Tilda’nın Seçimi

Previously on Tilda ve Diğerleri:

Dedektif Tilda ve arkadaşlarının Londra’da olağanüstü tesadüfler sonucu karşılaştıkları Shula Cohen isimli MI6 ajanına, 57 yıl önce çekilmiş bir fotoğraftaki sandığı bulma görevi verilmişti. Sandık bu, ağzı yok, dili yok nasıl konuşacaktı? Biraz araştırma yapınca, sandığın özel yapım olduğu ortaya çıktı. Fotoğraftaki kişilerden biri Tilda’nın asistanı Mehmet Cinozoğlu’nun Şırnak’ın Yağlıca köyünde yaşayan dedesi, diğeri de MI6 ajanı Shula Cohen’in merhum anneannesi olduğu için işbirliği yaparak sandığın izini Alman gümrüğüne kadar sürdüler. Gümrükte takılan mallarla beraber açık artırma ile satılan sandığın Suudi Prensi Turki bin Sadullah tarafından satın alındığını öğrendiklerinde baltayı taşa vurduklarını sandılar ama her zaman bir B planları vardı.

***

Tilda: Ne akla hizmet bizi bulmaya o kadar riskli bir şekilde kılık değiştirip geldiniz? Birileri sosyal medyada sizinle çektiği resimleri paylaşır paylaşmaz asıl Daniel Craig’in nerede olduğu ortaya çıkacak ve polisler dibimizde bitecekti!

Mehmet: Ya siz! O barda Charlie’nin Melekleri gibi beklerken, prensin adamlarının Shula’nın ajan olduğunu anladıkları an onlara uçan tekme mi atacaktınız?

Tilda: Peki ya siz! Daniel Craig kılığındasınız diye bizi James Bond gibi Aston Martin otomobilinizle mi kurtaracaktınız?

***

Tijen Hanım: Babam Alman dış işlerinde çalışıyordu. Arapça ve Farsça bildiği için Ortadoğu’dan gelen diplomatik misafirlere tercümanlık yapardı. Prensle bu şekilde tanışmış, arkadaş olmuşlardı. Bu sandığın açık artırması da Prensin bir ziyaretine denk gelmiş. Babam sandığı çok beğendiyse de fiyatı öyle artırmışlar ki maaşını bile kat kat aşmış. Prens babamın çok beğendiği Türk işi bu sandığı gizli gizli satın alıp babama sürpriz olarak hediye etmiş. Babam kabul edemem filan dediyse de Prens çok ısrar etmiş. Bu yüzden resmi kayıtlarda prensin adı vardı tabii ki.

ShulaCohen: Neden resmi kayıtlara bakıp yanıldığımız şimdi anlaşılıyor.

Tijen Hanım: Babam bir akşam eve bir sandıkla geldi. Daha önce komşularımızın sandıklarında hiç görmediğimiz işlemeler vardı üzerinde; gül dalı üzerinde bir bülbül. Stuttgart’ta herkesten çok ilgi gördü bu sandık. Türk günlerinde filan hep başroldeydi. Türkiye’ye dönerken kıyamayıp yanımda getirdim. Anne kedi Pembu ve üç yavrusu benim eve yani büronun bir üst katına taşınıp üzerinde yatana kadar da sessiz bir şekilde durdu bir kenarda. Kedilerle beraber belki de yıllardır ilk defa hayat buldu.

***

Sandık Tijen Hanım’ın evinden dedektiflik bürosuna indirildi. Pembu ve yavruları üzerinde yatmaya alıştıkları bu mobilyanın neden apar topar alt kata indirilip orta yerde sergilendiğini anlamaz bir halde etrafında dolanıyorlar, sandığın orasını burasını kokluyorlardı.

“Eğer sizin için de uygunsa bu yavrulardan birini evlat edinip İngiltere’ye götüreceğim,” dedi Shula. “Sandık yalnız kalmasın.”

Sandığın henüz açılmadık gizli bölmelerinin İngiltere’ye götürülmeden açılmaması gerekiyordu. Fakat Shula sandık için bu kadar emek veren arkadaşlarına ve Tijen Hanım’ın yıllardır sandığı saklamış olmasına vefa olarak açılmasını istedi. İşinin ehli bir marangoz çağırdılar. Marangoz sandığın dış çeperlerine zarar vermeden eliyle yoklaya yoklaya gizli bölmeyi bulduğunda bürodaki herkes nefeslerini tutmuş adamı izliyordu.

Sandık sonunda bulunmuştu evet ama acaba sandıktan ne çıkacaktı?

***

Sandığın gizli bölmesi açıldı. İçinde yuva yapmış yüzlerce koca kafalı siyah örümcek sandıktan zuhur etti. Örümcekler sandık başında heyecanla bekleyen herkesin ayaklarından başlayarak kafasına doğru tırmanmaya başladı. Koca kafalı siyah örümcekler yüzüne saniyeler içinde ulaştığında nefes alamaz hala gelen Tilda, ağzını bile açamadan boğuk bir çığlık atıp bayıldı.

Tilda gözlerini açtı. Böceklerin bir rüya olduğunu anladığında sevinmekten çok üzüldü. Çünkü sandık gözlerinin önünde tam açılmak üzereyken Suadiye Hamiyet Yüceses sokaktaki dedektiflik bürosunun kapısında  Agent Smith kılıklı iki MI6 ajanı bitti. Sandığı alelacele paket edip Shula Cohen’i ve anne kedi Pembu’dan evlat edindiği kedi yavrusunu da beraberlerinde götürerek İstanbul’dan ayrıldılar.

***

Mehmet heyecanı tüm Türkiye’yi saran 24 Haziran seçimlerinde oy kullanmak için memleketi Şırnak’a gitti. Tida ve Tijen Hanım oylarını büronun semtindeki bir ilkokulda kullandılar. Mehmet gece son uçakla Sabiha Gökçen’e indiğinde cep telefonuna Tijen Hanım’dan bir mesaj geldi: TİLDA VURULDU. SİYAMİ ERSEK ACİLDEYİZ.

***

Seçim gecesi açıklanmaya başlanan sonuçlarla zafer sarhoşluğu içinde galeyana gelen insanların rast gele havaya attığı kurşunlardan biri gelip Tilda’yı bürosunun penceresinde bulmuştu. Belinin sol yanından giren maganda kurşunu, omurilikte takılıp kalmıştı. Eğer kurşun başarıyla çıkarılabilse bile, genç kadının yürüyüp yürüyemeyeceği belli değildi ama zaten bu bir sonraki safhaydı. Tilda komadaydı.

***

Polis, dedektiflik bürosundakiler ve semtte Tilda’yı tanıyan herkes sokaktaki kameralardan kurşunu atan kişinin bulunması için seferber oldu. Kamera görüntülerinden, en sonunda kurşunun sadece ilk üç basamağı -34 A- olarak okunabilen beyaz bir Audi A6’dan ateşlendiği saptandı. Fakat bir plakanın ilk üç basamağından sonrası için o kadar çok kombinasyon vardı ki, gerçek faili bulmak için İstanbul’daki tüm Audi A6’ları gözden geçirmek gerekiyordu.

Birden bir haber daha geldi. Büronun karşı çaprazındaki apartmanda çok kedili bir teyzenin karşısına yeni taşınan çok kedili bir genç kadın evinde ölü bulunmuştu. Mehmet, bu soruşturmanın polisin yanı sıra Tilda’nın dedektiflik bürosu tarafından da yürütülmesini isteyen apartman yöneticisini neredeyse geri çevirecekti. Tijen Hanım birden söze girdi: “Elbette yürütürüz soruşturmayı Yönetici Bey. Siz merak etmeyin.” Adam bürodan çıktıktan sonra Mehmet:

“Tilda yokken J.K. Rowling’in hikayesindeki tek bacağı olmayan dedektif Cormoran Strike gibiyiz. Nasıl yapacağız ki soruşturmayı?” diye üzüntüyle başını öne eğdi. “O kızcağız sen başını öne eğ diye ölümle cebelleşmiyor orada!” diye bağırdı Tijen Hanım. Kalk toparlan. Apartmandaki herkesi sorgula bakalım. Öğrenelim bakalım kimin nesiymiş maktul.”

Mehmet soruşturmadan arta kalan zamanlarını,Tilda’nın yattığı yoğun bakım servisinden içeri giremese de koridorunda sabahlayarak geçiriyordu. Maktulün adı Ceyda Yılmaz idi. Apartmana beş kedisi ve bir yavru köpeği ile altı ay önce taşınmıştı. Karşı komşusu olan çok kedili Hamide Teyze’nin de sekiz tane dişi kedisi vardı. Karşı komşusu olduğu için Ceyda’yı en çok gören ve hakkında en çok konuşan Hamide Teyze olmuştu: “Kız, ara sokaklardan birinde küçük bir tuhafiye dükkanı işletiyordu. Fakat son iki aydır tuhafiyeyi kapadı. Yeni iş baktığını söyledi bana. Hayır, bir ev neyle geçinir, bu semtte bir kira neyle ödenir insan işsiz olunca? Neyse, bunu bir erkek arkadaşı vardı. Arada gelirdi eve. Kıza o bakıyordu sanırsam. Ama kavga etmeden de gitmezdi. Günahı başını yesin, o mu bıçakladı kızı ne?” diye yerli yersiz konuşmuştu. “Maktul bıçaklanmadı efendim,” dedi Mehmet. “Ölü bulundu evet ama ölüm sebebi bu değil.”

***

Zalim bilmiyor sabah olmuyor

Derdim bitmiyor ah

Taştan mı sandın beni ey Tanrım

Garibim aldandım

Tijen Hanım, yoğun bakımdan beyin cerrahisi servisine çıkarılan Tilda’nın hastanedeki odasından gelen müzik sesine ilerledi. Koridor çiçek buketleriyle doluydu. Aslında hastane odalarına çiçek sokulması yasaktı ama hastane yönetimi Tilda’nın ısrarlı hayranının her gün gönderdiği çiçekleri koyacak yer bulamayınca çareyi çiçekleri koridora dizmekte bulmuşlardı. Tijen Hanım odaya girince, hayati tehlikeyi atlatsa da kurşunu çıkarmak için tekrar ameliyata alınması için fiili olarak ayılması beklenen Tilda’ya şarkı dinleten Mehmet’i buldu odada. “Bu şarkı çalmıştı bir kez arabada. Çok severim demişti,” diye başını duvardan yana çevirdi Mehmet. “Erkekler de ağlar, saklamana gerek yok,” dedi Tijen Hanım. “Belki de dünyanın en insancıl duygusu bu. Ama sana bir sır vereyim. Tilda bu şarkının Ajda Pekkan ve Candan Erçetin tarafından Türkçe sözlerle cover edilmiş halini değil, orijinalini çok sever. Müzik fakirlerin tek lüksüdür. Şarkı söylerken kötü düşüncelerden uzaklaşırsınız ve dans ederken açlığı unutursunuz diyen muhteşem bir Çingene kadından dinletmelisin Tilda’ya. Esma Redzpova’dan.” Mehmet hızlıca ismi yazdı Youtube’a. Tilda’ya sırayla şarkının Türkçe versiyonlarını çaldı. Sonra Goran Bregoviç’in orkestrasından enstrümantal halini dinletti. Fakat orijinal ismi Chaje Shukarije olan şarkıyı asıl sahibinden yani  Esma Redzepova’dan açınca olanlar oldu. Tilda, Esma’nın şarkıya girerken hançeresinden gelen müthiş sesi kulağına çalınınca, birdenbire gözlerini açtı.

***

Tilda’yı vuran kurşunu atan kişinin ve Ceyda Yılmaz cinayetinin soruşturmaları arasında, genç dedektifin kendine geldiği haberi mahalleye bomba gibi düştü. Tijen Hanım, Ceyda’nın dükkan komşularıyla yaptığı görüşmeden dönerken, kendi kedileri ve barınağa gönderilmelerine gönlü razı gelmediği için evlat edindiği maktule ait kediler ve köpekle beraber balkonda oturmakta olan Hamide Teyze tarafından esir alındı: “Demek gözünü açtı kızcayız. Aman aman iyi olsun da. Yürümesi ikinci planda. Bu mahalle bir cenazeyi daha kaldıramaz şu anda. Bu kadar sakin bir apartmanda hiç olmazdı böyle şeyler ama ortam kötü çocuğum ortam kötü! Yani çok sevinmiştim ben bu kız gelince tabii, kedi seven insan, kedi seven insanın halinden anlar. Hani ben yaşlı insanım, evde kedi maması biter, çıkıp alamam filan. Komşudan isterim. Gerçi o benim aldığım iyi marka mamadan almıyordu ya. Nasıl yiyormuş zavallıcıklar o mamaları. Her neyse. Kısırlaştırmış bir de hepsini. Ne gerek varsa. Yazık zavallıcayızlara. Bakın benimkiler dizimin dibinden ayrılmaz. Kısırlaştırma da yaptırmadım hiç. Ay sizin de işiniz çoktur. Tutmayayım sizi ben.”

***

Tilda daha gözlerini açalı bir dakika olmuştu ki konuşmaya başladı: “Ajda Pekkan 1972’de şarkıyı Fikret Şeneş’in sözleriyle söyledi; şarkını adına Olanlar Oldu Bana denmişti. Şarkının bestecisi olarak StevoTeodosievski ismi yazılıydı albümde. Bu bestekar, Esma Redzepova’nın kocası ve aynı anda menajeriydi.” Mehmet hastane koridorunda doktorlara haber vermek için koştururken düşünmeden edemedi. Uyanır uyanmaz dinlediği şarkıdan bahsetmeye başlayan Tilda, acaba beyin sarsıntısı mı geçiriyordu?

Bir grup doktor ve hemşire odaya girince konuşmaya devam etti Tilda:

“24 Haziran 2008. Kardeş Türküler’in 15. yıl konserinde beraber söylemişlerdi bu şarkıyı. Rahmetli Esma Redzepova’yı ölmeden önce son canlı izleyişimdi.” Tilda hastane yatağında canlanmış, müzikle birlikte hafızasına dökülenleri heyecanla Mehmet’e anlatmaya başlamıştı. “Yahu bir soluklan!” dedi Mehmet doktorlar onu odadan çıkarmadan az önce. Ama Tilda soluklanmak ne kelime sanki yeniden doğmuş gibi heyecanlıydı. Kapı açılınca koridordan sıralanmış dizi dizi çiçekleri ucundan da olsa gören Tilda, Mehmet odadan çıkmadan az önce ona çiçekler için teşekkür etti. Mehmet genç kadına gülümsemekten başka cevap veremedi çünkü çiçekleri o göndermemişti.

***

Doktorlar gözlerini açtıktan sonra sürekli ani tepkiler vererek bir şeyler anlatmaya devam eden Tilda’yı tekrar yoğun bakıma aldılar. Bu sırada Tijen Hanım Mehmet’in hastanede sabahlamasını yasakladı. “Kimseye bir faydan olmadığı gibi, hepimize zararın dokunuyor. Ne soruşturmaya ne de ilerde sana ihtiyacı olacağı zaman için Tilda’ya odaklanabiliyorsun. Enerjini boşuna tüketiyorsun,” dedi genç adama.

***

Mehmet, on yedi gün sonra tekrar yoğun bakımdan servise çıkarılan genç kadının yanına koştu. Tilda, o odaya girer girmez gözlerini tavana dikerek sordu: “Sandıktan ne çıktı?”

“Hangi sandıktan?” diye şaşırdı Mehmet. “İngiltere’ye gönderdiğimiz sandıktan elbet kuzum! Buradakinden kin ve nefret çıktığını sol yanımdan kurşunu yediğim anda anladım zaten. Frida Kahlo’nun tramvay kazasında yaralandığı yerin on santim yukarısından yaralanmışım. Ötesine gerek var mı?” Mehmet iki eliyle Tilda’nın elini tuttu: “İngiltere’deki sandıktan inci çıktı. Muhtemelen Shula Cohen’in Kudüs’e gizli gizli geçmelerine yardım ettiği ailelerin minnet ifadesi için ona verdiği kolyelermiş. Buradaki sandıktan ise ince çıkacaktı, uzun namlularla sokağa çıkardı insanları. Herkes için tehditti, kurşun sana denk geldi,” diyebildi.

“Hadi hadi, bana sevdanın yolları, sana kurşunlar olayına girme hemen!” diyerek güldü Tilda. Mehmet şaşkındı. “Ama sen, iyisin değil mi? Neşen yerine gelmiş gibi görünüyor. En azından sürekli o şarkıdan bahsetmiyorsun!” “Ne demek bu? Belimden kahpe bir kurşun yedim diye, Ajda Pekkan’dan 24 yıl sonra, 1996’da Mete Özgencil’in sözleriyle şarkıyı Türkçeleştiren Candan Erçetin’in şarkının bestekarı için ‘anonim’ yazdırdığını unutacağımı mı sandın? Veya Esma Redzepova’nın annesinin Üsküplü bir Müslüman Roman, büyükannesinin Irak Yahudilerinden, büyükbabasının ise Katolik Roman olduğunu? Çingenelerin kraliçesidir o.” “Ne bileyim,” dedi Mehmet. “İnan ben seni uyandı ama beyni henüz start almadı sanmıştım. Hele bir de tekrar yoğun bakıma alınınca sen…” “Demek salaklıktan söylediğimi düşündün tüm söylediklerimi. Alacağın olsun Mehmet! Neyse, anlat bakalım, bizim Audi A6’dan bir haber var mı?” “Yok,” dedi Mehmet can sıkıntısıyla. “Peki, Ceyda Yılmaz olayında ne aşamadayız?”

“Sorma! Maktulün çok konuşan karşı komşusu Hamide Teyze tarafından saçma sapan dedikodularla alçıya alınmadığımız zamanlarda araştırmaya devam ediyoruz,” dedi Mehmet. “Henüz netleşen bir şey yok.” “Peki, ben hastaneden eve çıkınca toparlarız bilgileri. Saçma sapan dedikodu da ne demek kuzum?” diye sordu Tilda. “Ne bileyim, yok Ceyda Yılmaz kedilerine iyi mama almıyormuş da, yok onları boşuna kısırlaştırmış da, akşama kadar kafa ütülüyor teyzem,” diye cevap verdi Mehmet. “E, rahmetlinin kedilerine ve köpeğine kim sahip çıktı yahu? Bir kaçını biz alsaydık,” dedi Tilda. “Nerdeee? Kimseye vermedi, hepsini Hamide Teyze evlat edindi. Neredeyse büronun resmi kedisi Basti’yi de isteyecekti büroya geldiğinde. Ama kadının üzerinde şu anda tarif edemeyeceğim tuhaf bir koku vardı. Basti kadını görünce kaçacak delik aradı, gitti ta buzdolabının arkasına saklandı. O kadar yani.” “Hmm demek o kadar tuhaf kokuyordu,” dedi Tilda. Elinde enjektör ve ilaçlarla odaya giren hemşire konuşmalarına son verdi. Mehmet odadan çıkınca “Beyefendi size çok aşık olmalı,” dedi hemşire Tilda’ya. “Her gün beyaz bir Audi ile bu kucak kucak çiçekleri yollamasından belli.”

***

Mehmet kurşun çıkarılmamış olmasına rağmen Tilda’nın eve çıkmayı istediğini öğrendiğinde çılgına döndü. Tijen Hanım’ın sözlerini dinlemedi bile. “Ameliyat çok riskli olduğu için olmak istemediğini söyledi Mehmet. Hayatına böyle yürümeden de devam edebilirmiş.” “İnanmıyorum!” diye bağırdı Mehmet sesi büroda yankılanırken. Basti, anne kedi Pembu ve kalan iki yavrusu kaçacak delik aradılar. “Benim bildiğim hayata dört elle sarılan Tilda böyle çaresiz kalmayı kabul etmez. Çok riskli ne demek ya? Hayatın kendi riskli zaten!” “Sakin ol Mehmetçiğim. Bu karar Tilda’nın kararı. Şimdi başka meselelere yoğunlaşmalıyız. Plakasının ilk üç basamağı -34 A- olan beyaz Audi A6 taramasında A harfinden sonra gelen harfleri, o gece arabadan ateşli silahla sağa sola kurşun sıkma ihtimali olabilecek kimselerin edinebileceği plakalar şeklinde daraltınca bak ne bulduk. Komiser Okan’ın da az yardımı olmadı bu aşamada. Caddenin köşesindeki benzinlikten Tilda’nın vurulma saatinden 12 dakika önce benzin alırken güvenlik kameralarına yakalanan şu arabanın görüntülerine bir bakar mısın?” Görüntüleri izlerken yerinden fırladı Mehmet: “Adamlardan biri benzinciye para öderken diğeri şarjör dolduruyor! Bu ne tıynetsizlik, ne vurdumduymazlık, bu nasıl şerefsizlik yahu!”

“Sakin ol Mehmet,” dedi Tijen Hanım. “Devir itidal devri. Biz de onlar gibi öfkeyle ayağa kalkarsak, zararla otururuz. Bu ülkede, Komiser Okan gibi onurlu devlet adamları var. Onlara güvenimiz sonsuz.”

***

Tilda hastaneden çıkıp eve getirildi. “Esma Redzepova’nın 48’ini evlat edindiği 52 tane çocuğu olduğunu anlatmış mıydım sana? 1971’de Çingene milletinin milli marşı olarak kabul edilen Dzelem Dzelem isimli şarkıyı pek içten okuduğunu söylemiş miydim peki?” Genç adam akıl sağlığının etkilenmiş olup olmadığını hala sorgulamaya devam etsin diye Mehmet’in sayıklama olarak kabul ettiği bu cümlelerini bıkmadan usanmadan sıralıyordu Tilda. Bunu yaparken kendi de farkında değildi ama akıl sağlığını korumak için hayatıyla iç içe geçmiş tüm güzel şeylerden destek almaktaydı. Emir Kusturica’nın tüm filmlerini yeniden arka arkaya izledi. Mustafa Altıoklar’ın Ağır Roman’ını defalarca izlerken her seferinde hüngür hüngür ağladı. Ertem Eğilmez imzalı Hababam Sınıfı filmlerini, Metin Akpınar-Zeki Alasya filmlerini tekrar tekrar izledi. Ne zamanki fabrika ayarlarına geri döndüğünü hissetti;

“Şu teyzeyi büroya çağırsanıza bir daha,” dedi. “Hangi teyzeyi?” diye sormak zorunda kaldı Tijen Hanım. “Şu Ceyda Yılmaz’ın karşı komşusu olan kadın canım. Hani şu çok konuşan teyze.”

***

Hamide Teyze büroya gelince ortalığı saran garip kokudan herkes rahatsız olmuş, ama bir tek Basti kaçıp, büronun mutfağındaki buzdolabının arkasına saklanmıştı. Tilda kadınla ileri geri sohbet ededursun, Komiser Okan dedektiflik bürosundan içeri daldı. Mehmet ve Tijen Hanım’a fısıltıyla bir şeyler söylerken komiser de yüzünü buruşturmuştu: “Ne kokuyor burada yahu?” Verdiği haber, otopside, Ceyda Yılmaz’ın kanında yüksek miktarda valerinik asit isimli bir madde bulunduğu idi. Uyku düzenlemesi için kullanımı yaygın olan bu maddenin kadının ani ölümüne neden olan madde olması ihtimali yüksekti. Büronun öteki ucunda Hamide Teyze ile oturan Tilda’ya, tekerlekli sandalyesinden duyabildiği kadar bilgi yetti. “Demek valerinik asit ha! O zaman bu sevimli ama çok konuşan Hamide Teyze’nin evi için bir arama izniyle beraber gelmeden önce teyzemizi gözaltına almak istersiniz herhalde Sayın Komiserim! Ceyda Yılmaz cinayetinde aradığınız meçhul fail Hamide Teyze’dir!”

***

Tilda’nın tekerlekli sandalyede oturan haline kimsenin gönlü razı gelmez ve gözü alışamazken, o oturduğu yerden de olsa cinayet vakasını çözmeyi başarmıştı. Frida’nın bir sözünü yineliyordu sık sık: Feet, what do I need you for, when I have wings to fly / Ayaklarım, uçmak için kanatlarım varken size neden ihtiyaç duyayım ki?

***

Suadiye Hamiyet Yüceses sokaktaki dedektiflik bürosunda:

Mehmet: Demek kediotu ha! Valeriana officinalis!

Tilda: Evet kediotu. Köklerinin acayip kokusunu kediler çok sever ve toprak altından çıkarmak için uğraşırlar. Ben de bu bilgi doğru mudur diye merak edip, eve kediotu getirmiştim. Basti’nin ilk işi kaçıp buzdolabının arkasına saklanmak oldu. Benim kedim standartların dışındadır maalesef.

Tijen Hanım: Ayrıca içindeki maddelerden dolayı uyku düzenleyici olarak kullanılan kediotu, fazlaca kaynatılıp içirildiğinde kan basıncını da düşürmekteymiş. Uyku esnasında kan basıncı düşmesi. Sonuç: bir uyuyup bir daha uyanamamak. Zehir gibi değil ama zehirli.

Mehmet: Vay be! Demek Hamide Teyze’yi hiç görmeden de duymadan da ondan şüphelenmiştin hastanedeyken.

Tilda: Bir ölüm vakası var ve sürekli ikinize de boşboğazlık eden bir teyze var. Bu normal bir durum ama bir hayvanseverin, bir diğer hayvanseverin kedilerine aldığı mamaları beğenmemesi, yok kısırlaştırma yapmasını eleştirmesi bence anormal şeyler. Hayvanların selameti için kısırlaştırmanın en iyi yol olduğunu her hayvansever bilir. Aksini düşünen hayvana-eziyet-eder kişidir bence. Eve bir sürü dişi kedi doldurup ameliyat ettirmeyip sokağa salmamak da neyin nesiymiş? Zaten kadın kedilere de kedi otu ekstresi içirip dururmuş. Sakin sakin durmaları ondanmış.

Mehmet: Komşusunu da sadece ben onun kedilerine ondan daha iyi bakabilirim hırsı için öldürmüş öyle mi? Ne kadar acı bir ölüm.

Tijen Hanım: Sadece o kadar değil bence. O buzdağının görünen yanı. Genç ve güzel bir kadının, bu yaşına kadar hiç evlenememiş Hamide Teyze’nin asla yaşayamayacağı bir hayatın temsilcisi olması da üzerine tuz biber ekmiş olmalı. Ne demek, sen yalnız yaşayan ve bekar bir kadın ol ve arada sırada sevgilin gelip sende kalsın! Olur mu öyle şey, tövbe tövbeee!”

***

Hamide Teyze, evinde bulunan saksı saksı kediotu,  kavanoz kavanoz kediotu suyu ve Ceyda Yılmaz’a bunları kendi eliyle içirdiğini itiraf etmesi sonucu tutuklandı. Onun ve rahmetli Ceyda’nın kedileri, barınaktan bir araç gelip onları alıncaya kadar Tijen Hanım’ın gözetiminde kaldılar. Barınağın aracı geldiğinde, kurşunlanma olayından sonra artık camdan dışarı bile bakmak istemeyen Tilda, olan biteni Mehmet’ten dinlerken bürodan içeri, neredeyse iki metre boyunda, iri yarı, sakalı göğsüne kadar uzamış, ayağında çöl tipi askeri botlarla El Kaide askerleri gibi kamuflaj giyip fişek kuşanmış bir adam girdi:

“O ameliyatı olacaksın Tilda!”

Mehmet nereden bilebilirdi ki gelen kişinin Gürcü asıllı Amerikan vatandaşı Levani Tbilisi olduğunu… Gezi olayları sırasında Tilda ile tanışıp, altı ay içinde hem evlenip hem de ‘Ben Kolombiya yağmur ormanlarını görmeye gidiyorum’ diyerek Tilda’yı bırakıp gittiğini… Dört buçuk yıldır kendinden haber alınamadığını… Levani gittikten altı ay sonra resmi süre tamamlandığı için Tilda’nın bu adamı tek celsede boşadığını… Adamın Türkiye’ye döndüğü gün Tilda’nın vurulduğunu ve ameliyat olmayı reddettiğini öğrenmesi üzerine soluğu Hamiyet Yüceses sokakta aldığını… Nereden bilebilirdi? Kendinden bir buçuk kat iri bu adamdan bile korkmadan üzerine yürüyecek kadar Tilda’ya sırılsıklam aşık olduğunu nereden bilebilirdi? Levani’nin eski bir Amerikan paralı askeri olduğunu bile bilmeden üzerine yürürken adamın ona zarar verme ihtimali olabileceğini nereden bilebilirdi? Ve Tilda’nın tekrar yoğun bakıma alındığını sandığı o on yedi günlük süre boyunca aslında kurşunu almaları için ameliyat edildiğini nereden bilebilirdi? Ah Mehmet ah! Tilda’nın kafasında gezen tilkilerin bile izini GPS’le bile süremezken, bu çok bilmiş olduğu kadar da gizemli olan kadının hemşireden Audi A6 tarafından gönderilen çiçekleri duyunca, hemşire aracılığı ile o aracın sahibiyle iletişim kurduğunu … Hastanedeki odasına sürekli çiçek gönderen neredeyse katili olan adama karşı Stockholm sendromu yaşayan celladına aşık kadın rolünü oynadığını bilseydi aklını kaçırırdı. Hele adamla polis takibinde mesajlaşarak, adama o akşam sıktığı kurşun için özür üzerine özür dilettikten sonra yaptığını itiraf ettirip tutuklanmasını sağladığını bilseydi, böyle bir riske kendinden habersiz girdiği için sinirinden kendini yerden yere atardı. Ve bilseydi ki Tilda…

Artık yürüyebiliyordu. Tekerlekli sandalyesinden ayağa kalktı. Büronun öteki ucundaki sakallı adama doğru iki adım attı. “Nasıl ki omurgamda omurgasız bir şerefsizin kurşunu ile gezmeyeceksem, senin gibi bir hainin soyadını da sonsuza kadar taşıyacağımı düşünmedin herhalde!”

Yanı başındaki Tijen Hanım’a fal taşı gibi açılmış sorgulayan gözlerle baktı Mehmet. O anda duyduğu sessiz çığlık hiç de tatminkar değildi: Boşandı bu kadın senden be adam!

Mehmet, sinirinden gözü dönmüş olarak “Siz de kim oluyorsunuz?” diyerek öne atılınca, elindeki Rambo bıçağıyla onu engelleyen sakallı adam, iki dudağının arasından gök gürültüsü gibi bir cevap verdi:

“BEN TİLDA’NIN KOCASIYIM!”

Mutlaka Oku

Yorum Bırakın:

yorum