SU GÖTÜRMEZ GERÇEK

Diğer Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

BULUT’UN KIZLARI

DÜŞÜNMEDEN

Ahmet Ziya Yıldırım
Ahmet Ziya Yıldırım
1982 yılında İstanbul'da doğdu. Yazarlık yolunda ilk başarısı 2000 yılında Habertürk gazetesinin "Aşşk" ekinin düzenlemiş olduğu Sevgililer Günü Şiir Yarışması birinciliğiydi. Ardından, dusle.com internet edebiyat dergisinde kısa süre editörlük, köşe yazarlığı yaptı. 2007 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bitirdi. Yazılım uzmanlığı eğitimi aldı. 2008’den beri yazılım üzerine çalışmakta. Anadolu grubu, idefix.com , Avon gibi çeşitli firmalarda Yazılım Uzmanı, Sistem Mimarı, Teknik Lider ve Yöneticisi unvanları aldı. Halen Microsoft firmasında Kıdemli Program Yöneticisi olarak çalışmaya devam etmekte. Görevi gereği İzlanda'dan Güney Afrika'ya kadar bir çok ülkeyi görme fırsatı yakaladı. Evli ve iki çocuk sahibi. Okumayı, yazmayı, satranç oynamayı ve ikizleriyle vakit geçirmeyi seviyor.

Yaz İstanbul’a, İstanbul da yaza yakışmıyordu. Bu saptama, yıllar öncesinde, sıcaktan bunalan İstanbulluların yazın kaçtığı, Anadolu Yakası’nda sayısı yüzü geçmeyen köşklerin yeşiller içinde kaybolduğu yıllar için değil, yeşilin sadece trafik ışıklarında, bir bankanın sokak panolarındaki reklamlarında ya da yirmi liralık banknotta görülebilen bir renk olarak beton yığınları arasında yitip gittiği zamanlara aitti.

Yazın İstanbul’la geçimsizliğinden en muzdarip olanlar, şüphesiz hastanelere işi düşenlerdi. Pandemi geçmişti ama alınan önlemlerin bir kısmı gevşetilmediğinden midir ya da başka sebepten midir bilinmez, klimalar çalışmıyordu. Hastanenin içinde asılı duran sıcak hava, ter kusan insanları cehenneme inandırıyordu. Kapalı alanda maske zorunluluğu kalkmıştı ama hâlâ takan vardı. Bu azınlık, tüm önlemleri almanın verdiği huzur ve bunaltıcı sıcağın etkisiyle buldukları ilk sandalyeye çökmüş uyukluyordu.

Orta yaşlarda, üzerinde yer yer ıslanmış iş tulumu, yüzünde maskesiyle oturan Akvaryumcu, gözlerini hemen karşısındaki kapıya dikmiş, açılmasını bekliyordu. Bugüne kadar onun için kapının ardı hep daha önemli olmuştu ama bugün kapı önemliydi. Yıpranmış, ahşap, camsız ve boyalı bu cismin bu dünyada onu en iyi anlayan şey olduğunu düşünüyordu. Kafasını çevirdi. Etrafına bakındı. Bekleme salonunda, sabahın bu erken saatlerinde üç kişiydiler. Üç yalnız ruh diye geçirdi içinden.

Nihayet kapı açıldı. Beyaz önlüğün içinde, bakımlı, genç ve güzel bir kadın kapının eşiğinde belirdi. Göğüs cebine adı işlenmişti: Seda Avcı. Hemen önünde oturan akvaryumcunun ismini yüksek sesle söyledi. Akvaryumcu hemen kalktı ve kadın doktoru peşi sıra takip etti.

“Kapıyı kapatın lütfen.”

“…”

“Bastırın biraz, zor kapanıyor,” diye ekledi Seda Avcı.

Denileni yaptı. Pencerenin önündeki masada sabah güneşi vurmuş parlayan keli, terden sırılsıklam olmuş gömleğiyle şişman doktor oturuyordu. Seda Avcı, şişman doktorun yanına, Akvaryumcu da karşılarına geçip oturdu. Şişman Doktor ile kendisini ayıran masanın üzerinde bir telefon, kağıtlar, dosyalar, iki kahve fincanı ve bir bilgisayar duruyordu.

“Hoş geldiniz. Dosyanızdan anladığım kadarıyla yakın zamanda bir sinir krizi geçirmişsiniz. Çok enteresan! Hastanemizin morgunu suyla doldurmaya çalışmışsınız. Arkadaşlarımız sizi etkisiz hale getirdiğinde bunu yaptığınızı hatırlamadığınızı söylemişsiniz. Hemen akabinde sizi bir ay kadar psikiyatri servisimizde misafir etmişiz. Sonrası şahane! Sağlıklı bir şekilde taburcu etmişiz. Dur bakayım… Kontrol için üç ay sonrasına gün vermişiz. Bugün geliş sebebiniz nedir peki?“

“Hocam öncesinde ben bir şey sorabilir miyim? Çok merak ettim,” diye araya girdi Seda Avcı.

“Sor kızım,” dedi Şişman Doktor. Önündeki kahve fincanına uzandı.

“Sağ olun hocam. Neden böyle bir şey yaptınız? Yani neden morgu suyla doldurmaya çalıştınız?”

“Buraya geliş nedenimin bu konuyla yakından ilgili olması su götürmez bir gerçek,” dedi akvaryumcu. İki eli birbirine kenetli, dirsekleri oturduğu sandalyenin kolçaklarına dayalıydı. Çenesini hafif yukarı kaldırıp yumuşattığı ses tonuyla söylemişti bu cümleyi.  

“Lafınızı balla kesiyorum,” diyen Şişman DoktorSeda Avcı’ya dönerek“Kızım rica etsem şu arkadaki camlardan birini açar mısın?” dedi.

“Tabii hocam,” diye cevap verdi Seda Avcı. Ortadaki pencereyi denedi. Açılmıyordu. Diğerlerini denedi, yine başaramadı.

“Hocam bunlar sabitlenmiş. Açılmıyor.”

“Bu iş mi şimdi? Sıcaktan, havasızlıktan burada ölelim istiyorlar herhalde. Klima yok, camlar açılmıyor, yerler ıslak. Hem de ne zaman? Temmuz’un ortasında. Bu halimle nasıl dayanabilirim bu sıcağa?”

“Haklısınız hocam ama ne varmış halinizde? Sadece biraz hareketsiz kalmışsınız. Öğlen yürüyüşlerine yeniden başlasanız, inanın o bile çok şey değiştirir. Sizin vücudunuz çok ödem tutuyor,” dedi Seda Avcı yerine yeniden otururken.

 “Ah nerde be kızım! Bu kadar ağırlık, bu kadar yağ gider mi günde yarım saat yürüyüşle? Ah ah! Uzmanlığımı yaparken çakı gibiydim. Yüzerdim, koşardım. Ne olduysa ondan sonra oldu,” dedi Şişman Doktor. Uzaklara dalan gözlerini şimdiye getirdi.

“Buraya geliş nedenim diyordunuz?”

“Ben akvaryumcuyum Doktor Bey. İşim, insanların evlerine ya da işyerlerine gidip yeni akvaryumlar kurmak, kurduğum akvaryumları takip etmek ve bakımlarını sağlamak. O gün yani sinir krizi geçirdiğim gün zor bir iş almıştım. Karşı tarafta. İşin zor olması yetmezmiş gibi bir de her şey ters gidiyordu. Bunalmıştım. Bağırmak istiyordum. Şimdi düşünüyorum da sanki kader beni olacak kötü şeylere hazırlıyordu. Derken hastaneden aradılar. Annemi komşuları bilinci kapalı halde bulmuşlar. Kalbi durmuş ama gelen ambulanstaki ekip müdahale edip geri getirmiş. Hastanede yoğun bakıma almışlar. Derhal hastaneye gittim ve acil servisi buldum. Annemin kırmızı alanda olduğunu öğrendim. Onu bana göstermiyorlardı. Doktor dışarıda beklememi, bana haber vereceklerini söyledi. Dışarıda, hemen kırmızı alanın önünde kırk beş dakika kadar bekledim. Koridor boyunca bir öne bir arkaya yürürken o kadar çok şey düşündüm ki neredeyse başım çatlayacaktı. O andan aklımda kalan en belirgin şey pandemi zamanında nasıl oluyor da kırmızı alanın önünde küçük bir kız çocuğu maskesiz koşturuyordu. Ben buna şaşırırken kavga etmiş iki yaralı, polis eşliğinde kırmızı alana getirilmişti. Küçük kızın hemen yanından geçtiler, fark etmeden yaralılardan birinin bacağından damlayan kanın üzerine küçük beyaz ayakkabısının tabanıyla bastı. Bu görüntü bir türlü aklımdan gitmiyor.

Beklerken beynim bana en çok ne kadar yalnız olduğumu hatırlattı. Hiç evlenmedim. Sık görüştüğüm bir arkadaşım kalmadı. Kendimi tamamıyla çalışmaya vermiştim. Bir evcil hayvanım dahi yoktu. O an tuhaf bir şekilde ayırdına vardım ki, çocukluğum da dahil olmak üzere hayatımın hiçbir döneminde bir akvaryumum olmamıştı. Bu olaylar geçtikten sonra ilk işim kendime bir tane kurmak oldu. Koca akvaryumun içine Altın isminde bir Japon balığı koydum. Artık halimden anlayan bir arkadaşım vardı.”

Doktor, Akvaryumcu’nun sözünü kesti: “Şimdi anlıyorum,morgu da akvaryuma benzettiğiniz için suyla doldurdunuz, değil mi?” Doktor kendinden emin arkasına yaslanırken Seda Avcı söze girdi.

“Hocam harikasınız! Nasıl tahmin ettiniz?”

“Şey…” diye araya girdi Akvaryumcu. “Tam olarak değil hocam. İzin verirseniz devam edeyim.”

“Tabii, buyurun,” dedi doktor ve tekrar öne doğru eğilerek dinlemeye koyuldu.

“Kırmızı alanın fotoselli kapısı açıldı. Bir doktor yüksek sesle annemin adını söyledi ve peşi sıra ekledi; ‘… yakını içeri gelsin.’ Fotoselli kapı tekrar açıldı içeri girdim. Hemen girişin yanındaki masada, bilgisayarın arkasında oturan doktora doğru ağır ağır yürüdüm. Karşısında durdum. Annemin vefat ettiğini söyledi bana. O an neler hissettiğimi tarif edemem. Zaten konumuzla da çok ilgili değil. Önemli olan bundan sonrası. Vefat haberini veren doktor elime bir kâğıt tutuşturdu ve yanımda bana yardımcı olabilecek kimse olup olmadığını sordu. Yalnız olduğumu söyledim. Verdiği kâğıdın annemin ölüm ilamı olduğunu ve iki nöbetçi doktor tarafından imzalanması gerektiğini söyledi. Biri hemen iki yan odada, diğeri ise on beş dakika yürüme mesafesi uzaklığındaki baş hekimlik binasının yedinci katında olmalıymış. Mesainin yirmi dakikaya biteceğini söyledi. Başka bir seçeneğim yoktu. Hemen iki yan odaya koştum. Kapı kapalıydı. Koridordaki diğer tüm kapıları denedim. Rastladığım herkese nöbetçi doktorun nerede olabileceğini sordum. Kimse bilmiyordu. Kalbim ağzımda, kan ter içindeydim. Annemin vefat haberini veren doktora dönüp nöbetçi doktoru bulamadığımı söyledim. Bana ‘Bulmalısın!’ dedi. ‘Buralardadır. Yalnız acele et, fazla zamanın kalmadı, birazdan mesai biter,’ dedi. Eğer imzalatamazsam ne olacağını bilmiyordum. Sormadım da. Genellikle bana denileni yaparım. Zaten bütün bunları bana gözlerimin içine bakarak, hiç kaçırmadan söyledi. Sanırım o yaptığımız şey bir anlık güç oyunuydu ve doktor bunu sıkça oynuyordu. Gözünü ilk kaçıran ben oldum ve nöbetçi doktoru bulmak zorunda olduğuma bir kez daha ikna oldum. Henüz annemi kaybedeli birkaç dakika olmuştu ama daha yasıma girememiştim. İzin verilmiyordu. Üstüne üstlük bir de çaresizlik hissiyle dolup taşıyordum. Ya imzaları alamazsam! Pandemi olmasaydı belki birileri yanımda olurdu. Annemin apartman komşuları, bir-iki tanıdığım esnaf belki. Ama kimse yoktu. Yalnız olduğum gerçeği bir kez daha tüm gücüyle yüzüme vuruluyordu. O an bunları düşünmeyi bıraktım ve sağa sola tüm gücümle, nefesim tükenene kadar koştuğumu hatırlıyorum. Sonunda iki imzayı da almayı başardım. Nihayet bir sandalyeye yığıldığımda itiraf etmeliyim ki yorgunluk tuhaf bir şekilde kendimi iyi hissetmeme sebep oldu. Bir süreliğine de olsa acımı bastırmıştı. Pandemi’den sonra bütün bu olanları düşündüm. Sırf insan değil, hiçbir canlı yalnız kalmamalıydı. Akvaryumda tek kalan Japon balığımı düşündüm. Benim arkadaşım olmuştu ama ya ben yokken? Yapayalnızdı. Ya o da günlük işleri için bir başkasına ihtiyaç duyuyorsa? İşte bu sebeple bir Japon balığı daha aldım.“

“Şimdi anladım!” diye atıldı Şişman Doktor. “Nasıl ki balığın daimî bir arkadaşı varsa senin de var olduğuna kanaat getirdin ve evlenmeye karar verdin, değil mi? Buraya da ‘Akli dengesi yerindedir’ raporu almaya geldin.”

“Hocam müthişsiniz!” dedi Seda Avcı. Gözlerini büyütmüş, hayran gözlerle Şişman Doktora çevirmişti kafasını. “Ne yalan söyleyeyim? Bu söyledikleriniz benim aklımdan dahi geçmedi.”

“Yalnızlık Allah’a mahsus, bu su götürmez bir gerçek.” diye lafa girdi Akvaryumcu. “Ama evlenmeyi düşünmüyorum. Yapamam, kaldıramam.”

“Başka biriyle paylaşmayı mı?” diye sordu Seda Avcı gözlerini kısarak.

“Hayır. Aksine, yalnızlığa zaten alışmaya çalışıyorum ve bu beni çok yoruyor. Karşılaştığım herkes bir insanın tamamıyla yalnız olamayacağını varsayıyor. Yalnız olduğunuzu çaresizce açıkladığınızda bunu sizin yüzünüze vuruyorlar. Artık insanların bu hassasiyeti göstermeyeceklerinden eminim. Peki anlarlar mı? İşte bunu zaman gösterecek. Kısacası korkuyorum. Tam yalnızlığa alıştığımda terk edilmekten korkuyorum. Ben istemeden gelen yalnızlıktan korkuyorum.”

“E, o zaman neden geldin be adam?” diye gürledi doktor. Seda Avcı doktorun tepkisine destek çıktı.

“Morg konusuna gelecek misiniz artık?”

“Haklısınız. Çok uzattım. Sadede geleyim. İmzaları da aldıktan sonra morga gitmem söylendi. Vardığımda yetkili memur evraklarımın tamam olduğunu belirtti. Annemi son kez görmek isteyip istemediğimi sordu. Onayladım. Hemen yan taraftaki odaya girerken onu takip ettim. Sol tarafımızda soğuk metal görünümü ile çift kollu bir dolap duruyordu. Sağ tarafımızda onlarca eski dosya, güven vermeyen metal raflar arasına yığılmıştı.

“Pandemi olunca bu odayı normal yollardan vefat eden kişilere ayırdık. Pek büyük değil gördüğün gibi,” dedi bana dönmüş konuşan memur. Ani bir hareketle dolabın aşağıdaki kolunu çekti ve annemin bedeni ile karşı karşıyaydım. Son kez gördüm. Vedalaştım. Helalleştim. Fark ettim ki konuşmam bitmiyordu. Bitiremiyordum. Bu anın ben de bir şeyler tetiklediğini biliyordum ama asıl tetikleyici an hemen sonrasında geldi. Memur bana, cenazeyi teslim almak ve taşımak için ertesi gün erken saatte beş kişi bulup gelmemi söyledi. Yarın sabah erkenden ve beş kişi sözlerini vurgulayarak cümlesini yeniden kurdu. Neden diye sormadım. Dediğim gibi genelde bana söyleneni yapan bir insanım.

Eve geldim ve bütün akşam üstü ve gece düşündüm kimi çağırabilirim diye. Zaten bir avuç olan tanıdık ve akrabaların ya hastalığı vardı ya da evliydiler ve çocukları vardı. Bu vebali alamazdım. Sabaha kadar uyumadım ve kimi çağırabileceğimi düşündüm. Bulamadım. Bir kişi dahi bulamadım. Sabah olunca gelmem söylenen saatte morga gittim. Dün konuştuğum memurun yüzünü yeniden görünce sağlıklı düşünme yeteneğimi kaybettim. Bir şekilde aklımda eğer burayı suyla doldurabilirsem kimseye ihtiyaç duymadan annemi buradan çıkarabileceğimi düşündüm. Su bedenini kaldıracaktır ve annemi gideceği yere götürecektir diye düşündüm. Başta gözümde cenaze arabasına kadar olan yolculuk vardı ama sonra daha ötesi de belirdi. ‘Neden olmasın?’ dedim.

“Yani bu yüzden miydi?” diye sordu Seda Avcı.

“Evet,” diye cevapladı Akvaryumcu.

“Kendini bu kadar yıpratmaya, üzmeye değer miydi? Keşke arasaydın birilerini,” diye ekledi Seda Avcı, başını hafif yana eğmiş, dudaklarını büzmüştü.

Akvaryumcu ayağa kalktı. Seda Avcı ve Şişman Doktorun şaşkın bakışları arasında birkaç adımda yanlarına vardı. İki doktorun ellerini ayrı ayrı tutup birbirine tutuşturdu. Doktorlar hayretle Akvaryumcu’yu seyrederken o hiç beklenmedik hamlesini yaptı. Cebinden çıkardığı kelepçeyi ikisinin bileğine geçirdi.

“Beni çok iyi anlamanızı istiyorum.”

Olayın ilk şaşkınlığını üzerinden atan Seda Avcı, kelepçeyi sarstı, açılmıyordu. Ayağa kalktı, debelendi. Sonuç alamadı. Aynı esnada Şişman Doktor da yerinden kalkmaya çalışsa da başarılı olamadı.

“Evlâdım neyin peşindesin? Derhâl çöz bizi. Seni affederim. Şikâyetçi olmam. Yoksa çok büyük ceza alırsın.”

“Hocam lütfen sabırlı olun. Daha fazla sinirinizi bozmadan burayı terk edeceğim.” Akvaryumcu konuşurken yürüyordu. Yan duvardaki küçük açıklığın önüne gelince durdu. Elini uzatıp içerisinden bir hortum çıkardı. Ucundaki tıpayı aldığında odaya tazyikle su dolmaya başladı.

“Eğer bu akış bir şekilde durmazsa yaklaşık beş saat içerisinde bu oda tamamen su ile dolacak. Bu su götürmez bir gerçek. Merak etmeyin. Bunu ne zamandır planlıyorum. Sabah erkenden gelip kapıyı pencereleri tek tek sabitledim ve denedim. Hiçbir yerden sızdırmaz. Camları da kırarak ya da farklı şekilde açmayı denemeyin derim. Doktor bey de sandalyesine şu an yapışmış durumda. Bu işinizi biraz daha zorlaştıracak kabul ediyorum ama emin olun iyiliğiniz için.

Değerli zamanınızı masanın üzerinde duran telefonu kullanmak için saklayın. Bu odadan çıkabilmek için tek yolunuz dışarıdan getirebileceğiniz yardım. En sevdiklerinizi arayın, polisi,  itfaiyeyi arayın. İçeri dolan su her geçen zaman artacak ve kapıyı açmakta o kadar zorlaşacak. Basınç yüzünden kapıyı kaba bir hesapla aynı anda beş yetişkin erkek gücünü kullanarak açabilir. Ha bu arada unutmadan! Densizin biri bomba ihbarı yapmış, binayı boşaltıyorlar ve içeri kimseyi almıyorlar. Kendinizi üzmeye ve yıpratmaya değmez. Telefon yanı başınızda duruyor. Şimdi müsaadenizle benim gitmem lâzım.”

“Lütfen!” diye atıldı Seda Avcı kelepçelerden kurtulmak için çırpınırken. “Sana yalvarırım beni bu yağ tulumuyla burada bırakma. Hayallerim var benim. Daha yaşamam lazım. Ne istersen yaparım. Bırak beni!”

Şişman Doktor olduğu yerde kalmış, debelenmeyi bırakmıştı. Hayretle Akvaryumcu’yu izliyordu.

“Bütün bunlar… Bu yaptıkların, neler yaşadığını anlayalım diyeydi değil mi? Buraya bu yüzden geldin.”

Akvaryumcu kapının eşiğinde durdu. “İşte bu dediğiniz, kesinlikle su götürür.”

Yorum Bırakın:

yorum

Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

DÜŞÜNMEDEN

BULUT’UN KIZLARI

MEZAR TAŞI