UĞURSUZ

Diğer Yazılar

AÇLIK

BOŞ ÇERÇEVE

CAN ÇIKAR, HUY ÇIKMAZ

Funda Menekşe
Funda Menekşe
Çocuklar için, sevimli öyküler yazarken ne ara cinayet kurguları tasarlamaya geçtiğini kendisi de bilmiyor. Bildiği bir tek şey var ki; yazmayı seviyor.

UĞURSUZ

Hangisinin bahçesinin nerede başladığı ve nerede bittiği belirsiz, tek sıra gibi duran uzunca bir duvarın ardına gizlenmiş taş evlerin henüz seslerine kavuşmadığı bir vakitte indim otobüsten. Yerli halkın gece geç saatlere kadar dünyanın her noktasından akın eden insanlara hizmet ettiği mevsimdeydik. Begonvillerle boyanmış sokaklar sabahın o saatlerinde sokak kedilerini kucaklardı sadece, ki ben de bir sokak kedisi gibiydim: aç ve tedirgin.

Gençlik zamanlarımda gazoz aldığım, futbolcu olacağım hayaliyle çektiğim şutlarla camını indirdiğim, ilk sakal tıraşımı olduğum komşu dükkânların sırasında hediyelik eşya dükkânlarının açılmış olduğuna içten içe bozuldum. Neredeyse yirmi yıldır adım atmadığım sokaklar gözüme büsbütün yabancılaşmış göründü. İnsan bir coğrafyayı terk edebilirdi ama anıları terk etmek… Nereye gidersen git zihninde taşıdığın insanlar, kokular, anılar senden hiç gitmezler. Gözlerimin göremediği her ayrıntıyı zihnimde canlandırarak yürürken ismim sokakta yankılandı.

“Uğur! Bre gavur, sensin bu ihtiyar?”

Kimsesizliğin içinden birdenbire zuhur eden koca bir gövde açmış kollarını bana doğru geliyordu. Yüzün yarısını kaplayan kırlaşmış sakalları, seyrelmiş saçları, bir futbol topunu andıran göbeği silip atınca geriye kalan ışıltılı çakır gözler kendini ele verdi.

“Sinan,” dedim kucaklaşırken. “Sensin ihtiyar.”

Sarılmak dediğin kolları birbirine öylesine dolamak olmadığında bin çeşit duygu o kolların arasından sel olur akar: samimiyete özlem, yaşananlara hasret, yaşanmamışlıklara kırgınlık ve hatta öfke… Annemin amcasının torunu, çocukluğumun şahidi, toprak insanı Sinan’ın yıllar içinde geliştirdiği kol kaslarının arasında ezilirken aklımdan geçenlerin beni darmadağın etmesine izin vermemek için zorla sıyrıldım o mengeneden. Ama kolların beni bırakmaya niyeti yoktu. Bu kez de koluma girdi Sinan ve birlikte yürümeye başladık.

“Yaşlanınca toprak çeker adamı derler. De bakim, hangi rüzgâr attı seni buralara?”

“Sen de lodos, ben diyeyim poyraz. Gelmek zamanıymış, geldim,” diye cevap verdim. Asıl niyetim babadan kalma taş evi ertesi gün gelecek bir alıcıya göstermek ve anlaşırsak ivedilikle elden çıkarıp geçmişin yükünden sıyrılmaktı. O saatte ne bu durumu ne de benim büyük kızın düğün arifesinde olduğunu konuşacak hâlim vardı.

“Emekli olmuşsun dediler. Erken değil mi bre?” diye sordu bodoslama.

“Değil. Ancak bu derin mevzuları konuşmaya saat erken. Sen niye sokaktasın bu saatte?”

“Namazdan dönerim,” dedi hafiften gururlanarak. Sakalının biçiminden de anlamam gerektiği üzere eskinin akşamcısı şimdilerde seher kuşu olmuştu, üstelemedim.

“Oğlum, Baba Hamdi’nin çorbacı dükkânı vardı buralarda, o da mı kapandı yoksa? Yoldan geldik o kadar. Karnımdaki kuşlar da çığlık atıyor,” dedim tepemizdeki dallarda cıvıldaşan kuşlara gülümseyerek. Eve gitmeyi teklif etti, kabul etmedim. İki yüz metre yürüdük yürümedik turistlere göstermelik kırmızı kareli masa örtülerinin serili olduğu, ahşap sandalyeleri beyaza boyalı bir kahvaltı salonunun bahçesine oturduk. Sokağa dikkatlice bakınca, “Burası bizim Rüstemlerin evi değil miydi?” diye sordum.

“Sen gittiğinden beri kaç ev pansiyon oldu, kaçı dükkân saysam aklın şaşar oğlum. Dalyan o bildiğin Dalyan değil artık. Gelmiyorsun ki bilesin Uğur’um.”

“Uğurlu gelmediğimdendir,” dememle birlikte neyi neden söylediğimi bilecek kadar mazime hâkim olan Sinan bir şey söylemek için ağzını açtı ama doğru sözü bulamamış olacak ki geri kapattı.

“Çekinme söyle; ne zaman gelsen birini öldürdün deyiver gitsin,” dedim bakışlarımı masa örtüsünün karelerinden kaldırmadan.

“Yok bre kardeşim, der miyim hiç öyle laf? Yazgı. Allah öyle uygun gördü, öyle oldu. Seni göremeden canlarını teslim etseler daha mı iyiydi?”

Hayatına dedesinden kalma bakkal dükkanının arkasındaki iki göz evde başlamış, ömrünü aynı dört duvarı market yapabilmek uğruna harcamış babamın benim için biçtiği hayat, bildiği yegâne sınırların içindeydi. Oysa ben kabına sığmayacak mizaçtaydım. Henüz ilkokul sıralarında olduğum yıllardayken bile hayallerimin gitmekle ilgili olduğunu anlamasıyla başladı kavgalarımız. Oldukça uysal mizaçlı ablama nazaran el üstünde tuttuğu ama diş geçiremediği oğluna diz çöktürmek için uyguladığı ruhsal şiddet, fiziki şiddete evrilince büyüdü o kavgalar. Polis Koleji sınavını kazanmak ona vurduğum son darbe oldu. Annemin ve annemin babası olan dedemin baskılarıyla istikbalimin önüme geçmedi de yatılı okulun yolunu tuttum. Dedemin Ankara’da olması da güvencem oldu. İlk sene dönmedim Dalyan’a. İkinci senenin sonunda anama kıyamadım da yeniden adım attım eve. Ama öyle bir kavga kopardı ki babam, kalbi dayanmadı öfkesinin şiddetine. Annem ve ablam ağızlarını açıp bir kere sitem etmediler bana ama “Sen sebep oldun” diyen bakışları yüzünden dört yıl kestim ayağımı evimden, ablamın düğün haberine kadar da dönmedim. Düğüne geldim ama uğur getirmediğim hakikat. O sıralar yurtdışındaki bir seminerden yeni dönmüştüm. Avrupa sokaklarını ne kadar ballandıra ballandıra anlattıysam damada, ablamı da peşinden sürükledi, yerleştiler gurbet ellere. Bu da eklendi suçlarıma ve annemin bakışlarına. Bir sonraki gelişime kadar üç yıl geçti. İki gün durdum beş yıl daha kayboldum sonra.  Annemin hasta olduğu, markete bakmaya artık gücünün yetmediği haberini alana kadar. Doğu hizmetindeydim o sıralar, ülkeyi baştan sona aştım, geldim ama kaderi aşamadım. İki gün sonra annem kollarımda teslim etti canını.

Tarhana çorbasının kokusuyla daldığım bu puslu geçmişten sıyrılmam için beni dürtmek zorunda kalan Sinan, “Beni dinliyor musun sen?” diye sordu. Dürüstçe ve mahcubiyetle başımı iki yana salladım, o da buna gülümsemek cömertliğini gösterdi. Her zaman gönlü geniş biri olmuştur zaten.

“Diyordum ki Müfit dayıyı hatırlarsın? Üç gün önce defnettik, bugün ilk perşembesi. Seni de götüreyim tüm eş, dost, akrabayı toptan görmüş olursun.”

Beyin idrak kanallarım çorba içince mi açılmıştı yoksa Sinan’a mahcubiyetimden mi bilmem ama normal zamanda mümkünatı yok hatırlayamayacağım Müfit’in al yanaklı yüzü bir anda gözümün önüne geliverdi. “Olur,” dedim ve kabul ettiğime anında pişman oldum. Aslında kimselere görünmeden bir an önce işimi halletmek niyetindeydim.  Sinan’ın bizde kal ısrarlarına direnerek önceden yer ayırttığım pansiyona yerleştim. Sırt çantamı omuzumdan çekip almış, odama kadar çıkarmayı kendine vazife bilmiş Sinan’a öğleden sonra buluşmak için söz verdim.

Telefonun alarmıyla beni dinlendirmek yerine daha da ezen bir uykudan uyandım. Aynadaki görüntüm tedirginlik hissimin ininden çıktığını haykırıyordu. Yıllar boyunca tüm yaşananlar için kendimi o kadar çok suçlamıştım ki biri suçlayıcı bir ifade savuracak da beni kırk yerimden bıçaklayacak diye ödüm kopuyordu. İnsan yaşlanmaya başladıkça duygusallaşıyor, biraz da cesaretini yitiriyor sanırım. Bir an Sinan’ı arasam, bir bahane uydursam, gitmesem fikri cazip geldi ama bir yanım da çocukluğuma dair tatlı izleri saklayan insanları yeniden görecek olmanın hevesindeydi. Odanın kapısını korkularımın üstüne çarpıp çıktım.

Müfit dayının evinin bize yakın olduğunu anımsıyordum ama üç ev ötemizde olduğunu unutmuşum. Erken yaşta yalnız kaldığından evine ailecek gidip gelmemiz olmazdı. Babamın dükkânında tavla atarken, bir de sokaktan geçerken ara sıra laf atardı bana, cebime harçlık sıkıştırırdı. Ablam akranı bir kızı vardı, okula gitmezdi. Ablamla da hiç anlaşamazlardı ama benimle sırdaştı. Az posta servisi çekmedim sevgilisiyle arasında. “Nakış işler, pazarda satardı,” dedim.

“Bak hele. Nasıl hatırladın pazarı? Evlendi, Bodrum’da bir terzi dükkânı açtı sonraları. Diktiği elbiselerden birini Zeki Müren görmüş de kendine elbise diktirmiş dediler. Ama doğru, ama yalan orasını bilmem,” dedi Sinan ve kendisine seslenen yaşlı bir teyzeye doğru yürürken bana beklememi işaret etti.

Yüksek duvarlarına örülmüş yaseminlerin, kapısının üzerindeki kemere gelin tacı yapmış hanımellerinin rayihalarını ciğerlerime doldurarak bizimkine nazaran oldukça büyük taş evin bahçesine toplanmış kalabalığa karıştım. Bilinçli bir biçimde, beni tanımayacaklarından emin olduğum yirmilerinde, otuzlarında oldukları belli olan genç tayfanın yoğunlaştığı tarafta bir sandalyeye oturdum. İnsanların hareketlerini izlemek, gözlemlerimi analizlere çevirmek gibi bir alışkanlığım vardır. Mesleki deformasyon ya da işinde profesyonelleşmek… Adına ne derseniz deyin, elimde olmadan insanların yüzlerini okurum ben. Tanımadığım onlarca yüzü okurken arada tanıdıklarıma da rastlıyordum. “Babamın teyze kızı Figen, ablamın hayta sınıf arkadaşı Cüneyt. Bu kimdi? Tamam, hatırladım kasabın oğlu Ali bu, yaşlanmış.” İç sesimle dedikoduya durmuşken yanımdaki sandalyede oturan, bana sırtını dönmüş tıknaz adam da mevtayı çekiştiriyordu. İstemeden kulak kabarttım, ya da itiraf ediyorum: İsteyerek.

“Ben Müfit amcayı hep nur yüzlü, tonton hâliyle bilirim. Ama dedemin anlattığına göre gençliğinde çok sert adammış. Sonradan durulmuş, içine kapanmış. Hey gidi rahmetli, yapayalnız öldü gariban.”

“Öyle deme,” dedi tıknaz adamın karşısına sandalye çekmiş olan sarışın genç. “Yalnız sayılmazdı, bizler vardık. Son bir yılını kızının yanında geçirdi. Sonra da kızı burada, yanında kaldı.”   

“Ben ondan mı bahsediyorum? Evlenmedi ya hiç. Keşke evlenseydi zavallı. Dünya iyisi bir adamdı, rahat ettirirdi yeni karısını da.”

Tıknaz adam konudan konuya atlarken ben de hayal meyal hatırladığım bazı ön bilgileri kafamda dosyalamakla meşguldüm: Müfit dayı nerede memurdu? Aslen Erzincanlı mıydı, Erzurumlu mu? Yok yok ikisi de değil Elazığlı. Eşine ne olmuştu ki? Antika bir arabası vardı, rengi kırmızıydı.

“Alsamer miydi neydi hastalığı? Allah başa vermesin son günlerinde yemek yemeyi bile unutur olmuş,” diyordu diğerlerinin yanında ayakta duran bir adam. “He ya, bizim bir akrabada daha vardı o illet. Evladını hatırlamazdı da kırk yıl önce temizliğe gittiği evin sahibesi sanırdı her ziyaretine geleni,” diyerek hastalığın ne beter bir şey olduğunu tasdikleyen hikâyeler anlatmaya başladı bir diğeri. Hikâyelerde bahsi geçen örnekler diğerlerine abartılı gelmişti. Benim gibi otuz iki yıl emniyette çalışmış olsalar hiçbir şeye şaşırmamayı öğrenmiş olurlardı, diye düşünürken bir el omzuma dokundu.

“Uğur?”

“Nevin abla başınız sağ olsun!” dedim. Yılların genç kızlık hâline dokunmadan geçişine hayret ettiğim kadar hayret etmiştim ismini bir çırpıda söyleyiverişime. Yüzünde beliren derin çizgiler dışında neredeyse hiç değişmemişti. Aynı zayıflık, aynı dik duruş, aynı zarif gülümseme. Bana cevap vermeden gençlerden birinin omuzuna elini koydu bu kez de. “Yasin ve tespih dağıtacaktık ya, erkek misafirlerinkini sen hallediversen Mehmet,” diyerek işe koştu dedikoducu genci. Gencin fırlayışı herhangi bir cenaze sahibine gösterilecek hürmetten çok Nevin ablanın tatlı sert üslubuna itaattendi. Başına eğreti biçimde bağladığı yazmanın iki ucunu çekiştirdikten sonra koluma giren Nevin abla beni bahçenin kalabalıktan uzaktaki bir köşesine sürüklemeye başladı. Pembe güllerin gölgesinde kaybolmuş küçük bir çardağın altında yeterli sessizliğe ulaştığından emin olduktan sonra, “Anlat bakalım nerelerdesin sen? İnsan ata toprağına bu kadar vefasız olmamalı,” dedi.

Biri bizi suçladığında iki seçenekten birini kullanırız genellikle. Ya karşı atağa geçer, saldırırız ya da ezilir, hak etmedikleri kadar özür sıralarız. Ben ikisini de yapmam. Sorgu odalarında piştim yıllarca. Tebessüme bulanmış sessizlik karşındakini geri çekilmeye mecbur bırakır, bilirim. Nevin abla da beni şaşırtmadı geri adım attı. “Yok kuzum, üzül diye söylemedim aslında. Ben seni çok severdim. Annenin iyiliklerini de asla unutamam. Düğünüm sırasında az analık etmedi bana. Öksüzlüğümü hissettirmedi. Sen bilmezsin tabii o günleri, yoktun ortalarda yine.”

İşte yine suçlanıyorum, diye düşündüm ve bir tebessüm daha savurup başımı yana eğdim. Nevin abla annemin onu ablamın yerine koyuşundan, iyiliklerinden, beni ne kadar özlediğinden bahsetti bir süre. “Neyse, kapatayım eski defterleri. Babamın cenazesi için gelmen büyük incelik,” dediğinde irkildim ama bozuntuya vermedim.

“Duyunca üzüldüm. Çok hastaymış galiba son zamanlarında,” dedim.  

“Bedenen turp gibiydi aslında. Ama aklı üç dört yıl içinde yavaş yavaş gitti. Nasıl anlatılır ki? Yatalak kalsa daha kolay olurdu bizim için. İnsanın aklını yitirmesi en kötüsü. Bazı günler annesi sanırdı beni, bazense çocukluğumu hatırlar, ‘Bana kızımı niye göstermiyorsunuz?’ diye bağırıp çağırırdı. Durup dururken özürler dilemeye başlardı.  Üç ay evvel bir durgunluk geldi, sessizleşti. Konuştuğunda da iki lafından biri ‘Beni güle götürün’ oldu. Bu sözü bana çok dokundu bir zaman, sonra eşim akıl etti: Bu çardakta oturmayı, sabah kahvaltısını burada yapmayı, bulmacasını burada çözmeyi çok severdi rahmetli. Meğer burayı özlermiş.”

Pembe güllerden solmak üzere olan bir tanesinin yapraklarını avcunda toplayıp toprağa bırakan kadın kalabalığın arasından biri adını seslenince bu kez elimi tuttu. “Sakın bir yere kaybolma, sana vereceğim bir emanet var. Şu kalabalık az dağılsın görüşürüz,” diyerek beni cenaze evinde kalmaya mecbur etti.

En son yirmili yaşlarımın başındayken yolda karşılaştığım ve hepi topu beş dakika konuştuğum bu kadının neredeyse otuz yıl sonra bana ne verebileceğini düşünürken telefonum çaldı. Hiçbir şey planladığım gibi gitmiyordu. Eve bakacak olan adam ciddi alıcıydı ve benden iki, üç gün daha süre istiyordu. Acil paraya ihtiyacım olmasa beş dakika beklemezdim ama buluşmanın cumartesine kalmasına razı oldum.

Çardağı kaplayan güller en göz alıcı zamanlarını yaşıyorlardı. “Rosa rampicanti, bildiğimiz ismiyle çardak gülü. Rahmetli bahçesine gözü gibi bakardı,” dedi birdenbire arkamda biten bir adam. Kartal başlı bir Devrek bastonuna yaslanarak yürüyen yaşlı adamı görünce oturduğum yerden kalktım ve adama yer verdim. Adam tanışma merasimine gerek duymadan, “Bu güller pek nazlıdır. Bakım ister, sevgi ister. Rahmetli de tüm sevgisini bu bahçeye verdi. Eşi gidene kadar toprağa bir çöp sokmamış adam, iki yılda bahçeyi cennete çevirdi. Tüm hüznünü, öfkesini bu bahçeye gömdü. Hey gidi günler hey,” dedi. Bastonunu kaldırarak evin güney cephesini işaret etti. “Şuradaki ağaçları birlikte diktik. Duvarları birlikte ördük. Bu çardağı bile kendimiz yaptık. Şimdi o gitti ben kaldım. Yakında burası da Ömer’in evi gibi harabeye döner,” demesiyle kaşlarım çatıldı. Bile isteye bana laf çarptığını düşünüp sinirlendim. Çünkü Ömer diye bahsettiği benim babamdı. Bu kez daha dikkatle incelemeye başladığım adamın yuvarlak hatlı yüzünde, sol yanağından boynuna doğru inen doğum lekesini o anda fark ettim.

“Babam hayattayken de bahçemiz bakımsızdı. Anamın bostanı dışında düzenlenmiş toprağımız yoktu Necmi amca,” dememle birlikte bastonuna çenesini yaslamış adam ilk defa başını kaldırıp yüzüme dikkatlice baktı. Babamın en sevdiği dostlarından biriydi Necmi amca. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla seracılık yapardı, müşfik, fedakâr ve cömert bir adamdı. Okumayı çok severdi. Onu sık sık kitap okurken görürdüm. Hatırladığım babayiğit adamın kemikleri yaşlılıkla ufalmış, beli bükülmüştü ama hâlâ gözlerinden zekâ fışkırıyordu. Yaklaşık yarım saat ondan da hayırsızlığıma dair cümleler dinledim. Ancak lafını, “Yukarıda Allah var, ben doğru bildiğimi kuldan saklamam. Baban rahmetli el iyisiydi lakin evine iyi bir aile reisi olamadı oğlum. Anan da Müfit’in eşi gibi kaçıp gitse yeriydi. Ben zamanında Ömer’e çok dedim; bu çocuğu bu kadar ezme dedim ama lafımı dinletemedim,” diyerek bitirdi. Yorum yapmayıp sessiz kaldığımı görünce, o da sustu. Sonra neler yaptığımla, eşimle, çocuklarımla ilgili sorular sordu ve yoruldu. Bir süre kalabalığı izledik birlikte. Müfit dayı çok sevilen biri olmalıydı, eve girip çıkanın haddi hesabı yoktu. Bizim Sinan da şaşkın tavuk gibi etrafa bakınıp beni arıyordu. Güllerin ardına doğru çekildim iyice, gittiğimi düşünmesini istedim. Bu hareketim Necmi amcanın gözünden kaçmadı elbette. “Kalabalığı ben de sevmem,” dedi. “Çiçekleri severim, hayvanları severim ama insanlar…” Eliyle havayı süpürür gibi yaptı. “Sen İstanbul’daydın en son değil mi?” diye sordu.

Konunun yeniden bana dönmesine izin veremezdim. Hem cenaze evine girdiğimden beri aklıma takılan bir soru vardı. Kalabalığa göz gezdirince bu soruyu sorabileceğim en doğru insanın yine Necmi amca olduğuna karar verdim.

“Necmi amca, Müfit dayının eşinin kaçıp gittiğini söyledin. Ne zaman ve neden gitmişti?”

“Bunu bana sorma evlat. Dedikodu sevmem ben.”

“Dedikodu yap diye demiyorum amca. Benimkisi polis merakı.”

“Polislik bir durum yoktu ki o olayda,” dedi gözlerini kocaman açarak. “Müfit kaymakamlıkta çalışırdı. Tayin gelen yeni memuru aldı, evine getirdi. Ev bulana kadar misafir etti. Etti de büyük hata etti işte. Hanımının gönlü kaydı bu delikanlıya. İkisi birlikte bir gece vakti kaçıp gittiler. Kadın nasıl tutulduysa gözü üç yaşındaki Nevin’i bile görmedi. Müfit kendisi büyüttü kızını.”

“Bir daha hiç gelmedi yani.”

“Yok gelmedi. Hem Müfit sevmezdi onunla ilgili konuşmayı, Allah rahmet eylesin ketum adamdı.”

Bir süre rahmetlinin iyi huylarından bahseden Necmi amca, bir süre sonra sustu ve gözlerini dinlendirme bahanesiyle şekerleme yapmaya başladı. Gençlerden biri elime içinde bir Yasin kitabı, seccade ve tespih bulunan poşeti tutuşturduktan sonra yemeğin başladığını haber verdi. Duvar dibinden usulca sıvışıp bana verilecek olan emaneti sonra almayı düşündüm. Lakin düşündüklerimi gerçekleştirmeme izin vermeyen ilahi güç yine devreye girdi.

“Avucunda tuttuğu gülü elinden alamadık. Dikenleri parmaklarına batmıştı, sicim gibi kan akıyordu parmaklarının arasından. Boşluğa baktı birden, gülü ileriye doğru uzattı, ‘Geldin mi? Günahlarımı bağışla. Hazırım artık. Canım sana teslim’ dedi ve gül diye sayıklaya sayıklaya son nefesini verdi rahmetli.”

“Vah, vah Azrail göründüyse gözüne demek ki.”

“Ya sormayın, o hâli gözümün önünden gitmiyor. Hiç kırılmadım, incinmedim. Öz babamdan öte babalığını gördüm ama son zamanlarında tuhaflaştıydı iyice. Nevin’e ‘Hanım’ diye seslenmek mi dersiniz, beni dövmelere kalkmak mı dersiniz. Huzur bırakmıyordu evde. Allah’tan buraya gelmeyi akıl ettik de huzura kavuştuk. Her gün sabahtan akşama dek çardakta oturup tespih çekiyor, dua ediyordu.”

“Hep böyle oluyor işte, ölüme yaklaştıkça alnı seccadeye varmaya başlıyor insanların. Günahlarını düşünüp pişmanlık denizinde boğuluyorlar. Oysa her gün son nefesi verecek…”

Tam bahçe kapısına yaklaşmışken dikkatimi cezbeden konuşmanın devamını dinleme gereği hissetmedim. Belli ki imam efendi, Müfit dayının damadı olduğunu tahmin ettiğim adamı daha da inançlı olmaya davet edecekti. Cinayet büroda geçen uzun yıllar bana pek çok kez bir yaratıcının varlığını ve günahsızları esirgediğini kanıtlamış, pek çok kez de yarattığı kötüler yüzünden isyan etmeme sebep olmuştu. Çok da inançlı biri değildim anlayacağınız. Yemeğin sonunda edilecek dualar da içimi darlayacaktı, kaçmak zamanıydı. Bahçe kapısından adımımı atmamla birlikte Sinan’a yakalandım.

“Nereye? Sabah beri seni arıyorum. Gittin sandım, kızıyordum,” dedi koluma girerken.

“Bırakırsan gideceğim kardeşim,” dedim yarı şaka yarı ciddi bir ses tonuyla. O da ne demek istediğimden emin olmaya çalışır gibi duraksadı ama belli ki beni bırakmaya hiç niyeti yoktu. Daha da yapıştı koluma ve beni yemeğe katılmaya mecbur bıraktı. Normal bir yerde ya da zamanda olsak tersler işime bakardım ama milletin acısının içine tatsızlık çıkarmaya, hatta hır gürle dikkatleri üzerime çekmeye niyetim olmadığından emrivaki tavrına uyum gösterdim. “Beni tanımazlarsa tanısınlar diye zorlama bari,” dedim başımı tabaktaki nohutlu, tavuklu pilava gömerken. Kimseyle göz teması kurmamaya çalışıyordum. Sinan da bu arzuma riayet etti. Konuşmadan ölünün ardına dağıtılması adetten olan yemeği yemeye başladık. Şehir tavuklarında bu lezzeti bulmak ne mümkün? Utanmasam ikinci tabağa uzanacaktım.

Yanımda oturan ben yaşlarındaki bir adam sanki kalbimden geçeni okumuş gibi boşta duran tabaklardan birini önüme doğru itti. Fısıldayarak, “Cenazelere pilavı hep anan pişirirdi. Belli ki onun pilavının tadını anımsadın. Ye, çekinme,” deyince adamın beni tanıdığını anladım ama ben onu çıkaramamıştım. O da kendini tanıtma gereği hissetmedi. Yemeğim bitene kadar bir daha konuşmadık. İmam pilavını bitirmeden kalkmak en iyisiydi, yoksa ben de ellerimi semaya kaldırıp sürekli âmin demek zorunda kalacaktım. Cebimden sigara paketini çıkardım ve özellikle herkesin görebileceği biçimde tutarak masadan kalktım. İkramı seven adam da benimle birlikte kalktı. “Bana da uzat bir tane Uğur. Zamanında babanın zulasını da birlikte patlatmıştık, hatırladın mı?” diye sordu.

İşte o anda beynimdeki anı defterlerinden biri daha açıldı. “Nasıl hatırlamam Recai. Çok değişmişsin, gözlerinin feri gitmiş. Ateş gibi delikanlıydın babamın çırağıyken,” dedim samimi bir biçimde gülümseyerek. Benden iki yaş büyük olan ve ben terki diyar edince babamın yeni oğlu olan Recai dostça omzuma vurdu birkaç kez. Konuşmadan sigaralarımızdan aynı anda bir nefes çektik ve aynı anda bıraktık dumanı havaya.

“Gitmekle iyi ettin,” dedi ama konuyla ilgili başka bir şey söylemedi. Yeniden derin bir nefes çekti sigaradan. Babam onu daha dokuz yaşındayken almıştı yanına. Okula birlikte giderdik. Okul çıkışlarında o dükkânda çalışıp evine para götürmek zorundayken ben top peşinde koşardım. Annem ölmeden önce marketi ona devretmişti. Ne de olsa yokluğumuzda anamızla ilgilenen hep o olmuştu, itiraz etmedik bu duruma.

“İşler nasıl?” diye sorsam da o dükkânın son hâlini merak ettiğimi anladı.

“Çok oldu sattım dükkânı. Eşim ölünce İzmir’e yerleştim, dar geldi buralar.”

Son iki saattir sıklıkla duyduğum cümleyi yineleyerek, “Mekânı cennet olsun,” dedim.

“Cehennemdedir. İntihar edenler cennete giremezler.”

Orası belli mi olur, diyecektim ama kendimi tuttum. Tıpkı neden intihar etti, diye sormak isteyip de soramadığım gibi… Polis soruşturması yürütmüyordum neticede. Kim ne anlatmak isterse onu anlatsın zamanıydı bu.

“Rahmetli Müfit dayı dükkâna çok gelirdi hatırlar mısın? Baban vefat ettikten sonra da gelmez oldu pek. Ne vakit ki benim hanım, çocuğumuzun ölümünü kaldıramayıp intihar etti o vakitten sonra yeniden gelir olduydu. Bana bir gül fidesi getirdi. ‘Al bunu Recai. Dibine göm tüm öfkeni, acını, hıncını. Kaderinin üstünde açsın güller.’ Aynen böyle dediydi.”

“Başın sağ olsun,” diyebildim dilimle dişim arasında. Az evvel, gözlerinin feri sönmüş, dediğim adamın, benden çok anama evlatlık yapmış Recai’nin hayatı sönmüştü ve benim haberim yoktu tüm olan bitenden. “Üzüldüm”

Recai bir çırpıda on iki yaşındaki oğlunun nasıl denizde boğulduğunu, eşinin onu kurtaramadığı için kendini suçladığını anlattı. İnsan yüzlerini okumakla övünen bu emekli polisin deneyimi bile Recai’nin yüzündeki acının derinliğini okumaya yetmezdi. Recai’nin yaşadıklarını bu kadar detaylı anlatması beni şaşırtmadı. Cenazeye gelen insanların çoğu aslında ölene değil, kendi kayıplarına ağlar, derdi kayınvalidem. Doğru bir tespitti bu. İçinde bulunduğumuz ortam Recai’ye de kendi acılarını anımsatmıştı.

“Gül fidesini diktin mi peki?” diye sordum konuyu değiştirmek için. Bir an boş gözlerle baktıktan sonra hatırladı.

“İlk kışta soğuk aldı o fide. Garip adamdı Müfit dayı. İki cenazemden birine bile gelmeyen huysuz ihtiyar fideye bakmak için evime kadar geldi. ‘Gül nazlıdır. Onu sevmezsen solar, gider. Hele onu seven başka birini bulursa seni kesinlikle terk eder. Kökü yeterince derine gömememişsin,’ diye azarladı beni.”

“Ben huysuzluğunu bilmem, cebime koyduğu harçlıkları hatırlıyorum daha çok. Al yanaklıydı bir de.”

“Alkoldendi o. Fıçı gibi içerdi ama kimse bilmezdi içtiğini. Her gün bizim markete niye uğrardı sanırsın. Tövbe tövbe. Rahmetlinin arkasına konuşuyorum da deminden beri şiştim içeride. Vay şöyle iyiydi, vay şöyle müşfikti. Bence o adamda tuhaf bir şey vardı. Dengesizdi. Babanla tavla oynarken yenildiğinde gözleri dönerdi adeta. Yenilmeyi hiç hazmedemezdi. Bir gün kan çıkacak bu oyunun sonunda, diye düşünürdüm.”

“Babamın tezgâh altında sakladığı çifteyi hatırlar mısın? İtalyan malıydı. Çift tetik, sabit şok bir Beretta s55. Bir gün kaçırmıştık dükkândan. Güya talim yapacaktık. Boyumuz kadar bir tüfekti neredeyse,” dedim kahkaha atarak.

“İçinde fişek yoktu ama baban yerinden oynadığını fark edince bana fişek gibi bir tokat yapıştırmıştı.” Acıyı hâlâ hisseder gibi elini yüzüne koymuştu. Gülüyordu ve ilk defa eski Recai’ye benzemişti. “Bak, şimdi hatırladım. O tokatla kalmayacak eşek sudan gelene kadar dövecekti beni de Müfit dayı durdurmuştu onu. Belinden kendi silahını çıkarıp göstermişti rahmetli. Tüfeğin riskli olduğunu söylemişti.”

Bu detay beni şaşırtmıştı. Ben çocukken bizim oralarda kimse tabanca taşımazdı. Askerden çekinirler, bir silahları varsa bile yorgan yığınlarının, dürülmüş halıların arasında saklanırdı.

“Belinde silahla mı gezerdi Müfit dayı? Yanlış hatırlıyor olmayasın,” dedim.

“Kaymakamın korumasıydı ya.”

Bu detayı da unutmuştum. Kaymakamlıkta çalışıyor diyorlardı da memuriyetinin ihtivasından bahsetmiyorlardı.

“Eşi kaymakamlıktan başka bir memurla kaçtı, diyorlar. Aklıma takıldı, hiç mi kızını arayıp sormamış bu kadın, Recai?”

“Rahmetli anan anlattıydı, çocukken her doğum gününde kızına oyuncak yollarmış. Büyüdükçe oyuncakların yerini çeyizlik malzemeler almış. Nevin abla hiçbirini istememiş, fakir fukaraya dağıtmış.”

“Nevin abla annesini görmeye hiç gitmiş mi?”

Arkamızdan bir ses, “Bunları neden merak ediyorsun? Erkeklerin dedikodu yapması da ayrı çirkin oluyor,” dedi öfkeyle. Recai de ben de utancımızdan bir süre dönemedik, çünkü Nevin ablanın sesiydi bu. Dönüp baktığımda kaşları çatık bir biçimde elinde tuttuğu bohçayı göğsüme itti kadın. Ne diyeceğimi bilemedim. Özür dilemekle, açıklama yapmak arasında gidip geldikten sonra sessiz kalmayı tercih ettim. “Annen bir gün bir çocuğun olursa onun çeyizine yatak örtüsü dikmemi istemiş, parasını da peşin vermişti. Emanetini aldığına göre git istersen artık,” dedi sertçe. Çok derin bir yarayı bilmeden kanattığımın farkına vardım o anda. Başımı eğdim, dudaklarımın arasından cılız birkaç özür kelimesi döküldü.

“Sen büyük şehirlerde duygularını yitirmişsin belli. Bu tip konular konuşulmaz buralarda. Geride kalanı yaralayacak gidişlerden hiç bahsedilmez. Zamanında senin evini terk edişinin üstünü örtmüştük biz.”

Recai, Nevin abla cümlesine başlarken çaktırmadan sıvışmış, beni kurşunların önüne atmıştı. Kırılan kadın canımı yakmak istemişti, anlıyordum bunu.

“Abla kötü bir niyetim yoktu. Hele fırsatçılık… Dedikodu…Asla. Ben sadece polisliğin verdiği merakla…”

“Soruşturma mı yapıyordun?”

“Haddime değil tabii de…”

Nevin abla iki elini kalbinin üstünde birleştirdi. “Canım yanıyor Uğur. Canım çok yanıyor. Babam gitti. Öksüz büyüdüm, şimdi yetim de kaldım. Yaşıyor mu o kadın, nerededir, başka çocuğu oldu mu, neden hiç gelmedi, beni hiç mi sevmedi? Tüm bunları merak etmedim mi sanıyorsun? Çok düşündüm, çok ağladım ama sonra nefret ağır bastı, onu unutmaya çalıştım, yok saydım. O ne yaptı, her doğum günümü bana zehir etti yıllarca. Elimde bir adres olsa babamın ölümünü haber etmek, aklını yitirmesinde payının olduğunu söylemek isterdim. Bulur musun bana adresini? Dört yıldır hiç haber yok. Belki de öldü. Hayattaysa o da yansın benim gibi istiyorum.”

“Hediyeler yolladığına göre bir adresi olsa gerek sizde,” dedim konuyu uzatmadan.

“Babam bana adresi hiç göstermedi, mektuplar, paketler hep babamın dostu Necmi amcanın seraya gelirmiş. Bana babam verirdi o kadından gelen hediyeleri.”

Nevin abla, yetmişine merdiven dayamış kadın, “anne” diyemiyordu. Karşımda az önceki kaplan tavırlı kadının yerine geçmiş küçük bir kız çocuğu var gibiydi.

“Elimden geleni yaparım abla. Emniyette hâlâ hatırımı sayacak arkadaşlarım var. Soruştururuz bir.” Elimdeki paketi hafifçe salladım. “Ellerine sağlık, ben gideyim artık,” dedim.

Baba ocağını satacak olmanın ağırlığı, kızın düğün masrafları, geçmişin acı veren düşünceleriyle boğulmaktan kaçmak için kendime bir bahane bulmuştum: Müfit dayının hanımının nereye kaçtığını bulmak. Önümüzdeki üç gün içinde bir haber almak istiyorsam cuma günü ilk iş birkaç dostu aramak olmalıydı. Kaldığım pansiyona doğru yürürken aklımda bu düşünceler, kucağımda beyaz ve sabun kokan bir bohça vardı. 

Ertesi sabah erkenden uyandım. Yakın gözlüklerimi takıp telefonumdaki kayıtlı numaralar arasından benim eski çaylağın, şimdilerin başkomiseri Zafer’in numarasını buldum. Tam arama tuşuna basacaktım ki aklıma geldi, kadının adını bile sormamıştım. Müfit Tekin’in kayıtlarından bulurdu nasıl olsa. Topu Zafer’in kucağına bıraktım. Eminim o da yardımcısı Hüseyin’e fırlatacaktı o topu. Teşkilatta, daha doğrusu Zafer’deki hatırımın ne denli büyük olduğu aynı gün daha akşam olmadan belli oldu. Zafer tüm dikkatini benim basit isteğime vermişti.

“Ağabey, neredeyse altmış yıl geçmiş üzerinden. Nüfustan falan kayıtlara ulaştım ulaşmasına da bu işte bir iş var. Kadın buhar olup uçmuş sanki. Senelerdir kadına dair en ufak bir ize ulaşamadım. Hakkında kayıp ihbarı da yok. Kadınla kaçtığından bahsettiğin memurun adı Halil Aydın. Ailesinden baba hayattaymış sadece, onunla konuştum. Oğlu Dalyan’a gittikten kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuş ve bir daha ondan haber alamamışlar. Evli bir kadınla kaçtığına asla inanmamışlar. Hatta Dalyan’a gidip sormuş, soruşturmuşlar. Senin Müfit Tekin’le de konuşmuşlar o vakit. Adam perişanmış, aileyi kovmaktan beter etmiş. Öyle dedi baba. Kayıp ilanı vermişler ama sonuç çıkmamış. Birileri Almanya lafı etmiş. Ama hak verirsin ki bu kadar eski bir olayda yurt dışına çıkıp çıkmadıklarını kısa sürede bulamam.”

“Haklısın,” dedim. “Teşekkür ederim ilgin için. Kadına dair hiç mi iz yok diyorsun? Hediyeleri gönderdiği adresi bulsam bir şeyler çıkarır mıyız?”

“Belki. Gül Tekin hâlâ Dalyan’da ikamet ediyor kayıtlara göre. Boşanma isteği bile olmamış.”

“Kadının adı Gül müymüş?”

Zafer’in ismi teyit etmesiyle teşekkürler edip telefonu kapattım. Hızla otelden çıktım. Sora sora Necmi amcanın evini buldum. Yaşlı adam bastonuna çenesini yaslamış evinin bahçesinde şekerleme yapıyordu yine. Korkutmamaya çalışarak adını seslendim, yine de oturduğu yerde sıçradı. Selam sabah etmeden konuya giriş yaptım.

“Necmi amca, sana Müfit dayı ve hanımı ile ilgili çok önemli bir şey soracağım.”

“Oğlum kapanmış gitmiş olay, ne diye deşiyorsun anlamıyorum ki!”

“Deşmek değil, Nevin ablanın bir isteği var benden. Onun için uğraşıyorum,” dedim olabildiğince yumuşak bir sesle. Necmi amcanın bakışları değişti, başını öne eğdi ve dudağıyla dişinin arasında, “Sor,” dedi.

“Gül Hanım’ın hediyeleri ve kızına yazdığı mektuplar sana gelirmiş. Üzerlerinde hiç adres var mıydı?”

“Vardı ya da yoktu, dikkat etmedim ben,” dedi ama yalan söylediği çok belliydi.

“Adres falan yoktu değil mi? Aslında kadından gelen paketler de yoktu,” dedim kasıtlı bir şekilde sesime sert bir ton vererek.

“Oğlum bak, bu konu ne seni ne beni ilgilendirir. Giden gitmiş. Sen işini bilirsin, usulünce kapat bence bu konuyu. Hayır, sonunda üzülen yine Nevin olur.”

“Necmi amca kapatmayacağım. Çözdüm zaten. Müfit dayı hediyeleri kendisi alıyor, mektupları kendisi yazıyordu değil mi? Sen de bu sırra ortak oluyordun.”

Necmi amca huzursuz bir biçimde kıpırdandı yerinde. Bastonu duvara yaslayıp dizlerini ovalayarak konuşmaya başladı.

“Doğrudur. Nevin üzülmesin, annesi onu unuttu sanmasın diyeydi, kötü bir niyetimiz yoktu. Paketler eve gelecek olsa işe postacı karıştırmak, adres bulmak gerekecekti. Yıllarca sürdürdük bu oyunu. Nevin çocukken Müfit paketi önceden bana bırakır, sonra hediyesini almaya bana yollardı kızını. Ben de annesinden gibi verirdim. Büyüdükçe Nevin hediyeleri istemez, dağıtır ya da kaldırır atar oldu ama Müfit yine de devam etti oyuna. Kimseye bir şey demedim ben. Sen nasıl anladın peki?”

“Hediyeler dört yıl önce kesilmiş. Müfit dayının hastalığının başladığı zamana denk geliyor. Adam çoğu zaman kızını bile hatırlamıyordu, doğum gününü takip edemez olmuştur. Bir sorum daha var ama bu çok önemli. İyi düşünmeni ve doğruyu söylemeni istiyorum. Yalan söylersen yaşına başına, baba dostu oluşuna aldırmam, seni de yakarım,” dedim tehditkâr bir biçimde. Yıllarca sorgularda gösterdiğim en sert maskemi yüzüme geçirmiştim. “Sence Müfit karısını ve karısının aşığını öldürmüş olabilir mi?”

Yaşlı adam soruma hiç şaşırmamıştı. Ya aynı soruyu yıllardır kendine soruyordu ya da cevabı net bir biçimde biliyordu. Bir süre sustu. Sorguda olsak karşımdakini çözecek tavrım ona sökmemişti. Bacak kadar hâlimi bilen adam beni hâlâ o kısa pantolonlu çocuk olarak görüyordu çünkü.

“Tüm Dalyan halkının aklından geçtiği gibi benim de aklımdan geçti bu soru. Onlar mektupları, hediyeleri duydukça unuttular bu fikri ama hakikati bilen ben unutmadım.  Yine de bu soruyu Müfit’e hiç sormadım. İyi adamdı Müfit.”

“İyiydi ya da değildi. Sorun bu değil. Ben nice iyi adamlar gördüm bir anlık öfkeyle ne kötülükler yapabilen. Ülkedeki kadın cinayetlerinin çoğunu da iyi adamlar işliyor zaten. Soru şu: Sence yaptı mı?”

Necmi amca, soruya ne evet dedi ne hayır. Sustu, sadece dudaklarını aşağıya doğru kıvırmakla yetindi. “Bahçe düzenlemeye karşı birden gelişen ilgisi şüphelendirdi ama zaman içinde bunun sadece aldatılmasıyla, terk edilmesiyle baş edebilme yolu olduğuna kanaat getirdim,” dedi omzunu silkerek.

Bahçe… Gül ağacı, çardak… “Beni güle götürün” deyip duran adam aslında pembe gülleri değil, karısını kastediyordu. Necmi amcanın ne yapmayı düşündüğümle ilgili sorularını duymazdan gelerek kalktım. Önce Nevin ablayla konuşmalıydım. Fazla vaktim yoktu neticede. Komşu evine doğru yürürken akşam ezanı okunuyordu. Tüm vakit namazlarını camide kılmaya ant içmiş Sinan yine yoluma çıktı. “Nereye böyle hızlı hızlı ihtiyar?” diye sordu sırıtarak. Cevabı alınca da Nevin abla ve eşinin evi kapatıp Bodrum’a döndüğünü söyledi. Biraz dinlenip rahmetlinin kırkını da yaptıktan sonra evi boşaltacaklarmış. Perşembe’si, kırkı, elli ikisi… Adetler üzerine brifing dinleyecek vaktim yoktu. Jandarmayla iletişime geçmeli, şüphelerimden bahsetmeliydim. Sinan’ı ekip bir taksi çevirdim ve Ortaca’ya doğru yola çıktım.  

Bir gece olarak planladığım Dalyan ziyareti tam dokuz gün sürdü. Bu süre içinde eski dostlar, onların bağlantıları, telefon zincirleri derken güç bela alınan izinlerle bahçe kazılmaya başlandı, gül ağacı ve çardak yerinden söküldü. Nevin abla ile karşılaşmaktan korktuğum için kazı işlemlerini gizlice izlemiş, kimselere görünmemeye çalışmıştım. Gül Tekin ve Halil Aydın’a ait olduklarının daha sonra teyit edileceği kemiklere tam da tahmin ettiğim yerde, çardağın altında ulaşıldı. İki arada bir derede baba ocağını satmış, tapu işlemlerini tamamlamıştım. Sessizce gitmek zamanı gelmişti.

Sırt çantam ve elimde beyaz bir bohçayla otobüs beklerken Sinan yanımdaydı. Benimle bekleyen birkaç yolcu otobüse binerken bana sıkı sıkıya sarılan Sinan, “Evi de sattın. Bir daha seni hiç göremeyiz be Uğur?” diye sordu kendine has üslubuyla.

“Uğur mu? Dalyan’ın uğursuzuyum ben. Bu kez de sevdiğiniz, acıdığınız tonton Müfit’i herkesin gözünde öldürdüm de gidiyorum baksana. Aklınız varsa siz sokmazsınız beni artık Dalyan’a,” dedim otobüse binerken.

Facebook Yorumları
Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Ücretsiz! Okuyun!spot_img
Suç Öykülerispot_img

En Son Yazılar