Polisiye Roman Tefrikası – Satırlar Arasında – 4

Paylaş:

4.Bölüm (30 Aralık 1973 pazar)

Ertesi gün geceleyin üzerime kâbus gibi çöken düşüncelerimin gün ağarınca birden bir hayal bulutu gibi yok olduğunu fark ettim. Gece boyunca içimde büyüyen sıkıntı yerini sükûnete bırakmıştı. Mithat da gece boyunca mesele üzerine kafa patlatmaktan doğru dürüst uyku uyuyamadığını itiraf etti. “Bizim sorunumuz ne biliyor musun?” dedi kahvaltı esnasında çayını yudumlarken. “Çok detaylı düşünüyoruz. Adam muhtemelen bu numaraları çok basit bir şekilde başardı. Tıpkı sihirbazların el çabukluğu marifeti gibi… Bizse ağacın dibindeki tırtılı incelemekten ormanı kaçırıyoruz. Bu da beni gayri ihtiyari hiddetlendiriyor. Zira ben muvaffakiyetsizliğe alışık değilimdir.” Ne kadar üzgün olduğunu giderek telaffuzu zor kelimeler seçmesinden anlıyordum. Sanki hıncını lügatten çıkarmak istiyordu. “Yemeği çabuk yiyelim, birazdan Veysel gelecek” dedi peynire acımasız çatal darbeleriyle girişirken. “Olay yerlerini inceleyeceğiz.”

“Bu karda şimdiye dek ayak izi kalmamıştır ki!” Dünden beri aklımdaki düşünce istemsizce döküldü ağzımdan.

Mithat sigarayı ucundan kavrayarak “ah, polisiye romanlar,” diye iç çekti. “Seni bu hale onlar getirdi. Herhalde sen de oturduğu yerden vaaz veren biri yerine eline mercek alıp köşe bucak ayak izleri inceleyen biri olmamı arzu ederdin! Kamburunu çıkararak yerlere kadar eğilen, bu esnada da bilgiç bir tavırla kafasını sallamayı ihmal etmeyen biri… Saatler süren inceleme sonrası Gürsan’ı karşıma alıp ‘Hüseyin Bey,’ dememi isterdin. ‘Sokakta yaptığım incelemeler sonrası, ayak izlerinin uzun aralıklarla başlayıp giderek kısaldığını, topuk kısmında izlerin hafif, parmak ucuna doğru ise derinleştiğini fark ettim. Bu da adamın bir noktaya kadar yürüdüğü ardından da hızlanarak koştuğunu gösteriyor. Tabi adamın boyu hakkında da bize bazı bilgiler sağlıyor. Ayak izleri adamın ağırlığı ve giydiği ayakkabı türü hakkında da ipuçları veriyor.’” Yine abartılı mimikler ve el-kol hareketleri…

“Evet,” dedim başımı çevirerek. “Böyle şeyleri kast ediyorum. Ayrıca küçümsediğin bu yöntemler sayesinde her yıl yüzlerce suçlu yakalanıyor. Hem senin şu polisiye romanlardan alıp veremediğin nedir? Eğer birkaç tanesini okusaydın önyargılarında ne denli haksız olduğunu anlardın.”

Müsamaha ile baktı bana. “Okumadığımı mı sanıyorsun? Benim çocukluğum onları okumakla geçti.”

“Daha önce hiç söylememiştin.”

“Evet, bir zamanlar bu türe ilgi duyduğumu gizlemeyeceğim,” diye neredeyse utanarak. “İtiraf etmeliyim ki birçok edebi eserden alamadığım hazzı aldım o sayfalardan. Ama bu bile bu tarz romanlardaki gariplikleri göremeyecek kadar kör etmedi beni. Maalesef bu romanların pek azının okunmaya değer kalitede olduğunu söylemeliyim. Kahir ekseriyeti ise ortalama bir zekâyı bile tatmin etmekten uzaktır.” Uzun bir söylevin geleceğini anladığımdan masadan kalkmadım. Zira karşımdaki kavgaya hazırlanır gibi kollarını sıvamıştı. “Bir kere bu romanlarda bazı klişeler vardır ki okuyucu bunlara başka kitaplarda da rastlayınca içi bayılır ve kitabı bir kenara fırlatmak ister. Mutlaka sen de rastlamışsındır. Yazar, katil zanlılarının sayısını artırmak için romandaki herkesi cinayet işlemesi için bir sebebi bulunan yapay karakterlere çevirir. Gerçek hayatta eşine rastlamayacağımız şekilde, herkes cinayet işlendiği saatte şu veya bu nedenle olay mahallindedir ve hemen hemen herkesin -kitabın sonunda cinayetle alakası olmadığını anladığımız- bir takım sırları vardır. Memleketin bütün haydutları, hırsızları, katilleri, tecavüzcüleri ve kaçakçıları bir evde toplanmıştır sanki. Oysa cinayet bir hapishanede işlense bile belki bu kadar geniş yelpazede suçluyu bir arada bulamazsın.” Sigarasını birkaç kez yakmaya çalışıp başaramadı. “Sadece polisiye romanlarda görülen garip yaratıklardan bahsedeyim istersen” dedi dudakları kıvrılarak. “Olayla ilgili tüm bilgileri toplayan, ancak bunların ne anlama geldiğini kavrayamayan geri zekâlıları ele alalım örneğin. Bunlar polisin bile ulaşamadığı bilgileri hiç bir zahmete katlanmaksızın elde ederler ve bunları olup olmadık yerleri dile getirerek katilin hedefi olurlar. Katil ise bir insanın bu kadar bilgiyle kendisini çoktan tahmin etmiş olması gerektiğini düşünerek ikinci bir cinayet işlemek zorunda kalır. Zavallı adam bu kadar eblehliği bir homo sapiense yakıştıramamaktadır çünkü. Fakat bu romanların olmazsa olmazı, katilin kim olduğun bilmesine rağmen polise açıklamayan ve para koparmak umuduyla onunla randevulaşıp öldürülen kişidir. Bu adamların bazen katil yerine polisle de anlaştığını görürsün. Ama sonuç aynıdır. Bildiklerini açıklayamadan öldürülürler.”

Bu eleştirileri bir parça eğlendirici olmakla birlikte biraz haksız buluyordum. Aynı tür üzerine yazılan binlerce eserde klişe taraflar olması çok doğaldı.

“Bu kitaplarda suçlular zeki ve becerikli, suçsuz olduğu anlaşılan zanlılar ve polisler de ortalamanın altında zekâya sahip olarak karakterize edilmiştir. Katil neredeyse zamanı bükerek aynı anda hem cinayeti işlemiş hem sahte delilleri etrafa serpiştirmiş, gerekirse cinayete intihar süs verip, cinayet mahallinde aleyhine delil olabilecek ipuçlarını yok etmek için milletin gözü önünde el çabukluğuyla şunu bunu saklamış yahut yok etmiştir. Tüm bunları yaparken olay yerinde olmadığını ispatlayıp iki tane sahte şahit ayarlamayı da ihmal etmemiştir. Bu kadar kısa sürede polis ve dedektif ise ancak silah sesini duyup merdivenleri tık nefes halde çıkarak maktulle karşılaşmayı başarabilmiştir. Einstein’ı teorisinden utandıracak bir zaman kargaşası! Birçok polisiyede zaman okuyucuyu şaşırtıcı unsur olarak kullanılır. Önce maktulün hangi saatler arasında öldüğü belirlenip zanlılar ona göre sorguya çekilir. Daha sonra merhumun aslında olaydan çok daha önce yahut sonra öldüğü anlaşılır ve bütün o sorgulamalar da boşa gider. Artık o saatler arasında kimin nerde ne yaptığının önemi kalmamıştır. Bir başka zaman diliminde yapılanlara yönelinir. Kitabın sonuna gelirken teorisini tamamen bu ilk olay saatinde karakterlerin ne yaptıklarına göre geliştiren okuyucu da bu ‘cambaza bak’ hilesiyle kalakalır. Dedektif bu yeni bilgi ışığında olay saatinde kimin ne yaptığını tekrar araştırmaya başlar ama okuyucuda artık bunları öğrenecek sabır kalmamıştır. Yazarlar bu numaradan ne zaman sıkılacaklar acaba? Zira okuyucular sıkılalı çok oldu.

Bazı yazarlar ise okuyucusunu şaşırtmak adına daha garip yollara başvurur. Bunlardan biri de imece usulü cinayet yöntemidir. Buna göre; birisi maktulün odasına girer, fakat cesetle karşılaşınca hiç bozuntuya vermeden dışarı çıkar. Diğeri de aynı şeyi yapar ve maktulün karnında bıçak olduğunu görünce, aptalca bir refleksle bunu oradan çıkarır. Beriki, aman girmeyen kalmasın düşüncesiyle bodoslama dalar odaya. Fakat o da maktulle karşılaşınca kendini korumaya almak için cesetle konuşuyormuş gibi yaparak odayı terk eder ve okuyucuyu ölüm saatini belirleme konusunda sıkıntıya sokar. Bu arada öğreniriz ki ölen fazladan bir kaç maktul yazarımızın kısıtlı hayal gücüne kurban gitmiştir. Harika dedektif, tüm ipuçları elinde olmasına rağmen tam bir budala gibi hareket etmiş, ya da olaya tamamen farklı bir açıdan yaklaşarak, kafası baltayla yarılmış halde bulunan üçüncü kurbanın aslında katil olduğunu düşünmüştür. Hatta bir ara cinayeti işlediğini itiraf ettiği halde onun bu sözüne itibar etmeyip, o sırada aydan taş örneği toplayan bilim adamının katil olma ihtimalinin daha fazla olduğunu bile geçirmiştir aklından. Bazen de katiller bir şekilde gaf yapar yahut ağzından çok önemli bir şey kaçırır, ancak söyledikleri, o sırada olayı çözdükten sonra nasıl böbürleneceğinin planlarını yapan dedektifimizin dikkatini pek çekmez. Eh! Bu zeki katili, bu kadar aptalla bir araya getirirsen, işlenen cinayetleri de doğal seçilimin bir parçası olarak nitelendirmelisin.

Tabi mankafa katiller de yok değildir. Sırf şüpheleri üzerinden atmak için daha önce hiç deneyimi olmamasına karşın içindeki amatör doktoru ortaya çıkarıp kendisini öldürmeyecek kadar az, fakat şüpheleri de üzerine çekmeyecek kadar çok zehirleyen acayip mahlûk bunlardan biridir. Elindeki meyve dolu poşetin kilosunu bile doğru tahmin etmekten uzak olan bu adam, birdenbire hassas terazi misali miligram ayarlarıyla zehir içerek hayatta kalmayı başarır. İşte bu katilin zekâsı, dikkatler öldürdüğü kişiye çekilmesin diye tüm şehri doğramaya başlayan psikopatla yarışır düzeydedir.” Kapı önünde sert bir fren duyunca neredeyse sevinerek koştum pencereye. “Veysel gelmiş” dedim arabanın ön kapısından inen mavi şapkalı uzun boylu adamı görünce. Bir el hareketi ile beklemesini işaret ettim. Mithat tam hızını almışken duraklamanın siniriyle oflayıp pufladı ve üzerine atkısını alarak kapı önüne çıktı. Peşinden de ben… Birlikte iş adamının lüks arabasına bindiğimizde titrememe engel olamıyordum. Zira yalancı öğlen güneşine aldanarak havanın tahminimden çok daha soğuk olacağını kestirememiştim. Üzerimde kareli beyaz gömlek ve lacivert ceket vardı. Saçlarıma briyantin sürüp özenle arkaya taramıştım. Mithat ise sabah kalkar kalkmaz asker hızıyla banyo yapıp, tıraş olmuş ve ağır bir koku sürünmüştü. Bu üç kombinasyonun en son ne zaman bir araya geldiğini hatırlamıyordum. Karlı yollar nedeniyle trafikte tıngır-mıngır ilerlerken şoför dikiz aynasını bizi görecek şekilde ayarladı. Dün geceden kalma fikirlerin kalıntıları ara ara zihnime çöküyordu. Fakat bunlardan bahsetmenin doğru olup olmayacağını bilmiyordum. Üççeyrek saatin sonunda bahçe kapısının önüne geldik ve hep birlikte aşağı indik. Ayağımı yere basar basmaz topuklarım otuz santimi bulan karın içine gömüldü. Hüseyin Gürsan bu kez bizi fazla bekletmeden kapı önünde bitti. Üzerinde parlak gabardin bir trençkot, ayağında dizlerine kadar geçirdiği deri botlar vardı. Kilidi açarak kapıyı araladı. “Yeniden hoş geldiniz” dedi öksürerek. Mithat elini kaldırmakla yetindi. İş adamı şoförünü aracı garaja sokması için yolladı. Ardından ikimize birden bakarak konuştu. “Hava çok soğuk, isterseniz hemen olayın geçtiği yerleri göstereyim size.” Mithat ile anlaşmış gibi birbirimize baktık. Gürsan aramızdaki şifreli iletişimden rahatsız olarak “n’oldu?” diye merakla sordu.

“Cemay’ın bir fikri var da” dedi arkadaşım kendisinin buna katılmadığını ima ederek. “Peşinizdeki adamın evin içine sizden önce varmasının bazı şartlar altında mümkün olabileceğini söylüyor.”

İhtiyar hevesle suratıma bakınca utandım. “Yani emin değilim sadece bir ihtimal.” Sonra ona dün Mithat’a bahsettiğim olayı anlattım. İş adamı umulmadık biçimde heyecanlandı. Bunun sebebi belki de meselenin akılcı biçimde çözülmesi beklentisiydi. “Üç metrelik duvarı aşması zor, mamafih jilette hakikaten bir yarık görürsek…” dedi son bir ümitle. “Hadi bakalım” diyerek bizi önüne kattı. Yolda “bir iz” diyordu mırıltıyla. “Yaşadığının kanıtı olarak arkasında bırakacağı en ufak bir iz…” Fakat ümit kısa sürdü. Duvarı boydan boya incelememize rağmen jiletlerde yıpranma bile bulamadık. Duvar dibinde karlar en ufak bir bozulmaya uğramadığı gibi jiletlerin altındaki buzdan sarkaçlar bile olduğu gibi duruyordu. ‘Mağaraya kimse girmemiş’ dedi Mithat, sadece benim duyacağım bir ses tonuyla. ‘Örümcek ağları olduğu gibi duruyor.’ Dudağı belli belirsiz bir kıvrım aldı. Evin sol tarafa düşen kısmına gelince “işte” dedi yaşlı adam yatak odasının kare biçimindeki kalın pencere camını işaret ederek. Arkadaşım pervazıı inceledi bir süre. Eliyle kenarları yokladı. Ardından parmaklarıyla cama doğru yüklendi. “Şurası hangi oda” dedi yatak odası ile arasında yedi metre bulunan pencereyi işaret ederek. “Kiler” cevabını alınca bir koşu yanına gitti. Perde çekili olduğundan içerisi görünmüyordu. Oranın penceresini de tetkik ettikten sonra umutsuz bir tavırla yeniden yanımıza geldi. Kafasını kaldırıp çatıya baktı. Burası da tıpkı ön cephe gibi çıkıntılıydı. Sarkaçların sivri uçları aşağı doğru korkutucu biçimde uzanıyordu. “İçeriye girelim” dedi Mithat her zamankinden daha durgun bir sesle. Koridorda ayak sesleri işitilen tombul hizmetçiye aldırmadan yatak odasına geçtik. Kadının arkamızdan uğursuz bir suratla baktığını bir tek ben fark ettim sanıyorum. Işığı yakınca karşımdaki sade manzara karşısında şaşırdım. Nedense ortalığı karmaşık bir halde bulacağımı düşünmüştüm. Odada iki yatak, aynalı masa, komodin ve elbise dolapları dışında bir şey bulunmuyordu. “Adam işte bunun arkasında saklanmıştı” dedi Gürsan yere kadar uzanan perdeyi göstererek. Mithat ona iltifat etmeyerek pencereyi birkaç kez kapayıp açtı. Kafasını uzatarak dışarı baktı. Daha sonra “kasanız nerede?” dedi ihtiyara yaklaşarak. Adam eliyle gösterince “için açıp kontrol eder misiniz?” dedi. Gürsan iki yatağın arasında yer alan manzara tablosunu duvardan alarak yere dayadı. Eliyle duvarı bir raf gibi yana doğru itince duvarın rengine bürünmüş bir kapakla korunan bölme çıktı ortaya. İhtiyar kapağı kaldırınca eni otuz santimi bulan duvara gömülü gümüş grisi çelik kasayı gördüm. Üzerinde bir ekran ve altında da sıfırdan dokuza rakamlar bulunuyordu. İş adamının koca cüssesiyle doğal set oluşturduğu kasanın şifresini girip kolu çevirdi. Hızlıca göz gezdirdi.

O esnada Mithat’ın gözüne yere dayalı yağlı boya tablo takıldı. Köşelerinden tutarak kaldırdı bunu. Resme bir süre baktıktan sonra arkasını çevirdi. Tatminkâr bir gülüşle yere bıraktı ve pencerenin yanına gitti. Gözlerini kısarak paktı perdeye. Ardından açık pencereden dışarı attı kendini. Duvarla pencere arasında gitti geldi. Kafasını çevirip sağına soluna bakındı. Sonra da dev duvarı kontrol etti. Tekrar pencereden içeri girip perdeyi tek hamlede üstüne örttü. Siyah maskeliyi taklit ediyordu. Dizlerini kırarak yere eğildi. “Bu oda o olaydan sonra temizlenmedi sanırım” dedi mırıltıyla. “Ayak izleri çıplak gözle bile seçilebiliyor.”

“Evet, kasıtlı olarak temizletmedim.” Gürsan düşmanını en ufak bir izine bile sımsıkı tutunmaya çalışıyordu. “Bu arada kasada hiçbir eksik yok” dedi gerinerek. Mithat ona aldırmadan “ayak izinden birkaç parça numune alalım” diye girdi lafa. “Bunu aslında polis yapmalıydı ama…” O da Gürsan gibi umudunu kesmişti. “Hizmetçinizi çağırır mısınız? Ona bazı sorular sormak istiyorum.”

İhtiyar hızlıca kasayı kapattı ve önce kapakçığı sürdü ardından da tabloyu üzerine bir örtü gibi geçirdi. Koridora çıkarak kadına seslendi. Biraz sonra mavi beyaz damalı önlüğü ile girdi içeri Şerife. Elinin tersiyle sildi yüzünü. Mithat elindeki küçük çakıyla zemine yapışmış olan minicik siyah tozları kazımayı bırakarak doğruldu.

“Bu beyefendi sana ne sorarsa cevap ver” diye ikaz etti Gürsan. Kadın uysal bir köpek gibi başını salladı. Mithat muhatabını uzun uzun süzdü. Havadan sudan birkaç sorudan sonra konuya girdi. “Kaç yıldır burada çalışıyorsun?” Nezaketi bir tarafa atmıştı.

“İki buçuk.”

“Daha önce ne iş yapıyordun?”

“Aynı işi. On beş yıldır hizmetçilik yaparım.”

Mithat Gürsan’a döndü. “Diğerleri ne zamandır burada?”

“Aşçı dört senedir yanımdadır. Şoför yeni girdi sayılır. Daha bir yılı dolmadı.”

Arkadaşım tekrar kadına döndü. “Evdeki çalışanlar olarak Hüseyin Bey’in son günlerde acayip şekilde davrandığını konuşuyormuşsunuz kendi aranızda” dedi yumuşak bir sesle. “Bu acayiplikler nelerdi mesela?”

“Öyle bir şey yok. Kim demişse yalan söylemiş. Hem siz ne biçim yazarsınız…”

“Sen sana ne sorulduysa ona cevap ver” diye sakin bir şekilde tekrar etti Gürsan. Mithat’ın sorusu karşısında o da şaşırmıştı ama belli etmemeye çalışıyordu. “Bak patronun yanındayken söylüyorum” dedi arkadaşım. “Merak etme başına bir iş gelmeyecek.”

“Benim zaten öyle bir korkum yok ki.”

“Bunları istersek aşçı ve şoförden de öğrenebiliriz ama ben senin kendi isteğinle konuşmanı tercih ediyorum.”

“Anlatacak bir şey yok” dedi kadın omuzlarını dikleştirerek. “Hüseyin Bey’in son zamanlarda mektupları posta kutusundan kendisinin alıp sahiplerine vermesinden bahsediyorduk. Bir de mektupları okurken odasına kimseyi almaması garibimize gitmişti. Bir de biraz gergin ve endişeli görünüyordu son zamanlarda. Yemek yemek dışında odasından çıkmıyordu. Herhalde bunları Veysel söyledi size, o gevezeden de bu beklenirdi zaten.” Patronuna kaçamak bir bakış attığında sert bir ifadeyle karşılaşacağını ummuş ama Gürsan’ın gayet sakin nazarlarla kendisine baktığını görünce rahatlamıştı.

Mithat “şu bahçede gördüğün adam” deyince kadının yüzü bir anda düştü. “Adamın siyahlar giyindiğini anlattın. Ama yüzü hakkında bir şey söylemedin?”

“Yüzünü görmediğimi söylemiştim.”

“Yüzünü görmedim derken yüzünü seçemedim mi demek istiyorsun, yoksa hiç mi görmedin?”

“Arada ne fark var anlamadım?”

“Yani adam bir insan suratına mı sahipti?” Kadının kendisine deliye bakar gibi baktığını görünce sözlerinin tuhaflığı Mithat’ın da komiğine gitti. “Şöyle diyecektim. Adam yüzünü maske ya da buna benzer bir şey var mıydı?”

“Ne saçmalıyorsunuz. Ne maskesi?”

“Sen soruya cevap ver” diye gürledi Gürsan. “Adamın suratında siyah bir maske var mıydı, yok muydu?” Kadın patronunun böyle birdenbire hiddetlenmesine anlam veremedi. “Ya da olsaydı görür müydün?” diye ekledi Mithat ortamı yumuşatmak için sakince.

“Bilmem” diye dudak büktü kadın. “Fark etmezdim galiba. Suratı hakkında söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Sadece siyah giyimli olduğunu söyleyebilirim. Uzunca boyluydu ve koşar gibi yürüyordu. Tek söyleyebileceklerim bunlar.”

“Peki, bahçeye girdiğini gördün mü?”

“Galiba girdi. Emin değilim.” Sanki bir yarışmadaydı ve sıradaki soruya hızlıca geçmek istiyordu. Mithat kadına iyice sokuldu. “Bu evin odalarını sen temizliyorsun değil mi? Güzel. Bu odaya defalarca girip çıkmışsındır. Peki, hafızan nasıldır?”

“Fena değil.”

“Yani istesen, bu odadaki eşyaları gözün kapalı sayabilirsin değil mi?”

“Efendim?”

“Gözlerini diyorum, kapatsan, odayı hayalinde canlandırıp içeride ne var ne yok sayabilir misin?”

Kadının şaşkınlığı had safhadaydı. “Bilemiyorum. Hepsini olmasa da sayarım galiba.”

“O halde say.” Kadının hafızasını tazelemesine imkân tanımamak için yaklaştı ve ‘etrafına bakmadan’ diye uyardı. Kadın önce diklenmeye yeltense de Gürsan’ın başını sallamasıyla istenileni yaptı. “Gözünü hiç açma” dedi Mithat ve ekledi. “Saymaya başlayabilirsin.” Hareketlerinde telaşın izleri hissediliyordu.

Şerife birkaç saniye durakladı. “İki yatak” dedi gözünü sımsıkı yumarak. Sesi titriyordu. “İki elbise dolabı… Aynalı komodin. Önünde bir sandalye tabi…” Durakladı.

“Evet başka. Aklına gelen her şeyi söyle. Mesela yerdeki halı…”

“Halı, avize, ımmm, perde…”

“Başka?”

“Başka başka… Köşede küçük bir sandalye vardı galiba. Hmm yok onu geçen hafta kaldırmıştım. Bu kadar. Aklıma başka bir şey gelmiyor.”

“Öyle mi? İyi düşün.”

Kadın birkaç saniye durakladı. “Hayır, başka bir şey gelmedi aklıma.”

“Tablo?”

“Evet.” Göz kapakları titredi. “Yağlı boya tablo.”

“Resmin ne olduğunu hatırlayabiliyor musun?”

“Imm manzara resmiydi. Büyükçe bir orman vardı galiba. Kulübeye benzeyen küçük bir ev, biraz önünde dere akıyor… Uzaklarda birkaç sıradağ olması lazım…” Kafamı gayri ihtiyari çevirerek kontrol ettim. Hepsi doğruydu. “Ağaç dallarında birkaç kuş… Ormanın kenarında otlayan büyükbaş hayvanlar filan işte.” Aklına gelen son detayı da ekledi. “Eve giden patika bir yol.”

“Şimdi gözünü açabilirsin.” Kadın istenileni yapınca sırıtan arkadaşımla göz göze geldi. Zaman ve mekândan bağımsız düşünecek olursak romantik bir an bile sayılabilirdi. “Cuma günü bu odaya girdin mi?” dedi arkadaşım.

Kadın birkaç saniye düşündü. “Evet, her zamanki gibi yatakları toparladım ve odayı havalandırdım.”

“Odayı temizlemedin yani?”

“Hayır. Temizliği haftada bir yaparım.”

“Hangi gün?”

“Belli olmaz. Ama genellikle hafta sonları…”

“En son ne zaman yaptın?”

“Geçen hafta. Aslında dün yapacaktım ama Hüseyin Bey daha sonra yapmamı istedi.”

“Tabloyu da geçen hafta mı temizledin?”

“Sadece kuru bir bezle üstünü silmiştim.”

“Öyleyse neden tablonun kenarında ve arkasında parmak izlerinin olduğunu açıklayabilir misin bize?” Odada buz gibi bir soğuk hava… Mithat lakayt bir tavırla baktı kadının bir anda kızarıp-bozaran suratına. “Sorumu anlamadınsa tekrarlayayım. Neden tablonun arkasında parmak izin var?” Gözlerini kadının üstünden bir an bile ayırmıyordu. Hizmetçi ne yapacağını şaşırarak ağzını açıp açıp kapadı. “Ne izi?” diyebildi yapmacık bir şaşkınlıkla. Ama bu bir bakıma normal sayılırdı. Durum şaşırmasını gerektirdiği halde şaşıramadığını fark eden her insan onun durumuna düşerdi. “Neden bahsediyorsunuz siz?”

“Yalan söylemeyi bırak. Tablonun üzerinde parmak izlerin var. Üstelik bu izler bırakılalı birkaç günden fazla olmamış.” Bunu kadını konuşturmak için mi uydurmuştu acaba. Cebinden bir sigara çıkararak yaktı.

Kadın meleklerinden kopya çekmek istercesine sağına soluna bakındı. “Tabloyu düzeltmek için dokunmuş olabilirim. Bazen sağa sola doğru eğiliyor.”

Arkadaşım kafasını sallayarak güldü. “hayır” dedi kati bir sesle. “Parmak izlerinin şekilleri tablonun arka yüzünün çevrilip bakıldığını ispatlıyor. Bak eğer düzeltmek için kavrasaydın başparmaklarının izi ön kısımda, işaret ve diğer parmaklarının izi ise arka kısımda olurdu. Oysa ön kısımda en az üç farklı parmak izini görüyorum. Arka kısımda ise başparmağa ait izler… Üstelik bunlar dışa değil içe doğru oval. Tıpkı bir parantezi kapatmak gibi… Anlıyor musun? Hüseyin Bey kendisinin böyle bir şey yapmadığını söyledi bize.”

“Ben… Siz… Ama…” Kadın bana bir an için ağız dolusu küfredecekmiş gibi geldi. “Fakat… O izlerin benim olduğunu nereden biliyorsunuz?” Sıkıştığı köşeden çıkmış gibi derin bir nefes aldı. Sanki bunu geç akıl ettiği için kendisine kızmıştı.

“Bilmiyorum tabi” diye itiraf etti Mithat. “Bu yüzden Hüseyin Bey şimdi senden parmak izlerini alacak. Böylece doğru söyleyip söylemediğini anlayacağız. Eğer bunu kabul etmezsen polisi çağırmak zorunda kalacağız.” İş adamına bir bakış fırlatınca ihtiyar adam öne çıktı. Tiyatroda sahne sırası kendisine gelmiş amatör oyuncular gibi abartılı bir girişle “evet ben de memur arkadaşları çağıracaktım şimdi” diye öksürdü. Fakat çocukları korkutmak için başvurulan bir yöntemin öznesi olmaktan çekiniyora benziyordu.

Kekeleyen kadının suratı hepten iğrenç bir hale büründü. İkimizi de süzerek “siz polisten misiniz?” diye sordu.

“Maalesef değiliz.” Mithat’ın yüz hali rol yapmadığının kanıtıydı.

“Yazar olmadığınızı en başından anlamıştım zaten.” Omuzlarını dikleştirerek baktı bize. Yüzünde ‘sizde o yetenek ne arar?’ diyen bir ifade vardı. Mithat cebinden ıstampa benzeri küçük kare biçiminde kırmızı bir kutu çıkararak yaklaştı kadının yanına. “Bırakalım şimdi bunları. Bence polisi işin içine dâhil etmeye hiç gerek yok.” Kadın irkilerek geri adım attı. Mithat üzeri kabartmalı kutuyu açtı. “Elini uzatır mısın?” dedi sakince. İş adamıyla kısa süre bakıştık. Ardından ikimiz de önümüzdeki sahneyi bir film izler gibi seyre koyulduk. Konuyu bilmeyen biri, Mithat’ın sevgilisinin parmağına yüzük takmak istediğini sanırdı. Kadının kalın dudakları kıvrıldı. Siyah saçını bir omuz hareketiyle arkaya atarak tombul elini beline koydu. “Bu tiyatro gösterisi şart mı?” dedi meydan okuyarak. “Zaten evin her yerinde parmak izlerim var. Ben hizmetçiyim unuttunuz mu?” Yarım ağız güldü. Bu kadının cevaplarında nedense serinkanlı katillerin soğukluğunu seziyordum. Basit ama akla gelmeyen detaylarla yakalıyordu insanı.

Mithat utanmış gibi “sizden sadece elimdeki kutuya parmaklarını bastırmanızı istiyorum. Lütfen dediğimi yapar mısınız?” diye konuştu. Aniden nazikleşmesinin ardında ne yatıyordu bilmiyorum. Fakat bunun hayra alamet olmadığını tahmin ediyordum. Kadın elinin tersiyle alnına dökülen saçını arkaya attı. “Diyelim ki o tabloya dokundum, ne var bunda? Ben sadece Hüseyin Bey’in bu resme neden o kadar önem verdiğini anlamaya çalışıyordum.” Arkadaşım zafer kazanmış gibi kutuyu cebine koydu. O neyin kutusuydu ve Mithat’ın cebinde ne işi vardı hala bilmiyorum. Kadın “geçen gün odanın kapısı aralık kalmıştı” dedi gözünü tablodan ayırarak. “Ben de önünden geçerken Hüseyin Bey’i resmi yerine koyarken gördüm. İki ucundan tutmuş arkasındaki küçük deliği duvardaki çiviye denk getirmeye çalışıyordu. Neyse aynı akşam yatak odasının kapısını tıklayarak içeri girdim ve bir şey isteyip istemediğini sordum. Bana bağırarak dışarı çıkmamı bir daha da izin almadan da içeri girmememi istedi. Kapıyı kapatırken tablonun duvardaki yerinde değil yere dayalı olduğu gözüme çarptı. Tabi insan böyle durumlarda merakına yenik düşüyor. Ben de bir ara odada kimse yokken odaya girdim ve resme şöyle bir yakından baktım. Bu esnada arkasına bakmış da olabilirim tabi. Fakat fena bir şey yapmadım ki…”

Patronunun surat ifadesi birden değişti. Hırsla soluyordu ihtiyar. Mithat onun kendisini zar zor zapt ettiğini ve bir krizin çıkmasının an meselesi olduğunu fark edince “hadi dışarı çıkalım” dedi neredeyse neşeli bir sesle. Gürsan’ı kolumuza taktığımız gibi koridora çıktık. Bir süre ses seda çıkartmadan yürüdük. “Demek gizlice beni izliyormuş” diye söylendi iş adamı. “Belki de duvarın arkasındaki mekanizmayı keşfetmiştir. Onu hemen kovmalıyım.”

“Hemen değil” diye ciddileşti arkadaşım. “Bu işler bitene kadar sabredin. Sonra isterseniz tüm çalışanları aynı anda kovarsınız. Ayrıca kadının kasanın farkına vardığını hiç zannetmiyorum. Kasayı buraya getireli kaç gün oldu ki? Ayrıca biliyor diyelim, şifresini bilmediği müddetçe ne olabilir?”

“Kadına eşyaları gözü kapalı saydırma da neydi yahu?” Sinirden detaylar yeni yeni aklına geliyordu.

“Boş atıp dolu tutturmak istedin herhalde” dedim gözümü kırparak.

“Hayır” diyerek reddetti. “Az önce büyüteç ile bakınca izlerin tuhaflığı dikkatimi çekti. Dar aralıklı oval şekiller tabloyu arkadan tutan eli işaret ediyordu. Hem karınız hem de hizmetçiniz zaten bu evde yaşadığı için aylardır duvarda asılı duran tabloya birdenbire merak sarmış olamazdı. Aklıma iki açıklama birden geldi. İlki sizin odada gizli kapaklı işler çevirdiğinizi gören birinin varlığı. Parmak izleri yeniydi. Karınızı annesinin evine yolladığınız için hizmetçi ihtimali daha ağır basıyordu. Üstelik izler tablonun alt kısmındaydı. Karınızın boyu dolayısıyla daha üst bir noktadan kavraması daha akla yatkındı. Böylece şansımı denemek için kadına eşyaları saymasını istedim. Beden hareketlerinden ve davranışlarından bir ipucu yakalamak istiyordum. Eşyaları sayarken tabloyu atlaması beni şüphelendirdi. Üstelik kadın eşyaları sayarken ‘iki yatak’ dedi ve kısa süre durakladı. O an aklının tabloyu söyleyip söylememe konusunda tereddütte kaldığına yemin edebilirim. Dikkatini ölçmek için resmi anlatmasını istedim. Pek çok detayı hatırladı. Böylesine bir hafızanın eşyaları sayarken tabloyu atlaması ancak kasıtla açıklanabilirdi. Neyse,” dedi Gürsan’ın öfkesinin geçmediğini görünce teselli babında. “Kadının olaylarla bir ilgisi yok! Bazı şüpheli hareketlerine kafayı takıp asıl sorunu gözden kaçırmayalım. Şu olay yeri keşfini ne zaman yapacağız?”

Yaşlı adam elini geniş kesim pantolonun cebine atarak derin bir nefes aldı. “Hay Allah! Sahi buraya onun için çağırmıştım sizi. Hadi hazırsanız çıkalım.”

“Bir dakika. İkinci ihtimal neydi?”

“İkincisi parmak izlerinin siyah maskeli tarafından bırakılmış olmasıydı. Fakat eldiven ve boy engeli bu fikrin üzerinde durmamama neden oldu.”

Tepenin zirvesinde yer alan villayı arkamızda bırakıp ladin ve köknar ağaçlarının arasından salınarak ilerledik. Ormanın etrafını kıskıvrak dolanarak ilerleyen küçük nehir yatağı donmuştu. Üzerinden geçerek daralan ağıza ilerledik. Zaman zaman esen soğuk rüzgârlar dalları yokluyor, biriken kar kütlelerini acımasızca savuruyordu. Atkımı birkaç kez katlayarak boynuma doladım. İhtiyar adam önümüzde, trençkotuna sarılmış ayağını sürüye sürüye ilerleyerek yol gösteriyordu. Hırıltıyla nefes alıp vererek birkaç kez aksırdı. Karşıdan esen karla karışık rüzgâr yüzünden kaşlarına kadar kara bulandı. On dakikalık yürüyüşün sonunda karşımıza çift yönlü bir yol çıktı. Gürsan caddede hiç araba olmadığını görünce önümüzden emin adımlarla yürüyerek karşıya geçti. Takip ettik. Bir çatal gibi ikiye ayrılan sokak ağzını işaret ederek “ben buradakinden girdim” dedi sağdakini göstererek. Diğer sokağın ağzına baktık ve işaret ettiği sokaktan içeri daldık. Ortalık henüz hava kararmadığından dolayı hiç de Gürsan’ın anlattığı gibi korkunç görünmüyordu. Fakat tenha bir yer olduğu belliydi. Yürüyüş boyunca hiç insanla karşılaşmadık. Kaldırımlarda bizden hemen önce yolu arşınlayan birkaç kişi ayakkabılarıyla silinmeye yüz tutmuş imzalar atmışlardı. Yolun ortasına doğru sokak köpeklerine ait küçük ayak izleri belli belirsiz seçiliyordu. Sokağın iki tarafına da pek çoğu sahipsiz ahşap, bakımsız evler diziliydi. “İşte burada çarpıştık” dedi Gürsan sokağın ortasına geldiğimizde hırıltıyla. Etrafına bakınarak emin olmaya çalıştı. Mithat kendi ekseninde bir tur attıktan sonra adamın sonraki hamlelerini tahmin etmek için sağına soluna bakındı. Gözüm hemen iki sokağı ayıran kalın duvara kaydı. Duvara yaklaştım ve çaktırmadan sıvası dökülmüş betonu yokladım. İş adamının sesi geliyordu arkamdan. “Çarptıktan sonra sokağın baş tarafına doğru yürüdü. Ben ise sokak bitimine doğru hareket ettim.” Mithat izbe evlere baktı önce. Ardından duvara ve en son sıra sıra dizili bakımsız ağaçlara… Kendi kendine bir şeyler mırıldanarak kafasını salladı. Sokağın sonuna dek sessizce yürüdük. Bitimine gelince, sokağın başında karşısına geçtiğimiz caddenin bir daire gibi dönerek paralel uzanan sokağı baştan ve sondan çevrelediğini fark ettik. Gürsan sokağın ucuna gelince “işte burada yeniden karşıma çıktı” dedi.

Mithat caddeye çıkarak ilerledi. Sonra arkasını dönerek baktı bize. Aralarını on metrelik kalın duvarın ayırdığı iki sokağı da süzdü. Sonra “hadi geri dönelim” dedi bize yaklaşarak. “Fakat diğer sokağı kullanalım.” Gerisin geriye dönerek başladığımız noktaya geldik. Yürüyüş boyunca ağzını bıçak açmayan Mithat’a üst üste sorular soran Gürsan sessizlik yeminini bir türlü bozduramadı. Ta ki eve geri dönüp de şöminenin karşısında viskiler kadehlere doluncaya kadar. Mithat daha ilk yudumu almıştı ki birden çenesi açıldı. “Zaferimize” dedi kolunu kaldırarak. Sonra sigarasına uzandı. Gürsan ona şüphe dolu nazarlarla eşlik etti. “Benden bir açıklama beklediğinizi biliyorum” dedi yudumları peş peşe yuvarlayarak. “Anlatacağım. Fakat bunun o kadar basit bir cevabı var ki öğrendiğinizde bana inanmayacaksınız. Fakat önce sizden şunu öğrenmek istiyorum. Her gece o restorana gider miydiniz?”

“Son bir haftadır hemen hemen her gün. Zira evde sıkıntıdan patladığımdan orada kafa dağıtıyorum.”

“Tahmin etmiştim. Alışkanlıklarınızı ezberlemiş. Hazırlıklarını önceden yapmış. Tıpkı bir sihir gösterisine hazırlanır gibi… Neyse bu mesele basit tabi…” Elini sinek kovalar gibi salladı. “Hikâyenizi daha ilk anlattığınızda bir şey dikkatimi çekmişti. Adam sokağın sonunda ayak izi bırakmadığını işaret ederken bunu sokağın ortasında, yani çarpıştığınızda neden yapmamıştı? Neden mi? Çünkü o anda her insan gibi o da karda yürürken ayak izi bırakıyordu. Eğer yere baksaydınız bunu siz de fark edecektiniz. Tabi adamın tekrar karşınıza çıkıp hokkabazlık numaraları yapacağını nereden bilecektiniz?” Sigarasına sarıldı. “Sanki yanı başımda olmuşçasına görebiliyorum hadiseyi” dedi dumanlarından tavana ince bir yol yaparak. “Bizim siyah maskeli restorana giderken hangi yolu kullandığınızı, nerelerden geçtiğinizi saptadı. Planını buna göre belirledi. Zaten işleri alt üst edecek tek bir şey vardı o da sizin yan yana olan iki sokaktan soldakini tercih etmeniz. Ama bu ihtimal zayıftı zira evinizden restorana giden yol sağdaki sokağın ağzına meyilli. Cuma gecesi evinizden çıkıp restorana doğru yol alınca o da hemen arabasına atlayarak az sonra geçeceğiniz sokağın başındaki caddede bir yere park etti. Ardından sokağa yaya girerek yolu yarıladı ve sizi beklemeye başladı. Tabi bu esnada siyah maskesini takmayı da unutmadı. Artık şov için seyirci bekleniyordu. Gerçi kar durmuş olduğu için ayak izleri kabak gibi ortadaydı ama önemi yoktu. Biraz sonra siz sokağa girdiniz. İkisi arasında ne kadar süre geçti bilmiyorum ama bugünkü yürüyüş hızımızı esas alarak bu sürenin yirmi dakikayı bile bulmadığını tahmin ediyorum. Sokağın tam ortasına gelmiştiniz ki ayak seslerinizi duyan adam köşeye sindi ve kendisine iyice yaklaşmanızı bekledi. Ve sonra kasıtlı olarak size çarptı ve kulağınıza o acayip sözleri söyleyerek hızla sokağın başına doğru yöneldi. Tabi arkasında pekâlâ ayak izleri bırakarak… Siz arkasından bakakalırken o tiyatronun ikinci perdesine hazırlanıyordu. Olayın şoku ile yolunuza devam ettiniz. O caddeye çıkarak arabaya atladığı gibi sokağı çepeçevre saran caddeyi turladı ve sokağın diğer ucuna yani az sonra sizin geleceğiniz noktaya park etti arabasını. Bize hikâyenizi anlatırken araba sesi duyduğunuzu söylemiştiniz. Bu muhtemelen onun otomobilinin çıkardığı gürültüydü. Sizin metrelerce ötedeki aracın sesini duyacağınızı tahmin etmedi büyük ihtimalle. Bu tenha sokaktaki sessizliği hesaba katmamış olması hataydı tabi. Ardından yaptığı şey o kadar basit ki bunu anlatırken bile çekiniyorum. Caddeye park ettiği araçtan inerek sizin kendi sokağınızı bitirmenizi bekledi ve caddeden gelerek önünüze çıktı. Daha sonra size ayak izi bırakmadığını iddia ederek yan sokağı işaret etti. Tabi orayı hiç kullanmamış olduğundan ve sizin yürüdüğünüz sokakta da çarpıştığınız noktadan ileri gitmediğinden iki sokakta da ayak izi göremediniz.”

Gürsan buruk bir yüzle baktı Mithat’a. Hala inanamıyordu. “Bu kadar mı?” dedi elindeki kadehi düşürecekmişçesine gevşek tutara. “Yani bu muydu?”

“Dediğim gibi o kadar basit ki insanın inanası gelmiyor. Basit ama etkileyici…”

Yaşlı adam birkaç saniye olayın şaşkınlığını üzerinden atmaya çalıştı ve sonra arkadaşıma yanaşıp onun elini sıktı. “Bravo” dedi neşeyle. İlk defa düşmanının bir zaafını yakalamıştı. “Biliyordum, muhakkak bir hata yapacağını biliyordum. Peki ya diğer meseleler? Evime nasıl girdi? Bahçe engelini nasıl aştı? Pencereden nasıl buhar olup uçtu?” Her bir soruyu giderek artan bir ses tonuyla destekledi ihtiyar adam. Mithat art arda tokat yemiş gibi irkildi. “Bunları henüz kavrayamadığımı belirtmek zorundayım.” Muzafferane tavırla aydınlanan yüzü bir parça düştü.

“Olsun olsun” diye teselli etti yaşlı adam. “Nasılsa onu yakalayacak ve işini bitirec… Pardon, yakalayıp kodese tıktıracağız. Şu yılbaşı gecesi bi’ gelsin de hele.” Yorgun bir köpek gibi dışarı sarkan dili ile dudağını yaladı. Gözlerindeki intikam parıltılarını görmemek mümkün değildi.

“Yılbaşı gecesi harekete geçeceğinden emin misiniz?” dedi kaşlarını kaldıran Mithat.

“Fakat vaz geçmesi için bir sebebi yok ki. Henüz istediğini alamadı. Beni öldürmedikçe rahat etmeyecektir.” Kadehi ağzına götürürken ceketi öne doğru hafifçe açıldı. Belindeki siyahlık gözüme çarptı. Mithat dikkatli bakışlarımı yakalayınca onun da gözleri aynı noktaya kaydı. İş adamı kadehi dudağından indirince vaziyeti anladı ve tereddütle elini beline attı. Geri çektiğinde tombul parmakları arasında görünen küçük şeyi Alaattin’in lambası gibi okşuyordu.

“Bakabilir miyim?” dedi Mithat. Eline alınca “tahmin ettiğimden daha hafifmiş” diyerek avucu arasında topaç gibi yuvarladı. “Colt… Hmm. Kabzası özel işleme.” Sonra tetiğin üstünde United States Property yazan yere baktı. “Seri numarası silinmiş” dedi iş adamına kötü bir bakış fırlatarak.

“Polisin izini sürmesi imkânsız” diyerek gerindi iş adamı endişemizin kaynağı buymuş gibi. “Biliyorsunuz bu tarz tedbirler almak zorundayım.” Hiç de değildi. Ama sesimizi çıkarmadık. Arkadaşım silahın şarjörünü açıp içindeki mermileri kontrol etti. O esnada içimdeki son iyimserlik kalıntıları da yok oldu. Sanki adamın silahı satın alması değil de içine mermi doldurması işi daha korkunç kılmıştı. Kafasındakinin ne olduğunu ikimizin de bilmesine rağmen ona engel olamıyor oluşumuz, oyunu onun kurallarını göre oynamak zorunda kalışımız zoruma gidiyordu. Yılbaşı planını o hazırlıyordu, ne yapmamız gerektiğini bize yine o söylüyordu. Mithat ve ben kukla olmaktan öteye geçemiyorduk. Arkadaşım durumdan rahatsızlık duymasa da ben kendi hesabıma aynı şeyleri söyleyemiyordum. Mithat meraklı bakışlarımı görünce bu bir kilodan biraz daha ağır ölüm makinasını bana uzattı. Elime alınca tam oturduğunu gördüm. Silahı sahibine uzatırken içten bir ürpermeyle titredim. Soğuktan mıydı yoksa korkudan mıydı bilemiyorum? Fakat ihtiyar adamın silahı iki eliyle kavrayıp tüm hareketlerine yansıyan şeytani his ile gülümsemesi her şeyi anlatıyordu. Şöminenin alevleri yüzünü yalarken çehresinde öyle bir ifade vardı ki zifiri karanlık ortasında tek ışık kaynağı yüzüne tutulmuş olmasıyla birleşince insanın aklına korkunç fikirler getiriyordu. Cebinden siyah bir susturucu çıkarıp silaha monte etti. Ceketini sıyırarak pantolon ile göbeği arasına sıkıştırdı tabancayı. “Bakalım duvarların arasından bir hayalet gibi süzülüp geçebilmekle övünen o cani, tabancamın mermilerinden de aynı şekilde kaçabilecek mi?” Ses tonu küstahlaşmıştı. Odada yalnız olmadığını hatırlayarak “tabi mecbur kalırsam” diye ekledi. Oysa niyetini bal gibi biliyorduk. Kuruyan dudaklarımı ıslattım ve boğazımda bir yumru varmışçasına yutkundum. Mithat da durumun vahametini kavramıştı. Havada kan kokusunu vardı. “Yarın için hazırlıklar tamam” diyerek müjdeyi verdi. “Saat yedide program başlayacak. Siz daha erken gelirsiniz, yapacaklarımızı konuşuruz.”

Kabul ederek müsaade istedik. Gürsan ile Mithat önden fısıltılarla konuşup ilerlerken ben arkada kalıp evi incelemeye devam ettim. Dışarı çıkınca yine tüm renklerinin üzerini örten o beyaz örtünün baskın gücüne maruz kaldık. Veysel güçlü motoru homurtular çıkaran araçla patinaj çeke çeke yanımıza geldi. Atladığımız gibi yola çıktık. Yolda arkadaşımı tebrik etmek niyetiyle ondan tarafa döndüm. Fakat bambaşka bir âleme daldığını görünce vazgeçtim. Kar tüm manzaranın önüne set çektiği halde ısrarla dışarıyı seyrediyordu. Daha doğrusu tek noktaya sabitlenmiş bakışları aracın hareket ediyor oluşu nedeniyle ona dışarıyı izliyormuş havası veriyordu. Mithat’la aynı mekânda bulunmanın en büyük zorluğu, konuşmaya niyeti olmadığı zamanlarda, ağzını açmadan dakikalarca durabilmesiydi. Sigarasını yakarken istemeden göz göze geldi benimle. “Bunu ne zaman keşfettin?” dedim tebessümle.

“Neyi?” dedi ilk dumanı havaya bırakarak. “Ha şu ayak izi meselesini diyorsun.” Önemsemez bir tavırla elini salladı ve pencerenin buğusunu sildi. “Gece Gürsan’ın hikâyesi kafamda dönüp duruyordu. Beni rahatsız eden bir şey vardı bunda. Hani bazen aslında orada olmaması gereken, bulunduğu yerde sırıtan bir şey hissedersin ama bunun ne olduğunu da bir türlü anlayamazsın ya. Onun gibi bir şey işte. Bugün sokağı gezerken bu yerli yerine oturmayan parçanın ne olduğunu buldum: Araba sesi. Gürsan’ın hikâyesinde beni içten içe huzursuz eden taraf buydu işte. Tabi o izbe sokaktan gecenin o saatinde araba geçmeyecek diye bir kaide yoktu. Ama yine de kimsenin yolunun kolay kolay düşmediği bir caddede tam da Gürsan’ın adamla çarpıştıktan birkaç dakika sonra üstelik sadece bir kere araç sesi duymuş olması üzerinde düşünmeye değerdi. Bir kere araba ihtimali işin içine girdi mi gerisi de kolaylıkla halloldu.” Sonra koltukta yan döndü. “Demek artık inanıyorsun?”

“Tam olarak değil. Böyle bir olay yaşansaydı bu tarz bir açıklama akla yakın çözüm yollarından biri olurdu. Sadece buna inanıyorum.” Sitemkâr bir bakışla güldü. Şoförün dikkatini üzerimize çekmemek için fısıltıyla devam ettim. “Mithat Gürsan’ın silahını gördün. Adam çıldırmış, bu işin sonu kötüye gidiyor.”

“Ee? Mademki sence ortada bir katil yok, bu telaş niye?”

“Benim telaşım topluca kafayı sıyırmamız. Gülme, dalga geçmiyorum. Bu davayla ilgilenmeye başladığından beri tuhaflaşmaya başladığının farkında değil misin? İki lafından biri cinayet… Laf aramızda ben de giderek serinkanlılığımı yitirmeye başlıyorum. Hüseyin Gürsan’ı ne zaman görsem ürperiyorum artık. Bu tıpkı korku filmi izlemeye benziyor. Her ne kadar gördüklerinin saçma olduğunu bilsen ve inanmasan da etkilenmene engel olamıyorsun. Belki de bir kenara çekilip işi polislere bırakmalıyız ha, ne dersin?” Yüzü ekşidi. Somurtarak baktı dışarı. “Bırak onlar ilgilensin, ellerinde imkân var” diye devam ettim. “Eğer sizin teoriniz doğruysa katili şıp diye yakalarlar zaten. Yok, ben haklıysam boşu boşuna vakit kaybetmemiş oluruz.”

“Dalga mı geçiyorsun? Neredeyse ucuna geldik ve şimdi bırakıp gidelim, öyle mi? Hem Gürsan polislere derdini anlatıp onları doğru söylediğine ikna edene kadar…” Bu tartışma Veysel araçtan inip bize kapıyı açıncaya dek sürdü. Onu bir türlü ikna edememiş olmama sinirlendim. Şoför yine o mesafeli tavrını takınarak bizi selamladı ve otomobile binerek kendi yoluna gitti. Daireye girer girmez arkadaşım üstünü çıkarmak için odasına gitti. Ben de şömineye koştum. Bir sigara yakarak titreyen bedenimi ısıttım. Az sonra elinde viski şişesi ve iki kadeh ile çıkageldi Mithat. İçimizin de ısınması gerekiyordu. Hemen piposuna sarıldı. Onunla evde yaptığımız bu ikili sohbetlerin öğretici bazı yönleri olduğunu inkâr edemezdim. Zaten davanın neresinde olduğunu ne kadar ilerlediğini ve neler düşündüğünü bu yolla öğrenebiliyordum sadece. Bu kez benim konuya girmeme gerek kalmadan kendisi başladı. Bazı sorunları olduğunu ta arabadayken anlamıştım. Onun pek çok kez zayıf yönlerini gizlemeyi başardığını bildiğimden bu nadir anlarda söylediklerine daha bi’ dikkat kesiliyordum. Piposunu yakarak “yılbaşına bir gün kaldı” dedi endişeli bir yüzle. “İlk defa o gece için bu kadar tedirginim. Bizden sürekli birkaç adım önde olan birinin peşinde olduğumuzu aklımdan çıkaramıyorum. Tabi sen pek önem vermiyorsun ama… Bizim ona tuzak kurduğumuz gibi o da bize tuzak kurmuş olabilir. Üstelik bu gece için haftalar öncesinden yaptı planlarını. Bizse Hüseyin Gürsan’ın ne hazırlık yaptığını bile bilmiyoruz. Tek bildiğimiz adamın salak gibi eve girmeye yeltenmeye çalışma ihtimaline karşılık evi gözetleyecek olmamız.” Piposunu vahşice dişledi. O böyle konuşurken sanki belirli birinden bahsediyormuş gibi hissediyordum. “Siyah maskelinin sihirbazlığa düşkün olduğunu nereden çıkarıyorsun Mithat? Yani yaptığı tüm o şeyler. Eve girmesi? Duvarın içinden geçmesi?”

“Cemay lütfen ikide bir duvarın içinden geçmekten bahsetme” diye böldü. “Adamın duvarın içinden geçtiği filan yok.”

“Allah Allah! Bunu sen mi söylüyorsun?”

“Tabi ben söylüyorum. Ben hiçbir zaman bunların metafizik hadiseler olduğunu iddia etmedim ki zaten. Sadece Gürsan’ın gözüyle bakıldığında gerçekten yaşandıklarını söyledim. Sen ise meseleyi ya hiç yaşanmamış kabul ediyor, imkânsız diye bağırıp adamın hayal gördüğünü ileri sürüyorsun yahut da hadiseyi olduğu gibi ele alıp üzerinde düşünmüyorsun. Oysa madalyonun iki yüzü var. Birincisi bize gösterilen şekli ikincisi ise gerçekte olan…”

“Ben mektupta yazılanları fizik kurallarına bağlı kalarak yapabilecek bir adam tanımıyorum ama.”

“Olaya yanlış açıdan bakıyorsun da ondan. Adam mektupta yazdıklarını yapmadı. Yapacağı şeyleri mektupta yazdı.”

“Ne farkı var?”

Sabırsızca yerinde kımıldandı. “Bana bir ara hobi olarak sihirbazlıkla ilgilendiğini söylemiştin. Fakat bu işin teorisini kavrayamadığın ortada… Galiba eş dost meclislerinde vakit geçirmek için el çabukluğuna dayalı gösteriler yapmaktan ibaret seninkisi. Oysa ben sihirbazlıktan hiç anlamadığım halde bu işin mantığını çok iyi bilirim. Şimdi diyelim ki ben sihirbazım ve seni sahneye çağırarak elimdeki destenin içinden kart seçmeni istiyorum. Sen de kartları karıştırıyor ve içlerinden birini seçiyorsun. Daha sonra bir başka seyirci çağırıp aynı şeyi ondan da yapmasını istiyorum. Sonunda ikinize de seçtiğiniz kartları diğer seyircilere göstermenizi rica ediyorum. Ve böylece ikiniz de desteden aynı kâğıdı seçmiş olduğunuzu şaşkınlıkla görüyorsunuz. Şimdi bu basitçe anlattığım illüzyonu çözmek için bile, doğru sorular sormalısın kendine.”

Bir süre bekledikten sonra dudaklarımdan umutsuzca çıktı sözcükler. “Diğer seyirci ayarlanmış olabilir.”

“Bu neyi değiştirir ki? Sen ayarlanmamış olduğunu kendin bilmiyor musun? Onun senin seçeceğin kartı bilmesine imkân yok. İşte böyle yanlış düşünceler yanlış iz üzerinde yürümene neden oluyor. Senin gibi ortalama seyirciler sihirbazın bu kartı nasıl tahmin ettiğini düşünürken biraz daha zeki olanlar çoktan şu soruya cevap aramaya başlamışlardır bile: ‘Sihirbaz daha önce belirlediği bu kartları izleyicilere nasıl seçtirdi?’ Bu sorunun cevabı çözümün kendisidir. Doğru cevaba ulaşmak için doğru sorular sormayı öğrenmelisin. Bizim vakada da siyah maskeli bu hileye başvurdu. Aklımıza hep zoraki koz olarak şu soruyu getirtti. ‘Acaba mektupta yazılan imkânsız şeyleri nasıl gerçekleştiriyor?’ Oysa sadece gerçekleştirebileceği şeyleri yazmıştı o mektuplarda. Eve gizlice girmenin bir yolunu buldu ve yazdı ‘hiçbir kapı ve duvar bana engel olamaz.’ Aynı anda iki yerde birden görünmenin hilesini tasarladı ve kâğıdın başına geçti. ‘Aynı anda hem her yerdeyimdir hem de hiçbir yerde.’ Nasıl ayak izi bırakmayacağına dair çalışmalar yaptı ve sakin sakin daktilosunun tuşlarına bastı. ‘Hiçbir iz bırakmadan yürüyebilirim.’ Böylece önceden hazırladığı bazı materyalleri kullanarak bir takım numaralara girişmesine rağmen, her istediğini istediği an yapan sonsuz kudret sahibi gibi pazarladı kendisini.”

“Ama ‘ne ölürüm ne öldürülürüm’ de yazmıştı mektubunda? Ölümsüzlüğün formülünü mü buldu yani?”

“Hayır tabi. O, babasına kimliğini kasıtlı olarak açık eden bir mesajdı. Böylelikle ‘baba ölü sandığın oğlun intikam için peşine düştü, fakat bana karşı yapabileceğin bir şey yok’ demek istiyordu, anladın mı?”

“Sanırım” diyebildim sadece. Bunlar beni aşan konulardı. Bence bunlar Mithat’ı da aşan konulardı. Koltuğunda büzüldü. Onun hızlı meditasyona girme huyunu bildiğimden o vecd halinde bırakıp mutfağa yöneldim. Dolapta hiçbir şey bulamayınca bir meyve tabağı hazırladım kendime. Geri döndüğümde pencere karşısında elleri arkada dışarıyı seyrediyordu. Bir silah gibi elinde tuttuğu pipodan arada bir çekiyor ve duman yüklü nefesiyle pencerenin buğusunu siliyordu. Ses çıkarmadan koltuğa geçtim. Ağır ağır tabağı kucağıma koyarak yeşil elmanın kabuğunu soymaya başladım. Bir yandan da Mithat’ı süzüyordum. Gözüme ilk defa bu kadar farklı görünüyordu. Belki de bu onu ilk defa olduğu gibi kabul etmek yerine bir yabancıymış gibi bakabilmem yüzündendi. Bu tıpkı bir insanın yakın ailesinden birine dışarıdan biriymişçesine bakmayı başardığı an karşılaştığı manzaraya benziyordu. İçe çökmüş siyah gözleri, ince kalkık kaşları ve çıkık elmacık kemikleri yüzünün belirgin noktalarını oluşturan zayıf, uzun boylu ince yapılı genç şimdi bana çok değişik geliyordu. Topukları üzerinde ileri geri sallandı ve başını salladı. Ayaklarının ucuyla farkında olmadan ritim tutuyordu. Çenesinde toplanan sakalını sıvazladı hafifçe. Elmanın kabuğunu sıyırayım derken kaygan yüzeyden kurtulan bıçak parmağıma kaydı. Fışkıran kanı emerek durdurmaya çalıştım. Bugün sakarlığım üstümdeydi. “Gel meyve ye,” dedim bıçağın ucuna taktığım soyulmuş elma dilimini uzatarak. “Bu vakayı aldığından beri yemeden içmeden kesildin.”

“Bırak şimdi meyveyi” diyerek arkasını döndü. Saate şöyle bir baktı ve “hadi kalk hava kararmadan seninle birkaç yere gidelim” diye hareketlendi. Hala şaşkın şaşkın bakınırken “hep şikâyet ediyordun, bak istediğin oldu işte, öyle boş boş oturmayacağız.” Gideceğimiz yeri sormadım. Üzerimi giyinmek için odaya geçtim. Döndüğümde Mithat’ın hala görünürde olmadığını fark ederek masanın üzerindeki gazeteye göz gezdirdim. Mithat üzerine bol gelen kalın mavi bir ceketle teşrif etti. “Hazır mısın?” dedi gazeteyi elimden alarak. Sayfalarını hızla çevirdi ve yerine bıraktı. “Hava soğuk, kalın giyindin di’ mi?” Başımı salladım. Biraz sonra buz gibi bir havada, öğlen sonrası güneşinin altında göz alıcı parlaklığa bürünen yolları arşınlamaya başladık. Tepemizdeki ışık kaynağı ısıtma konusunda yetersiz kalmasından utanmış gibi yörüngesindeki her bulutun altına ayrı ayrı girerek saklandı. Ayağımızın altında ezilen karın içimi gıcırdatan sesi ve birkaç gündür görmekten bıktığım bembeyaz rengin eşliğinde, iki vesait değiştirerek kısa bir yolculuk yaptık. Mithat ara ara cebinden çıkardığı küçük kâğıda bakıyordu. Omzunun üzerinden baktım. “Kimin adresi bu?” dedim berbat yazısını okumaya çalışarak.

“Necla Gürsan’ın. Hande Gürsan’ın annesi… Kadınla konuşmamız lazım, dua edelim de hakikaten annesinde kalıyor olsun.”

Hande Gürsan’ı düşünmeye başladım. Sarı saçlı genç kadının etkileyici konuşmasını ve narin hareketlerini… Zenginliğini ihtişamıyla parıldayan o sağlık fışkıran yüzü… İşin içinde para olmasa dönüp bakmayacağı adamlarla senelerini nasıl geçiriyorlardı bu kadınlar? Bu işkencenin bir türlüsü gibi geliyordu bana. Acaba kocasının kendisini takip ettiğini ve resimlerini çektiğini biliyor muydu? Sanmıyorum. Fakat bir şeyler döndüğünden kuşkulanmış olmalı ki kaçamaklarına daha bir özen gösterdiğini söylemişti ihtiyar. Gürsan aldatıldığını ne zamandır biliyordu acaba? Mithat’ın deyimiyle ‘genç sevgili’yi düşünmeye başladım. Gerçi arkadaşım yaşını filan bilmiyordu tabi ama adamın genç olması gerektiğini düşünerek söylemişti bunu. Herhalde kadının ikinci kez aynı hatayı yapmayacağını düşünüyordu. Kafamı cama dayayarak gözlerimi kapadım. Bozuk ve karlı yol üstünde rahatsız edici bir yolculuk sonunda ineceğimiz yere geldik. Mithat eliyle taksilerin art arda sıralandığı caddeyi gösterdi. “Buradan aşağı gideceğiz.” Yaya olarak caddeden aşağı indir ve şehrin merkezinin aksine bakımsız ve pis sokakları arşınladık. Köşebaşında tüttüren iki Afroamerikan’a gösterdik adresi. İşaret ettikleri yere doğru ilerledik. Arka sokaklarda bir süre oyalandıktan sonra aradığımız yeri bulmuştuk. Birbirini andıran sık dizili kare biçiminde kutulara göz gezdirdik. On beş numaralı dört katlı apartmanı görünce o tarafa doğru yöneldik. Bina tıpkı diğerleri gibi mimari zevkten yoksun inşa edilmiş, çok eski olmamasına rağmen oldukça yıpranmıştı. Duvarları yer yer çatlamış, sıvaları dökülmüş ve pencerelerin tahta çerçeveleri aşınmıştı. Hande Gürsan’ın evlenmeden önce sekreterlik yaptığı düşünülünce annesinin böyle bir yerde kalıyor olması sürpriz değildi. Arkadaşım dört basamakla çıkılan eşiğe ulaştı. Sundura altında beni bekledi ve zile bastı. Yaşlı bir kadına ait olan parazitli bir “who is it?” sesini duyunca kendini tanıttı. “Hüseyin Bey’in hayatını kaleme alacak olan yazarlarız. Hüseyin Bey eşinin burada kaldığını söyleyince arkadaşımla birlikte ona bir takım sorular sormak için ziyaretine gelmek istedik. Kendisi bizi tanıyor zaten.” Bir süre sessizlik oldu. Ardından otomatik sesi duyuldu. Demek ki Hande Gürsan evdeydi. Karanlık apartmana girip, toz kaplı döner basamakları tırmandık. Genç kadının bizi nasıl karşılayacağını düşünüyordum. Mithat’ın esrarengiz soruları sonrası bir yazardan daha fazlası olacağımızı tahmin edecekti kuşkusuz. Ama artık bunu saklayacağımızı sanmıyordum. Hizmetçi her şeyi öğrenmişti zaten.

İkinci kata çıkınca kapı önünde bizi bekler bulduk onu. Sarı saçlarını ensesine salmış ve yüzünde yine aşırıya kaçan bir makyajla bize gülümsüyordu. Üzerindeki askılı beyaz bluz ve mavi etekle ışıl ışıl gülerken sanki bize ‘buraya ait değilim’ demeye çalışıyordu. İnce ve biçimli dudakları aralanınca “oo hoşgeldiniz yazar beyler” sözcükleri çıktı kinayeli bir sesle. “Buyrun kapıda kalmayın.” Eşikten çekilerek önümüzü açtı. İnsanların dış görünümlerinden kolayca etkilenmeseydim tavırlarının zarif bir ev sahibesinden çok Amerika’da dükkânına müşteri çekmeye çalışan Türk kebapçılarına yaraşacağını düşünürdüm. Ayakkabılarımızı paspas üzerinde bıraktık. Üstümüzdekileri alarak bizi misafir odasına buyur etti. Evin içi de dışından farklı değildi. Bakışlarımızı fark eden kadın adeta gururla, “beni o zengin züppelerden sanıyordunuz tabi” dedi inci gibi dişleriyle gülerek. “Oysa benim çocukluğum bu sokaklarda, mahallelerde geçti.” Bunları neden söylemişti acaba? İnsanlar neden yoksulluklarından övgüye değer şeylermiş gibi bahseder anlamam. Özellikle para için kendisinden iki kat yaşlı bir insanla evlenmeyi bile sindirebilen birinden yoksulluk övgüsü duymak komik geliyordu bana. Bu, zekâya önem verdiğini iddia edip daha sonra göğsünü gere gere ‘bakın ne kadar boş beyinliyim’ diyerek etrafta dolaşmayı andırıyordu. Fikrini değiştirerek dışarıdaki manzaraya evin içinden bakmak durumu daha da kötüleştirecekmiş gibi ani bir refleksle gri perdeyi çekti. “Kusura bakmayın” dedi dudağını büzerek. “Size bir şey ikram etmeyi unuttum. Ne içersiniz?”

“Hiçbir şey, hiçbir şey…” Ev sahibinden bile rahat bir tavırla kendini koltuğa bıraktı. “Hiç vakit kaybetmemiz gerekiyor. En iyisi hemen konuya girmek…” Sabırsızlığı yüzünden karşısındakini ürkütmesinden korkuyordum. Kadın acayip bir bakışla baktı bana. Ellerimi çaresizce açtım. Anlaşmış gibi aynı anda çöktük iskemlelere. “Bakın size numara çekmeyeceğiz” diye başlamayı uygun gördü arkadaşım koltuğun kenarına kurularak. “Zaten gerçeği şimdiye dek anladığınızı düşünüyorum. Siz zeki bir kadınsınız. Arkadaşımla biz, yazar filan değiliz. Ne olduğumuzu şimdilik söylemesek daha iyi… Fakat kocanıza yardım etmeye çalışan insanlar olduğumuzu bilin yeter.”

“Hangi konuda yardım ediyorsunuz Hüseyin’e?”

Mithat tereddüt etti. Sonra kadının bu şoka dayanacağını tahmin ederek lafı eğip bükmeden söyledi. “Onu öldürmek için peşine düşen birine karşı kocanızı korumaya çalışıyoruz.” Hande Gürsan’ın ağzı çarpık bir biçim aldı. Gök mavisi gözlerinden bir ışık demeti geldi geçti. Fakat yine de sükûnetini korudu. Bacak bacak üstüne atarak “saçma” diye dudak büktü. Mithat’ın söylediklerini inandırıcı bulmamıştı galiba. Arkadaşımın hareketleri hakikaten abartılıydı. “Kocamın hayatı neden tehlikede olsun ki?”

“Bunu biz de sizden öğrenmeye geldik. Aklınıza gerçekten hiçbir neden gelmiyor mu?”

Omuzları dikleşti. “Bunu nereden çıkardınız bilmiyorum ama hayır, aklıma hiçbir sebep gelmiyor.” Sonra duraksadı. “Tabi kocam zengin biridir ama… Bu yeterli mi?”

Kadının önemsemez tavrı karşısında hiddetlendi. “Yani kocanızın evine üç metrelik jiletli tellerle güçlendirilmiş duvar örmesi ve bahçeye kilitli bir kapı koydurması garibinize gitmedi mi?” diye sordu.

Şuh bir kahkaha atan kadın, zarif bir boyun hareketiyle saçını savurdu. Derin dekoltesine bakmamaya özen gösterdim. “Ah o mu? Fakat bunun sebebini söylemiştim ya size. Her şey şu hizmetçinin gördüğü o adam yüzünden.” Beyaz inci işlemeli küçük çantasından sigara paketi çıkardı.

“Ve siz bunda hala bir anormallik görmüyorsunuz öyle mi” dedi Mithat uzatılan sigarayı reddederek. “Sebep? Kocanız vesveseli bir insan mıdır? En ufak bir sorun çıktığında korkuyla kendisini kale gibi bir yere kapatıp günlerce tir tir titrer mi?”

“Aslında hayır tabi” dedi ince sigarasını yakarak. Kırmızı rujlu dudaklarını filtreye neredeyse temas ettirmeden içmeye başladı. “Daha önce böyle bir şey yaptığını söylersem yalan olur. Hatta onun cesur biri olduğunu bile söyleyebilirim size. Bu işin sebebine gelince… Defalarca sordum ama beni her seferinde tersledi. Bana hiçbir şey anlatmıyor! Galiba bunun korktuğunu itiraf etmek anlamına geleceğini düşünüyor. Ama ben bu yaşananların önemli şeyler olmadığına eminim.” Kül tablası almak için ayaklandı. Biraz sonra tekrar yerine oturdu. “Buraya kadar geldiğinize göre sanırım siz bir şeyler biliyorsunuz.”

Mithat’la kadının arasında görülmez bir husumet vardı sanki. İşin aslı arkadaşım birinden hoşlanmadığı zaman tavırlarıyla bunu genellikle belli ederdi. Soğuk bir bakışla kadına mesafeli bir cevap verdi. “Bizim zannettiğinizden çok daha fazlasını bildiğimizi az sonra göreceksiniz.” Sesinde de tıpkı kurduğu cümlesinde olduğu gibi gizli bir tehdit saklıydı. İşini ne kadar zora sokacağını bilmesine rağmen imalı konuşma huyundan bir türlü vazgeçmiyordu. Nereden başlayacağını tasarladı kafasında. “Kocanız tüm o önlemleri aldı, zira hizmetçinizin bahçede gördüğü adamın alelade biri olmadığını anladı. Şimdi size bilmediğiniz bazı şeyleri anlatacağız. Böylece Hüseyin Bey’in davranışlarını gözünüze artık daha makul gelecektir. Bunları bize yardım etmenizin ne derece önemli olduğunu anlamanız açısından söylüyorum.” Kadının dikkatini çekmeyi başarmıştı. Bütün bir vücudu gerildi. Telaşlanmasına rağmen sakinliğini korumaya çalıştı. “Kocanız, hizmetçinizin anlattığı olayın yaşanmasından birkaç gün önce tehdit mektupları aldı. Bunların bir kısmı bizim elimizde bir kısmı da poliste. Hüseyin Bey ayrıca polisten koruma talep etti. Bunu biliyorsunuz tabi.”

“Evet, ama sebebini şimdi sizden duyuyorum. Zaten evliliğimiz iyi gitmiyor bu yüzden birbirimize içimizi pek dökmeyiz.”

“Dahası var” dedi Mithat parmak uçlarını birleştirerek. “Hüseyin Bey’e koruma polisinin evinizden ayrıldığı gün, bir mektup daha geldi. Tabi böyle cesur bir atak karşısında bazı önlemler alması gerektiğini düşündü. Ertesi gün bir mektup daha… Ve nihayet cuma gecesi evinizde feci bir hadise yaşadı. Tabi ne siz ne de bir başkası vardı evde.” Kadın sanki arkadaşımın doğru söyleyip söylemediği ben doğrulayacakmışım gibi baktı. Refleks olarak başımı sallayarak teyit ettim. Davudi bir ses tonuyla devam etti. “Cuma gecesi evinin yakınlarında bir restorana giderken siyahlara bürünmüş maskeli biri tarafından takip edildi ve peşindeki adam onu ölümle tehdit etti. Daha sonra restoran çıkışı yeniden peşine takıldı ve bu kez de o devasa önlemlere karşın evinize girmeyi başardı. Kocanız yatak odasına girdiğinde karşısında yine o siyah maskeli adamı buldu. Adam onu tehdit ettikten sonra kaçarak uzaklaştı.”

Kadının gözleri şaşkınlıkla açıldı. “Sahi mi? Nasıl oldu bu?”

Mithat, Gürsan’ın anlattığı kadarıyla detayları paylaştı kadınla. Hande Gürsan’ın tavırlarından onun da hikâyeye en fazla benim kadar prim verdiğini anladım. Bu halinden destek alarak “kocanız hayal görmüş olabilir mi” diye sordum hatta. Olumlu bir cevap Mithat’a karşı elimi güçlendirecekti. Ne var ki kadın derinlere dalan gözleriyle “hayır” dedi. “Her ne kadar kocam hakkında pek iyi hisler beslemesem de hayaller gördüğü de söyleyemem.”

“Peki, abartmayı seven bir insan mıdır?” Çaktırmadan Mithat’a baktım. Niyetimi anlamıştı.

“Hayır, böyle bir şeye de şahit olmadım. Anlattıklarının nasıl olduğu ile ilgili bir fikir yürütemiyorum ama…” Arkadaşım arkasına yaslandı. “Kocanız önceleri bunun hırsızlık amacıyla olabileceğini söyledi. Yılbaşı gecesi vereceği sergiden ve elmaslarından bahsetti. Fakat sonrasında yaşanan bazı hadiseler bu fikirden vazgeçmesine neden oldu. Hüseyin Bey peşindekinin kendisini ne pahasına olursa olsun öldürmek niyetinde olduğunu ve bu yüzden sizi tehlikeden korumak için annenizde kalmaya ikna ettiğini anlattı bize.” Apaçık bir yalanı araya ustaca sokuşturmuştu.

“Peki, neden benimle görüşmek istediniz?”

“Hüseyin Bey, Teksas polisi kendisine inanmadığından bizden yardım istedi. Biz de isteğini geri çevirmedik. Kendisinden hayatını tüm detaylarıyla anlatmasını istedik. Her şeyi açık açık anlattı. İlk evliliğini, çocuğunu, boşanmasını ve sizinle evlenmesini… Karısının Fransa’ya gidip orada öldüğünü ve ondan bir süre önce oğlunun intihar ettiğini… İş yerinden ortağı Avni Urel’le olan münasebetini vesaire. Tabi bu anlatılanlarda dikkat çekici bazı detaylar vardı. Mesela ilk karısıyla boşanmamışken ve siz henüz reşit bile değilken aynı çatı altında yaşadığınız ve mahkemede karısına iftira atmak için ortaklaşa plan yaptığınız gibi…” Mithat’ın başardığı en iyi şeylerden biri de karşısındakini kalbinden vuracak cümleleri sanki alelade bir şeyden bahsediyormuş gibi vurdumduymaz bir tavırla anlatmasıydı. Arkasına yaslanarak süzdü kadını. Hande Gürsan, yakın gözlüğünün üstünden bakan ihtiyarlar gibi başını eğdi. Bir anda şekil değiştiren çehresinde bariz bir tiksinti okunuyordu. Tuzağa düştüğünü hisseden hayvanlar gibi ürkek ve telaşla göz gezdirdi çabucak. “Bunları sizi yadırgamak için değil sadece hakkınızda ne kadar bilgi sahibi olduğumuzu göstermek için anlatıyorum” diye ortamı yumuşatmaya çalıştı Mithat. “Az sonra daha iyi anlayacağınız gibi aslında biz sadece kocanıza değil size de yardım etmeye çalışıyoruz.”

Hande Gürsan karşısındakinin oyunu nasıl oynadığını anlamıştı. Bu yüzden sahte bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. “Öyle mi? Bana hangi konuda yardım ediyorsunuz acaba?” Durumdan hiç etkilenmemiş eş rolünü hakkıyla oynuyordu. “Hem Hüseyin size bunları neden anlattı? Özel hayatını öğrenerek ona nasıl yardımcı olabilirsiniz ki?”

“Hande Hanım bugün cömert günümdeyim” diyerek sırtını koltuğa verdi arkadaşım. “Bu yüzden size her şeyi anlatacağım. Biz…” O ana kadar bir köşede olan biteni izleyen beni işaret etti. “Bir bakıma özel dedektif sayılırız.” Kadının suratında, muhtemelen kendisinin bile varlığını bilmediği çizgiler belirdi. Makyajının altında saklanan gergin yüz ciddileşti. “Kocanız peşindeki adamın yakınlarından biri olduğundan kuşkulanıyor. Ve böyle düşünmesinin de çok geçerli bazı sebepleri var.”

“Saçma. Ben onun hayatındaki herkesi tanırım. Hiç öyle biri yok.” Mithat “siz onun hayatındaki herkesi tanıyorsunuz ama” dedi ve son anda kendisini zapt etti. Kadının ince kaşları havalandı. “Gördüğünüz gibi gayet açık konuşuyor, sizden hiçbir şeyi saklamıyoruz” dedi arkadaşım. “Umarım aynı hassasiyeti siz de bize karşı gösterirsiniz. Tabi bize hiçbir şey anlatmak zorunda değilsiniz. Fakat konuşmanız sizin de yararınıza olur.” Öyle bir hali vardı ki kadına yasal haklarını bildirecek diye bekledim.

“Dobralığınızdan ötürü teşekkürler” diyebildi Hande Gürsan, üzerindeki şaşkınlıktan sıyrılamayarak. “Tabi ki size hiçbir şey anlatmak zorunda değilim. Bunu hatırlatmanıza gerek yok. Fakat madem hikâyeyi tek taraflı olarak duydunuz. Bi’ de benden dinleyin. Çünkü deminden beri bana yuva yıkan bir fahişeymişim gibi bakmanızdan bıktım.” İkimiz de irkildik. Aslında bakışlarımızın art niyetli olduğunu sanmıyordum. Fakat Mithat belki imalı sözleriyle kadının böyle düşünmesine neden olmuştu. “Onun yanında çalışmaya başladığım ilk hafta bana göz koymuştu Hüseyin” diye hızlı bir giriş yaptı. “Ben daha on altı yaşını bitirmemiş bir kızdım. Ailemin durumunun iyi olmaması, küçüklükten beri fakir bir yaşantı sürmem, onun gibi zengin ve başarılı bir iş adamla karşılaşınca etkisinde kalmama neden oldu. Zaten pek çok genç kız bu hataya düşerdi. Tabi fiziksel görüntüsü şimdikinden çok farklıydı. Her neyse. Onunla birkaç ay işyerinde flört ettik. Daha sonra bana ‘birkaç hafta ofise gelmeyeceğim. Sana evde ihtiyacım olacak, iş mektuplarının yazılması gerekiyor’ dedi. Karısının rahatsız olacağını bildiğimden kabul etmek istemedim ama neticede ben onun bir çalışanıydım. Ne yapıp edip beni ikna etti ve eşyalarımı taşıyarak evine geçtim. Tabi karısının duruma tepkisinin ne olduğunu tahmin etmişsinizdir. Üstelik evde bile benimle oynaşmaktan çekinmiyordu. Tabi ben bu hayatı asla tasvip etmiyordum. Karısına haksızlık etmemesi gerektiğini ve onunla boşanıp benimle evlenmesinin doğru olacağını söyledim. Bana bir böcekmişim gibi bakmayın! Bir metres olmaktansa evli bir kadın olmak daha ahlaklı değil midir? Üstelik Hüseyin karısını sevmiyordu bile. Kadının da onu sevmediği çok açıktı. Bence kadın boşanmayı çoktan aklına koymuştu. Sadece araya benim girmem yenildiği anlamına geldiğinden bunu kabullenmek istemiyordu.

On yedinci yaş günümde Hüseyin pahalı bir pırlanta aldı ve karısının gözü önünde hediyeyi bana verdi. ‘Sadece bir senen kaldı’ dedi imalı imalı. ‘Sonra artık kanunen özgürsün.’ Tabi bu sözleri karısının tepkisini ölçmek için söylüyordu. Kadının ikimize birden bir bakışı vardı ki görmeliydiniz. Sonra o küçük çocuk… O sıralar beş altı yaşlarındaydı. Ama onun da bana bakışlarından olan biteni anladığını görebiliyordum. Hüseyin, karısını kışkırtmak için buna benzer hareketlere devam etti. Böyle yaparak onu kıskandıracağını ve yeniden elde edeceğini sanıyordu. Erkekler ne kadar saf oluyor. Bu hareketleri sadece karısının nefretini artırıyordu. Neticede aynı yıl boşandılar. Tabi bunun beni sevindirdiğini saklamayacağım. Artık aramızda engel kalmamıştı. Fakat Hüseyin karısının kendisini boşamasına o kadar çok sinirlendi ki bir gün eve hışımla gelip karısını mirasından men etmek istediğini söyledi. Fakat kanunen bu işin bir takım zorlukları vardı. Bu engelleri aşmak için avukatının verdiği aklı anlattı. Eğer size bu fikrin benden çıktığını söylediyse yalan atmış. Tamamen avukatının ve kendisinin fikriydi. Fakat ben de o günün koşullarında şimdi asla yapmayacağım bir şey yaparak kabul ettim. Henüz iyiyle kötüyü ayıracak olgunlukta olmadığımı söyleyerek kendimi aklayacak değilim. Fakat kabahatin çoğu ondaydı. Benim aklıma o girdi. Neyse neticede o işi yaptık.” Bazen kötü bir eylem konuşurken ima yollu anlatılınca kulağa daha iğrenç gelir. Şimdi de böyle olmuştu. Kadın beyaz teni yüzünden çok çabuk belli olan kızarmış yüzünü başka tarafa çevirdi. Beyaz teni köprücük kemiğine kadar renk değiştirmiş, titreyen parmaklarıyla elbisesinin kenarıyla oynuyordu. “Karısı mirastan men edilince huzura erer ve artık evleniriz sanıyordum ama yanılmışım. Ona artık evlenmemiz gerektiğini söylediğim her seferinde bir bahane uyduruyordu. Ben de saflığımdan ses çıkarmıyordum. Meğer karısıyla yeniden evlenebilmenin planlarını yapıyormuş o sıralarda. Bunu bir gurur meselesi yapmış. Böylece karısıyla arasının düzeleceği umuduyla son ana kadar beni oyaladı. Fakat karısı ne vaat ettiği paraya razı oldu ne de mahkemede kendisine atılan iftiradan vazgeçilmesi teklifini kabul etti. Böylece kesin bir dille reddedilen Hüseyin artık ümidini yitirerek intikam hırsıyla hareket etmeye başladı. Önce kendisinin teslim ettiği çocuğunun parasını kesti. Yasal olarak çocuk Hüseyin’de kaldığı için bunu yapabilirdi tabi. Fakat sonra kadının nafakasını kesmeyi koydu kafasına. Bunu yapmaya yasal olarak hakkı yoktu ama o avukat ordusu sayesinde durumu idare edebileceğini hiç olmazsa kadını yıpratacağını düşünüyordu. Üstelik kadının başvurduğu iki firma ile görüşerek onun iş almasına da mani oldu.” Hüseyin Gürsan gözümde giderek bir canavara dönüşüyordu. Önceden yaş farkı nedeniyle yakıştıramadığım bu çifti şimdi büsbütün ayrı görüyor karşımızdaki kadının bunları bilmesine rağmen bu zalim adamla nasıl olup da beraber yaşadığını anlayamıyordum. Beyaz teni, kusursuz yüz hatları ve muhteşem fiziği insanın aklını başından alan kadını inceledim. Bence para için tüm bunları görmezden gelen bir insan da masum sayılamazdı. “Sonunda Zeynep Gürsan, kızlık soyadıyla Zeynep Zervioğlu, Hüseyin’in hiç ummadığı bir hareket yaparak, çocuğunu da alarak Fransa’ya akrabalarının yanına gitti. İkisi de ölene kadar orada yaşadılar.” Bu sonu Hüseyin Gürsan’dan da duyduğumda içim şimdiki gibi burkulmuştu. Zeynep ve oğlunun yaşadıkları, her şeyin giderek kötüye gittiği bir anti-masal gibiydi ve tüm o acı dolu hayatlarına yakışacak biçimde final yaparak; ‘ölene dek mutlu yaşadılar’ kısmı ‘ölene dek yaşadılar’ biçiminde değişime uğramıştı.

Mithat piposunun tütünlerini parmağıyla ezerek sordu. “Çocuğun öldüğüne emin misiniz?” Hikâyenin dram değil gizem yönüyle ilgileniyordu.

“Tabi eminim” dedi kadın bu suali manasız bularak. “Bunu bütün gazeteler yazmıştı zaten. Hüseyin size anlatmadı mı?”

“Hüseyin Bey çocuğun cesedinin hiçbir zaman bulunmadığını anlattı.”

“Orası öyle. Fakat denizlerin dibi insan doludur. Hiç kimse cesetleri karaya çıkarılmadı diye onları canlı saymıyor değil mi? Yoksa onun ölmediğini mi söyledi size Hüseyin?” Samimi bir şaşkınlıkla baktı bize. “Hıh, onunki de laf. Bu saçmalığı da nereden çıkarmış?”

“Kendisine gelen mektuplarda yer alan bazı imalar böyle düşünmesine neden oldu? Açıkçası bizim de ölmediğini düşünmemiz için geçerli sebeplerimiz var. Ne var ki bunları size anlatmak hem çok uzun sürecek hem de ilk seferde kulağınıza imkânsızmış gibi gelecek. Fakat şunu bilin yeter. Ailesi Fransa’ya gidince Hüseyin Bey peşlerine bir ajan takmış. Bu ajan, kadınla ölümünden birkaç gün önce hastanede konuşmaya muvaffak olmuş. Kadın, oğlunun ölmediğini ve Fransız polisini atlatarak sık sık kendisini hastanede ziyaret ettiğini söylemiş.”

Hande Gürsan Mithat’ın yüzüne tuhaf tuhaf baktı. “Ben… Ne diyeceğimi bilemiyorum” dedi kekeleyerek. “Bana tuzak kurmak için yalan söylemiyorsunuz değil mi? Yoksa bu da şu dedektif ve polislerin oynadığı oyunlardan biri mi?”

“Hayır, sizi temin ederim ki doğruyu söylüyoruz. İsterseniz daha sonra kocanıza sorup teyit edebilirsiniz.”

“Demek Hüseyin bütün bunları şimdiye dek benden saklamış.”

“Sizce ilk karısı sırf kocasının korkutmak amacıyla uydurmuş olabilir mi?”

“Bilemem. Tanıdığım kadarıyla öyle biri değildi. Namus timsali pozları keserdi sık sık.”

“Bizim sadece kocanız lehine çalıştığımızı sanmayın” diyerek konuşmasını böldü Mithat. “Sizin de bize bazı sırlar vereceğinizi umarak onun bir sırrını ifşa edeceğim. Hüseyin Bey ilk karısına yaptığı oyunun benzerini size de yaptığını itiraf etti. Ondan boşanmak istediğinizi bildiğinden size karşı açık açık miras kozunu ileri sürüyormuş.” Genç kadın sigara dumanları arasında öksürük nöbetine tutuldu. Dudağında sitemli bir gülümseme ile “hayatımda tanıdığım en dürüst üçkâğıtçı” dedi. “Onu sevmediğimi çok iyi bildiğinden beni elinde zorla tutmaya çalıştığı doğru.” Saçlarını bir boyun hareketiyle ensesinden aşağı saldı. Sonra birden yüzündeki yarı tebessüm dudaklarında dondu. Kaşlarını çatarak “yoksa başına gelenlerden ötürü beni mi suçluyor?” dedi ve sonra gaf yaptığını fark ederek sustu.

“Sizi neden suçlasın?”

“Ne bileyim? Onun ne düşüneceği belli olmaz ki!”

“Böyle düşüneceği ihtimali aklınıza geldiğine göre bir sebebi olmalı ama.”

Üzerine gidilmesinden sıkılarak “sebebi yok” diye sesini yükseltti.

“Sakin olun” dedi Mithat. “Sizden şüphelenmek aklından bile geçmiyor. İşin aslı sizden şüphelenen biziz. Çünkü kocanızın bilmediği bazı şeyler biliyoruz hakkınızda.” Nereye kadar bildiğimizin hesabını yapan meraklı bakışlar… “Onu aldattığınız genç sevgilinizden bahsediyorum” dedi Mithat bu gergin anın etkisini azaltmak için odanın duvarlarına göz gezdirerek. “Bunu inkâr edecek değilsiniz herhalde?”

Hande Gürsan yumruk yemiş gibi irkildi. Fakat kendisini ustaca toplaması uzun sürmedi. Birkaç saniye içinde beş altı değişik duyguyu yansıtan mimikler geçidi oldu suratında. Bir tiyatro oyuncusuna yakışacak cinsten atlattı bu beklenmedik hamlenin yüzündeki tesirini. Gözlerini kıstı. “Tabi inkâr edeceğim. Ne saçmalıyorsunuz siz?”

“Ben asla saçmalamam. Hüseyin Bey’i aldattığınızı biliyorum. Sizi bizzat takip ettim ve kendi gözlerimle gördüm.” Mithat’tan araya sokuşturulan ikinci yalan. Sır verir gibi masaya eğildi ve bariton bir sesle konuşmaya başladı. “Bakın beni iyi dinleyin. Buraya sizi de korumak için geldiğimi söylerken çok ciddiydim. Kocanıza bu aşk maceranızı şimdiye dek anlatmama nedenim doğruyu söylemek gerekirse sizden çok onu düşünüyor olmam. Fakat bize yardımcı olmazsanız bu bilgiyi ondan saklayarak acaba ihanet mi ediyorum diye düşünmeye başlayacağımdan korkuyorum.” Herhalde birisini tehdit etmenin en nazik biçimlerinden biriydi bu. Kadın ellerini göğsünde birleştirerek düşmanca bir tavırla baktı. Kafasında nasıl bir yol çizeceğinin hesaplarını yapıyordu. Muhtemelen söylenenlerinin doğruluğu konusunda şüpheye düşmüştü. Fakat yine de şansını denedi. “Buraya bana iftira atmak için mi geldiniz? Eğer kocamın arkadaşları olmasaydınız sizi derhal evimden kovardım.” Bembeyaz kesilen suratının taşıdığı sıkıntıyı gizleyemedi. “Siz kim oluyorsunuz da…”

“Alın bakın öyleyse” dedi Mithat cebinden çıkardığı şeyi masanın üstüne fırlatarak. Yüzünde tüm gizli kozlarını sona saklamış bir kumarbaz ifadesi vardı. Kadın neye uğradığını şaşırarak uzandı. “Bu fotoğrafı bizzat ben çektim. Hala mı inkâr edeceksiniz?” Bu hamle tıpkı kadın gibi benim için de o kadar beklenmedikti ki neredeyse ondan önce davrandım. Demek arkadaşım Gürsan’dan fotoğrafı almayı başarmıştı. Muhtemelen izini sürüp resimdeki genç adamı bulabileceğini söyleyerek ikna etmişti ihtiyarı. Sakin kalmaya çalışarak küçük kareyi eline alan kadının çaprazına geçtim. Omzunun üzerinden baktım fotoğrafa. Hande Gürsan titreyen elleri yüzünden sabit tutamıyordu kareyi. Fakat birkaç saniye içinde göğsü belirgin bir rahatlıkla şişip söndü. Fotoğraf o kadar uzaktan çekilmişti ki tüm insanlar küçücük görünüyordu. Deklanşöre basanının hastalık derecesinde titrek ellere sahip olduğunu düşünmeme neden olacak kadar bulanık ve silik çıkmıştı kare. Bu haliyle daha çok yağlı boya tablolarını andırıyordu. Çok uzakta yanı başlarındaki bir ağacın altında yemek yiyen iki kişi görünüyordu. Yanlarında bir garson elinde tepsisiyle servis yapıyordu. Kırmızı elbiseli kadının karşısında oturan siyah deri ceket giymiş genç adamın yüzü cepheden görünmesine rağmen tamamen belirsizdi. Mesafe o kadar uzaktı ki çiftin nereye baktıkları bile belli değildi. Etrafta birkaç müşteri bulunuyordu. Fakat her şey büsbütün bulanıktı. O kadar ki, bilmeyen biri fotoğraftaki kadının şu an karşımızdaki olduğunu hayatta anlayamazdı.

Hande Gürsan kareye bir süre sessizce baktı. Bir kazayı ucuz atlatmış gibi derin bir nefes verdi. “Deliliniz bu mu?” Yüzünde erken kazanılmış bir zaferin gururu vardı. “Bu fotoğrafta hiçbir şey belli olmuyor ki. Üzerimdeki kıyafeti tanımasaydım bunun ben olduğumu bile anlamazdım.” Sinirden dişlerini sıkan arkadaşımın yüzüne kısa bir süre baktı. “Ama bir an için öyle olduğunu kabul edelim hadi. Bu kareden yola çıkarak karşımdakinin benim sevgilim olduğunu nereden çıkarıyorsunuz? Size göre karşılıklı bir şeyler yiyip içen iki insan illa sevgili mi olmak zorunda? Eğer arzu etseydiniz şimdi ben size içecek bir şeyler getirirdim ve karşılıklı içiyor olurduk. Şu yanınızda oturan ve hiç konuşmayan arkadaşınız bizim bu halde resmimizi çekseydi, daha sonra buna bakan birileri sevgili olduğumuz sonucunu mu çıkaracaktı yani?” İki ustanın ağırlık merkezleri sürekli değişen stratejik oyun hamlelerini izliyordum sanki. Eğer bunu bir maç kabul edersek berabere sayılırlardı. Hatta kadının bu son hamlesiyle öne geçtiğini bile söyleyebilirdim. Her ne kadar arkadaşım gibi ben de onun yalan söylediğinden emin olsam da Mithat’ın yüzünü bu hale soktuğu için ayağa kalkıp onu alkışlamak geldi içimden.

Mithat piposunu avucunun içinde kavradı. “Bu fotoğrafları bizzat ben çektim.” Yalan rüzgârı devam ediyordu. “Sizi o gün uzun uzun izledim. Halinizden basit bir arkadaşlık olmadığını anlamak kabildi.”

“Sayın röntgenci bey?” dedi kadın kısık gözlerle. “Bu basit arkadaşlığın ötesinde olduğunu iddia ettiğiniz ilişkinin o anlara ait fotoğrafları da elinizde var mı? Bununla hiçbir şey elde edemeyeceğinizi biliyor olmalısınız.” Bir çöp gibi masaya bıraktı elindekini. Gücün kendi lehine değişmiş olduğunu anlamasına rağmen izlenmiş ve fotoğraflarının çekilmiş olmasına bozulmuştu. Mithat’ın kumarbaz gülümsemesi yine yüzündeki yerini aldı. Onun ne zaman gerçekten avantajlı konumda olduğunu anlamamı zorlaştırıyordu bu bakışlar. “Elimde yalnız bu karenin olduğunu mu sanıyorsunuz? Orada öyle saatlerce durup tek bir fotoğraf çektiğimi sanmıyorsunuz ya!” Bu çıkış beni bile inandıramamıştı. Dalgalar arasındaki son çırpınışlardı onunkisi. Ölüm döşeğindeki hastanın canını teslim etmeden önceki son bir canlanma hamlesi gibi geçici ve etkisiz bir çabaydı. Hande Gürsan şuh bir kahkaha ile çınlattı odayı. “Siz beni aptal mı sanıyorsunuz? Eğer elinizde delil olsaydı beni konuşturmak için buraya en zayıf kozunuzla mı gelirdiniz? Muhakkak diğer fotoğraflar da aynı mesafeden çekilmiş birer sanat harikasıdır. Ha?” Yeniden masa üzerinde çarpık biçimde duran kareye baktı. “Bu arada alınmayın ama kötü bir fotoğrafçıymışsınız.” Mithat’ın üstüne giderek onu bir kez daha yokladı. Adeta cebinde ne var ne yok dökülmesi için baş aşağı silkeledi.

“Buraya at pazarlığına gelmedik” diye kestirip attı arkadaşım. “Diyelim ki elimde başka resim yok. Bu fotoğrafı polise verirsek onlar resmi yüzlerce kez büyütüp yine de tatmin edici bir sonuca ulaşırlar.” Mithat’ın yine boş atıp dolu tutmaya çalıştığını tahmin ettim. Fotoğrafları büyütmek için kullanılacak tekniklerin görüntüyü daha da bozuk bir hale getireceğinden dolayı bunun ancak çok net resimler söz konusu olursa işe yarayacağını biliyordum. Mithat kendisine halen inanmayan gözlerle bakan kadının üstüne başka bir yerden gitmeye çalıştı. “Kaldı ki kocanıza, ona sizi takip ettiğimi söylesem ve sonra da bu resmi göstersem ne diyeceğini sanıyorsunuz. ‘Ah bu fotoğraftakilerin yüzü seçilmiyor, bu kanıt sayılmaz ki’ diye rahat rahat arkasına yaslanarak inkâr mı edecek? Bir kocanın böylesine bir olaya bir avukat soğukkanlılığıyla yaklaşacağını zannediyorsanız, erkekleri hiç tanımamışsınız demektir.” Mithat teknolojiden umudu kesince yine belagate sarılmıştı. Bazen onun yanlış meslek seçtiğini düşünüyordum. Muhakkak politika alanında başarıdan başarıya koşardı.

Hande Gürsan sabırsızlanarak ayaklarıyla ritim tuttu. Dudağının ucuyla içine çektiği sigarasını parmaklarının arasında gergin bir vaziyette tutuyordu. “Artık bu işi uzatmanın manası yok. Benden ne istiyorsunuz açık açık söyleyin.” İnce kalkık burnu ve sivri çenesi endişesinin raddesini ortaya koyuyordu.

“Bana o Don Juan’ın ismini verirseniz…”

“Birincisi ona böyle seslenmezseniz sevinirim” diye kesti sözünü asık bir suratla. “İkincisi neden size adını vereyim ki?” Açıktan açığa ilk itiraf… Fakat bu noktayı aştığımızın bilincindeydi. Artık mesele pazarlıkta anlaşmak ve en az zayiatla kurtulmaktı.

“Onun kocanızın peşindeki kişi olabileceğini düşündüğümü söylemiştim az önce.”

“Saçma, sevgilim hiç tanımadığı bir adamı neden öldürmek istesin? Üstelik hali vakti yerinde, öyle şeylere tamah edecek biri değil.” Öyle şeyler diye küçümsediği iki elmas ve değeri yüz bin dolarlarla ölçülen koleksiyon parçalarıydı.

“Size olayın hırsızlıkla alakası olmadığını da söyledim” dedi Mithat sabırsızca. “Hüseyin Gürsan’ı öldürmek isteyen kişinin Fransa’da kendine öldü süsü veren oğlu Deniz Gürsan olduğundan şüpheleniyoruz.” Mithat’ın bunu söylemeye cesaret etmesine şaşırmıştım. Nefesimi tutmuş sarışın kadına bakarak, ondan gelecek tepkiyi bekliyordum. Acaba aradaki ilgiyi anlaması kaç saniye sürecekti? Önce garip bir ses çıkararak gülümsedi. Sonra yüzü bir taş heykel gibi dondu kaldı. “Ne?” diye tiz bir çığlık attı. Çenesi titriyordu. Hışımla ayağa kalkarak Mithat’ın üzerine yürüdü. “Siz ne söylüyorsunuz! Yani Deniz Gürsan intikam almak için benimle, babasının karısıyla…” Nefesi kesilmiş gibi aniden sustu. Elini alnına götürerek gözlerini kırpıştırdı. Az önceki teatral havası çoktan kaybolmuş, artık tamamen gerçekçi tepkiler veriyordu. Burnundan soluyarak “bu kadarına tahammül edemem” diye bağırdı. “Hemen evimi terk edin. Def olun!” Tehditkâr bir tavırla salladı parmağını.

“Sakin olun sakin olun. Ben sadece bir ihtimalden bahsettim” diye yatıştırmaya çalıştı Mithat. Çekinerek araya girmek istedimse de Hande Gürsan’ın nevri dönmüştü bir kere. Mithat “siz de kurban olabilirsiniz” dedi sınırlı zamanın içine vurucu cümleler yerleştirme hevesiyle. “Zira Deniz Gürsan azılı bir katil. Eğer babasını öldürmeyi kafasına koyduysa sizi de aradan çıkarmak isteyecektir. Unutmayın annesinin boşanmasına siz sebep oldunuz. Yani o böyle düşünüyor. Üstelik kadına mahkemede kumpas kurduğunuz için babasından sonra en çok sizden nefret ediyordur. Bu yüzden bize arkadaşınızın adını vermelisiniz. Hayatınız tehlikede.”

“Size adını filan vermeyeceğim” diye gürledi kadın. “Siz kim oluyorsunuz da buraya gelip bana böyle şeyler söylüyorsunuz.”

“Peki” dedi Mithat. “Size karşı iyi niyetimizi gösterdiğimizi sanıyorum. Artık bundan sonrası kendi bileceğiniz iş.” Fotoğrafı gözle görülür biçimde elinde sallayarak cebine attı. Tehdit işe yaramış görünüyordu. Hande Gürsan soğukkanlılığını koruyarak terden yüzüne yapışan saç tellerini arkaya attı. Derin bir nefes aldı. “Az önceki saygısızlığınızdan dolayı özür dilemezseniz sizinle konuşmaya devam etmeyeceğim.”

Mithat “kusura bakmayın” diyerek reverans yaptı. Profesyonel meslektaşlarına benzediği tek andı bu. “Bizim mesleğimiz de maalesef böyle. Aklımıza türlü türlü şeyler geliyor.”

“Boşuna gelmesin” dedi asık bir suratla. “Ayrıca onun kimliğini gördüm. Adı Deniz filan değil.”

“Sahte kimlik onun için çocuk oyuncağı. Gerçek adını kullanacağını sanmıyordunuz ya!”

“O halde size adını vermemin ne anlamı var?”

“Eğer resmi bir işlem için sahte bile olsa kimliğini kullanmışsa onu yakalayabiliriz. Polisle iletişime geçersek belki…” Kadın başını sallayarak bu işbirliğini yapmayacağını net bir şekilde belli etti. “O halde bize onun hakkında bilgi verin. Ne iş yapıyor? Nerede yaşıyor? Ne zamandır birliktesiniz?”

“Yalnızca son sorunuza cevap verebilirim. Sekiz ay önce tanıştık.”

Mithat soruları kafasında süzgeçten geçirdi. “Boyu ne kadar?”

Kadın afalladı. “Benden beş-altı santim uzun…”

“Yaşı?”

“Kimliğinde ‘52’li olduğu yazıyor.”

“Bravo, kimliğe güvenmemeniz gerektiğini hemen kavradınız. Temkinli olun. Bu işi hafife almayın. Tehlike çok yakınımızda olabilir. Söz konusu olan sadece Hüseyin Bey’in değil, hepimizin hayatı.” Hande Gürsan bir an önce sohbeti sonlandırmak için her denilene başını sallıyordu. “Eğer yardıma ihtiyacınız olursa bize her zaman ulaşabilirsiniz” diye devam etti arkadaşım. Böyle anlarda muhatabına uzatacağı adına düzenlenmiş bir kartvizite ihtiyaç duyuyordu. “Deniz Gürsan hakkında bize anlatabileceğiniz bir şeyler var mı?”

“Ne anlatabilirim ki! O sıralar daha okula bile gitmeyen ufak tefek bir çocuktu. Kumral, içine kapanık, konuşmayı pek sevmeyen biri olduğunu hatırlıyorum sadece.”

“O kadar mı? Hüseyin Bey bize onun intikamcı ve biraz nasıl söylesem… Vahşi olduğunu söyledi.”

“Bilmiyorum o kadar dikkat etmedim. Fakat her çocukta buna benzer şeyler olabilir.” Bir süre gözleri yere dikildi. “Şimdi düşünüyorum da çevresinde pek fazla akranı yoktu sanırım. Zengin ailenin çocuğu olmanın böyle kötü tarafı vardır işte. Oysa benim doğup büyüdüğüm bu yerler çocuk kaynar. Biz küçükken gece yarılarına kadar boş arsalarda oynar, elbiselerimiz tanınmayacak hale gelmeden de eve dönmezdik.”

Mithat kadının sefalet anılarına dalmasına izin vermeden araya girdi. “Çocuğun fiziksel olarak dikkat çeken bir yanı var mıydı? Yüzünde bir yara ya da belirli bir iz mesela?”

“Hayır” dedi kaşlarını çatarak. “Doğrusu hatırlamıyorum böyle bir şeyi. Fakat babasına sorsanıza… O daha iyi bilir.”

“Ona da sorduk” dedi Mithat muhatabını uzun uzun süzerek. Kadının minik dudakları gerginlikten mi yoksa korkudan mı bilmem kıpırtı içindeydi. Sanki içinden dua ediyordu.

“Avni Urel’i tanıyor musunuz? O da kocanız gibi koleksiyonermiş.”

“Tanımaz mıyım? Hüseyin’in en yakın arkadaşıdır. İş yerinin de ortağı. Hissenin yüzde beşi onundu sanırım. Fakat benim daha çok karısı Michelle’le aram iyiydi. Avni, bana her zaman nasıl söyleyeyim… Soğukkanlı, sinsi ve içten pazarlıklı biri gibi geliyor. Aslında onu sadece görünüşüyle yargılıyorum. Neticede adamın tavırlarında söylediklerimi destekleyen bir yön yok. Fakat yine de o kalın camlı gözlüklerinin arkasında birbirine yakın cin gibi gözler beni her baktığımda ürpertiyor. Karısı onun o korkunç suratına nasıl senelerce tahammül etti bilmiyorum. Neyse sonunda boşandılar da eskisi kadar sık görmüyorum artık.”

“Ne zaman boşandılar?”

“Yedi sekiz sene önce. O zaman Hüseyin’le de araları bozuktu. Zaten iş yüzünden birbirlerine girip dururlar sonra da hiçbir şey olmamış gibi kol kola girip sabaha kadar içerlerdi. Fakat en sonuncusunda sert bir tartışma yaşandı. Neredeyse kavga çıkacaktı. Aralarını düzeltmek de bana düştü.”

“Neden bozulmuştu araları?”

Eli kapının tokmağında cevapladı. “Bi’ çocuk vardı. Adını şimdi hatırlamıyorum. Avni’nin akrabasıydı. Firmaya ortak oldu. Maddi durumu oldukça iyiydi.”

“Semavi Altıntaş’tan mı bahsediyorsunuz?”

Kadının yüz ifadesi bir anda değişti. “Evet, adı buydu. Demek biliyordunuz.”

“Kocanız üstünkörü bir şeyler anlattı. Zimmetine para geçirmiş.”

Kahkahayla güldü Hande. “Anlaşılan yine doğrusunu anlatmak bana düşüyor.” Sesini bir parça kıstı. “Semavi, yakışıklı ve genç biriydi. Hüseyin’in bir erkeği kıskanması için bu iki özellik yeterlidir. Çocuğu benimle birkaç kez konuşurken görünce kıskançlık krizlerine girdi. Sonunda ne yaptı ne etti bilmiyorum ama bir gün işyerine bakanlıktan teftiş kurulu geldi. Hesapları inceleyince Semavi’nin zimmetine para geçirdiğini tespit ettiler. Avni Urel meseleyi öğrenince kızılca kıyamet koptu tabi. Çocuğu şirkete o önermişti.” Başını sallayarak baktı bize. Sanki ‘yardıma çalıştığınız adam böyle biridir işte’ demek istiyordu.

“Hmm” dedi Mithat parmağını dudağına dayayarak. “Kocanız bunları bize anlatmadı. Neyse, sizinle daha güzel şartlar altında konuşmak isterdim. Yine de her şey için teşekkürler.” Elini silahşörler gibi hızlıca ceketine atıp tekrar çıkardı. “Şu kâğıda Avni Bey’in ev adresini yazabilir misiniz? Hüseyin Bey’den istemeyi unuttum. Şimdi arayıp rahatsız etmeyelim.” Kadın uyuşuk bir tavırla istenileni yaptı. Kâğıdı geri verirken “olay çıkarmayacağınıza inanıyorum” dedi gözünü kırparak. Mithat başını eğdi. Evden ayrılıp döner merdivenleri birer ikişer atlayarak sokağa çıktık.

“Bizim ihtiyarı görüyor musun sen?” dedim montuma sarılarak sitemle. “Adam kazıdıkça altından pislik çıkan cerahatler gibi. Bu sicille şimdiye dek öldürülmemiş olması bile mucize.”

“Kadının adamın adını hatırlamama numarasına ne diyorsun? Oysa kadınlar böyle şeyleri hafızasına öyle bir kazır ki bırak ismini adamın en ufak bir hareketini bile unutmadığına eminim. Neyse, az daha yaptığım bir hata yüzünden faka basacaktım.”

“Ne hatası?”

“Fotoğraf bizzat ben çektim derken yaptığımı hatadan bahsediyorum. Bu yalanla kadına bir koz vermiş oldum. Eğer resmin çekildiği adresi sorsaydı verecek hiçbir cevabım yoktu. Hüseyin Bey’den fotoğrafı alırken aceleden bunu sormayı unutmuştum. İnsan her şeyi aynı anda düşünemez ya!”

“Avni Urel’in adresini neden sen yazmadın da kadına yazdırdın? Yoksa onun hangi elini kullandığını mı öğrenmek istedin?”

Sokakta yankılanacak biçimde kahkaha attı. “Ben de diyorum ki bu vakada ne eksik! Tabi ya! Solak bir katil adayı… Kadına o yüzden mi gözlerini ayırmadan bakıyordun yoksa? Hayır hayır o hareketimin gizli bir sebebi yoktu. Zaten kadının sol elle yazması da bir şey ifade etmezdi. Sana kendimden örnek vereyim. Ben yazıyı sağ elle yazarım ama birinin kafasına yumruk geçirecek olsam solumu kullanırım. Yemeği sağ elle yerken tekmeyi sol elle atarım. Kısacası yetenek gerektiren işler için sağımı, güç gerektirenler için solumu kullanırım. Fakat bir gün intihar etmek ya da birinin kafasına sıkmak için ne yetenek ne de güç gerektiren bu işi hangi elimi kullanarak yapacağımı ancak o anki ruh halim ve durumumun belirler. Zaten birçok insan da benim gibidir. Aslına bakarsan inme inmiş gibi yalnızca tek tarafını kullanan insan sayısı pek azdır. Fakat nasıl olur bilmem hepsi cinayet romanlarında toplanmayı başarırlar. Ah ne bolluk vardır o romanlarda.”

“Yine başlama! Niye böyle hızlı hızlı gidiyoruz onu söyle?”

“Avni Urel’in evine hava iyice kararmadan yetişmemiz lazım. Dava boyunca adını pek sık duyduk ama henüz müşerref olamadık kendisiyle. Aslında keşke acelemiz olmasa ve hava da güzel olsa… O zaman burada kalıp evi gözetlerdik. Kadın olan biteni haber vermek için sevgilisine koşabilir. Fakat bir ihtimal uğruna çok az kalan vaktimizi çarçur edemeyiz. Zaten bunu telefonla yapacaktır muhtemelen.”

“Ofisi neden aramıyorsun? Belki de Avni Urel oradadır.”

“Hafta sonları izinli olduğunu söyledi Gürsan. Zaten perşembeden beri ofise gelmemiş. Bu da üzerinde durulacak bir başka husus… Sekreter arayıp Hüseyin Bey’i bilgilendirmiş. Fakat tabi bizim ihtiyarın bunları düşünecek vakti yok. ‘Yılbaşı gecesi evime gelecek nasılsa’ dedi. ‘Koleksiyonun sergilenmesini dört gözle bekliyor.’” Kâğıdın üzerinde kargacık burgacık yazılı adrese eğilerek baktı. “Bir taksiye atladık mı yarım saat sürmez.” Uzaktan gri egzoz dumanı yayarak gelen araca el ettim. Adam yönünü aniden çevirerek direksiyonu önümüze kırdı. Zincirli lastikler arkasında derin yarıklar bırakmıştı. Arkadaşım arkaya geçmeden önce kâğıdı uzattı. “Şu adrese lütfen…” Hızlıca arkaya geçti. Böylece bizim için o ana kadar sadece bir isimden ibaret olan Avni Urel’le tanışmak için yola koyulduk.

***** ***** *****

O günlerde herhangi bir kapalı alandan çıkınca ilk işimiz şemsiyemizi açmak oluyordu. Taksiden inip Urel’in evine giderken cephemizden esen sert rüzgâr karşısında kardan korunmaya çalışırken de aynı şeyi yaptık. Mithat “zemine dikkat et” dedi hafifçe kayarak. “Her taraf buz tutmuş.” Taksi bizi işlek bir cadde üzerinde bırakmıştı. İç kısma yabanca araçlar alınmıyordu. Kimseyi şüphelendirmemek için yaya olarak gitmeyi tercih etmiştik. Paralel yürüyüşle ilerleyerek lüks müstakil evlere göz gezdirdik. Aradığımız tam önümüzdeydi. Bahçedeki çiti aşarak, buz tutmuş havuzun üstünden geçtik. Etrafa hızlıca göz gezdirdik. Havanın kararması işimize yaramıştı. Gerçi yayanın esamesi okunmuyordu ortalıkta. Yine de ev sahiplerine de görünmek istemiyorduk. Çimenleri karla kaplı bahçenin geniş cephesinde yürüdük. Ayaklarımızı bir daha yerden kaldırmayacakmışçasına basıyorduk. Kar yüzünden ileriyi görmekte zorlandım. Kulaklarımıza dolan uğultu aramda beş altı ayak mesafesi olan Mithat’ın fısıltılarını bastırmıştı. Kapıya yaklaşınca ikimiz de aynı manzarayı görmüş olmamıza rağmen Mithat yine de “şuraya bak” diyerek kapı önündeki yığını işaret etti. Kapının önünü küçük bir tepe haline getiren kar birikintisine baktım. “Buraya günlerdir kimse ayak basmamış herhalde” dedi Mithat yerden yüksekliği yarım metreyi aşan karlara bakarak. “Evin başka girişi mi var acaba?” Tüm çevreyi kolaçan etmek için hızla evin etrafında dört döndü. Fakat ben cevabı çoktan öğrenmiştim. Bunun için yalnızca kafamı kaldırmak yetmişti. Tamamen karanlığa gömülmüş iki katlı evde hiçbir canlılık belirtisi yoktu. Az sonra arkadaşımdan duyacağıma emin olduğum teklifi düşünerek ürperdim. Evin solundan girip sağından tekrar ortaya çıkan Mithat düşüncelerimi doğrulayan bir yüz ifadesi ile geldi yanıma. “Tek giriş bu kapı” dedi siyah çelik kapıya bakarak.

“Acaba, ikinci bir evi mi var?” diye sordum. Fakat bu ihtimal çok zayıftı tabi. Bir kere kimse böyle bir şeyden bahsetmemişti. Üstelik öyle bile olsa bu eve günlerdir belki haftalardır uğramamış olması ilginçti. Komşuların dikkatini çekmemiş miydi acaba bu durum? Fakat bu ülkede insanların birbirleriyle ilişkisini bilen biri için cevap çok barizdi.

Mithat boynunu çevirerek baktı arkasına. “Belki de dışarı hiç çıkmamıştır.”

“Günlerdir mi? İnsan sıkıntıdan patlar be!”

“Ya ölüysen?” Her zamanki gibi en korkunç ihtimal aklına ilk gelen olmuştu. “Öğrenmenin bir tek yolu var” diyerek kendisinden beklediğim bir performansla kapıya yöneldi. Kardan küçük bir tepe haline gelmiş yığını adeta eze eze ulaştı. Boyu kapıyı aşmıştı. Eğilerek bastı zile. Cılız bir ses… Bu esnada yan taraftaki pencereye giderek kafamı cama yapıştırdım. Mithat kapıyı yumruklamaya başladı. “Eşyalar yerli yerinde duruyor” dedim elimi siper ederek. Buğulu camın ardında bir şeyler görebilmek için sürekli açı değiştiriyordum. “Ne yapmamızı öneriyorsun. Bence polis çağırmalıyız. Gelsin kapıyı kırıp içeri girsinler.”

Mithat “güzel fikir” dedi başını yarım daire şeklinde çevirerek. “Tabi her güzel fikir gibi çöpe atılacak. Onun yerine pencere camını kırıp içeri bizim girmemize ne dersin?” Bu cevaba hazırlıklıydım fakat yine de uygun görmediğimi belirtmek için yüzümü ekşittim. Mithat’ı böyle basit mimikler yolundan alıkoyamazdı. Başını eğerek istediği büyüklükte bir taş buldu ve evin arka kısmına yürüdü. Ben de bir çılgınlık yapmasına engel olmak istercesine peşine takıldım. “Bu taraf cepheden görülmediği için fark edilme riskimiz daha az” dedi küçük pencerenin önünde durarak. İnce bir işçilikle olabildiğince az ses çıkararak başladı işe. Sürekli aynı noktaya çalışıyordu. Bu esnada telaşla etrafı gözetlemeye koyuldum. Sesler artınca “yavaş ol?” diye fısıldadım. “Yakalanacağız!”

Birkaç dakikalık çalışmanın sonunda içinden geçebileceği kadar büyük bir delik açmıştı pencerede. Kenarlarını ovalleştirdi ve fenerini açarak içeri süzüldü. Onunla birlikte içeri girmediğimi görünce “kilitli değilse kapıyı açarım, yoksa sen de benim gibi buradan girersin” diye mırıldanarak karanlığın arasına daldı. On saniye sonra ön tarafa geçtim. Mekanik bir sesle duyulan kapı aralandı. Ürkek biçimde girdim. “Sakın ışığı yakma” diye uyardı Mithat, adımımı atar atmaz. “Günlerdir evde ışık görmeyen komşular şüphelenebilir.” Bir süre elimizdeki fenerin ışığıyla yetindik. Koyu karanlığın içinde evin planını kafamıza yerleştirmeye çalıştık. Giriş kapısı yönünü temel alacak olursak T biçimindeydi. Uzun koridor harfin dik çubuğunu oluşturuyor sağa ve sola giden kanatta mutfak, misafir odası, tuvalet ve banyo bulunuyordu. Koridor boyunca da karşımıza kiler, çalışma odası ve bir de kullanılmadığın belli olan küçük boş bir oda çıkmıştı. “Önce üst kata bakalım” dedim önüne geçerek. İkinci kata çıkan sarmal biçimindeki merdivenin başına gelince bir ses duyar gibi oldum. “Şşşt bir dakika” diyerek önünde dikildim. “Sen de duydun mu?”

Yukarıdan bir çatırtı gelmişti galiba. Birisi ses çıkarmamak için hafifçe yere basmış fakat ayağının altında esneyen zeminin açı çeker gibi inlemesine engel olamamıştı sanki. İkimiz de fenerlerimizi söndürerek zifiri karanlıkta kulak kabarttık. Koyu karanlığın içinde nefes alıp verişlerimizden başka bir şey duyulmuyordu. Mithat adım atmadığımı görünce önüme geçti. “Ses mes yok” dedi teselli edercesine. “Sana öyle gelmiş. Gerginlikten bunlar gerginlikten.” Fenerimin ışığında her adımında basamaklardan yükselen toz zerrecikleri seçilebiliyordu. Yarım daire dönerek üst kata çıktık. “Göreceğimiz muhtemel şeyler için kendini hazırla” dedi bir odanın kapısını aralarken. “Bu evde canlı bir adamın mevcut olduğuna hiç ihtimal vermiyorum. Yatak odasında ebedi bir istirahate çekilmiş olabilir.” Yine kehanetleriyle tüylerimi diken diken etmeyi başarmıştı. Fakat evde bizden başka canlı kimsenin olmadığına hususunda ona katılıyordum. Mithat da eski sükûnetini muhafaza edemiyordu. Adımlarında bir isteksizlik vardı. Fakat o hislerini gizleme konusunda benden daha iyiydi. Bu yüzden ben bedenimi zor şer taşıyan titrek ayaklarımı sürüye sürüye ilerlerken o çoktan yatak odasına girmişti. Dört odaya girip üstünkörü bir arama, yarım saatimizi aldı. Ne var ki, korktuğumuz başımıza gelmedi. Evde iki davetsiz misafir dışında kimsecikler yoktu.

Odalardan en ilgi çekicisi, Urel’in bizim ihtiyarla kıyaslandığında bir hiç sayılabilecek olmasına rağmen kendi başına düşünüldüğünde değerli sayılabilecek olan mütevazı koleksiyonuydu. Mithat ile birlikte on dakikamızı burada harcamıştık. Tekrar aşağı inip bu kez bu katta bir arama yaptık. Mithat fenerini etrafta gezdirerek sağı solu kurcalamaya başladı. Çalışma odasına girdim. Masa üstündeki lamba dikkatimi çekti ilkin. Düğmeye bastım. Güçlü bir ışık huzmesi aydınlattı ortamı. Masanın üstündeki dosyalara göz gezdirdim. Kenarda küçük bir daktilo vardı. Yanı başındaki kâğıtlara baktım. Bazı inşaat firmaları ile ilgili sözleşmelerin yer aldığı bir takım belgelerdi. Bunları eski vaziyetlerine getirmeye özen göstererek yerlerine koydum. Sıra masa çekmecelerindeydi. En üsttekini açınca birkaç kırtasiyelik malzeme elime geldi. Bir süre bunlarla oyalandıktan sonra ortadakine geçtim. Kalın bir dosya çekmeceyi ağzına kadar doldurmuştu. Nihayet en alttakine geçince kahverengi dikdörtgen bir kutu dikkatimi çekti. Kadife kutuyu masanın üstüne koydum. Ağır hareketlerle içini açtım. Küçük bir şey görünüyordu dibinde. Elimi atarak avucumun içine aldım bu yuvarlak nesneyi. Akabinde ışığa yaklaştırdım. Birkaç saniye sonra dudaklarım kurumuş, kalbim göğüs kafesimden fırlayacak gibi atıyordu. “Mithat çabuk buraya gel” dedim titreyen sesimle. Arkadaşım konuşma biçiminden ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlayarak hırsız gibi bir köşede karıştırdığı çekmeceyi yerine koyarak yanımda bitti. “Bak şuna” dedim feneri elimdeki küçücük şeye tutarak. Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Elmas mı?” dedi üzerine vuran aydınlık nispetince ışık oyunları yapan değerli taşa bakarak. “Üstelik renkli. İnanılmaz. Bu bir kırmızı elmas!” Sesini kontrol edemeyerek dehşetle açılan gözlerine baktım. “Gerçek olamaz” dedim mırıldanarak. “Bu kadar değerli bir şeyi böyle alelade bir çekmecede mi saklarsın?”

Hala büyük bir dikkatle nesneyi inceliyordu. “Haklısın. Onu korunaksız biçimde böyle ortalıkta bırakması akıl alır gibi değil. Sahte olmalı. Ama kim evinde sahte bir elmas bulundurur ki?” Parmaklarının ucunda sıkıştırarak havaya doğru tuttu ve gözünü kısarak inceledi. Sanki biraz dikkatli bakarsa şıp diye anlayacaktı sahte olup olmadığını.

“Bana bak” dedim heyecandan kesik kesik nefes alıp veren arkadaşımı süzerek. “Hüseyin Bey’in elmasları renkli miydi yoksa? Hatırlıyor musun elmasların varlığını bilmesine rağmen arkadaşlarının yine de şaşkınlıktan ağızlarının açık kalacağını söylemişti. Hatta ben sorunca bize de sürpriz olacağını söylemişti. Renkli olmasını mı kast etmişti acaba?”

Mithat bana sarılacak gibi yanaştı. “Cemay, bu bugüne kadar herhangi bir konuda yaptığın en iyi tahmin” dedi inanamayarak. “Bravo. Evet, kesinlikle sürpriz bu olmalı.”

“Böylece bu sahte elmaslar da anlam kazanmış oluyor” dedim başımı kendimden emin tavırla sallayarak. “Avni Urel bu imitasyonları gerçeği ile değiştirmek için yaptırdı demek ki. Zaten Gürsan da bir ara peşindeki adamın elmasları sergi sırasında değiştirme ihtimalinden bahsetmişti bize.”

“Evet, peşindekinin bir hırsız olduğunu düşündüğü zamanlar.” Gözünü kırptı. “Fakat şimdi başka türlü düşünüyor.”

“Demek ki faraziyeleri bir çırpıda çöpe atmamak gerekiyor” dedim sinirle. “Gözünün önündeki gerçekleri de inkâr edecek değilsin ya. Daha az önce ‘kim evinde sahte elmas bulundurur ki’ diye sormadın mı? Al işte sana cevap. Sahtesini gerçeği ile değiştirme planları yapan biri. Böylelikle sizin o Manş Denizi’nden çıkan efsane de çıktığı yere geri dönüyor.”

“Keşke az önceki tahminle yetinip, kariyerini zirvede bıraksaydın” diye çıkıştı bana. “Durumun garipliğini hala anlamadın mı? Bu elmas eğer gerçeğinin bir kopyasıysa işler büsbütün içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Hüseyin Bey elmasları kimseye göstermediğini, ilk defa yılbaşı gecesi sergileneceğini söyledi, unuttun mu? Avni Urel hiç görmediği bir elmasın imitasyonunu nasıl yaptırmış olabilir?”

“Belki de elmasın kırmızı renkli olduğunu söylemiştir laf arasında.”

“Hayır hayır, o zaman az önce şu senden beklenmeyecek incelikteki tahminin boşa çıkıyor. Gürsan en çok da Urel’i şaşırtmak isterdi bence. Neyse, bunları bizim ihtiyarla konuşuruz az sonra.” Elması öyle bir vurdumduymazlıkla cebine attı ki sahibi böylesi bir rahatlığı sergileyemezdi. Ona engel olmak istedim. “Ya Avni Urel gelir ve elması yerinde bulamazsa? Bence onu burada bırakmamız gerek.”

“Bu riski göze alabiliriz. Gürsan’ın bunu muhakkak görmesi gerekiyor. Geceleyin gelip yerine bırakırız.” Etrafına hızlıca bakındı. “Yapacak bir şey kalmadıysa çıkalım” dedi direkt kapıya yönelerek. “Bekle odayı eski haline getirelim” diye durdurdum onu. Karanlıkta kurcaladığımız her yeri eski haline getirmeye özen göstererek işimizi bitirdik. Penceredeki delik dikkat çekmesin diye mutfaktan elimize geçirdiğimiz beyaz bir tahtayı pencerenin arkasına dayadık. İşimiz bitince lambayı söndürüp, dışarı çıktık. Hava iyiden iyiye zifiri karanlığa dönmüştü.

“Hadi malı Hüseyin Bey’e teslim edelim” dedi Mithat eliyle ceketini üstten yoklayarak.

Yolda aklımızdaki sorulara yanıt aramaktan birbirimizle konuşmadık bile. Urel nereye kaybolmuştu? Mithat’ın arada bir kontrol ettiği elmas neyin nesiydi ve daha önemlisi gerçek miydi? Avni Urel bu kadar zengin olabilir miydi? Hande Gürsan’ın adamın şirkette yüzde beş hissesi olduğunu söylediği geldi aklıma. Gürsan’ın şimdiye dek ihmal ettiğimiz dostu bu hikâyenin tam olarak neresinde yer alıyordu?

Saat dokuz gibi iş adamının evine varınca alelacele elması teslim ettik. Gürsan tahminlerimizin çok ötesinde bir refleks gösterdi. Önce neye uğradığını şaşırmış vaziyette bağırıp çağırdı. “Fakat” diye kükredi, titreyen ellerinde zor şer tuttuğu şeye bakarak. “Bu benim kırmızı elmasımın kopyası.” Tahminimde yanılmamıştım. “Arkadaşlarınıza sürpriziniz bu muydu?” dedim. Mithat “hani bize de söylemediğiniz” diyerek laf dokundurdu.

İş adamı başını sallayarak onayladı. “Fakat bir Allah’ın kulu bilmiyordu bunu. Özellikle gizlemiştim. Bu olamaz! Olmaması lazım.” İhtiyar adamın tombul bacakları üzerinde derman kalmadı. En yakın koltuğa çökerek kesik kesik soluk alıp verdi. “Aklımı kaçıracağım. Bana bakın bu kadarı fazla. Buna inanamam.” Ağır bir şok geçirmişçesine boşluğa daldı gözleri. Sakinleşir gibi olunca elindeki zehirli böcekmiş ve kendisi de entolomogmuş gibi baktı. Mithat sigarasına sarıldı. Bu kez kederden içiyormuş gibi geldi bana. Hiçbir şey söylemeden uzun uzun bekledik. İş adamı dudağını büktü. “Yani yanılıyor muyduk? Peşimdeki başından beri Avni miydi? Her şey hırsızlık için miydi?” Sonra birden uykudan uyanır gibi sıçrayarak kendine geldi. “Hayır, kimse beni buna inandıramaz. Hatta elimde tuttuğum şu sahte elmas bile. Bir kere o siyah maskelinin genç biri olduğu apaçık belliydi. Bir insan yüzünü gizleyebilir ama yetmiş yaşındaki bir insan yirmilerinde bir delikanlı gibi hareket edemez ya?” Soru dolu bakışları ‘yoksa bilinmeyen bir yöntem kullanarak edebilir mi?’ diye soruyordu sanki.

“Belki de birini kiralamıştır bu iş için? Belki de siyah maskeli yalnızca bir piyondur.” Gerçi altından kalktığı işlere bakılacak olursa bir vezir yahut hiç değilse kale gibi geliyordu insanın kulağına.

“Cemay ortalığı bulandırma” diyerek beni susturdu Mithat. “Asıl konuyu gözden kaçırmayalım. Elmasın sahte olduğuna eminsiniz değil mi?”

“Ha! Evet evet, yani şeyy, öyle olması gerek.” Avucundaki küçük taşa yan yan baktı. “Zirkon sanırım. Benim elmasıma oldukça benziyor. Fakat daha parlak… Tabi dikkatli bakılınca farklı olduğu anlaşılıyor ama. Bir dakika…” Çalışma masasına geçerek, çekmeceden tek mercekli yuvarlak bir büyüteç çıkardı. Bunu gözüne uyarlayarak masa lambasını eğdi ve bir bilim adamı hassasiyetiyle incelemeye başladı. Tek eline cımbız benzeri bir tutamaç alıp elması iki uçtan sıkıştırdı. Diğer eliyle avucunda tuttuğu sivri bir aleti elmasın yüzeyinde gezdirdi. Birkaç dakikalık uğraş sonucu “haklıymışım” dedi. “Zirkon.”

Artık araya girme vaktim gelmişti. “Geriye tek bir ihtimal kalıyor o halde. Avni Urel bir şekilde kasayı açmayı başardı.”

İş adamı tam itiraz mahiyetinde elini kaldırmıştı ki Mithat “haydaa” diye bağırarak sigarasını aceleyle tablaya koydu. “Tut kelin perçeminden! Seninki de laf mı oğlum! Hadi adamın şifreyi bilmediği halde bir şekilde kasayı açıp elması gördüğünü kabul edelim. O halde neden o anda çalmadı? Amacı sahtesiyle yerlerini değiştirmek diyelim. Fırsatını bulmuşken neden bunu orada yapmadı da sergi gününü bekliyor?” Tekrar sigarasına sarıldı. İçine derin derin çekerek gözlerini kıstı. “Yok yok, senin yolun çıkmaz sokak. Adamın kasayı hokus pokusla bile açtığını kabul edebilirim ama açtıktan sonra hiçbir şeye el sürmeden kapatmasını kabul edemem.”

“Ama bir şekilde içindekilerden haberdar olmuş olması lazım. Aksi takdirde imkânsız bir durumla karşı karşıyayız demektir. Bu duvarların içinden geçmek ya da bir anda gözden kaybolmak gibi fiziksel olaylardan bile daha ilginç bir hadise.”

Mithat dumanları yüzüme savurdu. “Avni Bey’in çalışma masasının üzerinde bir daktilo vardı hatırlıyor musun Cemay?” Sonra Gürsan’a döndü. “On parmak kullanabiliyor mu Avni Bey?”

“Hayır.”

“Keşke daktiloyla bir şeyler yazsaydık. Size gönderilen mektuptaki harflerle kıyaslayabilirdik.”

“Neyse dönüşte bakarız artık” dedim.

“Ne yeniden mi gideceksiniz oraya?” İş adamının gözleri fal taşı gibi açıldı.

“Urel evine geri dönmeden gidip sahte elması yerine koymalıyız” diye hatırlattım. “Elması yerinde bulamazsa yılbaşı gecesi buraya nasıl gelsin?”

“Fakat siz yoksa Avni’nin…” Eskiden olsa kendinden emin bir tavırla konuşacakken şimdi bu yeni ihtimalin gücü karşısında çaresiz kalmıştı. Evet, ben Avni’den şüpheleniyordum ve üzerinde durduğumuz olayın hırsızlık olduğunu düşünüyordum. “Bu arada evine nasıl girdiniz?” İş adamının telaştan bu detay yeni aklına gelmişti. Mithat ona tüm hikâyeyi anlattı. “Yaa” dedi kaşlarını kaldırıp en ilgi çekici noktanın üzerinde durarak. “Demek kapısının önü kar kaplıydı.” Sessizliğe gömülerek yıllardır dost sandığı arkadaşını aslında ne kadar tanıdığının muhasebesini yapmaya başladı.

“Onun hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyorum,” dedi Mithat şimdiye dek gözden kaçan bu yeni hedefe kilitlenerek. “Avni Urel başından beri şöyle bir üstünkörü anlatılarak geçildi. Fakat görülüyor ki açıklanması gereken bazı hadiseler var.” İş adamı yeni duruma kendini hazırlamaya çalışıyordu. Mithat da öyle… Katili peşin peşin Deniz Gürsan ilan etmelerinin bedelini ödüyordu ikisi de. “Valla ne söyleyeceğim bilemiyorum” dedi ihtiyar kaşlarını kaldırarak. “Avni ile 1943 yılında bir müzayedede tanışmıştık. Daha sonra ikimizin de aynı işi yapıyor oluşu bizi yakınlaştırdı. Aramızda tatlı bir rekabet vardı ilk zamanlar.” Mithat sözünü keserek karısının Semavi hakkında söylediklerini anlattı iş adamına. Kendisinden bilgi saklamasına içerlediğini de ekledi. Gürsan mahcup bir edayla “ne deseniz haklısınız. Fakat konunun buralara geleceğini nereden bilebilirdim?” diye savundu kendini. “Demek Hande ile de görüştünüz? Başka ne anlattı size?”

“Bildiklerimizden farklı şeyler söylemedi. Siz bunu boş verin de şu Semavi olayını anlatın bize. Nasıl oldu bu iş?”

“Çocuğun eli ayağı durmuyordu” diye beklemeden yanıtladı ihtiyar adam. “Önce sekreterlere ve bir müdür yardımcısına göz dikti. Sonra Hande ile de sıkı fıkı olmaya başladığını fark ettim. Bakmayın siz Hande’nin geçiştirdiğine. O da gayet memnundu bu dostluktan. Ağzı kulaklarına varıyordu onunla sohbet ederken. Tabi ben ne yapıp edip Semavi’yle yolları ayırmaya karar verdim. Bunun için yönetim kurulunu toplamam gerekiyordu ama ortakların hepsi ondan memnundu. Ne var ki yaptığı ahlaksızlıktı. İstediği kadını elde edebilecekken o ortağının karısına göz dikmişti. Ancak bunu insanlara anlatacak kadar geniş mezhepli değildim tabi. Bu yüzden el altından bazı hamleler yapmak zorunda kaldım. Hesabına havuzdan para aktardım ve hisse senetlerinde bazı oynamalar yaptım. Daha sonra şirkette yolsuzluk yapıldığını bildirerek şirketin maliyesinin incelenmesini istedim. Müfettişler hesap hareketlerini kontrol edince ortak havuzdan hesabına para aktarıldığını ortaya çıkardı. Semavi’nin hisselerini Avni’yle birlikte satın aldık ve onu mahkemeye verdim. Olay kapandı. Birkaç hafta sonra Avni gerçeği öğrendi. İş yerine hışımla girdi. Aramızda sert bir tartışma yaşandı. Her şeyi anlattım. Tabi önceleri inanmadı. Fakat sonra Hande’nin ve karısı Michelle’in da araya girmesiyle iş tatlıya bağlandı. İşte bu kadar! Otuz yıldan fazla süren bir dostluğun tek çatırdadığı nokta buydu.”

“O olaydan sonra Avni Urel size şantaj yaptı mı?”

“Ne münasebet!”

“Peki ya koleksiyoner olması?” dedi Mithat son bir ümitle. “Zor duruma düşünce eserlerini ucuza size satmak zorunda kalması… İşleri kötüye gidince onu küçük ortağınız yapmanız. Belki de onu küçük düşürdüğünüzü kuruyordur kafasında. Kinci ve aşırı gururlu bir insan için bu saydıklarım yeterli nedenler aslında. Çok daha azı için dışarıda birbirini doğrayan insanlar var.” Mithat’ın zorla kötücül biri yaratma çabası kısa sürdü. İhtiyar, arkadaşımın her cümlesinin sonunda umutsuzlukla başını sallıyordu. “Koleksiyonu artık hobi olarak yapıyor. Her gece evine gidip gizlice biriktirdiği koleksiyon parçalarının karşısına geçerek intikam yemini ettiğini gözümün önüne getiremiyorum.” Hırıltıyla konuşuyordu. “Size söylüyorum, peşimdeki kişi, Deniz” diye isyan etti sonunda. “Avni’nin hırsız olduğunu kabul etsek de fark etmez. Bu elmas meselesi neyin nesi bilmiyorum ama asıl mevzuyla hiçbir alakası olmadığına eminim. Belki de bir tesadüftür. Sahte elmasları başka bir sebep için almıştır. Hayatta böyle şeyler de olabiliyor. Bu bizi asıl konudan uzaklaştırmamalı. Beni kimin öldürmek istediği belli…” Hırıltılarla nefes alıp verdi. “Evet, peşimdeki o… Evime bir yaratık gibi giren o… Deniz.” Gürsan’ın oğluyla ilgili saplantılı hali acı vericiydi. Köşesinde ileri geri sallanıyor, kızaran yanakları hiddetle sallanıyordu. Yumruk yaptığı elleri gevşedi ve ceketinin üstünden silahına sarıldı. İhtiyarın bunca hadise sonrası o küçük silaha hala güveniyor olması beni şaşırtıyordu. Yüzü ekşimiş, lastik gibi gergin derisi kırışmıştı. Tabancayı eline alarak “bakalım kurşunların içinden de geçebilecek mi?” dedi tekrar. Bu sözü bir takıntı haline getirmişti.

“Karşımızdaki insan asla hafife alınacak türden değil” dedi Mithat. “Tabi ki kurşunlar içinden geçmeyecek ama ona kurşun atacak fırsatı bulabilecek miyiz? Üzerinde durmamız gereken nokta bu işte. Elimizde çok önemli bir koz var. Kendisine karşı tetikte bekleyen üç kişiye karşı bu eve girmeye çalışacak. Tabi onun bu durumu hesaba katıp planlar yaptığını kestirmek zor değil. Fakat biz de öyle koyun gibi onu bekleyecek değiliz. Bu yüzden bize aklınızdaki her şeyi anlatmalısınız. Kafa kafaya verirsek tuzağı daha iyi bir hale getirebiliriz.” Böylece iki adam, kar tanelerinin ağır ağır pencerenin buğulu camıyla öpüştüğü gecede, şömine alevlerinin gölgesinde yılbaşı gecesinin detaylarını konuşmaya başladılar. Gürsan planının aşamalarını bir bir anlattı ona. Konuşmayı bir ölü sakinliğinde dinleyen Mithat bazı yerlerde müdahalede bulunup kendi fikrini söyledi. Bu şekilde son halini verene dek tartıştılar. Bense bir keyif sigarası yakmış karşımda hararetli biçimde konuşan iki insanı izliyordum. Sonunda istediğim kısmen olmuş, yaşayan ölü Deniz Gürsan efsanesi tamamen sona ermese de en azından üzerinde birleşen ittifak zarar görmüştü. Herkesin ayağı biraz daha yere basıyordu artık. Sonunda çabalarım meyvesini veriyor, şüpheler ondan giderek uzaklaşıyordu. Bu başından beri kafasını hayaletlerle bozmuş iki sabit fikirli adama karşı tartışmasız zaferimdi.

 

Devam Edecek

 

Paylaş:

Yorum Bırakın:

yorum