Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

PELERİNLİ KADIN

Diğer Yazılar

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

GÜNAYDIN SEVGİLİM

Gencoy Sümer
Gencoy Sümerhttps://gencoysumer.com/
Gencoy Sümer İTÜ İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Master ve Doktora yaptı. www.polisiyedurumlar.com sitesini kurdu ve internette pekçok öykü ve makaleleri yayınlandı. İlerleyen yıllarda Dedektif'in kurucuları arasında yer aldı. İlk polisiye romanı Feneryolu Cinayetleri 2017 yılında, Göl Kıyısındaki Ev & Gizemli Öyküler ve Aile Sırrı & Bir Percule Hoirot macerası 2018 yılında yayınlandı. Gencoy Sümer'in polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Bir Sherlock Holmes Hikâyesi<strong>PELERİNLİ KADIN</strong> 1

Her zamanki sabahlarımızdan biriydi. Sherlock Holmes’la birlikte karşılıklı oturmuş kahvaltımızı yapıyorduk. Daha doğrusu ben Bayan Hudson’un pişirdiği domuz pastırmalı yumurtamı bitirmeye çalışırken, bir dilim kızarmış ekmek ve köy peynirinden başka bir şey yemeyen arkadaşım, çayını yudumlayarak bugünkü gazetesini okumaktaydı.

Dayanamayıp sordum. “Lütfen söyler misin sevgili Holmes? Sabah sabah seni The Times’ın küçük ilanlar sayfasına bakmaya yönelten şey nedir?”

Başını kaldırmadan cevap verdi. “Bayan Hudson’ın saati.”

“Şu aşağıdaki antika saat mi? Yoksa onun bozulan kısmı için yeni bir parça mı arıyorsun?”

Elindeki gazeteyi masaya bırakıp arkasına yaslandı. “Evet. Fakat ona uygun parçayı bulmak, Güney Kutbu’nda papatya bulmaktan daha zor.”

“İlginç! Bildiğim kadarıyla sen o saatten hiç hoşlanmazdın. Açık konuşmam gerekirse, ikide bir çalan gongunun sesine sinir olduğunu sanıyordum. Hatta ne yalan söyleyeyim, Bayan Hudson, saatin bozulduğunu haber verdiğinde, bunun senin marifetin olduğunu düşünmüştüm.”

Holmes’ün yüzünde her zaman görmeye alışkın olmadığım muzip bir ifade belirip hemen kayboldu. “Bunu düşünmedim değil. Ama yapmadım. Ev sahibemizin o koca saati ne kadar sevdiğini biliyorum.  Bozulduğunda ne kadar üzüldüğünü de gördüm. Zaten bu yüzden onu tamir edeceğime ve eskisinden daha iyi hale getireceğime söz verdim.”

Hayretle bağırdım. “Söz mü verdin? Ama sen saat tamirinden anlamazsın ki.”

“İşte bunda yanıldın sevgili Watson. Bugüne kadar sana hiç söylemedim ama amcam bir saat uzmanıydı. Mycroft da ben de ondan çok şey öğrendik. Her neyse, bunun şu anda bir önemi yok. Bayan Hudson’ın saatinin bozulan parçasını bulmam lazım. Zavallı kadın her gün sorup duruyor.”

Güldüm. “Kendini çok yüce bir meseleye adamışsın. Sana başarılar dilemekten başka elimden hiçbir şey gelmez. Yalnız endişe ettiğim bir konu var. O da melalini avutmak uğruna, Bayan Hudson’ı, sonu hayal kırıklığıyla bitecek bir umudun peşinden sürüklemen.”

“Haklısın ama ne yapabilirim? Can sıkıntısını giderecek bir ilacın varsa bana hemen verebilirsin.  En son önüme gelen davayı biliyorsun. Scotland Yard’ın kapısındaki polis memurunun bile rahatlıkla çözebileceği basitlikteydi. Ki, onun da üzerinden haftalar geçti. Bazen, İngiltere’de doğru dürüst bir suç hiç işlenmiyor mu acaba diye düşünmeden edemiyorum.”

Uzun zamandır dişine göre bir vakayla karşılaşmayan dostumun psikolojisini anlayabiliyordum. Açıkçası, bir süredir ben de rutin mesleki faaliyetlerimin dışında kendime heyecan verici bir ilgi alanı bulamamaktan muzdariptim. Günlerim dokuz-beş arası hasta muayene edip reçete yazmakla,  akşamları ve hafta sonlarında da Holmes’ün bezgin suratını görmemek için kaçtığım Oxford Caddesi’ndeki kahvelerde ya da Kensington Bahçesi’nde vakit öldürmekle geçiyordu. Asıl korkum, bu ataletin uzayıp gitmesi sonucunda arkadaşımın soluğu White Chapel batakhanelerinde alacak olmasıydı. Bana verdiği sözden dolayı buna teşebbüs edemiyordu ama bir bağımlı bu yeknesak hayata daha ne kadar dayanabilirdi, işte orası meçhuldü.

İşin bu yanı aklıma gelince az önceki neşem söndü. Düşünceli bir tavırla masadan kalktım. Çantamı almak için odama gidecektim ki kapı açıldı, eşikte Bayan Hudson göründü. Saati mi soracak yoksa diye bir an içimden geçirdim ama elindeki gümüş tepsiyi görünce oturma odamıza farklı bir amaçla geldiğini anladım.

Buyan Hudson, tepsiyi Sherlock Holmes’a doğru uzatarak “Az önce bu telgraf size geldi Bay Holmes,” dedi.

Tepsinin ortasında katlanmış bir kağıt duruyordu.

Sherlock Holmes, bana keskin bir bakış fırlattıktan sonra telgrafı alıp okudu. Ardından kayıtsız bir tavırla kağıdı kahvaltı masasına bıraktı.

Çıkmaya hazırlanan Bayan Hudson, “Umarım iyi bir haberdir Bay Holmes,” dedi.

“Evet, Bayan Hudson. Uzun zamandır beklediğim bir haber. Akşamüstü bir konuğumuz gelecek. Teşekkür ederim, çıkabilirsiniz.”

Bayan Hudson telaşlandı. “Ah evet tabii. Masayı daha sonra toplarım. İyi günler size.” Bana döndü. “İyi günler Dr. Watson.”

“Size de iyi günler Bayan Hudson.”

Ev sahibemiz çıkınca Holmes’ün yanına gittim. “Kim bu konuk? Ne yazmış?”

Holmes istifini bozmadan kahvaltı masasında duran kağıdı işaret etti. “Telgraf orada. Okuyabilirsin.”

Hemen alıp yüksek sesle okudum.

“Saygıdeğer Bay Sherlock Holmes. Yaşamsal bir sorunla karşı karşıyayım. Kızımın hayatı size bağlı diyebilirim. Başıma gelen bu felaketin çözümü için bana yardım ederseniz çok mutlu olurum. Bugün Chelmsford’dan 14.20 trenine bineceğim. Saat 15.00’de Paddington İstasyonu’nda olmayı ümit ediyorum. Uygun görürseniz saat 16.00’da Baker Street’teki adresinizde sizinle görüşmek isterim. Saygılarımla. İmza: Harold Marsh.”

Telgrafı yeniden masaya bırakırken Holmes sordu. “Ne düşünüyorsun Watson?”

“Chelmsford’a hiç gitmedim,” dedim kapıya doğru yürüyerek. “Ama Essex kırlarını severim. Birçok kişiden harika bir sahili olduğunu da duymuştum ama bence Cornwall kıyılarından daha harika bir yer bu dünyada zor bulunur.”

“Seninle iddiaya girmeyeceğim Watson. Umarım saat dörde kadar burada olursun.”

“Elimden geleni yapacağım.”

Ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Son dakikada hasta listesine eklenen Bayan Snowdon bütün hesaplarımı altüst etti. Saat dörde beş kala muayenehanemden ayrılabildim. Baker Street’te uzun zamandır Sherlock Holmes’le birlikte paylaştığımız daire fazla uzakta değildi. Yine de ancak dördü on geçe eve varmayı başardım. Üstelik her zamankinden daha hızlı yürümüş, hatta bir ara koşmuştum.

Kapıyı açan Bayan Hudson, soru sormama fırsat bırakmadan “Beklediğiniz beyefendi az önce geldi,” dedi. “Şimdi yukarıda, Bay Holmes’le birlikte.”

Şapkamı ve paltomu portmantoya aceleyle astım. Merdivenleri çıkarken Bayan Hudson arkamdan seslendi. “Çayı hazırlamıştım ama Bay Holmes, konuğunuz gittikten sonra getirmemi istedi. Sizce de bir mahzuru yoktur umarım.”

Son basamakta durup arkama dönmeden cevap verdim. “Hayır yok Bayan Hudson. Holmes’ün dediği gibi yapın.”

Odaya girdiğimde konuğumuz ayaktaydı. Belli ki tanışma merasimi henüz sona ermemişti. Beni gören Holmes “Ah, işte size sözünü ettiğim dostum ve ortağım Dr. Watson da geldi,” dedi abartılı bir tavırla. Sonra bana döndü. “Sevgili Watson. Seni Bay Harold Marsh’la tanıştırayım.”

İki adam el sıkıştık.

Harold Marsh, elli-elli beş yaşlarında, kır saçlı, uzun boylu, hafif tombul biriydi. Kırışıklarla dolu geniş bir alnı, çukura kaçmış yorgun, mavi gözleri, kavisli bir burnu vardı. Sert bakışları onu haşin, hatta zalim biri gibi gösterse de kalın dudaklarının üstünde yer alan ve mısır püskülüne benzeyen kırçıl pos bıyığıyla yuvarlak çenesi, aslında müşfik ve uysal biri olduğunu ele veriyordu. Kılık kıyafetine ve elinde sımsıkı tuttuğu Smith and Sons imzalı zarif bastonuna bakılırsa hali vakti epeyce yerinde biri olmalıydı.

Sherlock Holmes konuğumuza oturması için koltuğu işaret etti. Onun ardından biz de kendi koltuklarımıza yerleştik. Saat dördü on geçiyordu. Kış mevsiminde olduğumuz için hava erkenden kararmıştı. Dışarıdan gelen araba ve insan sesleri giderek azalıyordu.

“Evet, Bay Marsh,” dedi Holmes. “Artık sizi dinleyebiliriz. Bize sorununuzun ne olduğunu anlatın bakalım.”

Bay Marsh bir süre konuşmadı. Sağ eliyle tuttuğu bastonunu sıkı sıkı kavramış, diğer elini ise dizinin üzerine koymuştu. Şöminenin alevlerine dikilmiş olan gözlerini ağır ağır arkadaşıma doğru çevirdi ve hiç beklemediğim bir soru sordu.

“Hayaletlere inanır mısınız Bay Holmes?”

Uçlarını birleştirdiği parmaklarını çenesine dayayan arkadaşım, karşısındaki adama dikkatle bakarak “Kesinlikle hayır,” diye mırıldandı.

“Birkaç ay önce aynı soruyu bana sorsalar ben de sizin gibi karşılık verirdim,” diye sürdürdü konuşmasını Bay Marsh. “Ama şu anda bundan o kadar emin değilim. Neyse, sözü uzatmadan hikâyemi anlatmaya başlasam iyi olacak.

Hikâyem, büyük ölçüde Walton Park’la, yani yaşadığım evle ilgili. Bir yıla yakın süredir burada, kızlarımla birlikte oturuyorum. Yeni işimi Chelmsford’da kurunca, oraya yerleşmem kaçınılmaz oldu. Blackton köyü yakınlarındaki bu evi kaçırmak istemedim. Essex kırlarının ortasında güzel ve sağlam bir binaya rastlamak kolay değil. Emsallerine göre daha ucuz olduğunu öğrenince hiç düşünmeden satın aldım. Kayıtlara göre sahibi Kont William Dexter’dı ama bana mülkü satan Chelmsford’daki bir avukat oldu.

Ev, içinde küçük bir gölün de bulunduğu geniş bir arazinin güney ucuna inşa edilmişti. Çatısıyla beraber üç katlı, taş bir binaydı. Dışı gibi içi de iyi korunmuştu. Eşyaları büyük ölçüde sağlam ve bakımlıydı. Özellikle de tablolar. Hepsi ilk asıldıkları günün parlaklığıyla ışıldıyorlardı. Resimden pek anlamasam da değerli oldukları belliydi. Sadece biri, nasıl diyeyim, biraz tuhaftı. Daha doğrusu bana ürkütücü görünmüştü. Evin büyük giriş holünde asılı olandan bahsediyorum. Yüzünde meşum bir tebessüm olan siyah pelerinli, çekik gözlü, kırmızı dudaklı, esmer bir kadın resmedilmişti tabloda. Sonradan bunun Kont’un karısı Kontes Elspeth olduğunu öğrendim. Arka planda, kasvetli, bulanık bir göl manzarası vardı. Vakit de sabahın erken saatleri ya da akşam gün batışı gibi bir şeydi. Her şey tunç rengine ve kızıla boyanmıştı.

Açıkçası, ilk gördüğüm andan itibaren Kontes’in yüzündeki ifade beni rahatsız etti. Tabloda beni rahatsız eden bir şey daha vardı. Elspeth’in boynundaki kolye. Daha doğrusu kolyenin ucundaki çam kozalağına benzeyen madalyon. Büyücülerin, cadıların ya da pagan kadınların, artık ne derseniz deyin, içlerini çok özel kokuları olan otlarla doldurdukları bu madalyonlardan taktıklarını biliyordum. Bunlar vasıtasıyla başka alemlerdeki varlıklarla temas kurduklarını da. Onun hakkında bir süre sonra edindiğim bilgiler, endişelenmekte haklı olduğumu kanıtladı.   

Walton Park’a uşağım James ve aşçı olan karısı Doris’le birlikte gelmiştik ama başka hizmetkârlara da ihtiyacımız vardı. Blackton’ın oldukça büyük bir köy olması nedeniyle aradığım elemanları oradan rahatlıkla temin ederim diye düşünmüştüm. Ama umduğum gibi olmadı. İyi ücret ödememe rağmen, çalışmak için bir iki kişiden başka kimse müracaat etmedi. Sorup soruşturunca bunun, ev hakkında çıkan söylentiler yüzünden olduğunu öğrendim.

Köyden Ethel adında bir genç kız teklif ettiğim yüksek ücretin cazibesine dayanamayarak Walton Park’ta hizmetçi olarak çalışmayı kabul etmişti. Onu biraz sıkıştırınca bana bütün bildiklerini anlattı.

Söylediğine göre, köy halkı bu evde bir hayalet olduğuna inanıyormuş. Buraya gelmek istememelerinin altında yatan sebep buymuş. Yıllar önce, Kont henüz Walton Park’tayken köydeki bazı genç kızlar ortadan kaybolmuşlar. Bir köylü, kayıp kızlardan birinin çamura bulanmış elbisesini evin yakınlarında bulunca, bütün gözler Walton Park’a çevrilmiş. Zaten Kont evlendiğinden beri orada tuhaf şeyler oluyormuş. Kontesin büyücülük yaptığına dair söylentiler öteden beri varmış. Bazı köylüler onun cadı olduğunu, canlı canlı tavşan, fare, kunduz gibi hayvanları yediğini gözleriyle gördüklerini söylemeye başlayınca dedikodular giderek yayılmış. En nihayet, Chelmsford’daki Kraliyet Mahkemesi onu cadılık suçlamasıyla yargılamaya karar vermiş. Bundan kırk yıl kadar önce oluyor bunlar. Elspeth’i tutuklamak için Walton Park’a gelen askerler, her yeri aramalarına rağmen onu bulamamışlar.  Kont da bilmiyormuş nerede olduğunu. Kadın resmen ortadan kaybolmuş. O günden sonra bir daha onu hiç kimse görmemiş. Kont, selameti İngiltere’den ayrılıp gitmekte bulmuş ama dedikoduların ardı arkası kesilmemiş.  Hem resmi makamlar hem de köylüler Kontes’i aramayı sürdürmüşler. Bir avcı onun kanlı giysilerini ormanda bulduğunu haber verince Kont’un karısının intihar ettiği söylentisi yayılmış. Halkın büyük bir kısmı buna inansa da kadını evin penceresinde zaman zaman görenler olmuş. Hatta yıllar sonra bile bazı kişiler, dolunay zamanı onu bahçede dolaşırken ya da gölde yıkanırken görmüşler.  Sonunda Kontes’in öldüğüne ve hayaletinin Walton Park’ta yaşadığına inanılmaya başlanmış.

Sekiz yıl önce evde korkunç bir trajedi daha meydana gelmiş. Londralı bir banker tarafından kiralanan Walton Park’ta biri ölmüş. Olayın kaza olduğu söylenmiş ama bankerin arabacısı, evin çatısından düşen genci siyah pelerinli bir kadının aşağıya ittiğini gördüğünü iddia etmiş. Pelerinli kadın daha sonra süpürge gibi bir şeye binmiş ve uçarak göl yakınındaki ormanın karanlıklarında gözden kaybolmuş.

Bu olayın ardından Blackton’da, evin tekinsiz olduğuna dair inanç iyice pekişmiş.

Böyle şeylere inanmadığım için aslında bu konuyu daha fazla araştırmama gerek yoktu. Sadece kızlarımı düşünerek huzursuz olmuştum. Evle ilgili söylentileri duyduklarında gereksiz evhamlara kapılabilirlerdi. Özellikle fazlasıyla hassas olan büyük kızım beni endişelendiriyordu. Bundan dolayı, evin geçmişi hakkında onlara tek bir kelime dahi etmemesini Ethel’e sıkı sıkıya tembih ettim.

Daha sonra, dedikoduların doğru olup olmadığını öğrenmek için evi bana satan avukatla görüştüm. Söylentilerin bir kısmının gerçek olduğunu kabul etti. Avukatın söylediğine göre, Kont’un karısı şifalı otlara meraklı biriymiş. Bazılarını Walton Park’ın serasında yetiştirir, yabani olanlarını da ormandan toplarmış. Bu otlardan yaptığı ilaçları, merhemleri, köydeki kadınlara verir onların çeşitli hastalıklardan kurtulmalarına yardımcı olurmuş. Bu davranışı kimilerince yanlış anlaşılmış, onun büyücülükle suçlanmasına sebep olmuş. İş ciddiye binip yargılanması söz konusu olunca, kocasıyla birlikte Hindistan’a gitmiş.

Avukatın açıklaması tam beklediğim gibiydi. Şifalı otlara meraklı bir kadının cadılıkla suçlanınca ülkeyi terk etmek zorunda kalması, hikâyenin gerçek kısmını oluşturuyordu. Gerisi tamamen köy halkının muhayyilesinin ürünüydü. Büyük ihtimalle eski cadı ve büyücülük masallarının etkisiyle yenilerini yaratmışlardı.

Ona sekiz yıl önceki hadiseyi de sordum. Olayı o da doğruladı. Bankerin oğlu, iyi çekmeyen bacayı temizlemek için, büyüklerinin bütün itirazına rağmen dama çıkmış, daha sonra dengesini kaybedip aşağıya düşmüş, yirmi dört saat sonra da ölmüş. Gerçek buydu, gerisi tevatürden başka bir şey değildi.

 İçim epeyce rahatlamış bir vaziyette eve döndüğümü çok iyi hatırlıyorum. Düşünsenize, Walton Park hakkında çıkarılan ve beni fevkalade huzursuz eden dedikoduların aslı astarı yoktu. Birçok evde olabilecek bazı kötü hadiseler burada da yaşanmıştı ama bunlar olağan dışı, aklın almayacağı vakalar değillerdi. Hayalet hikâyesi de tamamen masaldı. 

Yanıldığımı ne yazık ki kısa bir süre sonra öğrendim.

Birkaç hafta sonraydı. Gece yarısı, korkunç bir çığlıkla uyandım. Koridora çıkınca Julyet’le o sırada bizde kalan Beatrice’i gördüm. Julyet, küçük kızımdır. Beatrice ise, Londra’da yaşayan dul kuzenim. Canhıraş feryatlar büyük kızım Edith’in odasından geliyordu. Fazla düşünmeden kızımın odasına girdim, onu pencerenin kenarında yerde yatarken buldum.  Yarı baygın bir haldeydi. Hemen kucağıma alıp yatağına taşıdım. Çok bitkin ve sarsılmış görünüyordu.  Kendine gelince titremeye başladı. Gözlerini iri iri açıyor, korkuyla etrafına bakınıyordu. Onu sakinleştirmeye çalışıp ne olduğunu sordum. Güçlükle konuşabildi.  Sesi o kadar zayıf çıkıyordu ki bazı kelimeleri anlayabilmek için tekrarlatmak zorunda kaldım.

Ne olduğunu anlayamadığı bir gürültü uyandırmış onu. Rüzgarda sallanan ağaç dallarının pencerenin camına çarptığını sanmış önce. Uyumaya devam edecekmiş ama midesinde bulantı hissettiği için kalkıp bir bardak su içmiş. Gürültünün devam ettiğini fark edince pencereye gidip perdeyi aralamış. Ve işte o zaman, korkudan çığlık atıp bayılmasına sebep olan siyah pelerinli kadını görmüş.

Evet, yanlış duymadınız. Siyah pelerinli bir kadın!

Onu yatıştırmak amacıyla hayal görmüş olabileceğini, pencerenin yerden en az beş metre yüksek olduğunu, bu kadar yükseğe bir kadının tırmanmasının imkansız olduğunu söyledim.  Bana verdiği cevap tüylerimi diken diken etti. Kadının pencereye tırmanmasına gerek yokmuş, çünkü uçuyormuş.

Ne kadar sarsıldığımı tahmin edebilirsiniz. Beatrice ile Julyet de şaşkınlık içindeydiler. Onlara odalarına gitmelerini söyledim. Ben bir süre daha kızımın yanında kalacak, uyumasını bekleyecektim. Hizmetkârlardan biri odadaki şömineyi yaktı, oturmam için bir koltuk getirdi.

Güya kızımın uyumasını bekleyecektim ama Edith’le birlikte ben de dalıp gitmişim. Gözlerimi açtığımda henüz sabah olmamıştı. Kızım hâla uyuyordu. Komodinin üzerindeki mum sönmüştü. Odayı sadece şöminedeki ateşin kalıntıları aydınlatmaktaydı. Başımda peydah olan ağrıyı bertaraf etmek için şakaklarımı ovalayıp arkama yaslandım. Bir anlığına gözlerimi kapatmış olmalıyım ki, açınca kadını gördüm. Siyah bir pelerin giymişti. Edith’in başucunda ayakta dikiliyor, bana kötü kötü bakarak gülümsüyordu.  Dehşet içinde kalmıştım. Sırtım buz kesmiş, elim ayağım sanki tutulmuştu. Kızıma musallat olan bu yaratıktan korunmak için ne yapabileceğimi düşünürken o, kapıya doğru yürüdü ve dışarı çıktı. Bütün gücümü toplayıp ben de arkasından  gittim.        

Koridor karanlıktı ama o masallardaki orman perileri gibi parlıyor, davetkâr bir biçimde yavaş hareket ediyordu. En sondaki kütüphanenin kapısını açtıktan sonra dönüp bana baktı. Yüzünü belli belirsiz seçebiliyordum. Oydu. Kontes Elspeth’di. Yemin ederim oydu. Kütüphaneye girmeden önce bana gülümsedi, sonra gözden kayboldu. Hızla peşinden gidip kapıyı kilitledim. Kadını kütüphaneye hapsetmiştim. Oradan hiçbir yere kaçamazdı. Pencereler demirliydi ve tek bir kapıdan başka içeriye giriş-çıkış yoktu.

Koridordaki iskemlelerden birini kapının önüne çekip oturdum. Başımın ağrısı geçmemişti ama uykum da yoktu. Saat tam altıda uşağım James merdivenlerin başında belirene kadar gözümü kırpmadan bekledim. Beni sabah sabah, üstümde sabahlığımla karşısında görünce şaşırdı. Ona kapıda durmasını ve kütüphaneden hiç kimsenin dışarı çıkmasına izin vermemesini söyledim. İsteğimi harfiyen yerine getireceğini biliyordum. Bu güvenle kütüphaneye girdim. Her yere, her köşeye, pelerinli kadının saklanabileceği her kuytuya baktım ama yoktu. Anlıyor musunuz, kadın yok olmuştu. Sanki yer yarılmış, yerin içine girmişti.

Bu durumu nasıl açıklayacağımı bilmiyorum. Ruhlara, hayaletlere, büyüye inanmam.  Cadı denen kadınların aslında Hristiyan bağnazlığının kurbanı paganlar olduğundan da haberim var. Aslında, zamanında bu konuyla ilgili, birçok makale ve kitap okumuştum. Ama o gece yaşadığım olayın hiçbir mantıklı, bilimsel açıklaması yok. 

O geceden sonra zavallı kızım her gün biraz daha kötüleşti. Mide bulantıları, kalp çarpıntıları, baş dönmeleri arttı. Korkudan evin içinde dolaşamaz hale geldi. Kontes’in hayaletinin sürekli karşısına çıktığını, onu karanlığa çağırdığını söylüyor.  Birden deli gibi çığlıklar atıyor, üstünü başını parçalıyor. Yemeden içmeden kesildi, gün boyunca odasında oturuyor. Son zamanlarda artık daha fazla yaşayamayacağını söylemeye başladı. İkide bir, “Noel’den önce öleceğim,” deyip duruyor. Kendisine bir fenalık yapmasından korkuyorum. Julyet ve Beatrice onu sürekli gözetim altında tutuyorlar. Ama bu nereye kadar sürebilir ki?

Zavallı kızımı doktorlara gösterdim elbette. Hem de birkaç tanınmış uzmana. En son Doktor Finchley muayene etti. Mutlaka adını duymuşsunuzdur. Londralı, ünlü bir doktor o. Onun da teşhisi diğerlerinden çok farklı olmadı. Bana söylediğine göre Edith’in fiziki bir rahatsızlığı yoktu. Bütün sorun kafasının içindeydi. Tedavi için uygun bir kliniğe yatması gerekiyordu. Dr. Finchley’in uygun bir klinik dediği yerin aslında tımarhane olduğunu anlamışsınızdır sanırım.

En son, geçen sabah korkunç bir şey daha oldu.

Sabah, uyanır uyanmaz, son zamanlarda hep yaptığım gibi ilk iş olarak kızımın odasına gitmiştim. Hâlâ uyuduğunu görünce sessizce odadan çıkıyordum ki komodinin üzerinde bir kolye gördüm. İnanın o an gözüm karardı. Bayılacak gibi oldum. Kontesin boynundaki kolyenin aynısıydı çünkü. Çam kozalağına benzeyen madalyonu açmaya çalıştım. Açılmıyordu ama içinden nahoş bir koku yayılıyordu. Gübre ya da çöp kokusuna benzer bir şey.

Edith’i uyandırıp kolyeyi nereden bulduğunu sordum. Hiçbir yerden bulmamış. Pelerinli kadın vermiş. Yani Kontes.

Aklımı kaçırmamaya gayret ederek kolyeyi alıp giriş holüne koştum. Tablodakiyle elimdekini karşılaştırmak istiyordum. Gerçekten de benzer olup olmadıklarını kontrol edecektim.

Tablonun karşısına geçtiğim zaman dondum kaldım. Gözlerime inanamadım. Çünkü tabloda kolye yoktu. Gitmişti. Buhar olmuştu sanki. Daha doğrusu, düne kadar orada duran kolye artık benim elimdeydi.

Bay Holmes, Walton Park gerçekten lanetli bir yer mi değil mi bilmiyorum. Tek bildiğim, bu evi eline geçirmiş olan şeytani güçten kızımı korumam gerektiği. Yoksa zavallı Edith’im gözümün önünde bir mum gibi eriyip gidecek. Bu dünyada bana yardım edebilecek tek kişi sizsiniz. O yüzden size geldim. Bu lanet cadıdan kızımı kurtarmanızı istiyorum.”

Sherlock Holmes bir süre kıpırdamadan durdu. Sonra, “Sizi anlıyorum,” diye mırıldandı. “Belli ki evinize bir cadının hayaletinin dadandığını düşünüyorsunuz. Aslında cadı avcısı değilim. Hayaletleri kovmak da mesleki çalışmalarıma dahil değildir. Bu konuda medyumlar benden çok daha iyi iş çıkarırlar. Ancak, anlattığınız olay ilgimi çekti.”

Birden ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdü.  Birkaç adım attıktan sonra aniden geri dönüp “Çünkü, bu kahrolası dünyada cadı, hayalet diye bir şey yok!” diye bağırdı.  “Sadece korkularımızın besleyip büyüttüğü boş inançlar var. Ve biz her zaman onlara inanmaya hazırız. Oysa onların hepsi bizim uydurduğumuz masallardan ibaret.”

Kaşları çatılan Bay Marsh da öfkeyle ayağa kalktı. “Bunu bilmiyor muyum sanıyorsunuz? Ben o kadar aptal biri değilim Bay Holmes. Walton Park’ta yirmi dört saat geçirseydiniz belki sizin de fikriniz farklı olabilirdi.”

Sherlock Holmes bir kartalı andıran bakışlarını adamın yüzüne dikti. Ardından gülümseyerek ve sakin bir sesle, “Bu eşsiz deneye zevkle iştirak edeceğim,” dedi. “Davanızı üstleniyorum, hem de derhal.”

Bana döndü. “Watson, lütfen Bayan Hudson’a söyler misin? Yarın bütün gün burada olmayacağız. Gelen gazeteleri sakın atmasın.”

Bay Marsh, derin bir memnuniyetle koltuğuna tekrar oturdu.  “Ah, Bay Holmes size ne kadar minnettarım bilemezsiniz. Ücretiniz neyse bunu fazlasıyla ödeyeceğimden emin olun lütfen.”

Holmes, bu sözleri duymamış gibi yaptı. “Yarın sabah erkenden, ortağım Dr. Watson’la birlikte Walton Park’a geleceğiz. Ancak bundan kimseye söz etmeyin. Her zaman nasıl davranıyorsanız o şekilde hareket edin.”

“Hiç merak etmeyin Bay Holmes. Geleceğinizi kimse bilmeyecek.”

“Bu arada size bazı sorular sormak istiyorum. Bu olaylar tam olarak ilk ne zaman başladı?”

“Sanırım ağustos sonuydu. Henry geleli iki ay olmuştu. Oradan hatırlıyorum.

Holmes, ilgisiz bir tavırla, “Henry kim?” diye sordu.

“Chelmsford’daki bir dostumun oğlu. Uzun zamandır Güney Afrika’da yaşıyordu, yeni döndü. Zavallı çocuğun Edith’le evlenme planları vardı. Hepsi suya düştü tabii.”

“Kızınızla nişanlı mıydı?”

“Hayır ama Edith hastalanmasa nişanlanacaklardı.”

“Şu anda evinizde kaç kişi yaşıyor.?”

“Dört. Beatrice, ben ve iki kızım.”

“Hizmetkârlar?”

“Uşağım James ve karısı Doris var. James’in yardımcısı Cliff, orta hizmetçimiz Ethel ve Doris’in yardımcısı Barbra. Ha, bir de bahçeye ve arabaya bakan David.”

“Hizmetkârlar gece Walton Park’ta mı kalıyorlar?”

“Sadece James ve karısı kalıyor. Diğerleri köye dönüyorlar. David onları getirip götürüyor.”

“Son bir soru. Tam olarak ne işle meşgulsünüz? Anladığım kadarıyla toprak sahibi değilsiniz.”

Bay Marsh güldü. “Hayır, değilim. Birkaç gayrimenkul dışında Blackton köyünün civarında bir likör fabrikam var. Kazancım iyidir, merak etmeyin.”

“Pekâlâ, hepsi bu kadar Bay Marsh. Yarın sabah görüşmek üzere.”

Harold Marsh ayağa kalkıp bize veda ederken, Sherlock Holmes yeniden gürledi. “Bayan Hudson, konuğumuz ayrılıyor, lütfen ona kapıyı gösterir misiniz?”

Aşağıdan gelen telaşlı ayak seslerini işitince, ister istemez bıyık altından gülümsedim.

***

Ertesi sabah erkenden Chelmsford’daydık. Bir arabayla önce Blackton’a, oradan da Walton Park’a gittik. Yolculuğumuz on beş dakikadan biraz daha fazla sürdü. Essex kırları donuk, sert ve kasvetliydi. Bahar ve yaz aylarındaki neşeli canlılığından eser yoktu.

Eve vardığımızda bizi Bay Marsh karşıladı. Henüz kahvaltı etmediklerini, arzu edersek onlara katılabileceğimizi söyledi ama Holmes elini olmaz anlamında sallayarak bu daveti reddetti.

“Yapılacak işlerimiz var. Bir dakika bile vakit kaybetmemeliyiz. Belki daha sonra…”

İtiraz etmeye zaman bulamamıştım. Sıkı bir kahvaltının ardından işe başlamayı tercih ederdim doğrusu.

Holmes, benim ve Bay Marsh’ın bir şey demesine fırsat vermeden hızla yürüdü. Tam karşıdaki tabloyu işaret ederek “Bahsettiğiniz Kontes’in resmi bu olmalı,” dedi.

“E-evet,” diye kekeledi Bay Marsh arkasından telaşla koşturarak.

Holmes, parmaklarını resimdeki kadının boynunda gezdirdi. “Kolye tam olarak burada mıydı?”

“Evet. Aşağı yukarı.”

Holmes, birkaç adım geri çekildi, tabloyu seyretmeye başladı. Keskin bakışlarını resmin her santimetrekaresinde gezdiriyor, arada bir elini çenesine götürüyor, bazen de kafasını iki yana sallıyordu.  Aşağı yukarı on dakika süren bu durumu ben ve Bay Marsh sabırla izledik.

Resmin, gerçekten iyi bir ressam tarafından yapıldığı belliydi. Kontes’in bütün güzelliği ve esrarengiz gülümsemesi tabloya büyük bir beceriyle yansıtılmıştı.  Dikkatle bakınca, Bay Marsh’ın bize söylemediği bir ayrıntıyı keşfettim. Kadının serçe parmağında bir yüzük vardı. Işığın etkisiyle rengi kızıla dönmüştü ama ben onun gümüş olduğundan emindim.

Holmes tabloya tekrar yaklaştı, yere diz çöküp elini bu kez de İran işi olduğunu düşündüğüm kırmızı halının üzerinde gezdirdi. Büyütecini çıkardı, sağa sola bakındı. Ayağa kalktığında yüzünde memnuniyetini gösteren hafif bir gülümseme vardı.

“Kızınız kahvaltı salonunda mı?” diye sordu.

“Edith mi? Hayır. O odasından çıkmıyor. Kahvaltısını odasında yapıyor.”

Son cümlesinde Bay Marsh’ın yüzü ağlamaklı bir hal almıştı.

“Öyleyse bizi kızınızın odasına götürür müsünüz?  Ona bir iki sorum olacak. Dr. Watson da kızınızı muayene eder. Öyle değil mi Watson?”

Şaşırdığımı belli etmemeye çalışarak “Tabii, tabii,” dedim. Bunu daha önce konuşmamıştık. Konuşsaydık çantamı yanıma alırdım.

Normalde bol ışıklı olması gereken oda, perdelerin sıkı sıkıya kapatılmış olması yüzünden karanlıktı. İçerisi boğucu ve rahatsız edici bir havayla dolmuştu.  Şöminedeki ateş sönmek üzereydi. Yatakta, uçuk benizli bir genç kız yatıyordu.

Bay Marsh nazik bir sesle, “Edithciğim,” dedi. “Bay Holmes ve arkadaşı Dr. Watson bize yardım etmek için buradalar. Onlara her şeyi anlatabilirsin.”

Bu habere pek sevinmiş görünmeyen Edith ürkek bakışlarla bizi süzmeye devam etti. Yatağın kenarına yanaşıp hızlıca bir fiziksel muayene yaptım. Genç kızın kafasındaki yaralar saçları seyreldiği için rahatlıkla görülebiliyordu. Kanlı gözleri fersiz, derisi gergin ve kuruydu. Tırnaklarında morluklar vardı. Yanımda aletlerim olmadan bundan daha fazla bir muayene yapamazdım ama gördüklerim bana yeterince fikir vermişti.

Pencerenin önünde dikilen Holmes’ün yanına gittim. “İyi beslenmemekten ve yeterince temizlenmemekten dolayı cildinde ve karaciğerinde bazı sorunlar var. Ama bundan önemlisi epeydir havasız kalmış sanırım. Bu oda hep böyleyse buna şaşırmam.”

Holmes ellerini havaya kaldırdı. “Öyleyse pencereleri açalım dostum.”

Edith’in odası evin güney köşesindeydi, dolayısıyla birleşen iki duvarında pencere vardı. Önce perdeleri çektik, sonra pencereleri açtık. Soğuk ama taze hava içeriye hücum ederken, Holmes genç kıza yaklaştı ve “Bayan Edith,” dedi. “Sizi rahatsız eden şu pelerinli kadın hakkında bir şey soracağım.”

Genç kız, pelerinli kadın kelimelerini duyunca yattığı yerde iyice büzüldü.

“Bu kadın, genellikle ne zaman karşınıza çıkıyor? Gece yarısı? Sabah? Akşam üzeri?

Edith, bir süre düşündü. “Şey, genellikle sabahları. Ama gece de çıktığı oluyor.”

“Sizinle konuşuyor mu?”

“Her zaman değil.”

“Ne diyor?”

“Yanına gelmemi istiyor, birlikte gidelim diyor.”

“Nereye gideceğinizi söylüyor mu?”

“Hayır.”

“Peki, şimdi biraz dikkatle düşünün lütfen. Ağustos sonlarıydı ve geceydi. Bir ses duydunuz, yataktan kalktınız. Pencereden bakınca onu gördünüz. Hangi pencere olduğunu hatırlıyor musunuz? Tam karşınızdaki pencere mi yoksa yan tarafınızdaki pencere mi?”

“Ta…tam karşımdaki penceredeydi.”

“Daha sonra size bir kolye vermiş; onu nasıl verdiğini hatırlıyor musunuz?”

“Sabah uyandığımda yanımdaki bu komodinin üstünde duruyordu. Sonra o geldi, ayakucuma oturdu ve kolyeyi benim için bıraktığını söyledi.”

Holmes yeniden pencereye gitti. Tam karşıda iki porsuk ağacı vardı. Dalları çok geniş bir alanı kaplamıyordu ama fırtınalı havalarda cama çarpabilirlerdi. Pencerenin yerden yüksekliği konusunda Bay Marsh haklıydı. En az altı metre vardı bu yükseklik.  

Oda epeyce geniş sayılırdı. Duvarlar çuha çiçeği desenli kağıtla kaplanmıştı. Küçük kitaplıkta bir sürü roman duruyordu. Sırtlarından okuyabildiğim kadarıyla çoğu aşk romanıydı.  Bütün genç kızlar gibi Edith de romantik bir kızdı sanırım. Kitaplığın önünde pembe kadifeyle kaplı alçak bir sedir duruyordu.  Komodinlerden birinin üzerine seramik bir leğen ve ibrik konmuştu. Diğerindeyse dört kollu gümüş bir şamdan vardı.

Holmes odanın içinde her köşe bucağa dikkatle bakarak ağır ağır gezindi. Pencerenin önündeki çalışma masasına tarot kartları saçılmıştı. Onları bir araya getirip düzeltti. Eline koni biçiminde bir cisim aldı. Cismin alt tarafına hortuma benzer bir şeyin bağlı olduğunu görünce onun bir konuşma tüpü[1] olduğunu anladım. Holmes, hortumun duvara girdiği yere eğilirken, “Bunun diğer ucu nerede?” diye sordu.

Bay Marsh, “Üst katta,” dedi. “Evde birkaç odada var bunlardan.”

Holmes, koniyi kokladıktan sonra “Üst kattaki odaya bakalım,” dedi.

Hep birlikte geniş kavisli bir merdivenden üst kata çıktık. Burada birbirine paralel iki uzun koridor vardı. Odalar bu koridorun iki yanına dizilmişti. En sondaki odaya girdik.

“Bu kattaki odaları genellikle kullanmıyoruz,” diye açıkladı Bay Marsh. “Burası da kullanmadıklarımızdan biri.”

Oda, tam altındaki Edith’in yatak odasıyla aynı büyüklükteydi. Perdeler açık olduğu için içerisi aydınlıktı. Şömine boş ve temizdi. İçeride birkaç koltuk ve sehpadan başka bir eşya yoktu.  Bu yüzden fazlasıyla çıplak görünüyordu. Alt kattaki Edith’in odasından gelen konuşma tüpü yerde halının üzerinde duruyordu. Holmes ucundaki koniye birkaç kez üfledi. Tozunu almak ister gibi parmağını içinde dolaştırdı. Bu uzun ve gereksiz incelemenin ardından koniyi tekrar halıya bırakıp pencereye doğru yürüdü. Camı açtı, porsuk ağacının dallarına doğru elini uzattı. Dallardan birini yakalayıp kendine doğru çekti. Bunu birkaç kez tekrarladıktan sonra pencereyi kapatıp “Çok saçma,” dedi.

Ne demek ve ne yapmak istediğini anlamamıştım. Ama bunu ona sormadım. Böyle anlarda arkadaşımın bütün gücünü bir noktada toplayıp etrafında olup bitenleri anlamaya yöneldiğini biliyordum. Onun dikkatini dağıtmak istemedim. Ama o birden “Ah Watson, şunu görüyor musun?” deyip yere eğildi. Ayağa kalktığında parmaklarının ucunda taşa benzer bir nesne vardı.

“Bu ne?” diye sordum.

“Yanmış bir kömür parçası,” dedi. Ve ardından ekledi. “Çok enteresan, öyle değil mi?”

Merdivenlerden inerken kırk yaşlarında, hoş bir hanım önümüze çıktı. Bay Marsh’ın kuzeni Beatrice Sinclair’miş. Bu fırsatı kaçırmayan Holmes, Bay Marsh’a, yarım kalan kahvaltısını tamamlamak üzere kahvaltı odasına gidebileceğini söyledi.

“Yarım saat sonra biz de size katılacağız. Uşağınız sofrayı toplamasın lütfen.”

Bu iyi fikirdi işte. Merdivenleri inip çıkarken bayağı acıkmıştım.

Adam yanımızdan ayrıldıktan sonra Holmes, Bayan Sinclair’e dönerek “Pelerinli kadını siz de gördünüz mü?” diye sordu.

“Çok şükür hayır.”

“Evin içinde böyle bir varlık olduğuna inanıyor musunuz?”

“Elbette. Neden olmasın ki? Gazetelerde her gün hortlaklı evlere dair haberler var. Böyle şeylerden pek korkmam ama karşılaşırsam ne yaparım bilmiyorum.”

“Hayaletin Bayan Edith’e musallat olmasının sebebi sizce ne olabilir?”

Kadın bir an duraksadı. “Gençliği ve güzelliği herhalde.” Biraz düşündükten sonra sözlerine devam etti. “Kontes kıskanç bir kadınmış. Kocasından kıskandığı kadınlara büyü yapar, onları hasta edermiş.”

“Bunu kimden duydunuz?”

“Harold’dan değil elbette. Ağzı çok sıkıdır onun. Hele böyle konuları hiç açmaz. Ama artık olayın saklanacak, gizlenecek tarafı kalmadı. Bana David anlattı köyde kırk-elli yıl önce olanları. Cesur biri o. O olmasa Harold burada çalışacak adam bulamazdı.”

“David, şu arabacı mı?”

“Evet, bahçeye de bakıyor. Sekiz yıl önce de çalışmış burada. Kendisinin hayaletlere karşı şerbetli olduğunu söylüyor.”

“Demek, sizce gençliği ve güzelliği yüzünden Bayan Edith’e musallat oldu hayalet. Diğer yeğeniniz ablası kadar güzel değil mi?”

“Julyet mi? Ah, o da çok güzel bir kız. Ama Edith çok naif, çok duygusal, çok kırılgandır. Julyet öyle değil. O annesi gibi dayanıklı ve güçlüdür.”

“Anlamadım?”

“Ah, yoksa bilmiyor muydunuz? Edith’le Julyet’in anneleri ayrı kişiler.”

“Öyle mi?”

“Harold’un ilk karısı, Edith’i doğururken öldü. Neredeyse yirmi yıl önce. O zaman Sheffield’da oturuyorlardı. Bir yıl sonra Harold, Londra’da Audrey’le tanıştı. Kısa bir süre sonra da evlendiler. Audrey Amerikalıydı. Ailesi Pennsylvania’da otuyor ve çok zenginler. Audrey, cesur, atak ve güçlü olmasının yanı sıra çok iyi bir insandı. Edith’i kendi kızı gibi büyüttü, her şeyiyle ilgilendi. Amerika’da kadınlar bizden daha özgürler.  Bu özgürlüğün bütün alametlerini Audrey de görebilirdiniz.”

“Audrey’e ne oldu peki? O da mı öldü yoksa?”

“Maalesef. Üç yıl önce Amerika’ya giderken bindiği gemi battı.”

Araya girdim. “Hampton faciasından mı söz ediyorsunuz?”

“Evet, geminin adı oydu. Zavallıcık, evlendikten sonra sadece bir kere gitmişti ailesinin yanına. Yıllar sonra ağabeyinden bir mektup aldı. Babasının durumu ağırmış. Hem onu son defa görmek hem de babasının beklenen ölümünün ardından miras işlerini halletmek için gitti ama dönemedi.”

Holmes, “İlginç,” diye mırıldandı. “Audrey’in mirası ne oldu?”

“Vasiyetname yapmamış. Bu nedenle Amerikan kanunlarına göre servetinin yarısı Harold’a kaldı. Diğer yarısı da kızına. Julyet, yirmi birine bastığında çok zengin bir kız olacak.”

Holmes, “Anlıyorum,” diyerek ağır ağır başını salladı. Sonra birden konuyu değiştirdi.

“Bayan Sinclair, bize kütüphaneyi gösterebilir miydiniz?”

Kadın hafifçe yutkundu. “Gayet tabii Bay Holmes. Bu koridorun sonundaki kapı.”

“Birinci katta mı? Şaşırtıcı. Genellikle kütüphaneler zemin katta olur diye bilirim.”

“Haklısınız. Bu evde şaşırtıcı pek çok şey var. Üst kata yemek salonu koymuşlar örneğin. Tabii orayı kullanmıyoruz. O kattaki odaların hepsi aslında kapalı. Harold’ın söylediğine göre bodrumda gizli bir geçit bile varmış.”

Holmes’la birbirimize baktık.

Kadının hafifçe titrediğini görünce dayanamayıp sordum. “Neden Londra’ya geri dönmüyorsunuz?”

Gülümsemeye çalıştı. “Bunu ben de kendime soruyorum bazen. Ama şimdi dönemem. Bu Harold’a büyük haksızlık olur. Edith’in durumunun biraz düzelmesini bekliyorum.”

Yürüye yürüye kütüphanenin önüne gelmiştik. Beatrice, Edith’e bakmaya gideceğini söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Biz de kütüphaneye girdik.  Dışarıdan tahmin edilemeyecek kadar geniş bir yerdi burası. Raflara cilt cilt eski kitaplar dizilmişti. Şöminenin önünde yüksek arkalıklı dört koltuk vardı. Holmes, her köşeyi inceledi. Gizli bir geçit olup olmadığını araştırdı. Yoktu.

Pencerelerin dış kısmına Bay Marsh’ın dediği gibi demir çubuklar çakılmıştı. Buraya dışarıdan ne bir kimse girebilir ne de içeriden bir kimse dışarıya çıkabilirdi.

Holmes koltuklardan birine oturdu. Arkasına yaslanıp bir süre tavana baktı.

“Bu pelerinli kadın gerçekten bir hayalet olmalı.”

Güldüm. “Neden böyle dedin?”

“Etrafına baksana dostum. Bu salondan kapıyı kullanmadan dışarı çıkmak imkânsız. Oysa o gece kütüphaneye bir kadın girdi ve ortadan kayboldu. Kapıda nöbet bekleyen uşak, dışarı çıkan hiç kimseyi görmedi. Bay Marsh kütüphanenin her tarafını aramasına rağmen kadını bulamadı. Kadın adeta buhar olmuştu. Ama bu imkânsız dostum, gülünç bir biçimde imkânsız. Bu vakayı kabul edip buralara gelmemin en büyük sebebi bu işte. Burada, Bay Marsh’ın göremediği bir ipucu bulacağımdan o kadar emindim ki… Şu anda büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Ve eğer bu bulmacayı çözemezsem asla huzur bulamam.”

Holmes haklıydı. Kütüphaneden dışarıya çıkış sadece kapıdan olabilirdi. Ama kapıda bekleyen Bay Marsh ve daha sonra uşağı dışarıya çıkan birini görmemişlerdi.

“Ah, bir kilitli oda muamması ile karşı karşıya olduğumuzu şimdi anladım,” dedim. “Demek, o yüzden büyük bir hevesle bu davayı kabul ettin.”

Holmes, hâlâ düşünceliydi. Sonunda, “Neyse,” diyerek ayağa kalktı. “Buna kafa yormak için önümüzde zaman var. Şimdi gidip bir şeyler yiyelim. Biraz böbrek ve sıcak bir çay beynimizin daha fazla çalışmasını sağlar belki.”

Merdivenlere doğru yürürken Bayan Edith’in odasından biri çıktı. Görünüşe bakılırsa bu Bay Marsh’ın diğer kızı Julyet’ti. Bizi görünce zarif bir gülümsemeyle selamladı. “Sanırım siz Beatrice’in bahsettiği Londra’dan gelen dedektifler olmalısınız.”

Holmes, “Haklısınız küçük hanım,” dedi. “Bizler Londra’dan gelen dedektifleriz. Sherlock Holmes ve Doktor Watson.”

Kız hiçbir tepki göstermedi. Herhalde Holmes’ün adını ilk kez duyuyordu.

“Kahvaltı odasına mı gidiyordunuz?” diye sordum.

“Odama gidiyorum. Birazdan Henry gelecek. Onu karşılamak için hazırlanmam lazım.”

Holmes sordu bu kez. “Ablanız görüşüyor mu kendisiyle?”

Genç kız başını iki yana salladı. “Maalesef. Henry neredeyse her gün geliyor ama o odasından dışarı çıkmıyor. Onu da odasına sokmuyor. Evin içinde hayaletlerin dolaştığını söylüyor.  Tuhaf, anlaşılmaz bir korku içinde.”

“Siz korkmuyor musunuz?”

“Ben hayaletlerden korkmam.” Yumruklarını sıktı.  “Pelerinli kadın karşıma çıkarsa buna pişman olabilir. Belki de o yüzden karşıma çıkmıyor.”

Bizi selamlayıp odasına doğru yürüdü. Biz de merdivenlerden aşağıya indik.

Kahvaltı odasında Bay Marsh yalnızdı. Uzun bir masanın en başına oturmuş çayını içiyordu. Beni ve Holmes’ü görünce, merakla ayağa kalktı. “Ne yaptınız beyler? Bir gelişme var mı?”

Holmes, oturmasını işaret etti. “Kahvaltıdan sonra, Bay Marsh.”

Adam istemeye istemeye oturdu. Yüzündeki merak ifadesi hâlâ kaybolmamıştı.

Tabağımı böbrek, domuz pastırması ve yumurtayla doldurup masaya geçtim. Holmes sadece böbrek almıştı. Uşak çaylarımızı koydu. On dakika masada hiç kimse konuşmadı. Çayından son yudumunu alan Sherlock Holmes, fincanını dikkatle tabağa bıraktıktan sonra, “Dr. Finch, Edith’in halüsinasyon gördüğünden söz etti mi hiç?” diye sordu.

“Evet, etti.”

“Ona inanmadınız mı?”

“İnanmayı çok isterdim.”

“Kızınızın vücudundaki oksijen azalmış,” diye araya girdim. “Bu da halüsinasyon görmesine sebep olmuş olabilir.”

“Yani, gördüğünü iddia ettiği pelerinli kadın aslında bir hayal mi?”

Holmes omzunu silkti. “Bu mümkün.”

Bay Marsh duraksadı. “Ama o kadını ben de gördüm. Benim gördüğüm de mi hayaldi?”

Holmes dudak büktü. “Zaten bütün mesele bu.”

Kalkıp Bay Marsh’ın yanına gittim. Ondan ellerini masanın üzerine koymasını istedim.

“Ne oluyor, ben de mi hastayım yoksa?” diye telaşla mırıldandı.

Başımı sallayıp gülümsedim. “Maşallah, turp gibisiniz.”

Yeniden sandalyeme oturunca “Vücuttaki oksijen azlığı tırnaklarda morarmayla kendini belli eder,” diye açıkladım. “Sizin durumunuz normal görünüyor.”

Holmes, “Bu da bizi kütüphanede sırra kadem basan kadın muammasına geri döndürür,” dedikten sonra hiç ara vermeden sordu. “Bay Henry her gün geliyor mu buraya?”

Bay Marsh duraksadı. “Evet. Hemen hemen her gün. Ama Edith için geldiğini zannetmiyorum.”

“Ya, neden geliyor peki?”

“Sanırım, Edith’in hastalığı yüzünden onunla görüşmek istememesi, koşulları biraz değiştirdi. Onun artık Julyet için buraya geldiği kanısındayım. Galiba bunu yakında bana da söyleyecek.” Ellerini iki yana açtı. “Ona hak vermiyorum diyemem. Edith’le evlenmekten vazgeçmesi çok normal. Ama Julyet’in bu durumu nasıl karşılayacağını bilmiyorum. Henry’ye hep ablasının nişanlısı gözüyle bakıyordu. Korkarım, bir süre sonra o da Edith’in akıl hastası olduğunu kabul etmek zorunda kalacak.”

“Bayan Julyet’le yanınıza gelmeden önce tanıştık. Bayağı cesur bir kızınız var.”

“Öyledir. Ablasından farklıdır onun mizacı. Ben iki kere evlendim Bay Holmes. Her iki eşim de vefat ettiler. Onlardan bana yadigâr kızlarım kaldı. İkisi de benden çok annelerine benziyorlar. İlk eşim hem bedensel hem ruhsal bakımdan zayıf, nahif, kuruntulu bir kadındı. İkinci eşimse tam tersine, zihnen ve bedenen çok güçlüydü. İş hayatımda da bana çok yardımcı oldu. Julyet, annesine çok benziyor. Onun gibi çok güzel resim yapıyor, piyano çalıyor, ata biniyor.”

“İkinci eşiniz Amerikalıymış galiba.”

Adamın gözleri buğulandı. “Evet.”

“Kızınıza iyi bir miras bırakmış.”

“Beatrice ile konuştunuz sanırım. Doğru. Audrey’in ailesi çok zengindi. Altın madenlerinden büyük paralar kazanmışlar.  Julyet’e de muazzam bir servet kaldı diyebilirim. Ama sahip olmasına üç sene var. Tabii daha önce evlenmezse.”

“Beatrice bize bodrumda bir gizli geçit olduğundan söz etti.”

“Bundan o kadar emin değilim. Julyet’le bodrumda eski mahzeni düzenlerken gördük. Daha doğrusu, örülmüş tuğlalardan oluşan bir duvar var orada. Tuğlalardan birine bağlı mekanizma harekete geçince bir girinti peydah oldu. Arkasında geçit olabilir diye düşündüm. Bu tip eski evlerde görülmedik bir şey değil. Eskiden her evde gizli bir geçit olurmuş. Ama bu gerçekten gizli bir geçit mi değil mi bilmiyorum.”

Sherlock Holmes’ün gözleri, Bay Marsh’ı dinlerken, sabit bir noktaya dikilmişti. Aniden bakışlarını adama çevirdi ve “Güzel sohbetti,” diyerek güldü. “Kahvaltı için teşekkürler. Şimdi kafam daha iyi çalışıyor. Hizmetkârlarla konuşmamız lazım Watson.”

Uçarcasına odadan çıkan Holmes’ü takip ettim.

Önce uşak James’le konuştuk. Kütüphane olayını o da teyit etti. Kapıda beklemiş, ama kimse dışarı çıkmamıştı. Köy dedikodularını ise bilmiyordu. Evle ilgili söylentileri buraya geldikten sonra öğrenmişti.

Karısı Doris’in de durumu aynıydı. Holmes, “Bayan Edith, ev hakkında çıkarılan dedikoduları kimden duymuş olabilir?” diye sorunca, Doris büyük bir açık sözlülükle,“Barbra söylemiş olabilir,” dedi. “Bana o anlattı çünkü. Gerçi mutfaktan dışarı çıktığı yok ama bir fırsatını bulmuş olabilir.”

“Bay Marsh, köyden gelen hizmetkârlara bu hikâyeyi kızlara anlatmamalarını özellikle tembih etmiş oysa,” dedim.

Doris, “Ben de onu uyarmıştım, bu konu burada kalacak, mutfağın dışına çıkmayacak diye. Ama gençler büyük sözü dinlememek için yaratılmışlar adeta. Ne derseniz tersini yapıyorlar.”

Teşekkür edip kadının yanından ayrıldık. Mutfakta havuç ve patates soymakta olan Barbra’nın yanına gittik. Ablak suratlı, beyaz tenli, yüzü sivilceli bir kızdı Barbra. Bizi görünce telaşlandı. Yemin billah ederek Doris’ten başka kimseye Kontes’le ilgili malum hikâyeyi anlatmadığını tekrarlayıp durdu. Holmes, onu epeyce sıkıştırdıysa da ifadesini değiştirmedi.

James’in yardımcısı Cliff, Kuzey Londralıydı. Chelmsford’da daha önce hiç bulunmamıştı. Dolayısıyla evin mazisi hakkında buraya gelmeden önce en ufak bir bilgisi yoktu. O yüzden onunla fazla zaman kaybetmedik.

David, kırk yaşlarında, iriyarı, güçlü bir adamdı. Patronunun uyarısına rağmen Bayan Sinclair’e Kontes’le ilgili hikâyeyi anlattığın  itirazsız kabul etti.

“Ama olaylar başladıktan, dedikoduların bir kısmı evdekiler tarafından öğrenildikten sonra anlattım Bay Holmes. Bayan Sinclair, hikâyeyi merak ediyordu. Bay Marsh ona bazı vuzuhsuz şeyler söylemiş, büsbütün meraklanmış. Geldi, sordu bana; ben de anlattım.”

Adamın açık sözlülüğü hoşuma gitmişti. Holmes de aynı fikirde olmalıydı ki David’e karşı daha dostane bir tavır takındı.

“Sekiz yıl önce de burada çalışmışsınız. O sırada bir kaza olmuş galiba.”

“Banker Meredeith’in oğlu Peter’i diyorsunuz. Evet o sırada burada çalışıyordum. Hatta olay sırasında bahçedeydim ve çocuğun düşüşünü gözlerimle gördüm.”

Holmes sevinçle bağırdı. “Ah! Demek o tanık sizdiniz.”

“Evet.”

“Yani onu siyah pelerinli bir kadının aşağıya ittiğini gördünüz, öyle mi?”

“Ben sadece ayağı takılıp aşağıya düşen birini gördüm. Polise de bu kadarını anlattım. Gerisini bizim köylüler uydurdular. Olay zaten güpegündüz oldu.  Öğleden sonraydı. İstasyona gidip Bayan Meredeith’i karşılayacaktım. Onun için arabayı hazırlıyordum. O sırada gördüm Peter’i. Damda ne işi var diye çok şaşırdım.”

“Neden dama çıkmış olabileceğini anladınız mı?”

“Açıkçası anladım diyemem. Bacanın yanındaydı. Daha doğrusu içine doğru eğilmişti. Sanki oraya bir şey bırakıyordu. Ya da alıyordu. Bir anda dengesini kaybetti ve yuvarlanmaya başladı. Sonra güm diye aşağıya düştü.”

Birkaç dakika süren bir sessizlik oldu. Holmes derin düşüncelere dalmıştı. Bense üşümeye başlamıştım. Bir ana önce eve girmekten başka bir şey düşünmüyordum. Gerçi orası da pek sıcak sayılmazdı ama dışarıda durmaktan iyiydi.

***

Oturma odasındaki şöminenin önünde ısınmaya çalışırken sordum. “Nasıl, bir ilerleme var mı?”

Holmes uzandığı koltuktan cevap verdi. “Buraya ilk geldiğimiz dakikaya göre bir hayli mesafe kaydettik. Ama mutlak bir zafer ilan etmek için henüz erken. Hâlâ bazı soru işaretleri olsa da hayalet hikâyesinin bir masal olduğu apaçık ortada. Belli ki biri Bayan Edith’i korkutup delirtmeye çalışmış ve bunda kısmen başarılı da olmuş.”

“Böyle bir kötülüğü kim yapar ki?”

“Bayan Edith’in delirmesinden menfaati olan biri.”

“Miras yüzünden kız kardeşi yapıyor desek, bu çok saçma olur, Julyet’e zaten annesinden büyük bir miras kalmış durumda. Hayır bu acımasızlığın arkasında miras olamaz.”

Holmes kurnazca sırıttı. “Bilakis sevgili dostum, pekâlâ olabilir.”

“Nasıl?”

“Anladığım kadarıyla Audrey’in ailesi çok zenginmiş. Bay Marsh’ın serveti bile solda sıfır kalıyor onun yanında. Bu durumda genç ve ihtiraslı bir erkek, evlendiğinde büyük bir mirasa konacak olan eşi mi tercih eder, yoksa ancak babası öldüğünde eline biraz para geçecek eşi mi?”

Ağzım açık bakakaldım. “Henry’den söz ediyorsun. Haklı olabilirsin. Babası onu Edith’le evlendirmek niyetindeydi. Ama Henry bir süre sonra asıl büyük mirasa konacak olan kişinin Julyet olduğunu öğrendi. Edith’den kurtulmak için de bu yola başvurdu. Güzel bir varsayım ama küçük bir kusuru var. Henry, eve girmeyi nasıl başardı ve bu küçük komedisini oynamaya nasıl fırsat buldu?”

Holmes gülerek bana baktı. “Aşağıdaki mahzende gizli bir geçitten söz edildiğini hatırlatırım sevgili Watson.”

“Yani, şimdi…”

Cümlemi tamamlayamadım. Fişek gibi koltuğundan kalkan Holmes koluma girerek “Haydi gel,” dedi. “Ethel’le konuşalım. Hizmetkârların hiçbiri Kontes’le ilgili söylentiden Edith’e bahsetmediklerine göre düğümü Ethel çözecek.”

***

Ethel’i hizmetkârlar odasında, neredeyse ateşi sönmekte olan bir mangalın başında çorap yamarken bulduk.  Bizi görünce bir an ne yapacağını bilemedi. Elindeki işi bırakıp ayağa kalktı, kendisinden ne öğrenmek istediğimizi sordu. O an onun bir şeyler bildiğini ve bunu açıklamak için de yanıp tutuştuğunu anladım. Nitekim, Holmes’ü dinledikten sonra “Hatamı kabul ediyorum,” demesi beni hiç şaşırtmadı.  Gördüğüm kadarıyla oldukça dürüst bir kızdı Ethel.

“Aslında çok daha önce Bay Marsh’a anlatmam gerekirdi,” dedi. “Ama işimi kaybederim diye korktum.”

Holmes, ellerini cebine sokarak kızın oturduğu taburenin etrafında minik bir tur attı. “Kontes’le ilgili masalı Bayan Edith’e anlatan sizdiniz demek. Hımmm.”

Ethel gözlerini iri iri açarak itiraz etti. “Hayır, efendim. Ne münasebet? Ben Bay Marsh’a verdiğim sözü tuttum. Bayan Edith’e bu evle ilgili hayalet hikâyesini anlatan falcı kadındı.”

Holmes da ben de hayretle ona baktık.

“Falcı kadın mı?”

“Bir dakika, bir dakika,” diyerek beni susturan Holmes, hizmetçiye döndü. “Kim bu falcı kadın?”

“Bilmiyorum. Adı Melina’ydı sanırım. Ama emin değilim.”

“Kim çağırdı onu? Bayan Edith mi?”

“Evet. Bayan Edith zaten fala meraklı biridir. Sabah akşam tarot kartlarına filan bakar. Bay Henry ile yapacağı evliliğin kendisini mutlu edip etmeyeceğini merak ediyordu. Bu falcının adresini gazeteden bulmuş galiba. Ona mektup yazdı.”

“Postaya kendisi mi götürdü yoksa hizmetkârlardan birine mi verdi?”

“Bayan Julyet’e verdi. Bay Marsh’la Chelmsford’a gidiyorlardı. O zaman verdi, postaya atması için.”

“Bu falcı ne zaman geldi? Kimse onu görmedi mi?”

“Kadını ben karşıladım. Kimsenin haberi olmadı. Evde Barbra ve Cliff’ten başka kimse yoktu. Onlar da bütün günü mutfakta geçirdiler.”

“Diğerleri nerdeydi?”

“Bay Marsh fabrikadaydı. Bayan Julyet, atıyla geziyordu. İkisi de akşam olmadan dönmezler. Bay James ve karısı her perşembe izinlidirler. O gün de günlerden perşembeydi. Falcının özellikle o gün gelmesini istemişti Bayan Edith.”

“Bayan Sinclair?” dedim. “O neredeydi?”

“Bayan Sinclair henüz Walton Park’ta değildi. Buraya birkaç gün sonra geldi.”

Holmes telaşla “Falcı ne dedi?” diye sordu.

“Çok kötü konuştu. Evde bir hayalet olduğunu, yıllar evvel bu odaya çok yakın bir yerde bir kadının başının kesildiğini, o kadının ruhunun evin içinde dolaştığını, kendisini ondan koruması gerektiğini filan söyledi. Çok şaşırdım. Onun buralı olduğunu sanmıyordum. Ama elli yıl önce bu evde olanları sanki yaşamışçasına biliyordu. Henry’yle evliliğinin sonunun hayırlı olmadığını, müstakbel kocasının kendisine tuzak kurduğunu söyledi. ‘Kendini korumazsan öleceksin’ dedi. Pelerinli Kadın onu öldürecekmiş. Bu sözler beni de çok korkuttu. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim. Ama tabii Bayan Edith benden daha çok sarsıldı.  O günden sora bir daha kendine gelemedi. Bir süre sonra hastalandı.”

“Aha, anlıyorum. Falcı kadını bana tarif edebilir misiniz?”

“Yüzünü göremedim. Siyah bir tülle kapatmıştı. Başında da yine siyah bir şapka vardı. Baştan aşağıya siyahlar içindeydi zaten. Ne şişmandı ne de zayıf, ne uzun boyluydu ne de kısa.”

“Bize bu kadın hakkında verebileceğiniz hiçbir bilgi yok mu?”

“Koyu bir aksanı vardı. Yabancıydı sanırım. Yunan olabilir ya da Rus. Sesi boğuktu. Homurdanır gibi konuşuyordu. Onun hakkında söyleyebileceğim başka bir şey yok maalesef.”

Holmes “Yazık,” diye mırıldandı. Gözlerini sabit bir noktaya dikmiş bir halde bir süre durdu. Sonra birden “Bu kadın, fala bakmak için ne kullanıyordu. Tarot kartları mı?”

“Hayır, hayır. Kristal bir küresi vardı. Ona bakıyordu. Her şeyi o kürede görmüş olmalı.”

Yeniden üst kata çıkan merdivenleri tırmanırken “Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordum.

“Bayan Julyet’ten falcının adresini hatırlayıp hatırlamadığını öğreneceğiz,” dedi.

“Kadının nereden geldiği çok mu önemli?”

“Watson, biraz detaylı düşünürsen, falcının gelişiyle birlikte okun da yaydan fırladığını görebilirsin. Bayan Edith’i delirten olaylar zinciri onun gelişinden sonra başlamış. İnsan düşünmeden edemiyor acaba falcı kadını buraya biri özellikle mi yolladı diye.”

“Kadını Bayan Edith çağırmış. Fala bakması için o davet etmiş.”

“Doğru ama Bayan Edith’i de biri yönlendirmiş olabilir.”

Julyet’i oturma odasında bulduk. Mektuptan söz edince hemen hatırladı.

“Chelmford’da bir sürü mektubu postaya verdim. Bahsettiğiniz mektup da onların arasındaydı. Adresi hatırlamıyorum ama mektubu Nottingham’a postaladığımı biliyorum.”

“Alıcının ünlü bir falcı olduğundan da haberiniz yoktu tabii.”

“Öyle miymiş? Edith hiç bahsetmedi bundan bana. Ben, yazıştığı yardım derneklerinden biri zannetmiştim.”

Biz konuşurken Bay Marsh içeri girdi ve Henry’nin geldiğini duyurdu. Holmes kulağıma eğilerek “Sen burada kal,” diye fısıldadı. Ben de fısıltıyla sordum. “Sen ne yapacaksın?” O da yine fısıltıyla cevap verdi. “Dama çıkacağım. O bacaya yakından bakmak istiyorum.”

Bir şey demedim. Bunun soruşturmamıza ne katkı sağlayacağına dair hiçbir fikrim yoktu. Bu havada dama çıkmanın delilik olduğunu düşünmem dışında ona her zamanki gibi güveniyordum. “Dikkatli ol,” diye fısıldadım.

Holmes çıktıktan beş-on dakika sonra Henry içeri girdi. Umduğumdan daha genç buldum onu. Yirmi beş, yirmi altı yaşlarında olmalıydı. Son derece yakışıklı ve sevimli bir gençti. Holmes’ün sözlerini hatırlayınca duraksadım. Bu neşeli genç adamın, kız kardeşiyle evlenebilmek için Edith’in aklını kaçırmasına yol açacak planlar yapması bana çok saçma geldi. Havadan sudan konuşmamız, Beatrice’in de aramıza katılmasıyla iyice eğlenceli bir hâl aldı. Ancak aklım Sherlock Holmes’daydı. Gideli yirmi dakika olmuştu ve hâlâ ondan bir ses alabilmiş değildim. On dakika daha bekledikten sonra bir mazeret uydurup salondan dışarı çıktım. Enikonu endişelenmiştim. Umarım başına bir şey gelmemiştir diye içimden geçirerek yürürken onu gördüm. Üçüncü kata çıkan merdivenlerden aşağıya inmekteydi. Tilkinin kokusunu almış bir tazı gibi gözleri çakmak çakmak parlıyordu.

“Geri dön,” dedi. “Bodruma gideceğiz. Mahzene.”

“Gizli geçide mi bakacağız?”

Başını salladı.

“Sen ne yaptın? Bir şey bulabildin mi?” diye sordum.

“Sonra anlatırım,” dedi.

Giriş holündeki masanın üzerinde duran şamdanlardan birini alıp mumlarını yaktı. Binanın arka kısmındaki kapıdan bodruma indik. İç içe geçmiş odalardan oluşan mahzen oldukça genişti. Şarapların durduğu odaya gelince Holmes, etrafı daha iyi görmemiz için şamdanı kaldırdı. Tam önümüzdeki duvar, kahverengi tuğlalardan örülmüştü.

“İşte burası!” dedi. “Şimdi hangi tuğla mekanizmayı harekete geçiriyor onu bulmamız lazım.”

Mum alevlerinin aydınlattığı yerleri dikkatle inceledik. Ben tuğlaların hiçbirinde bir fevkaladelik göremedim. “Galiba, tek tek bakmamız gerekecek. İstersen sen o taraftan başla, ben de bu taraftan.”

Holmes, “Hayır, gerek yok,” dedi. “Sanırım onu buldum.”

Uzanıp bir tuğlaya sertçe dokundu. O dokunurken tuğlanın diğerlerine göre daha küçük olduğunu fark ettim.

Bir gürültü oldu ve duvar ağır ağır adeta geriye doğru gitti. Yan tarafta bir aralık oluşmuş, kapıya benzer bir şey meydana çıkmıştı. Elindeki şamdanı oraya doğru uzatan Holmes “Geçidin kapısını bulduk,” dedi.

Birkaç denemeden sonra kapıyı açacak mekanizmayı da çalıştırmayı başardık. Şimdi önümüzde yüksekliği ve genişliği iki metreye yakın olan, kare şeklinde bir tünel uzanıyordu. Tünelin, tavan dahil her bir yanı düzgün kesilmiş taşlarla örülüydü. Zemin ise topraktı.

“Gizli geçidi bulduk,” dedim sevinçle.

Holmes, titreyen mum alevlerini gösterdi. “Hava akımını hissediyor musun? Bu bir çıkış olduğuna delalet eder.”

Yürümeye başladık. Yirmi adım atmıştık ki Holmes durdu.

“Ne oldu?” dedim.

“Ayak izleri…”

“Hani? Nerede?”

Şamdanı yere yaklaştırdı. Önümüzdeki karışık ayak izlerini görünce “Biri buradan daha önce geçmiş,” dedim.

Holmes, düşünceli bir ifadeyle başını salladı. “Yani biri gizli geçidi keşfetmiş ve kullanmış.”

“Öyle anlaşılıyor.”

Yeniden yürümeye başladık. Artık karşıdan gelen hava akımını daha iyi fark edebiliyordum. Geçidin sonuna yaklaşıyorduk.

Holmes “Ah haa!!!” diyerek bir kez daha durdu.

“Bu sefer ne oldu?” diye sordum.

“Bak,” dedi.

Şamdanı yere doğru tutunca ayak izlerinin kaybolmuş olduğunu gördüm. “Biri buraya kadar gelmiş sonra geri dönmüş.”

“Daha sonra kendi ayak izlerimizle karıştırmamak için buraya bir işaret koymalıyız. Mendilini verir misin Watson?”

Holmes, mendilimi ayak izlerinin kesildiği yere bıraktı. Ardından tüneldeki yürüyüşümüze devam ettik. Birkaç yüz adım daha gittikten sonra serin hava akımı iyice kuvvetlendi. Ve nihayet tünelin ucunda ışık göründü.

On basamaklı taş merdiveni tırmandıktan sonra dar bir aralıktan gün yüzüne kavuştuk.

Holmes, “Tam tahmin ettiğim gibi,” dedi.

Geçit, bizi gölün kıyısına çıkarmıştı. Çıplak dallı ağaçlarla sarılmış hafif eğimli bir yamacın eteğindeydik.

Kasvetli manzaraya bakarak “Dışarıdan birinin kolayca eve girebilmesi mümkünmüş,” dedim. “Hem de kimseye görünmeden. Ama ayak izleri buraya kadar gelmiyor. Hem ayak izlerine bakılırsa dışarıdan gelen de olmamış.”

“Bu da genç Henry’yi temize çıkarır mı diyorsun?” diye sordu Holmes.

“Şey, tabii ayak izleri sonradan ortadan kaldırılmış da olabilir. Senin fikrin ne?”

Holmes cevap vermedi.  Bir açıklama yapmak istemediğinde üstüne gitmenin bir yararı olmadığını bildiğimden ben de üstelemedim.

Geçitten geldiğimiz gibi geri döndük. Mendilimle işaret bıraktığımız yere gelince Holmes beni durdurdu. Şamdanı, düzgün biçimlendirilmiş taşlara tutarak “Bir düşün Watson,” dedi. Buraya kadar gelmeye cesaret edebilen biri neden geçidin sonuna kadar gitmemiş olabilir?”

O anda aklıma hiçbir şey gelmedi.

Holmes gülümseyerek sözlerini sürdürdü. “Bu karanlıkta seni fazla zora sokmamak için cevabı ben vereyim. Geçidin sonuna kadar gitmedi, çünkü tam burada bir şey oldu. Muhtemelen bir şey gördü.”

“Ne görmüş olabilir ki?”

Alaycı bir ifadeyle bana baktı. Titreyen alevler yüzünde ürkütücü, tuhaf gölgeler oluşturuyordu.

“Başka bir geçit Watson. Başka bir geçit.”

Şamdanı duvara tuttu. “İyi bak ve farklı bir taş görürsen bana söyle.”

Cümlesini bitirir bitirmez “İşte şu!” diye bağırdım.

Gösterdiğim taş diğerlerinden daha ufak ve biraz da içe doğru gömülüydü.

“Harikasın Watson!”

Holmes’ün taşa dokunmasıyla duvarda bir kapı açıldı. Kısa bir tereddüdün ardından o önde, arkada ben, yavaşça içeriye süzüldük. Burası geçit değil, yirmi metrekare genişliğinde bir odaydı. Yan kısımda duran masaya benzer taş cisimden başka içeride hiçbir şey yoktu.

Holmes artık bitmek üzere olan mumların alevlerini taşa yaklaştırdı.

“Bu bir lahit,” dedim.

“Haklısın,” dedi. “Yardım et de üzerindeki kapağı kaldıralım.”

Mezarın üzerindeki taş kapak ağır gibi görünüyordu ama değildi.  Kolayca yana doğru ittik. Kapağın açılmasıyla birlikte lahitten nahoş kokular yükseldi. İkimiz de burunlarımızı parmaklarımızla kapatmak zorunda kaldık.

Holmes, şamdanı mezarın içine iyice yaklaştırdı. Küflenip kararmış kadife örtünün üzerindeki iskelete, kalbinin olması gereken yerde duran hançere dikkatle baktım.

“Bir kadın cesedi bu,” dedim. “Saçları hâlâ duruyor. Hançerle öldürülmüş olmalı.”

“Kontes Elspeth’in cesedi,” diye mırıldandı Holmes.

“Nereden anladın?” diye sordum.

İskeletin serçe parmağındaki yüzüğü gösterdi. “Bak yüzük hâlâ burada.”

“Onu senin de fark ettiğini bilmiyordum,” dedim.

Ters ters bana baktı.

“Evet ama kolye, o yok!” diye bağırdım.

Holmes “Kolye, Bay Marsh’da sevgili Watson,” dedi. “Şimdi hemen buradan çıkmalıyız. Mumlar erimek üzere.”

***

Holde uşak James’le karşılaştık. Akşam yemeği için hazırlıklara başlamıştı. Holmes, ona ev sahibinin nerede olduğunu sordu. Oturma odasında olduğunu öğrenince oraya yöneldik.

Bay Marsh odada yalnızdı. Gürül gürül yanan şöminenin önündeki kanepeye oturmuş viskisini yudumluyordu. Bizi görünce, karşısındaki kanepeye oturmamızı işaret etti. Viski ya da başka bir içki içip içmeyeceğimizi sordu. Sherlock Holmes istemedi. Ben, bir bardak viski alabileceğimi söyledim. Açıkçası, mahzendeki Chivas Regal’lerde gözüm kalmıştı biraz.

Bay Marsh, şöminenin üstündeki küçük çanı çaldı. İçeri giren Cliff’ten benim için bir bardak viski istedi.

Viskim gelinceye kadar hiçbir şey konuşmadık. Cliff çıktıktan sonra bir yudum aldım, fena değildi.

“Beyler,” dedi Bay Marsh. “Günlerdir süren endişelerimi bir nebze gideren, güzel bir haberim var sizlere. Bugün Henry buradaydı, biliyorsunuz. Gerçi sık sık gelir ama bugünkü gelişi çok farklıydı. Daha doğrusu siz gittikten sonra Dr. Watson, hanımlar da çıkınca onunla baş başa, erkek erkeğe konuşma fırsatı buldum. Ona açıkça kendisini Edith’e bağlı hissetmemesini, verilmiş hiçbir sözü olmadığını, ailemize gösterdiği ilgiden memnun olduğumu ama hiçbir şeye mecbur olmadığını söyledim. Bana verdiği cevap çok şaşırtıcıydı. Herkes ne düşünürse düşünsün Edith’i hâlâ çok sevdiğini, iyileştiğinde onunla evlenmek istediğini, en büyük arzusunun bu olduğunu söyledi. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Kızlara anlattım. Onlar da çok sevindiler. Bugün ilk defa Edith, kendisini biraz daha iyi hissederse Henry’yi görmek istediğini söyledi. Onun da artık bu çemberi kırması gerek. Kızımın son günlerde bir parça iyileşme belirtileri göstermesi umutlarımı daha da artırıyor. Belki o pelerinli kadın bir daha hiç karşımıza çıkmaz.”

Holmes alaycı bir ses tonuyla, “Çok sevindim,” dedi. “Henry’nin tavrı çok olumlu ve her türlü takdire şayan. Dediğiniz gibi pelerinli kadın da bir daha karşınıza çıkmazsa bütün sorunlar halledilmiş demektir.”

Bay Marsh’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. “Siz ne yaptınız? Bir gelişme kaydedebildiniz mi?”

“Evet. Size çok iyi haberlerim var. Burada işimiz bitti. Bu akşam Londra’ya geri döneceğiz.”

“Peki burası ne olacak? Kızımın durumu. Hayalet…”

“Merak etmeyin.  Hepsi bitti.”

“Buna inanamıyorum. Bu akşam yemeğe kalmayacak mısınız?”

“Hayır, Bay Marsh. Hemen Londra’ya dönmeliyiz. Faturayı size daha sonra gönderirim.”

“O halde David’e söyleyeyim, arabayı hazırlasın.”

“Buna da hiç gerek yok. Köye kadar yürüyerek gitmek istiyoruz. Oradan istasyona bir araba buluruz nasıl olsa.”

Viskimi bitiremeden dışarıya çıkmıştık bile.

“Holmes!” diye bağırdım. “Buna inanamıyorum. O kadar yolu yürüyecek miyiz şimdi?”

“Elbette dostum. Biraz bacaklarımızı çalıştırmamız lazım.”

“Spor yapmaya karşı değilim ama az sonra güneş batacak ve hava şimdiden soğuk. Köye varana kadar soğuktan donabiliriz.”

“Hiçbir şey olmaz merak etme.”

***

“Bunun bir numara olduğunu anlamam gerekirdi,” dedim ellerimi yanan odunlardan yükselen alevlere uzatarak. “Ucuz bir Sherlock Holmes numarası.”

Walton Park’ın arazisinin hemen dışındaki bir kulübedeydik. Derme çatma sığınağımızın deliklerinden sızan soğuğun etkisi, yaktığım ateş sayesinde epey azalmıştı.  Rüzgârsız, sakin bir gece olduğu için şanslıydık.

Holmes, “Merak etme bütün gece burada kalacak değiliz,” dedi. “Birazdan Walton Park’a geri döneceğiz.”

“Seninle birlikteyken şikayet etmemem gerektiğini biliyorum Holmes. Ama bu numaraya ne gerek vardı onu anlamış değilim.”

“Sevgili Watson, tahminime göre bu gece hayalet, Bayan Edith’e karşı son kozunu oynayacak. Rahat hareket edebilmesi için, malikanede olmadığımıza onu inandırmam gerekiyordu.”

“Son koz derken kastettiğin nedir?”

“Kesin bir şey söyleyemem ama bir cinayet teşebbüsü olabilir.”

“Ne diyorsun? O zaman hemen oraya gitmemiz gerekmiyor mu?”

“Gideceğiz ama hemen değil. Ev halkı saat onda odalarına çekiliyor. Hizmetkârların gidiş saati on buçuk. James’le karısı da on birde yatıyorlar. Yani bizim on birden sonra evde olmamız lazım. Ancak bu sayede hayaleti suçüstü yakalayabiliriz.”

“Anladım. Eve girmek için gizli geçidi kullanacağız. Ama fener lazım bize, o karanlıkta önümüzü nasıl görebiliriz?”

Holmes, paltosunun cebinden dört tane uzun ve kalın mum çıkardı. “Bunları aldım yanıma. Herhalde rahat rahat yeter bize.”

“Her şeyi ayarlamışsın.”

“Şimdi dinlenelim. Saat onda yola koyuluruz. İki saatten biraz daha fazla zamanımız var.”

***

Yıldızlı bir geceydi. Ayın ışığı sayesinde yolumuzu bulmamız kolay oldu. Göle vardığımızda saat on bir bile olmamıştı. Geçidin girişini bulmamızsa epey sürdü. Bunun için gölün etrafında neredeyse bir tur yapmak zorunda kaldık. Sonunda mumları yakıp geçide girmeyi başardık. Zeminde bir sürü ayak izi vardı. Bunlar, bugün bıraktığımız ayak izleriydi büyük ihtimalle. Ama aralarında başka birine ait izler de olabilirdi. Bunu ayırt etmek imkansızdı.

“Bu gece buradan biri eve girmiş olabilir,” dedim.

Holmes, “Bunu bu gece öğreneceğiz,” dedi ve yürümeye devam etti.

Geçitten çıkıp mahzene adım atınca derin bir nefes aldım. Artık daha sessiz hareket etmemiz gerekiyordu. Neredeyse ayaklarımızın ucuna basarak bodrumdan evin içine adeta süzüldük. Holdeki büyük saatin gongu on iki defa çaldı. Herkes derin uykuda olmalıydı, bir kişi hariç tabii.

İkinci kata çıktık. Holmes, bir kapının önünde durdu. Burası Edith’in odasıydı. Kapıya usulca açıp içeri girdi. Ben de arkasından girip kapıyı kapattım.

Holmes yatağa doğru yürürken, “Pencereleri aç Watson,” diye fısıldadı.

İçerde boğucu, ağır bir hava vardı. Hemen pencereleri açtım.

Holmes Edith’i uyandırmış, kız çığlık atmasın diye eliyle ağzını kapatmıştı.

“Sakin olun Bayan Edith. Size yardımcı olmak için buradayız. Bütün kabuslarınız bu gece sona erecek, bana güvenin.”

Edith fazla direnç göstermedi. Faltaşı gibi açılmış gözleri, sakinleştiğini belirten bir uysallıkla kapandı. Holmes’ün güven verici sesi onu ikna etmişti.

“Şimdi yataktan yavaşça kalkın ve pencereye gidip biraz soluklanın.”

Holmes’le birlikte, genç kızı pencereye götürdük. Birkaç kez derin derin nefes alıp verdikten sonra “Şimdi nasılsınız?” diye sordum. “Daha iyisiniz değil mi?”

Edith, alçak sesle “Evet,” dedi.

Onu kitaplığın önündeki sedire yatırdık.

Holmes, “Geceyi burada geçireceksiniz,” dedi.

Ardından çalışma masasının üzerindeki konuşma tüpünün ucundaki koniyi alıp pencereden dışarı sarkıttı. Perdeleri çekti.

Edith’in yatağına sanki yorganın altında biri yatıyormuş gibi bir görüntü verdikten sonra elbise dolabına girip beklemeye başladık. Dolap, yatağın sol tarafındaydı. Kapısını aralık bıraktığımız için odanın bu kısmını rahatlıkla görebiliyorduk.

Çok beklememiz gerekmedi. Gerekseydi oldukça rahatsız bir vaziyette uzun süre durmaktan hasta olabilirdim. Bunu dile getirdiğim sırada Holmes, neredeyse duyulamayacak kadar alçak bir sesle “Şşşşşt…” dedi.

Odanın kapısı yavaşça açıldı. İçeriye süzülen bir gölge yatağa doğru ilerledi. Birden havada metalik bir parıltı peydah oldu. Ve yorganın üzerine doğru hızla indi.

O anda Holmes’ün “Haydi…” dediğini duydum.

İkimiz aynı anda dolaptan fırladık.

Saniyeler sonra hayalet, kollarımda debeleniyordu. O kadar güçlüydü ki zor zapt ediyordum.

Bıçak yere düşmüş, cani kıskıvrak yakalanmıştı. Kollarını sımsıkı kavramıştım. Kurtulmasına imkân yoktu. Direnci iyice kırılınca onu yatağa oturtup tamamen sakinleşmesini bekledim.

Bıçağı yerden alan Holmes komodinin üzerindeki şamdanı yaktı. O zaman hayaletin yüzünü görebildim ve hayretle bağırdım. “Bayan Julyet!”

***

Walton Park güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanırken, malikanenin büyük salonunda kederli bir hava vardı. Bay Marsh bir gecede on yıl birden yaşlanmış gibiydi. Başını ellerinin arasına almış, koltukta öylece oturuyordu. Bir süre hiç kimse konuşmadı. Şöminede yanan odunların çıtırtısından başka hiçbir sesin duyulmadığı uzun bir sessizlik oldu.

Zavallı adamcağıza acımadan edemedim. Az önce hakikati öğrenmiş, hayatının en büyük şokunu yaşamıştı. Söylenenleri tam olarak anladığını sanmıyordum. Zaten Holmes de her şeyi anlatmamıştı.

Bay Marsh sonunda güç duyulur bir sesle “O şimdi nerede?” diye sordu.

Pencerenin önünde ayakta dikilen Sherlock Holmes, “Kütüphanede,” dedi. “Bu evde en güvenilir yer orası. Ne pencerelerden kaçabilir ne de kapıdan.” Elindeki anahtarı havada salladı.

“Bay Holmes, lütfen bütün bildiklerinizi anlatın. Kızımın böyle bir şey yapmış olmasını hâlâ aklım almıyor.”

Holmes, adamın karşısındaki koltuğa oturdu. “Fazla zamanım yok Bay Marsh. O yüzden evinizdeki garip olayların içyüzünü anlattıktan sonra, kararınızı bir an önce vermenizi isteyeceğim sizden.”

Bay Marsh hiç de karar verecek hâlde görünmüyordu. Buna rağmen “Devam edin lütfen,” dedi.

“Lafı uzatacak değilim. Olayı en basit ve en yalın haliyle size özetleyeceğim. Biliyorsunuz, arkadaşım Dr. Watson daha ilk görüşünde büyük kızınızda bir oksijen yetersizliği sorunu olduğunu anlamıştı. Bunun sebebi Julyet tarafından ağır ağır zehirlenmesiydi. Bu, bildiğiniz zehirlerden değil. Striknin ya da arsenik kadar öldürücü olduğu söylenemez. Ancak, aşırı derecede maruz kalınırsa kurtulma ihtimali sıfır. Sözünü ettiğim zehir, bir gaz. Elde edilmesi de çok kolay. Adı karbonmonoksit. İyi çekmeyen bir baca, rahatlıkla karbonmonoksit zehirlenmesine sebep olabilir. Soba ve şöminelerden zehirlenen insanların hikayesini gazetelerden mutlaka okumuşsunuzdur. Renksiz ve kokusuz olduğu için fark etmeden insanı zehirler. Uykuda yakalarsa, ölüm kaçınılmazdır. Karbon monoksit solunduğunda baş ağrısına, mide bulantısına yol açar. Daha ileri gidilirse, zehirlenen kişi halüsinasyonlar görmeye başlar. Tıpkı Edith gibi. Sizin gibi.”

Bay Marsh dehşetle gözlerini açtı. “Benim gibi mi?”

“Evet, o gece siz de bu zehirden nasibinizi aldınız. Ama bunda küçük kızınızın bir rolü olduğunu sanmıyorum. Bacadaki arıza yol açtı bu duruma. Fırtınada baca taşlarından birkaçı bacanın içine düşmüş. Bunun sonucunda da baca deliği tıkanmış. Şöminede  ateş yakılınca odadaki karbonmonoksit seviyesi az da olsa arttı. Öldürücü değildi ama sizin halüsinasyon görmenize sebebiyet verecek kadar yüksekti.”

“Yani, o gece kütüphanede gördüğüm kadın gerçek değil miydi?”

“Değildi.  Bilinçaltınızda Kontes Elspeth olduğu için onu gördüğünüzü sandınız. Aslında öyle biri yoktu. Tabii Julyet, bacanın kısmen tıkalı olduğundan habersizdi. Bilse, belki kendi bulduğu yöntemle ablasını zehirlemeye kalkışmazdı.”

“Kendi bulduğu yöntemle mi?”

“Konuşma tüpüyle.  Geceleri herkes uyuyunca, ablasının üstündeki odaya gidiyor ve orada yaktığı mangaldan çıkan zehirli dumanları konuşma tüpü vasıtasıyla alt kata gönderiyordu. Amacı ablasını öldürmek değildi. Zaten istese de bu yolla onu ortadan kaldıramazdı. O sadece, Bayan Edith’in halüsinasyonlar görmesini, aklını kaçırmasını sağlamak istiyordu. Ablasının aşırı duygusal ve kırılgan yapısı sayesinde emeline neredeyse ulaşmak üzereydi.

Planının ilk aşamasında Bayan Edith’i falcı numarasıyla etkiledi. Böylece evle ilgili söylentileri öğrenmesini sağladı. Pelerinli kadın ve hayalet hikâyelerinin onu korkutacağını çok iyi biliyordu. Henry’nin kötü niyetli olduğunu söyleyerek ablasının önce zihnen zehirlenmesine çanak tuttu. Zavallı Bayan Edith bütün bu masallara inandı.” 

“Ama falcı nereden biliyordu her şeyi?”

“Çünkü falcı Julyet’ten başkası değildi de ondan. Planını yaparken ablasının fal merakından yararlandı. Falcıdan söz eden, adresini bulan, mektubu postaya veren hep Julyet’ti. Aslında böyle bir falcı yoktu. Randevuyu kimsenin evde olmadığı, kendisinin de rutin ata bindiği güne denk getirmesi, bu komediyi oynaması için ona fırsat verdi. Yüzünü siyah bir tülle kapatmıştı. Sesini de biraz değiştirince ne Ethel ne de Bayan Edith onun kim olduğunu anlayabildiler.

Artık sıra doğrudan saldırıya gelmişti. O malum gece, kendi yaptığı ve üzerine bir pelerin giydirdiği bezden bir mankeni pencereden sarkıtıp ablasını korkutmaya çalıştı. Zaten istim üzerinde olan Bayan Edith’in bütün kimyası o gece bozuldu. Ve ardından her gece konuşma tüpüyle alt kata karbonmonoksit gazı vermeye başladı.”

“Aman Tanrım, neler duyuyorum. Peki ya kolye, o nasıl tablodan çıkıp Edith’in komodinine kondu?”

“Julyet’in bu çılgınca planı uygularken müthiş eğlendiğini düşünüyorum. Kolye de onun muzipliğinin bir işareti. Kızınızın resim sanatına olan ilgisi ona yardımcı oldu. Tablodaki kolyeyi, ustalıkla kazıdı. Kuru boyanın kazınması aslında o kadar zor değildir. Sonra üzerine biraz rötuş yaparak görüntüyü normalleştirdi. Halıda kurumuş yağlı boya tozlarını görünce, bunun birinin marifeti olduğunu anladım. Ama doğrusu bu ya, Julyet aklıma bile gelmedi.”

“Tamam ama kolyenin kendisi peki, o nasıl ortaya çıktı?”

“Onda biraz sizin de rolünüz var. Mahzendeki geçidi bulduğunuzda kızınız da yanınızdaydı. Sizden sonra, içinden gelen merak dürtüsü ve genlerindeki cesaretin yardımıyla geçide girdi. Ama yolun sonuna varmadan, geçitte başka bir gizli oda olduğunu anladı. Gizli odadaki lahdin kapağını kaldırınca Kontes’in cesediyle burun buruna geldi. Kolye hâlâ oradaydı. Hançer de. Kolyeyi alıp ablasına verme şeytanlığı çok hoşuna gitti. Böylece onu daha da delirtebileceğini düşündü.”

“Peki ama Julyet bunu neden yaptı? Neden ablasına zarar vermek istedi?”

“Henry yüzünden Bay Marsh. Julyet, daha ilk gördüğü an ona aşık olmuştu. Ama siz ve yakın dostunuz, Henry’nin Bayan Edith’le evlenmesi kararına varmıştınız. Görünüşe bakılırsa onlar da birbirlerinden hoşlanmışlardı.  Julyet bu evliliği engellemek için korkunç bir plan tasarladı. Dediğim gibi ablasını öldürmek istemiyordu. Sadece aradan çekilmesi onun için yeterliydi. Her şey planına uygun gelişiyordu. Henry, haftalardır yüzünü göremediği Bayan Edith’den uzaklaşmış, Julyet’e yakınlaşmıştı. Aralarındaki ilişki gün geçtikçe evliliğe daha fazla yaklaşıyordu.”

“Ama Henry dün, Edith’e bağlılığını açıkladı.”

“Bunu ben istedim kendisinden. Gerçek düşüncesi nedir bilemem ama bunu yapmak zorundaydım. Aksi takdirde Julyet’i suçüstü yakalayamazdım. Onunla ilgili bir teorim vardı ama kanıtım yoktu.

Şu andan sonra yetki sizde Bay Marsh. Polisi çağırıp çağırmamak sizin bileceğiniz bir iş. Ortada bir cinayet yok ama cinayete teşebbüs gibi ağır bir suç var. Kızınızı ister polise teslim edersiniz ister meseleyi kapatır aile içinde çözersiniz. Karar sizin.”

***

“Ne diyorsun bu işe Holmes? Sence, Bay Marsh doğru karar verdi mi?”

Chelmsford’dan Londra’ya doğru giden trendeydik. Walton Park ve Blackton köyü arkamızda kalmıştı. Tabii onlarla birlikte pelerinli kadın ve Marsh ailesi de…

“Sanırım doğru karar verdi,” diye mırıldandı Sherlock Holmes oturduğu yerden. “Olayı örtbas edip meselenin aile içinde kalmasını yeğleyebilirdi. Ama yapmadı.”

“Kızını kendi elleriyle polise teslim etmesini yadırgamadığımı söyleyemem. Ben böyle bir şeyi yapar mıydım bilemiyorum.”

“Bunun zor bir karar olduğunda haklısın. Ama unutma Julyet’in farklı bir durumu var. Birkaç yıl sonra büyük bir servetin sahibi olacak. Onun kadar kötü biri, dilediği gibi kullanacağı bir paraya sahip olunca neler yapmaz, bir düşün. Julyet şu haliyle bile çok tehlikeli bir insan. Şeytani planlar yaptı, gözünü kırpmadan ablasını öldürmeye kalkıştı. Arzularının gerçekleşmesi için hiçbir sınır tanımıyor. Annesinin mirasına sahip olduktan sonra büsbütün denetimsiz kalacaktı. Şimdi artık o mirasa asla sahip olamayacak. Ömrünün büyük kısmını akıl hastanesinde geçirecek.”

İçimi çektim. “Oysa o aynısını ablasına yapmak istiyordu.”

Holmes, hafifçe gülümseyerek başını salladı.

Birkaç dakika konuşmadık. Sonunda sessizliği bozan yine ben oldum. “Holmes, sence Kontes intihar mı etti?”

“Belki. Ama ben onu birinin öldürmüş olma ihtimalinin daha güçlü olduğu kanaatindeyim.”

“Kim öldürmüş olabilir? Askerler mi?”

“Hançerle mi? Hayır. Bence o, askerler malikâneye gelmeden çok daha önce öldürüldü.”

“Kim yaptı peki bunu? Köylüler mi?”

“Hayır. Kont öldürdü onu.”

“Bunu neden yapsın? Karısını deliler gibi seviyordu.”

“Ah bu çok doğru. Deliler gibi seviyordu. Ve aynı zamanda da kıskanıyordu. Kıskançlığının son kertesinde onu öldürdü. Tabii çok pişman oldu. Ama iş işten geçmişti. Onu gizli geçitteki lahde koydu ve herkese ortadan kaybolduğunu söyledi. Aşk, insana her türlü kötülüğü yaptıracak kadar güçlü bir duygu sevgili dostum. Neyse ki uzun sürmüyor. Yoksa dünya kötülükten geçilmezdi.”

Ona cevap vermedim. Çünkü aklım başka yerlere gitmişti. Ayaklarımı uzatıp arkama iyice yaslandım. Daha bir saatlik yolumuz vardı. Biraz kestirebilirdim. Tarih boyunca yaşanmış büyük aşkların sebep olduğu trajedileri düşünerek gözlerimi kapattım.


[1] 17. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar evlerde kullanılan ve konuşmanın uzun bir mesafe boyunca iletilebildiği bir boruyla birbirine bağlanan iki koniden oluşan cihaz.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ