Postacı

Kulak zarıma tecavüz edercesine patlayan silahın sesini işittiğimde aydınlanan zihnim, küflü ekmek kokan ortamın rutubetini bastırırcasına genzimi yakan barut ve kulaklarımdaki çınlamanın yerini alan metal hışırtısı yanında insan sesi… Aralanan göz kapaklarımın beynime ilettiği görüntülerde yere kapaklanan birileri var. Metalik hışırtı bileklerine bağlanan zincirlerden geliyor. Bir de daha evvel yere serilmiş iki kişiye ait görüntü… Ölü iki kişi… Öldürülmüş, kafalarından vurulmuş iki kişi… Siyah betonun üzerinde bir toplu tabanca ve gerilim filmleri klişesi cızırdayan bir lamba. Benim canımı sıkan… Benim canımı sıkan ise; barut kokusunu tanıyordum!

Kafatasımın içinde Amerikalı bir gurup rock partisi veriyor adeta. Bu benzetmeyi yapabildiğime göre rock müzik dinlemekten hoşlandığımı düşünüyorum. Nasıl yani? Kendimi, şimdi mi tanıyordum?

Beynimdeki hengamenin kaynağı, sinir bozan ampulün aydınlatmakta aciz kaldığı odada bulunan, benim haricimdeki diğer insanlar. Çığlıklar atıyor ve ağlıyorlar. Önümde cansız uzanan bedenlere, kulaklarımın çınlamasına sebep olan patlamanın çıkış noktası olan silah marifeti ile az evvel açıldığını düşündüğüm deliklerden süzülen kan, ayaklarıma sıfır mesafesinde. Öylece dikiliyorum ayakta ve kendime dair bilgiler toplamaya çalışıyorum. Parti yerini, felaketin çığlıklarına bırakıyorken bir şey fark ediyorum. Titriyorum! Kimliğimi bulma çalışmalarım bir anda sumen altı ediliyor yetkili sinir sinyalleri tarafından ve mevcut durumuma ait ilk tepkiyi veriyorum. Korkuyorum!

Diğerlerininki yetmezmiş gibi bir de benim ayağıma bağlı olan zincirin metalik sesi çarpıyor nemli duvarların soyulan sıvalarına. İki betonun birleştiği bir köşeye düşüyorum ve düşme sonucu sert duvara çarpan başımın içinde beynimin, bir jöle gibi sağa sola vurduğunu hissediyorum. Kriz bildirimleri ardı ardına iletiliyor kafatasım içindeki cıvık organa. Keyifsiz yanan ve gerginliği tırmandıran adi ışığın aydınlattığı odanın bir köşesinde kuru kıçımın üstünde oturmuş ve düşünüyorum. En başta sorulması gerekeni şimdi soruyorum kendime. Neler oluyor a…. k….?

Odadakilerin ağlamaları kulaklarımı, parmaklarım ise kafa derimi tırmalıyor. Korku büyüyor ve kalp atışlarım hızlanıyor. Nefes yetmiyor ciğerlerime adeta. Korku büyüyor, daralıyorum. Güneşin alnında eriyen bir buz kütlesinin sefil cüreti kadar yitmeye başlayan bilincime karşı koymaya çalışıyorum. Korku beni esir alıyor ve…

Tekrar kendime geldiğimde genzimde bu defa kusmuk tadı hissediyorum. Nemin terlettiği betona devrilmiş pozisyondan doğrulurken, ağzımdan boşalan salyaların yapışkanlığı ile kendimden tiksiniyorum. Islak tişörtüme sıyırdığım kusmuğumu umursamamaya çalışarak, rahatmışım gibi yerime yerleşmeye çalışıyorum. Son göz kırpmam ile şimdiki zaman arasında geçen süreyi tahayyül edemiyorum ancak ritimsiz inleme dışındaki sessizliğe bakılırsa bir hayli baygın kaldığım aşikar. Odada altı kişiyiz ve yalnızca dördümüz nefes alma eylemini gerçekleştirme şansına sahibiz. İki ceset, kendilerini bulundukları pozisyona soktuğunu düşündüğüm silahın ucunda yatıyorlar öylece. Kımıldanmalarım, ayak bileğimi kavrayan zincirin sesi, diğer üçünün dikkatini çekiyor.

“İyi misin?” diye sordu kadın olanı.

Cevap vermek yerine panikle odayı inceliyorum. Lanet ışık bir boka yaramıyor. Ayaklanıyorum ve etrafa bakınmayı sürdürüyorum. Zincir beni duvara bağlıyor. Sıska bedenime rağmen sertçe asılıyorum tutsak ayağımı ancak nafile. Duvar da zincir de gerçek! Lambanın sallandığı tavana dikiyorum gözlerimi. Yarım metreden biraz daha dar kenarlı kare bir plaka var. Daha doğrusu bir kapı. Üzerindeki sürgü, çentiğine sürülmüş bir kapı… Yerde bir silah ve iki ceset… Odada dört kişiyiz ve kapı içerden kilitlendiğine göre… Tek silah ve iki ceset odanın ortasında…

Dokunulmazlık kalkanı ile kuşatılmışçasına atıyorum kendimi köşeme. Tedirginliğim ve korkum diğerlerinin de keyfini kaçırmaya yetiyor.

“Sakin ol!” diye bağırıyor tok bir erkek ses. İtaat ediyorum. O ise devam ediyor.

“Az evvel bir sara nöbeti geçirdin. İkincisini istemiyorsan sakin olmaya çalış.”

Başımı sallamakla yetiniyorum. Diğer ikisi de hitabın sahibini izliyor.

“Neler oluyor yahu?”

Genç bir erkek sesi yankılanıyor birden odanın içerisinde. Öfke ile devam ediyor.

“Eğer bu bir kamera şakası ise… Eğer bu a…k ağızlı bir youtuber tarafından düzenlenmiş bir ‘farkındalık’ videosu ise o pi..n gö..nden kan alacağım!”

Farkındalık kelimesini özellikle vurguladığını fark ediyorum. Üzerinde düşünmeme fırsat bırakmadan tok sesin sahibi tekrar konuşmaya başlıyor.

“Artık herkes sakin olabilir mi? Bunun bir şaka ya da bahsettiğin gibi bir program olduğunu sanmıyorum delikanlı. Durumumuz son derece gerçek.”

Kadın atılıyor birden.

“Nedir gerçek olan?”

Genç adam konuşacak olduysa da tok sesli adam el işareti ile durduruyor onu.

“Yerdeki cesetler, silah ve duvarlara prangalı ayaklarımız hanımefendi!” Tıslar gibi konuşması arasında bir es verip duraksıyor. Sonra devam ediyor.

“Durumumuzun realitesi artık zihnimizde canlandıysa bir şeyler yapmamız gerekiyor!”

“Sen de kimsin be adam? Survivor izleyen bir ev erkeği mi? Neden seni dinleyelim? Şu silahı alıp kafanı patlatmama ne dersin?”

Kafa patlatmak mı? Odadaki herkes bu ifadeden rahatsız olmuşken, atışmanın diğer tarafı girdi söze.

“Yerdeki silahın içinde mermi olduğuna eminsin demek! Bu da seni aramızdaki en büyük katil şüphelisi yapar delikanlı. Yerdeki cesetlerin katili hem de!”

“Ne diyorsun ulan sen?” diyerek ileri atılsa da genç adam, gerilen zincir adımına engel oldu. Artık daha rahatlamış görünen kadın girdi araya.

“Yerde yatanların ölü teşhisini koyduğuna göre de sen katilsin! Birbirimizi suçlamayı bırakalım da ne yapılacaksa eğer biran önce işe atılalım.”

“O…pumuz yaman çıktı!” dedi genç adam ve bir ıslıkla süsledi konuşmasını.

“O..puluk farkı bacak arandakiler ile oluyorsa onları bir kavanoz içinde eline verebilirim pislik seni!”

“Yeter!” Uzatmalı bir nağme ile sazı elinde tutmak istediğini belli eder bir gürleme püskürttü ağzından tok sesin sahibi. Varlığımdan habersiz süren sürtüşmelerden ben de rahatsızlık duymaya başlamıştım artık.

“Yeter! Tahminleri, gövde gösterilerini, ilkel insan muhabbetlerini bir kenara bırakalım ve durum değerlendirmesi yapalım lütfen artık. Benim adım Görkem Gündüz Tunçbilek. Ben bir doktorum. Mevcut durumumuza dair hiç ama hiçbir şey bilmiyorum.”

“Peh! Bu muydu tüm filmin be adam? Ben de bir bok konuşacaksın sandım.”

“Ukala tavırlarını bırakıp sen de adama eşlik etsene be serseri!” Genç adama cevabı kadın vermişti. Hakaretten hoşnut bir kahkaha attı. Kadın oralı olmadan söze girdi. Bense hala köşemde ve kıçıma batan zincirin huzursuzluğunda onları seyrediyor ve dinliyordum.

“Nurcan Göztepe benim adım da. Beden eğitimi öğretmeniyim. Aynı zamanda tekvando eğitmeniyim. Otuz dört yaşındayım. Maalesef ben de buraya gelişimize dair hiçbir şey hatırlamıyorum.”

Genç adam bir kahkaha daha savurdu nem buharının orta yerine. Konuşulanlardan keyif aldığını hissetmeme sebep olan bu tavrı, sinirlerimi hafiften germeye başlıyordu. Vurdumduymaz tavrı, içinde bulunduğumuz atmosferden çok daha sinir bozucuydu. “Şuradaki sünepe devam etsin, ben en sona kalmak istiyorum!” Kahkahası arasına sıkıştırdığı tükürüklü cümlesinde zikrettiği sünepe bendim. Oflamalar eşliğinde bakışlar bana çevrildiğinde, adıma yakışır bir eziklik haline büründüm. Korku hissini unutsam da heyecan sarmıştı her yanımı. Galiba genç adam haklıydı. Ben gerçek bir sünepeydim.

“Ben…” Çatallaşan ses tonum, içimden geçenleri ve ukala herifi destekler nitelikteydi. Nefesimi toplayıp bir kez daha konuşmayı denedim.

“Ben Cengiz. Sanırım postacıyım.” İkinci denememde de sesim titrek çıksa da cümlemi tamamlamıştım. Tasarlamadığım konuşma yalnızca beni değil, diğerlerini de tatmin etmemişti anlaşılan. Genç ve doktor aynı anda aynı soruyu sordular bana bakarak.

“Ne demek sanırım?” Yan gözlerle kesiştikten sonra baskın çıkan doktor oldu ve devam etti. Teşhisimi koymasını bekliyordum bense.

“Şimdi bir adım ilerledik işte. Bize verilen bir tür…” Duraksadı. “Sizin anlayacağınız şekilde bir tür ilaç ile uyutularak buraya getirildik sanırım. İçindeki etken madde de hafızamızda kayıplara sebep oldu. Tereddüdünün sebebi bu olsa gerek.”

“Ha s..tir lan!” Bir kez daha dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı genç adam. Tasmasının müsaade ettiği alan içerisinde karakteristik kahkahası ile şıngırtılı voltaya başladı. Nurcan ve Görkem oturuyor vaziyette sükut içindeydiler. Bense varlığımı unutturmak ister gibi oturduğum yerde kımıldamadan duruyordum. Aramızda bir katilin olduğunu yalnızca ben biliyormuşum gibi bir düşünceye kapıldığımdan, en iyi planın ölü taklidi yapmak olduğu gibi aptalca bir fikre büründüm. Genç haklıydı ve ben bir sünepeydim.

“Benim adım Piç Kemal. Hap, ot, bahis, rus… Tüm işleri çeviririm. Ayrıca ben buraya nasıl geldiğimizi gayet iyi biliyorum.”

Oturduğu yerden ayaklanırken doktor, gözlerim açıldı birden. Öğretmen kadın da bakışlarını, adının Kemal, lakabının Piç olduğunu söyleyen adama çevirdi.

“Sizi buraya ben getirdim!”

Zincirlerin homurtuları arasında yere atıldı Görkem. Beton zeminle buluşan bedenin sebep olduğu gürültüyü patlayan silahın sesi takip etti. İki el silah sesi. Kadının çığlığı ve acı içinde kıvrılan Kemal’in feryadı hâkimiyeti sağlamışken, köşemde nefesimi tutmaya başladım. “O…pu çocuğu!” inlemelerinin ardından, metalik sürtünme sesi işittim. Görkem elindeki silahı savururken, genç adam küfürlerine devam ediyordu. Bense bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyordum.

Yığıldığı köşesinde eliyle silahtan ateşlenen merminin isabet ettiği yarasını arıyor, bir yandan da lügatimin çok ötesinde küfürler savuruyordu. Aynı duvarın iki köşesine zincirlendiğimiz Nurcan, kendi köşesine ait diğer duvarı paylaştığı Kemal’e bakıyordu korku içerisinde. Varsayımlar teker teker gerçeğe kavuşurken ve can çekişirken Kemal; kendi duvarını yumrukluyordu Görkem.

“Seni y..şak herif! Sadece eğleniyordum. Sizi ben getirmedim buraya o…pu çocuğu!”

İnlemeler eşliğinde konuşmaya çalışıyordu Kemal. Bu sözler Nurcan’ın hoşuna gitmemiş olacak ki tiz bir çığlık attı.

“Ne?”

“Ne eğlenmesi ulan?”

Doktor, öğretmenin çığlığını umursamamış,  pişmanlık ve öfke ile bağırıyordu Kemal’e. Bense unutulmuş olmanın huzuru içerisindeydim. Aklımda ise yolunda gitmeyen işin, Kemal ile ilgili olmadığı düşüncesi vardı. Kafam iyice karışmaya başlıyordu. Bir insan can çekişiyordu ve ben bununla ilgilenmiyordum.

“Kansız köpek! Vurdun beni!”

“Oğlum sen aptal mısın? Vurdurdun kendini! Böyle bir ortamda eğlenmek mi olur?”

Başının dayandığı duvara sırtını yaslamak ister gibi geri çekti kendini Kemal. Gerçekten vurulmuştu ama bana neydi. Yolunda gitmeyen neydi?

“Allah’ım! Ben ne yaptım?”

Volta sırası doktordaydı. Kemal’e döndü hızla.

“Çabuk kıyafetlerini çıkar. Bana yaralarını göster. Belki bir şeyler yapabiliriz.”

“S..tir lan!”

Kemal’in umursamaz tavrına çıkış Nurcan Öğretmen’den geldi.

“Bencilliği bırak da şu adamın dediğini yap. O bir doktor sersem! Ölüyorsun yahu!”

Başım bir sağa bir sola dönüyordu. Konuşmalar hem hızlanmış hem de gürleşmişti. Kemal ölüm hissine kapılınca panikle tişörtünü çıkardı. Cılız aydınlatma oluk oluk akan kanı çok net gösteriyordu.

“Lanet olsun!” dedi doktor. “Kaburganın altında görünüyor yara. Birçok iç organa hasar vermiş olabilir mermi. Derhal tişörtünü tampon yap yarana. Fakat iki el işaret ettim ben. Diğer mermi nereye isabet etti? Kontrol et kendini.”

Talimatlarının uygulanmasını beklerken tıbbi terimler dolanmaya başladı diline birden. Kemal’dense ne bir ses çıkıyor ne de bir hareket görünüyordu. Durumu nihayet fark edebilmişti sonunda.

“Allah kahretsin! Allah kahretsin!”

Aramızda bir katilin varlığı düşüncesi artık netlik kazanmıştı. Doktor, hayat kurmak için yemin içmiş bir mümessil, an itibariyle can alıcı melek kostümünü giymişti. Durumumuz mevcut atmosferin girdabında savrulmuş, öğretmen köşesinde mini bir kriz geçiriyordu. Aramızda duran silahın öldürücü etkisi unutulmuş ve sessizlik, liderlik sıfatını bir katil olmasına rağmen elinden bırakmak istemeyen doktor tarafından bozulmuştu.

“Çok üzgünüm. Böylelikle yaşadıklarımızın bir şakanın çok ötesinde olduğunu görmüş oluyoruz. Şimdi tekrar toparlanmalı bir plan yapmalıyız. Burada oluşumuzun bir amacı olmalı.”

“Ne saçmalıyorsun sen be adam?” diyerek çıkıştı öğretmen. Artık ayağa kalkmıştı ve bileğine bağlı zinciri umursamıyordu. Bense sürümüzün liderinin bir cümlesine takılmıştım. Burada bulunuş amacım neydi acaba?

“Bir avuç odada üç tane ölü adam yatıyor ve üçüncüsü senin imzanı taşıyor adi herif!”

İktidarsız ışık altında ihtişamlı görünmek ister gibi derin bir nefes çekti içine patron doktor. Tok sesini rutubetli odanın dört duvarına püskürterek konuşmaya başladı. Kusmak istiyordum. Ayrıca neden postacı olduğumu söylediğimi anlayama çalışıyordum. Doktor haklıydı sanırım. Bize verilen ilaçlar her ne ise mazimizi birkaç dakika ile sınırlandırıyor olmalıydı. Umarım bu durum geçicidir diye ümit etmekten başka çıkarım yok. Ha bir de doktoru dinlemek tabi…

“Yeteri kadar gergin bir haldeyiz ve daha fazlasını istemiyorum. Sizin canınız da bu aptalınki kadar kıymetsiz olabilir ancak ben burada ölmek istemiyorum. Şimdi sesli düşüneceğim ve sizin de dikkatinizi çeken bir detay olursa lütfen bana yardımcı olun.” Bileğindeki zincirlerin akortsuz ritmi eşliğinde kısa sürecek voltaya başladı. Sonra devam etti.

“Karanlıktaydım. Ne kadar süre ışıksız oturduğumu ve aklımdan ne geçtiğini hatırlamıyorum. İki el patlama sesi duydum ve arkasından bağrışlar geldi. Şu lanet ışık yandı daha sonra. Sonuç; buradayız!”

“Aman! Bu muydu planın? Aynı boktan odadayız be adam görmüyor musun?”

Bence öğretmen haklıydı. Etkileyici ses tonu ardında barındırdığı sıradanlığı kelime kelime zihnimize işlerken, ben de bu bayağı diyalogdan sıkılmıştım. Bir filmde izlediğim sahnenin gerçek olmasını isterdim. Cebini kurcalayıp, bir anahtar ya da bir mektup bulması beni son derece etkilerdi. Bir dakika! Kıçıma batan metal kuyruk sokumumda güzel bir yer edinmişken ellerimi ceplerime soktum. Sonuç nafile… Bir film setinde değildik. Benim hareketlerim diğerlerinin de dikkatini çekmiş olmalı ki aynı anda aranmaya başladılar. Nedense onların bu hevesli hali ve sonuçsuz eylemleri hoşuma gitmişti. Neyse ki kıkırdamalarım zincirlerden çıkan sesin üzerine çıkmamıştı.

“Allah aşkına neden burada olduğumuzu biri açıklayabilir mi?”

Nurcan’ın çığlık barındıran sorusu içimi ferahlattı. Şu, yerde yatanlar da muhtemelen ölmeden önce bu soruyu sormuşlardır kendilerine. Karizmatik liderimiz otokontrolü tek elde tutmakta ısrarcıydı.

“Şu soruyu cevaplamaya ne dersin: Seni buraya kim kapatmış olabilir?”

Ortamın gerilmesi, benim rahatlamama sebep oluyordu. Öğretmenin yüzünü ekşitmesi ve tasmasının müsaade sınırınca ilerleyerek doktora çıkışmasını izliyordum.

“Ne diyorsun sen be? Beni buraya getiren o…pu çocuğu ile seninki aynı kişi unutma. O halde sen söyle bakalım, seni kim kapattı buraya?”

Doktorun tavrı tüm heyecanımın yitmesine sebep oldu. Yılsonu müsameresine soluksuz hazırlanmış bir velet gibi kendi sunumunu serinkanlılıkla aktarmaya başladı.

“İşte şimdi bir adım kat edebileceğiz. Benim burada bulunuşumu açıklayacak pek çok sebep olabilir. Söylediğim gibi ben bir doktorum ve her zaman hayat kurtaramayabiliyoruz. Belki bir hasta yakını benden intikam almak istiyor olabilir.”

İyi başlayıp, kötü bitirdi gibi bir hisse kapıldım. Yine de kalbim kımıl kımıldı.

“Peki ben? Zayıf not verdiğim bir öğrenci mi benden intikam almak istiyor? Bu adam da kesin zarfları açarak alıcıya teslim ettiği için buradadır değil mi?”

Bu adam dediği bendim. Konuşma sırası bana gelmişti anlaşılan. Sükût hali şevkimi giderek düşürüyordu. Cılız bir sesle “Ben öyle bir şey yapmadım.” diyebildim.

Oflamalar, zincir şıngırtılarının üzerine çıkmıştı. Sanki kız çocuk doğmuştu ve tekrar sessizlik kaplamıştı mezarlığımızı. Mezarlık mı? Neden bu yakıştırmayı yapmıştım acaba? Ölümü kabullenmiştim. Tekrar huzursuzluk kapladı bedenimi. Korku değil, huzursuzluktu bu. Belki de ölemeyeceğimi düşünüyordum. Bilmiyorum.

“Evet!” dedi birden doktor. “Kesinlikle bir intikam hesaplaşması içerisindeyiz. Belki de birbirimize dürüst davranmıyoruz ve…”

Doktor konuşmasına devam ederken huzursuzluğumu rahatlatan düşünceler hücum etmeye başladı zihnime. Ardından dilimden dökülüverdi. Lider afallamıştı sözünün kesilmesi karşısında.

“Ben bir ses duyduğumu hatırlıyorum!” dedim ve doktor bir fotoğraf karesi gibi donakaldı.

“Ne sesi?”

Öğretmene döndüm.

“Karanlıktayken. Silah sesinden önce metal sürtünme sesi işittiğimi hatırlıyorum.”

Boş bakışlar yerleşti ikisinin de göz çukurları içine. Sonra doktor zincirli ayağını salladı görmemizi ve duymamızı ister gibi. “Hayır, bu ses değil!” diyemedim. Tavandaki demir plakaya çevirdim gözlerimi. Yeniden içimin daraldığını hissetmeye başladım. Aynı havayı soluduğum iki aptal ile birlikte olduğumu düşünmeye başladım. Sonra birden öğretmen ile aramızda duran silaha takıldı gözlerim.

“Biliyorum!” dedim.

“Neyi?” der gibi bakıyorlardı bana.

“Sizleri tanıyorum ben.” İkisi de dilleri tutulmuş gibiydiler. Dudaklarımdan dökülecek sözlerin umut doğurmasını bekliyorlardı adeta.

“Ben bir postacıyım. Sen doktor, seni bir hastanın tedavisini ret ederken gördüm. İşimi yapıyor ve postanı teslim ediyordum. Seni de gördüm öğretmen. Kilolu bir öğrencini beden eğitimi dersinde aşağılıyordun. Üstelik tek kabahati takla atamamasıydı. Piç Kemal’i gençlere zehir satarken, diğer iki polisi de rüşvet alırken gördüm.”

Yalnızca bakıyorlardı bana. Sessizliklerinin sebebi kötü birey olmalarından kaynaklanıyordu.

“Kötü olmayı becerebildiğiniz kadar keşke zeki de olsaydınız. Tavandaki kapıyı fark etmemiş olduğunuzu düşünmüyorum ancak plakanın içerden sürgülenmiş oluşunu fark edemediniz. Bu da bizi bu odaya kapatanın, içerde olduğunu gösterir bize. Kaldı ki iki cesedin ayakucunda duran tek silahı fark etmemiş olmanız da şaşırtıcı. Bu da bize, katilin, birkaç dakika öncesine kadar dördümüzden biri olduğunu gösterir.”

O sırada öğretmen aramızda duran silaha doğru hamle yapsa da ondan önce davrandım. Tabanca artık elimdeydi.

“Bir huzursuzluk kapladı içimi. Doktor, Kemal’i vurduğunda… Altı mermi kapasiteli silahta bir mermiyi boşa harcadı aptal herif. Altımız için birer mermi duruyordu silahta. Sizin ve sizin kötülüğünüze müdahale etmeyen benim için.”

Silahı doktora doğrulttum ve tetiğe bastım. Öğretmenin aciz çığlığı kulaklarımı tırmalamaya başladı. Namluyu kendisine doğrulttuğumda alelacele bir soru sorma ihtiyacı hissetmiş olmalı ki ellerini havaya kaldırarak sordu.

“Sen! Sen ne dağıtıyordun ki bizi gördüğünde?”

İşte beklediğim soru buydu.

“Adalet!”

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum