Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Şeklim Oto Yıkama

Diğer Yazılar

BİR EFSANE BİR CİNAYET

DURU GÜZELLİK SALONU

KARMANIN RENGİ: TURUNCU

Esra Gürel Şen
Esra Gürel Şen
1959 Yılında Kütahya’da dünyaya geldim. İlk, Orta ve Lise öğrenimimi aynı şehirde tamamladım. Üniversiteyi şu anda Anadolu Üniversitesi olan Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi Kütahya Yönetim Bilimleri Fakültesinde okuyarak 1981 yılında bu okuldan mezun oldum. Yirmi yıllık devlet memuriyeti görevimi 2004 yılında emekli olarak tamamladım. Emeklilik sonrası hiç ara vermeden Kosgeb’ te uzman ve çeşitli özel şirketlerde Kalite Yönetim Temsilcisi olarak çalıştım. 2017 yılının Ekim ayında çalışma hayatımı noktalandırdım. Ankara’da ikamet ediyorum, evliyim ve iki kız çocuğum var. Kendimi bildim bileli okumak ve yazmak benim için vazgeçilmez bir uğraş oldu. Şiirlerle başladığım yazı macerama öykülerle devam ettim. Polisiye öyküler yazmayı özellikle çok seviyorum. Son olarak bir ailenin çatısı altında toplanmış kadınlarının 1890’lı yıllardan 2000’li yıllara uzanan hayat maceralarını içeren bir roman tamamladım. Zaman zaman yazdığım öyküler çeşitli internet sitelerinde yayınlandı ancak benim de arzum elbette yazdığım öykü ve romanların kitap halinde okuyuculara ulaşması. Bundan sonra da ömrüm yettiği sürece okumaya, yazamaya ve üretmeye devam edeceğim.

Salihli’nin otoyol kenarındaki mahallesinde Şeklim Oto Yıkamanın hemen üstündeki üç odalı bir daireye yeni taşınmışlardı. Necla, üç çocukları gözleri görmeyen kaynanası ve köftecide ocakçılık yaptığı için her daim köfte kokan kocası Tahir ile birlikte taşındıkları on birinci evdi bu. Tahir’in köfteciden aldığı maaş kalabalık ailesine yetmediği için genellikle kirayı ödeyemez ve kısa sürede ev sahibi ile kavga ederler, zorlamayla oturma sürelerini bir kaç ay daha uzatıp sonunda taşınırlardı.

Evliliklerinin ilk gecesinin hediyesi olan büyük kızları Seda on sekiz yaşına basmıştı. Neredeyse daha sokakta oynarken Tahir’le evlendirilen Necla, tüm sevgisine rağmen hemen doğup gençliğini yaşatmadığı için büyük kızına karşı tepkiliydi ancak Allah vergisi olarak kaygısız yaratılmış kızcağız annesinin öfkesinin diğer kardeşlerine değil de neden hep kendine yöneldiğini dert etmez, “Anadır döver de, sever de,” deyip güler geçerdi. Zar zor bitirdiği liseden sonra üniversiteyi aklına bile getirmemiş, evlilik hayalleri kurarak Salihli’nin gelin adayları arasına karışmıştı.

Ablasından sadece bir buçuk yıl sonra doğmuş olsa da belki ismini kendisi koyduğundan olacak ikinci kız Dila her zaman annesinin gözdesiydi. Dila, ablası Seda’nın tombul sayılabilecek yuvarlak hatlarına, iri kalçalarına, dolgun göğüslerine karşın ince uzun bir kızdı.  Necla, kızına bakıp gülerek “Şuna bak… Eli kocaman, ayağı kocaman. Ne beli var, ne göğüsleri ayol!…Allah erkek yaratmak istemiş de sonradan vazgeçmiş,” derdi. Görünüşüne yapılan bu acımasız ithamlar Dila’yı incitse de belli etmez, enerjisini derslerine vermeye çalışırdı. Kurtuluşunun okullarını başarıyla bitirip bir an önce Salihli’den uzaklaşmak da olduğunu yerleştirmişti kafasına. Zekiydi ve çalışkandı. Seda’nın ittire kaktıra geçtiği sınıfları takdirnameler, okul birincilikleri alarak geçiyor, onun başarısı Necla’nın ve Tahir’in zorlu hayatlarının gurur kaynağı oluyordu.

Ablalarından tam on sene sonra doğup Tahir’i sevinçten neredeyse bütün Salihli’ye çikolata dağıttırtan Mertcan, bu sene dördüncü sınıfa geçmişti. Öğrenim konusunda Seda kadar isteksiz olmasa da Dila kadar da başarılı değildi. Orta karar bir standart tutturmuş, şimdilik okuyordu.

***

Yeni taşındıkları apartmanın altını tamamen kaplamış Şeklim Oto Yıkama’ nın sahibi Özcan Karaburun, her ne kadar kendini büyük iş adamı olarak görse de yıkadığı otoların sayısı mahallelinin külüstürleri ile köşedeki taksicileri geçemiyordu.

Babasının bütün hevesine karşılık endüstri meslek lisesinin ikinci sınıfına kadar okuyabilmiş sonra okula gitmeyerek atılmayı garantileyince babası çaresiz, tutmuş oğlunun elinden doğru oto sanayiine tanıdık bir ustanın yanına çırak vermişti. Delikanlı on altı yaşından beri kaportacısından motorcusuna, boyacısından elektrikçisine araba tamirinin her aşamasında çalışıp sonunda annesine ninesinden kalan bağ evini sattırdıktan sonra  Şeklim Oto Yıkama’ yı açmayı başarmıştı. Apartmanın altındaki üç dükkanın duvarlarını yıkarak birbirine eklemiş, ön ve arka bahçeyi ise yıkama yeri olarak kullanmaya başlamıştı. Her yeri çamur içinde bıraktığından apartman sakinleriyle sürekli kavga halindeydi. Kendince yakışıklı, bıçkın tavırlı, akşamları spora gittiğinden gelişmiş kasları sayesinde her zaman üzerine bir numara dar gelen gömlek ve pantolonlarıyla mahallenin koca bekleyen kızlarına iç çektiren bir görüntüdeydi. Eh çapkındı da… Nefsine fazla söz geçiremez, gençliğinin verdiği gözü karalıkla yaş farkı gözetmeden kendisine bakan her güzelin peşine takılırdı. Ona göre kadınlar zaten bunun için vardı.

En büyük hobisi kendisi gibi arkadaşlarıyla arada sırada ava çıkmaktı. Bir kadınla birlikte olduğunda hissettiği heyecanı ve tatmini, bir de tüfeğini doğrultup bir hayvana ateş ettiğinde hissedebiliyordu ancak.

Özcan, Seda’yı apartmana taşındıkları  ilk gün gördü. Kırmızı fırfırlı eteği, eşyaları taşımak için her eğilip doğrulduğunda kalçalarının dolgun biçimini gözler önüne seriyor; ikide bir küçük kahkahalarla süslediği sesi, kulakta hoş bir tını bırakıyordu.  İşte önünde avlanacak yeni bir av vardı, kıza baktıkça yüzüne sırıtması daha bir yayıldı,  “Yardım lazım mı küçük hanım?” derken bakışları davetkar, sesi manalıydı.

Seda ve Özcan’ın tanışmaları, konuşmaları ve evlenmeye karar vermeleri iki ay sürdü. Seda ne yapmış ne etmiş avcı Özcan’ı bu kez avlayıp evliliğe ikna etmeyi başarmıştı. İki apartmanın arasındaki boş arsaya plastik sandalyelerin dizildiği, akraba ve komşuların elektrosaz eşliğinde oynayıp kurtlarını döktüğü neşeli bir düğünle evlendiler. Genç çift, Şeklim Oto Yıkama’ya iki sokak mesafede kiralanan zemin dairesine yerleşti. Üç yıl içinde arka arkaya doğurduğu oğlanlarla iyice şişmanlayan Seda’nın kalça ve göğüs çıkıntılarına birde göbek eklendi.  Annesinin, “Biraz zayıflasan,” şeklindeki önerisine, “Yemeğin salçalısı, kadının kalçalısı makbuldür,” gibi bayat bir klişe ile cevap verip kabul günlerinde hamur işlerini götürmeye devam etti.

Evlilik hayatı Özcan’ın kadın avcılığına bir engel teşkil etmiyordu. Hatta bu işi artık gizli yapmak zorunda oluşu ayrı bir heyecan, ayrı bir zevk veriyordu ona. Hoşuna giden bir kadın oldu mu peşine takılmakta hiç mahsur görmüyordu.

Boş zamanlarında dükkanının önüne attığı sandalyede eski mahalle arkadaşlarına açık saçık fıkralarla süslediği çapkınlık maceralarını anlatıp böbürlenmek sıradan gevezelikler hale gelmişti.

Arkadaşlarının, “Oğlum sen evlisin len, ayıp olmuyo mu bu kadar? Bak çoluğun çocuğun var,” diyen uyarılarına gülüyor, “Biz erkek adamız oğlum. Aslana gem vurulur mu? Allah adamları avcı, kadınları av olarak yaratmış. Hem ben onları da mutlu ediyorum. Benimle beraber olup da pişman olan kadın yoktur oğlum, siz derdinize yanın,” diye cevap veriyordu.

Bu konuşmalardan birinde,“ İyi de Seda yenge öğrenirse ne yapacaksın?” diye soran arkadaşına, “Öğrenirse öğrensin oğlum, korkacak mıyız kadın kısmından? Az dırdırlanır,sonra susar oturur. İsterse oturmasın, elimin tersi her zaman emrine amade,”  dedi ters ters. Karısından bahsedilmesi sinirlerini geriyordu.

“Valla Seda yenge bunun yaptıklarını bir öğrensin anında terk eder bunu,” diye sırıtan amcasının oğluna ani bir öfkeyle dönüp yakasına yapıştı.

“Beni terk edecek kadın daha anasından doğmadı len, ne biçim konuşuyon, alırım façanı aşşa. Beni bırakanı ben bu dünyada bırakır mıyım, bitiririm işini Allah’ıma, Kitabıma.”

Arkadaşları itiraz etmeye hazırlanan amca oğlunu kaş göz işaretiyle susturup Özcan’ı sakinleştirdiler.

“Şu karşı apartmana yeni biri taşınmış diyorlar. Duydun mu Özcan? Kimmiş, tanıdık biri mi?” diye konuyu değiştirdi ilkokuldan arkadaşı Hasan.

“Pek tanımıyorum, şoförmüş adam galiba ama karısı fena parça değil.”

“Len oğlum, aklın fikrin uçkurunda… Allah ıslah etsin seni,” diyen arkadaşları bir müddet sonra dağıldılar.

Tam dükkandan içeri girmeye hazırlanırken karşıdan gülümseyerek gelen baldızı Dila’yı gördü Özcan. İçeri girmekten vazgeçip kıza doğru yürüdü.

“Nerden geliyon kız böyle süslenmiş püslenmiş?”

“Arkadaşlarla buluştum Özcan abi, oradan geliyorum.”

“Ne arkadaşıymış bakayım onlar? Yanlış bir şey olmasın ha!”

“Aman abi, kim olacak? Bizim her zamanki kızlar işte. Sen nasılsın? Ablam, oğlanlar iyi mi?”

Konuşurken kızdan yükselen parfüm kokusunu çaktırmadan içine çeken Özcan,  “İyiler, iyiler her zamanki gibiler işte. Ben de ne yapayım, araba tellaklığına devam,” deyip espri yapmış olmanın güveniyle sırıttı.

Dila da güldü, sonra eliyle apartman kapısını gösterdi. “Hadi ben gidiyorum, zaten geç kaldım annem söylenecek şimdi. Ablama selam söyle.”

“Güle güle,” dedi Özcan da buğulu bir sesle iç geçirerek. Sonra kendi kendine mırıldandı. “Valla kaynanam erkek gibi diyor ama hiç de fena değil bu şıllık. Nasıl gidiyor bak tay gibi.”

***

Dila kendisinden umulduğu gibi üniversite sınavında yüksek bir puan alıp Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmeyi başarmıştı. Başarısı ona devlet yurdunda ücretsiz kalma imkanı da sağladı. Hazırlığı tamamlayıp birinci sınıfa geçtiği sene yaz tatili için Salihli’ye döndü. Annesi onu en sevdiği yemekleri yaparak karşıladı.

Necla, “Erkek kızım benim ne varsa sende var. Babanda bende bütün umudumuzu sana bağladık sen okulu bitirip doktor olunca belki bizi de yanına alırsın İzmir’e ha?” deyip hayallerini kızının da hayalleri yapmaya uğraşıyordu. Oysa Dila annesinin onu her,“Erkek kızım,” diye sevişinde inciniyor onlardan kaçmak uzaklaşmak hatta ona hiç ulaşamayacakları bir yere belki yurt dışına gidebilmek için var gücüyle çalışıyordu.

Yaza gelen kurban bayramında Necla’lar gözleri görmeyen kayın validesinin memleketi mi göreceğim diye tutturması üzerine hep birlikte köye gitmeye karar verdiler. Bayramın ilk günü bayramlaşma ve kurban kesimi ile geçti. Gece halasının küçük köy evinde erkekler bir odaya kadınlar diğer odaya sıkış tıkış yerleştiler. Kayın pederi ve evin oğullarıyla birlikte yattıkları odada, damat olduğu için kendisine ayrı yer yatağı yapılarak ikram edilmiş Özcan, büyük oğlunu da yanına alarak yatmıştı. Oğlanın uyurken attığı tekmelerden ve kayın pederinin horultusundan bunalarak dışarı çıkmaya niyetlendi. Kadınların yattığı odanın önünden geçerken halanın da en az kayın pederi kadar gürültülü horladığını duyarak diğerlerine acıdı hava alsın diye aralık bırakılmış kapıyı hafifçe itti içeride üst üste yatan kadınlara baktı.

“Uf anam, şunların arasına bir atlıcan,” diye geçirdi içinden sonra odadakilerin kimler olduğu aklına gelince kendi kendine utanıp bahçeye çıktı. Bahçede yorganın altından fırlayıp yatağın sonuna kadar uzanmış Dila’nın bacağını getirdi aklına.

“Bu kız başka türlü bir şey valla. Aklımdan çıkmıyor yahu. Gördüm mü kalbim bir başka atıyor, konuşurken saçmalıyorum hiç böyle bir şey gelmemişti başıma. Mis gibi de kokuyor insafsız, şeytan diyor al kaçır kuytuya, koklayabildiğin kadar kokla.”  Sigara üstüne sigara içip geç vakte kadar dolandı bahçede. Her sigara Dila’ya olan duygularını daha bir ateşliyordu sanki. Yatmaya içeri girerken yine baktı kapıdan genç kız bu kez sırt üstü dönmüş üstünü de örtmüştü. Saçlarından başka bir yeri görünmüyordu. Derin bir ,“Oh,” çekip uyumaya gitti.

Ertesi günü Salihli’ye dönecek olan Sedalarla ders çalışacağım diye bahane edip Dila da gitmeye karar verdi.  Canı şu sıcak yaz gününde halasının küçük köy evinde annesiyle ya da kuzeniyle bir gece daha koyun koyuna yatmayı hiç istememişti doğrusu. Üstelik bayram kurban bayramıydı, köy kurbanlık kokusundan geçilmiyordu.  Tahir, Salihli’ ye dönüp evde yalnız kalmasını istemiyordu kızının. Akşamları ablasına gidip gece onlarda kalması şartıyla izin verdi. Dila, babasının bu titizliğine, “Bütün sene tek başıma İzmir’ de yaşıyorum burada mı kalamayacağım?” diye itiraz etse de dinletemedi, akşamları ablasına gitmeye razı oldu.

Salihli’ ye döndüklerinde ablası ve eniştesi onu eve bıraktılar. Aynı gün evde aylak aylak gezinirken arkadaşı Hakan’ın görüntülü aramasıyla mutlu oldu genç kız.  İki genç gülüşüp kıkırdaşarak uzun zaman konuştular. Telefonu kapattıktan sonra aralarında yeni yeni filizlenen duygusal etkileşimin etkisiyle heyecan ve sıcaktan terlediğini fark etti. Neşeli bir şarkı mırıldanarak kendini duşun altına attı. Ilık su rahatlatmış, Hakan’la yaptığı görüşme onu sevindirip gevşetmişti. Islak vücuduna koltuk altlarından sarındığı havlu ile yüzükoyun yatağına uzandı kulağına kulaklığı takıp telefonundan sevdiği romantik bir müzik açtı dinlerken uyuyakaldı.

***

Özcan, Seda’nın talimatıyla baldızını onlara götürmek üzere kayın pederinin kapısına geldiğinde saat neredeyse beş buçuk olmuştu. Bir saattir dükkanın arkasında arkadaşı Hasan’la laflıyorlardı. Ah şu Hasan nereden de bilirdi bunca açık saçık fıkrayı, gülmekten kasıkları ağrımıştı. Yaz günü için erken bir saat olsa da Seda,“Vakitli gelin sofrayı arka balkona kuracağım,” demişti. Erken gelmekle sofranın arka balkona kurulmasının ilişkisini anlamasa da Seda’ ya bazı konularda itiraz etmemeyi zaman içinde öğrenmişti Özcan, yoksa dırdırıyla baş edilmezdi karısının. O koca bedeniyle salına salına bütün evi gezer bir o odaya bir diğer odaya girer hiç durmadan söylenir, lafı evlendikleri gün takılmayan takılardan başlatıp son gittikleri piknikte yiyemediği tavuk kanatlarına kadar getirir adamın başını döndürürdü.

Kapıyı üst üste bir kaç kez çaldı. Açılmayınca, “Nerde bu kız?” diye söylenerek cebindeki anahtara davrandı. Kayınpederi ne olur ne olmaz diye her zaman onda da bir yedek anahtar olmasını isterdi. Kapıyı açıp içeri girdi. Ev şampuan kokuyordu. Koku hoşuna gitti.

“Dila!” diye seslenerek evi dolaştı sonunda kızın odasına yöneldi. Kapı açıktı içeriden Dila’ nın uyuduğunu anlatan düzenli nefes sesleri geliyordu. Odaya girdi gördüğü manzara karşısında dondu kaldı. Genç kız sere serpe uzanıvermişti yatağa. Kulağında kulaklık, uykunun derinliklerinde uyuyordu.

İçindeki şeytan harekete geçti adamın. Bu kız şimdi bu saatte bu şekilde tam karşısında niye uyuyordu? Onun geleceğini tahmin etmeliydi. Öfkelendi. Kızı böyle hiç görmemişti Özcan, yutkundu. İnceden bir ter vücudunu sarmaya başladı. Öfke yerini yavaş yavaş başka bir duyguya bırakıyordu. Karısın hantal bedeni geldi aklına bir de şu karşısında duran Afrodit’ e baktı. “İki kardeş bunlar ya,” dedi kendi kendine kıskançlıkla ,“ Bana su kabağı düştü, bu inciri kim bilir kim yiyecek? Yok,  başkasına yar etmem ben bunu. Ölürüm de etmem, dayanamam vururum kendimi. Ulan Özcan bir ömür kadınlar sana âşık oldu. Sen durdun durdun bu sivri soğan kıza tutuldun. N’olcak şimdi?” O kıza bakıp kendine acırken kız uykusunun içinde hareketlendi, bacağının birini kaydırdı yan döndü; Özcan, bütün  kanının tek bir organına toplandığını hissetti, baskı gitgide artıyor ve beyni yavaş yavaş devreden çıkıyordu. Yutkundu kıza seslenip uyandırmakla orada durup bakmak arasında kararsızdı, eli istemsizce kendi bacak arasına gitti. Uzun zamandır bu kadar istekli hissetmemişti ,“Orospu karılar,” diye geçirdi içinden, “ İşiniz gücünüz bizi ayartmak alt tarafı bir sümüklü erkek fatma yahu! Beni getirdiği hale bak ama biliyorum onun da bende gözü var yoksa niye dönsün bizimle? Vay şırfıntı daha önce niye düşünemedim ben bunu?”  Kız yine kıpırdandı pozisyonu değişmemişti ama Özcan baskıyı daha bir şiddetle hissetti. Biraz daha bekledi sonra artık düşünemez oldu. Kıza bakarak mekanik hareketlerle pantolonunu çıkarıp kızın üstüne abandı denk gelen yeri öpmeye başladı. Uykusunun arasında ne olduğunu anlamayan Dila panikle uyandı tepesine çıkmış adamı ve niyetini anlayınca debelenmeye ve bağırmaya başladı. Kulağındaki kulaklık fırladı telefonu yatak başının kenarına düştü, “Özcan abi napıyorsun? Bırak beni abi!” diye bağırıyordu ancak Özcan sınırları çoktan geçmişti artık. İri bedeninin gücünü kullanıp kızı altına almayı başardı.  Ancak bağırıyordu Dila susması için eliyle kenardaki küçük yastığı kızın ağzına bastırdı, diğer eliyle de kollarını tutmaya çalışıyordu ki ne kadar zaman buna uğraştığını hatırlamayacaktı daha sonra tam yakaladığını düşündüğü sırada kızın artık çırpınmadığını fark etti. Dila sessiz ve hareketsiz kalmıştı. Sonunda onun da razı olduğunu düşünerek iştahla bitirdi işini. Kızın üstünden kalkıp yatağın kenarına oturduğunda nefes nefeseydi.

“Dila, delirttin beni kız ama kabahat sende aklımı aldın kızım. Günlerdir senden başka bir şey düşünemiyordum. Neyse, üzülme ben ablanı boşayacağım zaten, sonra hemen evleniriz seni ortada bırakmam, merak etme.”

Kızdan hiç bir tepki gelmedi. Yataktan kalkıp Dila’ya doğru döndü hiç kımıldamıyordu. Omzundan tutup sarstı ağzına kapattığı yastık yana düştü dehşetle kızın morarmış dudaklarını dışarı fırlamış gözlerini gördü. Bir kaç kez daha sarstı, “Dila, Dila!” diye seslendi ama genç kızdan ne bir ses ne de bir nefes çıktı. Ölmüştü!…

Özcan tamamen kendine gelmişti artık. Süratle pantolonunu giydi. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı. Bu arada sürekli düşünüyor ne yapması gerektiğini kestirmeye çalışıyordu. Tekrar Dila’nın yanına döndü bir umut yeniden sarstı ama sonuç aynıydı. Dila cansız bir beden olarak yatıyordu karşısında.

Özcan yere çöktü ellerini başının arasına alıp “Ne yaptım ben, ne yaptım?” diye dövündü. Koca erkek bedeni hıçkırıklarla sarsıldı. Kendi karanlık yüzü ile tanışmasının şoku ve bundan sonra olacakların korkusuyla olduğu yerde büzüldü. On dakika kadar bu vaziyette kaldı sonra fırlayarak doğruldu aklına gelen bir çare Dila’yı geri getirmese de kendini kurtarabilirdi. Koşar adım sokak kapısına yönelip apartmana çıktı etrafı dinleyip kimsenin olmadığını anlayınca merdivenlere yöneldi sessiz ama çabuk adımlarla indi, bodrum kapısından arabaları yıkadığı arka bahçeye oradan da kendi dükkanına girdi. Dip taraflardan bir yerden kocaman bir çadır çantası çıkardı. Arkadaşlarıyla ava giderken kullanırlardı eskiden.

“Buna sığar,” diye söylenip tekrar apartmana yöneldi. Yine sessiz ve dikkatli, kimseye görünmeden eve girdi. Ölü kızın yanına gelince çantayı açtı. Ağırlaşmış cesedi zor bela sürükleyerek çantanın içine soktu. Zavallı kızın bedeninin üzerine havluyu örtmeden birkaç kez yüzünü okşadı; saçlarına, bedenine dokundu. Elinde olmadan hıçkırdı. Sonra hızlı ve sert hareketlerle havluyu cesedin üzerine örttü, çantanın fermuarını kapatıp kemerini bağladı. Çantayı sırtlandı ağzından istemsiz bir inilti çıktı. Çok ağırdı yükü, fakat aldırmadı. Yine sessiz bir şekilde merdiven korkuluklarından güç alarak bodruma kadar taşıdı sonra da sürükleyerek kendi dükkanına götürdü. Bu arada onu kimsenin görmediğinden emindi. Biriyle karşılaşsa kurban kestik de eti kasaba götürüyorum diyecekti ama gerek kalmadı.  Dükkanının arka kısmında tabanda duran tahta kapağı kaldırıp çadır çantasını içindeki cesetle birlikte aşağıya attı sonra portatif merdiveni açıp kendi de indi. Dükkan bodrumunun kör ışığında bulduğu kazma kürekle tabandaki betonu kırdı altındaki toprağı kazdı çantanın sığabileceği kadar bir çukur açıp çantayı ve ölüyü buraya gömdü. Bodrumda geçen yıldan kalma çimentoyu,kestiği bidonun içinde kardı ve kapattığı çukuru bir de çimentoyla sıvadı.  Yaptığı işten memnun yukarı çıktı merdiveni çekip kapağı kapattı. Bu arada karısı Seda yeniden aradı. Ona yanında arkadaşının olduğunu onu geçirip şimdi Dila’yı almaya gideceğini söyledi. Seda söylenerek kapattı telefonu ama Özcan aldırmadı. Elini yüzünü yıkadı üstünü temizledi tekrar kayın pederinin dairesinin yolunu tuttu ancak bu kez ön kapıyı kullandı. Apartmana girerken en üst katta oturan her daim kavgalı olduğu emekli memur Hamdi Bey’in karısı Kevser Hanım’la karşılaştı

“Hayrola Özcan nereye? Necla’lar köye gittiler. Haberin yok mu?” dedi kadın

“Var Kevser teyze, onlar gittiler ama ben Dila’yı almaya geldim. O burada.”

“Hıı, iyi o zaman,” dedi kadın, “ Seda’ya selam söyle,” deyip çıktı apartmandan.

Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak dairenin önüne geldi. Uzun uzun çaldı kapıyı. Sonra anahtarla açıp içeri girdi, girerken apartmandan da duyulacak şekilde bir kaç kez, “Dila, Dila!” diye seslendi sonra kapıyı çat diye gürültüyle kapatıp doğruca kızı öldürdüğü odaya gitti. İlk iş yatağı kontrol etti çiçekli çarşaf iyi görünüyordu kızın üstündeki havlu yatağın lekelenmesini önlemişti buna memnun oldu. Eline geçirdiği bir bezle filmlerde gördüğü gibi her yeri sildi. Böylece parmak izi bırakmayacaktı. Evi bir kez daha kontrol edip çıktı. Apartman girişinde Kevser Hanım’la bu kez ters yönlerde olmak üzere tekrar karşılaştılar.

“Hani Dila’yı alacaktın Özcan?” dedi yaşlı kadın. Sorgular gibi bakıyordu yüzüne.

“Yoksa biliyor mu?” diye geçirdi içinden Özcan. Korku boğazına kadar yükseldi, sonra kadının bilmesine imkan olmadığını anladı rahatladı.

“Valla yok evde. Telefonla arıyorum açmıyor, arkadaşına falan gitti herhalde; artık kendisi gelsin, bana ne?” dedi baldızına kızmış gibi konuşarak

“Yok, yani evde? Arkadaşına falan gitmiştir. Şu Mürvet’in kızıyla pek sıkı fıkı, onlardadır. Ben görürsem geldiğini söylerim,” dedi kadın sonra birden hatırlamış gibi, “Bana bak Özcan, yine her tarafı çamur ediyor senin oğlanlar valla, yaz günü ayakkabı yıkamaktan bıktık. Söyle şunlara yapmasınlar,” dedi öfkeyle.

“Tamam, söylerim,” diyerek kadını geçiştiren Özcan, “ İyi akşamlar,” deyip sıvıştı kapıdan. Hızlı adımlarla kendi dükkanına girip büro gibi kullandığı dip kısma geçti. Oturmadan Dila’nın telefonunu aradı. Çaldı telefon mam açılmadı doğal olarak. Başını ellerinin arasına alıp bir müddet oturdu; sonra sakin hareketlerle telefonunu çıkarıp karısını aradı.

“Alo, Seda merhaba napıyosun? Ha iyi, valla kızım gönderdin beni babanlara ama Dila evde yok. Telefon ediyorum açmıyor, ben anlamadım bu işi. Bir yere falan mı gidecekti? Sen biliyor musun?”

Telefonun diğer ucundaki Seda meraklandı.

“Allah, Allah ben bir şey bilmiyorum; nereye gitti ki?”

“Valla bilmem artık, ben geliyorum eve çok bunaldım sıcaktan, bir duş falan alacağım sonra tekrar bakarım. Olmazsa bir de sen ara, belki sen arayınca açar.”

“Peki,” dedi kadın. Sonrasında defalarca aradı kardeşini. Telefon çalıyor ama bir türlü açılmıyordu.

Özcan, eve gitmeden önce bankamatiğe uğradı, çekebildiği kadar para çekti.

“Ne olur, ne olmaz, “ dedi kendi kendine.

Evine gidip duş aldı. Duşta adeta derisini kazıdı. Pişmanlık kor gibiydi içinde ama olmuştu bir kere. Çare yoktu. Şimdi kendini düşünmeli, hiç açık vermemeliydi.

Karakola Dila için kayıp bildiriminde bulunduklarında saat gece yarısını geçmişti. O saate kadar akıllarına gelen herkesi aramış, bütün arkadaşlarına hatta kaldığı yurda bile ulaşmaya çalışmışlardı. En son köyü arayıp Necla ve Tahir’ e durumu anlattılar. Şimdi onlarda telaşlanmıştı. Gece yarısı Seda ile Özcan, karakola gidip gözyaşları içinde kardeşlerinin kaybolduğunu bildirdiler. Polis gerekli bilgileri alıp kayıp ihbarını oluşturduktan sonra bunları evlerine yolladı.  Uykusuz geçen gecenin sabahında bir ara bir şey bahane edip dükkana geldi Özcan. Tahta kapağı kaldırıp portatif merdiveni indirdi ve kızı gömdüğü bodruma indi. Döktüğü betonun kuruyup kurumadığını kontrol etti.  Sonra evde aklına gelen şeyi yapıp diğer köşedeki boya tenekelerini yeni betonun üzerine dizdi. Akıl ettiği şeyi beğenmişti, kendinden memnun bir tavırla eserine baktı. Yukarı çıktı, tam portatif merdiveni çekiyordu ki arkasında duyduğu sesle irkildi. Süratle döndü. Adamlarından Celal, en az onun kadar korkmuş, araba yıkadıkları fırçayı her an kafasına indirmeye hazır vaziyette duruyordu karşısında.

“Özcan abi, sen misin ya? Ödümü patlattın ne işin var o fareli yerde?”

“Sen de beni korkuttun len. Asıl senin ne işin var dükkanda? “ diye bağırdı Özcan adamına.

“Bayramın üçüncü günü gel dedin ya abi. Geldim işte.”

“Haa! Öyle ya bugün bayramın üçüncü, günü kafamı kaldı oğlum bizde. Bayramı mayramı unuttuk biz. Kendi derdimize düştük. İki gündür Dila kayıp. Polisler, emniyet hepsi ayağa kalktı, yok kız.”

İçten içe Dila’ yı çok beğenen Celal kederlendi.

“Yapma abi ya! Çok üzüldüm şimdi, nereye gider bayram günü Allah Allah?”

“Ben de kaç gündür gelemiyorum, geçen gün boruda bir sızıntı var gibiydi o geldi aklıma, ona bakmaya indimdi. Neyse ben gideyim, Seda perişan, kayın valide delirmek üzere. Yanlarında olayım.”

Kafasını salladı delikanlı; Özcan çıktı.

***

Olay önce Salihli İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne ardından Manisa İl Emniyet Müdürlüğü’ne intikal etti. Polis’in çabaları boşa çıkıyor genç kızdan haber alınamıyordu. Salihli emniyetine yeni atanmış olan Komiser Mehmet Tanrıkulu, bu işle görevlendirilmişti. Yeni atandığı bu yerde, ilk işinde başarısız olmak istemiyordu genç Komiser.

Kendisi gibi genç bir polis memuru olan Arda’yı yanına alarak işe sıfırdan başlamak için kızın en son bulunduğu yere yani evine gitti. Daha önceden de polis tarafından aranmış odayı bir de onlar kontrol ettiler. Polis önceki aramasında odada kayıp kız ve diğer ev halkı da dâhil olmak üzere kimsenin parmak izine rastlamamıştı. Bu izlerin kasıtlı olarak silindiğini akla getiriyordu. Buna karşılık kızın telefonu evdeydi yani giderken yanına almamıştı. Ablası Sevda, “Dila’ nın telefonunu almadan bir yere gitmesi imkansız. Yapışık gibi yaşıyordu ona,” demişti ifadesi alınırken. Kadının kardeşinin kaybından duyduğu üzüntü her halinden belli oluyordu.

Telefon yatağın üstünde hatta yatakla yatak başının arasına sıkışmış olarak bulunmuştu, kulaklık hâlâ takılı duruyordu ucunda. Muhtemelen müzik dinliyordu genç kız. Telefona incelenmek üzere el konulmuş, ayrıca ailenin kayıp kıza ait olduğunu söyledikleri dizüstü bilgisayarı da emniyete götürülmüştü. Fazla bakılacak bir şey yoktu odada sıradan bir genç kız odası bile denilemezdi çünkü genç kız bu odayı ninesiyle paylaşıyordu. Kızdan çok yaşlı kadının eşyaları vardı ortalıkta. Bu arada dikkatli polis memuru Arda’nın yatakta bir şey ilgisini çekti. Çarşafın küçük kırmızı gül desenlerinden birinin rengi farklıydı. Yakından bakınca bunun gül deseni değil tam desenin üzerine denk gelmiş kurumuş kana benzer bir leke olduğunu fark etti.  Derhal çarşaf, yatak, yorgan ne varsa incelenmek üzere alındı.

En son kayıp kızın eniştesi Özcan Karaburun ile konuştular.

“Dila’yı almak için eve geldim, kapıyı çaldım açmadı bendeki yedek anahtarla içeri girdim. “Dila, Dila!” diye seslendim, hatta duymuştur bağırdığımı mutlaka komşular, sonra eve baktım olmadığını görünce çıktım. Telefonla aradım ama telefona da cevap vermedi. Sonra ben dükkana gittim, işlerimi topladım eve gittim. Bu arada eve girerken ve çıkarken apartman kapısında üst kattaki  Kevser teyze ile karşılaştım. Ona da sorabilirsiniz.” Adamın ısrarla hep aynı ifadeyi vermesi hatta kullandığı kelimeleri ses tonunu bile değiştirmemesi söylediklerini sürekli üçüncü kişiler tarafından doğrulatma çabası dikkatini çekti fakat fazla üzerinde durmadı Komiser Mehmet. Ne de olsa aile hâlâ şaşkın ve üzüntülüydü. Üst kat komşusu Kevser Hanım, Özcan’ ın söylediklerini doğruladı. Bir de ondan etrafı çamur ettiği için şikayet etti. Bütün komşularla konuştular, çoğu bayram nedeniyle o gün evde yoktu. Kimse genç kızı görmemişti.Sadece karşı komşu yaşlı İsminaz teyze Dila’nın öğleden sonra dört sıralarında banyo yaptığını iddia etti. Banyo pencereleri birbirine baktığından sesler duyuluyordu. Su sesini hatta kızın şarkı söylediğini bile duymuştu sözde yaşlı kadın ama diğer komşulardan kadının alzheimer hastası olduğunu, geçmişi hatırlayıp şimdiyi unuttuğunu öğrenince bu ifadeyi de dikkate almadılar.

Laboratuvar sonuçlarının Manisa’dan gelmesi zaman alacaktı, bu nedenle Komiser Mehmet üşenmedi laboratuvardaki arkadaşını görmeye Manisa’ ya gitti, ricada bulundu. Belki de bir genç kızın hayatı söz konusu diye işlemleri hızlandırdı. O gün akşama, çarşaftaki lekenin sonucunu geldi. Leke tıpkı tahmin ettikleri gibi kan lekesiydi ancak öyle her hangi bir kan lekesi değil kadınlarda ilk ilişki sonrası oluşan kanamanın lekesiydi. Odasındaki fırçadan alınan saç örnekleri ile karşılaştırılan ve DNA testine tabi tutulan lekenin şüpheye yer bırakmayacak şekilde Dila Esmer’e yani kayıp kıza ait olduğu anlaşılmıştı. Bu çok önemli bir bilgiydi kayıp kız  evlilik dışı bir ilişki yaşamış, sonra korkup kaçmış ya da tecavüze uğramış ve kaçırılmış olabilirdi.

Kızın bilgisayarında ve telefonunda yapılan incelemede en son Hakan Üstüner isimli bir şahısla görüntülü konuşma yaptığı ortaya çıktı. Kayıtlardan adı geçen şahsın İzmir’ de olduğu anlaşıldığından derhal İzmir polisiyle irtibata geçilip Hakan Üstüner bulundu. Sorgusunda Dila’yı tanıdığını hatta yeni yeni görüşmeye başladıklarını ve o gün de telefonla görüntülü konuşma yaptıklarını saklamadı delikanlı. O görüşmeden sonra kendisine bir daha ulaşamamıştı. Hatta belki de görüşmek istemiyor gibi bir sonuç çıkarıp alınmıştı. Kızın kayıp olduğunu öğrenince üzülüp telaşlandı. Bütün arkadaşlarının numaralarını verdi. Genç kız kaybolduğu sırada İzmir’de ailesinin yanında olduğunu kanıtladığından Hakan Üstüner’den bir şey çıkmadı sonuç olarak.

Otobüs terminalinde, dolmuşlarda, taksilerde yapılan araştırmadan da bir şey elde edemediler. Dila’nın tanımına uyan kimseye ne bilet satılmış ne yolcu olarak alınmıştı. Polis memuru Arda bütün apartman sakinleriyle yeniden görüştü. Sonuç aynıydı. O gün kimse genç kızı görmemişti. Karşı komşu ise banyo yaptığı iddiasında ısrarcıydı.

“Ben bu kızın evden çıkmadığını düşünmeye başladım Arda. Bence ailede bir şey var. Babayı ve anneyi yeniden sorgulayalım, ha bir de şu enişteyi. Bakalım yine aynı şeyleri mi söyleyecek? Bir de enişteyi enine boyuna bir araştıralım. O adamda beni rahatsız eden bir şeyler var,” dedi Mehmet Komiser.

Özcan ikinci sorgusunda Dila’yı almaya gitmeden önce ne yaptığı sorusuna, arkadaşı Hasan’la beraber olduklarını sonra karısının telefon edip Dila’yı eve getirmesini istediğini söyleyerek cevap verdi ve önceki ifadesinin aynısını tekrar etti.

Bütün ifadeler aynı, şüpheli hiç bir şey yoktu kız sanki yer yarılmış da yerin içine girmişti.

“Kaçta gitmişti bu Özcan apartmana?” diye sordu Mehmet Komiser. Kim bilir kaçıncı kez geçiyorlardı dosyanın üzerinden.

“Akşam yedi buçukta Komiserim”

“Arkadaşıyla beraberlermiş sonra onu yollayıp hemen kızı almaya gitmiş değil mi?”

“Aynen.”

Komiser Mehmet, “Arkadaş Hasan doğruladı bu olayı hımm. Peki, bu Hasan neyle gitmiş yürüyerek mi?” diye sordu kendi kendine düşünür gibi konuşarak. Arda elindeki dosyayı karıştırdı Hasan’ın ifadesini buldu.

“Yürümemiş Komiserim, motosikleti varmış onunla gitmiş.”

“Güzel,” dedi Komiser, “ Evin yakınındaki kavşakta sokak kamerası var değil mi? Apartmanın olduğu sokak sol taraftan İzmir yönüne doğru otoyola bağlandığına göre bu mecburen sağdan gidip kavşağı kullanacaktır. Bak bakalım kamera kayıtlarına bu adam o kavşaktan saat kaçta geçmiş?”

Yarım saat sonra Arda odaya koşarak girdi.

“ Komiserim!” dedi heyecanla, “ Hasan kavşaktan Salihli merkez yönüne saat beşte geçmiş.”

Mehmet Komiser de heyecanlanmıştı şimdi.

“Özcan bize yedi buçuk dedi. Şu Hasan’ı bulun Arda,  sorun bakalım kaçta ayrılmış Özcan’ ın yanından?”

Hasan, saati tam hatırlamasa da yedi buçuk olmadığından emindi çünkü o saatte fırından,pişirilmesi için bıraktığı güveci almıştı. Özcan tekrar Emniyet’e getirildi ve yeniden,  bu sefer hem de zanlı olarak sorguya alındı. Fakat adam Nuh diyor peygamber demiyor, dediğinde ısrar ediyordu.

“Hasan’ın gittiği saati karıştırmış olabilirim, hava çok sıcaktı. Biz de köyden gelmiştik yorgundum biraz,” diye kendini savunuyordu.

“Şu kadın, hani Alzheimer olan ya doğruyu söylüyorsa komiserim?” dedi Arda

“O zaman şöyle bir zaman çizelgesi çizebiliriz. Dila üç buçukta evden Hakan’ la görüştü, bu konuşma telefon kayıtlarına göre otuz sekiz dakika sürmüş yani saat 4.08 olmuş o saatten sonra banyoya girse ortalama yirmi dakika banyoda kalsa  saat 4.28 bilemedin dört buçuk. Hasan beşte gitti hımm. Ben derim ki gidip şu oto yıkamaya ve apartmana bir daha bakalım,” dedi Komiser Mehmet ve arkasına Arda’yı takıp Şeklim Oto Yıkama’nın yolunu tuttu.

Celal acıklı bir arabesk şarkıyı Dila’yı düşünerek dinlerken karşısında polisleri görünce şaşırdı. Ayağa kalkıp hazır ol vaziyetinde dikildi.

“Bu bir kaç gün içinde seni şaşırtan değişik bir şey gördün mü?”

“Valla Komiserim, bayram ya, biz iki gün izinliydik. Burası da kapalıydı. Ben köydeydim zaten malum kurban işleri falan bayramın üçüncü günü geldim buraya. Ben geldiğimde Özcan abi de buradaydı. Bizim aşağıda fareli bir bodrumumuz var.  Aniden oradan çıkıp ödümü patlattı. Az kalsın sopayı indiriyordum kafasına, Allah korudu.” dedi safça Celal.

“Nerden iniliyor bu bodruma?”

Celal’in gösterdiği kapaktan, portatif merdiveni kullanıp hepsi aşağıya indiler.

“Boruda sızıntı varmış ona bakmaya inmiş Özcan abi,” diye açıkladı Celal.

Komiser Mehmet ile Arda,  bu karanlık ve rutubetli yeri yetersiz ışık altında, yer yer telefonlarının ışığını kullanarak incelediler. İçinde çimento karıldığı belli plastik bir bidon artığı, yığılı boya tenekeleri, kazma ve kürek, bir kaç tahta parçası, eski bir çimento torbası gibi işe yaramayan bir sürü şey içinde işe yarar hiç bir şey bulamadıklarını düşünürken, “Komiserim bu tenekelerin altındaki beton yeni dökülmüş gibi sanki. Bakın şu alttaki teneke gömülmüş biraz, bakın!”  diye seslendi Arda.

“Kaldır şunları!” diye emretti Celal’ e Komiser Mehmet. Arda’nın da yardımıyla boya tenekelerini çabucak kaldırdılar. Tenekeler tam kurumamış zeminde yuvarlak izler bırakmışlardı.

“Ne burası böyle?” diye sertçe sordu Komiser.

Celal şaşkındı.

“Valla ben bilmiyorum Komiserim ilk defa görüyorum. Burası böyle değildi,” dedi korkarak.

“Arda; merkeze haber ver, olay yeri ekibini yollasınlar biz de…”   deyip etrafına bakındı sonra Celal’e doğru hiddetle bağırarak, “Şu küreği ver!” dedi. Küreği bizzat kendisi alıp kazmaya başladı. Tam kurumamış beton, küreğin darbelerine fazla dayanamadı. Çok geçmeden çadır çantasına ulaştılar. Çantayı açıp içinde zavallı kızın havluyla örtülü cesedini bulduklarında Celal kusmaya başladı. Doğrusu polislerin de içi bir hoş olmuştu.

Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Özcan daha fazla dayanamayarak çözüldü ve itiraf etti.

“Neden?” dedi Komiser Mehmet  öfkeyle, “Neden yaptın?”

Özcan gözlerini yere dikti, “Erkeklik işte,” dedi

Komiser yerinden fırladı,  yakasına yapıştı Özcan’ ın. “Erkeklere iftira atma lan! Hayvanlık seninki, sapıklık!” diye bağırdı. Elinden almasalar orada Özcan’ı parçalayabilirdi.

***

İkisinin de morali bozuktu. Katili yakalamışlardı ama sevinememişlerdi bile. Komiser Mehmet önünde duran buz gibi olmuş çay bardağını kafasına dikip bitirdi. Adeta kırarcasına çat diye masaya bıraktı.

“İşte buna dayanamıyorum Arda. Pis nefislerini, sapık beyinlerini bir de erkekliğe bağlıyorlar ya hırsımdan çatlıyorum. Herif gül gibi kıza üstelik kendine emanet edilen baldızına tecavüz etmiş bir de utanmadan seviyordum diyor. Ulan insan sevdiğine bunu yapar mı? Kızı öldürmüş bir de erkeklik diyor şerefsiz. Ulan erkekliği kim kaybetmiş de sen bulmuşsun, insan müsveddesi. Neyse, çıkıyorum ben belki evde daha iyi olurum buralara sığamıyorum bugün.”

Ceplerinde iki ay önce bıraktığı sigarasını arayarak kapıdan çıkan amirinin ardından, “Haklısınız Komiserim,”  dedi Arda. Elinde Dila’nın yaz başında gülerken çekilmiş bir fotoğrafını tutuyordu. Dosyayı açtı fotoğrafı içine koyup kapattı üstüne KAPANDI mührünü vurup arşive gideceklerin arasına kaldırdı.

En Son Yazılar