Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

ŞEVKİ PAŞA KONAĞI

Diğer Yazılar

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ

Onur Dikenova
Onur Dikenova
1989 yılında İstanbul'da doğdu. Gazi Üniversitesinde Yapı Öğretmenliği okudu. Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde 2013 yılından beri teknik öğretmen olarak görev yapmaktadır. Evli, bir çocuk babasıdır.

ŞEVKİ PAŞA KONAĞI

Gecenin sert ayazı insanın yüzünü zımparalıyordu. Soğuyan konağın pencereleri yatmadan önce kapatılmıştı. Perdelerin de örtülmesiyle içeri giren ay ışığı kesilmiş, odanın içi zifiri karanlık olmuştu. İşini yarına bırakmak istemeyen Kahya İsmet Efendi, çalışma odasına girip ışığı yaktı. Tam karşısındaki ahşap masanın üstü darmadağınıktı, bazı dosya ve kağıtlar da yere saçılmış kapının önüne kadar gelmişti. Üstüne bastığı kağıdı alarak işe koyuldu.

Masayı düzenleyince etrafına bakındı. Beti benzi atmış Muharrem Dayı berjerin üstünde öylece yatıyordu. Bayılmış olabileceğini düşünerek telaşla yaklaştı; bileğine dokundu, nabzını kontrol etti. Herhangi bir hareket hissetmeyince avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

***

Konağın sahibi Kendal Bey üst kattan gelen sesle irkildi, üstüne başına bakmadan mavi çizgili pijamalarıyla koştu. Ofis olarak kullandığı boğaz manzaralı odanın köşesindeki kahverengi berjere yığılmış Muharrem Dayı’yı gördü. Kahya da onun başında dikilmiş bağırıp duruyordu.

“İsmet Efendi ne oldu? Bağırma da anlat.”

“Efendim görmüyor musunuz? Muharrem Dayı ölmüş.”

Duyduklarını idrak etmekte zorlanıyordu. Bir İsmet Efendi’ye bir Muharrem Dayı’ya baktı. Kendini toplayıp durumun vahametini kavradığında konak ahalisi çoktan odaya doluşmuştu. Ölüye bakarak birbirleriyle konuşup anlamsız bir uğultu çıkarıyorlardı.

Kalabalığı yararak odaya giren şirket doktoru Hilmi’nin sesiyle uğultu kesildi. “Herkes sakin olsun! Kenara çekilin de bir bakayım.”

Hilmi, daha cesede bakar bakmaz ne olduğunu anladı. Rahmetlinin dudağı simsiyah olmuş, yüzü de bembeyaz kesilmişti. Nihai sonucu otopsi söyleyecek olsa da gerçek ortadaydı. Haşin bir sesle “Kimse bir yere kımıldamasın. Muharrem Dayı ölmüş. Yeğenim Sami’yi arıyorum. Kendisi Asayiş Şube’de polistir. Bu işi ancak o çözer,” dedi.

***

Komiser Sami daha konağın görkemli kapısında beklerken garip bir durumla karşılaşacağını hissediyordu. Onun için bu şatafatın içinden garabet bir vakanın zuhur etmesi münasipti. Konağın Viktorya tarzı mimarisiyle mest olmuştu. Geniş avluyu etrafa hayran bakışlar atarak geçti. Tarihi konağın mimari dokusuna aykırı olsa da estetik bir hava katan cam kafes içindeki deniz manzaralı asansöre bindi. Yukarı çıkarken denizi ayaklarının altında hissediyordu.

Kalabalığı yararak olay yerine gelen Komiser, kendisine yönelen meraklı bakışlara aldırmadan ölüye yaklaştı.

Rahmetli, berjerin üstüne serilmiş kalmıştı. Başı aşağı düşmüş, avuçları açık, kolları yere sarkıyordu. Ölmeden önce incelediği dosyalar göbeğinin üstünden düşmek için gayret sarfediyorlardı. Arkası ezilmiş ve bunu telafi etmek istercesine kırmızıya boyanmış bir kurşun kalem diğer avucunun hizasında yerde duruyordu. Kullandığı hesap makinesi önündeki sehpanın üstünde ve hâlâ açıktı.

Hilmi, yerdeki kırmızı kalemi almaya niyetlenmişti ki Komiserin ikaz eden bakışlarıyla karşılaştı. Komiser önce Hilmi’ye sonra da diğerlerine dönerek “Hiçbir şeye dokunulmayacak!” diye emretti. Ardından daha sakin bir sesle, “Bu adam zehirlenmiş,” dedi. “Dudağının ve yüzünün hali bunu açıklıyor.” Etrafındaki eşyalara bakındı. Sesine ciddiyet katarak  “Burada bulunan her şey zehirlenme sebebi olabilir,” diye ilave etti.

Komiser beklediği etkiyi yaratmayı başarmıştı. Eline geçirdiği kauçuk eldivenlerle önce kağıtlara baktı, muhasebe detaylarından başka bir şey yazmıyordu. Sonra cesedin başını, boynunu inceledi. En son yerdeki kalemi alarak ışığa tuttu ve sağına soluna baktı.

Komiseri izleyen Kahya İsmet bir anda kendini kaybetti. Hüngür hüngür ağlayarak haykırdı. “Ben suçsuzum. İki gözüm önüme aksın ki ben bir şey yapmadım.”

Havadaki gerginliği kırmaya çalışırcasına yumuşak bir sesle konuşan Kendal, kahyaya yaklaşıp sarıldı. “Biliyorum İsmet Efendi. Senin bir suçun yok, biliyorum.”

İsmet Efendi, haykırmayı bıraksa da içini çeke çeke ağlıyordu.

“Hayırdır? Bu ne demek oluyor?”

Komiser’in sesiyle sarılmayı bırakan Kendal, durumu açıklamaya çalıştı. “Amirim, İsmet Efendi yıllardır yanımda çalışır o yüzden iyi tanırım. Cesedi o bulduğundan suçlanmaktan korkuyor.”

Herkes dikkat kesilmiş izliyor, merakla Komiserin vereceği cevabı bekliyordu.

“Şimdilik kimseyi suçlayamam. Herkesi sorgulamam gerekiyor. Olay aydınlanana kadar kimse bu evden dışarı çıkmayacak.”

***

Olay Yeri Ekibi cesedin olduğu odaya işi olmayanların girmesine izin vermiyordu. Konak sakinleri salonda oturmuş, yanan şömine ateşinin önünde beklerken başlarındaki polisler onlara eşlik ediyor, sorgu ise mutfakta yapılıyordu.

Satranç tahtasına benzeyen siyah beyaz fayanslar ışığın etkisiyle parlıyordu. Tam ortaya yerleştirilmiş ahşap kare masanın etrafında dizili duran sandalyelerden birine oturan Komiser, zaman zaman dumanı tüten çayını içerken tam karşısında endişeli gözüken ev sahibi vardı.

“Kendal Bey, bunca insan burada toplanmış ne yapıyorsunuz?”

“Amirim, ben Kendal Sandıklı. Tarihi 1870’lere dayanan bir ambalaj firmasının sahibiyim. Bu konak şirketimizin kurucusu büyük dedem Şevki Efendi’den kalma. Şirketimiz yüzyılı aşkın bir süredir, her sene bu tarihlerde, stratejisini değerlendirmek amacıyla, konakta yatılı bir toplantı yapar. Hemen hemen üç gün sürer. Şirket sırlarımızın güvenliği için bitene kadar kimse evden dışarı çıkamaz.”

“Meskenin konumundan dolayı camdan veya başka bir yerden içeri girmek imkansız. Bu ne demek biliyor musunuz?”

Ev sahibi, düştüğü durumun ağırlığı sırtına binmişçesine çökmüş ve üzgündü. “Biliyorum Amirim. Katil, aramızdan birisi.”

“Durumun farkında olduğunuza göre bu konuda bir fikriniz de vardır.”

Çaresizliğini iki elini yana açarak gösterdi. “Açıkçası anlam veremiyorum. Huzur dolu bir çalışma atmosferimiz var. Şirket bünyesindeki en yeni çalışanımız otuz yıldan fazladır bizimle. Hatta emekli olan elemanlarımızın çocuklarını çok defa yetiştirip aldık. Ben bile yetkilerimi iki sene önce oğluma devrettim. Yine de kopamadım şirketten. Geleneksel toplantılara katılmaya devam ediyorum. Anlayacağınız büyük ve köklü bir aileyiz. “

“Şu anda bu konakta kimler var?”

Parmaklarıyla sayar gibi yaparken bir yandan da anlatıyordu. “Ben, oğlum Talat, Tıbbî İşler Müdürü Hilmi, Planlama ve Satın Alma Müdürü Joseph, Lojistik Müdürü Fahrettin ve Kahya İsmet. Bir de rahmetli Muhasebe Müdürü Muharrem Dayı vardı.”

“Kahya İsmet dışında konakta başka çalışan yok mu?”

“Yok, özel bir toplantı olduğu için şirket kadrosu dışında sadece İsmet Efendi var.”

“Kahyanıza güveniyorsunuz yani.”

Kendal, ilk defa kendinden emin gözüküyordu. “Elbette, kendisi çocukluk arkadaşımdır. Bakmayın panik olduğuna karıncayı dahi incitemez.”

Komiser, kaşlarını çatıp baktı. Hakim bir sesle “Bırakın da buna deliller ışığında ben karar vereyim. Şu anda siz dahil, bu konaktaki herkes, hepiniz, şüphelisiniz.” dedi.

“Anlıyorum, haklısınız.”diyen Kendal’ın konuşurken yüzü düşmüş, sesi oldukça durgun ve sıkkın çıkmıştı.          

Komiser, bu tür alınganlıklara alışıktı. Umursamadan devam etti. “Şu anda burada bulunanlar ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?

“Kahya İsmet Efendi’yi gördünüz. Burada ve ailemle yaşadığım diğer evde kahyalığımızı yapar, kendi halinde bir adamdır. Muharrem Dayı şirketimizin muhasebe müdürüydü, aynı zamanda en eski çalışanımız oydu. Rahmetli, kırk iki senedir bizimleydi. İşi de babası Suphi Efendi’den devralmıştı. Kısacası benden bile eskiydi.” Duraksadı, derin bir nefes alıp devam etti.” Hilmi, şirketimizin doktoru. Yasal olarak, sayımızdan ötürü, doktor bulundurmak zorundayız. Aynı zamanda yurt dışındaki bazı ilaç firmalarının ambalaj işini yapıyoruz, bu konuda bizlere danışmanlık yapıyor. Açıkçası ilaç ve zehir konusunda aramızda en çok bilgi sahibi olan Hilmi, diyebilirim. Kimsenin günahını almak istemem ama bana kalırsa bu işi Hilmi’den başkası yapmış olamaz. Şirket içerisinde anlaşamıyorlardı zaten. Son zamanlarda aralarındaki ben daha yetkiliyim kavgaları kulislerde çok konuşulur olmuştu. Muharrem Dayı’ya yaşından, tecrübesinden dolayı şirketteki herkes hürmet ederdi. Hilmi ise bilgisine ve zekasına güvenir, Muharrem Dayı’yı eleştirmekten çekinmezdi.” Kendal Bey’in anlatırken düşünüyormuş gibi bir görüntüsü vardı.

“Suçlama yapmak için henüz çok erken. Ama kafama takılan bir durum var. Biraz önce büyük bir aileyiz, huzur dolu bir çalışma atmosferimiz var diyordunuz. Şimdi ise kişisel çatışmalardan bahsediyorsunuz. Hangisi doğru?”

Söylediklerinin çeliştiği endişesine kapılan Kendal Bey, durumu toparlamaya çalıştı. “Yani genel anlamda huzurlu bir çalışma ortamımız var, demek istemiştim. Ama bahsettiğimiz insanlar üst düzey yöneticiler. Çeşitli ülkelerde pek çok faaliyet yürüten insanlar. Bunların arasında yönetim hırsı olabiliyor.”

“Patron, oğlunuz ve sizsiniz. Ama müdürleriniz güç peşinde.”

“Yok, tam olarak öyle değil. Yetkilerimi oğluma devrettiğimi daha önce de söylemiştim. Patron oğlumdur. Herkes onun patronluğunu bilir. Hilmi ile Muharrem Dayı’nın çekişmesi kendi aralarında.”

“Oğlunuz hakkında ne söyleyebilirsiniz?”

Kendal, anlatmaya başlamadan önce gururla kabardı. “Oğlum yurt dışında işletme okudu, şirketi aldığı noktadan çok kısa bir sürede daha büyük yerlere getirdi. Geçmiş yıllara nazaran şirket gelirlerini birkaç kat arttırmayı başardı. Yetenekli bir işadamı. Bunun dışında sürekli toplantı ve görüşme yapmaktan özel hayatını çok boşladı. Başka da anlatılabilecek bir özelliği yok.”

“Biraz da Joseph ve Fahrettin’den bahseder misiniz?”

“Planlama ve Satın Alma Müdürü Joseph otuz altı yıldır bizimle. Rahmetli babamın döneminde çalışan ustabaşı Kirkor’ un oğludur. Oğlu Joseph’i yetiştirdi, şirkete koydu. Yetenekli bir adam. Müdürlüğe kadar kendi hakkıyla geldi. Karısının vefatından sonra çok duygusallaştı ama işinden hiç taviz vermedi. Yerine adam alsam otuz yılda zor yetişir. Fahrettin’e gelecek olursak Lojistik Müdürü. Aynı zamanda depomuzdan sorumlu. Yönetim kadrosunda üniversite okumayan tek kişi. Depomuzda işçi olarak başladı, on beş yılın sonunda bu noktaya kadar geldi. Ürünlerimizin yurt dışına taşınmasından tutun da ambalaj üretimi için gerekli hammaddelerin ülkemize gelmesine kadar depodaki iş ve işlemlerden o sorumludur.”

“Yani, zehri yurt dışından getirtebilir diyorsunuz. Doğru mu anladım?”

Biraz duraksadı. Düşünceli bir sesle “Olmaz diyemem,” dedi.

 “Peki Kendal Bey. Biraz da buradaki işleyişi anlatır mısınız?”

“Sabah kahvaltısı sekizde tam kadro yapılır. Ardından herkes kendi departmanının sunumunu yapar. Saat on ikide öğlen yemeği yenir. Sonrasında sunumlara devam edilir. Yedide akşam yemeğine geçilir. Yemeğin akabinde gün sonu toplantısı başlar. Bu, gün içinde yapılanların değerlendirildiği ve konuşulanların karara bağlandığı günün en önemli toplantısıdır. Rahmetli, akşam toplantıda gayet sağlıklı görünüyordu. Sadece biraz gergindi. O zaman anlam verememiştim ama şimdi anlıyorum. Sanki başına gelecekleri hissetmişti.” Sesi düştü. Merhuma değer verdiği yüzünden belli oluyordu. “Zavallı, hiç hak etmediği şekilde öldü.” Kısa bir sessizliğin ardından ekledi. “Toplantı bittiğinde saat ona geliyordu.  Ufak muhabbetlerin ardından on buçuk civarı herkes odasına istirahate çekildi. Onu da uyumak için odasına giderken gördüm.”

“Konaktakilerin, odalarına değil de başka bir yere gitme ihtimali var mı?”

Emin bir şekilde başını iki yana salladı. “Dışarı çıkabilirler mi diye soruyorsanız bu imkansız. Kapıda özel güvenliğimiz var, ayrıca dışarı çıkmak ticari bilgi kaçırma suçu doğurur. Kısacası bunu kimse yapamaz.”

“Onu anladım, konağın içinde başka bir yere gitme ihtimalinden bahsetmiştim.”

“Muhtemel. Çalışma odası her zaman açık. Müdürlerimiz orayı istedikleri zaman gerekli hazırlıklarını yapabilmek için kullanır. Bir de salonumuz var, yatmadan önce şömine ateşinde keyif yapmak isteyenler olabilir. Bunun dışında bir durum olursa onu da İsmet Efendi bilir. “

“Muharrem Bey belli ki uyumaya değil çalışma odasına gitmiş.”

“Evet Amirim. Orada öldüğüne göre öyle olmalı. Peki ama nasıl öldü, kim öldürdü? Kendi eceliyle ölmediği kesin.  Bana sormak istediğiniz başka bir şey var mı?”

“Aslında var. Toplantı bitip herkes dağılınca siz ne yaptınız?”

“Çok yorulmuştum. Tüm gün takım elbise içinde terlemiştim. Odama geçip duş aldım. Daha sonra da kış bahçesinde sigara içtim. Orada oğlumla karşılaştım. Çiçekleri suluyordu. Şirketin geleceği ile ilgili biraz muhabbet ettik. Esnemeye başlayınca odama dönüp İsmet Efendi’nin çığlığını duyana kadar uyudum.”

“Size soracaklarım şimdilik bu kadar. Salonda diğerlerinin yanında bekleyip İsmet Efendi’yi yollayın. Herkese söyleyin, salondan dışarıya adım atmak yasak.”

***

Kahya İsmet, patronunun bıraktığı sandalyeye oturmuş titreyen ellerini durdurmaya çalışarak korkuyla bekliyordu.

Komiser Sami, masanın üstündeki deftere aldığı notlarını tamamlayıp karşısındakine döndü. “Evet İsmet Efendi, olay yerindeki paniğine anlam veremedim. Neden seni suçlayacağımızı düşündün?”

İsmet uzun bir süre sessiz kaldı. Ne diyeceğini düşündü. Karşısındaki Komiserin bakışlarından, sabrının olmadığını anlayınca ürkek bir sesle lafa girdi. “Cesedi bulan benim. Bende panik atak var. Bazen kendimi kaybedebiliyorum. Aklım duruyor ve farkında olamadığım hareketler yapıyorum. Suçlanmaktan çok korktum.”

“Eğer suçsuzsan için rahat olsun. Sorularıma cevap ver, sakin kal. Ama suçluysan bu ortaya çıkacak.”

Emektar kahyanın ürkek tavrı geçmese de Komiserin sözlerine gülümsedi. “Kesinlikle masumum. Ama buradaki insanlar makam mevkî sahibi güçlü insanlar. Birileri bu suçu işledi ama aralarında en garibanı benim. Suçu bana yıkarlar, kendileri sıyrılırlar. Yapanın yanına kâr kalır, olan bana olur. Ben korkmayayım da kim korksun?”

“Yok öyle bir dünya. İçin rahat olsun. Suçlu kimse, bizzat cezasını çekecek.” Komiserin sözleri sonrası oluşan sessizliği, İsmet’in titreyen dizleri bozuyordu. Buna aldırış etmeyen Komiser devam etti. “Bugün toplantı sonrası ne yaptın.”

“İlk işim toplantı salonunu temizlemek oldu. Biraz uzun sürdü. Tüm günün dağınıklığını toplamak kolay değil. İşim bitince mutfağa geçip su içeyim dedim. Açık kalmış ışıkları kapatarak yürürken koridorda Kendal Bey’i bornozuyla gördüm. Yeni duş almıştı. Kış bahçesinde sigara içeceğini söyledi. Uzaklaşırken üstünden düşen su damlaları gözüme ilişti. ‘Yerler kirlendi, yine bana iş çıktı.’ diye söylenmiştim. Oradan hatırlıyorum.

MutfaktaHilmi ile Fahrettin Beyleri şu an oturduğumuz yerde tavla oynarken buldum. Çay istediler, demledim. Oyunları uzun sürdü. Bir ara salona geçtim. Sarhoş olan Joseph Bey’i odasına çıkarıp salonu temizledim. Bütün bunlar bitmiş, saat de hayli geç olmuştu. Yatmadan önce çalışma odasını da toparlayayım dedim. Gün içerisinde çok kullanılıyordu. İçeri girdim, temizliğe başladım. Bir süre sonra da Muharrem Dayı’yı gördüm. Önce baygın olduğunu düşündüm, nabzını kontrol edince ölmüş olduğunu anladım. Sonrasında bağırıp durmuş, kendimi kaybetmişim.” O anı tekrar yaşıyormuşçasına ürperdi.

“Şirket çalışanı değilsin. Bu yüzden onları dışarıdan gözlemlemişsindir. Kendal Bey ve diğerleri arasından garip davranışlar sergileyen birini gördün mü?”

İsmet, elini o kadar çok şey var ki anlamında salladı. “Valla Komiserim. Hangi birini anlatayım? Hepsi de garip huyları olan adamlar.”

İsmet’in sözlerinin ardından mutfağa tekrar sessizlik hakim oldu. Komiser, deftere notlarını yazarken, karşısındakine de devam etmesini belirten bir bakış attı.

“Mesela Joseph Bey. Nerede olursa olsun, her akşam Müzeyyen Senar dinleyerek viski içer. Ölmüş karısı karşısındaymış gibi kendi kendisine konuşur. Onu tanımayan birisi görse deli zanneder. Bir keresinde evinde viski, müzik eşliğinde kör kütük sarhoşken, ‘Alçak Adnan!’ diye bağırarak oturduğu koltuğu parçalamış. Kızı, Kendal Bey’e anlatıyordu. İstemeden kulak misafiri oldum. ‘Babamın durumunu iyi görmüyorum, yardımcı olun.’ diyordu.”

“Kendal Bey ne yaptı?”

“Ne yapacak, doktora gitmek istemeyen Joseph Bey’i, ‘Eğer gitmezsen seni görevinden alırım.’ diye uyardı. Adam, istemeye istemeye Hilmi Bey ile beraber psikoloğa gitti. Çok tetkiklerden, testlerden geçmiş. Doktor, ‘Bir şeyi yok, akıl sağlığı yerinde.’ diye bir rapor yazınca şirketteki görevine devam etti. Ama yine de Joseph Bey’in geceleri sapıtabileceğini herkes bilir. Burada viski içmesini engellemeye çalışsak da bir yolunu buluyor. Bu adam gece sapıtıp Muharrem Dayı’ya kıymış olabilir mi diye düşünmüyor değilim Komiserim.”

“Gerçekten çok ilginç. Muharrem Bey ile ilgili söyleyebileceğin bir şey var mı?”

Konuşurken çok sevdiği bir ağabeyini anlatıyor gibiydi İsmet. “Rahmetli, iyi biriydi. Çok da çalışkandı. Diğerleri mesai saatleri dışında kendi hallerinde takılırken o çalışma odasına gömülür, saatlerce hesap yapar; hesap makinesini kullanırken de tırnaklarını yerdi. O görüntüsü aklımdan hiç çıkmayacak.”

“Peki patronun ve oğlu hakkında neler söyleyebilirsin?”

“Talat Bey’i pek tanımam. Babaevinde çok durmadı. Yurt dışındaydı daha çok. İşleri devraldığından beri Suadiye’deki evinde tek başına yaşıyor. Duyduğum kadarıyla çapkın bir delikanlı. Ünlü mankenlerle görüntüleri magazin haberlerinde çok sık çıkıyor. Kendal Bey’i soracak olursanız dünya tatlısı kibar bir adam. Çocukluk arkadaşımdır. Onun en büyük sorunu Altılı Ganyan. Çok fena beygircidir. Birkaç tane de atı var ama bu konuda pek başarılı olduğu söylenemez. Karısı ve çocuklarıyla bunun kavgasını çok yaparlar.”

“Talat Bey, tek çocuk mu?”

“Yok, Talat Bey en büyükleri. Onun dışında, Berlin’de maliye üzerine yüksek lisans yapan Serhat ve ODTÜ’de Endüstri Mühendisliği okuyan kızı Melahat var. Onlar henüz şirkette çalışmaya başlamadılar ama eli kulağındadır.”

“Son olarak Fahrettin ile ilgili ne söyleyebilirsiniz?”

“Hayatımda gördüğüm en dindar adam. Maşallah, namazında niyazında. Dürüst birisi. Ben buraya amelelikten geldim diyerek övünmesi dışında söylenecek başka bir şeyi yok.”

“Anlıyorum. Sizin bana söylemek istediğiniz bir şey var mı?”

“Yok Komiserim. Hepsi bu kadar.”

“Tamam o zaman. Polis arkadaşlarla salona geçebilirsiniz. Talat Bey’e buraya gelmesini söyleyin.”

İsmet Efendi, emri almış bir asker edasıyla sandalyeden kalkarak salona doğru yürüdü.

***

Talat Bey, Komiserin not almasını sessizce bekledi.

Sami, henüz otuzlu yaşların başındaki genç iş adamını şöyle bir süzdü. “Evet Talat Bey, bu genç yaşınızda tarihi ve büyük bir şirketin başında olmak nasıl bir duygu?”

Talat, zor bir soruyla karşılaşmış gibiydi. Düşündü, hemen cevap veremedi. “Anlatılacak gibi değil Amirim. Küçüklüğümden beri bunun için yetiştirildim. İstiyor muyum, ondan da emin değildim. Kendimi bir anda babamın bıraktığı masanın başında buldum.”

“Müdürlerinizi ne kadar tanıyorsunuz?”

Bulunduğu konumdan memnun olmadığı Talat’ın her halinden anlaşılıyordu. “Aslında pek fazla tanıdığım söylenemez. Hepsi babamın hatta dedemin mesai arkadaşları. Şirketimizin köklü bir geleneği var. Bu düzeni bozup riske girmek istemiyorum ama şirketin de çağa ayak uydurması lazım.”

“Müdürleriniz veya babanız hakkında anlatmanız gereken bir şey var mı?”

“İşlerinde başarılı ama artık torun sevecek yaştalar. İnatla da işe devam ediyorlar. Hepsine saygı duyuyorum. Ama tuhaf insanlar. Hepsi bir aradayken can ciğer kuzu sarması ama birbirlerinin kuyusunu kazmakta üstlerine yok. Her hafta birbirlerinin kusurlarını bana yetiştirmeye bayılıyorlar. Mesela geçen hafta Muharrem Dayı yanıma geldi. Joseph Bey’in bazı sıkıntılarını anlattı. Araları pek iyi değil. Güya gözümden düşürecek. Yeni patronum ya, beni etkileyecek. Kaç yıllık müdürler böyle şeyler yapıyorlar.”

“Akşam toplantısından sonra herkes dağılınca siz ne yaptınız?”

“Bende büyük bir çiçek tutkusu var. Kış bahçesinde özel olarak büyüttüğüm çiçeklerim var. Onların bakımını yaptım. Hatta bir ara babam geldi. Beraber sigara içtik. Yeni yıkanmış, saçları ıpıslaktı. Üşütmesinden endişelendiğimi söyledim, gitti. Ben de çiçeklerle biraz daha oyalanıp odama geçtim. Kış bahçesi, odamın hemen yanındadır zaten.”

“Anlıyorum. Yönetim kadronuzu pek tanımıyorsunuz. Cinayeti kimin işlemiş olabileceği konusunda da bir fikriniz yok sanırım.”

Duyduklarını başıyla onayladı Talat Bey, ayağa kalkarak konuştu. “Söyleyebileceğim başka bir şey yok.”

“Tamam o zaman salona gidebilirsiniz. Hilmi amcaya söyleyin, gelsin.”

Talat Bey sigarasını yakarak mutfaktan çıktı. Sigarasının dumanı kendisi uzaklaşırken mutfağa geri giriyordu.

***

Hilmi çok iyi tanıdığı Komiser’in karşısına oturmuş, konuşmasını bekliyordu. Her ne kadar tanıdık  olsa da bulundukları durumun verdiği gerginliği hissediyordu.

“Hilmi amca, kusura bakma ama burada vazife başımdayım. Sen de bunun için beni çağırdın. Şu an en az herkes kadar şüphelisin.”

Hilmi, belli etmemeye çalışsa da endişesini gizleyemedi. “Elbette Sami. Sen işini yap. Ben masumum, kendimden eminim. İstediğin soruyu sorabilirsin.”

“Muharrem Bey’in nasıl zehirlendiği ile ilgili bir fikrin var mı? Doktorsun, ne düşünüyorsun?”

“Çok güçlü bir zehir olmalı. Daha önce bu tür bir şeyle karşılaşmadım. Buralarda bulunan veya bilinen bir şey değil.”

“Nereden bulaşmış olabilir?”

Sami Komiserin sakin tavrı Hilmi’nin endişesini daha da körüklüyordu. “Olay yerini incelememe izin vermedin. Ben hiç bakmadan hemen seni çağırdım. O yüzden bir şey diyemeyeceğim. Her şey olabilir ama yemekten olacağını sanmıyorum. Aynı tencereden yemeği hepimiz yedik.”

“Biliyorsun amca, benim özel ilgi alanım toksikoloji. Doktor olduğun için önce senin fikirlerini öğrenmek istedim. Bana kalırsa bu yeme içmeyle ilgili bir zehir değil, farklı bir şekilde vücuda girmiş ve hemen öldürmüş.”

“Haklı olabilirsin. Dediğim gibi benim daha önce karşılaştığım vakalara benzemiyor.”

“Bir tahminim var ama gerekli kontrolleri yaptıktan sonra açıklayacağım.”

Komiserin bu sözlerine şaşıran Hilmi cevap vermekte zorlandı. “Yani dediğim gibi benim açımdan bir sorun yok. Ne gerekiyorsa yap, katili bul.”

“Öyle diyorsun ama rahmetli ile şirket içerisinde yetki kavgası yapıp herkesin önünde tartışıp durduğunu söyleyenler var. Bu konuda ne diyeceksin?”

“İş hayatında olur böyle tartışmalar. Belli ki beni karalamak isteyenler cinayeti üzerime yıkıp kendilerine temize çıkarma derdindeler. İş yüzünden çıkan bir tartışma sonucu kimseyi öldürecek değilim. Hem rahmetli ile tek tartışan ben değilim ki. Yeni patronumuz Talat Bey de çok tartıştı.”

“Neden?”

“Talat Bey, şirkete yeni personel ve nakliye araçları almış. Şirketin ihtiyacı yok. İş hacmimiz aynı, büyüme falan yok. Ne işe yaradıkları belli değil fuzuli masraf diye tartışıp durdular aylarca.”

“Gerçekten çok ilginç. Anlatacağın başka bir şey yoksa salona geçebilirsin.”

Komiser Sami, cinayetin çözümü için ne yapacağını çok iyi biliyordu ama hata yapma ihtimalini tamamen ortadan kaldırmak adına herkesi sabırla dinleyecekti. Mutfaktan çıkan Hilmi’nin ardından notlarını okuyarak sonraki kişinin gelmesini bekledi.

***

Joseph, çakırkeyif kafayla mutfağa gelerek kendisine gösterilen sandalyeye oturdu. Önüne konulan koyu, sert kahveden küçük yudumlar alarak zihnini toparlamaya çalışıyor; aldığı her yudumla kafası biraz daha berraklaşıyordu.

Komiser Sami, karşısındaki adamın kendisini kontrol edebiliyor olsa da nispeten sarhoş olduğunun farkındaydı. Kahvesini bitirmesini bekleyerek notlarının üzerinden geçti.

Sükûnetten bunalan Joseph buna bir son verdi. “Efendim, bana soracağınız sorular olduğunun farkındayım. Siz de uygun görürseniz başlasak mı diyorum?”

Joseph’in kibar halleri ve beklenilenin aksine düzgün aksanıyla karşılaşan Komiser kısa süreli bir şaşkınlık yaşasa da bozuntuya vermeyerek gülümsedi. “Kendinizi toparlamanızı bekliyorum. Malum, içkinin tesiri devam etmekte.” Söylediği cümlelerin kibarca ağzından çıkmış olması ve karşısındakine hızla uyum sağlaması iyi hissettirdi, telefonundan saati kontrol etti. Sabah olmak üzereydi.

“Efendim, benim aklım başımda merak etmeyin. Zaten iki kadeh bir şey içip uyudum. Çığlıkların sesiyle uyanıp ofis odasına çıktım. Herkes gibi ben de gördüğüm manzara karşısında şaştım kaldım. Akabinde de siz geldiniz.”

“Yani siz toplantı sonrası hemen uyudunuz mu?”

“Evet efendim.”

Komiser sesini yükseltti. “Ben farklı şeyler duydum oysa.”

“Efendim, uzun yıllardır bu şirkette başarıyla çalışırım. Planlama ve Satın Alma Müdürü’yüm. Kuyumu kazan çok olmuştur. Her söylenene itibar etmeyiniz.”

Komiser, karşısındakinin sözleriyle iyice küplere bindi. Masaya yumruk attı. “İtibar edip etmemek bana kalsın da siz toplantıdan sonra hemen uyumadınız. Bana doğruyu söyleyin yoksa sizin için sorun olabilir.”

Sert tepki Joseph’i korkuttu. Ellerini teslim olmuşçasına kaldırarak konuştu. “Tamam öyle olsun. Önemli bulmamıştım ama anlatayım. Anlıyorum ki size de delirdiğimi söylemişler. Yok efendim, ben delirmedim. Toplantıdan sonra salonda şömine başında iki kadeh viski ile on bir yıl önce ölen karım Müzeyyen’i yad ettim. İsmi bana karımı hatırlatıyor diye Müzeyyen Senar’ı dinledim. Karım yanımdaymış gibi onunla konuştum. Bir ara yanıma gelen Fahrettin Bey ile tatlı bir sohbete daldım. Bana göre hoş bir sohbetti ama adam galiba sıkılıp gitti. Ben de kadehimi tamamlayıp odama gideyim derken sızmışım. İsmet Efendi sağ olsun, beni odama kadar çıkardı. Sonrası uyku ve çığlıklar… Ardından malum sahne…”

“Siz de söylediniz. Viski sonrası garip davranışlar sergileyebiliyorsunuz. Acaba Muharrem Bey’in öldürülmesiyle sarhoşluğunuz arasında bir bağ var mıdır?”

Korktuğu durum başına gelecekmiş gibi ürperdi. Yine de sakinliğini korumaya çalışarak cevapladı. “Ne münasebet efendim. Elinizde delil yokken böyle şeyleri bana nasıl layık görürsünüz? Psikologdan alınmış, onaylı belgem var. Pek çok bilimsel testten geçirilerek incelendim. Zaten böyle olmasaydı yılların üstadı Kendal Bey beni müdürlük makamına geri oturtur muydu? Kötü niyetli zırtapozların boş safsatalarıyla lütfen beni suçlamayın. Şirketi devralan Talat Bey bile beni yerimden etmeye kıyamadı. Aklım başımda. İşimin de başındayım.”

“Peki, o dönem ‘Alçak Adnan’ diyerek neden koltuğu parçaladınız?”

“Efendim, yoğun iş tempomdan karımla bir türlü tatile çıkamıyorduk. Adnan, benim kayınbiraderimdir. Ablasını, yani karım Müzeyyen’i, alıp memleketleri İzmir’e gitmek için yola çıkmışlardı. Maalesef varamadılar. Talihsiz bir trafik kazası sonucu ikisi de öldü. Zaman zaman karıma olan hasretimi yaşarken yüreğimi soğuturmuş gibi Adnan’a kızarım. Çünkü kaza yaptıkları arabayı o kullanıyordu. Hülasa ben o koltuğu parçalarken aklım gayet başındaydı. Sadece sinirimi çıkarmak istedim. Değil bir insana, herhangi bir canlı mahluka zarar vermem ben. Koltuk benim evimde kendi malım, kıydım. Kimseyi de ilgilendirmez.”

“Tamam o zaman. Umarım anlattıklarınızın aksine farklı bir şey öğrenmem. Şayet böyle bir şey olursa sizin için kötü olur. Söylemek istediğiniz başka bir şey yoksa salona geçebilirsiniz.”

Joseph yerinden kalkıp salona doğru giderken, Sami telefonundan haberlere bakıyordu. Basına düşmeden olayı çözmek niyetindeydi.

***

Fahrettin mutfağa geldiğinde Komiser haberlerde olaya dair bir şey bulamamış, olayın henüz basına yansımadığını görüp rahatlamıştı. Sabah olmadan bu işi çözeceğini düşünüyordu.

“Evet Fahrettin Bey, şirketteki kariyeriniz gerçekten muazzam. Üniversite okumamış tek yönetim kurulu üyesisiniz. Bu yükselişi neye borçlusunuz?”

Adamın sorudan rahatsız olduğu yüzünün aldığı şekilden belliydi. Sinirlendiği sesinden anlaşılıyordu. “Bu ne demek şimdi Amirim? Affedersiniz ama gece gündüz demedim eşek gibi çalıştım. Ben buraya alnımın teriyle geldim.”

“Bu akşam toplantı sonrası ne yaptınız?”

Fahrettin, Komiserin zeki biri olduğunu anlamıştı. Az önceki çıkışı, sanki kendisi yapmamış gibi sesi normale döndü. “Valla Amirim. Önce odama geçip takım elbisemden kurtuldum. Hiç sevmiyorum kravatı, ceketi… Hemen çıkardım. Eşofmanlarımı giyip salona gittim. Joseph Bey her akşam olduğu gibi Müzeyyen Senar şarkıları eşliğinde içiyordu. İçkili ortamda durmaktan pek haz etmem. Yine de ayıp olmasın diye biraz sohbet ettim. Saat de geç olmuştu, namazımı kılmak üzere yanından ayrıldım. Odama geçerken kapı aralığından Hilmi’yi gördüm. Henüz üstünü değiştirmemişti, kendisine baktığımı görünce şaşırdı. Daha sonrasında tavla maçı teklif etti. Kabul ettim. Mutfağa geldik, bu masada tavla oynadık. Bizi gören İsmet Efendi de çay demledi, sağ olsun. Hilmi beni yendi. Odalarımıza dağıldık. Ben de namazımı kılıp uyudum. Sonrasını biliyorsunuz, sesleri duyunca uyanıp rahmetlinin bulunduğu odaya geldik.”

“Hepsi bu kadar mı? Söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?”

“Valla Amirim. Şirket değil kurtlar sofrası burası. Herkes birbirinin yoluna taş koyar. Benim hakkımda birileri de bir şeyler demiştir size ama ben kimseyi kötüleyemem. Kusursuz kul yoktur nihayetinde. Diyeceklerim bu kadar.”

Fahrettin’in de salona gitmesinin ardından notlarını son bir kez daha inceleyen Komiser, önceden planladığı hamleleri hayata geçirmek için işe koyuldu.

***

Sami Komiser önce, aldığı notları gözden geçirdi. Olay Yeri Ekibi’ni peşine takıp konağın her yerini incelemeye başladı. Kış bahçesindeki rengarenk parlayan ve mis gibi kokan bitkilere baktıkça içi açıldı. Aralarında toprağı aşındırılmış ve solmuş bir kasımpatının yalnız, soluk görüntüsü Komiseri üzdü.

Salona girdiğinde kendisine bakan heyecanlı konak sakinlerinin konuşmaya cesareti yoktu. Sessizliği Komiser bozdu.

“Açıkçası cesedi görür görmez zehirlendiğini anladım. Katilin en büyük talihsizliği özel ilgi alanımın toksikoloji olması. Yani zehirler konusunda fazlasıyla bilgi sahibiyim. Konumuza dönecek olursak. Önce hepinizi teker teker dinledim. Ardından konağı köşe bucak Olay Yeri Ekibi’yle inceledim. Benim dikkatimi çeken birkaç nokta var. Öncelikle çiçeklerin bakım işi. Sizce ne zaman yapılır? Sabah uyanınca, kahvaltı sonrasında? Hepsini anlarım, hepsi de doğrudur. Peki gecenin köründe çiçek bakılır mı? Ne diyorsunuz Talat Bey?”

Kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes Talat Bey’e dönmüş bir cevap vermesini bekliyordu. Genç patron dilini yutmuşçasına susuyordu. Devam etti Komiser. “Çiçekler oldukça bakımlıydı fakat biri hariç. Katilimiz Talat Bey. Zehri bu çiçeğin eşelenmiş toprağında sakladı. Gecenin köründe de çiçeklere bakacağım bahanesiyle gidip zehri aldı. Muharrem Bey’in kullandığı kaleminin arkasına bu zehirden sürdü. Rahmetlinin tırnağını ve kaleminin arkasını kemirdiğini herkes gibi o da biliyordu. Bu şekilde Muharrem Bey’i kimseye fark ettirmeden öldürdü. Ayrıca kalemde iki farklı parmak izi bulduk. Birisi rahmetlinin diye tahmin ediyoruz. Diğeri de katilimiz Talat Bey’in olmalı.”

Komiser konuştukça dinleyenler hayret ediyordu. Durmadı Komiser devam etti. “Öldürmesine öldürdü de neden? Bir fikri olan var mı?” Komiser kendi sorduğu soruyu cevapladı. “Şirkete yeni alınan şu araçlar ve şoförler… Sorumuzun cevabı burada gizli. Sorgularınızdan öğrendiğime göre Talat Bey işleri devraldıktan sonra şirketin geliri birkaç kat artmış. Buna karşın iş hacmi olduğu gibi aynen duruyormuş. Bir de üstüne, hiç ihtiyaç yokken şoför ve araç alınmış. Masrafların artması beklenirken tam tersine, az önce söylediğim gibi gelirler artmış. Bence Talat Bey, yeni aldığı personel ve araçlarla orantısız kazanç sağlayan işler yaptı. Buradan elde ettiği kazancı da bir şekilde yakalanmadan sisteme sokmayı başaran bir düzen kurdu.  Bunu ilk anlayan, doğal olarak muhasebe müdürü Muharrem Bey olmuştur. Çünkü şirketin para akışına hakim olan kişi oydu. Kurt muhasebe müdürü, bu para akışını buldu. Babasına anlatmaması ve kurduğu yasadışı işlerin ortaya çıkmaması için de genç patronu tarafından öldürüldü. Bahse girerim zehri sakladığın çiçekte bir şekilde saksısında bulunan zehir yüzünden soldu ve yakında bu yüzden ölecek. Eminim rahmetli Muharrem Bey’in bu orantısız kazanç ile ilgili raporları da vardır. Bunların hiçbiri genç patronun haberi ve rızası olmadan yapılamaz. Araştırılınca hepsi ortaya çıkacak. İstersen inkâr edebilirsin Talat Bey ama anlattıklarım doğruysa hiç şansın yok. Şirket hesapları, personeller, iş ağları her şey incelenecek. Bir şey varsa deşifre olup ortaya çıkacak. Buna cinayet de dahil. Söylemek istediğin bir şey var mı?”

Talat’ın beti benzi atmıştı. Yardım ister gibi babasına baktı. Ama adamın gözlerinde öfke ve nefretten başka hiçbir şey göremedi. Yüzü ağlamaklı bir hâl aldı. Bir an düşündü ve ardından başını öne eğerek “Bu olayın çözülemeden yaşlılığa bağlı bir ölüm olarak kayda geçmesini ve konunun hızla kapatılmasını beklerken zehir ustası bir Komisere denk geldim,” diye söylendi.

Ardından başını kaldırıp etrafındakilere baktı. Yüzüne acı bir gülümseme yerleşmişti. “Şimdi masumum desem, herkesi inandırsam da boş. Yeni işe aldığım şoförler her şeyi anlatacak. Çağa ayak uydurmak adına şirkette değişiklikler yapmak istedim. Şirketin yıllara dayanan kurulu düzeni buna müsaade etmedi. Ben de alternatif bir yöntem buldum. Aslında her şey yolundaydı. Muharrem Dayı sesini çıkarmasa herkes mutluydu. Paralar geliyordu ama o rahat durmadı. ‘Şirketin onuru, yönetim kadrosunun şerefi,’ dedi durdu. Susturmayı denedim, olmadı. Ben de yurt dışı seyahatimde bulduğum bir zehri kullanmaya karar verdim. Hepsi bu…”

Oğlu, eli kelepçelenmiş bir halde polisler tarafından götürülürken Kendal Bey sessizce ağlıyordu.

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ