Taş Devri’nde Sevişmek

Kaç yaşındayım bilmiyorum. Doğarken orada değildim sanırım. Nasıl doğduğum konusunda bir fikrim de yok. Hatırladığım ilk görüntü bir mağaranın içinde altı kadar mahlûk oluşumuzdu. Günler ilerledikçe altı kişilik mahlûktan dördümüz dağıldık. Sadece koca adam ve koca kadın kaldı benim çıktığımda. Bir daha görüşülmedi.

Azı dişlerim dökülmeden önce yerleştim buraya. Çevrede az mağara var ve iyi mahlûklar yaşıyor. Üç mağara ötede oturan sitemizin yöneticisi Celal Çavuş’un kızı Necla’ya âşık olmasaydım belki çoktan başka yerlere gitmiş olurdum. Gizli gizli buluşuruz, kayaların üstüne uzanır batan güneşin ışığında ona dans figürleri sergilerim.

Konuştuğumuz Celal Çavuş’un kulağına gitmiş. Güneş batımına yakın çağırttı beni yanına:

“Ohomoğokosoğo,” dedi sakallarının arasında belli belirsiz ağzıyla. Hoş geldin, demek sizin dilinizde. (Sonraki konuşmaları sizin dilinizde aktaracağım.)

“Hoş bulduk, Celal Çavuş.”

“Nasılsın yiğidim?”

“Ateş tanrısına şükürler olsun. Bir sıkıntımız yok. Ya sen nasılsın, Celal Çavuş?”

“Senin ateş tanrın kadar mutlu etmiyor bizi taş tanrısı. Yaşlandık be koçum.”

“Aman Celal Çavuş, sen daha on mağara açarsın.”

“Öyle, öyle. İşler nasıl?”

“Birkaç mızrak satıyoruz günde. Ekonomik kriz kötü etkiledi bizi. Bir horoza üç tavuk veriyorlar. Bu durum bizim işleri karıştırdı tabii. Sen kira mevzuunu merak etme, o iş güvende.”

“Eyvtaştanrısı. Senin sözünün eri bir mahlûk olduğunu iyi bilirim.”

“Eyvateştanrısı. Hayrola, niçin çağırttın beni?”

“Bak yiğidim, seni severim. Mert delikanlısın. Üç koca ayıyı nasıl devirdiğin sitemizde çocuklara anlatılır durur. Üzerinden kaç zaman geçti, şu bebeler senin hikâyenle büyüdü. Yeni doğanlar da büyüyecek aynı hikâye ile.”

“Ateş tanrısı razı olsun, Celal Çavuş. Utandırdın beni.”

“Cümlemizden, hepimizin tanrısı razı olsun. Ahlâk dersen, sözüm yok. Kendini çok güzel yetiştirmişsin. Ben lafı uzatmasını sevmem, bilirsin, çok bile konuştum. Seni buraya niçin mi çağırdım? Kızım Necla ile görüşüyormuşsun. İnkâr etme. Nasıl desem ki, sevindim içten içe. Ciddi misin düşüncelerinde? Kızımı yarı yolda bırakmazsın değil mi?”

“Ciddiyim.”

“Kızıma iyi bakabilir misin?”

“Elimden geldiğince, Celal Çavuş… Baba mağarasındaki rahatlığını bozmam. Daha iyisini yapmaya çalışırım.”

Celal Çavuş ayağa kalktı. Saçına basıp sendeledi. Elini mağaranın duvarına yaslayıp dengesini sağladı.

“Madem öyle, Taş Tanrısı utandırmasın. Senden iyi damat bulacak değilim.”

“Size baba diyebilir miyim Celal Çavuş?”

“Oğlum?”

Kucaklaştık. O gece Celal Çavuş’un evinde bol kuyruk yağlı tilki kavurması yedik. Arpayı suyla karıştırıp iki tavuk karşılığında satın alınan on iki set taş bardaklardan iki tanesiyle içtik. İki bardak sonra bünyemde değişiklikler meydana geldi. Mağarama kendimi güç attım.

İçtiğim iki bardak arpa suyunun bünyemi uyuşturmasından dolayı sabah uyandığımda başım şiddetli ağrıyordu. Son avladığım kuşların tüylerinden yaptığım -sizin zamanınıza göre çift kişilik- yatağımdan zor kalktım.

Necla ile güneş tam tepedeyken buluşacaktık. Sitemizin büyük kıyafet mağarasından altı tavuğa aldığım eteğimin üstüne iki siyah tavşan kürkünden yaptığım kazağımı giydim. Ördek ayaklarıyla yaptığım ayakkabımı taşla sildikten sonra çıktım.

Güneş tam tepeye geldiğinde Canavar Salih Meydanı’ndaki kırık fıskiyenin önünde buluştuk. Kim kırmıştı bu fıskiyeyi? Site yöneticisi Celal Çavuş hâlâ bulamadı!

“Gecikmedim ya sevgilim,” dedi Necla simsiyah dişleriyle gülerek. “anca çıkabildim mağaradan.”

“Hayır, sevgilim,” burnunun sol deliğinden akan sümüğü parmağımla aldım, “tam vaktinde geldin.”

“Nereye gideceğiz?”

“Önce tiyatroya gidelim. Kuş Bahattin oyunu var. Onu izleriz.”

“Olur. Peki, sonra?”

“Yemek yeriz.”

“Tamam.”

“Senin yapmak istediğin bir şey varsa?”

“Yok. Bana uygundur bu plan.”

“Hadi, gidelim o zaman leydim.”

Sitemizdeki özel tiyatroya gittik. Daha sonra vermek şartıyla altı cilalı mızrak karşılığında iki bilet aldık. Kuş Bahattin oyununda çok eğlendik. Hatta bir kere elim memesine değdi yanlışlıkla. Gülerken, istem dışı yapılan bu fiil kızarmasına yol açtı. Kızarınca gözlerime daha bir hoş geldi. Gökyüzünün gündüz ki rengi gibi gözleri, güneşten daha kapalı renkte saçları ve karanlık dişleri; tam bir peri kızı…

Tiyatrodan çıkınca seyyar meyveci geçti önümüzden. Necla, üç öpücük verdi adama birer elma aldık. O andan itibaren kafamın sağ tarafında sivri -koçboynuzuna benzeyen- bir yara var. Tez zamanda iyileşmesi için ateş tanrısına çok dua ediyorum. Elmaları ısıra ısıra at etinden harika köfteler yapan Ana’nın Yeri’ne gittik. İkişer porsiyon köfte söyledik. Yanında taze koyun sütü içtik. Ördek ayaklarından yapılmış olan ayakkabılarımı rehin bırakarak hesabı ödemiş sayıldık. Mekân sahibi sıkı müşterimdi. O da tıpkı benim gibi inanca sahipti. Çıkarken “Ateştanrısınaısmarladık” demeyi ihmal etmedim.

Gökyüzünün rengi koyulaşmış, güneş sola geçmişti. Neclaların mağarasının önüne geldik. Veda konuşmasına sıra gelmişti.

“Ne yapacaksın hava aydınlanana kadar?” dedi, sivri çenesini sağa yatırarak.

“Uyuyacağım.”

“Uyumadan önce?”

“Bilmem. Sen?”

“Bilmem.”

“Öpeyim mi bir kere?”

“Komşular görür. Laf olur, söz olur.”

“Alacağım kızım seni.”

“Ben mal mıyım ki alıyorsun beni? Ne vereceksin babama peki?”

“Babana değil, sana vereceğim ücretini. Çok pahalıya gideceksin ateş tanrısızın kızı!”

“Ya, öyle mi? Kaç tavuk vereceksin peki?”

“Senin ücretini tavukla değil, ömrümle ödeyeceğim. Sana bir ömür vereceğim. Çok pahalı bir karısın.”

“Şapşik. Hadi git sen.”

“Öpmedim ki.”

“Sonra çok öpersini” dedi kızararak.

“Peki,” dedim “önce sen git.”

Necla, arkasını döndü ve mağarasına girdi. Kendi mağarama giderken İsmet ile Şevket’i gördüm. Bu iki serseri sitenin en baş belası mahlûklarıydı. Onlara fazla bakmadım. Olay çıksın istemedim çünkü. Onlar da bana ses etmediler. Uzaklaşınca derin bir nefes aldım ve mağarama girip yatağıma uzandım. Arpa suyundan sonra başıma giren ağrı ise sessiz sedasız gidivermişti.

Sabah uyandığımda çocukların şen şakrak sesleri içime huzur takviyesi yaptı. Büyük umutlarla çıktım tek göz mağaramdan. Necla ile evlenince burası küçük gelirdi. Hem Celal Çavuş da bize kendi mağarasını verir, kendisi de buraya yerleşirdi belki. Bizimle yaşamak isterse karşı çıkmamalı. Bu mağarayı kiraya verir, gelen tavuklarla da rahat yaşarız. Birikim bile yapılabilir. İleride Necla ile bize benzeyen yeni mahlûklar yaptığımızda lâzım olacak. Yarını düşünmekte fayda var.

Meydanda üç kuş kanat çırpımı uzaklıktaki geçimimi sağladığım mağaramı tanrıya dua ederek açtım. Girerken sağ ayağımla girerim hep.

Akşam oluncaya kadar on tane mızrak satabildim. Karşılığında aldığım tavukları ise kümese kapatıp mağaradan çıktım.

Barındığım mağarama geçerken Celal Çavuş’a bir iyi akşamlar dileğinde bulunulmalı diyerek onların mağarasına gittim. Üç kere yumruk attım. Mağaranın kapısı yuvarlandı. Celal Çavuş saçlarını elinde tutarak açtı kapıyı.

“Gecenin bu saati… Hayrola yiğidim?”

“Ben… Şey, iyi akşamlar demek için rahatsız etmiştim.”

“He. İyi akşamlar sana da. Buyurmaz mısın?”

“Teşekkür ederim. Yorgunum bugün, yatıp dinleneceğim. Necla uyumadıysa ona da iyi akşamlar dediğimi; uyumuşsa sabah uyandığında, uğradığımı söylersiniz.”

“Olur, söylerim.”

Celal Çavuş, mağaranın kapısını tekrar yuvarladı. Mağarama gittim. Duvardaki odunu yanıyor bulabilecek miyim bir gün? Geldiğimde sıcak bir et çorbası, pirzola, kavurma… Ah Necla, ah!

Mağaramın kapısının yumruklanmasıyla uyandım. Kapıyı yuvarladım. Karşımda duran boyu kasığıma kadar olan kız çocuğuydu. Ne istediğini sordum sakin bir ses tonuyla. Evlerinde hiç kuyruk yağı kalmamış da birazcık istemeye gelmiş. Komşuluk geleneğinin yeni yeni başladığı dönem. Katkım olsun diye büyük bir parça verdim kızın eline. Güneşin doğmasına az bir zaman kalmış olabilir mi? Ne zaman doğup battığını öğrenebilsek keşke… Mağaramın kapısını yuvarladım tekrar ve yatağıma döndüm.

Günler bu şekilde her zamanki hâliyle devam etti. Mağaram, Celal Çavuş, Necla, iş mağaram, Necla ile gidilen yerler… Hepsi aynı.

İşe gitmediğim bir güne uyanmıştım. Sizin zamanınızda hafta sonu diyorlarmış. Dereden tuttuğum iki somon balığını pişirip güzelce kahvaltı ettim. Yanında da iki elma yiyince karnım pek doydu. Necla ile sözleşmiştik. Onu alıp kayalara çıkacak ve günü beraber geçirecektik.

Celal Çavuş’un mağarasına vardım. Kapıyı güzeller güzeli Necla yuvarladı. Hazırlanmasını bekledim dışarıda. Onu beklerken de söğüt ağacının dallarından yaptığım dudakarasını zor bela yaktığım ateşle tüttürdüm. İşler kesat, can sıkıntısı… Dudakarasını bir hayli çoğalttık bu yüzden. Tam bozulacak zamanı buldu şu ekonomi. Evleneceğiz, kümeste tavuk yok. Bir de Celal Çavuş bir horoz dört tavuk olacak gibi şeyler söylemesi tüm moralimi bozdu. Neyse, sitenin yöneticisine damat olacağız. Bir şekilde kendimizi kurtaracağız.

Necla arkadan sessizce yaklaşıp bana dokundu.

“Hadi gidelim.”

“Seni biraz yoracağım.”

“Olsun. Yürümekten başka çaremiz mi var sanki?”

“Haklısın bir tanem. Şu kapı… Dört tanesini bir araya getirsen… Tabii küçülteceksin biraz onları… Bir oturak… Ayağını yerden kesse yeter. İstediğin yere yuvarlarsın.”

“Yine çok zekisin sevgilim.”

“Sen yanımdayken kafam bir başka çalışıyor.”

“Hadi gecikmeyelim. Gidelim.”

Mağaralardan epey uzak yüce bir dağ başına çıktık. Siteye göre soğuktu. Hemen bir ateş yaktım. Sonra iki büyük taş buldum ve ateşin çevresine yerleştirdim. Karşılıklı oturduk. Ellerimiz ateşin üstünde birleşti. Bu ateş tanrısının huzurunda yapılan ilk hareketimizdi. Hiçbir şey konuşmadan uzun bir süre el ele sitemizi izledik.

Oturduğum taştan kalkıp oturduğu taşa oturdum. Ellerini tekrar avcumun arasına aldım. Gözlerine baktım. Sevgili bir gözde kendinizi görüyorsanız eğer aynaya ihtiyaç yoktur. Sizin zamanınızda ayna var değil mi? Benim zamanımda sevgiyle bakan bir çift göz var. Rastgele kestiğim saçlarım ve tıraşlı yüzüm, sivri burnum, büyük gözlerim ve ince dudağım… İşte saadet bu! Kendimi bir başka gözde görebiliyorum.

“Huzurlu musun?” dedim, tebessüm ediyorum. Bunu Necla’nın gözlerinde görüyorum. Tebessüm böyle bir şeydi demek…

“Neden huzurlu olmayayım,” Ara verdi. Benden yanıt alamayınca devam etti, “sen varsın ya yanımda. Sen huzurlu musun?”

“Çok.”

Sessizlik oldu yine. Bu sessizlik bizi daha çok yakınlaştırdı ve üst dudağından öptüm. Dudaklarımdaki baskıyı hissettim. O da beni alt dudağımdan öpüyordu.

“Necla,” gökyüzü rengi gözlerini gözüme kaydırdı, “seni sevmek için doğmuşum ben. Ne anamı ne de babamı hatırlıyorum. Hatırladığım tüm güzel anılarımda sen varsın. Senin şu ellerin, güzel gözlerin ve bir gül yaprağı kadar narin saçların beni benden alıyor. Senin karşında Bâki’yim ben. Tanıdığım bir Bâki var, senin Bâkin. Bir de tanımadığım Bâki var. Sensiz, çılgına dönmüş, zavallı Bâki. Eğer sen olmasaydın o Bâki olacaktım ben ve mutluluk neydi, nasıl bir şeye benziyordu bilemeyecektim.”

“Nasıl bir şeye benziyor sevgilim?”

“Mutluluk, senin adındır sevgilim.”

“Bir an önce birbirimizin olmalıyız. Gel iste beni babamdan. Ayrı yataklarda geçmesin günlerimiz.”

“İsteyeceğim, lâkin korkuyorum. Ya vermezse…” Yanından kalkıp güneşe doğru yürüdüm. Güneş belden yukarımı dairesinin içine almıştı. “Tamam, görüşmemize izin verdi ama ‘Evlenemezsiniz.’ deyiverirse… O zaman ne yaparım ben sevgilim?”

“Kaçarız.”

Necla’nın gözlerinde kararlılığı görebiliyordum. Çünkü gözlerinde ben vardım.

Güneşin batışını izledik. Karanlık olmuştu. Necla’nın karanlıktan korktuğunu ilk defa görüyordum. Mağaraya yaklaşmıştık. Karşımıza İsmet ile Şevket çıktı. İsmet biraz süzdü. Necla’dan cesaret alıyordum sanki İsmet’ten gözlerimi kaçırmadım.

“Site Reis’inin kızı değil mi şu Şevket? Hani bizi siteden göndermek isteyen korkak Celal Çavuş? Yanındaki bu mahlûk da müstakbel damat adayı olmalı. Mızrakçı ödlek Bâki… Tam layık bir damat Reis’e. Ha-ha-ha!”

Oralı olmadık, yürümeyi sürdürdük. Ancak Şevket koşarak gelip önümüzü kesti.

“Ta kendisi, İsmet. Reis’imizin kızı ve ödlek Bâki.”

“Arkadaşlar,” dedim cesaretli ancak alttan korktuğum anlaşılır titrek bir ses tonuyla “bırakın bizi gidelim. İyi olmaz sonunuz, lütfen.” Bu son sözüm üstüne pişmanlık yaşamaya başladım.

“Bak bak…” dedi İsmet, Şevket’in yanına gelirken. “Şu Bâki’nin cesaretine bakın hele. Gözlerimi yaşarttın. Kaç zamandır anlatılıp duran ayı hikâyesindeki Bâki sensin ya, tabii. Ne diyorsun Şevket, rahat bırakalım mı? Gitsinler mi?”

“İsmetçiğim, ben tırstım. Belki ikimizin de kolunu kırar, canımıza okur bu Mızrakçı. Ayılardan beter eder bizi. Lütfen İsmet, ölmek istemiyorum. Gitsinler.”

“Tamam, gidebilirsiniz,” dedi İsmet. Yolu gösterdi.

Biz tam yürümeye başladık; Şevket Necla’yı, İsmet de beni yakaladı: “Sen kendini ne sanıyorsun lan dinozor dölü! O ayı hikâyesini bir de ben anlatayım mı? Dinlemek ister misin küçük hanım?”

“İsmet, dur kızdırma Mızrakçı’yı. Elinden kurtulursa fena benzetir bizi. Ha-ha-ha!”

İsmet de kahkaha ile karşılık verdi: “Ha-ha-ha!”

İnsanın yüzünü tokatlayan acı bir rüzgâr esiyordu. Şevket ile İsmet aralıksız gülüyordu. Zavallı sevgilim Necla ise ağlamaklı bir yüz ifadesi ile bana bakıyordu. Şimdi ne yapabilirdim ey ateş tanrısı? Yol göster bana! Işık ol, kurtar beni bu çaresizlikten! Ey ateş tanrısı, lütfen! Yalvarırım sana. Bana acımıyorsan eğer, senin varlığına inanmayıp taşa ‘Tanrım,’ diyen sevgilime acı. Acı, yardım et ki, senin kudretini anlayabilsin. Anlasın ki sana iman etsin. Varlığını ispat et, ey ateş tanrısı! Tanrım…

“Ateş tanrısı bunu sizin yanınıza bırakmaz. Yol yakınken dönün bu hatanızdan.”

“Yanıp sönen bir tanrı olabilir mi? Asıl tanrı taştır,” dedi İsmet.

“Kırıp parçalanıyor o da. Tanrı parçalanmaz, bir bütündür. Ateş kadar kuvvetlidir. Bizi bırakmazsanız başınıza kötü şeyler gelecek!”

“Aman, çok korktuk!” diye karşılık verdi Şevket.

“Bunu öldürelim, kızı da… Ha-ha-ha!” diyerek kolumu büken İsmet’in elinden kurtulmak için harekete geçtim. Lâkin adam kuvvetli: “Kıpraşma!”

“Haklısın İsmet.”

“Babam sizi mahvedecek. Fena cezalar alacaksınız.”

“Lan Bâki, gördün mü Reis de tanrıymış! Ha-ha-ha!” Şevket dedi bunu. İri gövdesine rağmen küçük kafalı, saçları eksilmiş, sakalına ak düşmüş bir serseri olan Şevket’ti bunu diyen. “İsmet, gidelim.”

Bizi de yanlarında sürüklemeye başladılar. Mağaralarımızdan uzak bir mağaraya getirdiler bizi. İçeride sürüngenlerin sesi vardı. Türlü türlü hayvan olabilirdi burada. Ancak İsmet ve Şevket kadar iğrenç ve korkunç olamayacak hayvanlar.

İsmet ve Şevket mağaranın önünde duruyorlardı. Bir fırsatını bulup ikisinin de üstüne çullanacaktım. Ancak öyle bir sıkıştırmışlardı ki kıpırdayamıyordum bile. Zavallı Necla ise bana bakmıyor, ağlamıyor, sessizce dışarıya bakıyordu. Bu olaylardan çok etkilendiği ortada… Kapıdaki iki serserinin ayı hikâyesine dair konuşmaları ve bu kadar çabuk pes etmem hakkımdaki olumlu düşünceleri değiştirmiş midir? Belki benimle bir kez daha görüşmek istemez.

Gün ağarmaya başlamıştı. Şevket yiyecek bir şeyler bulmak için mağaradan ayrıldı. İsmet başucuma geldi. Yanıma oturdu. Babacan bir ton aradı ses tellerinde:

“Sen seviyor musun bu kızı?”

“Ne fark eder, öldürmeyecek misiniz bizi?”

“Orası öyle.”

“Neyi öğrenmek istiyorsunuz o zaman?”

“Kıza zarar verme konusunda karar vermek istiyorum.”

“Öldüreceksiniz kızı. Daha nasıl bir zarardan bahsediyorsun İsmet?”

“Kızı becereceğiz. Bunu söyletmene gerek yoktu.”

“Önce beni öldürmeniz lazım. Beni öldürmeden böyle bir şey yaparsanız ant olsun sizi öldürürüm.”

“Ha-ha-ha! Bak sen şu ayı avcısına!”

İsmet kalktı yanımdan. Necla’ya yürüdü.

“Su ister misin?”

“Hayır,” dedi belli belirsiz sesle “babam merak etmiştir, bari ona haber verin.”

“Düşünürüz.”

Sürüngenlerin varlığını bacağımda hareket etmelerinden hissediyorum. Hem de birden fazla sürüngen.

Hissettiğim sürüngenler bana zarar vermeden çekip gittiler bir süre sonra. Tam gözümü kapatıp uykuya dalacağım sırada Şevket’in iri gövdesinin çıkardığı sesle açıyorum tekrar gözlerimi. Şevket’in gelmesiyle İsmet de sinirini gösterdi. Açlıktan sinirlenmiş olan İsmet hemen atıldı adamın üzerine sözleriyle: “Nerede kaldın be Şevket! Açlıktan şu ayı avcısını yiyecektim.”

“Site karışmış İsmet,” dedi öteki.

“Ne olmuş?”

“Ne demek ‘ne olmuş’?” dedim İsmet’e. “Site Reis’inin kızını ve damadını kaçırdınız. Sonra da ‘ne olmuş’ mu diyorsun?”

İsmet çıplak sağ ayağını sol gözümün üstüne geçirdi. Bunu herhangi bir taşa yapıyormuşçasına yaptı. Bir süre gözümü açamadım. Sağlam gözümle az önce öfkeden deliye dönmüş serseriye sert sert baktım.

“Sesini kes! Kafanı da başka yere çevir.”

Adamın dediğini yapmama konusunda kararlıydım.

“Sana dediğimi yap.”

“Bırak şimdi şunu İsmet. Bir çaresini düşünelim,” diye araya girdi Şevket. Ama İsmet onu dinlemeyeceği ortada:

“Sana dediğimi yap, dedim. Yapmıyor musun? Yapma. Şevket, şu kızı çıkart.”

Yalvarır bir ses tonuyla haykırdım: “Tamam, dur! Dediğini yapacağım!”

“Sana güzellikle söyledim. Dinlemedin. Bir de bunu deneyelim bakalım.”

“İsmet, delirme. Bak bu işi sorunsuz çözebiliriz.”

“Nasıl olacakmış o iş?”

“Bırakalım gitsinler. Konuşmazlar. Konuşmazsınız değil mi?”

“Konuşmayız,” dedi yorgunluktan ve çaresizlikten hâlsiz kalan sevgilim.

“Sen?” iri gözlerini bana dikti İsmet.

“Sizi bulacağım.”

“Lan oğlum, sen neye güveniyorsun? Bebelere anlatılan şu yalan ayı hikâyesi senin aklını mı çeldi? Seni öyle bir benzetirim ki, leşini akbabalar dâhi beğenmez,” diye kükredi Şevket. “Şimdi seni bırakacağım. Tamam mı sorun istemiyorum?”

“Amma uzattın Şevket,” diye bir yumruk attı arkadaşına baş belası olan serseri.

Şevket yere yığıldı. Koca gövdesine rağmen çok çabuk yere yığılan Şevket eli burnunda İsmet’e bakakaldı. Sadece Şevket değil biz de bu harekete anlam veremedik zavallı sevgilimle. Onun gözlerine baktığımda daha fazla uzatmamamın gerektiğini anlatan bir ifade vardı. Tam o gözle konuşacağım sıra gelmişti ki Şevket ayağa kalktı ve İsmet’e var gücüyle bir tekme attı. Adam mağaranın dışına uçtu. Şevket de ardından çıktı ve iki adam arasında büyük bir kavga beklenirken yan yana oturup konuşmaya başladılar. Hayatları boyunca hep bir arada olan bu iki serseri bizim gibi iki tutsak yüzünden kavga etmenin manasız olduğunu birbirlerine iki medeni insan gibi anlatıyorlardı.

Bu konuşma havanın iki ton koyulaşmasına kadar devam etti. Sonra kalkıp yanımıza doğru geldiler. Necla merakla onları takip ediyordu. Serseriler yanıma çömeldi. İsmet yerden eline aldığı taş parçalarıyla oynarken gözü bendeydi. Konuşmaya başlamak için uygun sözcükleri aradı. Biraz da ne diyeceğine dair ortamda merak uyandırmayı amaçladığı söylenebilir.

“Şimdi size bir hikâye anlatacağım. Vaktimiz de var nasıl olsa. Sonra biz kendi yolumuza siz kendi yolunuza… Zaten bizim adımızı verseniz bile bulamayacaksınız. Ha-ha-ha! Yanlış hatırlamıyorsam on keskin soğuk (kış) önceydi, değil mi Bâki?”

“Kes İsmet!”

“Dinle, dinle… Celal Çavuş’un kesilmesini emrettiği altmış ağaçlık küçük ormanı bilirsiniz. Hepimizin yaşı hatırlamaya uygun. Bu ormanda birçok cins mahlûk yaşardı. Ama asıl sahibi ayılardı. Kocaman ayılar vardı. Fakat kimseye karışmazlardı kendi hâlinde yaşar giderlerdi. İşte küçük hanım, babanın, bu orman kesilsin, diye emir vermesinin ardından Bâki’nin ustasından alınan kesici âletlerle ormana hücum etti ahali. Lâkin gidişlerinden gelişleri daha çok olay oldu. Ha-ha-ha! Ormandaki birkaç ayı bizimkileri kovalamış anlayacağın. Ha-ha-ha! Sonra Celal Çavuş sitede kuvvetli ne kadar adam varsa ormana gönderdi. Canavar Salih de bunlardan biriydi. Adamcağız ayılar tarafından öldürülünce meydana onun adını verdiler. Her neyse, çok uzatmayalım…”

“İsmet, neyi amaçlıyorsan şunu bilmelisin ki amacına ulaşamayacaksın.”

“Sözümü kesme ayı avcısı! Nasıl cansız ayıların kafasını patlattığını anlatıyorum burada! Saygılı davran biraz. Dinle… Sahi o ayılar nasıl ölmüştü Bâki? Senin oraya gittiğinde o ayılar cansızdı.”

“Ne diyor bu Bâki?” dedi hayal kırıklığına uğramış sevgilim.

“Bilmiyorum, İsmet. Benim gittiğimde ölmüşlerdi. Sen nereden biliyorsun peki?”

“Bâki! Ne oluyor? Onları sen öldürdün. Neden öldürmemiş gibi davranıyorsun?”

“Senin sevgilin bir karıncayı dâhi incitemez küçük hanım. Şanslı mısın, şanssız mısın kararını sen ver.”

“Üzgünüm Necla.”

“Keşke senden duysaydım bunları. Daha az hayal kırıklığına uğrardım.”

“İnan söyleyecektim.”

“Evlenince mi?”

“Öf,” diye sitem etti Şevket. “Sonra çok kavga edersiniz. Sizi mi dinleyeceğiz!”

“Tamam. Hadi anlattın, serbest bırak bizi.”

Şevket tam sıkıştırdıkları taşları çekerken İsmet’in aklına bir şey geldi.

“Dur, son bir şey daha var. Onu yapmazsam olmaz. İçim rahat etmez yani.”

“Daha ne istiyorsun be adam?” dedim mahcup bir ses tonuyla.

“Şevket sen iyice sıkıştır şunu kaçamasın. Biz de Reis’e güzel bir ceza verelim. Herkesten sakındığı kızını bakalım bizden koruyabilecek mi? Ha-ha-ha!”

“Hayır, İsmet, hayır diyorum!” diye bağırdım.

İsmet, Necla’nın üzerine yürümeye başladı. Kurtulmak için çırpındım ama nafile. Son umudum olan Şevket de kalktı yanımdan. Ama kalkarken iki büyük taşı yerinden etti iri gövdesiyle.

Necla’yı sıkıştırdıkları taşları birer birer alıyordu İsmet. Taşın birinin altından kaçan kertenkele nazlı yârimin çığlık atmasına sebep oldu.

Çıkabilmek adına birkaç hamle daha yaptım. Artık kolumu daha rahat hareket ettirebiliyordum. Kafamda bir plan canlanmıştı bile. Sadece ikisini de uygunsuz pozisyonda yakalamalıydım. Bu hâlimden şüphelenmesinler diye de çırpınma numaralarını sürdürdüm.

Necla’yı kayaların arasından çıkartıp mağaranın girişine sürüklediler. Zavallı kızcağız gözyaşlarının görüşünde bulanıklığa yol açmasına aldırmadan bana bakıyordu. Çaresizliğimi biliyor lâkin benden yardım umuyordu. Ayağı takılıp düştü. Sonra İsmet çömeldi yanına. Bacaklarında ellerini gezdirdi. Necla adamın ellerini tokatladı. İsmet de buna karşılık olarak Necla’ya bir tokat attı. Kız, yere kapandı.

Şevket de çömelince kayaların arasından yılanlarla birlikte çıktım. İki adamın ve sevgilimin gözleri üzerimdeydi. Elimdeki büyük taşla Şevket’in kafasını ikiye ayırdım. İsmet toparlanmak üzere iken çıplak sol ayağımın topuğuyla göğüs kafesine var gücümle vurdum. Adam neye uğradığını bilemedi. Kalkmasına izin vermedim. Tekrar tekme savurdum. Serseri İsmet’e acıdım. Ağzı burnu birbirine karışmış durumdaydı. Lâkin sinirliyim de. Üstüne oturdum. Bir sağ, bir sol… İsmet’in cansız bedeni çürüyene kadar vurdum. Yakınlarda bir yerlerde gelen sesle kendime geldim. Birileri ağaç kesiyor olmalıydı.

Havanın rengi iki ton açılmıştı. Necla korkulu gözlerle bana ve iki cesede bakıyordu. İsmet’in yanındaydım. Kalktım, Necla’nın yanına oturdum.

“Necla!” dedim. Kendinde olmadığını anlayınca tokatladım. Ağlayarak sarıldı bana.

“Götür beni Bâki.”

“Tamam, Necla. Gel. Kalk hadi gidelim.”

Ağır adımlarla yürüyorduk. Yol boyunca hiç konuşmadık. Yolda yemek yemek ve su içmek için verdiğimiz molalarda ikimiz de yaşamdan uzak bir resim çiziyorduk.

Siteye vardığımızda akşam olmuştu. Yıldızlar yere çok yakındı. Birkaç mızrakla beş on tanesini yere düşürebilirdim. Mağaraların önünde yanan odunlar sönmek üzereydi. Takati kalmamış olan sevgilimi sırtıma almıştım. Celal Çavuş’un birazdan açacağı kapıya yumruğumu kalan son gücümle vurdum. Kapı yuvarlandı. Bizi gören Celal Çavuş sinirli ve sevinçli bir ses tonuyla azarladı:

“Neredeydiniz siz!  Meraktan delirdim ya, delirdim!”

“Doğada gezelim dedik, Celal Çavuş. Necla size söylemeyi unutmuş. Yolda çok yoruldu. İzin verirsen yatağına taşıyayım?”

“Geç.”

Yatağına yatırdım. Tam çıkacakken ellerimden tuttu:

“Nereye?”

“Mağarama.”

“Yaşadıklarımız?”

“Hakkımda hayal kırıklığı yaratan sözleri nasıl aklarım Necla?”

“Hayatlarımızı kurtardın, daha mühimi var mı? Hem ondan söz etmiyorum ben. Bu olayları unutabilecek miyiz?”

“Unutabilmek için ne gerekiyorsa yapmalıyız.”

“Kolay toparlanabileceğimi sanmıyorum ben.”

“Hakkındır.”

“İyi geceler Bâki.”

“Sana da sevgilim.”

Mağaranın küçük gözünden çıktım. Celal Çavuş beni girişte bekliyordu hâlâ. Ona da iyi geceler dedim. Mağarama gittim.

Kendimi öyle bir attım ki yatağa böyle bir yorgunluk bilmedim hiç. Henüz ilk saniyede uyudum.

Sabah kapımın yumruklanmasıyla uyandım. Kimdi bu, ne istiyordu? Söve söve vardım kapıya. Tüm gücümü kullanmıştım sanki. Kapıyı yuvarlayacak gücüm kalmamıştı kollarımda. Yakılması için hazır tutulan odunlar vardır. Uzun ve kalın olanlardan bir tanesini aldım ve ondan destek alarak mağaranın kapısını yuvarladım. Karşımda duranlar -tam sayısını bilemiyorum- sitenin güvenlik güçleriydi. Karşımdaki adamlardan en önde duranı Ferdi Amir, uzun zamandır samimi olduğum biriydi. Bana en arkadaşça ses tonunu kullanarak durumu izah etmeye çalıştı:

“Bâki, hakkında suç duyurusu var. Bizimle karakola kadar geleceksin. Etrafın sarılı, bir yere kaçamazsın.”

“Anlamadım amirim. Ne suçu? Ne zaman?”

“Geçen gece neredeydin?”

“Celal Çavuş’un evindeydim. Necla ile gezdik ve onu evine bıraktım.”

Celal Çavuş yaklaşıyordu. Konuşmaları duymuştu belli ki.

“Doğru söylüyor, Ferdi. Dün gece kızımlaydı. Ondan önce ki iki gün de kızımla site dışındaydı, biliyorsun. Sitede arama yaptık beraber. Hayırdır? Olay ne?”

“Site dışındaydı, zaten buraya gelmemdeki detay da bu. Bundan sonra ki soruları karakolda soracağız. Hadi Bâki, gidelim. Celal Çavuş, kızınızın tanıklığına ihtiyacımız olacak. Lütfen, onu da alıp gelin.”

“Tamam, Ferdi. Ben getireceğim.”

“Önemli.”

“Taş tanrısı kötülüklerden korusun.”

İki polis nezaretinde karakola kadar yürüdük. Karakol üç göz odadan oluşan mağaraydı. Beni serserilerin yaptığı gibi sıkıştırdılar. Hayatım bir anda altüst olmuştu. Önce serseriler tarafından sonra da polisler tarafından aynı muameleye maruz kalmıştım. Serserilerin elinden kurtulmaya benzemezdi buradan kaçmak. Sahi suçum neydi benim? Niye buradayım!

Babacan adımlarıyla Celal Çavuş ve zavallı sevgilim Necla geldi çok geçmeden. Onların yüzünde de bir şaşkınlık vardı. Necla yanımda kaldı, Celal Çavuş ise olayın aslı astarını öğrenmek için karakol amiri Ferdi’nin yanına gitti.

Necla ile sessizce birbirimize baktık. Hiçbir şey konuşmadık. Yanımıza gelen polis Necla’ya seslenip götürmese ömrümüzün sonuna kadar bu şekilde kalabilirdik.

İçimden altı yüze kadar saydım. Altı yüz bire geldiğimde iki polis geldi ve beni çıkarttı. Olayın bir yanlış anlama olduğunu ve suçsuz olduğum nihayet anlaşılmış ve özgürlüğüme kavuşturulmuştum.

Beni amirlerinin odasına götürdüler. Kollarımdan öyle kuvvetli tutuyorlardı ki kolum kırılıp ölebilirdim. Odada beni bekleyen Ferdi Amir, Celal Çavuş ve Necla gözleriyle beni süzdüler. Ferdi Amir ayağa kalktı ve bir adamı aldı içeriye. Benim oturmamı ifade eden bir el hareketi yaptı. Celal Çavuş, bana neden kabahat işlemişim gibi bakıyordu?

“Ferdi Amirim, artık neler olup bittiğini bana anlatacak mısınız? Neden buradayım ben? Biz. Necla da neden burada? Bu adam kim? Ne oluyor?”

“Soru sormayı bırak şimdi Bâki,” dedi Ferdi Amir.

“Açıklama yapın o zaman.”

“Pekâlâ. Necla Hanım ile geçen gece site dışındaymışsınız, doğru mu?” kafamla doğruladıktan sonra devam etti: “Güzel. Yalan söylemiyorsun. Necla Hanım bize birtakım sorunlardan söz etti. Bir de senden dinleyelim olayı, Bâki.”

“Hangi sorunla… Ne sorunu?”

“İsmet ve Şevket’in sizi alıkoyduğu sorunu… Ne oldu Bâki?”

Cevap vermedim. Bunun üzerine Ferdi Amir içeri alınan adama yöneltti bakışını.

“Anlat.”

“Yakacak odun kalmamıştı mağarada,” diye başladı adam “sitemizdeki ağaçlara zarar vermek istemedim,” diye devam etti. Arada Celal Çavuş’a bakıyor takdir bekliyordu. “Siteye en yakın orman o bölgededir. Aldım elime baltayı gittim ormana. Bir ağaç, iki ağaç derken beş ağacı biçtim,” Bu sözlerinin ardından ara verdi, teessüf bekledi. Verdiği aradan sonra devam etti: “Tam altıncı ağacın bedenine vuracaktım baltayı, bir boğuşma sesi duydum. Baltayı bıraktım oraya. Sesin geldiği yere yaklaştım ve ne göreyim? Bizim sitenin serserileri İsmet ve Şevket’i alt eden Bâki. Ayı hikâyesini bilirsiniz, ellerinizden öper altıncı oğlanı doğurdu bizim ortanca hanım, o da bu hikâye ile büyüyecek,” bu sırada Necla ile bakıştık. “aynı o şekilde iki serseriyi öldürdü Bâki. Cesetleri hâlen oradadır.”

“Evet, cesetleri aldık,” dedi Ferdi Amir.

Önüme bakıyordum. Artık yolun sonuna gelmiştim.

“Bir şey diyecek misin?” Ferdi Amirin sesiydi bu.

Kafamı hayır manasında salladım. Hakkımda ne ceza vereceklerse razıydım. Celal Çavuş ayağa kalktı.

“Ferdi, orada kızım da varmış. Hem kızımı kirletip ikisini de öldüreceklermiş. Nefsi müdafaa sayılmaz mı?”

“Şimdi tutuklayacağız biz Bâki’yi. Son kararı hâkim verecek. Ufak bir ceza alabilir, kendinizi hazırlayın sonuca. Senin hatırın geçer. Rica edersen belki ceza bile almayabilir, Celal Çavuş.”

Celal Çavuş yanıma sokuldu. Yine en babacan ses tonuyla konuşmak için uygun sözcüğü aradı.

“I… Şey… Yiğidim, sen merak etme. Kurtaracağım seni.”

“Necla’ya iyi bak, Celal Çavuş. Eğer bir bey falan isterse ver gitsin. Benim kurtuluşum yok,” Aklıma ilk gelen şeyi hiç uzatmadan ve tek nefeste söyleyivermiştim.

“Saçmalama! Sen şimdi bunları düşünme bakalım. Bir çaresine bakacağız.”

Celal Çavuş ve Ferdi Amir onayladıktan sonra iki polis kollarıma girdi ve beni sitenin adliyesine götürdüler.

İki tane tutukmağarası ve beş duruşma salonu ve on, on bir avukat ve altı savcı dairesinin bulunduğu büyük adliye mağarasına karakoldan yola çıktığımızda güneş tam tepedeyken yarım sola kaymış olduğu an gelmiştik.

Duruşma salonunun olduğu mağaranın önünde bekledik. Hâkimler bu adliyede bulunmazlardı. Hususi olarak kendilerine tahsis edilmiş mağaralar olur, oradan tam duruşma zamanı atlarla gelirlerdi. Ferdi Amirin söylediğine göre benim duruşmama savcılardan Özgür, hâkimlerden de Onur katılacaktı. Şahsi avukatım olan Erol ise hazır, yanımda bekliyordu. Karşı taraf yoktu bu duruşmada, mevtaydılar çünkü.

İddianameyi hazırlayan Savcı Özgür, maddeleri unutmamak için tekrar yapıyordu.

Suç duyurusunu yapan adam ise Celal Çavuş’un yanından bir dakika bile ayrılmıyordu. Zavallı sevgilim Necla, şu aksiyonlardan kurtulup o eski basit hayatına tekrar dönmeyi arzuluyordu. Kim istemez ki? Hangimiz basit yaşamayı istemeyiz? Ancak hayatta ne olacağını önceden bilemeyiz. Benim gibi bir adam katil oluyorsa hayatta her şeye hazırlıklı olmalıyız. Birkaç olumsuzluklardan sonra pes etmemeliyiz. Son nefese kadar mücadeleyi bırakmamalıyız. Bugün bize gülmeyen kader yarın da mı gülmez? Elbet bir gün gülecektir.

Hâkimin atının ayak sesleri duyulunca mağaradaki polisler ve Avukat Erol hâkimin inmesine yardım etmek için o yana koştular. Hâkim alışık olduğu kalabalık eşliğinde mağaraya girdi. Duruşmanın olacağı salonun kapısı yuvarlandı ve önde hâkim arkasında Celal Çavuş, takip eden sırada da sırasıyla savcı, Ferdi Amir, avukat, diğer polisler ve ben, Necla ve suç duyurusunda bulunan adam girdik.

Hâkim bir kayanın üstüne çıkıp oturdu. Soluna savcı, sağına da bizim Celal Çavuş oturdu. Polisler de beni ortadaki kayanın yanına sıkıştırdılar. Sonra diğer kalanlar da dinlemek için oluşturulan bölüme geçtiler. Ha, avukat da ortadaki kayaya oturdu, yani yanımda sayılabilir.

Hâkim savcıya söz hakkını verdi. Savcı ayağa kalktı ve duruşma salonunda bir ileri bir geri yürüyerek konuşmaya başladı:

“Suç: Cinayet! Suç Duyuru Tarihi: Bu sabah! Suç Tarihi: Birkaç gün evvel! Soruşturma Evrakı İncelendi: Müşteki Niyazi,” adamın adının Niyazi olduğunu öğreniyorum. Seni unutmayacağım Niyazi. “birkaç gün evvel yakacak odun bulma adına…” İddianameyi okuyan savcı büyük bir mutlulukla yerine oturdu.

Hâkim kalın kaşlarını çatarak bana savunmamı yapmamı söyledi. Ancak savunma yapacak değildim. Suçum ortadaydı. Yine de usuldendir birkaç söz söylemek icap eder.

“Olaylar bu şekilde gelişti Sayın Hâkim. Böyle olmasını elbette istemezdim ama müstakbel karımın namusuna göz diktikleri için kendimi kaybedip saldırdım. Ve olanlar ortada. Arz ederim.”

“Gereği düşünüldü…” Herkes ayağa kalktı. Ben sıkıştırıldığım için kalkamadım. “Sanığa yüklenen suçun, sanık tarafından işlendiğinin sabit olması…”

İki keskin soğuk (kış) ceza almıştım. Eğer keyfi yapsaymışım öldüreceklermiş direkt. Kararın verildiği, hâkimin cezamı söylediği o an kendimden çok zavallı sevgilim Necla’nın akıbetini düşündüm. Celal Çavuş’a “Ver gitsin,” demiştim. Yapar mıydı böyle bir şeyi? Beni bekler miydi Necla?

Polisler çıkarttılar taşları. Kolumdan tutup dışarıya çıkarttılar. Necla ile sarılmama izin verdiler.

“Ne olursa olsun, seni bekleyeceğim Bâki.”

“Biliyorum sevgilim. Gök gözlerin, güneş saçların mahpusluğumu tez bitirecek… Beni yalnız bırakma. Sık sık gel yanıma. Tamam mı?”

“Sen delirdin mi? Tabii geleceğim.”

Polisler tekrar koluma girdi ve tutukmağaralarından erkeklerin kaldığı mağaraya kadar yürümeye başladık. Sizin zamanınıza göre iki seneye tekabül eden iki keskin kış boyunca bir daha göremeyeceğim gökyüzüne doyasıya baktım. Her bir bulutun, taşın, toprağın, insanın, karıncanın, kedinin, Necla’nın, yanımdaki polislerin, bitkilerin, güneşin en ince detayına kadar baktım. Bu inceleme bana iki sene yeterdi. Hepsi yeterdi belki ama Necla’yı bir gün görmesem ölümlerden en acısından da acı gelirdi bana…

Tutukmağarasının ağır ve sadece dıştan yuvarlanabilen bir kapısı vardı. Kapının önüne geldiğimizde yanımdaki polisler kapıdaki polislere teslim ettiler ve gittiler. Son bir kez temiz havayı içime çekip gökyüzüne baktım. Güneş boynunu sola yatırmıştı. Mağaranın kapısı yuvarlandı ve içeriye girdim.

Altmış erkek vardı içeride. Beni karşıladılar. İşlediğim cinayet ve hakkımda anlatılan ayı hikâyesi bir saygınlık kazandırmış gelmeden. Ruhum ve bedenim buraya gelmeden adım gelmişti.

Tutukmağarasının en sözü geçen adamlarından Abdullah elimi sıktı ve bana yerimi gösterdi. İçeridekilerin hepsi sıcak davrandı. Yemeğim ve suyum ben yorulmadan önüme geliyordu.

Günler hızla geçiyordu. Çünkü dışarıda bir sevgilim vardı. Ona kavuşacağım güne ulaşabilmek adına günleri sanki tam bitmeden yarım hâlde çuvallayıp atıyordum. Ah bir de gelseydi görüşe, Necla! Beni mutlu etseydi. Beklediğini bilseydim… Gelmiyordu. Celal Çavuş’a haber saldım, o da gelmedi. Oysaki elinden geleni yapıp benim salıverilmemi sağlayacağını söylemişti. İyi gün dostu muydun sen, Celal Çavuş?

Benden sonra tutukmağarasına düşen İsmet’in amcasının kaynı Cezmi ile dost olduk. İçeride tek söz sahibi bendim. Mutluluk vericiydi. Ta ki Erdal gelene dek! Hırsızlıktan içeri düşen bu adam tam bir belaydı. İlk başlarda nabız yoklamak için sessiz gözüküyordu. Lâkin günler ilerledikçe ufak tefek vukuatları olmaya başladı. Yemekçimiz -aynı zamanda İsmet’in uzaktan akrabası olan- Cezmi ile büyük bir kavgaya tutuştular. Hemen araya girdim ama bu son olmayacağı belliydi. Tutukmağarası savcısına şikâyetimizi ilettik. Adam da geri dönüş yapacağını iletti. İlgilenmek… Ne ilgilenmek ama! Adama bu olaylardan ötürü ek ceza verdiler. Gerçi sitede başka bir tutukmağarası yoktu, bu sebepten kurtuluş yolu tahliye edilmesinden geçiyordu. Bir cinayetin kılıfı olabilirdi ancak hırsızlığın bir kılıfı olamazdı. Bu yüzden bu saçma düşünce de fazla yer etmedi zihnimde.

Bir vukuat, iki vukuat derken sabrım taştı. Laf attım cevap vermedi. Sonra arkadaşları topladım. Ne derse desin, ona cevap vermemelerini söyledim. Ancak bu şekilde bu pisliği temizleyebilirdik.

Erdal zıvanadan çıkmaya başladı. Mahkûmlar ses etmedikçe daha beter azıttı. Son olarak da yaptığı pisliğin üstünü kapatmayınca çok sinirlendim. Abdullah araya girmeseydi kafasını patlatacak, kolunu kıracaktım.

Yine bir görüş günüydü. Mahkûmlardan üçünün beşinin yakınları gelmiş ve görüşe çıkmışlardı. Görüşmelerin yapıldığı mağarayı ben bilmiyorum. Ama anlattıklarına göre dar bir mağaraymış. Tek tek giriyorlarmış mahkûmlar bu yüzden. Abdullah’ın oğlu Cengiz bir tane kuş kafası getirmiş hediye olarak. Çocukluk işte. Kuş gibi özgürlüğüne kavuşacaksın demek mi istiyor, ne diyor, kim bilir! Pislik Erdal’ın bile bir tanıdığı geldi görüşe -artık kim geldiyse bu görüşten sonra bir daha da kimseye bulaşmadı-.

Akşam olup tüm mahkûmlar yaşananları anlattıklarında benim içim cız ederdi. Cezmi’nin yaptığı akşam yemeğindeki bol kuyruk yağlı inek kavurmasından bir tane bile almadım. Erkenden yattım. Kimse gelip sen necisin demedi, beni bana bıraktılar. Ateş tanrısı hepsinden razı olsun. Taş tanrısına da saygı duyuyordum artık, ateş tanrısından sonra ona da dua ediyordum.

Herkes uyumuştu. Kalktım yerimden. Herkesten uzak bir yerde sadece kendimin duyabileceği bir ses tonuyla şu şiiri söyledim:

 

Soğuk ve karanlık

Taş duvarlar arasındayım.

Ne bir yâr var hasret giderecek

Ne de bir hâl var dayanacak.

 

Ey nazlı sevgilim!

Duy beni, gel görüşe

Belki asarlar, belki hiç çıkartmazlar

Son bir kez göreyim seni.

 

Kudurmuş hayat dalgaları

Deli gibi çarpıyor suratıma

Derdimden kaçmaya da engel

Taş tanrısı.

 

Ey sevgilim!

Bir daha göremem

Son bir kez sarılıp öpeyim

Gel göreyim seni.

 

Bir Keskin Soğuk, Yeşeren Ağaçlar, Kavurucu Sıcaklar ve Sararan Ağaçlar mevsimleri geçmişti. Bir döngü daha zamanım vardı. Ziyaretime gelen üç kişi olmuştu bu geçen zamanda. Dükkânı işletmek isteyen Ümit, komşum Metin ve Celal Çavuş… Hâlimi hatırımı sormak yeni mi aklına gelmişti? Hayır. Sitede seçimler yaklaşıyor. İçerdekilerin aklına girip kendisine oy verdirmemi istiyordu. Ben de inadına rakibe çalışacaktım. Bu zamana kadar hiç gelme, işin düşsün öyle gel… Ateş tanrısına inanmayan müstakbel kayınbabama cezasını vermeliydim. Seçimler altı güneş doğumu sonra yapılacaktı. “Tamam,” dedim. “Necla,” dedi. Bana Necla’dan haber getirmişti. Hâlâ kimseyle evlenmemiş ve eline erkek eli ve dudaklarına başka dudak değmemiş… Beni içeride görmeye dayanamazmış. Bu yüzden gelmemiş. Ama bir taşa Resimci Vahit’e resmini çizdirmiş ve bana göndermiş. Onu sakladım hemen. Soranları da “Size ne? İşinize bakın!” diye geçiştirdim.

Aradan üç gün geçmişti. Tabii biz içeride günlerin değiştiğini değişen polis gardiyanlarından anlıyoruz. Saçına sakalına ak düşmüş bir polis gardiyanı bize haberi, sizden kurtuluyoruz anlamı çıkan bir ses tonuyla getirdi:

“Hayırdır, Faik?” dedi Abdullah.

“Hayır… Hayır…”

“Ne oldu?”

“Çıkacaksınız.”

“Anlamadım?”

“Celal Çavuş’a rakip olan Hıfzı Çavuş, reis seçilmesi hâlinde mahkûmlara af geleceğini, söyledi.”

İçeridekilerde bir sevinç… Bunu anlayabilmeniz için içeride olmanız gerekli.

Kurullar seçildi ve seçimler gerçekleştirildi. Herkes bir odaya giriyor ve tarafsız olan kurul üyelerine kimi desteklediğini söylüyor ve çıkıyordu. Tam beklendiği gibi Hıfzı Çavuş yeni yönetici seçildi. Kaç zamandır yöneticilik yaptığını unuttuğumuz Celal Çavuş’un yüz ifadesini canlandıran Abdullah gün boyunca güldürdü mahkûmları. Hıfzı Çavuş verdiği vaatleri de birer birer yerine getirmeye başladı. Nasıl başlamasın? Bu mağarayı yıkar gidip onu öldürürdük. Bu zamana kadar mağarayı yıkıp çıkmadıysak ve bunu gerçekten yapmadıysak efendiliğimizden taviz vermek istemeyişimizdir.

Kapıdakilerle ve içeride benden sonra tahliye edilecek olanlarla sarılıp vedalaştım. Tam çıkacakken arkamdan seslenerek gelen Erdal geçmiş günlerdeki terbiyesizlikleri için özür diledi. Elini sıktım, “Görüşürüz,” dedim.

Dışarı salındığımda güneş tam bıraktığım gibiydi. Suçlu bir çocuk gibi boynunu sola bükmüş dünyaya bakıyordu. Gören herkes güneşe mi acıyacaktı? Herkes, kendine acıyor muydu ki?

Tutukmağarasından çıkan akrabasını ya da tanışını alıp evlerine gidiyordu. Benim bir tanışım yoktu. Yalnız yürüdüm değişmiş yollarda. Canavar Salih Meydanı’ndaki birkaç ağaç kesilmişti. İnsanlar meydanın tam ortasına konulan taşa tapıyorlardı. Mağarama çekine çekine gittim. Celal Çavuş başkalarına kiralamış mıydı acaba mağaramı? Ne yapardım o hâlde? Gider miydim? Necla? Kaçarım dememiş miydi bana? Kaçırırım. Kaçarız.

Mağaranın kapısındaki kilit değişmiş. Anlaşılan kiralanmıştı. Hiç kapıyı yumruklayıp yeni kiracılarla konuşmadan Celal Çavuş’un mağarasına gitmeye karar verdim. Adımlarım mağaraya yaklaştıkça daha ağırlaştı ve yüreğimin heyecanı arttı. Nazlı yârimi görmeyeli çok zaman olmuştu. Hasretiyle yanıp tutuştum.

Nihayet Celal Çavuş’un mağarası… Kapıya iki sağlam yumruk atıyorum. İçeriden ayak sesleri duyuluyor. Ayak sesleri yaklaşıyor. Bir çift el kapıya sürtünüyor. Kapı yuvarlanıyor. Karşımda duran karanlık dişlerinin yer yer yok olduğu zavallı sevgilim Necla… Şaşırmıyor. Yüzüme bakıyor. Sonra kaybettiği bir eşyayı epey zaman sonra bulmuş ve artık eski değeri kalmadığı için tebessüm eder gibi hüzünleniyor. Geçmiş günü düşünüyor. Yaşadığımız güzel günler bu. Hepsini bir günmüş gibi düşünüyor. Yüzünde mutluluk belirtisi oluşuyor. Sonra… Sonra İsmet ile Şevket’i anımsıyor. O günü düşünüyor. Bundan sonra ki düşündüğü anlar hepsi ayrı günler gibi. Az önce yüzüne gelip pek çok yakışan mutluluk kedere bırakıyor yerini. O güzel yüzünü avcumun arasına alıp “Geçti. Tüm kötü günler geride kaldı. Artık buradayım. Beraberiz,” demeyi istiyorum. “Değişmemişsin, Necla. Nasılsın?” Cevap vermiyor. “İçeri buyur etmek yok mu?” Eliyle içeriyi gösteriyor. İçeriye geçiyorum. Bir sedire oturuyorum. Celal Çavuş bir bey kadar zengin oldu demek ben içerideyken. Bir horoz şimdi kaç tavuktu acaba?

“Geçmiş olsun, Bâki.”

Ah bu ses…

“Sağ ol, Necla. Niye öyle yabancıymışım gibi duruyorsun?” Yine cevap yok. “Niye gelmedin ziyaretime?”

“Doğru olmazdı.”

“Nasıl doğru olmazdı? O ne demek? Sen benim en kıymetlimsin. İçimdeki candan ötesin. Neyse… Geçti artık. Artık buradayım,” Celal Çavuş’un verdiği resim çizilmiş taşı gösterdim:  “Bak. İçeride son zamanlarım bu taşa bakmakla geçti. Baban getirdi.”

Uzun uzun baktı taşa. “Çok zaman oldu bunu çizdireli. Hem o zamanlar…” Sustu.

“‘Yeni çizdirdi’ demişti bana baban. Boş ver. Artık karşımdasın ya. Hem bu resimde, nasıl desem kötüsün, ama yine de güzelsin. Celal Çavuş nerede, ne zaman gelir, bir geçmiş olsun diyelim. Nasıl, kızgın mı? Benim mağaramı kime kiraya verdiniz? Neyse… Bırakalım şu soruları da gel az yanıma otur. Biraz hasret giderelim. Elin yine elimi yaksın. Gözlerin gözlerime ateş etsin. Sesin kulağımda kasırga yaratsın. Ben böyle söyledim diye, bana zarar verdiğini aklına getirip üzülme. Bunlar hoş şeyler, ne kadar anlamları fena olsa da.”

Tam bu sırada kapı yumruklandı. Necla kapıya gitti ve yuvarladı. Celal Çavuş ve yanında bir adam… Tanımıyorum. Herhalde Celal Çavuş seçimlerden sonra meyhaneden çıkmaz hâle geldi. Bu adamcağız da kendisini eve getirdi.

“Merhaba,” diyor.

“Merhaba,” Celal Çavuş ile göz göze geliyoruz. “Geçmiş olsun, Celal Çavuş.”

“Sağ ol,” Kızına elindekileri veriyor.

“Necla, bir kap su getir. İçim yandı.”

Necla’ya nasıl emir verir bu adam? Nasıl ‘sen’ diye hitap eder!

“Tamam, bey.”

Anladım! Ne kadar budalayım! Bu adam, yokluğumda siteye yerleşmiş bir zengin. Celal Çavuş ile arası da iyi. Yemeğe geldi.

“Tanıştırayım, Bâki,” diye araya girdi Celal Çavuş. “Bu Serhat, Necla’nın kocası. Geçen Yeşeren Ağaçlar mevsiminde evlendiler. İyi çocuktur. İyi anlaşırsınız.”

Beynimden vurulmuştum. Kolum kırılıp ölmüştüm sanki. Yüreğim en derin su kuyularında boğulmuştu. Necla bana bakıyordu. Olayı öğrendiğimde gözyaşlarıyla mağarayı sel basabilirdi. Ayağa kalktım. Celal Çavuş ve Serhat’ın yanına yürüdüm. Adama elimi uzattım.

“Ben sana geçmiş olsun demeye gelmedim sadece Celal Çavuş. Hayırlısı olsun Serhat. Ateş tanrısı bir yastıkta kocatsın.”

“Sağ ol, dostum. Yemeğe kalın.”

“Teşekkür ederim. Yolcu yolunda gerek. Ben veda etmek için de uğramıştım. Gidiyorum, buralarda duramam. Bir suçluyum ben.”

“Ya. Öyle mi? Yolun açık olsun. Gel seni yolcu edeyim,” dedi Celal Çavuş. Beraber mağaranın önüne yürüdük. Elini sırtıma koydu. “Nereye gideceksin?”

“Bilmiyorum. Büyük çöller, göller, vadiler aşacağım. Bir daha yolumuz kesişmez, Celal Çavuş. Necla’ya iyi bakın. Ateş tanrısına emanet olun.”

“Güle güle… Yolun açık olsun yiğidim.”

 

 

 

 

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum