Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

SELİN BAK İLE İLK ROMANI HAKKINDA KEYİFLİ BİR SOHBET

Diğer Yazılar

Gamze Yayık
Gamze Yayık
Gamze Yayık. 1972 yılında doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle Türkiye’nin farklı şehir ve okullarında süren eğitimi, Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden 1994 yılında mezuniyetiyle son buldu. İşsiz bir mühendis olarak başladığı yetişkinliğini Ying Yang mahlasıyla DivxPlanet sitesinde polisiye dizi ve filmlere gönüllü altyazı çevirmenliği, altyazı editörlüğü yaparak geçirdi. En büyük tutkusu olan kitaplardan ve okuyup öğrenmekten asla vazgeçmedi. İzmir’de yaşıyor. Halen Handan Gökçek’in “Yaratıcı Yazarlık” Atölyesi’nde polisiye okuma tutkusunu yazma uğraşına çevirmeye çabalayan bir öğrenci.

Sevgili Selin, seni Dedektif sayfalarında yazar olarak görmeğe alışığız. Bu sefer konuğumuz oldun, hoş geldin sefalar getirdin. Genelde klasik bir tanıtım  sorusuyla başlamak adettendir ancak polisiye camiasında bilmiyorum Selin Bak’ı tanımayan var mıdır. Biz yine de senden kısaca kendini tanıtmanı rica edelim.

Çok teşekkür ederim, burada olmak benim için gerçekten çok keyifli. Dedektif Dergi sayfalarında yazar olarak görünmek ayrı bir heyecandı, ama bu kez konuk olmak bambaşka bir his.

Kısaca kendimi tanıtayım. 1981 yılında Trabzon’da doğdum. Erzurum Atatürk Üniversitesi Hemşirelik Bölümü mezunuyum ve yirmi beş yıldır sağlık sektöründe çalışıyorum. Dedektif Dergi SUÇÜSTÜ Dergi ve 221B’de polisiye üzerine eleştiri ve inceleme yazılarım yayımlandı. Öykülerim, Dark İstanbul Yayınları’nın Dark Polisiye 4, 5 ve 6. kitaplarında yer aldı. Karanlık tarafı, insan psikolojisinin gölgelerini ve suçun arka planındaki motivasyonları anlatmayı seviyorum. Yazmaya, öğrenmeye ve polisiyenin açtığı yeni patikalarda yürümeye devam ediyorum.

Çok enerjik ve üretken birisin. Mesleğin yorucu ve çalışma saatlerin uzun. Yine de okumaya, yazmaya zaman bulman beni hep şaşırtmıştır. Selin Bak’ın yoğun bir günü nasıl geçer, ne ara okur, ne ara yazar?

Ah keşke bir formülüm olsa da herkesle paylaşsam. Aslında günlerim çok sıradan ve kaotik. Hemşirelik yorucu bir iş; tempo yoğun, bazen duygusal yükü ağır olabiliyor. Ama okumak ve yazmak benim için bir hobi değil, nefes almak. O yüzden zaman bulmuyorum, zaman açıyorum.

Sabah çok erken kalkarım. Ev sessizken, herkes uyurken bir yarım saat bile olsa okurum ya da yazarım. O saatler benim için bir tür ritüel. Gün içinde hastanedeysem sürekli insan hikâyelerinin içindeyim. Belki tam o anda yazamıyorum ama gözlem hep sürüyor. Bir yüz ifadesi, bir cümle, bir sessizlik, hepsi akşam sayfaya dökülüyor. Okuma kısmı da ilginç. Her fırsatta, her yerde okuyorum. Hastanede üç dakikalık bir boşluk mu var, kitap açılır. Yemek molasında birkaç sayfa daha. Telefonumda her zaman bir e-kitap, çantamda mutlaka gerçek bir kitap olur. Akşam eve geldiğimde yorgun olsam bile bilgisayarı açıyorum. Çünkü yazmak benim için yük değil, yükü atan şey. Beni arındırıyor, dengeliyor. Kısacası ben yazıya vakit ayırmıyorum; yazı beni hayatta tutan şey olduğu için o kendine yer açıyor.

Sonsuzluk Kapanı bir ilk roman. Yaratım, yazım ve yayımlanma sürecindeki tecrübelerini genç ve hevesli yazarlar için bizimle paylaşır mısın?

Sonsuzluk Kapanı benim ilk romanım ve itiraf etmeliyim, yazma yolculuğu kadar bekleme ve sabretme yolculuğuydu da. Önce şunu söyleyeyim, bir roman yazmak, insanın kendisiyle uzun bir yolculuğa çıkması gibi. Bazen çok heyecanlanıyorsun, bazen her şey kötü geliyor. Benim için süreç üç aşamalıydı.

Sonsuzluk Kapanı Kapak

İlki yaratım aşaması. İlk kıvılcım bir soruyla başladı. “Bilimin imkânları insan vicdanıyla çatışırsa ne olur?” Bu fikir büyüdü, karakterler konuşmaya başladı, ben de peşlerinden gittim. İlk taslakta kusursuzluk aramadım, sadece hikâyeye nefes aldırmaya çalıştım.

İkincisi, yazım ve yeniden yazım aşaması. Bir roman asla ilk yazdığın hâliyle yayımlanmaz. Ben taslağı bitirdikten sonra defalarca yeniden yazdım. Bazı bölümleri kestim, bazılarını tamamen attım. “Silmeye acımamak” önemli bir eşik.

Üçüncüsü yayınevine sunma ve bekleme aşaması. Bence en çok burası zor geliyor. Dosyanızı gönderdikten sonra sessizlik olur. O sessizlikte insan kendinden bile şüphe eder. Benim tavsiyem dosyanız bitince 1–2 ay dinlendirin. Sonra yeniden okuyun, gerekirse bir daha yazın. Yayınevine kısa, özenli bir ön yazıyla gönderin. Ve beklerken yeni bir şeye başlayın. Çünkü zihni en çok tüketen şey, beklerken hiçbir şey üretmemek. Bir de şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki bir romanın yayımlanması tesadüf değildir. Ama yazılması tamamen cesarettir. Cesaret ettikten sonra gerisi adım adım geliyor.

İlk kitabının öykülerden oluşan bir dosya olacağını düşünürken roman sürprizi geldi. Öykü yazmak mı daha keyifli roman mı desem? Derlemeler ve dergilerde yayımlananlar dışında yakınlarda bir öykü kitabını kütüphanemize koyabilecek miyiz?

Bu soru beni en çok gülümseten soru olabilir. Çünkü doğru. Benim ilk kitabım aslında bir öykü kitabı olacaktı. Öyle planladım, öyküler birikti, seçkilerde yer aldı, dergilerde yayımlandı… Derken bir gün “ben sadece bir sahne yazayım” diye oturup kalktığımda kendimi bir romanın içinde buldum.

Selin Bak

Öykü ve roman arasında şöyle bir fark var. Öykü bir anı yakalar, ışığı çakar, vurur ve gider. Çok yoğun, çok güçlü, neredeyse tek nefeslik bir duygu aktarımıdır. Romansa bir yolculuk. Karakterlerle birlikte yaşarsın, büyürsün, dönüşürsün. Sabır ister, inat ister. Öykü yazmak benim için ateş, roman yazmak kor gibi.

Hangisi daha keyifli dersen… Öykü beni hemen tatmin ediyor. Roman beni uzun süre ayakta tutuyor.

Yakınlarda öykü kitabı gelir mi? Evet. Net. Nokta. (Spoiler vermiş olayım.) Hatta masamda bir dosya var, adı bile belli ama biraz nazlı ilerliyor. Çünkü öykü dosyasını yayımlamak için sadece iyi öyküler yetmiyor; bir bütünlük, bir ruh gerekiyor. O yüzden şöyle diyebilirim; Öykü benim ilk göz ağrım, roman kalbimi çalan beklenmedik aşkım. Ve evet… Bir öykü kitabı mutlaka gelecek. Kütüphanede yerini almak için doğru zamanı bekliyor.

Gelelim başkomiserimiz Asya Sağlam’a. Asya Lancome Idole kullanan, lacivert Toyota’sına bakmayıp kendine özen gösteren, Trabzon sporlu, aşkta cüretkâr, sigaraya, çaya düşkün, seçici, epey de asabi bir kadın. Asya’yı bugüne kadar okuduğumuz polisiyelerdeki karakterlerden ayıran şey ne?

Asya Sağlam’ı yazarken tek bir hedefim vardı; Bir kadın polis karakter değil, bir insan yaratmak. Çünkü polisiyede kadın karakterler genellikle iki uçta veriliyor. Ya aşırı sert, duygusuz ve “erkekleşmiş” bir figür ya da travmasıyla tanımlanan, kırılgan bir kadın. Asya bunların hiçbiri değil. Asya insan.

Selin Bak

Lancome Idôle kokuyor çünkü kokusunu seçmek bile bir karakter ifadesi. Seçici, çünkü hayatın her alanında kalitesizliğe tahammülü yok. Trabzonsporlu çünkü Trabzonspor gibi o da nereden geldiğini unutmuyor. Çayı sigarayı seviyor, bazen öfkesi burnunda. Ama birine güvenince kalbinin hepsini verir. Aşkta da, soruşturmada da risk almaktan korkmuyor.

Onu diğerlerinden ayıran şey şu bence, Asya’nın kırılganlığı da güçlü yanları kadar görünür. Çünkü Asya mükemmel değil. Başarısız oluyor, yanlış karar veriyor, kontrolü kaybediyor, duvara çarpıyor, sonra kalkıyor.

Bir diğer fark, Asya’nın hayatı sadece “iş” değil. Onu evde pijamasıyla, yorgunluğuyla, yalnızlığıyla görüyoruz. Seviyor, üzülüyor, sinirleniyor, bazen kahkaha atıyor. Yani sadece suç çözen biri değil, hayatta kalmaya çalışan bir kadın.

Bir erkek karakter aynı özelliklere sahip olsa kimse garipsemeyeceği için, Asya’nın öfkesi, libidosu, tutkusu “fazla” bulunabilir. Ama ben özellikle “fazla” yazdım. Çünkü kadınlar bazen fazla olur.

Asya’nın en ayırt edici özelliği de kendini saklamıyor. Ne işte, ne aşkta, ne hayatta.

Romanda polisiyenin dışında kadının kendi ayakları üzerinde duruşu, şiddet, özgürlük ve haklar, adalet, liyakat konularına da değinmişsin. Bu bağlamda polisiye vaka anlatımı dışında bir derdin olduğunu hissediyoruz. Toplumsal sorunları irdeleme ve çözüm arama açısından polisiye türünün gücü hakkında neler düşünüyorsun?

Kesinlikle doğru, romanda sadece bir vaka anlatma derdim yoktu. Polisiye benim için suçun nasıl işlendiğinden çok, neden işlendiğini sorgulayan bir tür.

Kadının kendi ayakları üzerinde durması, şiddet, özgürlük, liyakat, adalet… Bunlar hayatın içindeki meseleler ve polisiye tam da hayatın kırılma noktalarını anlatan bir tür. Bir suçun gerçekleştiği yerde mutlaka bir adaletsizlik, bir sistemsel aksama, bir hak gaspı vardır. Polisiye bu karanlığın perdesini aralıyor.

Polisiye, toplumun röntgen filmidir. Siz bir vakayı çözerken aslında sınıfsal ayrımı, kadına yönelik şiddeti, kurumsal çürümüşlüğü, liyakat eksikliğini, adaletsizliği anlatırsınız. Polisiye türünün en büyük gücü burada işte. Okura “ders vermeden” düşündürmek. Mesajı bağırarak değil, hikâyenin altına yerleştirerek aktarmak.

Asya Sağlam da bunun bir parçası. O bir “kadın polis” değil, erkek egemen bir sistemde hak ettiği alanı söke söke alan bir kadın. İşi yaptığı için değil, kendi varlığından ödün vermeden yaptığı için güçlü.

Benim için yazmak sadece eğlence değil; bir söz söyleme biçimi. Polisiye, adaleti kuramadığımız yerde adaletin hayalini kurma alanı. Bu yüzden polisiye sadece suçun değil, vicdanın türüdür diyorum.

Günümüzde yazar artık masa başında dosyasını kapatıp yeni ilhamları bekleyemiyor. Kitabın tanıtım ve satış süreçlerine de katılmak zorundayız. Bu bir taraftan ilginç ve sosyal ilişkileri geliştiren bir tecrübe, diğer taraftansa oldukça vakit alan ve yorucu bir maraton. Bu konudaki düşüncelerini öğrenmek isterim.

O kadar doğru ki… Eskiden hayalimiz şuydu: “Ben yazımı yazayım, gerisi yayınevlerinin işi.”

Ama artık öyle bir dönemde değiliz. Şu an yazar bütün sürecinin içinde. Yazıyor, tanıtımını yapıyor, sosyal medyada var oluyor, etkinliklere katılıyor, okurla buluşuyor… Yani roman masa başında bitmiyor, sahada devam ediyor.

Bir yandan güzel; Okurla doğrudan temas kuruyorsun, mesaj alıyorsun, yorum alıyorsun, insanların kitabına dokunduğunu görüyorsun. Bu duygu inanılmaz. Kitap sadece rafta duran bir nesne değil, okurun hayatına giren bir deneyim oluyor.

Ama bir yandan da zor. Çünkü bu süreç çok zaman alıyor ve çok enerji istiyor. İnanılmaz yoğun olduğum günlerde bile tanıtım postu hazırladığım oluyor. Etkinlikler, röportajlar, sosyal medya… Yazarın bir anda tek kişilik bir PR ekibine dönüşmesi gerekiyor. Yazmak benim merkezim. Tanıtım ise kitabımın okura ulaşmasını sağlayan yolculuk. Çünkü ün, ilgi, beğeni gelip geçici. Ama yazdığın metin, sen sustuktan sonra da konuşmaya devam ediyor.

Bu süreç yorucu, evet. Ama okurla kurulan bağ çok kıymetli. Yazar artık yalnız değil, okurla birlikte yürüyen biri.

Son olarak Selin Bak hangi polisiye kitapları ve yazarları sever, hangi dizi ve filmleri izlememizi tavsiye eder öğrenmekten mutluluk duyarız.

Bu soru beni çok mutlu ediyor çünkü polisiye sadece yazdığım bir tür değil, gerçek anlamda beslendiğim bir evren. Okur olarak hangi dünyadan beslendiğim aslında yazar olarak kurduğum dünyayı da şekillendiriyor.

Dünyada özellikle Kuzey polisiyesine büyük bir hayranlığım var. Maj Sjöwall & Per Wahlöö ikilisinin Martin Beck serisi, benim için bir türün başlangıç noktası. O kitaplarda toplumsal eleştiriyi, atmosferi, gerçekliği öylesine ustaca harmanlıyorlar ki polisiye sadece bir suç hikâyesi olmaktan çıkıp bir toplum incelemesine dönüşüyor. Henning Mankell’in Kurt Wallander serisi de aynı şekilde etkileyici, derin, sakin ama insan ruhunun karanlığına dokunan bir anlatı. Jo Nesbø’nun Harry Hole serisine de bayılıyorum. Temposu daha sert ve hızlıdır ama karakter psikolojisindeki karanlık ve tutarsızlık o hikâyeleri çok sahici yapar. Karin Fossum’un yaklaşımı ise bambaşkadır, sessiz, psikolojik derinlikli bir gerilim anlatır ve insanın içindeki gri alanlara sizi eşlik ettirir. Pierre Lemaitre’nin Alex kitabına gelince, onu okuduktan sonra bir süre duvara bakıp düşünmemek mümkün değil.

Türk polisiyesini de severek okuyor ve yakından takip ediyorum, ancak burada tek tek isim vermeyeceğim; çünkü biri mutlaka eksik kalır ve kimseye haksızlık etmek istemem. Sadece şunu rahatlıkla söyleyebilirim, Türk polisiyesinde çok güçlü bir damar var. Atmosfer ve karakter odaklı anlatı bizde çok güçlü. İstanbul başlı başına bir noir sahnesi zaten.

Diziler ve filmler konusunda da aynı şey geçerli. Nordic Noir dizileri özellikle görsel atmosfer açısından bana çok ilham veriyor. The Bridge (Bron/Broen), Wallander, The Killing (Forbrydelsen), Trapped (Ófærð), Bordertown (Sorjonen)… Hepsinde ortak bir şey var; Suç değil, suçun nedenleri anlatılıyor. Filmlerde ise Zodiac, Gone Girl ve Mystic River benim için zirve işler. Psikolojik gerilimi, karakter derinliğini ve atmosferi bu kadar etkili veren çok az film vardır.

Kısacası ben polisiye seçerken “katil kim?” sorusundan daha çok “insanı buraya getiren neydi?” sorusunun peşindeyim. Suçun kendisi değil, suçu mümkün kılan koşullar beni ilgilendiriyor. O yüzden hep söylüyorum: Polisiye benim için suçun değil, vicdanın edebiyatıdır.

Sayfamıza konuk olduğun ve sorularımı sabırla cevapladığın için tüm Dedektif ailesi ve okurları adına teşekkür ediyorum. Sonraki kitaplarını hevesle bekliyor, iyi çalışmalar diliyoruz.

Ben teşekkür ederim, gerçekten çok keyif aldım. Soruların hem özenliydi hem de bana düşünme alanı açtı ki bir yazar için bundan daha değerli bir şey yok. Dedektif ailesinin sayfalarında bu kez konuk olmak benim için ayrı bir mutluluk. Yürekten teşekkür ederim.

En Son Yazılar