SATIRLAR ARASINDA

Paylaş:

2.Bölüm (28 Aralık 1973 Cuma)

Cuma günü uyandığımda kendime gelebilmem öğleden sonrayı bulmuştu. Zonklayan başımın ağrısını dindirmek için ağrı kesici alarak oturma odasına geçtim. Mithat telefonun başına geçmiş, ilk yüz yüze buluşmadan sonra evine gelip karşı tarafın aramasını bekleyen genç kızlar gibi heyecanla alete bakıyordu. Az sonra tutamacı eline alarak birkaç saniye durakladı. Ağır ağır numarayı çevirdi. “Alo, Hüseyin Bey’le görüşecektim. Ben Mithat Uzunlar” dedi hızlı hızlı. Beni fark edince gözleriyle otur işareti yaptı. Biraz sonra “Hüseyin Bey” dedi. “Eğer müsaitseniz arkadaşımla yanınıza gelmeyi düşünüyoruz. Peki, tamam. Bu arada sizden bir şey isteyecektim. Rica etsem biz oraya gelene kadar kasanızı açıp içindekilerin listesini hazırlar mısınız? Evet, ne var ne yok yazın. Oraya geldiğimde mektuplarla birlikte bu kâğıdı da alırım sizden. Peki.” Telefonu kapatarak sabah birasını yuvarlamaya başladı. “Birazdan şoförünü gönderecek” dedi yüzüme uzun uzun bakarak. Üzerimi değiştirip birkaç şey atıştırdım.

Bir saat sonra, trafik kaidelerine uymamasını mazur karşıladığım lüks marka bir otomobille yola koyulmuştuk. Yüzünü birkaç dakikalığına gösteren güneş, beyaz kar tanelerini kristal gibi parlatıyor, yerden yansıyan ışıklar rahatsız edici derecede gözümü alıyordu. Mithat ile arka koltukta oturup, karla örtülü şehrin sakin manzarasını seyre daldık. Mavi siperlikli kasketini gözüne kadar indirmiş olan Veysel adındaki uzun boylu esmer şoför, patronu ile olan samimiyetimizin derecesini ölçmek istercesine yol boyunca aynadan bizi dikizledi. Yolculuğumuzun ilk saati gayet rahat geçmesine karşın anayoldan saparak girdiğimiz daracık sokaklarda bozuk yolların da etkisiyle sıkıntılı anlar yaşadık. İşlek caddeler ve gürültülü trafik arkamızda kalmıştı. Yarım bir daire çizerek Memorial Park’ın girişine ulaşmış oradan da ormana dalmıştık. Lambaların araları uzamış etraf tehlikeli bir sessizliğe bürünmüştü.

Ormanın içinden giden kavisli yolun geniş ağzından ilerleyerek toprak yola çıktık. Arkamızda üzeri kalın bir sisle kaplı manzara vardı. Veysel ağaçlarla çevrili özel bir mülkün sınırından ilerledi ve buradan tümsek bir yola girdi. Hafif bir yokuş çıkarak dar bir daire çizdik. Bu kez önümüze büyükçe bir tepe çıkmıştı. Arkamızı caddeye vererek tırmanmaya başladık. Aracın tekerlekleri üst üste patinaj çekti. Veysel sis bulutunun arasından belirsiz bir biçimde görünen kuleleri işaret ederek “Hüseyin Bey’in villası, şu sivri tepesi görünen yer” dedi. “Şu anda bahçenin girişine doğru gidiyoruz.” İşaret ve başparmağı arasına sıkıştırdığı şapkasını çekiştirdi.

Tepenin zirvesine konuşlanmış Tudor stili villayı seyre daldım. Tepesine doğru üçgen şeklini alan siyah iki ek kulenin ana binaya eklenmesiyle oluşmuş kocaman ve ürkütücü bir yapıydı. İkinci katta demir parmaklıklı şahnişli pencereler bir göz gibi izliyordu misafirlerini. Fakat ancak bu kadarını görebiliyordum. Zira yaklaştıkça, bahçenin giriş kısmında önümüzde set gibi duran ve binayı çepeçevre saran duvar görüşümü engelliyordu. Boyu neredeyse iki insan uzunluğundaydı. Gri beton duvarın üzeri sarmal biçimli keskin ağızlı gümüş renginde jiletli bir telle örülmüş, buraya zengin bir iş adamının bahçesinden çok, azılı mahkûmların barındığı hapishane havası katmıştı. Mithat’ın kulağına eğilerek, “bu kadarını beklemiyordum” dedim. “Anlaşılan bizim ihtiyar fena korkmuş.” Arkadaşımın şaşkınlığını gizleyemeyen yüzü şekilden şekle girmişti. Bahçe kapısının önüne gelince şoför tek elini koltuğun arkalığına yaslayarak arkasını döndü. “Beyler üzgünüm ama içeri giremeyeceğiz, kapı kilitli. Anahtar yalnıza Hüseyin Bey’de var.” Birkaç kez kornaya bastıktan sonra araçtan aşağı inerek bir sigara yaktı. Biz de peşinden indik. Yüzünde durumun anlamsız olduğunu bilmesine rağmen yapacak bir şey olmadığını belirten çaresiz bir ifade vardı.

Devasa boyuttaki taş duvarı inceledim bir süre. Cepheden başlayarak sağ ve sol taraftan arkaya uzanıyor ve evi dört bir yandan sarıyordu. Üzerindeki iç içe geçmiş jiletli tel vahşi hayvanların sessiz ve sabırlı bekleyişiyle pusuya yattığı gibi avını gözlüyordu sanki. Bakışlarım duvarın tam ortasında yer alan kapıya kaydı. Taş duvarın iki ucunu bir kol gibi sağ ve sol taraftan uzanan iki kanadıyla birleştiriyordu. Kanatları bir arada tutan demir halkaya bir asma kilit takılmıştı. Kapı sık örülmüş tellerden yapıldığı için metrelerce ötemizdeki evin giriş kısmı buradan görünebiliyordu. “Bu duvarı Hüseyin Bey neden ördürdü biliyor musun?” dedi Mithat kapının üzerindeki jiletlere bakarken.

Veysel ayağını arabanın lastiğine dayayarak “demek siz Hüseyin Bey’in hayatını kaleme alacaksınız?” dedi pis pis süzerek. Bana sanki bıyık altından gülümsüyor gibi geldi. Belki de amacımızı anlamış ve içinden ‘sizi gidi hergeleler’ diyordu. ‘Beni kandırabileceğinizi mi sandınız?’ Düşüncelerimin yüzüme yansımamış olmasını dileyerek bakışlarımı kaçırdım. “Evet” diye kestirip attı Mithat. “Fakat soruma cevap vermediniz.” Şoför yan yan baktı. “Size hiçbir şey söylemek zorunda değilim. Zaten ben yazar takımına hiç güvenmem. Gerçekleri istedikleri gibi eğip bükerler. Ama nedense patronun size itimadı var. ‘O delikanlılar benim hayatımı kaleme alacak, o yüzden ne sorarlarsa söyleye,’ diye uyardı beni.” Şoför bizden hoşlanmadığını açıkça belli etti. “Siz patronun nesini yazacaksınız?” dedi alaycı bir ifadeyle.

Mithat sazı eline aldı. “Bildiğiniz gibi Hüseyin Bey çok meşhur bir koleksiyoner. Buraya özellikle bunun için geldik. Tabi iş dünyasında da hatırı sayılır bir şöhreti var. Ayrıca çevresini hep Türklerden oluşturması da bahsetmeye değer bir başka yönü. Ama biz kitapta yalnızca ona değil; evine, iş yerine, arkadaşlarına, çalışanlarına da yer vermek istiyoruz.”

“Bizimle de mi röportaj yapacaksınız yani?”

“Tabi neden olmasın? Bir mahsuru mu var?”

“Yo, olur tabi. Ben seve seve röportaj veririm.” Şoförle aramızdaki gerginlik nihayete ermişti. “Hüseyin Bey burada pek çok Türk’e yardımcı oluyor” dedi bilmiş bir edayla. “Onun ırkçı ve katı bir insan olduğunu söylerler ama inanmayın. Hep iş dünyasında onu çekemeyenlerin iftiraları bunlar.” Ayağıyla kaputu tekmeledi.

“Sonra bu villa da şahane” diye ekledi Mithat. “Buranın da resimlerini çekip kitapta yer vereceğiz. Tabi bu duvar işi biraz bozmuş.”

Veysel hafifçe arkasını döndü. “Geçen haftaya kadar bu duvar böyle yüksek değildi. Üzerindeki teller ve şu kapıdaki kilit de yoktu. Gayet normal bir evdi yani burası. Fakat sonra patron birden garipleşmeye başladı. Bunu ben de fark etmiştim aslında. Birkaç gündür saatlerce odasına kapanıyor, kimsenin içeri girmesine de izin vermiyormuş. Şöminenin önünde düşünceli düşünceli ileri geri turluyormuş. Eskiden umurunda bile olmazken şimdi posta kutusundaki tüm mektupları önce kendisi kontrol edip sonra sahiplerine verdiğini söylüyor evdeki hizmetçiler. En sonunda da hizmetçi Şerife gece vakti yabancı bir adamı bahçede turladığını gördüğünü söyleyince hepten endişelendi. Ondan sonra da…” Bir anda susan şoförün kısık gözleri ne kadar ileri gitmiş olduğunun muhasebesini yaptığının işaretiydi.

Mithat onu rahatlatmak için, “polisten koruma istedi ve bir sivil polis onu korumak için evde birkaç gün nöbet tuttu değil mi?” dedi. “Merak etme Veysel, Hüseyin Bey bize bunları zaten anlattı. Çekinmene gerek yok.”

“Size bunları neden anlattı ki? Kitapla ne alakası var? Yoksa bunları da mı yazacaksınız?”

“Hayır tabi ki yazmayacağız. Öyle konuşurken laf arasında son günlerde başından geçen bazı tatsız hadiselerden bahsetti. Amerika’da kendisini çekemeyen bir lobi olduğunu özellikle Türk olduğu için düşmanlık beslediklerini söyledi bize. Bu yüzden bu olayın da onların başının altından çıkmış olabileceğini konuşuyorduk.”

“Hmm,” dedi şapkasını geriye atan adam. “Zaten bizim patron öyle korkak bir adam değildir. O yüzden ben de şaşırdım. Demek işin içinde başka işler varmış ha!”

“Polisin gitmesinden sonra n’oldu?”

Artık konuşmasının bir sakıncası olmadığın düşünen adamın gözleri kaybettiği bir şeyi arıyormuş gibi yere odaklandı. “Ertesi gün bir sürü işçi gelerek bu çirkin duvarı örmeye başladılar. Sonra da girişe bu kapı konuldu.” Sigarasından bir fırt çekti. “Geceleyin de işçilerden birkaçı büyükçe bir kutu içinde bir şeyi gizlice eve soktu. Hizmetçilerin hepsi o gün izinli olduğundan bunu bir tek ben gördüm.” Patronunun sırrına ortak olmanın sevinciyle göğsünü gerdi. “Ama ne olduğunu anlayamadım tabi.”

“Karısı?” diye sordu Mithat.

“O evde değildi.”

Mithat evin girişine doğru bakarak “mesafe hayli uzak” dedi. “Hizmetçi evin girişinden buradaki adamı nasıl görebilmiş?”

“Önce fark etmemiş. Zaten yüzünü filan görmemiş. Sadece adamın siyah giyimli biri olduğunu söylüyor.”

“Siyah giyimli biri” diye tekrarladı Mithat hala kapıyı incelerken. “Anahtar yalnızca Hüseyin Bey’deyse diğerleri eve nasıl girip çıkıyor?”

“Mesai saatleri içinde hizmetçiler dışarı çıkmaz zaten. Dikkat ettiyseniz yakınlarda gidecek yer de yok. Ben de sabahları Hüseyin Bey’i işe götürüp akşam da onunla beraber içeri girdiğimden sıkıntı olmuyor.”

“Ya karısı?”

“Hüseyin Bey karısını yılbaşı gecesine kadar annesinde kalmaya ikna etti. Arabada konuşurlarken duydum. ‘Sergi günü gelirsin. Sana bir sürprizim olacak. Hem bu nefret ettiğin duvarı da yıkacağım’ dedi. Hande Hanım da ‘bu duvarı niye yaptın zaten hiç anlamadım’ diye sitem ede ede kabul etti bu teklifi. Patron benimle baş başa kalınca ‘arabayı hazırla akşam Hande’yi annesine bırakacaksın’ dedi. Sonra da kendi kendine yüksek sesle ‘birkaç günlüğüne ayakaltından çekilmesi iyi oldu,’ diye mırıldandı.”

Mithat, Veysel’i kendi iç muhasebesiyle baş başa bırakmamak için bastırdı. “Yılbaşı için planları ne biliyor musun?”

“Tabi. Bunu size söylemedi mi? Hayret! Her yılbaşında koleksiyon eserlerini evinde sergiler. Çoğu Türk dostları gelir. Tabi yabancılar da gelmiyor değil. Özellikli galeri ve müzelerden çok teklif oluyor.” Mithat istediğini alamamıştı bu kez. Şoförün bir şekilde bunu patronundan öğrenmiş olacağını düşünmüş olmalıydı. Onun da aklının benimki gibi esrarengiz yılbaşı planına takılı olduğundan emindim. Bir yandan bu planı delicesine merak ederken diğer yandan içimin daralmasına engel olamıyordum. Beni felaketlerden sonra piyasaya çıkıp, o gün kötü bir şey olacağını önceden hissettiğini söyleyen sahtekârlara benzetmenizi istemem. Fakat daha iş adamı ile tanıştığımız ilk günden itibaren başımıza fena bir şey geleceği hissi ile dolup taşıyordum.

Şoförün bize karşı ilk başlardaki o soğukluğu gitmişti. Adeta cevaplamak için soru sormamızı bekliyordu. Gözüm bahçenin dört bir yanını saran yüksek duvara takıldı yeniden. Taş desenli beton kalıplara baktım. Güneş ışığında keskin uçları parıldayan jiletler gözümü alıyordu. Mithat delmekten korkuyormuş gibi parmak uçları ile hafifçe dokundu duvara. Ardından kapının yanına gitti. Hasmıymış gibi bir süre baktıktan sonra elini ancak birkaç parmağın sığabileceği telden geçirerek iki kanadın birleştiği yerdeki asma kilide dokundu. Birkaç kez kendine çekmeye çalıştı ama aradaki boşluk kilidi kavramasına izin vermeyecek kadar dardı. Kısa bir çabalama sonrası vaz geçip bu kez sağlamlığını ölçmek için omzuyla kapıya yüklendi. Veysel’in sigarasını çıkarmadığı ağzından “boşuna denemeyin” sözleri döküldü. “Teller çok kalın ve sağlamdır.” Evin giriş kapısında iş adamının belirmesiyle deneme yarım kaldı. Şoför sigarasını atarak tek ayak darbesiyle karın içine gömdü. Gürsan, hırıltılar eşliğinde tombul bacaklarını hızla hareket ettirerek yanımıza geldi. “Hoş geldiniz” dedi hapisteki arkadaşlarını ziyarete gelmiş gibi tellerin arasından elini kaldırarak. Kesik kesik nefes alıp vererek parmağının ucuyla tuttuğu küçük anahtarı asma kilide taktı. Takdir eder bir bakışla “size karada ölüm yok Hüseyin Bey” diye takıldım. “Buraya Azrail bile randevu ile girebilir ancak.”

İş adamı buruk bir tebessümle anahtarı takarak kapıyı ardına kadar açtı. “Evin havasını biraz bozduğunun farkındayım, zaten yakında kaldıracağım.” Şoförün arabayı geçirmesi için kenara çekildi. Mithat üzerinde anahtar bulunan asma kilidi eline aldı. “Her şeyi kontrol etmeli” dedi bilmiş bilmiş. Kilidin yarım daire şeklindeki demir ağızlığını klipse sokarak kapadı. Ardından var gücüyle asılarak zorla açmaya çalıştı. Birkaç deneme sonra başaramayınca “bir de sen dene” diyerek bana uzattı. Aynı şeyleri ben de yaptım. Nafile. Demir oldukça sağlamdı. İhtiyar o sırada arabadaki şoförün bir şeyler söylüyordu. Mithat kilidi açtı ve bunu ait olduğu yere geçirdi. İhtiyar yanımıza geldi ve kapıyı kapatarak kilitledi. “Hadi içeri geçelim, hava çok soğuk” dedi anahtarı cebine atarak. Üç adam ağır ağır yürüyerek bahçe yolunu yarıladık. Villayı ilk defa o zaman tam olarak gördüm. Kenarlarında yer alan iki kuleyle desteklenmiş bina adeta bizi selamlıyordu. Zirvede konuşlandığı için hafif eğri bir görüntüsü vardı. Siyah kabartmalı tuğlalar binaya tekinsiz bir hava katmıştı. Alt kat cephe pencereleri de tıpkı üst kattakiler gibi demir parmaklıklarla örülüydü. Dikdörtgen biçimindeki binanın tepesi öne doğru yarım metrelik bir çıkıntı yapıyor adeta siper görevi görüyordu. Bu yüzden evin ön tarafları kardan nasibini almamıştı. Üzerinde biriken karlar nedeniyle dalları birbiri üzerine eğilmiş kalın gövdeli ağaçların arasından geçerek ilerledik. Yaklaşık otuz metre solumuzda yer alan büyük havuz tepelemesine karla dolmuştu. Sağ tarafımızda ise küp biçiminde iki kameriye karşılıklı birbirine bakıyordu. Arabayı garaja bırakan şoför ağzında bir sigara ile göründü. Hüseyin Gürsan “Hande az sonra çıkacak” diye seslendi ona. Adam başını sallamakla yetindi. Kapı önünde şişman, kısa boylu hizmetçi üzerindeki mavi önlüğü ve başında beyaz başlığı ile bizi beklediğini fark ettim. Hizmetçilerin çalıştıkları yerin büyüsüne kapılmamak konusunda doğuştan eğitimli olduğuna dair saplantılı fikrim kadının bu muhteşem manzaraya umarsızca ve hatta bıkkınlıkla bakmasıyla pekişti. Evi Mayıs ayında ziyaret ediyor olsaydık da onun için değişen bir şey olamayacaktı. Bana göre onların gözleri, çiçeklerin muhteşem renklerini değil ilaçlanıp ilaçlanmadıklarını görmeye programlıydı. Derin nefesleri rayihayı değil böcek ilacı kokusunu almak için çekiyorlardı. Havuzun muhteşem mavi-yeşil manzarası onlara bu renk cümbüşünün eğlendirici tarafını değil klorlanma zamanının geciktiğini anımsatıyordu. Yanına yaklaştıkça yüzünün detaylarını belirginleşti. Sarkık yanaklarının etrafında acımasızca geçen yılların getirisi olan derin çizgiler oluşmuştu. Topuklarına kadar inen eteği, tombul bacaklarını gizleyemiyordu. Yapmacık bir gülümsemeyle üstümüzdekileri vestiyere astıktan sonra, içeri buyur etti.

Koridora ayak basar basmaz ortamın büyüsüne kapıldım. Yüksek tavandan sarkıtılan cam kol avizeler maroken koltukları aydınlatıyor, duvar boyunca dizili yağlı boya tabloların kokuları belli belirsiz hissediliyordu. Koridorun diğer ucundan, sarışın genç bir kadın bize doğru yaklaştı. Yüzündeki abartılı makyajı yaşını tahmin etmemi zorlaştırıyordu. Yine de otuzlu yaşlardan fazla değildi. Sivri topuğunun holde yarattığı ses dalgası artarak yayıldı. “Ben Hande Gürsan,” dedi elini uzatarak. “Hüseyin Gürsan’ın eşiyim.” Konuşma biçimi radyodaki spikerleri anımsatıyordu. Tekdüze ve abartılı bir nezaketle başlayan konuşmasına birden mekanik bir ses tonuna bürünerek, ‘Japonya’da tren kazası: 25 ölü’ diye devam edecekti sanki. Yüzünün yarısını kapatan sarı saçlarını bir baş hareketiyle arkaya attı. Beyaz tenli, uzun boyluydu. Saçları neredeyse beline kadar uzanıyor, üzerindeki mavi elbise biçimli vücudunu ortaya koyuyordu. Yüzü hakiki bir insandan çok minyatürleri andırıyordu. Gülünce; ince dudakları kavis yapıyor, bembeyaz çehresi aydınlanıyordu. Yanımızdaki Şerife adlı hizmetçi kadınla kıyaslayınca; yaşları neredeyse aynı olan iki kadından neden birinin hizmetçi, diğerinin eş olarak seçildiğini daha iyi anladım. Doğa, aynı tür arasında bundan daha fazla ayrım yaratmayı başaramazdı. Tebessümüne sıcak bir gülümseme ile karşılık verdik. Bilmiyorum Hande Gürsan’ın adı zanlılar arasında ilk defa ne zaman açık açık geçti. Fakat ince kırmızımsı dudağının aralanması ile beliren sıcakkanlı tebessümü, başını zarif bir şekilde arkaya atarak bizimle tokalaştığı o anı, şeytani bir planla kocasını yok etmeye kararlı sinsi kadın imajıyla kimse uyuşturamazdı.

Kadının yanımızdan ayrılınca Mithat iş adamına doğru dönerek “çok güzel bir eşiniz var gerçekten,” dedi. Tabi daha biraz önce bu güzellikten faydalananların başkaları olduğunun muhabbetini yapınca, insanın bu gibi iltifatları etmesi biraz garip kaçıyordu. Gürsan istifini hiç bozmadan elini iç cebine soktu ve küçük bir kâğıt parçası çıkardı. “İşte benden istediğiniz liste. Kasada ne var ne yok yazdım.” Sonra diğer elindekileri uzattı. “Bunlar da mektuplar.” Mithat malzemeleri cebine tıkarken ihtiyar adam elini arkadaşımın omzuna attı. “Gelelim sizi buraya çağırmamın asıl sebebine,” diye kelimelerin üzerine basa basa konuştu. “Görmenizi istediğim bazı şeyler var.” Bizi ardına alarak bitmek bilmeyen upuzun bir koridora soktu. Yol boyunca birbirinden ünlü ressamların Gürsan’ın yedi kuşak atalarını resmettiği portrelerin önünden geçtik. Durmaksızın övünüyordu. Onu ilk defa bu kadar konuşkan ve mutlu görüyorduk. Dedelerinin Osmanlı döneminde hanedanın birçok kolunda yönetici pozisyonunda olduğundan bahsetti. Fakat kendi babasının beceriksiz olduğunu da ekledi. Bu da sürpriz değildi benim için. Bu tarz aileler, saygı duyma konusunda ölülerine karşı alabildiğine cömertken, yaşayanları sık sık bundan mahrum bırakırlardı. Aile büyükleri yaşadıkları sürece nefret edilesi karaktere sahip olsalar bile, toprağın altına daima kutsanmış olarak inerler ve işinde mahir bir ressamın tepeden bakışını resmettiği tabloları ile dedelerinin yanındaki yerlerini alırdı.

Koridorun kuzey kısmında bulunan döner merdivenlerden yukarı çıktık. İkinci katın da birincisinden pek farkı yoktu. Yine duvarları tablolarla süslenmiş uzun bir koridordan sağa sola bakınarak ilerledik. Yolun ortasına geldiğimizde bir Osmanlı paşasının Natürmort eserinin önünde aniden durduk. Gürsan “burası,” diyerek önünde demir koruma bulunan çelik kapıyı işaret etti. Hızlı bir hareketle cebinden uzun bir zincire tutturulmuş bir düzine anahtar çıkardı. Şıngırtılar eşliğinde seçtiği bir tanesini, kilitte döndürdü. Mekanik bir sesin ardından anahtarı cebine atarak bir ikincisini aldı ve aynı işlemi üst kilide uyguladı. Son olarak alt kilidi de çevirdiğinde yaklaşık yarım dakika süren uğraş sonunda odaya adım atmış olduk. Fakat içeri girince o denli şaşkındım ki Gürsan’ın bu pimpirikli tavrı gözüme çok makul göründü. Zira bu oda evin diğer bölümlerine –ve muhtemelen dünyanın geri kalanına- hiç benzemiyordu. On beş metre uzunluğunda, altı metre genişliğindeydi. Kapının cephesinde odanın girişinden bile dışarıyı görebilmenize imkân sağlayan iki büyük pencere bulunuyordu. Fakat içeridekiler yüzünden karşıdaki manzarayı fark etmem zamanımı aldı.

Duvar boyunca; doldurulmuş geyik boynuzları, kanatlarını alabildiğine açmış yırtıcı kuşlar ve beyaz ışıkla aydınlatılmış yabani hayvanlar sıralı olarak dizilmişti. Köşede bir Bengal kaplanı sivri dişlerini gösteriyor, bir aslan pençesini bize doğru kaldırmış kükrüyordu. Hayranlık dolu bakışlarımızı fark edince, “bunlarla vakit kaybetmeyin,” dedi Gürsan. “Bakın burada neler var.” Odanın iç kısmına doğru yürüdük. Şöminenin iki tarafındaki raflar; sıra sıra dizilmiş silah, kılıç, mızrak, ok ve yeniçerilerden kalma savaş aletleriyle doldurulmuştu. Her birinin altında numaralar ve eser hakkında kısa bilgilerin yer aldığı küçük etiketler vardı. Tavandan aşağıya, sivri ucu baş hizamın yarım metre üzerinde biten, dört metrelik bir mızrak sarkıtılmıştı. “İspanyol Sarissası” dedi ısrarla gözümü buna diktiğimi fark ederek. Yeşilimsi bir ışıkla aydınlatılan camekânın önüne geldim. İçi silah dolu raflara bakınca, gözümün önünden tarih sahneleri akıp gitti. Galya birlikleri, süvari alayları, devasa kayıplara neden olan meydan savaşları, haçlı seferleri, miğfer ve topuzla saldıran yeniçeriler, iki metrelik kargılarla düşmana hücum eden öncü birlikler… Geçmişin kanlı savaşları odanın içinde tekerrür ediyordu sanki. Kenarda balmumu heykelden yapılmış, kafasında peçeli miğfer bulunan bir yeniçeri, sol elinde kalkanı sıkı sıkıya tutmuş, diğer eliyle de kuşağına sarılmıştı. Üzeri gümüş kakmalı demir plaka ile örülüydü. Yerde yarım metrelik tutamacı olan uzun bir zincire bağlı bir gürz yatıyordu. Onu arkamızda bırakarak duvar dibine yerleştirilen sandıklara geçtik. Milattan önce Doğu’daki bir prensin sarayına yakışacak cinsten, sedef kakmalı ve göz alıcı renklere sahiplerdi. Odanın lambası ve elektrik düğmesi bile antikaydı. Çeşitliliğe alışan gözüm tablo ve heykelleri kaale bile almıyordu. Köşede, üzerinde ejderha motifleri bulunan Çin Vazosu belki de bir sanat şaheseriydi ancak tüm bu ilgi çekici parçaların yanında bana sıradan bir süs eşyası gibi göründü. İlk defa Mithat’ta benimle aynı şaşkınlık derecesini paylaşıyordu. Oyuncak dükkânına giren çocuk gibi hangi parçayı inceleyeceğini şaşırmıştı. Her bir parçaya parmak ucuyla dokunup kendince tetkik yapıyor, başı hmm’lamalar eşliğinde sürekli aşağı yukarı hareket ediyordu. İş adamının gözleri, koleksiyonunun her parçasına şaşkınlık ve hayranlık karışımı bakışlarımızı görünce sevinçten parladı. Kim bilir ziyaretçilerin bu bakışları onun nasıl gururlandırıyordu? Sırf bu anı yaşamak için bile misafirlerini buraya getirdiğine, odayı köşek bucak gezdirdiğine emindim. Ve bence bu odaya giren hemen herkesin onu öldürmek istemesi için geçerli bir nedeni vardı!

Gürsan kuru kuruya bir koleksiyoner olmadığını, bu işi bilinçli bir şekilde yaptığını ispatlamak istercesine, baktığımız parçalarla ilgili kısa bilgiler veriyor ve anılarını paylaşıyordu. “Bütün bunları toplamak on beş yılımı aldı,” dedi omuzları dikleştirerek. “İlk başta herkes gibi para-pul ile başladım ben de. Daha sonra bunlara olan ilgimi kaybettim. O sıralarda ava merak sarmıştım. Hatta Avni’yle de bir av maceram sırasında tanışmıştım. Bakın şu kılıç onun koleksiyonundan mesela.” Boy boy dizilmiş kılıçlardan orta büyüklükte olan birini eline aldı ve çevirmeye başladı. “Kabzası altın işlemelidir. Değerli bir parça…”

Mithat uzunluğu bir metreye yakın kılıcı iş adamından aldı ve sanki kaç kilo geldiğini merak ediyormuş gibi eliyle tarttı. Daha sonra gülümseyerek ancak bir çocuk yaptığında müsamaha gösterilecek bir biçimde enseme doğru salladı. Yüzümü ekşiterek elinden aldım ve kabzasını incelemeye başladım. Üzerinde kabartma işlemeler vardı. Sapının üzerinden geçirilen küçük lastik bileğinizi kavramınızı sağlıyordu. Epey eski bir şeydi. Elimi ağzına değdirdiğimde gayet keskin olduğunu gördüm. Şaşkınlığımı fark eden Gürsan, “bu parçaları profesyonel bir ekip sayesinde orijinalliğine zarar vermeden restore ediyorum,” dedi. Beğeni ifadesi ile başımı sallayarak tekrar sahibine verdim. Ateşli silahların olduğu bölmeye geçince Gürsan bir metreden biraz uzun bir tüfeği cam bölmesinden çıkararak elime tutuşturdu. “Birinci Cihan Harbi’nde rehin alınan bir Anzak askerinin,” dedi. “Silahların bakımını ayda bir yaptırıyorum. Hepsi çalışır vaziyette. Aksi takdirde ne kıymeti olur değil mi?” Tüm dişlerini göstererek güldü. Süngüsü takılı tüfeği sahibine geri vererek bir diğerini elime aldım. “Türk askerine ait,” diye not düştü. “Gewehr 98. Alman yapımı.” Silahı elimde birkaç kez çevirdim. Hakikaten nefis bir parçaydı. Mithat parmak uçlarında yürüyerek yanımıza geldi. Elinde ağız kısmı bir kılıf ile korunan yarım metre boyunda bir kama vardı. “İranlı bir koleksiyoncudan aldım” dedi Gürsan. “Şah İsmail’e ait olduğunu iddia etti. Tabi hemen uzmanlara incelettim. Meğer adam yalan söylüyormuş. Ona değil ama o döneme ait olduğunu söylediler. Tabi ben de ucuza kapattım.” Gürsan’ın bu ‘ucuza kapatma’ sevdasından, sadece iyi bir koleksiyoner değil aynı zamanda insanların zor durumda kalmasından faydalanarak fiyat kıran sinir bozucu o pazarlıkçı heriflerden biri olduğunu anlamıştım.

Tutamacı bir tarafa, ağzı ise aksi tarafa kavis yapan ve üzerine doğu motifleri işlenen kamayı Mithat’tan alarak bir süre inceledim. O sıra zihnimden Gürsan’ın peşindekinin bir katil olması durumunda, cinayeti onlarca farklı silahla yapabilmek gibi bir lükse sahip olduğu düşüncesi geldi geçti. Katil cinayeti kamayla mı, İran Hançeriyle mi, yoksa Alman Piyade Tüfeği ile mi işlemeyi arzu ederdi? Her istediği elinin altındaydı işte! Üstelik bu imkânı ona maktul sunuyordu. Katil bu odayı görse kendi hayal gücünden utanırdı!

“Evinizde kaç kişi çalışıyor?” Mithat böyle bir adamdı işte! Soru sormasını beklediğiniz an sus pus oturur, alakasız yerlerde de insanı aniden soru yağmuruna tutardı.

“Aşçı, şoför ve bir hizmetçi,” dedi Gürsan. “Şu an hepsi de evde. İstediğinizi sorguya çekebilirsiniz. Hepsinden hakkımda bildikleri ne varsa size anlatmalarını istedim.”

“Zaten anlattılar” dedi Mithat tebessümle. “Şoförünüz Veysel’den bazı şeyler öğrendik. Ama sizin için aynı şeyleri söyleyemem.” Gürsan soru dolu bir bakış attı Mithat’a. Arkadaşım sırıtarak cevap verdi bu bakışlara. “Bize o kasada karınızla ilgili neler olduğunu hâlâ söylemeyecek misiniz?” İhtiyar daha ağzını açmadan “hadi ama benden hiçbir şeyi saklamayacağınıza söz vermiştiniz” dedi. “Kasada olan bir şey yüzünden karınızın aile hakkı olan mirası alamayacağını söylediniz. Bunun sebebi o evinize gelen meçhul mektuplar olamaz. Zira vasiyetnameyi üç ay önce değiştirmişsiniz. Oysa mektuplar geleli iki hafta bile olmadı.”

“Hakkınız var” dedi yaşlı adam boynunu bükerek. “Aslında sizden sakladığım filan yok. Sadece söylemek bana acı verecekti. Gerçek şu ki: karım beni aldatıyor.” Vereceğimiz tepkiyi merak ederek baktı. İkimiz de bakışlarımızı kaçırdık. Bu onu rencide etmemek için değil zaten daha önce tahmin ettiğimiz bir meselenin bizi şaşırtmamasının ihtiyar tarafından anlaşılmamasını sağlamak amacıyla aldığımız bir önlemdi. “Mahkemeye sunacağım kanıtlar bununla ilgiliydi.”

“Elinizde bazı belgeler var yani” dedi Mithat çekimser bir yüzle. “Mesela mektuplar filan gibi.”

İhtiyar tek ayağı üzerine yaslanarak kaşlarını çattı. “Hayır, sevgililerin buluşmalarını belgeleyen bir takım fotoğraflar var.” Sesi kendisine bile yabancı gelmiş, cümleler daha ağzından çıkmadan bir hiddet dalgası yayılmıştı yüzüne. “Fotoğraflar mı” dedik aynı anda. İhtiyar elindeki eserleri özenle yerleştirdi. “Evet, kasadakilerin listesini isteyince fotoğrafları da yazıp yazmamak konusunda tereddüt ettim. Fakat sonra size verdiğim söz aklıma gelince yazdım. Tabi neyle ilgili olduğunu yazmadım. Bu kadarını da beklemeyin benden. Her şeye rağmen görüyorsunuz ya ben sözüne sadık bir insanım.” Hiçbir şey söylemedik. Zaten söylenecek pek bir şey yoktu. Fakat gayrimeşru ilişkinin kanıtlarının fotoğraflar olduğunu öğrenmemiz odayı gergin bir havaya sokmuştu.

“Demek fotoğraf” dedi Mithat çenesini sıvazlayarak. “Şimdi sizle açık konuşacağım. Tehdit mektuplarından sonra karınız ve aşığınızdan şüphelenmeye başladınız değil mi? Aldatıldığınızı biliyorsunuz ama meseleyi size tehdit mektupları yollayacak ve hatta elmaslarınızı çalma girişiminde bulunacak kadar ileri götürüp götürmediklerini bilmiyorsunuz. Bu yüzden karınızın onları hala bankada olduğunu düşünmesini sağladınız. Çünkü eğer bu işin arkasında karınız ve aşığı varsa, elmasların bankada değil de evdeki kasada olduğunu öğrendikleri an, sergi günü açıktan açığa bir girişimde bulunarak tehlikeye atılmalarına gerek olmadığını anlayacak ve bütün planınızı alt üst edeceklerdi?” İş adamı hayretle baktı arkadaşıma. Mithat bu bakışı her şeye değişirdi. Nefret ediyor olmasına rağmen evine bir gün bir tablo asmaya karar verirse, bunun kendisine hayranlıkla bakarken resmedilmiş birinin tablosu olacağına bahse girerdim. İhtiyarı gözleri giderek küçülerek bir nokta halini aldı. “Evet, aynen bunları düşündüm. Ve hala emin değilim.”

“Fotoğrafları kim çekti?” dedi arkadaşım.

İhtiyar kısa bir süre suskun kaldı. Sonra donuk bakışları boşluğa kilitlendi ve robot gibi hissiz ve tekdüze bir sesle konuştu. “Karımın beni aldattığını öğrendiğim günlerden birinde, bir gece vakti onu takip ettim. Bir restoranda sevgilisiyle buluştuklarına şahit oldum. Ve fotoğraflarını çektim.”

Mithat’ın şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı. Ben de en az onun kadar hayret içindeydim. İhtiyar ikimize de baktı. “Evet, neden afalladınız? Takip ettim ve fotoğraflarını çektim.”

“Madem öyle o halde adamın kim olduğunu neden şimdiye kadar söylemediniz bize?”

İhtiyar ayağını hiddetle yere vurdu. Şakaklarında biriken teri elinin tersiyle sildi. “Çünkü o kahrolası adamın kim olduğunu ben de bilmiyorum” dedi dişlerinin arasından. “Resimleri ancak çok uzaktan çekebildim. Daha sonra fotoğrafları incelediğimde hiç kimsenin yüzünün seçilmediğini fark ettim. Üstelik karım sonraki günlerde iyice şüphelenmeye ve daha dikkatli davranmaya başladı. Bir daha da bu fırsatı yakalayamadım.”

“Yılbaşı gecesi karınıza yapacağınız sürpriz nedir?” Mithat fırsatını bulmuşken aradan bunu da çıkarmak istedi.

“Siz bunu nereden duydunuz? Ah tabi Veysel söyledi değil mi? O, karımı evden uzaklaştırmak için uydurduğum bir yalandı. Hem kasanın o görmeden yatak odasına monte edilmesi hem de asma kilidin anahtarının sadece bende olması sebebiyle ayak altından çekilmesi işimi kolaylaştıracaktı.”

“Yılbaşı için planınız ne?” Nihayet ana meseleye dair soruyu sormuştu arkadaşım.

“Detayları sonra konuşuruz ama kafamdakini kabaca anlatayım. Sergi gecesi elmasları herkesin gözü önünde kasıtlı olarak korunmasız bir yere bırakacağım. Adamın sergi esnasında harekete geçmeme ihtimaline karşılık laf arasında ertesi gün bankadaki yerlerine koyacağımı belirteceğim. Böylece onu taarruza geçmeye zorlayacağız. Gece boyunca ev ve bahçe sizin tarafınızdan gözetim altında tutulacak tabi.” İhtiyar fikrini nasıl karşıladığımızı öğrenmek için suratımıza dikkatle baktı. Mithat elini çenesine yaslamış, ben ise o gece yaşanacak muhtemel facia yüzünden telaş içinde dudaklarımı dişliyordum. “Yılbaşı gecesi sağlam giyinin” dedi yaşlı adam. “Hava sert olacaktır. Kurt tuzağımıza düşmek için çok sabırlı davranabilir.”

Mithat ihtiyarın bu masalsı benzetmesine aldırmadan “hizmetçinizle konuşabilir miyiz?” diye sordu.

“Hay hay” diyen yaşlı adam etrafına son kez bakındı. “Görebilecek başka bir şey de kalmadı zaten.” Odanın ışığını söndürüp kapısını kapatırken, onlarca yılın emeğine bir kez daha gururla baktı. “Nasıl beğendiniz mi?”

“Harikulade” dedim hala etkisinden kurtulamayarak. Zaten bana harikulade gibi acayip bir kelimeyi ancak böylesine tuhaf bir oda kullandırabilirdi.

Alt kata indiğimizde Şerife’yi bulaşıkları yıkarken bulduk. Kadın ayak seslerimizi duyunca yarım yamalak dönerek şöylece bir baktı ve işine geri döndü. Suratından yine meymenetsizlik akıyordu. Katillerin siretleri suretlerine aksetseydi ortaya böyle bir şey çıkardı herhalde. Arkasında ısrarla beklediğimizi görünce huzursuz oldu. Bulaşık süngeri gibi buruşuk yüzünü ekşiterek “ne var?” dedi işini yarım bırakmanın siniriyle. “Ne istiyorsunuz benden?” Konuşmasında iç Anadolu şivesi barizdi. Muhtemelen ileri yaşlarda gelmişti bu ülkeye.

“Size bahçede gördüğünüz adamı soracaktık hamfendi.” Mithat hiç olmadığı kadar nazikti ve yine her zamanki gibi konuya direkt girdi. Gürsan arkadaşımın isteği ile odaya girmemişti.

“N’olmuş ona! Hem siz kimsiniz yahu?”

“Biz yazarız” dedim bi adım öne çıkarak.

“Ben yazdırmam” diyerek hiddetle arkasını döndü ve yeniden işine koyuldu. Mithat gülümseyerek bana geri çekilmemi işaret etti. “Biz Amerika’daki Türklere ilham kaynağı olan başarılı iş adamı Hüseyin Bey’in hayatını kaleme alacağız” diye girizgâh yaptı. “Tabi sadece onun değil, eşini ve çalışanlarının da hayatlarına yer vereceğiz. Sizinle de konuşmak istiyoruz.”

“Ben Hüseyin Bey’e de söyledim. Kitapta adımın filan geçmesini istemiyorum. Beni rahat bırakın. Konuşacak bir şeyim yok.”

Mithat bu kez başka bir noktadan girmeyi denedi. “İstemezseniz yazmayız tabi. Fakat bu villanın, bahçenin resimlerini çekeceğiz. Tabi okuyucu bu duvarın, tel örgülerin ve tüm bu diğer şeylerin hikâyesini de öğrenmek isteyecektir.”

Kadın ağır ağır döndü. “Eee benden ne istiyorsunuz?”

“Sanırım bu duvarın örülmesinde sizin de payınız var Şerife Hanım. Hüseyin Bey’e bahçede yabancı bir adam gördüğünüzü söylemişsiniz. Bu olayı hikayeleştirmek için detaylara ihtiyacımız var.”

Kadın ilk defa uysal bir tavır sergiledi. “Ne anlatacağım ki? Zaten daha önce tüm gördüklerimi söyledim Hüseyin Bey’e.”

“Biliyoruz biliyoruz. Fakat bize de anlatın. Merak etmeyin biyografide adınız geçmeyecek.” Kadın aynı şeyleri tekrar aktarmanın bıkkınlığıyla hızlı hızlı anlattı. İhtiyarın söylediklerinden farklı bir şey yoktu bunlarda. Sözünü bitirdiğinde arkadaşım bir süredir gözünü diktiği masa üstünde duran siyah kelebek gözlükleri işaret ederek “size mi ait?” diye sordu.

“Evet. Ama kullanmıyorum.”

“Öyle mi” dedi arkadaşım sinsi bir gülüşle. “Ama burun kenarınızdaki izler öyle söylemiyor.”

Kadın bir anda hiddetlendi. “Madem öyle o zaman sorularınızı burun kenarıma sorarsınız.” Yeniden arkasını dönerek bulaşıklara girişti. Tabak çanağın madeni sesi çınlıyordu mutfakta. Mithat gürültüden dolayı biraz daha yaklaştı. “Hamfendi size bunları yalancı olduğunuzu düşündüğünüz için sormuyoruz” diyerek yumuşatmaya çalıştı ortamı. Ancak bu tarz sorular kimliğimizi afişe etmemize neden olabilirdi. Yine de geri adım atmadı. “Sadece adamı gördüğünüzde gözünüzde bu gözlük olup olmadığını merak ettim. Sizse kullanmadığınızı söylüyorsunuz. Oysa bahçe kapısı giriş kapısından oldukça uzakta. Dolayısıyla…”

“O gece o gözlükleri kullanmadım çünkü onlar yakın gözlüklerim. Oldu mu? O gece kapıya çıkarken uzak gözlüklerim vardı gözümde.” Elleri lavabonun derinliklerinde olduğu halde yarım döndü. Önlüğünden beyaz deterjan suyu aktı yere. Kafasını eğerek bu manzaraya da bizim sebep olduğumuzu ima edercesine gözlerini belerterek, hırsla soludu burnundan. Mithat siyah saplı gözlüğü utanç içinde yerine bıraktı. Kaş göz işaretiyle yanına çağırdı beni. “Gel çıkalım Cemay” dedi kolumdan çekiştirerek. “Kadını kızdırdık. İşin fenası söyledikleri doğru… Gözlük hakikaten yakın için.” Arkamızda ‘la havle’ çekerek bulaşıklara girişen kadının iç gıcıklayıcı tabak çanak yıkama seslerini bırakarak bahçeye çıktık. Ortalık göz kamaştırıcı bir beyaza bürünmüştü. Elimi siper ederek duvar ve tel örgüye bir de içeriden baktım. O esnada bizi gören Hande Gürsan üzerinde kahverengi bir vizon kürk ile yanımıza geldi. “Demek kocamın hayatını yazacaksınız?” dedi neşeli bir sesle. “Bana da yer var mı kitapta?” Gözünü kırparak baktı.

“Tabi. Sizi yazmadan olur mu?” Mithat bol keseden atıp, herkese duymak istediği yalanı söylüyordu.

Hande Gürsan “ama acele etmeyin” dedi sır verir sesini kısarak. “Evin fotoğrafının bu haliyle çekilmesini istemem.” Kürküne sarılarak burnunun ucuyla işaret etti. “Baksanıza resmen tımarhaneyi andırıyor burası. Neyse yılbaşından sonra bu hapishane duvarlarından kurtulacağız. Hüseyin söz verdi. Fotoğrafları ondan sonra çekersiniz, olmaz mı?” Sesi ilk tanıştığımızdan çok farklı bir tınıda çıkıyordu. Daha şirin, daha uysal ve daha şehevi…

“Tabi neden olmasın” dedi Mithat az önce hizmetçiye söylediklerinin tam zıddı bir şekilde. “Bu duvarın yapılma sebebini biliyor musunuz?”

Kadın sinirle, “hepsi şu Şerife’nin yüzünden,” diye evin içini işaret etti. “Onunla tanıştınız mı? İşinde çok iyidir ama bazen insana öyle bir bakar ki geceleri rüyanıza girer. Neyse, işte geçen gece evin buralarda bir yabancı mı görmüş ne? Git Hüseyin’e söyle dedim. Fakat kocam duyunca abarttıkça abarttı. Sanki peşinde bir canavar varmış gibi anlamsız, saçma sapan bir korkuya kapıldı. Sonrası da bu işte… Ne kadar vaz geçirmeye çalışsam da nafile.” Eşikte hizmetçinin bavulunu kapı önüne taşıdığını görünce “müsaadenizle” diyerek yanımızdan ayrıldı kibar bir sesle. “Ben birkaç gün için yokum. Yılbaşından sonra görüşürüz.” Kar içinde bata çıka kapıya yöneldi ve hazır halde bekleyen araca atladı. Şoför krem rengi üç bavulu hızlı biçimde bagaja yerleştirdi. Önce kadını eve bırakacak ardından dönüp bizi alacaktı. İhtiyar bahçe kapısını açık bırakmıştı. Karısının gittiğini görünce yanımıza geldi. Yüzünde eksik olmayan o sıkıntılı hal vardı. Ayaküstü biraz konuştuk. Bir saat sonra Veysel geri dönerek aracı bahçenin önüne park etti. İhtiyar enerjisinden kalan son kırıntıları da konukseverliğine harcayarak bizi bahçe kapısına kadar yolcu etti. Ağır ağır bindik otomobile. Veysel gaza yüklendi ve otomobilin zincire bağlanmış tekerleri gürültüyle dönmeye başladı. Birkaç metre ilerledikten sonra arkamı dönüp baktığımda tekerlerin kar üzerindeki bıraktığı koyu izler çarptı gözüme. Kafamı kaldırıp kale gibi korunan villanın dev kulelerin baktım. İlk kez bu muhteşem yapının hüzünlü bir tarafı olduğunu dikkatimi çekti. Bu hüznün ana sebebi ise tel örgülerin arkasında ağır ağır kapıyı kilitleyen yaşlı adamın çaresiz görünüşüydü.

***** ***** *****

Eve geldiğimizde güzel bir sofra kurarak yemek yedik. Mithat hemen sigarasına sarılarak cebindeki kâğıtları tek tek çıkarmaya başladı. Elimde demli bir çayla yanını yaklaştım. Önce mektupları koydu masanın üstüne. Ardından kasadakilerin listesinin yazılı olduğu küçük kâğıdı… Sesli sesli okudu. “20 bin dolar nakit, yedi fotoğraf.” Düşünceli düşünceli baktı ve tekrar etti. “Yedi fotoğraf. Tuhaf! Yedisi de mi kötü çıkmış.”

Ben kendi havamdaydım. “Şu bizim ihtiyarın talihine bak. Aldatıldığını kendi elleriyle belgelemiş ama adamın yüzünün neye benzediğini bile bilmiyor. İnanılır gibi değil. Kim bilir sonradan bozuk fotoğraflara bakınca nasıl küfretmiştir kendi kendine.”

Mithat devam etti. “Sekiz bono, birkaç tapu senedi, iki elmas…” Yüzüme garip biçimde baktı ve kâğıdı katlayarak cebine attı.

“Fakat biz de iyi tahmin ettik hani. Ben bu kadarını beklemiyordum.”

“Cemay sen neden bahsediyorsun Allah aşkına!” dedi kaşlarını kaldırarak.

“Şu fotoğraflardan bahsediyorum. Keşke bir tanesini yanına alsaydın. Belki de Gürsan’ın fark edemediği bir detayı yakalardık.”

Hiç sesini çıkarmadan cilalı masanın üstüne eğildi. Yan taraftaki çekmeceye uzanarak siyah saplı bir büyüteç çıkararak gözüne dayadı. Gürsan’dan aldığı iki tehdit mektubunu da baştan aşağı incelemeye başladı. “Hayırdır. Mektubu okuyunca birden Sherlock Holmes kesilip, ‘buldum! Katil, yazmak için sağ elini kullanan, Parkinson’dan muzdarip Bay X’den başkası olamaz!’ diye bağırmayı mı umuyorsun?”

“Daktiloyla yazılmış bir mektuba bakıp, yazarının Parkinson olduğunu söylemek Sherlock Holmes’ü bile aşan bir tespit olurdu” dedi bakışlarını ayırmadan. “Tıpatıp aynı şeyler yazılı. En alttaki sayıları saymazsak tabi… Bakalım dikkate değer başka bir şeyler var mı?” Kâğıdın yüzeyini baştan aşağı incelemeye başladı.

“Polisin göremediği neyi görmeyi umuyorsun ki?” Böyle titizlenmesi nedense canımı sıkmıştı.

“Görmeden bilemem. Hem polis bu mektupları görmedi. Hmm, kâğıtlar aynı cins… İki mektubun da aynı daktiloyla yazılmış olduğuna şüphe yok. Q klavye kullanılmış tabi. Bir tanesinde harf hatası var. Ö yerine M harfine basmış yanlışlıkla. Muhtemelen on parmak bilmiyor, yoksa kâğıda bakıp yazdığından, hatasını fark edip yeniden yazardı.”

“Belki de fark etti ama umursamadı.”

“Hayır hayır ben bu tipleri bilirim” dedi elini aşağı yukarı sallayarak. “Her şeyin kusursuz olması gerektiğine inanan saplantılı insanlardır.” Bence bazı tiplerin saplantılı olduğu konusunda kendisi saplantılıydı. Fakat sesimi çıkarmadım. “Yardım almadan bu mektubun izini sürmemiz imkânsız” dedi pertavsızı kenara bırakırken. Sonra asık suratıma baktı. “Hüseyin Gürsan’ın fikrini onaylamamdan hoşlanmadığını biliyorum Cemay” dedi ağır ağır doğrularak. “Ama başka ne yapabilirdik?”

“Hiçbir şey. Hiçbir şey yapmayabilirdik. Bu da bir seçenekti…”

“Bize hiçbir şey yapmayalım diye mi başvurdu? Hayır hayır adama yardım etmeliyiz. Ben de bazı somut adımlar atmak isterdim ama dediğim gibi ortada peşine düşeceğimiz bir suç yok. Olsaydı bile biz polis değiliz. Hatta işin açıkçası tam olarak dedektif bile sayılmayız. Elimiz kolumuz bağlı. Bu yüzden tuzak fikrini ben de münasip buluyorum. Tek korkum adamın harekete geçmemesi… İşte o zaman ne yaparız bilemiyorum. Muhtemelen verdiği parayı iade edip davadan çekiliriz.”

“Parayı iade etmek mi?” dedim yüksek bir sesle. Konuyu neden birdenbire paraya getirmişti ki! “Adam bize başarılı olacağımız için değil zamanımızı ona harcadığımız için para veriyor.”

“Öyle bile olsa bunu kabul edemem!”

“Evet, sen hakikaten profesyonel bir dedektif değilsin” dedim hışımla ayağa kalkarak. “Ben çay alacağım. Sen de ister misin?” Başını salladı. Mutfağa geçerek bir fincan doldurdum. Masa üstündeki radyoyu açarak kanalları hızlıca taradım. Aldığım birkaç tüyo sonucu borsaya yüklüce miktar para yatırdığımdan son zamanlarda haberleri daha bir dikkatle takip ediyordum. Beni ilgilendiren birkaç şirketin hisselerinde yükselme vardı. Sevinçli haberi alınca düzelmiş bir moralle içeri geçtim. Mithat pencere kenarında lapa lapa yağan karı izliyordu. Ellerini arkada bağlamış düşünceli biçimde bakıyordu. Odanın ortasındaki geniş koltuğa kurularak birkaç gün öncesinin gazetesini elime aldım. Arada bir gözlerimle hareketlerini takip ediyordum. Perdeyi çekerek odada hızlıca volta atmaya başladı. Sonra birden “ben yatmaya gidiyorum” dedi iyi geceler dileyerek. Çayım bitince yenisini doldurmak için mutfağa geçtim. Saat dokuzu geçiyordu. Hiç âdetim olmamasına karşın koridordan geçerek Mithat’ın odasının kapısını araladım. Çoktan uykuya dalmıştı. Tekrar geri dönerek bir sigara yaktım. Radyoda sunucu karın birkaç hafta daha şiddetli biçimde yağacağından bahsetmişti. Parmaklarımın ucunda yürüyerek odama süzüldüm ve hızlıca üzerimi değiştirdim. Cebimdeki bozukluklar sinir bozucu sesler çıkarıyordu. Hepsini masanın çekmecesine attım. Üzerimde yalnızca evin anahtarı kalmıştı. Şömineyi söndürerek pencereden havanın durumuna son kez baktım. Kar yavaşlamıştı. Siyah deri eldivenleri geçirdim elime. Neredeyse dizlerime uzanan deri botlarımı da giyerek kapıyı arkamdan usulca kapattım.

Yolda birkaç bira içmek için durakladığımdan, Marlen’le kararlaştırdığımızdan yarım saat sonra, saat on buçukta buluşmuştuk. Birbirimize hasretle sarıldık. Yüzümde gülücükler açtığını görünce “çok keyiflisin” dedi neşemi paylaşarak. “Nasıl olmayayım?” dedim. “Sonunda zengin olmanın yolunu buldum galiba. Eğer her şey yolunda giderse yakında çok farklı bir Cemay görebilirsin karşında.” Dudağım istem dışı büküldü. “Gerçi bu işin de kendince sıkıntıları var ama…”

“Neymiş bu yol?”

“Söyleyemem, ama yakında müstakbel kocan Karun gibi zengin olarak çıkabilir karşına. Büyük planlarım var.” Gözlerimi dört açarak baktım. Hafifçe geri çekildiğini görünce elimi omzuna atarak iyice kendime çektim onu. Titriyordu. “N’oldu?” dedim şaşkınlıkla. “Neden bana öyle bakıyorsun? Benden korkuyor musun yoksa?”

“Hayır, canım” derken kekelemesine mani olamadı. “Neden korkayım senden? Sadece konu para olunca biraz değişiyorsun o kadar. Bunu daha önce de söylemiştim sana.”

“Belki de hayatım parasızlıkla geçtiğindendir. Bunun ne demek olduğunu biliyor musun?” Omzundan tutup sarstım. Galiba alkolü fazla kaçırmıştım. Sözlerim ağzımdan bir tehdit gibi çıkıyordu. Sanki her bir kelimenin altında gizli bir mana yatıyordu. Marlen iyice ürkmüştü benden. “Sen içki mi içtin” dedi rengi kaçmış yüzünü ekşiterek. Zaman zaman babasının alkol bağımlılığı nedeniyle annesine ve kendisine hayatı nasıl zindan ettiğini anlatırdı bana. Sonda bu zırvalıkları hep alkol aldığım zamanlarda anlattığını fark ederek kavgaya tutuştum onunla. ‘Ne söyleyeceksen yüzüme direkt söyle’ diye bağırmıştım. O günden beri ilk kez alkol almamı yüzüme vuruyordu. Fakat şimdi işlerin yoluna gireceğine dair beslediğim umut nedeniyle daha sakindim. “Merak etme” dedim sigaramdan bir duman alarak. “Yakında bu maziyi söküp atacağım. Millet paralarla oynarken ben bir köşede oturup seyretmeyeceğim artık. Oyuna giriyorum.”

“Kalkalım mı?” dedi daha yarım saat oturmamışken. Bana mesafeli biçimde bakmaya başladı. Sanki bir deliyle yan yanaydı ve her an aşırı bir hareketime maruz kalacaktı. Bu hali iyice kendimi kaybetmeme neden oluyordu. Artık bu geceyi kurtarmak için bir şey yapamazdım. Yapamadım da… Mekândan ayrılınca önümden hızlı hızlı yürüyerek bir taksiye atladı. Her zamanki gibi plakayı beynime kazıdım. Bu bir süredir bende refleks olmuştu.

Arkasından bir sigara daha yaktım. Heyheylerim üstümdeydi. Hem kendime hem de ona kızıyordum. Ben onun için birçok insanın yapmayacağı şeyleri göze alırken onun bana bu şekilde davranmaya hakkı yoktu. Düşündükçe cinlerim büsbütün tepeme çıktı. Sokaklarda bağıra çağıra tur atmak, saatlerce içip sonra da bir köşede sızmak istiyordum. Fakat görevlerimi hatırlayarak ikisini de yapmadım. Yanındayken içemediğim son esrarlı sigarayı yaktım. Bu alışkanlığımı bilmiyordu. Gece iki gibi eve döndüğümde ilk işim üstümü değiştirmek oldu. Fazla gürültü çıkarmadan mutfağa geçtim. Bir ağrı kesici alarak yatağa uzandım. Birkaç saat önce yaşanan hadiseleri düşünmekten gözüme uyku girmiyordu.

 

Devamı Gelecek Sayıda

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum