TÜM PANAYIRLARIN HEYULASI’NIN POLİSİYE YAZARLARI İLE SÖYLEŞİ

Diğer Yazılar

ZEYNEP ATAKAN’LA RÖPORTAJ

KORKULARIM VAR BENİM-2

44 NUMARA

Spekülatif kurgu ağırlıklı kültür sanat platformu Kayıp Rıhtım geçen ocak ayında 14. yaş gününü kutladı. Site, uzun yıllar dijital ortamda sürdürdüğü öykü seçkilerini yeni yaşıyla birlikte basılı dünyaya da taşıdı. Ocak 2022’de İthaki Yayınları etiketiyle yayımlanan Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi tamamı bu kitap için özel olarak yazılmış yirmi öyküden oluşuyor.

“Ucube” temasını mercek altına alan kitaptaki öyküler fantazi, bilimkurgu, korku, distopya, tuhaf kurgu ve polisiye türleriyle temas kuruyor. Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa editörlüğünde hazırlanan eser, farklı tarzlardan yazarları bir araya getirerek okura zengin bir okuma deneyimi sunmayı hedefliyor.

Tüm Panayırların Heyulası’nda polisiye öyküleriyle yer alan Ekin Açıkgöz, Suat Duman ve S. İpek Ortaer Montanari ile eserdeki çalışmaları özelinde sohbet ettik.

Ekin Açıkgöz

Bozulmamış Kırmızı Gül’de ekolojik bir kıyımın izini paylaşan bir öykü kaleme alıyorsunuz. Çağdaş suç ve polisiye edebiyatında beslenilebilecek kaynaklar arasında doğaya karşı işlenen günahları nereye konumlandırıyorsunuz? Eko-bilimkurgu, eko-gerilim gibi, bir “eko-polisiye” alt türünden bahsedebilmek mümkün mü?

Malumunuz, ‘polisiye edebiyat’, ‘polisiye’ ve ‘edebiyat’ kavramlarının harika bir uyumu. Bu iki kavramı ayrı ayrı ele almak lazım. Bir kurgu yazınının ‘polisiye’ olması için iki temel ögeye ihtiyaç var; ‘suç’ ve ‘gizem’. (‘Edebiyat’ olabilmesi için neler içermesi gerektiği daha uzun bir konu, onu da başka bir gün konuşuruz inşallah.)

‘Gizem’ kavramının mutlaka ‘katil kim’ ile doldurulması gerekmiyor. Faili bildiğimiz ama ‘niçin’i merak ettiğimiz, ‘niçin’i öğrensek bile ‘nasıl’ı çözmek istediğimiz (misal kapalı oda gizemi) kurgular da polisiyedir. Benzer şekilde, ‘suç’un illa cinayet olması lazım değildir. Hırsızlık, casusluk, kaçakçılık da pekâlâ polisiye konulardır.

Klasik polisiyelerde, ‘hard-boiled’ ve ‘noir’larda (aslına bakarsanız 1970’lerin soğuk savaş-casus edebiyatına kadarki alt türlerin büyük çoğunluğunda) bireylere karşı işlenmiş suçları (ekseriyetle cinayetleri) okuduk. Zevkle de okuduk, okumaya da devam edeceğiz. Ama çeşitlilik de önemli.

1990’lardan sonra topluma karşı işlenen suçların ele alındığı polisiyeler artmaya başladı: uyuşturucu ticareti, fuhuş, organize suçlar… Bugün yerli polisiyede tek bir bireysel suçtan yola çıkıp topluma karşı işlenen büyük suçlara dikkat çeken polisiyeler artıyor: insan kaçakçılığı, mülteci sömürüsü, çocuk tacizi gibi. Bu konuların polisiyemizde işlenmesini, yarattığı farkındalık bakımından kıymetli buluyorum.

Benim konu tercihlerim de bireysel suçlardan ziyade kitlelere yönelik suçlar. 2015 tarihli romanım Her İşte Bir Hayır Vardır biyolojik kitle imha silahları üzerinedir. Yayınlanmış öykülerimin çoğunluğunda da kitlelere zarar vermeye yönelik girişimleri – bireysel bir suçtan yola çıkarak – kurguladım. Silah teknolojileri temel malzememdir. Bu malzemenin üzerinde çok kafa yorarım, okurların da yormasını arzu ederim.

Bozulmamış Kırmızı Gül’de küçük hesaplar ve kirli kazançlar için tüm ekosisteme karşı işlenen bir suçu konu ediyorum. Kahramanım Ayşegül Komiser’in de dediği gibi, gerçek cinayet budur.

Öneriniz çok yerinde. Polisiye yazarları olarak bu konuyu daha sık işlemeli, ‘eko-polisiye’ alt türünden bahsedebilmemizi sağlayacak miktarda üretim yapmalıyız. Böylece diğer toplumsal konularda olduğu gibi bu konuda da gündem oluşturmaya katkı sağlayabiliriz. 

Polisiyede kadın başkarakterlerin sayısında son dönemde dikkat çekici bir yükseliş yaşanıyor. Kadının suç edebiyatındaki güncel yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Öykünüzdeki Ayşegül karakteri nasıl ortaya çıktı? Kendisiyle yeniden karşılaşabilecek miyiz?

Ben edebiyatımızda büyük iz bırakmış feminist yayınevi Ayizi Yayınları’nın bir yazarıydım. Bu benim için her zaman büyük bir onur olacak. Ben kadın ile erkek arasında ayrım yapmam. Bana göre roller cinsiyetten bağımsızdır: Kız çocuklar futbol oynamalı, erkek çocuklar bale yapmalıdır. Bugün erkeklerin stilistlik icra ettiği şehrimizde, kadınlar benzin istasyonunda pompacılık yapıyor. Erkekler çocuk büyütüyor, kadınlar ticari gemi kaptanlığı yapıyorlar. Tek sorun, kültür değişiminin yavaş olması. Kadının toplumdaki dahli arttıkça kadını her türlü rolde görmeye alışacağız. Bu bir süreç.

Kadın subaylarımızın, savaş pilotlarımızın, özel harekât polislerimizin sayısı artıyor. Bu çok gurur verici. Bu gelişmelere paralel olarak Türk polisiye edebiyatındaki kadın dedektifler de artmakta. Ben de birkaç yıldır kadın başkarakterleri sıkça okuyorum ve bundan keyif alıyorum.

Kadın ile erkek arasında ayrım yapmadığım için sadece kadın başkarakter yazmıyorum. Erkek başkarakterlere sahip kurgularım da vardır. Ama kadın başkarakter kullanacak olduğumda Ayşegül Komiser başımın tacıdır. Çünkü Ayşegül topluma karşı işlenen suçların önündeki perdeyi aralıyor bizlere.

Ayşegül Komiser ‘Bozulmamış Kırmızı Gül’den önce başka platformlarda da boy gösterdi. AltZine Dergi’de yayınlanmış bir öyküsü var. Yabani Dergi Polisiye Özel Sayısı’nda da bir başka öyküsü. Yabani’de Ülker Şamxalova’nın mükemmel çizimiyle iki boyutta canlandı Ayşegül. Ne de güzel kadınmış meğer… Önümüzdeki günlerde birkaç seçkide daha karşımıza çıkabilir. Ben sevdim onu; okurlar da sever umarım.

Tüm Panayırların Heyulası tematik bir antoloji. Bu bağlamda her öykünün temaya getirdiği farklı bakış açıları bulunuyor. Siz “ucube” temasına karşı nasıl bir yaklaşım sergilediniz?

‘Ucube’ Arapça kökenli bir sözcük. ‘Acayip’ ile aynı kökten gelir, şaşılacak derecede tuhaf ve çirkin anlamındadır. Bu çok acıdır aslında. Çünkü insanoğlu kendisinden farklı olandan korkar. Korktuğumuz şeyi ötekileştiririz. Epeyce ilkel bir savunma mekanizmasıdır bu. Ötekileştirme eylemi sırasında yalnız kalmaktan da korktuğumuz için, sürü köpeği gibi ‘öteki’nin üzerine topluca yürürüz, meydanı boş bulursak toplu linçe kalkışırız. İşte ‘ucube’ tam olarak böyle bir kavram. Kendi çirkinliklerimizle yüzleşmemek için uydurduğumuz bir paravan.

Farklılıkları kabul etmek, benimsemek bize zor gelir. Vizyon ister, yatırım ister, çaba ister. Alışkanlıkları değiştirmek, tabuları yıkmak, mücadele etmek lazımdır. Farklıları kapsamak yerine dışlamak bizim için daha konforludur. ‘Ucubeleştirmek’ en kestirme yoldur.

Halbuki muhatabın ‘ucubeliği’ aslında bizim çarpık bakış açımızdan veya muhataba verdiğimiz zarardan kaynaklanmıştır. Ben bu öyküde, bir bebeği bile nasıl ötekileştirebildiğimizi kurguladım. Kolay para için verilen zararların sonuçlarını birlikte görelim istedim. En büyük suçlar geleceğimize karşı işlenen suçlardır. Evimize ve çocuklarımıza yönelik suçlar! Kendi hastalıklı güç arzumuzdan daha ‘ucube’ bir şey olmadığı kanaatindeyim.

Suat Duman

Zamanın Belirsiz Bir Yankısı adlı öykünüzde dedektifliğe soyunan bir avukatın peşine düşüyoruz. Peki Mehmet Cemil karakteri nasıl doğdu?

Mehmet Cemil bundan yaklaşık 15 yıl önce yazdığım ilk romanım Cinayet Mevsimi ile polisiyenin kirli dünyasına kendisi için büyük ama gerçekte o kadar da abartılmaması gereken bir adım attı: Aya gidilip gidilmediği bazıları için muamma olsa da Cinayet Mevsimi kesinlikle yazıldı. Sonraki romanım Müruruzaman Cinayetleri ile de macerasına devam etti. Uzun bir aradan sonra bu karaktere yeniden dönüşüm Zamanın Belirsiz Bir Yankısı iledir. İlk romandan itibaren biraz şaşkın, varoluş dertlerinden muzdarip, büyüse de acemi bir avukat Mehmet Cemil, her kadın onu peşinden sürükleyebilir, sıradan bir kelime bile canını alabilir.

Türkiye’de polisiye edebiyat biraz daha komiser/polis eksenine oturmuş görünüyor. Dedektif anlatıları yerli suç edebiyatında nereye konumlanıyor? Pastadaki paylarının değişeceğini düşünüyor musunuz?

Türk polisiyesi renklidir. Polisi de pezevengi de çocuğu da travestisi de muamma aydınlatmada gerçekçi ve yaratıcı roller oynadılar, oynuyorlar. Bu şekilde devam edeceğini, polis eksenli romanın edebiyatımızda baskın bir pay edinemeyeceğini düşünüyorum. Dedektifin amatör olanını seviyorum.

Öykünüz belki sinema referanslarıyla belki de atmosferiyle okuruna bir film noir tadı da veriyor. Sizin böyle bir tercihiniz oldu mu? Hikâyeyi kurgularken nelerden beslendiniz?

Alfred Hitchcock filmlerinden fazlaca etkilendiğimi saklamayacağım, sadece bu öykü için söylemiyorum hem, Dünyanın Leşleri’nden beridir romanlarımda, sanki kendi filmiymiş gibi şöyle bir görünüp kayboluyor, öldükten bunca zaman sonra o muzip cameolarına en azından benim romanlarımda devam etmesi fena bir fikir değil.

Diğer taraftan film noir fevkalade bir pasta gibidir, yine Hitchcock’un meşhur söyleşisinde kendi filmleri için dediği gibi pastadan bir dilim. Sinemanın gidip görülecek en güzel yeri belki de. O nedenle öyküde o ruhun nefes alıp vermesi, sürpriz değil.

Bir de zamanla, zaman kavramıyla az, azıcık oynamak zevkli geldi, edebiyatta nadir, sinema hayli zengin bir külliyat var, bir parçası olmak ve bir parçamı vermek istedim sanırım.

Tüm Panayırların Heyulası’ndaki her öykü temaya farklı bir bakış sunmamızı sağlıyor. Sizin “ucube”yi ele alışınız da oldukça sıra dışı. Öykünüzü tasarlarken tema aklınızda nasıl şekillendi?

Aslında ucube rahatsız edici biri değil benim için daha ziyade rahatsız edici bir kelime. Öykü, daha doğrusu kavram üzerine düşünürken bunu fark ettim. Ne münasebet, birine, bir şeye ucube demek ne haddime. Verili anlamı çoğaltmak ağır geldi itiraf edeyim, ben de onu, ucubeyi, bir durum olarak kavramak istedim. Zamanın Belirsiz Bir Yankısı biraz bu düşüncelerle gelişti.

S. İpek Ortaer Montanari

Sıkı okurlar sizi Pierre Boulle, Marquis de Sade, Maurice Leblanc ve Guy de Maupassant gibi yazarlardan yaptığınız çevirilerle tanıyor. Öyküleriniz ise daha çok dijital mecralarda karşımıza çıktı. Çevirmenlikten yazarlığa aralanan kapıdan biraz bahsedebilir misiniz?

Sizin de belirttiğiniz gibi hem çevirmen hem de –yavaş yavaş– yazar rolünü sırtlanmış bulunuyorum. Aslında ikisinin de birbirini tamamlayan uğraşlar olduğunu düşünüyorum. Gençlik yıllarımdan beri edebiyata ilgim vardı; lisedeyken de çeşitli öyküler yazıp yarışmalara katılarak ödüller almıştım. Ancak üniversiteye girmemle birlikte, nedense yirmili yaşlarımın sonuna kadar bu uğraşıma pek zaman ayıramadım. Üniversite tercihim, bir son dakika hamlesiyle Fransızca Mütercim Tercümanlık oldu; belki de bilinçaltımın bir yönlendirmesiydi; çünkü edebiyat çevirmenliği de yazınla içli dışlı olmanızı, zorunlu olmamakla beraber bir yazar kimliğine bürünmenizi gerektiriyor. Zaten yazmayı sevmedikten sonra yazın çevirmenliğinin yapılabileceğini, yapılsa da bu alanda başarılı olunabileceğini düşünmüyorum. Öte yandan önemli çevirmenlerin çoğunun da aynı zamanda yazar olduğu görülüyor. Ben de gerek yazdığım öyküler, gerekse yayınlanan çocuk kitaplarımla bu hayalime doğru ağır adımlarla yürüyorum sanırım. Kim bilir, belki bir gün yazdığım öyküleri de yabancı dillere çevirmek kısmet olur.

Edebi türlerin giderek iç içe geçtiği bir döneme şahitlik ediyoruz. Gece Mavisi adlı öykünüz de hem fantazi hem polisiye unsurlarını bir araya getiriyor. Ancak yine de bir suç hikâyesi anlatırken gerçeküstünün sınırlarını dikkatli çekmek gerekiyor diye düşünüyorum. Bu açıdan öykünüzü kurgularken fantaziyle gerçeğin dağılımına nasıl karar verdiğinizi merak ediyorum.

Çok güzel bir noktaya dikkat çekmişsiniz. O ayrım, öyküyü kurgularken beni de biraz zorladı; ancak genel olarak yazdığım öykülerde fantazya kavramını psikolojik temellere oturtmaya çalışıyorum. Öyküyü açık etmemek için ayrıntı veremeyeceğim; ama metin, fantaziden arındırılmış, sadece psikolojik yönlü bir kurgu olarak okunursa, gerçekle çelişmediğinin düşünüleceğini umuyorum. Bu noktada, kurgulama açısından, biraz da olsa çevirdiğim Maupassant öykülerinden ilham almış olabilirim.

Daha önce verdiğiniz bir söyleşide ucube kavramını “üzerimize geçirdiğimiz bir kostüm” olarak tanımlamıştınız. Temayı ele alış biçiminiz hakkında bizlere neler söylemek istersiniz?

Psikoloji, gerilim ve polisiye tarzı öyküler okumaktan hoşlandığımdan bu türlere uygun bir metin yazmaya çalıştım ve ucube kavramına bakış açım da buradan doğdu. Kavramı psikolojik açıdan ele almaya karar verdim. Ucube, sürekli olarak giydiğimiz bir kostüm değil, aksine yalnızca onaylanmayan bir davranışta bulunurken arkasına sığındığımız bir etiketi temsil ediyordu benim için. Bu onaylanmayan davranış iyi ya da kötü olabilir; ancak toplumun çoğunluğunun yadırgadığı bir harekettir. Ucube kostümümüzü sırtımıza geçirir yapacağımızı yapar ve sonra da çıkarıp hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam ederek insan içine çıkarız.

Yorum Bırakın:

yorum

Yeni Sayı! - Tıkla & Oku!spot_img
spot_img
Polisiye Hikaye Yarışmasıspot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar

KORKULARIM VAR BENİM

DÜŞÜNMEDEN

BULUT’UN KIZLARI

MEZAR TAŞI