Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye: Siyanürize Ölüm

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

I

Bir mesai günü daha başlamıştı ve bugün günlerden pazartesiydi. Gerçi bir cinayetçi için, günlerin ne olduğunun ya da o günün hafta içi veya hafta sonu olduğunun hiç farkı yoktu. Saatin de bir önemi yoktu. O gün günlerden ne olursa olsun ya da saat kaç olursa olsun emektar telsize o malum anonslardan biri düştü mü, ceket alınmalı ve derhal olay yerine intikal edilmeliydi.

Ağız tadıyla bir pazartesi sendromu yaşamaya bile hakkı olmayan Komiser Cemal, günün ilk ışıkları ile birlikte Cinayet Büro’ya damlamıştı. Emniyet’in bulunduğu caddenin hemen başında yıllardır seyyar satış yapan ihtiyardan gevrek simidini almış, bunu büronun bulunduğu koridorda yer alan çay ocağının tavşan kanıyla birleştirip kendince mükellef bir kahvaltı ortaya çıkartmıştı.

Sigarayı bırakalı henüz bir hafta bile olmamıştı ve o günden beri zaten bolük pörçük olan uykuları tümden yitip gitmişti. Tam yedi gündür kan çanağı gözlerle mesaiye gelir olmuştu. Bu, kim bilir kaç yüzüncü denemesiydi ama aynı zamanda içlerinden en uzun süreli olanıydı. Kararlıydı, bu kez bırakacaktı. Ama nikotinsizliğe de alışmak zordu.

Simidinin son lokmasını bunun için beklettiği bardağının dibindeki son fırtıyla yaşlı ağzında bir araya getirdiği sırada büronun kapısında Ayşe ile Tevfik belirdi. Ayşe’nin ekibe katılmasından sonra bir süre geçimsizliklerine devam eden bu iki genç, şimdilerde iyiden iyiye uyumlu bir çift halini almaya başlamıştı. Ayşe, yüzünden eksik olmayan gülüşünü takınıp selam verdi:

“Günaydın amirim!”

“Günaydın kızım.”

“Amirim günaydın bana yok mu?” diye alınganlık yapası tutu Tevfik’in.

“Sana da günaydın olsun be evlat,” dedi Komiser Cemal. “Her ne kadar benim günüm pek aymasa da…”

“Hayırdır amirim, yorgun gözüküyorsunuz?” diye sordu Ayşe. “Hala temiz misiniz?”

“Elbette temizim,” diye yanıtladı Cemal. “Ama bu durum çok katlanılmaz bir hâl almaya başladı çocuklar!”

“Amirim lütfen oyunbozanlık yapmayın. Unutmayın, söz verdiniz,” dedi Tevfik.

“Tamam tamam,” diye gönülsüzce karşılık veren Cemal, gömleğinin cebinden çıkardığı nikotin sakızı pakedini havada sallayarak içinden bir tane çıkarıp ağzına attı.

“Şimdi bir tane sigara içmek de ne güzel olurdu ya neyse… Görüyorsunuz, anlatmaya gerek yok; sakıza devam.”

Ayşe masasını toparlamaya koyulurken Tevfik odadaki üçlüyü çaylamak için ocağın yolunu tutu. Odaya geri gelmişti ki Cemal’in masasındaki telsiz o her zamanki tonunda cızırdamaya başladı. Başta Cemal Komiser olmak üzere tüm ekip pür dikkat kesildi. Evet, bu bir cinayet anonsuydu!

Elindeki çayları masaya koyma fırsatı dâhi bulamamış olan Tevfik, anonsu hoşnutsuzlukla karşıladı.

“Ama daha kahvaltı bile yapmadık amirim. Haksızlık bu!”

Çoktan ayaklanmış olan Cemal kapıya yönelirken bir yandan da Tevfik’e cevap verdi.

“Asıl haksızlığı maktüle kimin yaptığını gidince öğreniriz be evlat! Haydi düşün peşime!”

 

II

Gri ekip otosu İstanbul sokaklarını yarıp ilerlerken Tevfik’in aklı hâlen odada kalan ve bir yudum dâhi alamadığı çayındaydı. Bunu farkeden Ayşe onu usulca dürterek teselli etti.

“Hadi ama Tevfik. Vakaya bakalım, ben sana yeni çay alacağım.”

Omuz silken genç polis, ekşi bir yüz ile karşılık verdi.

“Aman, o zaman da başka bir vaka çıkar. Cinayeti bitmiyor ki bu koca kentin!”

“Kendine gel be Tevfik. Sen cinayetçisin. Alışmış olman lazım buna çoktan! Bizler çayı daima soğuk içeriz.”

Başını sallayarak amirini onayladı Tevfik. Amirine cevap verecekti ki olay yerine geldiler. Araçtan ilk inen her zamanki gibi Komiser Cemal oldu. Apartmanın önündeki meraklı kalabalığı yarıp güvenlik şeridinin hemen gerisindeki memura sordu. “Delikanlı. Ne olmuş burada?”

“Muhtemelen yeni bir siyanür vakası amirim.”

“Siyanür mü? Yine mi? Kaç kişi?”

“Beş amirim,” diye yanıtladı polis memuru.

“Allah kahretsin! Bu kaçıncı vaka? Neler oluyor böyle bu insanlara?” diye söylendi Tevfik.

“Ekonomik buhran be evlat,” dedi Cemal Komiser. “Evine ekmek götürememek insanı tüketir.” Ardından da polis memuruna döndü. “Çocuk var mıymış?”

“Anne, baba ve üç çocuk amirim.”

“Sigaran var mı?” diye sordu Cemal.

Tevfik araya girdi. “Ama amirim.”

“Hiç boşuna itiraz etme evlat. Bu ülkede sigara falan bırakılamaz.

Cemal sigarayı yaktı ve peş peşe derin bir kaç nefes aldı.

“İçeriye ne zaman girebileceğiz?”

“AFAD ekibini bekliyoruz amirim. Daireye ilk giren üç arkadaş da etkilendi gibi. Onları hastaneye aldık. Savcı Bey AFAD gelmeden kimse girmesin dedi. Apartmanı da boşalttık.”

“İyi yapmışsınız,” dedi Cemal. “Buralarda pastane gibi bir şey var mı?”

Tevfik’in gözleri parladı, Ayşe tebessüm etti. Ekip, aldıkları tarifi kolayca bulup pastanenin önündeki masalardan birine oturdu. Gelen çaylar ve poğaçaların sıcaklığı içleri ısıtmaya yetmedi.

“Amirim,” dedi Ayşe. “Çok üzücü bir vakalar zinciri değil mi bu sizce de?”

“Aynen öyle Ayşe. İnsanın içi parçalanıyor. O kadar cinayet gördüm ama bunlar insanı daha bir etkiliyor. Hele de masum çocuklar…”

“Not ya da mektup falan var mı acaba?” diye sordu Tevfik.

“İçeriye girince öğreneceğiz bakalım.”

“Önceki vakalara benzer olabilir mi?”

“Nasıl?”

“Biliyorsunuz, diğer üç vakada da siyanür ile toplu intihar vakaları oldu çok yakın zamanda.”

“Aslına bakarsan tümü intihar değil,” dedi Ayşe. “Aileden biri siyanür ile diğerlerini öldürüp ardından kendileri ihtihar ediyor. Üç vakada da aynı şey oldu. Aslında en son ölen gerçekte katil!”

“Haklısın,” diyerek kafa salladı Tevfik. “İnsan ailesini nasıl öldürebilir? Hele de çocuklarını?” diye usulca sordu.

“Umut,” dedi Komiser Cemal. “Umut tükenirse bazen her şey tükenir.”

“Umut ile ilgili sevdiğim bir söz var amirim,” dedi Ayşe. “Tüm dünya vazgeç dediğinde umut fısıldar. Bir kez daha dene!”

Gülümsedi Komiser Cemal. “Benim de sevdiğim bir söz var be kızım. Der ki; tünele girdiğinizde dikkat edin. Umut sandığınız ışık tren farı olabilir!”

Çaylar bitmemişti ki masaya bir gölge düştü. Az evvel kapıdaki polis memuruydu bu.

“Amirim AFAD ekibi olay yerinin incelemeniz için güvenli olduğunu söylüyor.”

Tevfik, “Yine çaylar yarım kaldı,” diye söylenerek sandalyesinden kalkıp diğerlerine katıldı. Apartmanın yolunu tuttular. İçeri girdiklerinde bir miktar hissedilen tuhaf koku, ölümlerin olduğu daireye yaklaşıldıkça arttı.

Tevfik çekinerek sordu. “Amirim bu koku sıkıntı çıkartmasın; siyanür falan…”

“Yok be evlat. AFAD ekipleri girebilirsiniz demiş ya işte.”

“Ne bileyim amirim. Bu ülkede insan çok da güvenemiyor.”

“Adamlar cihazla falan bakmıştır oğlum lan. Bakmışlardır yani. Bak benim de içime kurt düşürdün, yürü hadi yürü!”

Ekip ilgili apartman dairesinin önüde geldiğinde koku eskisi kadar rahatsız etmiyordu.

Ayşe söze girdi. “Ben bu konuyu biraz araştırmıştım amirim.”

“Çok da şaşırmadım,” dedi Cemal Komiser. “Aferim, dökül bakalım.”

“Bu siyanür kokusu acıbademe benzermiş.”

“Acıbadem mi? Kokusu mu varmış onun?” diye sordu Tevfik.

“Bilmemekte haklısın Tevfik. Araştırmalara göre insanların yüzde sekseni zaten bu kokuyu alamıyorlarmış.”

“Hadi ya! Sorun bende değil o zaman.”

“Haydi biraz etrafa bakınalım,” dedi Cemal ve sırayla odalara girip çıkmaya başladılar. Koridorun hemen sonunda bir kadın cesedi vardı. Yüzü morarmamıştı, hatta rengi kırmızıya yakındı. Cemal çömelip sırtına baktı. Ölü morlukları dahi kırmızımsıydı.

“Amirim. Siyanür zehirlenmelerinde kan oksijeni tam olsa da hücreler kullanamıyormuş. Oksijen kullanamayan hücreler enerjisizlikten ölüyormuş. Toplar damar kanında atar damar kanına yakın oranda oksijen bulunuyormuş. O yüzden de ölü morlukları kırmızımtırak oluyormuş.”

“Bu eşsiz bilgiler için teşekkür ederiz efendim,” dedi Tevfik sırıtarak.

Cemal hiddetlendi. “Oğlum, ben sana ölüye saygılı ol demedim mi lan! Bak sinirlendiriyorsun beni, kızın yanında, kötü konuşuyorum!”

Tevfik kızardı. “Haklısınız amirim, özür dilerim.”

Tevfik’i duymamazlıktan gelen Cemal, “Kadın sanki farketmiş. Belki de kapıya gitmek istedi,” dedi ve oturduğu yerden kalktı. Koridordan hemen soldaki odaya geçti, ekip de onu izledi.  Buradaki kanepede birbirlerine sarılıp kalmış olan, yaşları yakın üç küçük çocuk bulunuyordu. En büyüğü ancak yedi-sekiz yaşlarındaydı. Cemal, “Sigaram olsaydı keşke,” diye homurdandı ve odadan ayrılarak karşı odaya geçti. Burada ise, cam kenarındaki üçlü koltuğun hemen yanında, yerde bir erkek cesedi vardı. Cesedin ağzında ve burnunda köpükler bulunuyordu. Odanın halısının hemen her yanında kötü kokulu kusmuk lekeleri vardı. Tevfik burnunu kapattı.

“Siyanür içeren tuz gibi maddeleri, ağız yoluyla alım halinde şiddetli bulantı ve kusma oluyormuş. Muhtemelen bu adam da diğerlerini zehirledikten sonra siyanür tuzu içip burada hayatına son verdi,” dedi Ayşe.

“Pis katil!” diye bağırdı Tevfik.

“Haydi çıkalım,” dedi Komiser ekibine.

Kapıya yöneldiklerinde Olay Yeri İnceleme Ekibi de çıkmak üzereydi.

Cemal en yakınındakine seslendi. “Ahmet nasılsın?!”

“İyiyim abi, sen?”

“Nasıl olayım amı… Neyse küfretmeyeceğim. Mektup falan var mı?”

“Var amirim. Salondaki saksının içine konmuş.”

“Ne diyor?”

“Baba yazmış. Tekin Çetiner… Geçim sıkıtısı, borçlar, ödenemeyen kiralar falan işte abi…”

“Bizim de borcumuz harcımız var ulan! Ama biz çocuk öldürmüyoruz!”

“Valla haklısın abi, ama insan işte. Beşer şaşar demişler.”

“Vay be… Bak küfretmeyeceğim dedim. Ben gidiyorum. Raporunda okurum artık.”

“Tamam abi, yarın sabah masanda olur.”

“Tamam Ahmet,” dedi Cemal ve ekibini alarak dışarıya çıktı.

Cemal kapıdaki polisten bir sigara daha alıp hızlı hızlı yaktı. “Benim anlamadığım…” dedi ve derin bir nefes daha çekti. “Nereden buluyorlar lan bu adamlar bu siyanürü? Bu kadar kolay mı anasını satayım!”

Ayşe cevapladı: “Uzakdoğu kaynaklı internet sitelerinden temin ediyorlarmış amirim. Aslında üç ay öncesine kadar ülkemizde de üretilip satılıyormuş. Normalde şahıslara satışı yasak. Firmalara ve labaruvarlara satılıyormuş. Ama İzmir’de bir olay yaşanmış. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde okuyan bir kimya bölümü öğrencisi, siyanür ile anne ve babasını öldürmüş. Bu olaydan sonra satışının önüne geçmek için çalışma başlatılmış. Ardından da ülkemizde üretilmemeye başlanmış.”

“Ama sonuçta buluyorlar işte bir şekilde,” diye araya girdi Tevfik.

“He ya, vay arkadaş!” diye söylendi Komiser.

“Amirim, şimdi ne yapacağız?”

“Merkeze dönelim Ayşe. Adli tıp raporunu bekleyelim. Siyanür olduğu kesin bir doğrulansın. Bir de mektup üzerinden ve evden parmak izi çalışsınlar. Bakalım gerçekten babanın işi mi?”

“Emredersiniz amirim,” dedi Ayşe. “Bir de odalardan birinde bir dizüstü bilgisayar gördüm. Onun üzerinde çalışabilir miyim? Belki siyanürü satın aldığı sitenin kayıtlarına ulaşırım.”

“İyi olur be kızım. Tamam git al hadi, ben Savcı Bey ile konuşurum. Tevfik, sen de baba adına son zamanlarda gelen bir kargo kaydı var mı araştır. Oradan da bir şey yakalarız belki.”

“Tamam amirim, emredersiniz!”

 

III

Nikotin sakızının verdiği hıçkırıkları elindeki su şişesinden büyük yudumlar alarak bastırmaya çalışan Cemal, Tevfik’in getirdiği çaylar ile gülümsedi. “Hah, evlat. Tam zamanıydı, eline sağlık.”

“Afiyet olsun amirim.”

“Ayşe nerede?”

“Bilgi işleme uğrayıp öyle gelecekmiş.”

“Tamam, olur. Sen ne yaptın kargo işini?”

“Amirim tüm firmaların bölgedeki şubelerini dolaştım. Evet, haklıymışsınız. Baba adına son bir ay içerisinde gelen iki adet kargo var. Biri meşhur bir internet sitesinden. Diğeri de bir psikologdan.”

“Psikolog demek. Demek ki adam hakikaten bunalımdaymış. Baksana destek bile almaya çalışmış.”

“Evet amirim,” diye araya girdi Ayşe. Elindeki bilgisayarı masasına bırakarak devam etti. “Baba Tekin Çetiner, Bora Uslusoy adlı bir psikologdan destek alıyormuş.”

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordu Tevfik.

“İnternetten,” diye yanıtladı Ayşe gülerek. “Dün gece sabaha kadar bilgisayarı inceledim. Hatta şimdi bilgi işleme uğradım amirim. Bulgularımın kopyalarını çıkarttırıyorum. Size dosya halinde sunacağım.”

“Tamam onu da yap ama once anlat bakalım. Neler buldun?” diye sordu Komiser Cemal.

“Tekin Çetiner’in sosyal medya hesaplarına baktım. Önceden çok sık güncelliyormuş bilgilerini. Sürekli paylaşımlar yapıyormuş. Ama son dört aydır paylaşımları seyrekleşmiş. Olanlar da hep depresif, iç karartıcı şeyler. Arabesk parçalar…”

“Arabesk güzeldir aslında,” dedi Cemal.

“Demek ki bu adama iyi gelmemiş amirim. Sonra bir bildirim dikkatimi çekti. Babamız bir sayfayı takip ediyormuş. Psikolog Bora Uslusoy’un Danışma Grubu diye geçiyor.”

“Mesajlarından mı anladın?” diye sordu Tevfik.

“Yok, mesaj kutusu boştu. Silinmiş olmalı.

“O hâlde?”

“Dedim ya bir bildirim gördüm. Bu sayfa baba Tekin Çetiner’i dün akşam sularında takipten çıkartmış.”

“Nasıl çıkartmış?” diye sordu Cemal.

“Amirim, biliyorum sosyal medya kullanmıyorsunuz. Şimdi şöyle oluyor. Sosyal medya sitesinde bazı sayfa ve gruplar var. Bunlardan bazıları dışarıya kapalı. Ancak sayfanın sahibi veya yöneticileri onay verirse üye olup yazılanları görebiliyorsunuz. Bu da böyle bir grup.”

“Haa, anladım.”

“İşte bu sayfa da Tekin Bey’i dün takipten çıkartmış.”

“Niye acaba?”

“Belki psikolog bu adamın intihara meylini farketti. İknaya çalıştı. İkna edemeyince de onunla çalışmayı kesti,” dedi Tevfik.

“Olabilir, belki…” dedi Komiser Cemal. “Ama şüpheli sonuçta. Haydi gidelim de bir kaç soru soralım şu adama. Gönderdiği kargoyu da sorarız hem. Ayşe, muayenehanesinin adresini bir buluver kızım.”

“Muayenehanesi yok ki amirim. Sanırım sadece internet üzerinden danışmanlık hizmeti veriyor.”

“Öyle şey olur mu yav? Tevfik, derneklere mi sorarsın bakanlığa mı bilmem. Bu adamın resmi çalışma izni var mı soruştur. Kargonun gönderildiği adresi de öğren. Burnuma pis kokular geliyor. Bu adamda bir bit yeniği var, bu kadar gizem hoş değil!”

Bunun üzerine Tevfik bürodan ayrıldı. Ayşe Adli Tıp’a gitti. Cemal ise sakızlarıyla baş başa kaldı.

Öğleden sonra Ayşe Adli Tıp’ın raporuyla büroya geri döndü. Rapor, ölümlerin siyanüre bağlı olduğunu doğruluyordu. Bu konuda kanıtlar kesindi, şüpheye hiç mahal yoktu.

Tevfik ise mesai bitimine yakın gelebildi. Yine otobüslerde epey vakit geçirdiği her halinden belliydi.

“Yoruldum ama istediklerinizi de öğrendim amirim.”

“Neler öğrendin bakalım?”

“Adamımız Bora Uslusoy Ataşehir’de ikamet ediyor. Kendisi psikolog falan değil. Ortaokul mezunu biri.”

“Vay çakal! Bu da şarlatan çıktı desene!”

“Aynen öyle amirim. Kargonun gönderildiği adresi de öğrendim. Aynı adres. Yani Bora Uslusoy’dan gelmiş.”

“Hayi o zaman gidip şu Bora mıdır ne halttır bir ziyaret edelim. Ayşe’yi de al gel, arabada bekliyorum.”

Ekip otosu Ataşehir’de bir sitenin önünde durdu. Cinayet Büro Ekibi hızlı adımlarla ellerindeki adreste yazılı olan bloğu bulup zile bastı. Diafona bir kadın çıktı. Biraz nazlansa da polis kelimesini duyunca çok da engel olamadı ve dış kapı açılıverdi. Sekizinci kattaki daireye giren ekibi, az evvel sesini duydukları kadın karşıladı.

“İyi günler hanımefendi,” dedi Tevfik. “Cinayet Büro’dan geliyoruz. Bora Bey ile görüşecektik.”

Kadın önce yarım açtığı kapıyı tamamen aralayarak “Kendisi evde. Buyrun,” dedi. Ekibi içeriye alarak salonda yer gösterdi. İçerisi tamamen normal bir aile evi gibi döşenmişti. Büroya benzer bir yanı yoktu. Çok geçmeden salona uzun boylu, biraz sıskaca, uzun saçlı bir adam girdi. Kırklı yaşlarının ortasında gösteriyordu. Misafirlerini gülümseyerek karşıladı.

“Merhaba, hoş geldiniz.”

“Merhaba,” dedi Cemal Komiser. “Biz Cinayet Büro’dan geliyoruz. Bir soruşturma için buradayız.”

“Cinayet mi? İyi de benimle ne ilgisi olabilir ki?”

“Duymamış olamazsınız,” diye hayretle sordu Ayşe. “Bir aile topluca intihar etti.”

“Ha evet, o mu? Haberlerde gördüm evet.”

“Ölenlerden birisini tanıyorsunuz. Hiç tanımıyormuş gibi konuşmanız çok garip,” dedi Tevfik.

“Kimi?”

“Tekin Çetiner.”

Bora Uslusoy gözlüğünü çıkartıp elindeki bezle ovalarken bir sure düşündü. “Çıkartamadım,” dedi usulca.

“Sosyal medya sayfanızın bir üyesiymiş.”

“Öyle mi? İnanın o kadar çok danışanım var ki…” dedi adam ve devam etti. “Hepsini ismen hatırlamam imkansız.”

“Siz psikolog değilsiniz,” dedi Cemal. “İncelememizde ortaokul mezunu olduğunuzu gördük.”

“Evet. Ben psikoloji alanından mezun değilim. Ama hayat okulundan mezunum.”

“O ne demek be?” diye çıkıştı Komiser.

Adamsa sakinliğini koruyordu. “Kendimi geliştirdim. Çok okudum, çok araştırdım. Zaman artık eski zamanlar değil. Uzaktan eğitimler aldım. Sertifikalarım var. Size gösterebilirim.”

“Göstereceksiniz tabii!”

“Ben geçmişimde pek çok sorun yaşadım. Depresyon tedavileri gördüm. Ancak sonradan bir anlamda kendi kendimin hekimi oldum. Yaralarımı sardım. Baktım kendi yaralarımı iyileştirebiliyorum, dedim neden başkalarına da şifa dağıtamayayım? İşte, şimdiki halim budur özetle.”

“İnsanlardan para alıyor musunuz?”

“Sizin de gördüğünüz gibi sosyal medya üzerinden yapıyorum bu işi. Bir sayfam var. İnsanlar üye olurlar. Sıkıntılarını dinlerim, onlara yol gösteririm. Bunların hepsi ücretsizdir.”

“Bu işten para kazanmıyorsunuz yani,” diye sordu Ayşe.

“Tamamen diyemem,” diye yanıtladı Bora Uslusoy.

“Nasıl yani? Açık konuşsana be adam!”

“Sözel danışma ile yetinemeyen kişiler için farklı bitkisel ilaç seçeneklerimiz var.”

“İlaçlardan para kazanıyorsunuz o zaman.”

“Cüzî bir ücret diyelim Komiser Bey.”

“Bu ilaçları görebilir miyiz?” diye sordu Ayşe.

“Elbette,” dedi adam ve ayağa kalktı. “Lütfen beni takip edin. İç odaya gidelim de sizlere göstereyim.”

Üç polis adamı izledi. Girdikleri odada duvar boyunca kitaplık benzeri raflar ve büyükçe bir ahşap masa vardı. Her yerde yoğurt kabına benzer kutular üst üste dizilmişti.

Bora Uslusoy açıkladı. “İşte bunlar. Bunlar benim uzun yıllardır yaptığım araştırmalar ve edindiğim tecrübeler ışığında hazırlamış olduğum tedavi ediciler.”

“Tedavi edici ne be! İlaç yapıyorum desene sen şuna!”

“Bakın Komiser Bey. İlaç demiyorum. Bilinçli bir tercih bu. Yıllar boyunca depresyon hastalığım için türlü türlü ilaç denen o zıkkımları kullanma gafletinde bulundum. İlaç dediğiniz şey, büyük kapitalist firmaların hastaları kendilerine köle yapmakta kullandıkları üretimler sadece. Hastalar tam iyileşsin istemiyorlar! Hiç bir zaman bunu amaçlamadılar! İstedikleri tek şey, düzenli olarak ilaçlarını satabilecekleri bir pazar yaratmak.”

“İlaç değilse ne bunlar peki?”

“Kişinin iç dünyasını daha iyi algılamasını sağlayacak ufak dokunuşlar denebilir.”

“Bakanlıktan izniniz var mı?” diye sordu Ayşe.

“Tarım Bakanlığı’ndan var, evet.”

“Peki bu adamı, neydi ismi… Hah, Tekin Çetiner hakkında ne diyeceksiniz?” diye sordu Cemal Komiser.

“Müsaade ederseniz sayfaya bakıp öyle yanıtlayacağım.”

“Tekin Bey’in bilgisayarındaki mesajlaşmalar silinmiş. Yalnızca gruptan çıkarıldığına dair bir ileti var.”

“Hah, o mu? Şimdi hatırladım. Evet, uyumsuz biriydi.”

“Tekin Bey kendisini ve ailesini siyanürle zehirlemiş.”

“Duydum evet.”

“Ne biliyorsunuz bu adam hakkında?”

“Son bir kaç aydır benden tavsiye alıyordu. Bazı sıkıntıları varmış. Çoğunlukla ekonomik kaynaklı sıkıntılar. Bir de gönül meseleleri, karşı cinsle ilişkiler falan. Ancak son zamanlarda kendisi ile iletişim problemimiz vardı. Kendini iyiden iyiye dışarıya kapatmıştı. O nedenle ben de danışma hizmetimi sonlandırdım. O nedenle de gruptan çıkardım.”

“Kendisine ilaçlarınızdan sattınız mı?”

“Hayır.”

“Ama sizden bir kargo almış.”

“Evraklar, memur hanım. Bazı eğitim dökümanları işte…”

“Bunları internet ortamından da gönderebilirdiniz. Sonuçta sizin işiniz tamamen sanal ortamda, öyle değil mi?”

“İşte bir kısmının da dokunsal olmasını istiyorum. İnsanlar ekrandakileri her zaman etkili bir şekilde okuyup sindiremiyorlar.”

“Sizin bu karışımlarınızda kayısı çekirdeği falan var mı?” diye sordu Ayşe.

“Hayır yok.”

“Ne var peki?”

“Ticari sır, söylemem pek doğru olmaz.”

“Başlarım senin sırrına şimdi!” diye bağırdı Cemal. “Yığarım buraya narkotiği, mali şubeyi… Uğraşır durursun!”

“Sanırım sizinle pek anlaşamayacağız Komiserim. Benim açıklamalarım bu kadar. Bundan sonrası için avukatım ile görüşürsünüz.”

Celal Komiser çok sinirlendi ama yapacak çok da bir şeyi yoktu. “O halde avukatınızla birlikte Cinayet Büro’ya gelirsiniz!” dedi ve hışımla oradan ayrıldı.

Arabayla merkeze dönerlerken yolun neredeyse yarısı suskun geçti. En sonunda Ayşe dayanamayıp sordu. “Amirim, kızmazsanız eğer…”

“Sakinim kızım. Sinirlendim, ne yapayım? Adam tam bir namussuz! Kaç can yitmiş! Ağzından lafı kerpetenle söküp alıyoruz mübarek!”

“Haklısınız amirim,” dedi Tevfik. “Az bile söylediniz. Tam bir şerefs… Neyse, kusura bakmayın.”

“Ne düşünüyorsunuz amirim? Sizce bu adamın bu olaydaki yeri ne?”

“Sır küpü takılmaya çalışıyor aklınca. Ama biz yer miyiz? Bu adamın tüm seceresini çıkartın. Bilişim Şube’den de destek alıp bilgisayarını bir inceletin. Savcılıktan izin de alalım. Şu ilaçlarından numune aldıralım. Maktül Tekin ile olan ilişkisi sadece söylediği düzeyde miymiş bir araştıralım.”

“Peki amirim, emredersiniz!” sözleri eşliğinde gri ekip otosu merkeze döndü.

 

IV

Cinayet Büro’nun üzerine bir güneş daha doğmuştu ama ekipten kimsenin pek keyfi yoktu. Sabah çayları henüz gelmeden bir telefon geldi. Telefonu Ayşe açtı.

“Amirim, sizi istiyorlar. Savcılıktanmış.”

Cemal Komiser ahizeyi alır almaz yüzü buruştu. Kısa bir konuşmanın ardından telefonu kapatıp askıdaki ceketini aldı. “Çocuklar ben Savcılığa kadar gidiyorum,” dedi pürüzlü bir sesle.

“Amirim kötü bir şey mi?”

“Dosyayı kapatmak istiyorlar kızım. Neyse, gelince konuşuruz.”

Cemal Komiser aracını olanca hızıyla sürüp adliyeye geldi. Merdivenleri hızla tırmanarak üst kata ulaştı. Üzerinde yaldızlı bir biçimde “Cumhuriyet Savcısı Korhan Abay” yazan kapıya tıklayarak içeriye girdi.

“Merhaba Savcı Bey, beni istemişsiniz.”

“Hoş geldin Cemal. Gel otur şöyle. Çay içer misin?”

“Yalnızca çay mı Savcım?”

“Bırakamadın değil mi hâlâ?” dedi Savcı Korhan gülümseyerek ve hemen sağındaki telefonun ahizesini kaldırarak sekreterine içeriye kimseyi almaması talimatını verdi. Ardından çekmeceden çıkardığı kristal küllüğü ve gümüş işlemeli tabakayı masaya koydu.

“Al bakalım.”

“Eyvallah Savcım,” dedi Cemal ve sordu. “Beni neden çağırdın?”

“Nedenini az çok tahmin etmişsindir diye düşünüyorum.”

“Dosyayı kapatacak mısınız?”

“Medya ve kamuoyu baskısı had safhada Cemal. Siyasiler de cabası. Yukarıdan çok baskı var.”

“Ne istiyorlar?”

“Bu hafta bir Meclis Komisyonu kurulacak. Siyanür intiharlarını artık onlar araştıracak.”

“Biz de araştıralım bir yandan…”

“Hayır Cemal. Bu iş sizi aşar. Toplumda bir infial başlamasını hiç bir siyasi istemez. Bunu sen de bilirsin.”

“Ne yapacağız peki?”

“Daha öncekiler gibi işte… Dosyayı devredeceksiniz.”

Sigarasından derin bir nefes alan Komiser birden ayaklandı. “Bir hafta ver bana.”

“İki gün.”

Arkasını dönerek kapıya ilerleyen Cemal kapıdan çıkarken konuştu. “Dört gün.”

 

V

Büronun sıcak havası, elden uçup gitmekte olan dosyanın verdiği hissiyat ile daha da bir bunaltıcı hale gelmişti. Üç gün kalmış ama herhangi bir ilerleme kaydedilememişti. Cemal Komiser odasına kapanmış, sigara üstüne sigara içiyordu. Tevfik ise, amirinin kızgın haliyle yüz göz olmamak için büronun içerisinde adeta saklanbaç oynuyordu.

Odadaki bu ortamı Ayşe’nin telaşlı ayak sesleri bozdu. “Amirim, birkaç gelişme var.”

Odadan çıkarak “N’oldu kızım?” diye sordu Cemal Komiser.

“Bora Uslusoy hakkında araştırma yaptık. Bilişim Şube de bilgisayarını inceledi. Adamımızın Uzak Doğu kaynaklı internet sitelerinden alışverişleri var. Ancak bunlar daha çok bitkisel ürünler. Siyanür ile ilişkili bir içerik saptamadık. Evde bulunan ilaçlardan da numuneler alınıp incelendi. Siyanür ile ilişkili herhangi bir içerik bulunmadı.”

“E bunlar bir işimize yaramaz ki,” diye söylendi Tevfik.

“Durun en önemlisini sona sakladım,” dedi Ayşe. “Bora Uslusoy’un banka hesabına Tekin Bey tarafından para yatırılmış.”

“Yani?”

“Yani Bora Uslusoy bize yalan söylüyor!”

“Haklısın,” dedi Cemal Komiser. “Adam bize danışmanlık yaparken para almadığını söylemişti. Yalnızca ilaç satışından kazanıyormuş.”

“Evet amirim. Ödeme aldığına göre Tekin Çetiner’e de ilaç satmış olmalı.”

“O halde tekrar Ataşehir’e gidiyoruz!”

Sıkışık İstanbul trafiğine rağmen oldukça kısa sayılabilecek bir sürede Cinayet Büro ekibi tekrar Bora Uslusoy’un dairesine geldi. İlk başta avukatıyla görüşülmesini isteyen ev sahibi, neden sonra ikna olup polisleri evine Kabul etti.

“Neden bize yalan söylediniz?”

“Ne konuda?”

“Tekin Bey’e ilaç satmadığınızı söylemiştiniz.”

“Evet satmadım.”

“Ama kendisinden ödeme almışsınız.”

Bir sure sessiz kalan Bora Uslusoy, yutkunarak konuştu. “Bana neden para gönderdiğini ben de bilemiyorum. Bilgim dahilinde değil,” dedi.

“Bu söylediğinize inanıyor musunuz?” diye sordu Cemal, gözlerini kısarak.

“Elbette,” dedi adam, kendinden emin bir şekilde. Ardından da “Size avukatımla görüşmeniz gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum,” diyerek pis pis gülümsedi.

Ataşehir’deki evden ikinci kez eli boş bir şekilde ayrılıyor olmak oldukça sinirlendirmişti Komiser’i. Arabada oturuken yumruklarını sıkıyor, dişlerini gıcırdatıyordu. Ekip yol boyunca konuşmadı.

Büroya girdiklerinde Cemal Komiser yine odasına kapandı.

“Amirime kötülük mü ettim sence Tevfik?” diye sordu Ayşe.

“Ne açıdan?”

“Bir ipucu yakaladım sanmıştım.”

“Olsun. Bizim işimiz bu. Her detayın üzerine gitmeliyiz. Bulduğumuz her şüphenin…” Yutkundu Tevfik birden. Elinde tuttuğu cep telefonunun ekranını Ayşe’ye çevirdi. Birbirlerine bakan ikili anında amirlerinin odasında bitiverdi.

“Amirim!” dedi Ayşe. “Görmek isteyebileceğiniz bir şey var!”

Sigarasından peş peşe iki nefes alan Cemal kaşlarını kaldırıp ikiliye bakmakla yetindi.

“Amirim, köpekler zehirlenmiş.”

Cemal ayağa kalkarak bağırdı. “Köpeklere de mi biz bakacağız lan?”

“Kızmayın amirim. Köpekleri siyanür ile zehirlemişler! Hem de Tekin Çetiner’in sokağında!”

“Nereden aldınız bu haberi?”

“Sosyal medyaya düşmüş. Hayvanseverler ortalığı yıkıyor şu an! Canlı yayın var.”

“Haydi çıkıyoruz.”

İkinci kez aynı sokağa gelen ekip otosundan inen üç polis, sokağın başındaki çöp konteynırının yanına geldi. Belediye ekipleri burayı şeride almıştı.

Cemal görevlilere yaklaşarak sordu. “Kolay gelsin. N’olmuş burada?”

“Köpekler zehirlenmiş amirim. Siyanür gibiymiş.”

“Nereden biliyorsunuz oğlum?”

“Arkadaşın biri acıbadem gibi kokuyor kap dedi.”

“Ne kabı? O arkadaş nerede?”

“Biraz kötü oldu. Evine gönderdik.”

“Arkadaşım siz hiç haber okumuyor musunuz? Hiç televizyon seyretmiyor musunuz? Haydi boşaltın burayı. Tevfik, şu telefonla resim çekenler başta olmak üzere herkesi uzaklaştır buradan. Ayşe sen de şu AFAD’ı ara gelsinler!” dedi Komiser ve sonra belediye görevlisine döndü. “Siz de arayın o arkadaşınızı bir hastaneye gitsin!”

Çok geçmeden AFAD gelip olay yerinden ölçümler yaptı. Sonuçlar yine siyanürü gösteriyordu, kokuyu alan belediye görevlisi haklıydı.

Cemal Komiser, “Tevfik, oğlum. Şu kaba dikkat ettiniz mi?”

“Hayır amirim. Siz uyarınca yaklaşmadık.”

“Nasıl cinayetçisiniz oğlum siz. Bakmadan da göreceksiniz!”

“Haklısınız amirim, özür dilerim.”

“Özür dileme. Kaba bak kaba! Bu kap o Bora ibnesinin ilaç kaplarından değil mi?”

“Ha?” diyen Tevfik gözlerini kısıp uzaktan bir kez daha kesti kabı ve “Evet amirim, haklısınız! Bu onlardan biri!” dedi.

“Olay yerini çağırın. Şu kaptan parmak izi alsınlar. Tekin ile Bora’nın parmak izleri ile karşılaştırma istiyorum!”

 

VI

Aynı günün akşamında Bora Uslusoy ve avukatı Cinayet Büro’nun sorgu odasındalardı.

“Hoş geldiniz,” dedi Cemal. “Kusura bakmayın çay ikram edemiyoruz.”

“İstemiyorum zaten,” dedi Bora Uslusoy. “Beni neden buraya getirdiğinizi halen anlayabilmiş değilim!”

“Avukatınız size söylemedi mi? Nazlanıyorsunuz diye üşenmedik kendisi ile iletişime geçtik.”

“Müvekkilim ile konuşma üslubunuzu tekrar gözden geçirmelisiniz Komiser Bey,” diye araya girdi avukat.

“Sen şu an pek karışma be adam!” diye çıkıştı Cemal. “Bora Bey! Şimdi söyle bakalım. Hani Tekin’e ilaç satmamıştın sen! Sokağında kabını bulduk!”

“Ben… Ben bilemiyorum, hatırlamıyorum…”

“Kes ulan! Üzerinde senin ve Tekin’in parmak izleri saptandı!”

“Şey… Evet ona bir kutu satmıştım, evet…”

“Bize yalan söyledin demek!”

“Korktum! Olamaz mı?”

“Çok uzman psikoloğumuz korkmuş demek! Kendi yaralarını saramadın mı lan?”

“Müvekkilimle bir kez daha böyle…”

“Kes lan sen de avukat! Seni buraya gömerim! Bora, bak lan buraya! Kapta siyanür bulduk lan!”

Avukat karşı çıktı. “Ancak elimdeki bu raporda, kapta üçüncü bir parmak izi daha bulunduğu yazıyor. Onun sahibini  bulun bağırıp çağıracağınıza!”

Bora ise kendisini savunmaya devam ediyordu. “Ben sadece bitkisel karışımımdan sattım! Siyanür ne alaka bilmem!”

Avukat ayaklandı. “Bora Bey, haydi gidiyoruz!”

“Nereye lan?”

“Bu tiyatroya daha fazla katlanmayacağız Komiser! Müvekkilim hakkındaki iddialarınızı ve eğer var ise kanıtlarınızı savcılığa sunar işlem yaparsınız. O zamana dek biz gidiyoruz!”

“Gidin bakalım! Sabah yine buradasınız, unutmayın!”

Sorgu odasında tek başına kalan Cemal bir hışımla odasına girdi.

“Sorgu nasıl geçti amirim?” diye sordu Ayşe.

“Bok gibi!”

“Sinirlenmişsiniz,” dedi Tevfik. “O avukat bozdu değil mi işi?”

“Ayşe, bak bana kızım. Seninle bir oyun oynayacağız?”

“Biz mi amirim?”

“Evet, biz. O Bora şerefsizi ile oynayacağız!”

“Nasıl olacak amirim?”

“Bak şimdi beni iyi dinle. Bir planım var. Becerebilsem ben yapacağım ama kafam basmıyor bu internet işlerine.

“Buyrun amirim.”

“Şimdi… O internet sitesinden bir hesap daha açacaksın. Sahte bir ismin olacak. O Bora’ya yazacaksın. Moralin bozuk, yıkılmışsın. Çaren yok, umut yok… Önerilerini alacaksın. Onu evirip çevireceksin. Bakalım iddia ettiği gibi masum biri mi? Yoksa benim şüphelendiğim gibi şerefsizin önde gideni mi?”

“Tamam amirim, derhal yapıyorum.”

“Ama çabuk ol! Şurada birkaç günümüz kaldı!”

Bilgisayarının başına geçen Ayşe derhal bir sahte hesap oluşturdu. Ardından Psikolog Bora Uslusoy’un Danışma Grubu’na’üyelik başvurusunda bulundu. Ancak mesai bitimine kadar onay gelmedi.

Ekip mesai bitiminde dağılırken Cemal, Ayşe’yi iyice tembihledi. Bir gelişme olursa iletişime geçecekti.

Saat ilerledi… Vakit gece yarısını buldu. Planın başarısızlığa uğradığına kanaat getirilmekteydi ki Ayşe’nin bilgisayarına bir ileti düştü. Evet, gruba üyeliği onaylanmıştı! Ayşe hemen gelen mesaja baktı.

“Merhaba, ben Psikolog Bora Uslusoy. Nasıl yardımcı olabilirim?”

Ayşe rolünü oynamaya başladı. Yazdıkça yazıyor, Bora’ya karşı çaresiz bir danışan profilini ince ince örüyordu.  Saat ilerledikçe ilerledi. Günün ilk ışıkları odaya düşerken son mesajla Ayşe’nin kan çanağına dönmüş gözleri faltaşı gibi açıldı.

“Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur, içten bir güçle kırılırsa yaşam başlar; zira dönüşümler hep içten gelir. Kabuklarını kırmak için yeni bir başlangıç yapmalısın!”

“Peki bunu nasıl yapacağım?”

“Herkesin ikinci bir şansa hakkı vardır. Yenilik sana iyi gelecek!”

“Bu yenilik için ne yapmam gerek?”

“Mevcut gidişata bir son verip, yeni bir hayat için sıranı bekleyeceksin!”

“Nasıl? Anlayamadım…”

“Buna reenkarnasyon denir. Bir hayat yaşanır, sona erer. Başka bir bedende yeni bir hayat başlar, yeni bir macera!”

“Bunu nasıl yapacağım?”

“Sana vereceğim hesap numarasına beşyüz lira yatır. Ben sana özel kristallerimden göndereceğim. Kutudaki kristalleri içecek ve huzur uykusuna dalacaksın. Ardından da yeni bir bedende hakettiğin ikinci şansa kavuşacaksın!”

Teklifi kabul etti Ayşe. Parayı hemen havale etti ve bunu karşı tarafa bildirdi.

“Tamam, ödemeyi gördüm. Yarın sabah bir kargo ulaşacak. Kutuyu aç ve iç. Kana kana iç, tadını ala ala ye! İstersen sevdiğin kişileri de bu ana tanık etmek için yanında tut!”

“Tamam,” dedi Ayşe.

“Kutuyu aldığında değil, içmeye karar verdiğin anda… Hemen öncesinde… Bana mesaj at. Ardından da tüm yazışmalarımızı sil! Yoksa kristaller bir işe yaramaz. Çünkü onlar özel kristaller!”

“Anladım, yeni hayatımı sabırsızlıkla bekliyor olacağım!”

 

VII

Saat öğleden sonrayı gösterirken Ayşe elinde bir koliyle Büro’ya geldi.

“Amirim günaydın! Günaydın Tevfik!”

“Günaydın kızım. Kargomuz gelmiş ha?”

“Evet geldi! Açalım mı şimdi?”

Ayağa kalkan Cemal saatine bakarak konuştu. “Hayır şimdi değil. Misafirimiz gelecek. Birlikte açaçağız.”

“Kim gelecek ki amirim?” diye sordu Tevfik.

“Sen çay kap gel. Az sonra görürsün.”

Çaylar içildi. Çok geçmeden bekleyiş son buldu. Gelen Savcı Bey’di. Kapıdan girer girmez eşikte durdu.

“Günaydın Cemal. Sizlere de günaydın çocuklar! Yanıma gelin.”

Bu çağrıya anlam veremeyen Cemal Komiser kağıya yaklaştı. Tevfik ve Ayşe de onu izledi.

“Hayırdır Savcım? Neden içeriye gelmiyorsunuz?”

“Bana anlattığın plan doğruysa şuradaki kutuda siyanür olmalı ve sen bana içeriye gel diyorsun!”

“Haklısınız,” dedi Komiser başını sallayarak.

Savcı Ayşe’ye bakarak gülümsedi. “Ve bu çıtı pıtı kızımıza o kadar yol siyanür dolu bir kutu mu taşıttın? Hem de toplu taşımayla?”

“Napalım? İkinci bir ekip otosu vermiyorlar ki.”

“Neyse, umarım haklı çıkmazsın be Cemal,” dedi savcı ve arkasına doğru seslendi. “Gelin arkadaşlar!”

İçeriye maskeli ve koruyucu kıyafetli üç kişi girdi. Bunlar AFAD ekibiydi. Ellerindeki cihazla odada ve kutunun etrafında gezindiler. Ardından büyük bir dikkatle kargo paketini açıp içinden bir kap çıkardılar. Evet, bu o kaplardandı. Bora Uslusoy’un sattığı karışımlardan biriydi. Ekipten biri kabı açtı. Kapıdaki dörtlü merakla beklerken ölçümü yapan görevli maskeyi çıkartarak gülümsedi. “Temiz. Ama size bir mesaj var!”

“Mesaj mı? Ne mesajı?” diye sordu Cemal. Hepsi birden kutunun başına geldiler. Kutunun içindekini görünce Cemal kızardı, Savcı Korhan ise gevrek bir kahkaha attı! Tevfik ile Ayşe ise nasıl tepki vereceklerini bilemiyorlardı. Kutunun içinde siyanür yoktu, kristal falan da yoktu! Sadece ve sadece bir adet salatalık vardı!”

AFAD ekibi odadan ayrılınca Savcı ciddileşti.

”Buraya kadar Cemal! Süre bitti! Dosyayı sizden alıyorum. Hıyarını ye ve kendine oyalanacak başka bir vaka bul!” dedi ve çekip gitti.

Cemal çok sinirliydi! Tevfik’e dönerek “Ne lan bu şimdi? Bu Bora bizimle resmen taşak geçiyor!” diye söylendi. Ardından bir sigara yakıp Ayşe’ye baktı. “Hani kızım hani? Hani kristal gönderecekti? Ne konuştuk biz sabahın köründe?”

Ayşe’nin gözleri doldu. “Ama amirim öyle demişti. Mesajları göstereyim,” diye cebinden çıkardığı telefonunu uzattı.

Tevfik, “Adam uyanmış olmalı…” dedi usulca.

“Başlatma şimdi telefonundan! Herkese rezil olduk anasını… Bak ağzımı bozacağım şimdi! Neyse ki ben de boş adam değilim. Bunu o Bora malı da anlayacak!”

“Nasıl? Niye ki amirim?

“Teşkilattaki eski dostlar sağolsun!” dedi Cemal Komiser ve telefonu açıp bir numara çevirdi.

“Talat! Sen misin? Ne oldu bizim sinyal takip işi?” dedi ve “Hmm… Tamam… Anladım…” larla devam eden bir görüşme oldu. Ardından da “Eyvallah koçum,” diyerek telefonu kapattı.

“Haydi gençler çıkıyoruz.”

“Nereye amirim?” diye sordu Tevfik.

“Elimizde yeni bir adres var. Bora Uslusoy’un takıldığı bir mekan gibi duruyor. Kim bilir belki burada tutuyordur siyanürleri…”

“Amirim Bora Uslusoy’dan yüksek şüphe duyduğunuzu görüyorum. Ancak duygularınızı bu işe karıştırmadığınızdan emin misiniz?” diye sordu Tevfik çekinerek.

“Ne diyorsun lan sen? Sen gelirken ben dönüyordum evlat! Bu adamda içime sinmeyen bir şeyler var. Bu meslekte çok cinayet gördüm, bir o kadar da katil!

Tevfik, “Haklısınız amirim,” diye mırıldandı.

Bu sırada içeriye elinde bilgisayarı ile giren Ayşe telaşlı telaşlı, “Amirim,” dedi. “Bir adrese daha uğrayabilir miyiz?”

“Neresiymiş?” diye sordu Cemal.

“Tekin Bey’in sosyal medya hesabına bir kez daha baktım. Mesaj kutusundaki –diğer- sekmesinde bir mesaj var. Ölümünden sonra gelmiş.”

“Ne diyormuş?”

“Seni özledim yazmış bir kadın.”

“Kimmiş ki?”

“Adresini araştırdım. Aynı apartmandan birisi.”

“İyi o halde. Önce senin adrese uğrayalım.”

 

VIII

Ekip otosu yine aynı sokakta durdu, üçüncü kez. Apartmanda her şey normale dönmüş gibi görünüyordu. Zaten hep de öyle olmaz mıydı? Ölen öldüğü ile kalırdı. Geride kalanlar en fazla bir süre üzülür, belki de üzülmüş görünür; ardından hayat kaldığı yerden devam ederdi. Hem ne demişti Anne Frank, “Ölüler yaşayanlardan daha çok çiçek alır çünkü pişmanlık minnetten daha güçlüdür.” Bu sokaktakilerde, bu apartmandakilerde ise herhangi bir pişmanlık emaresi yoktu. Arabayı park edip apartmana girene dek karşılaşılan yüzlerde böyle bir ifade okunmuyordu.

Tekin Çetiner’in dairesinin bulunduğu katın hemen iki alt katındaki dairenin kapısını iki kez peşpeşe çaldı Tevfik. Kapıyı sarı saçlı, henüz yirmilerinde gösteren bir kadın açtı.

“Buyrun, kime bakmıştınız?”

“Merhaba,” dedi Tevfik. “Biz Cinayet Büro’dan geliyoruz. Tevfik Çetiner olayı ile size birkaç sorumuz olacaktı.”

Tevfik bunu der demez kadın gözyaşlarına boğuldu. Bir eliyle ağzını kapatırken diğeri ile kapıdakilere içeriye girin işareti yaptı. Ekip, onlara gösterilen odaya geçti.

“Tekin Bey’i tanıyordunuz galiba,” diye sordu Ayşe.

“İnsan komşularını tanımaz mı?” diye yanıtladı kadın, ara sıra hıçkırarak.

“Her komşunuz için böyle ağlar mısınız?” dedi Komiser.

“Ben, ben biraz duygusalım da…”

“Geçmiş olsun Mihriban Hanım,” dedi Tevfik.

“Teşekkürler ama ben, ben size adımı söylemedim ki… Kapıda da…”

“Evet, kapıda Nalan yazıyor. Yani ikinci adınız.”

“Şimdi sizin gerçekten polis olduğunuza ikna oldum.”

“O halde şu tanımıyorum mevzularını bir kenara bırakalım,” dedi Cemal.

“Doğru,” dedi Mihriban bakışlarını halıya sabitleyerek. “Mesajımı görmüş olmalısınız. Kendime engel olmalıydım ama yapamadım işte…”

“Evet, sizi dinliyoruz.”

“Ben… Ben aşıktım ona. Buraya taşındığım ilk günlerden beri. Evet, evliydi ama… Karşılıklı bir histi bizimkisi… Evlenecektik.”

“Adam evli be kızım!”

“Biliyorum! Bunu ben de biliyorum! Boşanacaktı!”

“Boşanacakmış! Peh! Adamın dizi dizi çocukları var!”

“Onları ben de seviyordum… Boşanacaktı karısından. Evlenecektik. Çocuklarını da kabul ediyordum ben.”

“Sonra?”

“İşleri kötü gidiyordu son zamanlarda. Psikolojisi de çok bozulmuştu. Sürekli kavga eder olmuştuk. Ben de ona internetten bir psikolog buldum. Başta istemedi ama sonra ikna oldu. Hatta onun için ilaç da istettim.”

“Bak sen! Adamımız Bora Uslusoy ile iletişime sen mi geçtin?”

“Evet, onu da mı biliyorsunuz?”

“Ne sandın? Ne ilaçlarıymış onlar?”

“Bitkisel sakinleştiriciler işte…” dedi ve tekrar ağlamaya başladı. Saatini kontrol eden Cemal ayağa kalktı

“Buralardan ayrılmayın. Tekrar görüşmemiz gerekebilir. Haydi çocuklar, biliyorsunuz bir adrese daha uğrayacağız.”

Emri alan Ayşe ile Tevfik, amirlerini takip ederek evden ayrıldılar. Ekip otosu bu kez yerini yalnızca Cemal Komiserin bildiği adrese doğru yardı İstanbul yollarını. Beykoz’un kenar semtlerine geldiklerinde hava kararmıştı. Cemal Komiser aracı sağa çekip durdurarak araçtan indi, bir sigara yaktı.

Tevfik de aşağıya inerek sordu. “Amirim birini mi bekliyoruz?”

“Evet evlat.”

“Kimi?”

“AFAD da bize eşlik edecek.”

“AFAD mı? Bora Bey’in başka bir adresine daha gitmiyor muyuz? Bir dakika!.. Amirim yoksa?”

“Evet Tevfik. Ben hâlâ bu Bora’nın bir şeyler sakladığını düşünüyorum. İstihbarattaki arkadaşlar sağ olsunlar bu Bora’nın buralara yakın bir depoda takıldığını saptadılar. Bir gidip bakacağız. Bakalım siyanür izi bulabilecek miyiz?”

Bu sırada bir beyaz araba yanaştı yanlarına. Sürücü camı aralandı ve içeriden biri seslendi.

“Amirim biz hazırız! İsterseniz gidebiliriz!”

“Tamam gençler,” dedi Cemal sigarasından bir nefes daha alarak. Ardından arabaya binerek tekrar sürmeye başladı. Stabilize bir yolu izleyerek yarım saat kadar gittiler. Etraftaki evler hep karanlıktaydı. Tevfik yolun iki yanında tek tük yer alan tek katlı yapılara daha bir dikkat kesildiğinde bunların derme çatma gecekondular olduğunu fark etti. Çok geçmeden Cemal yine durdu. Arabadan indi ve eliyle içeridekilere gelin işareti yaptı. Ayşe ile Tevfik bir kez daha amirlerinin peşine düştüler. Cinayet Büro ve AFAD ekipleri telefon ışığının aydınlattığı yolu takip ederek bir gecekondunun önünde durdular. Evin ışıkları açık fakat perdeleri sımsıkı kapalıydı.

Cemal Tevfik’e “Evlat sen arkayı dolan. Adamımız kaçmasın,” dedi.

Bunun üzerine silahına davranan Tevfik usulca evin arkasını tuttu.

Cemal evin kapısını sertçe birkaç kez yumrukladı “Polis. Aç kapıyı!”

İçeriden ses gelmedi. Ayşe amirinin kapıyı bir kez daha çalmasını beklerken Komiserin silahından çıkan iki kurşunun kapının kilidini delip geçmesine tanıklık etti. Ayşe’nin şaşkın bakışları eşliğinde içeriye dalan Cemal koridorda ilerledi. Bu sırada evin arka odalarından birinden bir kapının kapanma sesi geldi.

“Dur kaçma!” diye bağırdı Cemal ve o yöne doğru koştu. Tam önündeki kapıyı tekmeleyerek geçmişti ki karşıdan Tevfik belirdi. Önüne bir adamı katıp amirine doğru geliyordu. Ayşe aradaki mesafe kapandıkça Tevfik’in yanındakinin Bora Uslusoy olduğunu fark etti.

Cemal elinin tersiyle Bora’nın kafasıne sertçe vurdu. “Niye kaçıyosun lan?”

“Sizi yeni formülümün peşindeki adamlar sandım!”

“Manyak mısın lan sen? Ne formülü? Ne adamları?”

“Yeni bir bitkisel karışım üzerinde çalışıyorum. İlaç kartelleri peşimde. Beni kendileri için tehdit olarak görüyorlar. Sürekli beni izliyorlar!”

“Delirmiş lan bu! Tevfik al şu adamı içeriye, kelepçele bir güzel,” dedi ve ardından gerideki AFAD ekibine dönerek “Abicim siz de bir ölçüm mölçüm yapın. Bakın bakalım siyanür falan var mı buralarda” dedi.

Elindeki cihazla evin içini dolaşan ekip, odalarda bulunan tüm kutuları dikkatle inceledi. Dolapların içini, hatta bahçeyi bile didik didik etti.

“Amirim siyanür saptamadık,” dedi içlerinden biri.

“Allah kahretsin!”

“Ama ilginizi çekebilecek başka bir şey var burada: Kenevir.”

Cemal Komiser, “Bana ne oğlum lan kenevirden! Siyanür yok demek! Kahretsin!” dedi bir sigara yakarak. “Cemal ara narkotiği gelsinler,” dedi ve Bora’nın yüzüne üfleyerek “Bu kenevir ne lan?” diye sordu.

“İlaç işte! Yeni bitkisel ilacımın bir etken maddesi sadece…”

“Hee, madde. Madde madde anlatırsın şimdi narkotiğe, pezevenk! O hıyarı da… Neyse, anladın sen onu…”

 

IX

Arabanın içi soğuk değildi ama Cemal Komiser titriyordu. Kendisine bakan Ayşe’yi fark etti ve homurdandı. “Sinirden kızım. Geçer şimdi.”

“Amirim şimdi ne yapacağız?”

“Bora’da siyanür çıkmadı Ayşe.”

“Kenevir çıktı ama.”

“O bizim işimize yaramaz. Bu Tekin bu siyanürü nereden buldu? Bize o lazım!”

“Amirim!” dedi Tevfik. “Benim bugün dikkatimi bir şey çekti.”

“Ne çekti be oğlum? İşe yarar bir şeyse söyle…”

“Bugün şeyşe gitmiştik ya… Mihriban Özden’in evine.”

“He.”

“Ben tuvalete gittiğimde banyo perdesine asılı uzun çizmeler ve eldivenler gördüm.”

“N’olmuş?” diye sordu Ayşe. “Temizlik yapılan evler için normaldir Tevfik. Senin evde yapılmadığı için bilmiyor olabilirsin,” dedi ve gülümsedi.

“Sen Tevfik’in evini nereden biliyorsun be kızım?”

“Bilmiyorum amirim, tahmin sadece.”

“Doğru bildin ama”, dedi Cemal kahkaha atarak. “İt bağlasan durmaz bu adamın evinde. Öyle bir yer düşün işte!”

Tevfik bozuldu. “Konu nereden benim evime geldi anlamadım ama… Neyse amirim. Bakın, beni dinleyin. Bu sarışın kadın, Mihriban Nalan. O da nasıl bir çift isimse… Çok uyumsuz…”

“Bırak oğlum bunları. Sadede gel!”

“Ne diyordum? Hah. İşte bu kadın Tekin’e aşık. Tartışıyorlarmış da. Kendi dedi… İlacı da bu sipariş ettirmiş. Banyodaki çizme ve eldivenleri de görünce… Hatta bak şimdi hatırladım. Maske de vardı bak orada. Aynı bu ekiptekilerinki gibi… O da temizlikte olabilir yine ama, bu kadar da teferruatlı bir temizlik evde niye olsun?”

“Tamam lan. Battı balık yan gider. Git çevir şu ekipleri, takılsınlar peşimize. Gidip şu kadının evine de bakalım.”

“Amirim Savcılık izni?” diye sordu Ayşe.

“Onu ben hallederim sonra.”

“Dosyayı bizden aldılar ama.”

“Onlar aldıklarını sansınlar be kızım. Saha bizim, oyun bizim. Haydi gidelim şu sokağa tekrar.”

Yollar tekrar eridi gitti gri ekip otosunun kabak lastiklerinin altında. Bir kez daha aynı sokaktaydılar. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Çok ses çıkarmadan apartmana girdiler. Kapıyı nazikçe çaldı Tevfik. Üçüncü çalmayla açıldı kapı.

Kısık gözlerle kapıyı aralayan Mihriban çatallı bir sesle sordu. “Hayırdır? Bu saatte?”

“Bu işin saati mi var kızım?”

“Ne istiyorsunuz?”

“Arama yapacağız!”

“Ne münasebet! İzniniz var mı?”

“İzin kolay be kızım,” dedi Cemal ve kapıyı araladı. “Hadi izin ver de geçelim. Bu kadar çekinecek ne var, değil mi?”

Komisere engel olamadı kadın. Ekipler Cemal’in peşine eve daldılar. Çok geçmeden AFAD ekibinden biri Cemal Komiser’e maske uzattı. “Amirim, bunları taksanız iyi olur. Yatak odasındaki sandıkta siyanür var!”

Şimdi mutfak masasındaki sandalyede oturmuş kadın, gözlerini yine halıya sabitlemişti. AFAD ekibinin tespitinden beri üç polisin bakışlarının altında an be an eziliyordu ve buna son on dakikadır Savcı’nın bakışları da eklenmişti.

Cemal sordu. “Neden?”

“Aptal şey! Karısına içirecekti, karısına!”

“Nasıl?”

“Evlenecektik. Boşanacaktı. Ama o şıllık kabul etmiyordu bir türlü. Borçların da sebebi onun lüks düşkünlüğüydü! Gereksiz harcamaları ile bitirdi adamı. Boşanmaya da yanaşmadı. Direttikçe diretti! Ben de bir plan yaptım! O psikologdan ilaç söylettim. Dedim ki bunu karına içir. Sakinleşecek, boşanmaya ikna olacak. O geri zekalı Tekin ise kendisi içmiş!”

“Vay anasını sayın seyirciler!” dedi Cemal bağırarak.

Ayşe sordu. “Siyanür nereden aklına geldi peki?”

“Televizyonda gördüm!”

“Ben bunu da okumuştum amirim,” dedi Ayşe. “Bu Werther etkisi olarak geçiyor.”

“O ne be?” diye sordu Tevfik.

“Basım ve yayın organlarının çoğalmasıyla intihar haberlerinin daha çok duyulması, bu olguların toplumu etkilemesi… Bir anlamda intiharın bulaşıcı hale gelmesi… Benzer koşulları yaşayan insanlar empati kurabiliyorlarmış.”

“Ama burada intihar yok! Cinayet var cinayet!” diye çıkıştı Cemal.

“Nerden buldun lan sen siyanürü?”

“İnternetten… Hemen de geldi.”

“İlaca nasıl karıştırdın peki?”

“Kargoyu ben teslim aldım. Evde bitkisel ilaca karıştırdım. Sonra da Tekin’e verdim.”

“Vay şerefsiz!” dedi Ayşe. “Senin yüzünden hem üçü çocuk beş insan, hem de masum köpekler can verdi!

Cemal Tevfik’e döndü. “Kedi olalı bir fare yakaladın be evlat! Aferim sana! Tak bakalım kelepçeni!”

Ardından Savcı’ya dönerek “Savcı Bey,” dedi. “Sizdeki dosyaya eklemeyi düşünür müsünüz bu son itirafı?”

“Dalga geçme Cemal kırarım kalbini bak!” diye çıkıştı Savcı kaşlarını çatarak.

“Aslına bakarsan sürem sabaha dolacaktı,” dedi Cemal.

Güldü Savcı. “Sen yat kalk Tevfik’e dua et be Cemal. Haydi gidin bir çorba için şimdi, benden.”

 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ