamamız lazım. Önceleri karşı çıkıyordum ama eğer şehrimize ikinci bir köprünün yapılması elzem hale gelmişse, bunun benim başkanlık dönemimde yapılması gerekir. Değil mi arkadaşlar?

Papazoğlu’nun Burgaziçi Nehri’ne yapılacak ikinci köprü için planlar yaptırdığı iddiaları vardı. Fakat yeni Belediye Başkanı “İkinci köprü Sultanat Şehri için cinayettir. Şehrin ormanlarının imara açılarak yok edilmesinden başka bir işe yaramayacaktır,” sözleriyle rant amaçlı ellerini ovuşturan iş adamlarını hayal kırıklığına uğratmıştı.

Demek ki iş adamlarıyla el sıkışarak onları bu hayal kırıklıklarından kurtarmak istiyordu. Ormanlar imara açılsındı. Nehrin altındaki tünel halktan saklansındı. Memleketin ve milletin geleceği mi önemliydi, iş adamlarının kâr etmesi mi? Her söyleneni söylendiği anda alkışlayacak kapasitede pek çok insan vardı. Yola devam etmek için onlardan alınan oy yeter de artardı.

“Değil mi arkadaşlar?”

Başkan bunu söyledikten sonra maiyetindeki müteahhit Veli Danaoğlu’nun elini sıktı. Gülünce gözlerinin içi hain bir parıltı ile parladı. Tekrar bana seslenmesiyle hayatın beni ağlatan acı gerçeklerinden sıyrılarak Başkan’a döndüm.

“Sen ve akıllı köpeğin 29 Mart günü yani yarın Burgaziçi Nehri’ne yapılacak ikinci köprünün temel atma töreninde benim yakın korumam olacaksınız,” dedi İkram Papazoğlu.

Amirim olacak Solomon Sert kulağıma yanaşıp fısıldadı. “Eğer o köpeğin bir daha bana dokunacak olursa onu pişirip sana yedirmekten zevk duyacağımı bilmeni isterim.” 

Demek Çakır’ın üzerine atlayıp yere yıktığı andaki cam gibi parlayan mavi gözlerini ve gösterdiği dişlerini unutmamıştı. Solomon Sert, aptal da olsa, boynunun bu kadar yakınında dişlerini gösteren bir köpeğin neler yapabileceğini anlamıştı.

İKİNCİ KÖPRÜNÜN TEMELLERİ GÖRKEMLİ BİR TÖRENLE ATILDI

(CENAH gazetesi)

Başkan ve üç-beş müteahhit güle oynaya ikinci köprünün temel atma törenini yaparlarken, Jhezi direnişi, iki-üç gün içinde Sultanatmak eyalet-şehri tarihindeki en geniş çaplı sivil direnişe dönüştü. Şu anki asıl meselem Cilmaya’yı bulmak olması gerekirken amirim Solomon Sert, Âdem ve beni temel atma töreni sonrası Jhezi parkındaki güçlerin başına vermişti. Emir demiri kesti. Ama Ramazan ve Hüsnü imdadıma yetiştiler.

“Sen merak etme Ozan. Cilmaya’yı bulacağız.”

***

Jhezi’de direnen gençler için neler demediler ki? Yoksa aşk yasaklanmış mıydı halka açık yerlerde? Gençler direniş için çadır kurdular. “Çadırlarda sevişiyorlar,” dediler. Evet seviştiler. Seviştik. Önceleri bir park için direnen birkaç kişiyken, sonra yüzleri, binleri buldular. Önceleri amaç sadece iyilik güzellikti. Sonraları hazır ortalık karışmışken bundan faydalanalım diyen kötü amaçlı gruplar geldi. Gündüzleri kamu malını, artık aralarına vandalların girdiği ve at izinin it izine karıştığı gruplardan korumaya çalışırken, geceleri, hormonlarına direnemeyen kendimizi birbirimizden korumaya çalışıyorduk.

Bu arada bizim sokaklarımızda büyümüş, bizim imam-hatip lisemizde okumuş, toprak arsamızda futbol oynayarak buraların tozunu yutmuş dediğimiz %50’den fazla oy alarak SEVAP –Sade Vatandaş Partisi’nden Belediye Başkanı seçtiğimiz İkram Papazoğlu, güvendiğimiz dağ idi. Ne yazık ki, güvendiğimiz dağlara karlar yağdı.

Papazoğlu gençler için neler demedi ki?

Bu şehri üç beş çapulcuya mı bırakacağız?

Sokaktaki insanların kendisine oy vermeyenler olduğu savıyla, oy verenleri kastederek şöyle dedi:

Sultanatmak’ın yüzde ellisini zor tutuyorum!

Doğu Yakası’ndan yani toplumun ezilen, fakir ve hor görülen kesiminden yükselen biri olarak ılımlı, İslamcı ve herkesi kucaklayıcı diye oy verdiğimiz adam, çalımlı, israfçı ve ayrıştırıcı çıkmıştı. Ya hepimizi kucaklama işini gelecek bir zamana ertelemişti ya da bu kucaklama işini yanlış anlamıştı. Şimdilik eyalet-şehirdeki yangına körükle gitmeyi yeğliyordu. Bakalım daha sonraki yıllarda körükle gideceği başka hangi yangınlar çıkaracaktı?

***

Nöbetlerimizin ve nöbet geçirten sevişmelerimizin arasında, Ramazan ve Hüsnü Cilmaya’nın nerede tutulduğunu öğrenmişlerdi.

32 kamu binası ve 131 polis aracının kullanılamaz hale geldiği, 216 iş yeri ve 51 aracın tahrip edildiği, 40 belediye otobüsü ve 25 otobüs durağının yakıldığı olayların doksan beşinci günü, eyalet-şehir hükümeti direnişi tamamen sonlandırmaya karar verdi. Elindeki tüm asker ve polis gücünü meydana yığdı. Pek çok kişi gözaltına alındı ve tahrip olmuş meydan terk edildi. Güzel bir amaç için başlayan direniş, adını tarihe altın harflerle yazdırabilecekken, muktedirin asla alttan almaması sonucu ona karşı bir öfke krizine dönüşmüştü.

Âdem ve ben meydandaki nöbeti yeni gelen ekiplere devrettikten sonra Cilmaya’nın hapis tutulduğu binaya doğru yola çıktık. Peşimize düştüklerini fark ettiğimizde çok geç kalmıştık. Birden aracımızın elektrik sistemi kilitlendi, farlar söndü. “Uzaktan müdahale ediyorlar!” diye bağırdı Âdem. Ya arabayı şarampole yuvarlayacaktık ya da durdurup arkadan gelenlerle çatışacaktık. Arabadan kendimi atıp güçlü kadın halime dönecektim ki üzerime atılan bir ağla dertop olup kaldım. Etki yoksa tepki de yok. Cılız halimle kötü adamlara yakalanmıştım. Âdem’i de saniyeler içinde etkisiz hale getirdikten sonra ikimizin başına birer çuval geçirip bir minibüse bindirdiler. Cilmaya’nın yanına götüreceklerini düşündüm. Tehdit ve işkenceyle bende olduğunu sandıkları anahtarları almak isteyeceklerdi. En iyi senaryoyla anahtarların bende olmadığını söylediğim zaman hepimizi öldüreceklerdi.

***

Gözümü pis kokulu, loş bir depoda açtım. Hep böyle olur zaten. Ne olur kötü adamlar, kaçırdıkları insanlara mis gibi aydınlatılmış, tertemiz yerlerde işkence etseler? Teğmen ve ben tavandan geçen borulara el bileklerimizden zincirlenmiştik. Ayaklarım yerden bir on santim yukarıda sallandığım için kollarımı artık hissetmiyordum. Demek ki ertesi gün olmuştu ve ben yaklaşık 24 saattir bu haldeydim. Kendimi atacağım bir yükseklik veya yakınımda çarpabileceğim bir duvar olmadığı için güçlü kadın halime geçemiyordum. Gözlerim karanlığa alışınca etrafta Cilmaya’yı aradım, yoktu. Sevinmeli miydim, üzülmeli miydim bilemedim. Bizi onun yanına getirmemiş olmaları tesadüf müydü? Yoksa başka başka planları mı vardı? Uyandığımı fark etmiş olmalılar ki bileklerimdeki zincirlere elektrik verdiler. Tekrar bayılmışım.

Kötü adamlar gelip birer kova suyla bizi ayılttılar. “Serbest kalacaksınız. Solomon Sert öyle emretti,” dediler. Solomon Sert mi? Öyle mi emretti? N’oluyordu lan burada?

Benden önce Âdem’i çözdüler. Âdem bana doğru yanaştı. İçimden, ‘o da beni çözecek şimdi canımın içi,’ dediğim anda gelip suratıma bir yumruk patlattı.

“Duramadın merakından değil mi? Yok neden hızlı gelmişlermiş? Yok mavi kokartlı adamlar yok turuncu adamlar! Nerde lan anahtarların orijinalleri! Adi karı seni!”

Patlayan dudağımdan akan kanları dilimle temizledim. Hayır, sinirlenmedim. Sadece ‘Oha! Şerefsizin biriymiş lan bu! Hiç sevişmeseymişim keşke!’ dedim içimden.

Topal Kadri’den edindiğimiz mafyaya ait beş anahtarı Teğmen Âdem’e vermiştim. Daha doğrusu verir gibi yapmıştım. Hayri Kozak amirim, “Bir işin içinde başka bir iş varsa, kendinden başkasına güvenmeyeceksin Ozan!” demişti bir zamanlar. Hep haklı çıkardı, yine haklı çıkmıştı. Anahtarların sahtelerini teğmene teslim edip, orijinallerini Çakır’ın tüylerinin arasına gizlemiştim.

Müsaadenizle ilk paragraftaki cümlemi virgülü kaldırarak düzelteceğim: Hele Teğmen Âdem gibi, şerefsizlerin peşinden koşan bir polis iseniz, asla yapmamanız gereken şeyler listesinde iş arkadaşlarınızla aşk meşk vardır değil; hele Teğmen Âdem gibi şerefsizlerin peşinden koşan bir polis iseniz, asla yapmamanız gereken şeyler arasında, bu şerefsizlerin gül yüzüne kanmak vardır. Çünkü rüzgârgülü gibidir bu adamlar, rüzgâr nereden eserse o tarafa dönerler.

İç yüzünü öğrendiğiniz düşmanınızı öldürmek için hamle yapmak, iç yüzünü bilmediğiniz o adamla hâlâ sevişmeye devam etmekten iyidir. Zincirle kollarınız tavana bağlanmış olarak yerden on santim yukarıda sallandırılmıyorsanız tabii ki. Ama her şey hallolur. Sırayla. Kendimi tüm gücümle yukarı çekip iki bacağımla Âdem’e çifte savurmaya kalktım. Atik davrandı piç, kaçtı.

“Bu dünyada erkeklere güvenilmez diyen sen değil miydin? Benim ne farkım vardı da bana güvendin? Baban çektir olup gitti. Ramazan ve Hüsnü yıllarca seni saf mahalle çocuğuyuz diye kandırdılar. Eski amirin Kozak Hayri tutuklandı, seni yalnız bıraktı. Yeni amirin seni sattı.  Ahahahhaa!”

Teğmen Âdem’in histerik çığlıkları bitmeden hapsolduğumuz deponun demir kapısı büyük bir gümlemeyle patladı. Önden Cilmaya ve Kozak Hayri, ardından Ramazan, Hüsnü ve Çakır içeri daldılar. Kankalarım be! Kızıyorum, sövüyorum filan ama seviyorum lan bu çocukları! Bir dakika bir dakika! Kozak Hayri amirim? Hapisten mi kaçmış?

Demek Ramazan ve Hüsnü benim için Cilmaya’nın yerini tespit etmekle kalmamış, onu kurtarmak için plan da yapmışlardı. İnsanın kimle sevişeceğine hormonları karar veriyordu ama kanka olacağı zaman Allah’tan akıl ve mantığı devreye giriyordu. Akıl ve mantığın kısa devre yaptığı anlar mı? İşte başımıza ne geliyorsa o anlarda geliyordu.

Patlayan kapıdan girer girmez Âdem’e uçan tekme atan Cilmaya cevabı da yapıştırdı:

“Kim dedi ki sana güvendi diye! Bak işte ne varsa kadınlarda var değil mi güzel gözlü Çakırım?”

O sırada Çakır, Teğmen Âdem’i yere yapıştırmış, boğazına dişlerini geçirmek üzereydi. Bir insan, Teğmen Âdem kadar hain de olsa, boynunun bu kadar yakınında dişlerini gösteren bir köpeğin neler yapabileceğini anlardı.

Hiç acele etmeden, “Gel kızım,” dedim. “Yapma. Isırdığına değmez.” Tabii içimden. Gerisini bağırdım:

Neden siz erkekler hep böylesiniz ha! Neden hep önce yeni bir ten yeni bir heyecan bilirim üstelik’ten, sonra yeni bir ten yeni bir ihanet bilirim üstelik’e geçiş yaptırıyorsunuz bize? Erkek olmak kolay da insan olmak bu kadar mı zor? Allah belanı versin senin Âdem! Çakır! Bırak kızım sen de şunu! Değmez diyorum her seferinde! Keşke değse de gebertebilsek hepsini bunların! Ama bize yakışmaz!

Dönüp eski amirim Kozak Hayri’yi kucakladım. O sırada Ramazan ve Hüsnü, Âdem’i ve diğer adamları etkisiz hale getirmişlerdi. “Hadi yürüyün. Daha yapacak çok işimiz var,” dedi amirim.

Beni hapsettikleri binadan çıktık. Hızlıca oradan uzaklaşmamız gerekiyordu. Birden aklıma tünel geldi. “Beni takip edin!” dedim.  Ben hepimizi alt geçide sürüklerken amirim arkadan seslendi. “Umarım bir B planın vardır Ozan!”

Hep beraber şehri ikiye bölen nehrin altındaki gizli tünelden ilerlemeye başladık. Köstebek gibi karanlıkta yolumuzu bulmaya çalışmak bütün yön duygumuzu alt üst etmişti.

“Yanınızda patlayıcı vardı ama kalem pille çalışan bir el feneri yok öyle mi!” diye sitem ettim arkadaşlarıma. Neyse ki yön sezgileri güçlü olan biri vardı aramızda. Üstelik tüyleri de bir şeyler saklamak için yeterince kabarık olan köpeğim Çakır, kilitli demir bir kapının önüne geldiğimizi el yordamıyla anladığımızda kafasıyla elime sürtündü. Çakır’ın tüylerinin arasına gizlediğim ve ne işe yarıyor acaba diye merak ettiğim o gizemli anahtarları denemenin zamanı gelmişti.

Hislerimiz beni ve Çakır’ı yanıltmamıştı. Şehrin altında bu kadar gizli ve önemli bir tünel varken, bu tünelin anahtarının mafyanın elinde olması beni hiç şaşırtmadı. Bu tünel elbette sadece polis ve asker tarafından değil, mafya tarafından da yasadışı ticaret amacıyla kullanılıyor olmalıydı.

Biyolojide hücreler arası sıvı akışının, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama doğru olması gibi, para ve gücün akışı da hep az paralı ortamdan çok paralı ortama doğru oluyordu. Azı olan azla yetinirken, çoğu olan aza sahip olanın elindekini de istiyordu. Fakirin üç-beş kuruşundan fazlasıyla vergisini alan sistem, zorla kazandığı ekmek parasını da kumara veya yasadışı maddelere harcasın diye dekolteyle taçlandırdığı kucağını açmış bekliyordu.

Anahtarlardan üçüncüsü demir kapının kilidini açtı. “Bingo! B planım buydu işte amirim. Bendeki anahtarlardan biri, bu şerefsizlerin halktan gizleyerek nehrin altına açtığı ama faydalanması için hayasızca mafyanın emrine sunduğu bu tünelin anahtarıymış!”

Kozak Hayri’nin Cyvilry Cezaevi’nde yatarken öğrendiğine göre muktedirler, tüneli hem kendi pis işleri hem de mafyanın uyuşturucu işleri için kullanıyorlardı. Bu arada bana evimi yakanların görüntüsünü getiren kedi Basti’nin, bir başka eyalet-şehir olan Piiztanbul’da faaliyet gösteren Tilda Ahırkapı isimli bir dedektifin kedisi olduğunu da öğrenmişti.

Demir kapıdan geçip tünelin Doğu Yakası ucundan çıktığımız anda SSOK’ten bir anons geçildi. Ramazan ve Hüsnü ve ben kulaklıklarımıza inanamadık. Solomon Sert, Ozan Ilgın adlı kadın polisi kaçırıp tutsak eden Teğmen Âdem’in yakalanıp vurulduğunu bildirdi. Kadın polisin sağlığı iyiydi. Kontrol için hastaneye kaldırılmıştı!

Polis şefinin böyle basit bir olayı anons geçmesi hiç duyulmadık bir şeydi. Kozak Hayri ile birbirimize baktık. Bu demekti ki günah keçisi ilan ettikleri Teğmeni harcamışlardı. Solomon Sert arkamızdan gönderdiği adamlarından tünelden geçebildiğimizi öğrendiği için mafyaya ait anahtarların bende olduğunu biliyordu. Bu gizli geçidin anahtarının neden mafyanın elinde olduğunu sormayayım diye bana zeytin dalı teklif ediyordu. Ve şikâyetçi olmamam karşılığında ben de ona öteki anahtarları teslim edecektim. “Şimdilik bu sahte dalı kabul etmekten başka çaren yok Ozan,” dedi Hayri amirim. “Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.”

Kozak Hayri’nin lafını dinleyerek ağzıma çalınan bir parmak balı kabul ettim. Bu bal Teğmen Âdem’in yerine SSOK AR-GE Laboratuvarı’nın başına getirilmem oldu. Hapisten kaçışını sorgulamadan, Kozak Hayri’ye iade-i itibar yapıp hakkındaki Madenekon Suç Örgütü üyeliğiyle ilgili sahte suçlamaları düşürdüler. Cilmaya’yı kaçırıp anahtarlar için beni tehdit eden Nuri Körleğene bu sefer anahtarlar için teklif gönderdi. Fakat benim kalan dört anahtarı açık artırmada şerefsizlere teslim etmek gibi bir niyetim yoktu.

***

Solomon Sert bana kaçırılma ve dayak yeme sürecimden sonra iyileşmem için bir hafta izin verdi. Olaylar durulup mahallede sahte terfiimi kutlamak için sabah sabah arkadaşlarla kahvede buluşmuş, ince belli bardaklarda mis gibi çaylarımızı yudumluyorduk.

“Günün anlam ve önemi için konuşma yapmayacak mısın Ozan?” diye sordu Ramazan.

“Güçlüler ekmek arası döner yiyebilsinler diye merada otlayan koyunlarız biz oğlum. Biz kim konuşmak kim? Biz, sen mi benden daha çok ot yedin, seninki mi daha tazeydi diyerek otları paylaşamazken, güçlüler aramızdan birilerini kesiyorlar, etinden döner yapıp yiyorlar. Bize de diyorlar ki, ‘Ssiz ot obursunuz, ot yiyin. Çünkü ot sağlıklı! Merak etmeyin, kesip yediğimiz arkadaşınız da cennete gitti!’”

Ben önüne mikrofon konmuş devlet erkânı gibi boş boş konuşurken, kahvedekiler öylece televizyona bakakalmışlardı.

“Niye Yeşilçam filminde gecekondusunu müteahhide kaptırmış Tarık Akan gibi bakıyorsunuz lan yeşil yeşil?”

Günlerden 18 Kasım Salı günüydü. Ve kankalarımın canlı yayında izlemeye başladığı olaylar şöyleydi:

Polisler,  AŞEBEK’ten Sorumlu Bakan Ruling Donating’in, Devre ve Şehircilik bakanı Manborn Flagger’ın, Kekonomi Bakanı Victor Cascade’in, Sultbank Genel Müdürü Soliman Lion’ın ve Mazeri İş Adamı Bheza Zhabbar’ın evlerine eş zamanlı baskınlar yapmışlardı. Görevi kötüye kullanma ve rüşvet soruşturması kapsamında bu kişileri gözaltına alıyorlardı.

Devam Edecek…

Facebook Yorumları
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar