Ana Sayfa Blog

4. ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI BAŞLIYOR

0

Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl olduğu gibi bu yıl da “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemiştir.

Ödüle katılmak için son başvuru tarihi 15/Ağustos/2023’dür.

Konu serbesttir. Ancak, öyküler  polisiye türünde olmak zorundadır. Gizem ve suç unsurlarını içermeli ve mutlaka mantıklı bir sonuca bağlanmalıdır. Bu özellikleri taşıyan noire ve gerilim tarzında yazılmış öykülerle de ödüle başvurulabilir.

Oykülerde kelime sayısı 3.500 kelimeyi geçmemelidir.

Türkiye içinde ya da dışında yaşayan ve 18 yaşını tamamlamış herkes, Türkçe yazmak koşuluyla bu yarışmaya katılabilirler.

Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem Ödülü’nün yanı sıra, 2.500 TL para ödülü verilecektir.

Ayrıca dereceye giren öyküler bir kitapta toplanarak yayımlanacaktır.

Seçici Kurul üyeleri: Gamze Yayık, Ramazan Atlen, Reha Avkıran, Hüseyin Sadıç, Emel Aslan ve Cem Çeboğlu.

Ödül hakkında geniş bilgi almak için burayı tıklayınız.

2020, 2021 ve 2022 yıllarında yapılan Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışmas’ında dereceye giren öykülerin yer aldığı kitaplar.

STRANGER THINGS: POLİSİYE-KORKU-GERİLİM-GENÇLİK- SİZ NE İSTERSENİZ O DİZİSİ

0

#Dikkat bu yazı fena halde spoiler içerebilir#

Dizi Künyesi: Stranger Things

Başroller: Millie Bobby Brown, Finn Wolfhard, Winona Ryder

Sezon: S1, 8 bölüm, 15 Temmuz 2016

             S2, 9 bölüm, 27 Ekim 2017

             S3, 8 bölüm, 4 Temmuz 2019

             S4, Volum 1, 7 bölüm, 27 Mayıs 2022

                    Volum 2, 2 bölüm, 1 Temmuz 2022 (henüz yayınlanmadı)

Yazar ve yönetmen: Matt Duffer& Ross Duffer aka Duffer Brothers

Yayınlandığı platform: Netflix

IMDb puanı: 8.7

Dizinin yaratıcılarının Matt ve Ross Duffer isimli  tek yumurta ikizi kardeşler olduğunu öğrenince bende farklı bir ışık yandı. Aklıma The Wachowski Brothers (artık brothers değil, biri Lana diğeri Lilly Wachowski isimli iki transgender) ve Matrix filmleri geldi ister istemez. The Matrix’i sinemada izleyen şanslı kişilerdenim elbette.  Ve ilk üç filmini 2003-2004 yıllarında oğluma bakmak üzere izinliyken arka arkaya defalarca izlemiştim. Bir ara da “Çok komik aslında bu filmler ya! Çekerken de ne kadar eğlenmişlerdir kim bilir!” diye düşünmüştüm.

Dinden referans alan bir seçilmiş bir kişilik olan Neo (The One)’nun isteksiz önderliğinde, acaba makinelerin gazabından kurtulacak mı diyerek yüreğimiz ağzımızda izlediğimiz insanlık, Matrix’i yaratacak kadar ileri seviyede bir teknoloji varken ankesörlü telefondan ışınlanıyorlardı, beyinlerine Kung-fu’yu disketlerden yüklüyorlardı ve uzay gemileri bildiğin sarsılınca zangır zangır titreyen tenekedendi! Gülmemek mümkün değildi ama filmi o kadar büyük bir ciddiyetle ve büyük paralarla çekmişlerdi ki gülmek şöyle dursun, gözlerinizi kocaman açarak ekrana kilitlenip bakakalıyordunuz.

Gelelim Stranger Things’e… Bence Wachowski’ler gibi hikâye ve senaryo dehası olan bu ikizler de bir film ya da dizi yazmadan önce içeriğine neler koymak istediklerini alt alta sıralıyorlar. Mesela S.T.’de neler var bir bakalım:

Gençlik

Gençlik aşkları

Ergenlik

Dönem (80’ler)

Gençleri asla anlamayan salak ebeveynler

Polis(iye)

Sarsak bir polis memuru

Tuttuğunu koparan bir bekar anne

Kayıp çocuklar

Ölümler

Korku

Gerilim

Komünist Ruslar

Soğuk savaş

Beceriksiz  Amerikan ordusu

Geçmişi bilinmeyen süper güçleri olan ve kod isimli bir genç

Devletin süper gizli laboratuvarı

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklar

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara yapılan gizli deneyler

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara kötü davranan kötü bilim insanları

Öteki ve kötü bir dünyaya (The Upside Down) açılan kapı

Öteki ve kötü bir dünyadan gelen kötü niyetli kötü yaratıklar

Şimdi bunların hepsini katınca aşure gibi harikulade bir şey de pişirebilirsiniz veya tatlı-tuzlu-ekşi iğrenç bir çorbaya da dönüştürebilirsiniz. İşte aşure olabilmesi için gerekli şey Duffer Brothers’un dehası.

80’ler o kadar sinematografik bir dönem ki. Herkes adeta Andy Warhol’culuk oynar gibi rengârenk geziyor zaten. Biraz da dizi için abartılmış kıyafetler, paçası kıvrılmış taş yıkama kotlar, bandanalar, kabarık saçlar, korkunç renkli makyaj ve aerobik kıyafetlerini gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Ama bu güllük gülistanlık gibi görünen ergen hayatına, gençleri asla anlamayan ve dinlemeyen ebeveynleri de ekleyelim lütfen. Ergenliğini 80’lerde yaşamış biri olarak söylüyorum bunu size.

Ne diyor Michelle Obama “Kızlarımdan çok şey öğrendim.” 80’lerden bu yana geçen 40 yılda sadece çocukların ebeveynlerinden bir şeyler öğrenebileceği miti yıkıldı hele şükür. Artık ebeveynlerin de çocuklarından bir şeyler öğrenebileceğini kabul etme zamanı. Ama o zamanlar ebeveynler ciddiydi (ciddi derken anladınız siz onu), gençlerse çok havai.

“Ben 19 yaşındayım anne, saçıma istediğim şeyi yaptırırım sen karışamazsın!” diyen oğlumdan dünyanın kendi zevkleri etrafında dönmediğini anlayan ebeveynlerden biri oldum geç de olsa. Anne-babalık her şeye karşı çıkmak değil, izin vererek kontrol etmekten de geçiyormuş meğer.

S.T.’de, gençler, paralel dünyadan gelen kötülük, Ruslar, canavarlar ve benzerleriyle uğraşıyorlarsa ve anneleri hâlâ onları anlamamakta direniyorsa ne olur? Hayali kasabamız Hawkins’in ve dahi dünyanın sonu gelebilir! Ne zamanki anne-babalar İngilizce deyimiyle ‘give a shit about what the children think’ yani çocuklarının fikirlerini önemseyecekler, o zaman dünya kurtulabilecek.

Bütün bunlar absürt-komediye bir adım kalmış bir hikâyeyi bütün ciddiyetiyle kameraya yansıtabildiğiniz zaman ve o hikâyede yarattığınız ‘universe-evren’den hiç taviz vermediğiniz zaman böyle ilginç bir diziye dönüşüp tüm dünyada merakla beklenebiliyor.

Dizinin Türkçesi ‘daha ilginç/garip şeyler’.  Çünkü siz bazı ‘garip şeyler’ izlemiş/yaşamış olabilirsiniz ama buradaki her şey ondan daha garip olacak,  diyor yönetmen ikizler izleyiciye.

Duffer Brothers, etkilendikleri filmlerin arasında Freddy Krueger filmleri, Hellraiser (1987), Carrie (1976), IT (1990) filmlerini sayıyorlar. Etkilendikleri yönetmenlerin arasındaysa Wes Craven, Steven Spielberg, John Carpenter, George Lucas ve tabii ki yazar-senarist Stephen King yer alıyor.

***

Twitter’daki @Stranger_Things hesabından 17 Şubat 2022’de sararmış bir dosya kağıdına daktiloyla yazılmış “Hi nerds*! Do you copy**?- Selam inekler! Anlaşıldı mı?” diye başlayan bir mektup görseli paylaştılar. Duffer Brothers bu mektupta, Sezon 4’ün sonun başlangıcı, Sezon 5’inse son sezon olacağını hayranlarına duyurdular.

Nerd’ler olarak, biz de 1 Temmuz’da yayınlanacak 2 bölümü ve 5. Sezonu iple çekiyoruz, diyerek cevap verelim madem.


*nerd: Türkçeye inek olarak çevrilen ama genellikle ortaokul ve lisede çok güzel veya yakışıklı olmayan ve okulun popüler tipleri arasına giremeyen, daha çok bilim ve/ya sanatla ilgilenen gençlere diğer popüler gençler tarafından takılan aşağılayıcı takma isim. Fakat dizide zeki ve “nerd” diye yaftalanan çocuklar kahraman oldukları için tüm nerdlere selam çakıyor Duffer Brothers.

**Telsiz kullanılırken sorulan “anlaşıldı mı” sorusu.


GENCOY SÜMER SEÇTİ: EN İYİ ON POLİSİYE FİLM

0

Yıllardır polisiyeyi hem yazarak hem de üzerine düşünerek yaşayan biri olarak, “en sevdiğin polisiye filmler hangileri” sorusuna hep temkinli yaklaşmışımdır. Çünkü bir filmi polisiye yapan şeyin, içindeki cinayet ya da dedektif değil, çözülmeyi bekleyen bir muamma olduğuna inanırım. Aşağıdaki on film, bu inancı en iyi karşılayan, üstelik bunu yaparken beni gerçekten sarsan yapımlar.


10. 12 Öfkeli Adam (12 Angry Men, 1957)
Yönetmen Sidney Lumet, senaryo Reginald Rose. Baş rolde Henry Fonda.

Tek bir jüri odasında, salt akıl yürütmeyle bir gerçeğin yeniden kurulması. Klasik anlamda bir cinayet soruşturması bile değil; ama özünde bir muamma var ve o muamma, ipuçlarının dürüstçe yeniden değerlendirilmesiyle çözülüyor. Listemin onuncu sırasındaki bu film, polisiyenin bir mekâna ya da bir dedektife değil, bir yapıya dayandığını en yalın haliyle göstermekte.


9. Malta Şahini (The Maltese Falcon, 1941)
Yönetmen John Huston; Dashiell Hammett’in aynı adlı romanından, başrolde Humphrey Bogart.

Sert polisiye (hard-boiled) geleneğinin kurucu filmi. Sam Spade’in kirli, güvenilmez dünyasında bile ortada çözülmeyi bekleyen bir muamma ve bir soruşturma vardır. Hem noir’ın atmosferini hem polisiyenin yapısını bir arada taşıdığı için Malta Şahini’ni severim.


8. Çin Mahallesi (Chinatown, 1974)
Yönetmen Roman Polanski, senaryo Robert Towne, başrollerde Jack Nicholson, Faye Dunaway.

Noir’ın doruğu. Muamma merkezdedir, geçmişin gizli gerçeği adım adım açığa çıkar; adil oyun belki zayıftır ama çözüm gerçektir ve insanın içini karartır. Karanlık bir dünyanın içinde çözülen bir muammanın en güçlü örneklerinden.


7. Gecenin Sıcağında (In the Heat of the Night, 1967)
Yönetmen Norman Jewison; John Ball’un romanından, başrolde Sidney Poitier.

Bu film bana, bir polisiyenin illa dâhi bir dedektif gerektirmediğini hatırlatır. Sabırlı bir soruşturma, ipuçları ve tanıklar da muammayı çözebilir. Üstelik toplumsal bir meseleyi işlerken bile muammayı merkezde tutmayı başarır; işte o denge beni etkiliyor.


6. Sonsuz Gece (Endless Night, 1972)
Yönetmen ve senarist Sidney Gilliat; Agatha Christie’nin aynı adlı romanından. Başrollerde Hayley Mills, Hywel Bennett, Britt Ekland

Christie’nin en atipik, en tekinsiz hikâyelerinden biri. Cozy bir salon bulmacası değil; soğuk, karanlık, güvenilmez bir anlatıcının kâbusu. Bittiğinde geriye dönüp baktığınızda bütün işaretlerin orada olduğunu görürsünüz. Türün sıcak yüzü kadar karanlık yüzünü de sevdiğim için o da listemde.


5. Parlak Göl (Shimmer Lake, 2017)
Yönetmen ve senarist Oren Uziel. Başrollerde Benjamin Walker, Rainn Wilson.

Az bilinen ama benim için çok kıymetli bir film. Bir soygun ve cinayet hikâyesini tersten, sondan başa doğru anlatarak, polisiyenin o “geçmişi geriye doğru kurma” hareketini doğrudan biçimin kendisi haline getiriyor. Muammayı kurmanın cesur bir yolunu gösterdiği için listemde.


4. Şark Ekspresinde Cinayet (Murder on the Orient Express, 1974)
Yönetmen Sidney Lumet; Agatha Christie’nin romanından, başrollerde Albert Finney, Sean Connery, Ingrıd Bergman.

Kapalı oda muammasının ve adil oyunun en zarif klasiklerinden. Karlar altında kalmış bir trende, herkesin şüpheli olduğu o meşhur kurgu, cesur çözümüyle beni hâlâ etkiliyor. Christie’nin dehasını perdeye taşıyan en olgun denemelerden biri.


3. Görünmeyen Misafir (Contratiempo, 2016)
Yönetmen ve senarist Oriol Paulo. Başrollerde Mario Casas, Ana Wagener, Jose Coronado.

Klasik geleneğin bugün hâlâ yaşadığının kanıtı. Kilitli oda muamması, güvenilmez bir anlatıcı ve ipuçlarından gelen dürüst bir çözüm. İspanyol sineması burada, neredeyse tek bir odada, adil oyunun en temiz çağdaş örneklerinden birini kuruyor. Beni kandırırken bile dürüst kalmayı başaran bir film.


2. Şeytan Çıkmazı (Angel Heart, 1987)
Yönetmen ve senarist Alan Parker; William Hjortsberg’in “Falling Angel” romanından, başrolde Mickey Rourke, Robert De Niro.

Korku kılığına bürünmüş, ama iskeleti tam bir polisiye olan bu film, muammayı karanlık bir kâbusun içine gömmeyi başarır. Bütün ipuçları filme serpiştirilmiştir, sadece biz onları yanlış okuruz. Bir polisiyenin, türünü gizleyerek bile adil oynayabileceğini kanıtlayan bir başyapıt. Atmosferi ve o sarsıcı çözümüyle, beni en çok etkileyen filmlerden.


1. Beklenmeyen Şahit (Witness for the Prosecution, 1957)
Yönetmen Billy Wilder; Agatha Christie’nin oyunundan, başrollerde Tyrone Power, Marlene Dietrich, Charles Laughton.

Benim için adil oyunun sinemadaki en kusursuz örneği. Bütün ipuçları önümüzdedir, hiçbir şey bizden saklanmaz; ama final öyle bir yere varır ki hem şaşırır hem de “her şey en başından beri gözümüzün önündeydi” deriz. Muammayı bir mahkeme salonuna sığdırıp oradan bir zekâ ziyafeti çıkarması, bu filmi listemin zirvesine taşıyor.


Bu on filmin ortak yanı şu: hepsi muammayı ciddiye alıyor. Kimi onu bir mahkeme salonuna, kimi bir kâbusa, kimi tersine akan bir zamana yerleştiriyor; ama hiçbiri izleyiciye numara yapmıyor. Beni bir polisiyeye bağlayan da tam bu: Karanlık ya da aydınlık, klasik ya da cesur; yeter ki sonunda o gizli gerçek, dürüstçe önümüze konsun.

AGATHA CHRISTIE DOSYASI

0

Agatha Christie’nin ölümünün üzerinden elli yıl geçti. Elli yıl…Bir yazarın unutulması için fazlasıyla yeterli bir süre. Ama Christie unutulmadı. Kitapları hâlâ basılıyor, hâlâ okunuyor, hâlâ tartışılıyor. Bu ellinci yılda, ona yakışır kapsamda bir dosya hazırladık.

Christie hakkında konuşmak, aslında polisiye hakkında konuşmaktır. Onu küçümseyenler, genellikle türü küçümserler. Onu savunanlar, genellikle türün ne olduğunu bilirler. Bu dosyada o kavganın neden hâlâ bitmediğini göreceksiniz.

Dosyaya yirmi iki yazarın katıldığı Agatha Christie soruşturması ile başlıyoruz.

Ardından Christie’yi farklı kapılardan kuşatıyoruz. Turgut Şişman hayatını, Necva Esen mirasını, Önay Yılmaz ise o kayıp on bir gününü anlatıyor, yazarın bize bıraktığı tek çözülmemiş muamma. Çiğdem Öztekin, elli dörtten fazla romanını Türkçeye kazandıran çevirmen gözüyle basit ama zor bir soruya cevap arıyor: Christie nasıl bir insandı?

Funda Menekşe Agatha Christie’nin romanlarındaki İngiltere’de bizi gezdirirken, Ramazan Atlen zehir sanatını, eczane yıllarından kalan o soğukkanlı uzmanlığını anlatıyor. Tuğba Turan kadın kahramanlarıyla beş çayına davetli. Yeşim Yörük tiyatro oyunlarına bakıyor: Romancının gölgesinde kalan ama West End tarihini değiştirmiş bir külliyat. Bülent Tunga Yılmaz ise Christie’nin gerçek suç dosyalarıyla kurduğu ilişkiyi izliyor.

Ben üç yazıyla katıldım: Christie’nin neden hâlâ okunduğu, karanlık realizmi ve en karanlık yedi romanı üzerine yazdığım yazılarla dosyada yer alıyorum. “Rahatlatıcı” diye etiketlenen bir yazarın aslında ne kadar acımasız olduğunu tartışmak, size de ilginç gelecektir eminim.

Aytaç Kara Agatha Christie uyarlamalarının nereye gittiğini soruyor. Ve dosyayı Çiğdem Öztekin röportajıyla kapatıyoruz: Çevirmenin görünmez emeği, Christie’nin dilindeki tuzaklar ve yıllara yayılan uzun bir yolculuk.

Dosyanın dışında da sayfalarımız dolu…

Suçun Mutfağı‘nda bu sayının konuğu Reha Avkıran, yazma ritüellerini, alışkanlıklarını ve yöntemini anlatıyor. Günay Gafur ile son kitabı üzerine söyleştik. Kitap yazılarında Yeşim Yörük ve Gamze Yayık var. Polisiye Ekranı‘nda Aytaç Kara beyazperdeden ve dizilerden bildiriyor.

Ve her zamanki gibi öyküler: Funda Menekşe, Murat Yüksel, İhsan Cihangir, Tuğba Turan, Tahir Gençtürk, Rıdvan Adıyaman, Derya Selin. Okurlarımızdan gelen küçürek öyküler de yerli yerinde.

Christie’nin bize öğrettiği en basit şey şuydu: Cevap zaten oradadır. Sadece bakmayı bilmek gerekir.

İpuçlarını takip edin.

AGATHA CHRISTIE’NİN TÜRKÇEDEKİ SESİ ÇİĞDEM ÖZTEKİN’LE SÖYLEŞİ

0

Türkiye’de Christie okuyan herkesin üç çevirmene borcu vardır. İlk ikisi kuşaklar boyu okurun Christie’yi kendilerinden dinlediği Gönül ve Gül Suveren kardeşlerdir. İkincisi ise aynı yazarı bu kez eksiksiz biçimde Türkçeye kazandıran isim: Çiğdem Öztekin.
1953’te Mersin’de doğdu. Sankt Georg Avusturya Lisesi ve İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdi. İlk çevirileri 1971’de yayımlandı; Böll’den Zweig’a, Baldwin’den Schlink’e kırktan fazla yapıtı Türkçeye kazandırdı. Ama adı hepsinden çok bir başka yazarla anılır. Christie’yi çevirmesi, kendi deyişiyle, bir rastlantıydı: hayranı olduğu bu kitapları bir gün çevireceği aklının ucundan bile geçmiyordu. Altın Kitaplar’ın eksiksiz basım kararıyla 2004’te 16.50 Treni’ni çevirdi. Bugün Christie’nin elli dört polisiyesinin ve Mary Westmacott imzalı beş kitabının çevirmeni.
Christie’nin Türkçede kırpıldığına dair yıllardır süren tartışmaya, meseleyi en içeriden bilen isim cevap veriyor. Ölümünün ellinci yılında Agatha Christie’yi, onu Türkçede yeniden yazan kalemden dinliyoruz.

Christie’yi çevirmeye nasıl başladınız? Yayınevi mi teklif etti, siz mi istediniz? İlk Christie kitabınız hangisiydi?


Agatha Christie çevirmeye başlamam tamamen bir rastlantıydı. Lise yıllarımdan bu yana hobi olarak gerek Almanca gerekse İngilizce’den çeviri yapmakta ve bu arada Altın Kitaplar ile de çalışmaktaydım. Agatha Christie’nin hayranıydım, tahsil yaşamım boyunca dinlenme amaçlı olarak tüm kitaplarını okumuştum ama o dönemde bu kitapların çevirilerini Gönül Suveren Hanım yapmaktaydı ve bir gün benim de yapacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu.  Bu arada Altın Kitaplar hem okurlar hem de Türk edebi sistemindeki profesyoneller tarafından Agatha Christie eserlerindeki kaynak metnin bazı kısımlarının atıldığı veya aslına uygun çevirmedikleri gerekçesiyle zaman zaman ağır eleştirilere maruz kalıyordu. Suveren kardeşlerin çeviriyi bıraktıkları dönemde yayınevi çevirilerin eksiksiz baskılarını yapmaya karar verdi ve benim talebim, yayınevinin de teklifiyle bu isteğim gerçek oldu. İlk çevirdiğim kitabı 2004 yılında “16.50 Treni” oldu. Kitap kısa süre içinde birkaç baskı yaptı ve benim de Agatha Christie serüvenim böylece başlamış oldu.

Otuzdan fazla Christie kitabı çevirmişsiniz. Bir çevirmen olarak bu kadar uzun soluklu bir ilişki nasıl bir şey? Sıkmıyor mu?


Elli dört polisiye ve beş de yazarın Mary Westmacott mahlasıyla yazdığı kitabının çevirmeni olarak yazarla dil konusunda bir bütünlük sağlayabildiğim kanısındayım. Bazen metne bakmadan nasıl bir cümlenin geleceğini bildiğimi hissettiğim bile oluyor. Yazarın kitaplarından çok büyük zevk almamdan olsa gerek hem aynı ifade şekliyle karşı karşıya kalmak beni hiç sıkmıyor. Bu arada her çeviride kendimi kitabı yeni okuyormuş gibi hissediyorum, çünkü bu kadar çok kitabı çevirince ve bu 30 yıl gibi bir süreye yayılınca kitabı büyük ölçüde unutmuş oluyorsunuz. Tabii bu kitapları çevirirken özellikle dikkat ettiğim heyecanın kaybolmaması için önceden okumamak. Diğer tüm çevirilerde kitabı dikkatle okur, yazarı, yaşadığı dönemi, koşulları inceler sonra çeviri yaparım. Agatha Christie’yi artık o kadar iyi tanıyorum ki buna gerek kalmıyor ve kitaplarının eksiksiz çevirilerini okura sunmaktan da çok büyük zevk alıyorum.

Christie’nin İngilizcesi çevirmene ne kadar alan tanıyor? Sade görünen ama aslında çok katmanlı bir dil mi?


Agatha Christie’nin İngilizce’si, orijinalinden okuyan için çok akıcı ve basit gibi görünse de çevirmen için aynı durum söz konusu değil. Çok fazla deyim, edebi kitaplardan ve dini metinlerden alındılar olması yanında sözcüklerde gizli bir anlamın olması size pek alan tanımıyor ve çevirirken bu gizemi açığa çıkaracak sözcüklerden kaçınmanızı gerektiriyor. Sonuçta yazarın anlatış şeklini, kahramanların olaya yaklaşımlarında ve çözüm yöntemlerinde (özellikle de Poirot ve Marple’ın farklı kişiliklerini de dikkate alarak) kitabın bütünlüğünü bozmayacak ve sonucu tahmin etmeyi zorlaştıracak bir dili kullanmanız gerekiyor.

Poirot’nun Fransızca söyleyiş biçimi, Miss Marple’ın İngiliz köy diyalekti — bunları Türkçeye aktarırken ne yapıyorsunuz?

Poirot’nun Fransızca sözcüklerinin kitaplara hoş bir tad kattığı kanısındayım ve bunları olduğu gibi bırakıp dipnotlarla açıklamayı yeğliyorum. Miss Marple’ın diline gelince konuyu mümkün olduğunca onun kişiliğine uygun, basit ve İngiliz köy yaşamında kullanılabilecek sözcüklerle ifade etmeye çalışıyorum.

Christie’yi çevirirken “bunu Türkçeye aktaramam” dediğiniz oldu mu?

Olmadığını söyleyemem. Özellikle o dönemin İstanbul’u ve Orta Doğu’su ile ilgili bazı tasvirlerini ve bazı siyasi görüşlerini yayınevinin de onayıyla çevirmemeyi yeğlediğim oldu. Ama bunların tamamı birkaç paragrafı geçmez.

Christie’nin roman adları Türkçeye zaman zaman orijinalinden çok farklı çevriliyor. Bir çevirmen olarak roman adı çevirisinde nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz? Yanlış ya da isabetsiz bulduğunuz çeviriler var mı?


Agatha Christie’nin roman adlarının orijinallerinden tamamen farklı olarak Türkçe’ye aktarılmış olması gerçekten beni de çok rahatsız eden bir konu. Ben çevirilerimde mümkün olabildiğince orijinal ismi kullanmaya ve kitabın ön sayfasında eski isminden de bahsedilmesini sağlamaya çalışıyorum ama maalesef bu her zaman mümkün olmuyor. Bazı kitaplar yayınlandıkları isimlerle o kadar iyi biliniyorlar ki okuyucu yeni bir ismi kabullenmek istemediği gibi kitabın satışını artırmak için yapılmış bir hile olarak bile nitelendirebiliyor. BU arada Agatha Christie’nin bazı kitaplarının isminde İngilizlere özgü tekerlemelerin de yer aldığı düşünülecek olursa ismi değiştirmek zorunda da kalabiliyorsunuz.

Christie’nin bazı kitapları Türkiye’de eksik çevrildi, kırpıldı diye eleştiriler var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?


Agatha Christie’nin bazı kitaplarının Türkçe’ye eksik çevrildiği ya da kırpıldığı gibi söylentiler ne yazık ki doğru. Bunun nedeni de kitapların ilk kez çevrildikleri dönemde 165-170 sayfanın üzerindeki bir polisiye kitabın okuyucuya çok uzun gelebileceği düşüncesi ve o dönemlerdeki kâğıt sıkıntısı olsa gerek. Dolayısıyla kitaplar buna göre ayarlanmış. Ayrıca o dönemde çeviri anlayışında kitabı Türkçe olarak okurun zevk alacağı şekilde adeta yeniden yazmanın daha doğru olduğu fikrinin hâkim olmasının da bunda etkisi olabilir. Ben çevirilerimde mümkün olduğunca Türkçe’ye yazarın hemen her kelimesini, onun ifade şeklini koruyarak aktarmaya çalışıyorum. Çevirilerimde orijinalden neredeyse tek bir cümlenin bile eksik olmadığını söyleyebilirim.

Bu kadar çok Christie kitabını çevirdikten sonra onu çok yakından tanımış olmalısınız. Bize, sıradan bir okuyucunun fark edemeyeceği Christie’yi anlatır mısınız?


Agatha Christie tüm ününe rağmen son derece naif, ailesine ve sosyal yaşamın kurallarına bağlı, çok mütevazı ve son derece dindar bir kişilik. Hatta bu kişiliği o kadar baskın ki çok başarılı bir yazar olmasına ve eşinin başka bir kadın âşık olup onu aşağılamasına rağmen evliliğini bitirmek konusunda ondan beklenmeyecek bir direnç gösteriyor. (10 günlük kaybolma olayı da bu konuda tam yazara uygun bir eylem) Ayrıca kendisine verilen birçok ödül törenine katılmayacak kadar da çekingen ve romantik biri. Adını açıklamayıp, Mary Westmacott adıyla yazdığı romantik psikolojiik kitapları da bunun kanıtı. Bu arada bu kitaplarında çok başarılı olduğunu da belirtmeliyim. Bu kitaplarından “Bitmemiş Portre” ve “Sensiz Bir İlkbahar” da kendi yaşamından kesitleri roman tadında kaleme aldığını söyleyebilirim.

Christie’nin en çok hangi özelliği sizi etkiliyor — yazar olarak değil, insan olarak?


Dünyada İncil’den sonra en fazla satan kitapların yazarı olmasına rağmen mütevazı ama mücadeleci, romantik, aile bağları güçlü ve dönemini çok iyi analiz edebilen bir kadın olması beni çok etkileyen tarafları. Bence yazarı herkese sevdiren de kitaplarında asla şiddet olmaması, kitapların bir tür bilmece yapısında olması ve sonunda daima adaletin (bazen ilahi adalet olsa da) galip gelmesi.

Hangi kitabını çevirirken en çok zorlandınız, hangisini en çok sevdiniz?


“Roger Ackroyd Cinayeti” çok konuşulduğu ve eleştirildiği, hatta dönem polisiyesinin dönüm noktası sayıldığı için çevirirken üzerinde çok durduğum ve özen gösterdiğim kitabı oldu. En sevdiğim kitabı ise “Lord Edgware’in Ölümü”.  Bu romanın, yazarın polisiye anlayışını her satırında yansıttığı kanısındayım. Bu arada Agatha Christie’nin kitaplarının önce gazetede tefrika edildiğini, uzun bir süre her yılbaşına bir kitap yetiştirmek zorunda kaldığını ve savaş döneminin maddi zorlukları içinde yalnız bir kadın olarak hayatını sürdürmek mecburiyetinde olduğunu da belirtmeliyim. Dolayısıyla bunun etkisi de bazı kitaplarında görülmekte, bazı kitaplarının diğerlerine göre çok daha özenle yazılmış oldukları anlaşılmaktadır.

Gönül Suveren çevirilerinin ardından siz yeni bir çeviri dili getirdiniz. Okuyucudan nasıl tepkiler aldınız?


Yazın hayatını bilen her kişi okuyucu tepkilerinin çok farklı olabileceğini bilir sanırım. Çok olumlu tepkiler yanında olumsuz tepkilerle de karşılaştığımı, Gönül Hanım’ın dilinin daha tatlı olduğunu yazanlar da olduğunu itiraf etmeliyim. Ancak çevirilerimin eksiksiz olması nedeniyle özellikle titiz okuyucuların takdirini topladığımı sanıyorum. Sosyal medyada sıkça kitabın çevirmeni olarak benim olmama dikkat edilmesi gerektiği uyarılarına rastlıyorum.

Türk okuyucusu Christie’yi nasıl okuyor sizce? Bizim okuyucumuz onu sadece bir bulmaca olarak mı görüyor, yoksa başka şeyler de mi buluyor Christie’de? Türk okuyucusunun Christie’ye gösterdiği ilgi sizi hiç şaşırttı mı?


Türk okuyucusunun Agatha Christie kitaplarının akıcılığı, kolayca okunabilmesi ve bulmaca yapısında olması, hoş ve huzurlu vakit geçirtmesi nedeniyle bu kitaplardan zevk aldığı kanısındayım. Tabii çok ünlü bir yazarı okumuş olmanın hazzının da bunda payı olsa gerek. Hızlı ve kasvetli günümüz dünyasında sakin ve huzurlu zaman geçirmek isteyen okuyucunun Agatha Christie kitaplarına olan ilgisi, hiç düşmediği gibi sanırım artıyor da. Kitaplarının sürekli tekrar tekrar baskı yapması bunun kanıtı. Günümüzde tekrar baskı adetleri baskı başına genellikle 2000 adeti geçmezken Agatha Christie’nin kitaplarında 5000 ve hatta bazı kitaplarda (On Küçük Zenci ve Doğu Ekspresinde Cinayet gibi) 15000 – 30000 arasında değişebilmekte.

Christie’nin 50. ölüm yıl dönümünde ona bir şey söyleyebilseydiniz ne derdiniz?


Ölüm Yıldönümünde ona tek söyleyebileceğim “Keşke ölmesiydiniz ve bize daha birçok kitap armağan edebilseydiniz” olurdu.

AGATHA CHRISTIE: BİR HAYATIN KRONOLOJİSİ

0

15 Eylül 1890 – Agatha Christie Devon’un güney kıyısındaki tatil kasabası Torquay’de dünyaya geldi. Tam adı Agatha Mary Clarissa Miller’dı. Babası Frederick Miller, New York’lu zengin bir Amerikalıydı. Annesi Clara ise İrlanda kökenli, değişken mizaçlı bir kadındı. Güçlü ama sürekli değişen fikirleri vardı. Yetenekli ve hayal gücü zengin bir hikâyeciydi. Agatha, ailenin üçüncü ve son çocuğuydu; ağabeyi Monty’den on, ablası Madge’den on bir yaş küçüktü. Aile onu “çok sevilen bir sürpriz” olarak tanımlamıştı. Büyüdüğü ev, Torquay’daki Ashfield villasıydı. Christie bu evi ömrü boyunca sevdi. Otobiyografisinde “Rüyalarımda neredeyse her zaman Ashfield’a dönerim,” diye yazdı. Beş yaşında okumayı kendisi öğrendi. Annesinin yatmadan önce anlattığı dramatik, gerilimli masallar ve ablasının ürkütücü hikayeleriyle büyüdü. Okula gitmedi; eğitimi evde verildi.

Kasım 1901 – Henüz on bir yaşındayken babası öldü. Christie sonradan bu anı çocukluğunun sonu olarak tanımladı. Babasının ölümü aileyi hem duygusal hem maddi olarak sarstı. Agatha ile annesi Clara birbirlerine çok daha sıkı bağlandılar.

1905 – Annesi onu müzik eğitimi için Paris’e gönderdi. Konser piyanisti ya da opera şarkıcısı olmayı hayal etti; ancak zamanla bu alanda yetenekli olmadığını gördü. Gündelik konuşmalar için yeterli ama hatalı Fransızcasını öğrendiği Paris yılları, onun yaşam boyu sürecek seyahat aşkının başlangıcı oldu.

1907 – İngiltere’ye döndü.

Ocak 1910 – Annesiyle birlikte Kahire’ye gitti. Burada üç ay kaldı ve Snow Upon the Desert adlı ilk romanını yazdı.

Nisan 1910 – İngiltere’ye döndü. İlk romanı Snow Upon the Desert‘i altı yayınevine gönderdi; hepsinden ret cevabı aldı. Aile dostu romancı Eden Phillpotts onu yazmaya devam etmesi için cesaretlendirdi.

Aralık 1912 – Kısa bir süre önce tanıştığı Archibald Christie ile nişanlandı; Archie, Kraliyet Hava Kuvvetleri’nde albay rütbesindeydi.

24 Aralık 1914 – Noel arifesinde evlendiler. Archie ertesi gün cepheye döndü.

1914-1918 – Savaş yıllarında Torquay’deki yerel hastanede gönüllü hemşire ve eczacı yardımcısı olarak çalıştı. Bu yıllarda hem yazarlık hem de ilaçlar konusundaki bilgisini derinleştirdi. Zehirler ve ilaçlar konusundaki uzmanlığı, ileride yazacağı romanlarının temel malzemesi olacaktı.

1916 – Ablası Madge, Agatha’nın bir dedektif romanı yazamayacağını söyledi. Madge, gizem romanlarının kurallarını çok iyi bilen yazarların işi olduğunu düşünüyordu. Agatha ise yazabileceğini savundu ve bunun üzerine bir polisiye roman yazmaya karar verdi. Annesinin teşvikiyle Dartmoor’daki Moorland Hotel’e kapandı ve iki haftada The Mysterious Affair at Styles (Styles Köşkü’nde Esrar) adlı ilk Hercule Poirot romanını yazdı. Roman altı yayınevi tarafından reddedildi.

Mart 1919 – Üç yıl sonra The Bodley Head yayınevinden olumlu bir cevap geldi. Yayıncı John Lane, romanın özellikle son bölümünde değişiklik yapılmasını istedi; Christie bunu kabul etti. Kendisine romanın The Times Weekly Edition‘da tefrika edilmesi için 25 Sterlin ödendi. İngiltere’de kitap olarak baskısı için de 2000 adetlik satıştan sonra %10 telif alacaktı.

5 Ağustos 1919 – Agatha Christie ile Archibald Christie’nin kızı Rosalind Margaret Clarissa Christie doğdu.

1920The Mysterious Affair at Styles Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlandı. Christie o sırada otuz yaşındaydı.

1921 – Roman, İngiltere’de de kitap olarak yayınlandı.

1921–1925 – Bu dönemde beş roman yayımladı: The Secret Adversary (1922), Murder on the Links (1923), The Man in the Brown Suit (1924), Poirot Investigates (1924), The Secret of Chimneys (1925). Her yeni kitapla adı daha geniş çevrelere ulaşıyordu.1925 sonunda İngiltere’de tanınan bir yazar haline gelmişti.

1926 — İki büyük yıkım aynı yıla sığdı. Önce ilkbahar aylarında annesi Clara öldü. Christie yıkıldı; en yakın sırdaşını yitirmişti. Daha sonra Archie, sekreteri Nancy Neele ile ilişki yaşadığını itiraf etti ve boşanmak istediğini söyledi. Aynı yıl, güvenilmez anlatıcı tekniğiyle edebiyat tarihine geçen, kendisinin ve polisiye edebiyatın en büyük romanı yayımlandı: The Murder of Roger Ackroyd.

3 Aralık 1926 – Bu günün akşamı Agatha Christie bir bavul, ehliyeti ve kızının fotoğrafını alarak Morris Cowley arabasına bindi ve ortadan kayboldu.

4 Aralık 1926 – Ertesi sabah, arabası Surrey’de Newlands Corner yakınlarında, tebeşir taşı ocağındaki çalılara saplanmış bulundu. Farlar yanıyordu, bavul ve palto arka koltuktaydı; ama Agatha yoktu.

6-7 Aralık 1926 – Kaybolma olayı İngiltere’yi sarstı. Daily News, Agatha Christie’nin bulunmasını sağlayacak bilgi için 100 sterlin ödül açıkladı. Gazeteler haberi birinci sayfada manşetten vermeye başladılar.

8 Aralık 1926 – Konunun ulusal bir skandala dönüşmesi üzerine İçişleri Bakanı Sir William Joynson-Hicks, polisten daha geniş ve yoğun bir arama yürütmesini istedi. Bu, normal bir kayıp kişi soruşturmasının ötesinde, kamuoyunun baskısıyla gerçekleşen siyasi bir müdahaleydi. Bunun sonucunda çok sayıda polis görevlendirildi;gönüllüler aramaya katıldı;basının ilgisi daha da arttı.

10 Aralık 1926 – Aramaya Sir Arthur Conan Doyle ve Dorothy Sayers de katıldı. Doyle bir medyum vasıtasıyla onu bulmaya çalıştı.

14 Aralık 1926 – Agatha Christie, Yorkshire’daki Swan Hydropathic Hotel’de bulundu. “Güney Afrika’dan Mrs. Teresa Neele” adıyla kayıt yaptırmıştı. Bu kocasının metresiyle aynı soyadıydı. Christie’nin olaya ilişkin resmî açıklaması amneziydi. Yani geçici hafıza kaybı. “Bir sinir krizi eşiğindeydim” dedi. “Hayatımın bitmesini istiyordum.” Otobiyografisinde bu döneme tek bir cümleyle değindi: “Bu dönemi hatırlamaktan nefret ediyorum.” Gerçekte ne olduğu hiçbir zaman tam olarak ortaya çıkmadı.

Nisan 1928 – Christie çifti boşandı. Archie aynı yıl Nancy Neele ile evlendi. Agatha, kızı Rosalind ile birlikte yeni bir hayat kurmaya çalıştı. Mali bağımsızlığı için yazarlığa daha fazla ağırlık verdi.

Ekim 1929 – Christie tek başına seyahate çıktı. Başlangıçta Batı Hindistan’a gitmeyi planlarken, Ur’daki arkeolojik kazılar hakkında okuduğu bir yazı onu yön değiştirmeye yöneltti. Orient Express’e binerek İstanbul üzerinden Bağdat’a gitti. Christie bunu “hayallerimin treniyle yolculuk” olarak tanımladı. Bağdat’tan Ur’a geçti. Burada ünlü arkeolog Sir Leonard Woolley ve eşi Katharine Woolley ile tanıştı. Bu tanışma, Christie’nin hayatını değiştirdi; arkeolojiye olan ilgisi ciddi biçimde başladı.

Ocak 1930 – Agatha Christie, Leonard Woolley ve eşi Katharine Woolley’nin daveti üzerine yeniden Irak’a, Ur arkeolojik kazılarına gitmek üzere İngiltere’den ayrıldı.

Agatha Christie Irak’ta.

Şubat 1930 – Ur’da genç arkeolog Max Mallowan ile tanıştı. Ondan on dört yaş küçük olan Max, Woolley’nin arkeoloji asistanıydı ve Christie’ye bölgedeki antik yerleri gezdirmekle görevlendirildi.

Temmuz 1930 – Max İngiltere’ye geldi ve Agatha’nın kız kardeşiyle tanıştı.

11 Eylül 1930 – Agatha, ablası Madge’in karşı çıkmasına rağmen, İskoçya’da Max Mallowan ile evlendi. Aynı yıl The Murder at the Vicarage yayımlandı. Bu roman yaşlı, keskin zekâlı köy hanımı Miss Marple’ı dünyaya tanıttı. Christie bu karakteri yaratırken kendi büyükannesinden ilham almıştı.

Agatha Christie ve Max Mallovan ilk tanıştıklarında…

1930–1938 – Bu yıllar hem kişisel mutluluğunun hem de yazarlık kariyerinin zirvede olduğu bir dönemdir. Christie her yıl Suriye ve Irak’taki arkeolojik kazılara katılıyordu; Bazen üç-dört ay boyunca sahada çalışıyordu. Kil tablet temizledi, fotoğraf çekti, buluntuları sınıflandırdı. Bütün bunları yaparken, kendi harcamalarını kendisi ödedi. 1934’te, Max’ın Nineveh yakınlarındaki Tall Arpachiyah kazısı sırasında, Christie Murder on the Orient Express‘i yazdı. Roman, Orient Express’teki sayısız yolculuğundan ilham almıştı ve Max’a ithaf edilmişti. Christie’nin Alştın Çağ’ın zirvesinde yazdığı diğer romanları ise çunlardır: 1931’de The Sittaford Mystery (Sittaford Esrarı), 1932’de Peril at End House (End House’daki Tehlike), 1933’te Lord Edgware Dies (Lord Edgware Ölüyor), 1934’te Murder on the Orient Express (Doğu Ekspresinde Cinayet), 1934’te Why Didn’t They Ask Evans? (Evans’a Neden Sormadılar?), 1935’te Three Act Tragedy (Üç Perdelik Cinayet), 1935’te Death in the Clouds (Bulutlarda Ölüm), 1936’da The ABC Murders (ABC Cinayetleri), 1936’da Murder in Mesopotamia (Mezopotamya’da Cinayet), 1936’da Cards on the Table (Kartlar Masada), 1937’de Dumb Witness (Sessiz Tanık), 1937’de Death on the Nile (Nil’de Ölüm), 1937’de Murder in the Mews (Mews’deki Cinayet), 1938’de Appointment with Death (Ölümle Randevu) ve 1938’de Hercule Poirot’s Christmas (Hercule Poirot’nun Noel Tatili)..

1938 – Agatha Christie, Greenway House’u satın aldı. Devon’da, Dart Nehri kıyısındaki bu Georgian dönem ev, onun için “dünyanın en güzel yeri”ydi.

1939-1945 (Savaş Yılları) – Agatha ve Max, Greenway’in mutfağında İngiltere’nin Almanya’ya savaş ilan ettiğini radyodan duydular. Agatha, Birinci Dünya Savaşı’nda çalıştığı Torquay hastanesine dönerek eczacı yardımcılığı eğitimini yeniledi. Greenway önce tahliye edilen çocuklara, sonra Amerikan sahil muhafızasına tahsis edildi. Kentin merkezine atılan bir bomba, Sheffield Terrace’daki evlerinin bodrum katını çökertti. Christie, Hampstead’daki dairesine taşındı. Max Kuzey Afrika’ya gönderildi. Yıllarca ayrı kaldılar. Bu yalnızlık döneminde Christie’nin yazarlığı son derece verimliydi. Savaş yıllarında hem Curtain (Poirot’nun son vakası) hem de Sleeping Murder (Marple’ın son vakası) romanlarını yazdı. Ve her ikisi de kasıtlı olarak kilitli tutuldu; onlarca yıl yayımlanmadı. Christie savaş yıllarında Londra’daki University College Hastanesi eczanesinde gönüllü olarak çalıştı. Max 1945’te geri döndü.

1947 – Kraliçe Mary’nin sekseninci doğum günü için BBC’ye “Three Blind Mice” adlı kısa bir radyo oyunu yazdı. Bu küçük eser, ileride tarihin en uzun süre sahnede kalan oyununun tohumunu taşıyordu.

1950A Murder is Announced yayımlandı. Birçok eleştirmenin en iyi Marple romanı saydığı kitap oldu.

1952The Mousetrap sahnelendi. 6 Ekim 1952’de Nottingham’daki Theatre Royal’de dünya prömiyerini yaptı. Peredeler, 25 Kasım 1952’de Londra’da Ambassadors Theatre’da açıldı; başrolde Richard Attenborough vardı. Bugün bu satırlar yazılırken, The Mousetrap 30.000’i aşkın gösteri ile dünyanın en uzun soluklu tiyatro oyunu olmayı sürdürüyor.

1953Witness for the Prosecution (Beklenmeyen Şahit) Londra’da sahnelendi; eleştirmenler tarafından tiyatro tarihinin en iyi gerilim oyunlarından biri olarak değerlendirildi.

Agatha Christie ve ikinci eşi Max Mallowan.

1955 – Mystery Writers of America’nın en yüksek onuru olan Grand Master Award’un ilk sahibi oldu. Aynı yıl BBC, onunla bir radyo röportajı yayımladı. Bu çok ender rastlanan bir olay olduğu için çok önemliydi. Londra evinde kaydedilen bu röportajda, ünlü ama son derece çekingen yazar çocukluğunu, yazma alışkanlıklarını ve romanlarının arkasındaki sıradan rutinleri anlattı. Çocukluğunu “muhteşem derecede tembel” olarak nitelendirdi.

1957 – Billy Wilder’ın Witness for the Prosecution uyarlaması sinemalarda gösterilmeye başlandı. Christie, uyarlamayı beğendiği az sayıdaki filmden biri olarak değerlendirdi.

1960-1970 – Yılda bir roman geleneğini sürdürdü. “Noel için bir Christie” artık İngiliz kültürünün bir parçasıydı.

1962 – Çocukluğunun evi Ashfield yıkıldı. Christie bu haberi büyük üzüntüyle karşıladı.

1971 — Kraliçe Elizabeth II tarafından Dame Commander of the British Empire unvanıyla onurlandırıldı. Artık hem “Dame Agatha” hem de kocasının adıyla “Lady Mallowan” olabilirdi; iki kimliği bir arada taşıdı. Seksen bir yaşındaydı ve o yıl seksen birinci kitabını yayımladı.

1974 — Seksen dört yaşında, yıldızlarla dolu Murder on the Orient Express film uyarlamasının Londra galasına katıldı. Bu onun kamuoyu önündeki son büyük görünüşüydü.

Aralık 1975Curtain: Poirot’s Last Case yayımlandı. Otuz yılı aşkın süredir kasada beklemiş, savaş döneminin romanı nihayet okurlarıyla buluştu. Poirot bu romanda hayatını kaybediyordu. The Times Poirot için birinci sayfadan yas ilanı yayımladı.

12 Ocak 1976 – Agatha Christie, 12 Ocak 1976’da, Wallingford’daki Winterbrook House’ta 85 yaşında öldü. O gece, St. Martin’s Theatre’da The Mousetrap‘ın oyuncusu Brian McDermott, perdenin kapanmasının ardından, tamamen dolu olan salona seslenerek İngiltere’nin en ünlü, en sevilen yazarının hayatını kaybettiğini duyurdu. West End’deki bütün tiyatroların o gece  ışıkları söndürüldü.

19 Ocak 1976 – Agatha’nın cenazesi, Cholsey’deki St. Mary’s Kilisesi mezarlığına defnedildi.

Ekim 1976Sleeping Murder, Miss Marple’ın son vakası, ölümünden dokuz ay sonra yayımlandı. O da Curtain gibi savaş döneminde yazılmış, onlarca yıl kilitli kalmıştı.

Agatha Christie, tüm zamanların en çok satan roman yazarıdır. 66 dedektif romanı ve 15 kısa hikâye derlemesi, yalnızca İncil ve Shakespeare’in yapıtlarının gerisinde kalarak iki milyarı aşkın kopya satmıştır.

Agatha Christie, tarihte iki önemli dedektif yaratan tek polisiye yazarıdır: Hercule Poirot ve Miss Marple.

The Mousetrap, Haziran 2026 itibarıyla 30.000’in üzerindeki gösterisiyle dünyanın kesintisiz sahnelenen en uzun oyunu olmayı rekoruna sahiptir.

Agatha Christie, hayatı boyunca kamuoyu önünde son derece çekingen kaldı. Kendisiyle ilgili çok az röportaj verdi. Buna karşın, ölümünün üzerinden yarım asır geçtikten sonra hâlâ dünyanın dört bir yanında her gün okunuyor.

AGATHA CHRISTIE NEDEN HÂLÂ OKUNUYOR?

0

 

Agatha Christie, 1976’da öldü. Arkasında onlarca roman, hikâye, oyun bıraktı. Ölümünün üzerinden elli yıl geçti. Bu elli yılda dünya değişti, okuma alışkanlıkları değişti, teknoloji değişti, suç kavramının kendisi değişti. Ama Agatha Christie hâlâ raflarda, hâlâ okunuyor, hâlâ izleniyor ve hâlâ tartışılıyor. Her nesil, onu yeniden keşfediyor.

Peki ama neden?

Bu soruya cevap vermeden önce, daha temel bir soruyu sormak gerekir. Çünkü Christie’yi ayakta tutan şeyi anlamak, önce bir metni ayakta tutan şeyin ne olduğunu anlamayı gerektirir.

I. Bir Metni Kalıcı Yapan Nedir?

Bir romanı elli yıl sonra bile okutan şey nedir? Güncelliği mi? Gerçekçiliği mi? Yoksa bunlardan daha derin bir şey mi?

İlk iki cevap, sanıldığının aksine, kalıcılığın nedeni değil; çoğu zaman engelidir.

Güncellik, tanımı gereği tükenir. Bir romanın “tam zamanında” yazılmış olması, o zamanın geçmesiyle birlikte metnin de geçmesi anlamına gelir. Dönemin en çok konuşulan meselesine cevap veren roman, mesele kapandığında sessizleşir. Bu yüzden edebiyat tarihinde tuhaf bir düzen vardır: bir çağın en güncel romanı, çoğu zaman elli yıl sonrasının en ölü romanıdır.

Gerçekçilik de aynı tuzağı taşır. Çünkü gerçek, sabit bir şey değildir. Bir romanın 1930 İngiltere’sini eksiksiz yansıtması, o romanı 1930’a bağlar. Yansıttığı gerçek antikalaştığında, roman da antikalaşır. Gerçekçilik bir sadakat biçimidir. Ama neye sadakat? Geçici olana.

Öyleyse kalıcılık nereden gelir?

Şuradan: Bir metin, cevapladığı ihtiyaç eskimediği sürece okunur.

Metnin içindeki her şey eskir. Dil eskir, mekân eskir, âdetler eskir, teknoloji eskir, ahlak anlayışı eskir. Bir romanı elli yıl sonra ayakta tutan şey, metnin malzemesi değil; o malzemenin karşıladığı ihtiyaçtır.

Bu ilkenin üç unsuru vardır.

Birincisi: İhtiyacın sabitliği. Roman neye cevap veriyor? Eğer cevabı bir döneme aitse, o dönemle birlikte gömülür. Eğer merak, teselli, anlam, düzen, adalet gibi insanın kendisine aitse dili eskise bile okunmaya devam eder. Homeros’un dünyası tümüyle yok olmuştur ama Odysseus’un eve dönme arzusu yok olmamıştır. Metni taşıyan, yok olan dünya değil; yok olmayan arzudur.

İkincisi: Biçimin ihtiyacı taşıyabilmesi. Evrensel bir ihtiyacı fark etmek yetmez; onu taşıyacak bir kap gerekir. Zayıf kurulmuş bir roman, en derin temayı işlese de dağılır ve okuru yarı yolda bırakır. Kalıcılık, tema ile yapının aynı yöne bakmasıyla olur. Biçim, temanın süsü değil; taşıyıcısıdır.

Üçüncüsü: Okurun aktifliği. Okurun pasif kaldığı metin bir kez tüketilir ve biter. Okurun katkı verdiği metin ise her okumada yeniden kurulur. Ve nesilden nesile aktarılır çünkü aktarılacak bir deneyim vardır.

Şimd, bu üç unsurun oluşturduğu kritere göre Christie’yi değerlendirebiliriz.

II. Christie Bu Kriterin Neresinde?

Christie’nin cevapladığı ihtiyaç, dünyanın anlaşılmaz göründüğü anlarda bile, o anlaşılmazlığın nihai olmadığına inanma ihtiyacıdır. Yani karmaşanın bir yüzey, düzenin ise onun altında duran gerçek olduğuna inanma ihtiyacı.

Bu, kaosu sevmek ya da ondan kaçmak değildir. İnsanın karşısına çıkan olgular -bir cinayet, bir felaket, açıklanamayan bir olay- ilk anda bütünüyle anlamsız görünebilirler. Christie’nin okuruna verdiği mesaj, o anlamsızlığın nihai olmadığıdır. Görünen karmaşa, bir yüzeydir; altında birbirine bağlanan, sebebi olan, nedeni sonucuna oturan bir yapı vardır. Ve o yapı, yeterince dikkatli bakan bir zihin tarafından görülebilir.

Çünkü insan örüntü arayan bir varlıktır; düzensizliğin ardında bir düzen görmek ister. Bu 1922’de de böyleydi, bugün de böyle, elli yıl sonra da böyle olacak. Christie’nin parmak bastığı nokta işte tam da budur.

Christie, bu ihtiyacı romanlarında şu altı özelliği kullanarak karşılamıştır.

1-Modernizme Karşı Estetik Bir Muhalefet

1922 yılını düşünün. O tek yılda Joyce Ulysses’i, Eliot The Waste Land’i, Woolf Jacob’s Room’u yayımladı. Edebiyat tarihinin bu eşsiz anında dünya parçalanmış bir gerçekliğin içindeydi: Birinci Dünya Savaşı’nın ardından anlam çökmüş, kurumlar sarsılmış, Avrupa’nın bütünlüğüne duyulan inanç yerle bir olmuştu.[1]

Modernistler bu çöküşe biçimsel olarak yanıt verdiler. Doğrusal anlatıyı terk edip parçalı yapılar kurdular, bilinç akışıyla düşüncenin ham, süzülmemiş halini sayfalara döktüler. Eliot, The Waste Land’de bir sesten ötekine atlayarak birbiriyle bağlantısız parçalardan oluşan bir şiir yazdı; Joyce, Ulysses’te sürekli perspektif ve zaman değiştirerek alışılagelen roman biçimini yerle bir etti. Mesaj açıktı: Dünya parçalandığına göre edebiyat da parçalanacaktı. Bütünlük artık mümkün değildi.[2]

Christie de aynı yıllarda yazıyordu. Aynı savaşı yaşamıştı, aynı dünyada soluk alıyordu. Ama tam zıt bir estetik tercih yaptı.

Modernistler parçalanmayı hem anlatır hem biçimsel olarak gösterirken, Christie her romanında bir bütünlük inşa etti. Poirot bunun simgesiydi: Joyce’un, Woolf’un ve Faulkner’ın kurgu dünyasında karakterler, bireyi bireyden ve zihni zihinden ayıran, herkesi kendi öznel gerçekliğine hapseden bölünmüş bir bilinci dile getirirken, Poirot dünyayı tutarlı ve anlaşılır kılan entelektüel ve toplumsal niteliklere sahipti.[3]

Bu bir tesadüf ya da bilinçsiz bir tercih değildir. Christie, modernistlerin teşhis ettiği hastalığı -parçalanma, anlamsızlık, çözümsüzlük- görüyordu ve ona katılmıyordu. Daha doğrusu: onların teşhisini estetik bir zorunluluk olarak kabul etmiyordu. Dünya çözülemez/anlaşılamaz görünüyorsa, bir roman yazarak bunu kanıtlamak neden bir sanatçının görevi olsun?

Princeton Üniversitesi’nde Christie üzerine yapılan kapsamlı bir akademik çalışma, onun kurgu dünyasının bilinçli bir estetik müdahale olduğunu ortaya koymaktadır. Christie’nin romanları, Joyce, Woolf ve Eliot’ın estetik dünyasıyla doğrudan bir hesaplaşma içindedir. Christie bu hesaplaşmayı polemikle değil, kurgusunun yapısıyla yürüttü.[4]

Buradan çıkan sonuç şudur: Christie’yi “kaçış edebiyatı” olarak tanımlamak, bu estetik muhalefeti görmemektir. Kaçış, sorundan uzaklaşmaktır. Christie ise sorunu kabul etti ve ona farklı bir cevap verdi. Modernistler “bütünlük artık imkânsız” derken, Christie “bütünlük mümkün ve ben bunu her romanımda kanıtlayacağım” dedi. Bunun adı kaçış değil, muhalefettir.

Kaçış romanı okuyucuyu gerçeklikten uzaklaştırmak için vardır. Gerçeklikle yüzleşmez, onu askıya alır. “Unut” der. Christie’nin yaptığı ise bunun tersidir. O, gerçekliğe katlanılabilir bir çerçeve sunar. Kaotik, adaletsiz, anlaşılmaz dünyayı alır ve ona bir mantık giydirir. Bu, kaçış değil; yüzleşmenin daha dayanılır bir biçimidir.

Örneğin; Pek çok popüler gerilim romanında da bir problem çözülür, bir gizem aydınlatılır. Ama orada problemi çözen kahramandır; okuyucu nefes nefese onun arkasından sürüklenir, onu izler ve heyecanlanır. Zihinsel katılımı pasiftir. Christie’de ise tempo kasıtlı olarak yavaştır, çünkü Christie okuyucuya şunu söyler: Sen de çözebilirsin. Bütün ipuçları önünde. Bu, okuyucuyu seyirci değil, ortak konumuna yerleştirir.

Ve bugün bu muhalefetin zemini, kurulduğu günden çok daha sağlamdır. Çünkü, haber akışı anlamsız bir gürültüye dönüştü, kurumlar güven vermiyor, gerçek ile kurmaca arasındaki sınırlar eridi. Eliot’ın şiirinde biçimsel bir tercih olan parçalanma, bugün gündelik hayatın dokusu haline geldi. Modernistlerin tasvir ettiği kaotik dünya artık gerçek. İnsanlar o kaostan çıkışın mümkün olduğunu gösteren bir anlatı istiyorlar. Christie’nin her romanında işte tam da bunu yapar.

2-Okuyucuyla Yapılan Sözleşme

Altın Çağ polisiyesinde bilgi metne içkindir: çözüme ulaşmak için gerekli ipuçlarının tamamı ya açıkça verilmiş ya da en azından ima edilmiştir. Okuyucuya adil davranmak, belirsizliği ortadan kaldırmak değil; çözümü metnin kendi mantığı içinde kurmaktır.

Bu yazılı olmayan bir sözleşmedir ve adı adil oyundur. Christie adil oyun kurallarını yalnızca uygulamakla kalmadı; bazen ustalıkla onu esnetip büktü. Roger Ackroyd’un Ölümü bunun en çarpıcı örneğidir. Christie o romanda okuyucu ile anlatıcı arasındaki güveni önce kurar, sonra yıkar. Okuyucu Dr. Sheppard’ı güvenilir bulmak için her nedene sahiptir: mesleki itibarı, sosyal konumu, dedektifle iş birliği. Ama bu güven, tam da cinayeti gizlemek için araçsallaştırılır.[5]

Bazı eleştirmenler bunu hile saydı. Birçokları ise Christie’nin kurmacanın sınırlarını genişlettiğini fark etti. Roman; okuyucuyu gerçek, anlatı ve adil oyun kavramı üzerine yeniden düşünmeye zorladı.[6]

Ancak şu önemli noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Christie ne zaman kuralı esnetse, bunu okuyucunun zararına değil, oyunun daha derin bir hazzına hizmet etmek için yapmıştır. Bu nedenle o romanı bitiren okuyucu öfkelenmez, şaşırır. Ve şaşırmayı düşünmek ister.

Bugün bu sözleşmenin değeri daha da artmıştır. Dijital dünyanın her köşesinde okuyucu tıklama tuzakları, yanıltıcı başlıklar, manipülatif algoritmalar yoluyla kandırılmaktadır. Christie’nin sözleşmesi bunun tam karşısında durur: İpuçları oradadır, kural bellidir, çözüm metnin içindedir. Bu, günümüzde nadir bulunan bir dürüstlüktür. Ve insanlar onu aramaktadırlar.

3-İnsan Doğasının Haritası

Christie’nin en büyük eleştirmenlerinden biri Edmund Wilson’dı. Wilson, Christie’yi sığ, bayağı ve okunması neredeyse imkânsız buluyordu.[7]

Bu kanaati o kadar güçlüydü ki aynı konuda iki ayrı yazı kaleme aldı. Ama Wilson yanılıyordu ve yanılmasının nedeni, Christie’yi yanlış yerden okumaya çalışmasıydı. Christie bir üslup yazarı değildi. Psikiyatrist ve yazar Theodore Dalrymple, Christie’nin insanı gözlemleme ve insan doğasını kavrama konusundaki keskinliğini savunurken, romanlarının, dikkat çekmeden sunulmuş derin toplumsal, psikolojik ve felsefi içgörülerle dolu olduğunu söyler.[8]

Christie kötülüğü soyut bir güç olarak değil, son derece sıradan bir insani kapasite olarak görmüştür. Katil, çoğu zaman en az şüphelenilen kişidir. Çünkü insanlar sosyal maskelerinin arkasına saklanırlar. Açgözlülük, kıskançlık, ihanet gibi davranışlar evrenseldir. Christie, onlarca yıl önce yazdığı hikâyelerde bu evrensel temaları öyle işlemiştir ki okuyucular bugün hâlâ kendilerini o hikâyelerde tanıyabilmektedirler.

Peki Poirot ve Marple neden bu kadar seviliyor? Çünkü ikisi de insanların için okuyabiliyor: Biri gri hücreleriyle, diğeri köy dedikodusunun yarattığı birikimle. Ama asıl mesele şudur: Okuyucu onların gözüyle dünyayı okumayı öğrenir. Her Christie kitabı, dikkatli bir gözlem pratiğidir.

Ve bunun bufünkü değeri eskisinden daha fazladır.

Sosyal medya bize hızlı yargılar öğretiyor: kim suçlu, kim masum, kim iyi, kim kötü. Christie ise bunun tam tersini yapar. “Görünenin ardını araştır, ilk izlenimine güvenme, her şeyi sorgula,” der. Bu sadece bir dedektif kurgusu unsuru değil; entelektüel bir tutumdur. Ve bu tutuma olan ihtiyaç, günümüzde her zamankinden büyüktür.

4-Yapının Zaferi

Christie’nin eleştirmenlerden aldığı en yaygın eleştirilerin başında üslubu gelir. Nesri sade, hatta zaman zaman kuru bulunur. Karakterlerinin psikolojik derinliği tartışılır. Bu eleştiriler tamamen yanlış değildir ama Christie’nin gerçek gücünü ıskaladıkları da bir gerçektir.

Christie’nin en iyi romanlarında görülen karmaşıklık, neredeyse edebî olmaktan çok mekanik bir nitelik taşır. Karakterler baş döndürücü bir hızla hareket ederler. Her açıklama yeni yanıtsız sorulara kapı aralar.[9]

Bu, küçümsenmesi gereken bir şey değil. Aksine, son derece nadir bir ustalıktır. Christie’nin en iyi kitaplarını kurgulamak için gereken matematiksel hassasiyet, çoğu “ciddi” yazarın parlak bir nesir cümlesi kurmasından çok daha zordur.  Bir karakteri önce şüpheli, ardından masum, ardından yeniden şüpheli gösterebilmek; bunu yaparken okuyucuya tüm ipuçlarını vermek, bütün bunları tek bir anlatı içinde tutarlı kılmak alelade bir beceri değildir.

Christie okuyucularına yukarıdan bakmadı; onları kurgunun yeniden inşasına dahil etti. Bu kapsayıcılık, onun küresel çekiciliğinin özündedir.[10]

Yapının bu zaferi, onu dijital çağda da geçerli kılan en önemli faktör. TikTok videolarını, Instagram reellerini, sonsuz haber akışlarını bir düşünün. Bunların hiçbirinde yapı yok. Anlam akıp gidiyor. Christie’nin romanlarında ise her olgu bir yere bağlanıyor. Bu deneyim bugün giderek nadirleşiyor. Ve insanlar onu özlüyorlar.

5-Kapalı Evren

Christie’nin romanları kapalı evrenler kurar. Bir köy, bir ada, bir Şark Ekspresi vagonu, bir Nil vapuru. Bu kapalılık soyut bir kurgu tercihi değildir.

Christie’nin Poirot serisinde savaş, toplumsal hareketlilik, aşırı siyasetler, ahlaki liberalleşme gibi modernitenin kaygıları, Gotik geleneğin ruh çağırma seansları, lanetler, hayaletler, büyücülük gibi araçlarıyla işlenir. Ancak rasyonel dünya bu unsurları her seferinde deşifre eder ve anlamsızlaştırır.[11]

Kapalı evren şunu söyler: Bu dünyanın sınırları bellidir. Suç bu sınırlar içinde işlendi. Çözüm de bu sınırlar içinde var. Dışarıda kalan karmaşa, bu romanın konusu değildir.

Bu tercih bugün özellikle güçlü bir çekim yaratıyor. Çünkü çağdaş okuyucunun yaşadığı dünyanın sınırı yok. Her mesele başka bir meseleye bağlanıyor, her kriz başka bir krizin içinden çıkıyor, hiçbir sorunun nerede başlayıp nerede bittiği belli değil. Christie’nin adası ise sonludur. On kişi vardır, biri katildir, cevap oradadır.

Bu, dünyanın küçültülmesi değil; anlaşılabilir kılınmasıdır. Ve anlaşılabilirlik, bugün bir lüks haline gelmiştir.

6-Adalet

Son ve belki de en önemli özellik budur.

Dünya giderek daha karmaşık, daha belirsiz, daha adaletsiz hale gelmektedir. Gerçek hayatta suçlular cezasız kalmakta, masum insanlar mahkûm edilmekte, güç sahipleri hesap vermekten kurtulmaktadırlar. Hukuk sistemleri güvenilmez, kurumlar çürümüştür.

Christie romanları bu gerçeklikten farklı bir şey vadeder: Sonunda hakikat ortaya çıkar. Katil maskesi düşer. Poirot ya da Marple, bütün oyunlara, bütün manipülasyonlara, bütün sosyal perdelere rağmen gerçeğe ulaşır.

Bu vaat 1920’de de bugün de aynı güçle yerine getirilmekte. Christie’nin kurgusu, gelenekselin modern olanla barışık kılındığı bir dünya görüşünü yansıtıyordu. Ama asıl mesajı evrenseldi: Düzen mümkündür, adalet erişilebilirdir.[12]

Bunun safdillikle hiçbir ilgisi yok. Çünkü Christie bu vaadi çocukça bir tavırla değil, insan doğasının en karanlık köşelerine baktıktan sonra veriyor. Katiller arasında analar, doktorlar, yargıçlar, hatta dedektifin yakını olan insanlar var. Christie kötülüğün her yerde olabileceğini biliyor ama yine de çözümün mümkün olduğunda ısrar ediyor.

Bu ısrar bir ideoloji değil; estetik bir tercihtir. Alison Light’ın ifadesiyle Christie’nin kurgusu bir “nekahet edebiyatı”dır: gerçek kayıpların sembolik olarak çözüldüğü, toplumsal dokunun tamir edildiği güvenceli bir alandır.[13]

Ve insanlar, dünya ne kadar bozulursa bozulsun, o alanı aramaktan vazgeçmemektedirler

Bir Yazar Nasıl Ölümsüz Olur?

Agatha Christie ölümsüzdür çünkü insanlara şunu söyler: Dünya bozulabilir ama anlaşılabilir. İnsanlar aldatıcı olabilir ama içleri okunabilir. Suç işlenebilir ama çözüm mümkündür.

Bu mesaj safdil değil. Çünkü Christie, bu inancını en büyük şüpheciliğin içinden geçirerek sunmaktadır. Her romanında insan doğasının en kötü hallerini gösterir, sonra da bunların üstesinden gelinebileceğini kanıtlar.

Christie modernistlerin anlattığı parçalanmaya karşı, her defasında yeniden bir bütünlük inşa etti. Bu, pasif bir teselli değil; aktif ve ısrarlı bir estetik muhalefettir.

Ve bu muhalefet, bugün, ortaya çıktığı günden çok daha güçlü bir zemine basıyor. Dünya 1922’den beri sürekli parçalandı. Christie ise sürekli tamir etti.

Okuyucu bu tamiri, her kitapta yeniden istiyor. Ve Christie, her kitapta yeniden veriyor.

İşte bu yüzden hâlâ okunuyor.


[1]Gildersleeve, “Commemorating Forgetting: 1922 and Golden Age Detective Fiction,” Modernism/Modernity Print+, 2022.

[2]“Modernism in Literature: How Writers Reshaped the Literary World,” paperwriter.com, 2023.

[3]Popmatters.com, “Agatha Christie, Hercule Poirot, and Reverse Modernism,” 2015.

[4]Eisenberg, Mollie Copley. “The Case of the Self-Conscious Detective Novel: Modernism, Metafiction, and the Terms of Literary Value.” Princeton University, 2020.

[5]Arcadia: “Agatha Christie’s Unreliable Narrator: The Murder of Roger Ackroyd,” byarcadia.org, 2022.

[6]CrimeReads: “100 Years of The Murder of Roger Ackroyd,” crimereads.com, 2026.

[7]Wilson’ın eleştirileri için bkz. Theodore Dalrymple, “Agatha Christie and the Metaphysics of Murder,” New Criterion, Nisan 2026. Wilson’ın iki ayrı yazısı: “Who Cares Who Killed Roger Ackroyd?” ve “Why Do People Read Detective Stories?” (1944–45).

[8]Dalrymple, Theodore. Agatha Christie and the Metaphysics of Murder, 2024. Mere Orthodoxy’de kısaltılmış inceleme, 2026.

[9]AV Club: “Unlock the Mystery of Agatha Christie’s Enduring Appeal,” avclub.com, 2018.

[10]Medawar, Tony (International Agatha Christie Festival organizatörü), Marketplace.org röportajı, 2020.

[11]Unhomely Counties: Gothic Surveillance and Incarceration in the Villages of Agatha Christie, ResearchGate, 2021. Ayrıca bkz. York, R. A. Agatha Christie: Power and Illusion. Palgrave Macmillan, 2007.

[12] Agatha Christie, Detective Fiction, and Interwar England. LSU Graduate Theses, repository.lsu.edu.

[13] Light, Alison. Forever England: Femininity, Literature and Conservatism Between the Wars. Routledge, 1991. Aktaran: Plain, Gill. “‘Tale Engineering’: Agatha Christie and the Aftermath of the Second World War,” 2020.

AGATHA’NIN KAYIP 11 GÜNÜ GİZEMİNİ HÂLÂ KORUYOR (MU?)

0

Agatha Christie, tüm zamanların belki de en çok okunan, en ikonik polisiye roman yazarlarından biri… Onun 11 günlük kayboluşu bugün bile hâlâ gizemini koruyor ve çeşitli kitaplara, makalelere konu olmayı sürdürüyor.

3 Aralık 1926 Cuma günü saat 21.45’te, kariyerinde yükselişe geçmiş olan polisiye roman yazarı Agatha Christie, küçük bir bavulu, ehliyetini, küçük kızının fotoğrafını ve büyük miktarda nakit parayı Morris Cowley marka arabasına yükleyerek İngiltere’nin Berkshire bölgesindeki soğuk gecede yola çıktı. Ertesi sabah, içinde bavulu ve kürk mantosu bulunan terk edilmiş arabası, farları açık halde bir kireç ocağında bulundu. 36 yaşındaki yazar ise ortada yoktu. 11 gün boyunca arandı. Bu süre içinde yazar sürekli gündemde ve gazete manşetlerindeydi. Kayıp yazarı bulabilmek için İngiliz kırsalı 15 bin gönüllü tarafından didik didik arandı. Kariyerinin başlarındaki yazarın sebep olduğu bu durum, polis ve kamuoyunun başına ne geldiğini araştırmaya çalışmasıyla bir medya çılgınlığına da yol açtı. Christie kayıp olduğu süre içinde İngiliz medyasının ana konusu haline geldi. Altı yılda altı polisiye roman yazmış ve mütevazı bir başarı elde etmiş yazarın kayboluşu için intihardan cinayete, sinir krizinden reklam hilesine kadar çeşitli teoriler ortaya atıldı. Christie nihayet 15 Aralık’ta, Yorkshire, Harrogate’deki Old Swan Hotel’de, Londra’dan yaklaşık 350 kilometre uzakta bulundu. Takma isimle otele giriş yapan Christie, hafıza kaybı yaşıyor gibiydi ve kendi kayboluşunun manşet haberi olduğu bir gazete okuyordu. Kocası onu almaya geldiğinde, Christie onu tanıdık buldu ancak kim olduğunu hatırlayamadığını söyledi. Muhabirler ertesi günün manşeti için notlar alırken onlar karı koca akşam yemeklerini yiyorlardı.

NEDEN KAYBOLDU?

16 Aralık gazetelerinden birinin manşeti “Kayıp Romancının Gizemi Çözüldü” diye yazıyordu. Ancak bu başlık tamamen yanlıştı, gizemin çözüldüğü filan yoktu. Hatta aradan geçen bir asırlık zamanda da Christie’nin kaybolması aydınlatılamadı. Nitekim Christie biyografisi yazarları ve meraklılar bugün halen şu soruyu soruyor: “Dünyanın en ünlü yazarı 1926’da 11 gün boyunca neden sırra kadem bastı?”

National Geographic’in “Why did Agatha Christie go missing? Here are 4 theories, from amnesia to publicity stunt” (Agatha Christie neden ortadan kayboldu? İşte hafıza kaybından reklam kampanyasına kadar 4 teori) başlıklı haberinde teoriler şöyle sıralandı:

KAYBOLMA TEORİLERİ

Teori 1: Eşinden intikam almak istiyordu

Eğer Christie romanlarının zeki dedektifi Hercule Poirot kanlı canlı bir insan olsaydı, muhtemelen ilk şüpheli olarak Christie’nin eşi Archibald Christie’ye odaklanırdı. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere hava kuvvetlerinde görev yapmış bir subay olan Archibald, Agatha’yla 12 yıldır evliydi. Çiftin, Rosalind adında 7 yaşında bir kız çocukları vardı. Peki mutlu bir evlilik miydi bu? Polislerin başlangıçta tam bir centilmen ve bir savaş kahramanı muamelesi yaptığı Archie, polislere öyle olduğunu söylemişti. Ancak sonraki günlerde yaptıklarıyla şüpheleri üzerine çekti. Özellikle eşinin bir not bıraktığını, kendisinin de bu notu okuyup imha ettiğini ifade etmesi, okların Archie’ye dönmesine neden oldu.

Ancak Archie’nin şahitleri vardı; o hafta sonu yakınlardaki bir köy evinde yaşayan arkadaşlarını ziyarete gitmişti. Ne var ki Archie, bu ziyaretin sebebinin o sırada metresi, kısa süre sonra da eşi olan genç yaştaki Nancy Neele’la nişanlanması olduğunu belirtmeyi ihmal etmişti.

Sonradan anlaşıldığı üzere, Agatha eşinin kendisini aldattığından haberdardı. Hatta 3 Aralık günü bu konuda bir tartışma yaşamışlardı. Christie, 1977 yılında yayımlanan biyografisinde, eşinin ‘Ben Nancy’e âşık oldum ve mümkün olan en kısa sürede beni boşamanı istiyorum’ dediğini aktaracaktı. (Tabii bunların hiçbirini polislere söylememişti.)

Kısa süre sonra eski Bayan Christie olacak olan yazar, eşinin ilişkisine sinirlenmiş, ‘nişan’ töreni nedeniyle kendisini aşağılanmış hissetmiş ve Archie’yi cinayet şüphelisi gibi gösterip kutlamaları sabote etmek amacıyla böyle bir plan kurmuş olabilir miydi? 100 yıldır birçok biyografi yazarı bu soruya ‘Evet’ cevabını verdi.

Zira Christie’nin kaybolmasının zamanlaması, Archie’nin hemen eve dönmesini ve kutlamaların sona ermesini gerektiriyordu. Dahası şüpheli listesinin başında yer alan Archie, ‘Mutlu bir evliliğimiz var’ diye yalan söylemek zorunda kalmıştı. Christie’nin istediği de zaten buydu.

Teori 2: Hayatına son verme girişiminde bulundu sonra da bu durumu örtbas etmek istedi

Bir numaralı teorideki karmaşık planın hayata geçirilebilmesi için Christie’nin akli melekelerinin yerinde ve güçlü olması gerekiyordu. Ancak muhtemelen durum daha farklıydı. Zira 1926 yılı Christie için zor bir dönem olmuştu. Annesini kaybetmiş, en yakın arkadaşı Charlotte’un uzaklara taşınmasıyla yalnız kalmıştı. Dahası Archie, Agatha annesinin yasını tutarken ona destek olmak yerine zamanının çoğunu yurt dışı seyahatlerinde geçiriyordu.

Christie biyografisinde, “Hayatımda ilk kez gerçekten hastaydım” diyor, sürekli ağladığını, unutkanlaştığını, uyuyamadığını ve ‘bir sinir krizinin eşiğinde’ olduğunu ifade edecekti. Kaybolduğu gece Charlotte’a bir mektup yazmıştı. Polise teslim edilen bu mektupta Christie, ‘Buradan uzaklaşmaya’ ihtiyacı olduğunu çünkü yaşadıklarının haksızlık olduğunu belirtiyordu.

Christie’nin biyografisinde birçok konuya açıklık getirilirken ortadan kayboluşundan hiç bahsedilmiyor. Nitekim Christie bu konuyla ilgili sadece bir kez konuştu. O da yılan hikâyesine dönen boşanma davası sırasında kendini savunmak içindi. Daily Mail’e kısa bir açıklama yapan Christie, “O gece daha fazla devam edemeyeceğimi hissettim. O gece umutsuz bir şey yapma niyetiyle ve sinirlerim fazlasıyla bozuk bir halde evden çıktım” ifadelerini kullanmıştı.

‘Umutsuz bir şey’ ifadesi intihara işaret etse de Christie kesinlikle böyle bir girişimde bulunmadığını da vurgulamıştı. Zira intihar hem bir suç hem de bir günahtı ve böyle bir girişimde bulunmak kısa süre içinde sonuçlanacak boşanma davasında kızının velayetini kaybetmesine neden olabilirdi.

Christie bunun yerine dramatik bir olay yaşandığını belirterek, “Araba bir şeye çarptı ve aniden durdu. Ben direksiyona doğru savruldum ve kafam bir şeye çarptı. O ana kadar Bayan Christie’ydim,” demişti. O andan sonrasını ise hatırlamıyor, çarpmanın etkisiyle geçici hafıza kaybı yaşadığını iddia ediyordu.

Christie’nin arabasını terk ettiği noktayı ziyaret eden biyografi yazarı Laura Thompson ise Christie’nin intihar etmeyi planladığına neredeyse emin olduğunu belirterek, “Gerçekten korkutucu bir yer. Etrafı suyla çevrili, ıssızlığın ortasında…” ifadelerini kullanıyordu. (Şunu da belirtelim: Christie’nin arabası hasarlıydı ama kullanılamaz durumda değildi. Deposu da yakıt doluydu)

Teori 3: Gerçekten de nadir görülen bir tür hafıza kaybından muzdaripti

Diyelim ki Christie başını vurunca hafızasını kaybetti. O zaman yürüyerek tren garına giden, Harrogate’e bilet alan ve oldukça şık bir yer olan Swan Kaplıca Oteli’ne yerleşen kimdi?

Teknik olarak otele yerleşen kişi Christie değil, Güney Afrika’nın Cape Town şehrinden geldiğini söyleyen Teresa Neele isimli bir kadındı. Christie’nin soyadı olarak Neele’ı seçmiş olması özellikle dikkat çekiciydi çünkü bu eşinin metresinin soyadıydı. Dahası Christie, otel kayıt defterini de şahsına münhasır el yazısıyla doldurmuştu. Bu durumu kimileri açık bir ipucu olarak görürken kimileri aptalca bir hata kimileri de Christie’nin ‘kafa karışıklığı ve hafıza kaybı’ hikâyesini kanıtlayan saçma bir eylem olarak yorumladı.

Christie, arkadaşı Charlotte’a gönderdiği mektupta, ‘Kafam patlıyor’ ifadesini kullanıyordu. Bu kafa patlama hissi, nadir bir psikiyatrik bozukluğa işaret edebilecek endişe verici bir fiziksel semptom olarak değerlendiriliyor. Dissosiyatif bozuklukları olan kişilerin yüzde 85’i çok ağır baş ağrıları yaşıyor. En anlaşılamamış dissosiyatif bozukluklardan biri olan dissosyatif füg durumunda ise duygusal travmalar geçici hafıza kaybına yol açabiliyor. Bu sorunu yaşayan kişiler çoğunlukla dışarıdan normal görünürken gezip seyahat etmeye başlıyor.

Swan Kaplıca Oteli’ndeki tanıklara göre, Bayan Neele burada kaldığı süre boyunca diğer konuklarla kaynaşıyor, şarkı söyleyip dans ediyor, geç saatlere kadar uyuyup yatakta kahvaltı keyfi yapıyordu. Bütün Bunlar Christie’nin umutsuzluğa düşmüş olduğu şeklindeki yorumlarla çelişiyor.

Ne var ki Thompson, “Christie görünürde çok iyi zaman geçiriyor olsa da akut mental sıkıntıdan kaynaklanan dehşet verici bir çöküntü yaşıyordu,” dedi. Bazı biyografi yazarlarına göre bu açıklamanın 11 günün gizemini çözdüğünü belirten Thompson, kendisinin bu grupta olmadığını belirterek, “Kesinlikle olamaz. Bence gerçekleri örtbas etmek için uydurdukları bir şeydi bu,” diye konuştu. Thompson, olan biten hakkında bir daha konuşmak istemeyen Christie için hafıza kaybının kusursuz bir bahane olacağını vurguladı.

Teori 4: Dünyanın en büyük ve en başarılı reklamı yapıldı

Archie, Christie’nin ortada olmadığı süreçte Daily Mail’e verdiği bir röportajda başka bir teori ortaya atarak, “Eşim kendi iradesiyle ortadan kaybolma olasılığından bahsediyordu. Muhtemelen işiyle ilgili olarak, bir kayboluş planı aklından geçiyordu,” ifadelerini kullanmıştı.

Christie ortadan kaybolduğu sırada başarılı bir yazardı ancak henüz bir edebiyat efsanesine dönüşmemişti. Altıncı romanı The Murder of Roger Ackroyd’u (Roger Ackroyd Cinayeti) yayımlamasının üzerinden fazla zaman geçmemişti ancak kitap şoke eden sonuyla epey gürültü koparmıştı. Zira kitaptaki katil hikâyenin anlatıcısından başkası değildi.

Günümüzde okurlar, Fight Club ve Gone Girl gibi eserler sayesinde anlatıcılara güvenmemek gerektiğini iyi biliyor. Ancak 1926 yılında böyle hikâyeler pek yaygın değildi ve okurlar kendilerini kandırılmış hissetmişti. Biyografi yazarı Lucy Worsley’in kitabında belirttiği üzere Christie, ‘üçkağıtçılık konusunda gittikçe büyüyen bir şöhrete’ sahipti.

Dolayısıyla bütün bu kaybolma olayının günümüzde halen popülerliğini koruyan çok başarılı bir reklam hamlesi olması mümkün. Zira Christie’nin ortada olmadığı günlerde, gazeteler romanlarını kayıp haberlerinin yanında tefrika halinde yayımlayınca kitap satışları iki kadına çıkmıştı. Artık küçük yayınevlerinden gelen telif ödemeleriyle yetinmesine gerek yoktu. Hatta 1930 yılında astronomik bir ücret karşılığında altı kitaplık bir anlaşma bile imzalayacaktı.

Planlı olsun olmasın, kayboluşu sayesinde Christie, Worsley’nin ifadesiyle ‘ünlü yazar’a dönüştü. Christie artık zengin ve ünlüydü. Dünyada Shakespeare ve İncil’den sonra en fazla satan üçüncü yazar olmuştu. Ancak bu müthiş kariyerinin var olmasının en büyük sebebinin, en büyük utancı olduğu gerçeğiyle yaşamak zorundaydı. Worsley, “Kazara olmuştu, fazlasıyla nahoştu ama dev başarısının temel taşına dönüşecekti,” ifadelerini kullandı.

Agatha Christie’nin dünyaya sunduğu diğer gizemlerin aksine bu kez hikâye, Hercule Poirot gibi bir dedektifin olan biteni nasılı ve nedeniyle tane tane anlatmasıyla sona ermiyor. Dolayısıyla Christie meraklılarının halen ipuçları arıyor olmasına şaşırmamak gerek. Zira tüm karmaşık karakterlere, sürprizlere, gizli planlara ve dikkati başka yöne çekme çabalarına karşın, Christie’nin en büyük gizemi sonsuza kadar çözülemeden kalacak.

PERA PALAS’TAKİ 411 NUMARALI ODA

Bu esrarengiz olay o yıllarda o kadar büyük ses getirmişti ki, yankısı İstanbul’a kadar uzanmıştı. Pera Palas Oteli’nin Web sayfasında bu kaybolma konusuna da şöyle yer verildi:

“120 yılı aşkın süredir İstanbulun en güzel köşesinde tarihe tanıklık eden Pera Palace Hotel ile dünyaca ünlü polisiye yazarı Agatha Christieyi birleştiren bir ‘anahtar’ hikâyesi vardır. Bu gizemli anahtar hikâyesi, yazarın ölümünün ardından ortaya çıkmış ve aslında tam olarak çözülemeden rafa kaldırılmış olsa da mutlaka bilinmeye değerdir. Bu yazımızda sizlerle bu gizemli hikâyenin detaylarını paylaşacağız. Eğer siz de ünlü yazar Agatha Christie ve İstanbulda geçen kayıp 11 gününün; ona ait gizemli anahtarın hikâyesini merak ediyorsanız, yazımızı okumaya devam edin!

Eserleri 45 dile çevrilmiş ve kutsal kitaplardan sonra en fazla okunan kitapların yazarı olan Agatha Christie, dünyanın en tanınmış polisiye roman yazarıdır. Ünlü yazar Christie, yaşamı boyunca sırlarla iç içe olmayı tercih etmiştir ve yaşamındaki sırlardan birini İstanbulda bırakarak bir dönem tüm dünyanın dikkatini İstanbul’a çekmeyi başarmıştır.

Bir dönemin en önemli insanlarını ağırlayan ve İstanbulun ilk modern oteli olarak tarihe adını kazıyan Pera Palace Hotelin ünlü misafirlerinden biri de Agatha Christiedir. Ünlü yazar 1926 ile 1932 yılları arasında otelin 411 numaralı odasında pek çok kez konaklamış ve hatta ünlü romanı Doğu Ekspresinde Cinayeti burada kaleme almıştır. Bu ünlü roman dünya çapında satış rekorları kırmış ve filmlere konu olmuştur.

Agatha Christienin gizemli hikâyesine gelecek olursak… Christie 1926 yılında 11 gün boyunca ortadan kaybolur. Kendisinden haber alınamamasının ardından arabası bir göl kenarında ağaçlara çarpmış şekilde bulunur. İnsanlar artık neredeyse yazarın göle düştüğünü ve öldüğünü düşünmeye başlamıştır. Sonra birdenbire Christie ortaya çıkar ve kaybolduğu zaman dilimiyle alakalı kimseye hiçbir açıklama yapmaz.

Ünlü yazarın 11 kayıp günü ile ilgili o dönemde birçok farklı senaryo ortaya atılmıştır ancak kimse gerçeği bilmemektedir. Christienin ölümünün ardından ünlü film şirketi Warner Bros. onun gizemli hikâyesini film yapmak ister. Ancak yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları için bir medyumdan yardım almaya karar verirler. Tamara Rand isimli medyum, bu iş için yazarın ruhunu çağırmakla görevlendirilir ve ardından 11 kayıp günün sırrının Pera Palace Hotel’de saklı olduğunu söyler.

Medyumun iddiasına göre yazarın sırrını yine onun sakladığı bir anahtar açıklayacaktır. Kesin bir bilgi olmamakla birlikte Pera Palacede bulunan anahtar, otelin sahibi Misbah Muhayyeş’in Yeniköydeki yalısında bir odayı açmakta; orada bulunan defterde ise 11 kayıp günün tüm detayları yazdığı söylenmektedir.

Bu çarpıcı iddianın ardından tüm dünyanın gözü Agatha Christienin Pera Palace Hotelde bulunan odasına çevrilir. 411 numaralı oda artık tüm dünya tarafından merak edilmektedir. Bir süre sonra söz konusu anahtar gerçekten de medyumun tarif ettiği yerde bulunur! Anahtarın bulunmasıyla birlikte otel yönetimi ve film şirketi arasında asla uzlaşılamayacak bir mücadele başlar.

Otelin o dönemki sahibi bir ücret talep eder. Sonrasında Tamara Rand kendisine bir mektup yazar. Otelin sahibi fikrini değiştirir ancak o sırada otelde bir grev patlak verir ve hikâye çözülemeden ortada kalır.

Sonuç olarak; ünlü yazar Agatha Christienin sırrı halen Sonraları oteldeki başka bir odada ikinci bir anahtarın bulunduğu söylense de ünlü yazarın en heyecanlı hikayesi hâlâ bir yerlerde okurlarıyla buluşmayı bekliyor olabilir.”

***

Bütün bunlardan sonra genel kanı, kaybolma hikâyesinin tamamen reklam amaçlı bir senaryo olduğu yönündeydi. Ve bu senaryo akla daha yakın geliyordu. Çünkü Christie’nin akli melekelerinin yerinde olduğu, hafıza kaybıyla ilgili de bir sorunu olmadığı ortadaydı. Öyle olsaydı sonrasında kendisinde yazacak gücü bulamazdı. İntikam almak ya da intihar etmek istediği de çok inandırıcı bir teori değildi. İntikam almak için neden böyle bir yol izlesindi? Veya neden intihar etsindi? Yazarlık kariyerinde önemli bir yere gelmişti. Ayrıca dini inançları da buna engel teşkil ediyordu. Böylesi bir durumda intikam almak, kariyerini de riske atmak olurdu. Kısaca, National Geographic’in 4. teorisi daha inandırıcıydı. Bu teori gerçekse yazara çok da büyük bir başarı getirmiş sayılırdı. O kadar etkili olmuştu ki aradan yıllar geçmesine rağmen bu esrarengiz kaybolma hikayesi hâlâ gizemini ve gündemdeki yerini koruyordu. Tek başına bir etken olmasa da Christie’nin kitaplarının daha fazla satılmasını sağladığı kuşkusuzdu.

Gizemli polisiye yazarının gizemli kayboluşu… Bundan daha iyi bir reklam olabilir miydi? Yani özetle reklam açısından “yeme de yanında yat” cinsinden müthiş bir plan sayılabilirdi.

Pera Palas’a gelince bunun da bir senaryo olduğu ortadaydı. Bu kaybolma hikâyesinin bir tür devamı niteliğinde uydurulmuş ama pek de inandırıcı olmayan bir senaryoydu. Genel kanı bu yöndeydi. Burada amaç, Christie’nin reklamının devam etmesi olduğu kadar, bu reklam pastasından Pera Palas’ın da bir pay almasını sağlamaktı. Yani alan da memnundu satan da.

Pera Palas Oteli bundan yararlandı mı? Bunun yanıtı da elbette “evet”di.  Ne demişler, reklamın iyisi kötüsü olmaz!

AGATHA CHRİSTİE’NİN HAYATI VE MİRASI-BİR AÇIK OTURUM – 5 HAZİRAN 2026

0

Beş yaşında olduğunuzu ve babanızın anneanne dediği o çok yaşlı kadının, hani hep evine gittiğinizde uslu durmanız, ses çıkarmamanız söylenilen kadının öldüğünü hayal edin. Ölüm haberi televizyondan veriliyor, BBC günlerce ondan bahsediyor. Elbette o zaman bunda bir tuhaflık olduğunu hissedersiniz. James Prichard için de öyle olmuş. Daha o yaşta, büyük babaannesinin ölümüyle onun farklı biri olduğunu anlamış. On yaşına geldiğinde, “Büyük babaannemin hangi kitabını okuyayım?” diye babası Mathew Prichard’a sormuş. Babası da onu başından savmak için o an elinin altında olan  On Kişiydiler ve Cinayet Alfabesi romanlarını vermiş. Küçük James önce On Kişiydiler’i okumuş. Fakat roman onu o kadar korkutmuş, o kadar korkutmuş ki yıllar sonra kendi kızı, “Baba hangi kitaptan başlayayım?” diye aynı kitapları işaret ettiğinde tabii ki On Kişiydiler’i vermemiş.

İki ay önce internette Polisiye Romanlarının Kraliçesi: Agatha Christie’nin Hayatı ve Mirası (The Queen of Crime: The Life and Legacy of Agatha Christie) adlı açık oturumun biletlerinin satıldığını görünce hiç kaçırmadan hemen satın aldım. Elektronik ve elektronik olmayan ajandalarıma -evet hâlâ defter ajandam var- kalın kırmızı kalemle işaretledim ve gününü iple çekmeye başladım. Yoğun bir haftanın sonunda, yorgun argın işten çıkıp saat beş buçukta Britanya Kütüphanesi’nin (British Library) bahçe kapısından içeri girmeyi başarabildiğimde açık oturumun başlamasına tam on beş dakika vardı.  Erken gelmenin sevinciyle bahçedeki devasa Newton heykelinin tam karşısında bulunan Pigott Sahnesi’nin kapısını itip içeri girdim. Agatha ile ilgili resimler, afişler beklerken Hindistan renklerinin ve motiflerinin hâkim olduğu bir salonla karşılaştım. Doğru yere mi geldim, diye kendimden şüphelenmedim desem yalan olur. Kapıda elektronik biletim kontrol edildiğine göre yanlış gelmiş olamazdım; yoksa beni kapıda uyarırlardı. Fakat etrafta Agatha Christie’ye ait hiçbir yazı, resim yoktu. Sağımda solumda oturanlara sorunca onların da benimle aynı durumda olduklarını öğrendim. Herkes İngilizlere özgü bir sabırla işin nereye varacağını bekliyordu. Uzun bir sunumdan sonra anlaşıldı ki dünyanın birçok şehrinde kutlanan Hindistan kökenli bir edebiyat festivalinin (Jaipur) açılış günüymüş bugün. Bu iki günlük festival etkinliklerinden ilki Polisiye Romanlarının Kraliçesi: Agatha Christie’nin Hayatı ve Mirası adlı açık oturummuş. Fazla akıllıca (!) bir organizasyon olmuş bence. Oturum için bilet satarken, festivalden hiç bahsetmemek, müthiş zekice bir pazarlama örneği (!). Jaipur’dan söz etmeden Agatha Christie hayranlarını toplayarak, ilk gününde festivale yüksek bir katılımı garantilemişler böylece. Bilet satışında festivali ön plana çıkarsalardı ben satın almayabilirdim örneğin. Bırakın ön plana çıkarmayı, festivalin sözü bile edilmiyordu.

Neyse, uzun bir açılış konuşmasından, bu festivali finans eden Hindistan bankasına ve tek tek bireylere düzülen uzun methiyelerden sonra nihayet seyircilerin beklediği an geldi ve açık oturumun katılımcıları sahneye davet edildi. Kendimizi biraz kandırılmış gibi hissetmenin verdiği buruk tad, konukların sahneye çıkmasıyla dağıldı.

Agatha Christie’nin hayatı ve mirası konulu açık oturumda konuşmacılar.

Agatha Christie’nin kızının torunu James Prichard, mikrofonu eline alır almaz söylediği ilk sözle beni şoke etti.  Koskoca Britanya Kütüphanesi’nin bu ilk Agatha Christie etkinliğiymiş. Hiç aklıma gelmemişti. Doğru ya! Bunca yıldır eğer yapılsaydı mutlaka duyar ve giderdim. Daha önce Murder Mysteries adı altında başka yazarlarla birlikte birtakım günler düzenlense de yazarın adına ilk defa böyle bir şey yapılıyormuş. Üstelik bir taşla üç kuş vurarak: Çünkü 2026, hem Agatha Christie’nin ölümünün ellinci hem okurlar hem de eleştirmenler tarafından çok beğenilen Roger Ackroyd Cinayeti’nin basımınınyüzüncü ve hem de Miss Marple’ın son macerası olan ve Agatha Christie’nin ölümünden sonra yayınlanan Uyuyan Ölüm romanının ellinci yıldönümüydü. Gerçi bana kalırsa, Kütüphane, Agatha Christie kitaplarının bugün sadece İngiltere’de ve İngilizce konuşulan ülkelerde değil bütün dünyada hâlâ matbaaları çalıştırdığını hesaba katarak her gün bir etkinlik yapsa yeridir.

James Prichard, Britanya Kütüphanesi’nin iş birliğiyle yapılan bu açık oturumun bir ilk olmasının önemini alçak gönüllülükle ve biraz da sitemle ama açıkça dile getirdi. Böylece ben de Agatha Christie’nin kitaplarının, şimdiye kadar Britanya Kütüphanesi tarafından yeterince önemli görülmediğini öğrenmiş oldum. Peki şimdi ne olmuştu da Kütüphane fikir değiştirmişti? Bunun cevabı etkinliğin adında ve yapılma nedeninde. Yukarıda da belirttiğim gibi hangi yazar bugün hâlâ ilk günkü gibi okunuyor? Bir elin beş parmağını geçmez. Hangi yazar dünya genelinde Agatha Christie’nin ulaştığı okunma seviyesine ulaşmış? Hiçbiri. E, bırakın da Britanya Kütüphanesi de dize gelsin artık.

Kütüphane, yaptığı hatanın farkında olmanın bilinciyle bu sene müthiş bir sergiye de imzasını atacak. Christie ailesinin de tam desteğiyle yazarın kişisel arşivi dünyaya açılıyor. Bugüne kadar kimsenin bilmediği, görmediği, okumadığı mektuplar, resimler ortaya çıkarılıyor. Sergi hazırlıkları tamamlanmış. Kütüphanenin küratörü Lucy Rowland. Rowland, Christie Arşiv Vakfı ve Agatha Christie Limited ortaklığıyla düzenlenen büyük 2026 sergisinin başkanlığını yürüttüğü için tek tek her şeyi incelemiş, okumuş ve bu sergiyi ortaya çıkarmış. Proje nedeniyle kendisini müthiş bir hazinenin orta yerinde bulduğunu ve çok heyecanlandığını söylüyor. Örneğin; Agatha Christie, kocasına yazdığı bir mektupta aynen Doğu Ekspresinde Cinayet romanında olduğu gibi bir trende mahsur kaldıklarını anlatıyor ve yanındaki yolcuları tarif ediyormuş. Lucy Rowland’a göre, mektubu okuduğumuzda bu kişileri hemen tanıyacak, romanın kahramanlarının gerçek hayattan alındığını görebilecekmişiz.

Agatha Christie ile ilgili dönüm noktası niteliğindeki bu sergi, yazarın ölümünün 50. yıl dönümünü simgelemekte ve Birleşik Krallık’ta son 25 yılda Christie’ye adanmış en büyük sergi olma özelliğini taşımaktaymış. Lucy Rowland, British Kütüphanesi’nin kendi geniş koleksiyonunu, tarih boyunca gizli kalmış ve daha önce hiç sergilenmemiş aile arşiviyle bir araya getirerek 100’den fazla nadide eşya, resim ve yazıların seçilmesini ve sunulmasını denetlemiş.  Agatha Christie: A World of Mystery isimli bu sergi 30 Ekim2026 -20 June 2027 tarihleri arasında ziyarete açık olacakmış. Olur da bu tarihler arasında yolunuz Londra’ya düşerse ve sergiyi bir görelim derseniz Britanya Kütüphanesi’nin internet sitesinden biletinizi satın alabilirsiniz: bl.uk/agathachristie

Oturumu yöneten Hint yerel giysili gazeteci ve yazar Shrabani Basu’nun Agatha Christie’nin Hindistan’a hiç gitmemesiyle ilgili sitemde bulunması üzerine, James Prichard, büyük babaannesinin 60’lı yıllarda, hippi akımının zirve yaptığı dönemde çok popüler olan Hindistan’a gittiğini, bunu kendisinin de şimdiye kadar bilmediğini, bu arşivler sayesinde öğrendiğini açıkladı. Ancak, Agatha Christie’nin Hindistan hakkında hiç kitap yazmadığını da ekledi. İşte, laf buradan “yazsa nereyi mekân olarak kullanırdı”ya geldi ve paneldeki ikinci Lucy olan, atmosferik gizemli polisiye roman yazarı Lucy Foley’e top atılmış oldu.

Lucy Foley’nin en çok satan ve en çok beğenilen kitabı The Guest List (Davetli Listesi) adlı eseridir. İrlanda kıyılarında, fırtınalı ve ücra bir adada geçen bu kapalı oda cinayet gizemi romanı, 3 milyondan fazla satmış, gizem & gerilim dalında Goodreads Choice Ödülü’nü kazanmış ve New York Times’ın en çok satanlar listesinde yer almıştır.

2022 yılında on iki ünlü yazara birer Miss Marple hikayesi yazdırıp yayınlatmış Agatha Christie Limited. Kitabın adı: Marple: Twelve New Mysteries. James Prichard bu yazarlardan Lucy Foley’e Miss Marple kitabını yazma hakkını vermis. Lucy Foley de Grand Alpine Hotel’de Cinayet adında yeni bir Miss Marple romanı yazmış. Kitap resmi olarak Eylül 2026’da satışa çıkıyormuş.  Herkesin merakla beklediği roman, Agatha Christie’nin 1976’da yayınlanan en son Miss Marple romanı Uyuyan Ölüm’den tam elli yıl sonra yayınlanmış olacak.

Lucy Foley Murder at the Grand Alpine Hotel adlı romanını birçok zıtlıkların bir arada olduğu bir eser olarak tarif ediyor. 1950’lerde, ajanların cirit attığı, kaba güç mücadelesinin hâkim olduğu İsviçre Alplerinde, lüks ve gözlerden uzak bir tatil köyünde, bir kar fırtınası sonrası yaşlı bir kadının bir cinayeti çözmesi anlatılıyormuş kitapta. Lucy Foley’in, yeni Miss Marple romanlarının yazarı olarak seçilmesinin nedenini, onun modern, atmosferik gerilimleri Altın Çağ cinayet romanları yapısında yazması olarak açıklıyor James Prichard. Ve şöyle diyor: “Biz yazarın Agatha Christie gibi yazmasını istemiyoruz. Bizim için önemli olan yazarın kendi ters köşe tarzını bu ikonik dedektifle harmanlayabilmesi. Biz, Lucy Foley’den kendi Miss Marple kitabını yazmasını istedik ve ortaya müthiş bir eser çıktı.”

James Prichard yeni yapılan dizilerde de öne sürdükleri tek şartın kitabın olay örgüsüne sadık kalınması olduğunu, yoksa korku ya da gerilim ağırlıklı çekilmesine karışmadıklarını söylüyor.

Konuşmacılara, nasıl olup da Agatha Christie’nin bugün hâlâ okunduğu soruldu. Üç konuşmacı da aynı noktalarda birleştiler ve benzer sonuçlara vardılar. Agatha Christie bugün hâlâ okunuyor, çünkü; 1-Her insanda olan duygulardan bahsediyor; 2-Karakterleri yüzeyselmiş gibi görünse de aniden derine inebiliyor; 3-Çok geniş bir zaman dilimine yayılan eserleri, yazıldığı dönemin izlerini taşıyor; 4-Cinayetlerinin çoğunun kökeninde sevgi ve aşk yer alıyor.

James Prichard’ın değindiği önemli bir konu da şu oldu: Bugün gelinen noktada Miss Marple ve  Poirot’nun maceraları Cosy sınıfına girmemektedir.  Çünkü, Agatha Christie’nin romanları bugünkü cosy mystery türünün tanımına hiç uymuyor. Aksine dark kabul ediliyor. Prichard örnek olarak da On Kişiydiler’i verdi. “Bunu neresi cosy?”diye sordu. Ve Agatha Christie’nin gizemli cinayet kraliçesi değil, zekâ kraliçesi olarak anılmaya başlandığını söyledi,

Görüldüğü gibi anlayışlar, görüşler, kelimeler ve dilin kendisi her zaman dinamik ve canlı. Hep değişiyor. Bu değişmeyi gören ve ayak uyduran diller, kültürler hayatta kalmaya devam ediyor ve edecek gibi gözüküyor. Agatha Christie’nin kendisinin de 60’lı yıllarda kitaplarındaki kelimeleri değiştirdiği olmuş. On Küçük Zenci kitabının adının On Kişiydiler şeklinde değiştirilmesi konusunda James Prichard “O da aynı fikirde olurdu,” diyor. “Büyük babaannem sonuçta insanları eğlendirmek için yazıyordu. Kimseyi, bilmeden de olsa, incitecek bir şey söylemek istemezdi,” diyor ve ekliyor: “Dil değişiyor, yeni kelimeler anlayışlar geliyor büyük babannem hep buna ayak uydurmuştur.”

Bir soru üzerine öğreniyoruz ki, Agatha Christie Miss Marple’ı daha severek yazarmış, Poirot’yu yayınevleri istediği için sürdürmüş. Konuşmacılar, Miss Marple’ın bir İngiliz olarak kendisi ile yapılan alayları, yabancı Poirot’dan daha çabuk ve iyi anladığını, buna güldüğünü, tepkileri önceden tahmin ettiğini söylediler. Köydekilerin onu bir tür cadı olarak görüp sevmedikleri belirtildi. Agatha Christie’nin bazı sahnelerde onu tam bir cadı gibi çizdiği de vurgulandı.

Bu arada bildiğiniz gibi Agatha Christie, dünyada en uzun sahnede kalan oyunun yazarı unvanını taşıyor. Dolayısıyla bu konu da açık oturumda ele alındı. Christie, oyunlarını hep kendisi sahneye uyarlamak istemiş. Başkalarının onları bozacakları korkusundan değil, tam tersine kendisi kadar cesur olamayacaklarını düşündüğü için istemiş bunu. James Prichard bu konuda şöyle diyor: “Büyük babaannem sahne oyununun kitaptan farklı özellikleri olduğunu biliyordu. İpuçlarını kitapta sakladığın şekilde, bir sahne oyununda saklayamazsın. Daha değişik yöntemler uygulamak gerekir. Başka yazarlar romanı tiyatro oyununa çevirirken, kitaba sadık kalalım korkusuyla, bu sahneye özgü özellikleri bulup kullanmayı akıl edemezler; akıl etseler de çekinip uygulayamazlar, o zaman da oyun güzel olmaz diye kendisi yazmayı tercih etti hep.” 

Beklenmeyen Şahit (Witness for the Prosecution) Londra’da gerçek bir mahkeme salonunda sahnelenmekte.

Agatha Christie, birçok kitabını tiyatro oyununa çevirmiş, bir o kadar da oyun yazmış ama en akılda kalanlar Fare Kapanı (The Mousetrap -1952’den bugüne), Beklenmeyen Şahit (Witness for the Prosecution-1953) ve On Kişiydiler (And Then There Were None -1943) olmuş. Bunlardan Fare Kapanı 1952’de Londra’da oynanmaya başlamış. Covid dönemi hariç, o gün bugündür hiç aksamadan hep oynanmış ve hâlâ oynanmakta. On Kişiydiler, İncil’den sonra dünyada en çok okunan kitap.

Açık oturumda Agatha Christie’nin ünlü ortadan kaybolma olayından da söz edildi. Bu konunun aile arasında hiç konuşulup konuşulmadığı soruldu. James Prichard, “Hayır,” dedi. Sadece Agatha Christie’nin ikinci eşi Max Mallowan ortamı yumuşatmak için bir iki kez şakayla karışık söz etmiş, o kadar. Agatha Christie ise bu konuda hiç konuşmamış.

Oturumun moderatörü, o dönemde Agatha Christie’nin annesinin öldüğünü, onun annesine çok bağlı olduğunu, ayrıca kocasının Agatha Christie’yi aldattığını, sonuç olarak bütün bunların çok büyük bir depresyona sebep olabileceğini belirtti. “Fakat,” dedi, “bundan iyi bir sonuç çıkarmayı becerebilmiş Agatha Christie ve çok üretken bir yazar olmuş.”

Anlaşılan, Agatha Christie’nin kendisinin kurduğu Agatha Christie Limited de yazarın üretkenliğine yakışır bir şekilde çalışmalarını sürdürmekte. Özetlersek, Eylül’de Miss Marple’ın yepyeni bir macerası okurlarıyla buluşacak. 30 Ekim 2026’da, Britanya Kütüphanesi’nde, kitapların arkasındaki Agatha Christie’yi anlatan, Muamma Dünyası (A World of Mystery) isimli, yazarın gün ışığı görmemiş arşivinden yüz tane belgenin yer alacağı bir sergi, 20 Haziran 2027’ye kadar açık kalacak. Ayrıca yine şu sıralar Agatha Christie’nin birçok öykü ve roman uyarlamasını ekranlarda ve sahnelerde izlemek mümkün. Kitaplarıysa her zaman raflarda. Daha ne olsun?

AGATHA CHRISTIE’NİN TİYATRO OYUNLARI VE FARE KAPANI’NIN SIRRI

Perde Hiç Kapanmadı

Onu hep malikânelerdeki zehirli çay fincanlarıyla, Doğu Ekspresi’ndeki gizemli yolcularla ya da Nil Nehri’ndeki sessiz ve sinsi cinayetlerle hatırlıyoruz. Agatha Christie, polisiye edebiyatının tartışmasız kraliçesi. Peki ya onun tiyatro sahnelerini de fethettiğini söylesem?

Bugünlerde elimde ‘Fare Kapanı’ var. 1952 yılından beri Londra’da, her akşam perdelerini hiç kapatmadan açan o rekortmen oyun… Beni daha ilk sayfalarda etkisi altına alan Fare Kapanı oyununu şimdilik sadece okumakla yetindim. Kim bilir, belki bir gün Dedektif Dergi ekibiyle ya da bir seyahatte yolum Londra’ya düşer ve o meşhur St. Martin’s Theatre’ın koltuklarında, elimde oyun kitapçığıyla perdenin açılmasını beklerim. Hem kim bilir, belki oyun başlarken o geleneksel “Oyunun sonunu kimseye anlatmayın ” anonsunu bizzat duymak bana yepyeni polisiye öyküler yazma ilhamı verir.

Türkiye’nin ilk dijital polisiye dergisi Dedektif Dergi’nin 63.sayı dosya konusu, kitapları dünya çapında okunan ve çok satılan, tüm zamanların en başarılı polisiye yazarı sayılan Agatha Christie olunca, hazır tam da elimde yazarın, dünyanın en ünlü cinayet gizemini barındıran o meşhur oyunu varken, Agatha Christie’nin tiyatro oyunları ve West End tarihini değiştiren efsanevi oyunu Fare Kapanı’nın 70 yılı aşan rekorunu ve yazarın Türkiye sahnelerindeki izlerini incelemenin tam zamanı değil mi? Haydi, gelin, Fare Kapanı oyununun neden dünya rekoru kırdığını, Agatha Christie’nin tiyatro dehasını, West End tarihini ve Türkiye’deki polisiye esintilerini birlikte keşfedelim.

Mary Westmacott adıyla yazdığı altı romanın yanı sıra 66 polisiye roman, 150 kısa öykü yazdığı bilinen Agatha Christie’nin sıkı hayranları onun aynı zamanda başarılı bir oyun yazarı olduğunu elbette biliyorlar. Bilmeyenler için söyleyeyim, Agatha Christie 20 özgün oyunun yanı sıra 13 öyküsünü de oyuna uyarlayabilmiş eşsiz bir yazar. Onun oyun yazmayı da en az roman yazmak kadar sevdiğini bu sözlerinden de anlayabiliriz.

“Oyun yazmak kitap yazmaktan çok daha kolaydır çünkü sahneyi gözünün önünde görürsün. Kitapta seni durduran, ilerlemene engel olan o bitmek bilmez betimlemelerle uğraşmak zorunda kalmazsın.” -Agatha Christie-

Her şey 1928’de Michael Morton’un, Agatha Christie’nin, çarpıcı sonuyla büyük ilgi gören romanı Roger Ackroyd Cinayeti’ni  “Alibi” adıyla tiyatroya uyarlamasından sonra başlamıştı. Oyundan etkilenen Agatha Christie 1929’da Hercule Poirot’nun ilk ve son kez başrolde olduğu tiyatro oyunu Acı Kahve’yi (Black Coffee) yazdı ve oyun 1930’da Londra’daki Embassy Theatre’da sahnelenmeye başladı. Ardından 1932’de, hayatı boyunca ne yayımlanan ne de sahnelenen ikinci oyunu The Stranger’ı (Yabancı) kaleme aldı ve uzun bir süre tiyatro oyunu yazmaya ara verdi. Ta ki 1943’e kadar. Dönemin en çok satan romanı olan On Kişiydiler Agatha Christie tarafından, sonu değiştirilerek, “Ve Sonra Hiçbiri Kalmadı” (And Then There Were None) adıyla sahneye uyarlandı. Bunu 1944’te Nil’de Ölüm takip etti. Hercule Poirot’dan sıkılan Agatha Christie, romanının tiyatro uyarlamasında onu bütünüyle oyundan çıkardı ve dedektiflik görevini Rahip Ambrose Pennefather karakterine verdi. İlk sahnelendiği yıllarda adı Gizli Ufuk (Hidden Horizon) olarak değiştirilen oyun nihayet 1946’da West End’deki yerine ve yeni adına kavuştu. Nil’de Cinayet… Agatha Christie’nin Hollow Malikânesi Cinayeti (The Hollow) adlı romanından 1951 yılında sahneye uyarlanan bir sonraki oyununda Hercule Poirot, Agatha’nın kendi tercihiyle yine oyun dışı bırakıldı.

West End Tarihini Değiştiren Oyun: Fare Kapanı (The Mousetrap)

Ve takvimler 1952’yi gösterdiğinde Agatha Christie, tiyatro tarihini baştan yazacak o efsanevi eseri sahneye uyarladı. Fare Kapanı… Dile kolay, 74 yıl bitti 75.yıla koşar adım gidiyor. Londra’nın sisli sokaklarında başlayan bu tiyatro serüveninin, bugün hâlâ aynı heyecanla perdelerini açabilmesinin sırrı belki de finalde verilen sessizlik yemininden kaynaklanıyordur ya da bu rekoru eşsiz yapan, Agatha Christie’nin o meşhur kapalı oda gizemini dar bir sahnede böyle muazzam kurabilmiş olmasıdır. Kim bilir?

Gelelim en ilginç bilgilerden birine. Sizce tiyatro tarihine adını altın harflerle yazdıran bu oyun nasıl gelişti? Fare Kapanı’nın ardındaki gerçek hikâyeyi merak ediyorsanız yazımın bu kısmını büyük bir ilgiyle okuyacağınızdan eminim.

Fare Kapanı aslında Agatha Christie’nin, dönemin İngiliz Kraliçesi Mary’nin 80. doğum günü için Üç Kör Fare (Three Blind Mice) adıyla yazdığı 20-30 dakikalık bir radyo oyunuydu. İlk olarak 1947’de BBC’de yayınlanan bu eseri, Agatha Christie daha sonra 1948’de kısa bir öyküye çevirdi. Bu öykü Mayıs ayında Cosmopolitan dergisinde ve ardından 1950’de ABD’de yayımlanan “Üç Kör Fare ve Diğer Öyküler” adlı derlemede yer aldı. İlginçtir ki bu derleme, Agatha Christie’nin özel isteği üzerine İngiltere’de asla yayımlanmadı.

Agatha Christie’nin, Kraliçe Mary için yazdığı Üç Kör Fare adlı radyo oyununu, yürek burkan bir trajediden esinlenerek yazdığını doğrusu bilmiyordum. Bu bilgiden sonra oyuna karşı duyduğum hayranlık iki katına çıktı. Gerçek olaylar, özellikle polisiye edebiyat kurgularında iyi işlendiği takdirde eserin başyapıt olması kaçınılmazdır. En azından benim fikrim bu yönde. Agatha Christie de 1945 yılında tüm İngiltere’yi derinden sarsan, savaş haberlerinin bile önüne geçen ve manşetlere oturan bir trajediyi arka plana saklayarak, oyunun sadece müthiş değil rekortmen olmasını da sağlamış. Aslında Agatha Christie’nin bu radyo oyunundan aldığı ücreti doğrudan bir çocuk hayır kurumuna bağışlamış olmasından, olaydan ne derece etkilendiğini anlamak mümkün. Yazanlar daha iyi bilirler, insan, etkilendiği olayları kurgusuna yerleştirirken harikalar yaratır. Tıpkı Agatha gibi…

“Peki, neydi bu efsanenin ilk ve temel taşını oluşturan trajik ve gerçek hayat öyküsü?” dediğinizi duyar gibiyim. İşte cevabı… İngiltere’yi derinden sarsan Dennis O’Neill Davası…

Davayı tetikleyen olaylar 1945 yılının başlarında şöyle gelişmişti, Terence O’Neill ve kardeşi Dennis, İngiltere’nin Shropshire bölgesindeki Reginald ve Esther Gough çiftinin yanına verilmişti. Görünürde iki kimsesiz çocuğa koruyucu aile oldukları sanılan Gough çifti, gerçekte vicdandan yoksun iki fırsatçıdan başkası değildi. İki kardeşin ağır şiddet, işkence ve aşağılanmaya maruz kaldığı bu sürenin sonunda 12 yaşındaki Dennis, aldığı yaralar nedeniyle hayatını kaybetti. On yaşındaki Terence O’Neill ise koruyucu ailesine karşı açılan cinayet davasında tanıklık yaptı ve davanın sonunda Gough çifti hapis cezasına çarptırıldı.

Bu sansasyonel dava ülkedeki çocuk koruma sistemlerinin baştan aşağıya yeniden incelenmesine yol açtı ve nihayet 1948 Çocuk Kanunu (Children Act 1948) yürürlüğe girdi.

Radyo oyununun başarısı, birkaç yıl sonra Agatha’ya oyuna bazı ek karakterler, daha geniş bir arka plan ve olay örgüsü ekleyerek sahneye uyarlama fikrini verdi. Ne var ki oyunun adını değiştirmek zorunda kalacaktı. Dönemin güçlü tiyatro yapımcılarından Emile Littler’ın daha önce aynı adla sahnelenmiş bir oyununun olması, Agatha Christie’nin elini kolunu bağlamıştı. Kara kara yeni isim arayışındaki Agatha’nın imdadına damadı Anthony Hicks yetişmiş ve oyundaki katil yakalama tuzağından esinlenerek oyuna “Fare Kapanı” adının verilmesini önermişti. Doğrusu, Agatha Christie bu öneriyi bir duyuşta kabul etti mi bilmiyorum, bildiğim şu ki damadın bu zekice önerisi bir efsanenin doğuşu oldu. Nihayet tüm aksilikler bertaraf edildikten sonra oyun sahnelenmeye hazırdı.

Fare Kapanı ilk olarak 1952’de Nottingham Kraliyet Tiyatrosu’nda sahnelendi ve ardından İngiltere turnesine çıktı. Dönüşünde West End’de yıllar sürecek yolculuğunun ilk durağı Ambassadors Tiyatrosu’na yerleşti. Oyuncu kadrosunda Richard Attenborough, Sheila Sim, Martin Miller, Jessica Spencer, Aubrey Dexter, Mignon O’Doherty, Allan McClelland ve John Paul yer alıyordu. St Martin’s Tiyatrosu’yla tanıştığında takvimler 25 Mart 1974’ü gösteriyordu. Oyuncular değişti, seyirciler değişti, tek değişmeyen, oyunun ilk günkü heyecanıyla yıllarca devam etmesi oldu.

Fare Kapanı oyunu St Martin’s Tiyatrosu’ndaki rekor kıran gösterimlerinde 25 Kasım 2026’da 75. yılına girecek. Kulağa inanılmaz gibi geliyor, değil mi? Oysa gerçek… Henüz bu konu hakkında derin bir araştırma yapmadım, eminim tiyatro tarihinde birçok tiyatro oyunu ve oyuncusu kırılan rekorlar sayesinde Guinness Dünya Rekorlar Kitabı’na girmiştir ama bildiğim kadarıyla Guinness’te bunca yıl “Dünyanın En Uzun Süre Sahnelenen Tiyatro Oyunu” unvanını kimselere kaptırmayan tek oyun Fare Kapanı. Eser, geçtiğimiz yıl 30.000. gösterimini yapmış. Yok böyle bir başarı!

Bu büyük başarıdan yıllar önce bir muhabir Agatha Christie’ye bir röportaj sırasında, “Fare Kapanı daha fazla rekor kırmak için mi sahnede tutuluyor?” diye sormuş ve Agatha büyük bir şaşkınlıkla, “Kırılacak hangi rekorlar kaldı ki?” yanıtını vermiş ya, acaba şimdi yaşasa nasıl zekice bir cevapla muhabiri alt ederdi? Düşüncesi bile eğlenceli.

Şimdi, bulunduğunuz yerden kalkın, rahat ve sessiz bir yere geçin, bilgisayarınızı, telefonunuzu elinize alın ve sıkı durun çünkü sizi West End’e, St. Martin’s Theatre’a götürüyorum. Karşınızda, Dedektif Dergi’nin kurucularından, sıkı bir Agatha Christie hayranı olan yazar Gencoy Sümer’in gözlerinden ve sözleriyle, Agatha’nın tiyatro şaheseri Fare Kapanı var. Oradasınız, evet evet oradasınız, bunu hayal edin. 75. yılını kutlamaya hazırlanan efsanevi oyunun Gencoy Sümer’de bıraktığı ize, kelimesi kelimesine tanık olmaya hazırsınız.

“Oyun, salon karardıktan sonra bir radyo anonsuyla başlıyor. Anonsta, işlenen bir cinayetten söz ediliyor. Polisin, herkesi dikkatli olması için uyardığı haberi veriliyor.
Sonra sahne açılıyor. Bütün paralarıyla kırda bir ev alıp pansiyonculuk yapan bir çift sahnede beliriyor. Hava soğuk ve kar bekleniyor. Pansiyonda kalacak kişiler birer birer geliyor. İlk perdenin sonunda emekli hâkim bir kadın öldürülüyor. Bu sahne çok iyiydi. Cinayet sahnenin ortasında işlendi. Katil kadını boğarak öldürdü. Ancak ışıkların açısı dolayısıyla katili görmek imkansızdı. Maktul ölmeden evvel piyanoda bir çocuk şarkısını çaldı. Gerilim bayağı iyiydi.
Sonra kar yağıyor. Ulaşım imkansızlaşıyor. Tipik kapalı oda ortamı. Katil içimizden biri diye düşünülüyor ama bu Agatha’nın planı tabii.
Müfettiş kayakla eve ulaşıyor ve soruşturmaya başlıyor. Doğal kar sahneleri, pencereden eve doluşan kar… Dev şöminede yanan ateş. Tam bir Agatha Christie klasiği. Ve tabii oyunun sonundaki rica… Aslında bir sessizlik yemini.”

Gencoy Sümer Hocamızın bu şahane sahne aktarımının hemen ardından, oyunun perde arkasındaki o meşhur ticari gizemine dair fısıldadığı şu iki ilginç detay ise hayranlığımı bir kat daha artırdı. Sıkı durun! Fare Kapanı oyununun herhangi bir şekilde sinemaya uyarlanması ve filme alınması tamamen yasak! Daha doğrusu Agatha Christie, 1956 yılında oyunun film haklarını devrederken sözleşmeye öyle dâhice bir madde koydurmuş ki, oyunun filminin çekilebilmesi için West End’deki tiyatro gösterimlerinin tamamen son bulması ve üzerinden 6 ay geçmesi gerekiyor. Oyun 74 yıldır kapalı gişe oynayıp perdelerini hiç kapatmadığına göre beyaz perde bu büyük sırra erişmek için daha ne kadar bekleyecek acaba?

Bir ilginç detaya daha şaşırmaya hazır olun! Agatha Christie, 1952 yılında oyun henüz perdelerini ilk kez açarken bunun bir dünya rekoruna dönüşeceğini tahmin edememiş olacak ki eserin tüm telif gelirlerini dokuzuncu yaş günü hediyesi olarak torunu Mathew Prichard’a bırakmış. Bugün her şeyin sahibi olan Mathew, daha 9 yaşında küçük bir çocukken tiyatro tarihinin en kârlı doğum günü hediyesini alarak, belki de tarihe geçti.

Fark ettiyseniz, Gencoy Sümer Hocamızın oyun hakkında söylediği o heyecan verici ilk izlenimler dışında oyunun konusuna, olay örgüsüne ve karakterlere bu yazıda hiç değinmedim. Bunun elbette bir sebebi var. Bir süredir Dedektif Dergi sayfalarınsa bu yer alan ‘Benim Kitaplığımdan’ köşemde, oyunun Türkiye’de Altın Kitaplar etiketiyle yayımlanan kitap uyarlamasını sizler için okudum ve özetledim. Monkswell Malikânesi’ndeki gizemi merak ediyorsanız, sizleri yazımın hemen ardından o köşeye davet ediyorum.

Fare Kapanı Neden Bu Kadar Başarılı Oldu?

Peki, gelelim o can alıcı soruya, Fare Kapanı sadece iyi bir polisiye kurgu olduğu için mi 74 yıldır kapalı gişe oynuyor? Elbette hayır. Bu başarının arkasında Agatha Christie’nin polisiye dehasının yanı sıra muazzam bir pazarlamastratejisi yatıyor.

Mesela, oyun başlarken edilen o meşhur sessizlik yemini,seyirciyi adeta suça baştan ortak ediyor.
“Sevgili seyirciler, Fare Kapanı’na hoş geldiniz. Sizden bir ricamız var: Lütfen bu oyunun sonunda katilin kim olduğunu buradaki salonun dışında hiç kimseye söylemeyin. Gizemi birlikte koruyalım.”

Seyirci, benim tahminimce, kendisine emanet edilen bu sırrı koruma içgüdüsüyle saklamaya devam ediyor. Ne var ki insanız, oyunun atmosferinden çıkar çıkmaz, korumakla yükümlü olduğumuz büyük sırra minik ihanetler edebiliriz. Belki Gencoy Sümer’in yaptığı gibi en fazla ilk sahnelerden tüyolar veririz, en iyi ihtimalle, karşımızdaki kişi katille ilgili tahminlerde bulundukça, kaş göz ederek gerçeği belli edermiş gibi yaparız. Yine de karşımızdakinin emin olmaması için gizemi saklı tutmaya çalışırız. Bence bu da bir pazarlama tuzağıdır. Benden oyunun sonunu öğrenemeyen, gerçeği merak eden, soluğu tiyatroda alır. Ve yine oyun kazanmış olur.

Bir de oyunun zamansızlık başarısı var. Agatha Christie sahnedeki gerilimi belli başlı kavramlara, siyasete, toplumsal sorunlara ya da sistem eleştirisine mahkûm etmek yerine, tamamen insani duygularımıza, güven, korku ve intikam dürtülerimize odaklanmış. Her dönemin seyircisine, oyunun aynı dakikasında aynı duyguyu yaşatmayı becerebilmiş. Ah Agatha sen nelere kadirsin!

Pazarlama stratejileri demişken, Fare Kapanı’nın sırrını Google bile gizli tutuyor, katili söylemek İstemiyor, desem… İşin dijital boyutundan pek anlamasam da günümüzde İnternette her şeyin saniyeler içinde bulunabildiği bir çağda yaşadığımızın farkındayım. Ancak Fare Kapanı bu konuda da adeta bir dijital kale gibi direnmişe benziyor. Google aramalarında katili bulmak pek kolay değil. Çünkü tiyatro toplulukları, eleştirmenler ve polisiye blogları bu 74 yıllık geleneğe öyle büyük bir saygı duyuyor ki dijital dünyada bile bu sır özenle korunuyor. Sanırım Fare Kapanı’nın başarısını sadece bir sebebe bağlamak yetersiz kalacak. Şöyle diyelim en iyisi, başarısındaki en büyük ve ilk etken, domino taşları gibi dokundukları an birbirlerini etkileyen pazarlama stratejileri.

Agatha Christie efsanesi bugün hâlâ İngiltere semalarında kelimenin tam anlamıyla esip gürlemeye devam ediyor. Şu an bile yazarın tam altı oyunu eş zamanlı olarak perdelerini açıyor! The Mousetrap ve Witness for the Prosecution Londra’nın merkezinde tiyatroseverleri büyülerken Death on the Nile, The Hollow, Murder on the Orient Express ve And Then There Were None ise ülkenin diğer şehirlerinde dev turnelerle kapalı gişe oynamaya devam ediyor. Zamana meydan okumak tam olarak böyle bir şey olsa gerek.

Türkiye Sahnelerinde Bir Polisiye Efsanesi

Agatha Christie’nin tiyatro oyunlarının genellikle Londra’nın ünlü tiyatro bölgesi West End’de sahnelendiği ve rekorlar kırdığı çoğumuz tarafından bilinir. Peki, ya size bu oyunların dünya çapında, yüzü aşkın farklı dilde ve kültürde, yerel tiyatrolar tarafından kendi dillerinde kapalı gişe oynandığını söylesem? Alın size bir büyük başarı daha!

Agatha Christie’nin tiyatro oyunları Türkiye’de de köklü bir geçmişe sahip ve her sezon yoğun bir ilgiyle karşılanıyor. Afişlerini şehirlerin tiyatro duvarlarında sıkça gördüğümüz bu eserler, devlet ve özel tiyatroların repertuvarlarında yer buluyor.

Örneğin, Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından yıllarca kapalı gişe oynanan Fare Kapanı, Savaş Özdural’ın başarılı çevirisi ve İpek Çeken’in yönetmenliğinde Türk seyircisine adeta West End tadı sunmayı başarmış yapımlardan sadece biri. Usta oyuncu İpek Çeken, tiyatroya adadığı 30 yılı aşkın kariyeri boyunca yönetmenlik koltuğuna karşı her zaman mesafeli ve seçici bir duruş sergilemiş. Onu bu kararından vazgeçiren ve ilk kez reji koltuğuna oturtan ise polisiye edebiyatının kraliçesi Agatha Christie’nin zamansız eseri Fare Kapanı olmuş. İpek Çeken, yönetmenliğe adım atma sürecindeki titizliğini ve esere olan hayranlığını Anadolu Ajans muhabirine şu sözlerle ifade ediyor:

“Fare Kapanı, Devlet Tiyatrolarında daha önce hiç oynamamış bir oyundu. Bu zamana kadar yönetmenlik yapmayı çok istemedim, haddimi çok fazla aşmamak için. Ben biraz titiz ve ince eleyip sık dokuyan bir kadınımdır. Bu romanı ve oyunun asıl metnini okuduğumda Agatha Christie’nin zekasına, diline hayran oldum.”

İpek Çeken’in Ankara Devlet Tiyatrosu çatısı altında sahneye koyduğu bu yapımdaki en büyük önceliği, dönemin ruhuna sadık kalmak olmuş. Günümüz tiyatrosunda sıkça rastlanan “zaman ve dönem sadakatsizliği” eleştirilerine karşı çıkan usta sanatçı, 1950’lerin orijinal dilini, tavrını ve atmosferini Türk tiyatrosuna kusursuz bir şekilde aktarmayı başarmış. Oyunu daha önce Londra West End sahnesinde, oyunun 60. yılındayken bizzat izleme fırsatı bulan İpek Çeken, Diurna Blog’un “Bir Kahve Molası” serisindeSıla Akkuş ve Feyza Kaya’ya verdiği röportajda Türk ve İngiliz tiyatro ekolünü karşılaştırırken kendi ekibini şu sözlerle övmüş:

“Oyun Londra’da sahnelenirken izleme fırsatı buldum. Kendi oyuncu arkadaşlarımla gurur duydum. Biz duygularımızı kocaman kocaman yaşayan insanlarız. İngiltere’de insanlar soğuk, işini biliyor ama mesafeli, candan değil. Onlar da oyun oynuyorlar ama seyrederken o ciddiyet, soğukluk size de geçiyor, duygular geçmiyor. Bizim arkadaşlar bunu çok güzel başardılar.”

Sadece o da değil, Miss Marple’ın kıvrak zekasını sahneye taşıyan Kütüphanedeki Ceset veya Christie’nin İstanbul Pera Palas’ta kaleme aldığı o ölümsüz eseri Doğu Ekspresinde Cinayet, usta oyuncu Atilla Şendil’in hayat verdiği efsanevi Hercule Poirot karakteriyle sahnelerimizde fırtınalar estirdi.

Tabii ki Yeşilçam’ın usta ismi Ediz Hun’un başrolünde yer aldığı, Tiyatro Ak’la Kara imzalı o dev On Kişiydiler prodüksiyonunu da unutmamak gerekir. 2019-2024 yılları arasında salonları hınca hınç dolduran oyun, Agatha Christie’nin romanlarıyla olduğu kadar tiyatro oyunlarıyla da ülkemizde ne kadar çok sevildiğinin bir diğer kanıtı.

Şimdi sıkı durun, Dedektif Dergi okurlarına ve tüm Agatha Christie hayranlarına harika bir güzel haber de biz verelim! Onk Ajans portföyünde yer alan, Christie’nin dünyaca ünlü mahkeme polisiye klasiği “Beklenmeyen Şahit” (https://dedektifdergi.com/beklenmeyen-sahit-agatha-christie/) (Witness for the Prosecution), yerli tiyatro toplulukları tarafından önümüzdeki günlerde Türkiye sahnelerine taşınmaya hazırlanıyor.

Londra’daki devasa prodüksiyonunda seyircileri gerçek birer jüri üyesi olarak mahkeme salonunun tam ortasına oturtan, onlara yemin ettirip oyunun sonunda sanık hakkında “suçlu mu, suçsuz mu?” kararını verdiren bu şaheser, şimdi bizim sahnelerimize geliyor.

Bize bu şahane haberi, Dedektif Dergi yazar ve editörlerinden, aynı zamanda Onk Ajans bünyesinde onlarca başarılı tiyatro oyununun çevirisine imza atmış olan sevgili Emel Aslan müjdeledi. Editörlük ve yazarlıkta olduğu kadar çevirmenlikte de polisiye edebiyatına birbirinden değerli eserler kazandıran Emel Aslan’ın çevirisini üstlendiği bu harika oyunun, Türkiye sahnelerindeki başarısını şimdiden görür gibiyim. Londra sokaklarını sarsan bu mahkeme gerilimi, Emel Aslan’ın güçlü çevirisiyle çok yakında bizim sahnelerimizde de adaleti sorgulatır mı dersiniz?

Kitap sayfalarından taşan, West End’de rekorlara boğulan, Gencoy Sümer’in gözünden sahnelerini canlandırdığımız ve yakında yeni oyunlarıyla bizim salonlarımızı fethedecek olan Agatha Christie, tiyatronun da tartışmasız kraliçesi olduğunu kanıtlamış bence. Perdeler kapansa da polisiye dünyasındaki o büyük gizem her zaman bizimle kalacak. Yeter ki siz İpuçlarını Takip Edin!





KAYNAKLAR:

https://www.agathachristie.com/theatre/agatha-christie-and-theatre-the-facts


https://tr.wikipedia.org/wiki/Agatha_Christie

https://breakingcharacter.com/agatha-christies-plays-from-playscripts-to-playbills/

https://www.agathachristie.com/en/stories/three-blind-mice

https://www.agathachristie.com/about-christie


https://en.wikipedia.org/wiki/Murder_on_the_Nile

https://www.agathachristie.com/en/stories/and-then-there-were-none-play

https://en.wikipedia.org/wiki/The_Mousetrap

https://www.berkshiretheatregroup.org/about-the-mousetrap/

https://www.concordtheatricals.com/collections/perform/1556


https://www.westendtheatre.com/274735/news/the-mousetrap-celebrates-30000th-performance-in-london/

https://filmstories.co.uk/features/the-mousetrap-and-the-unfortunate-deal-for-its-movie-rights/

https://www.onkajans.com/oyun-tanitim-witness-for-the-prosecution


https://biletinial.com/tr-tr/tiyatro/kutuphanedeki-ceset

https://akmistanbul.gov.tr/tr/etkinlik/dogu-ekspresinde-cinayet


https://tiyatrolar.com.tr/m/agatha-christie

https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat/fare-kapani-ilk-kez-devlet-tiyatrolarinda-/1308153

AGATHA CHRİSTİE VE GERÇEK SUÇ

Kurmaca Nerede Biter? Gerçek Suç Nerede Başlar?

Polis, Florida’nın kırsalındaki evi ararken buldukları arasında sıradan olmayan bir şey vardı: sehpanın üzerinde, sanki az önce bırakılmış gibi duran bir Agatha Christie romanı. Kitabın adı The Pale Horse (Ölümün Beyaz Atı). Yanında bir talyum şişesi, bir kapak kapatma makinesi ve komşularını zehirlemekten suçlu bulunacak bir adamın, George Trepal’ın, evrakları duruyordu. Dedektifler operasyona bilerek ya da bilmeyerek ironik bir isim vermişti: ‘Pale Horse’… Romanla aynı adı.

Bu sahne, ilk bakışta polisiye edebiyatının en karanlık fantezisini doğruluyor gibi görünür: bir yazarın kurduğu cinayet gerçek bir katilin elinde bir gerçekliğe dönüşmüştür. Öte yandan bu, hikâyenin sadece bir yüzünü ortaya koymaktadır; çünkü Christie’nin bu zanaatı sadece kendi dehasından kaynaklanmaz. Onun kalemi, dehası ve edebi yeteneği dışında bazı yerlerden de beslenmiştir: Gerçek mahkeme salonlarından, gerçek zehirlerden, gerçek trajedilerden… Ölümünün ellinci yılında, aslında onun edebiyatı ile ilgili tek bir hikâyeyle değil, birbirine sarmal biçimde dolanmış iki hikâyeyle karşı karşıyayız: Christie’nin gerçek suçlardan beslenerek kurduğu kurmaca ve o kurmacanın, elli yıl boyunca gerçek suçları hem besleyen hem de bazen engelleyen tuhaf ikinci hayatı.

Bu kısa çalışma işte bu sarmalın iki ucunu takip etmeye çalışıyor.

Gerçekten Kurmacaya

Christie’nin polisiye dünyasının, üzerine inşa edildiği kurallar kadar bilinmeyen bir tarafı vardır: O nerdeyse hiçbir zaman gerçek yaşamda karşılığı olamayacak şeyler yazmadı. İlk romanından itibaren, dönemin manşetlerini süsleyen gerçek vakaları, bazen doğrudan, bazen sadece iskelet olarak kendi kurgusuna taşıdı; gerçek yaşamdan ilham aldı, beslendi.

1920’de yayımlanan ve Poirot’yu dünyaya tanıtan The Mysterious Affair at Styles‘ın arkasında, aslında altmış yılı aşkın bir zamandır İngiliz hafızasında yer eden bir vaka durur: Dr. William Palmer,, nam-ı diğer ‘Rugeley Zehirleyicisi’. 1855’te bir arkadaşını striknin ile zehirleyip öldüren, üstelik karısından kardeşine, hatta kendi çocuklarına kadar uzanan bir şüphe listesiyle anılan bu hekim, Viktorya dönemi İngiltere’sini derinden sarsan bir karakterdi. Öyle ki Conan Doyle bile Sherlock Holmes’un ağzından Palmer’a atıfta bulunmuştu. Christie, ilk romanının çatısını ve katilin tercih ettiği zehiri bu vakadan devşirdi. Bir başka deyişle polisiye edebiyatının Kraliçesi’nin tahta çıkışı, gerçek bir kâbusun üzerine kurulmuştu.

Christie’nin bu yaklaşımı tek seferlik bir tercih değildi. 1908’de Fransa’da, kocası ve annesi boğularak öldürülen ve kısa süreliğine kendisi şüpheli konumuna düşen Marguerite Steinheil skandalı The Murder on the Links (1923) için bir kaynak oldu. 1918’de Londra’nın West End sahnelerinin yıldızı Billie Carleton’ın bir partiden sonra kokain aşırı dozundan ölü bulunması ve skandal, uyuşturucu ve şantajın iç içe geçtiği o karanlık gece hayatı hikâyesi, Christie’nin The Affair of the Victory Ball başlıklı öyküsüne sızdı.

Bu döngüye bir başka İngiliz vakası, 1910’da bütün Londra’yı meşgul eden Dr. Hawley Harvey Crippen Davası da eklenebilir. Sakin, sıradan görünümlü bir doktor olan Crippen, karısını öldürüp erkek kılığına soktuğu metresiyle birlikte Atlantik’i aşan bir gemiyle kaçmaya çalışmış; ancak dönemin en yeni teknolojisi olan telsiz telgraf sayesinde yakalanmıştı. Gemi kaptanının şüphelenip kıyıyla iletişime geçmesiyle tarihin ilk “telsizle yakalanan” katili olmuştu. Bazı araştırmacılar, Crippen vakasındaki o üçlü duygusal yapıyı –eş, metres ve metresin geçmişteki rolünün belirsizliği- Christie’nin bazı romanlarındaki geçmişte bir cinayeti örtbas etmiş olabilecek kadın figürlerinin arkasında görüyor. Doğrudan bir uyarlama olmasa da bu vaka Christie’nin gerçek vakalardan aldığı ilhama iyi bir örnek.  

Christie edebiyatı ile gerçek yaşamdan suçlar arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneği hiç kuşkusuz 1932’deki Lindbergh vakasıdır. Atlantik Okyanusu’nu uçakla tek başına ve kesintisiz uçarak geçiren ilk pilot olan ünlü havacı Charles Lindbergh ile eşi Anne’in bebeklerinin beşiğinden kaçırılması ve sonrasında istenen fidyenin ödenmesine rağmen ölü bulunması, sadece döneminde değil sonraki yıllarda bile dünya kamuoyunu sarsan bir trajedi olarak anılır. Christie, 1934’te yayımlanan Murder on Orient Express’de (Şark Ekspresinde Cinayet) kurbanın geçmişini kurarken bu vakadan ilham almıştır: Tanınmış bir baba, hamile bir anne, fidye ödenmesine rağmen ölü bulunan çocuk, yanlış yere şüphelenilip baskı altında intihar eden masum bir hizmetçi. Roman, gerçek olayın üzerinden sadece iki yıl geçmişken yayımlanmıştı ve dönem okuru için bu bağlantıyı fark etmemek neredeyse imkânsızdı.

Peki Christie bu vakaları neden bu kadar isabetle, bu kadar teknik bir güvenle kurgusuna taşıyabiliyordu? Cevap, onun edebiyat dışındaki hayatında saklı. Her iki dünya savaşında da bir hastanede eczacı yardımcısı olarak gönüllü çalışmış; ilaçların dozajları, etkileşimleri, ölümcül eşikleri konusunda uzmanlık düzeyinde bir bilgi birikimi edinmişti. Christie’nin edebiyatı dikkate alındığında bunun ilginç bir biyografik ayrıntıdan öte bir bilgi olduğunu anlamak zor değil. Christie’nin kimi zaman ilk bakışta okuyucusuna gerçek olamayacak kadar karışık gelen cinayet vakalarındaki kurgunun bu kadar gerçekçi olması, sadece manşetlerden devşirdiği olay örgüleri değil; bu olay örgülerini anlatırken kullandığı klinik bilgiden de kaynaklanır. Öte yandan bu kesinlik Christie edebiyatı söz konusu olduğunda rahatsız edici bir başka hikâyenin kapısını aralar.

Kurmacadan Gerçeğe

1961’de yayımlanan The Pale Horse, Christie’nin bibliyografyasında kendine özgü bir yer tutar: Kara büyü görünümü altında saklanan bir kiralık katil örgütünü ve onların tercih ettiği, o dönem tıp çevreleri dışında neredeyse tanınmayan bir zehri, talyumu anlatır. Christie’nin bu ağır metali seçişi elbette bir tesadüf değildir; onun eczacılık geçmişinden süzülen bir bilgiyi edebiyata aktarmasının mükemmel bir örneğidir. İşin ilgi çekici boyutuysa Christie’nin bu seçiminin romanı sıradan bir polisiyeden çok daha fazlasına, bir katil için toksikoloji ders kitabına dönüştürmesidir.

On dört yaşında bir İngiliz okul çocuğu olan Graham Young 1961’de üvey annesini talyumla zehirlemeye başlamıştı ve ileride Çay Fincanı Katili olarak anılacaktı. On yıl sonra, iki iş arkadaşını öldürmekten yargılandığında, mahkemedeki patolog Hugh Molesworth-Johnson, Christie’nin romanındaki zehir tasvirlerinin doğruluğunun kendi meslek alanının referans kitaplarıyla yarışacak düzeyde olduğunu ifade etmişti. Dönemin basını da bu iddiayı büyük bir iştahla işlemiş; Daily Mail, Young’ın kurbanlarının belirtileriyle Christie’nin romanındaki tasvirler arasında satır satır bir benzerlik listesi bile yayımlamıştı. O sırada seksen bir yaşında olan Christie cezanın açıklanmasından bir ay sonra, kendi kitabının genç katile fikir vermiş olabileceğinden duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmiş; eşi Sir Max Mallowan ise gazetecilere, “bu adam, kitabını okuyup ondan bir şeyler öğrenmiş olabilir mi, merak ediyorum” demekten kendini alamamıştır. Young’ın kendisi hiçbir zaman The Pale Horse‘u doğrudan kaynak gösterecek bir ifade vermedi. Çocukluğundan beri toksikoloji kitapları okuyan ve kendi başına deneyler yapan biriydi. Öte yandan zamanlama -romanın yayım yılıyla Young’ın ilk zehirleme girişiminin aynı yıla denk gelmesi- bu soruyu sormayı anlamlı kılmaya yetti.

İşin en çarpıcı ironisi ise romanın aynı zamanda Young’ı yakalamaya da yardımcı olmuş olmasıdır. Young işyerinde eski meslektaşlarını zehirlemeye devam ederken ortaya çıkan gizemli hastalık dalgası Bovingdon Hastalığı adıyla anılmaya başlamış; Scotland Yard’a danışmanlık yapan bir doktor, The Pale Horse‘u daha önce okumuş olması sayesinde belirtileri talyum zehirlenmesi olarak tanımlamış ve soruşturmayı doğru yöne çevirmişti. Yani aynı kitap, hem Young’ın olası ilham kaynağı hem de onu yakalayan fikrin kaynağı olarak tarihe geçti ve bu Christie edebiyatındaki kurmaca-gerçek yaşam döngünün en yoğun kesişme noktalarından birini oluşturdu.

Daha da çarpıcı olan ve kanıtları tartışmaya yer bırakmayan vaka ise 1988’de Florida’nın kırsal kasabası Alturas’ta yaşandı. George Trepal, IQ’su yüksek üyelere açık Mensa Kulübü’nün bir üyesiydi. Eşiyle birlikte kulüp toplantılarında düzenli olarak Cinayet Gizemi Geceleri düzenliyor; katılımcılara çözülmesi gereken kurgusal cinayetler sunuyordu Komşuları Carr ailesiyle bir arazi anlaşmazlığı yaşayan Trepal, onlara isimsiz bir tehdit mektubu gönderdi: İki hafta içinde Florida’yı terk etmezlerse öleceklerdi. Kısa süre sonra aile, içtikleri kola şişelerine karıştırılan talyum yüzünden zehirlenmeye başladı; ailenin annesi Peggy Carr hayatını kaybetti.

Soruşturma yavaş ilerleyince polis gizli bir operasyon başlattı ve bu operasyona Pale Horse kod adını verdi. Dedektif Susan Goreck, kimliğini gizleyerek Trepal’ın hayatına sızmayı başardı ve onun oturma odasında, sehpanın üzerinde duran o romanı fark etti. Daha sonra ev arandığında kitap, talyum şişesi ve kola kapaklarını yeniden kapatmakta kullanılan bir makineyle birlikte fiziksel kanıt olarak toplandı. Trepal’ın kendi Mensa cinayet gecelerinde katılımcılara sunduğu kurgusal senaryolardan birinin gerçekte işlediği cinayete neredeyse birebir benzediği de ortaya çıktı. Trepal 1991’de idam cezasına çarptırıldı.

Öte yandan romana dair bir ilginç not, bir tür ironiyi de gözler önüne serer: Roman benzer bir dönemde hayat da kurtarmıştır. 1975’te Latin Amerika’da bir kadın, kocası tarafından yavaş yavaş zehirlenmekte olduğunu romanı okuduktan sonra fark edip önlem almıştır 1977’de Londra’da, Katar’dan getirilen on dokuz aylık bir bebeğin gizemli hastalığı kitabı okumuş bir hemşirenin talyum zehirlenmesi belirtilerini tanımasıyla teşhis edilebilmişti. Yani aynı sayfalar, aynı klinik kesinlikle yazılmış aynı semptom tarifleri, bir tarafta bir cinayetin şablonuna, diğer tarafta bir hayat kurtarma kılavuzuna dönüşmüştü.

Sonuç: Döngü Bize Ne Anlatıyor?

Agatha Christie edebiyatı ile gerçek suç vakaları arasındaki ilişkiye baktığımızda, karşımıza çıkan tablo Christie’ye özgü bir tuhaflıktan çok, polisiye türünün kendine özgü doğasına dair ipuçları barındırmaktadır. Tür, okuru sürekli fark etmeye, ipuçlarını okumaya, teknik detaya dikkat kesilmeye zorlar. Christie’nin zekâsı ve romanlarındaki kurgunun yapısal mükemmeliyeti bu zorunluluğu o kadar ileri götürdü ki yarattığı edebi dil kendi kaynağından bir şekilde bağımsızlaştı; bir tarafıyla koruyucu bir hal alırken bir yanıyla da yıkıcı bir araca dönüşme riskini içinde taşıdı. Bir yandan bir hemşireyi bir bebeğin hayatını kurtarmaya yönlendirirken diğer tarafta bir katilin komşusunu öldürmesinin el kitabı hâline geldi.

Bu noktada Christie edebiyatı ile ilgili şu vargıyı tartışmayı anlamlı buluyorum:

Christie yapıtlarında insanların kötülüğünü tarif ederken son derece soğukkanlı, neredeyse klinik bir dil kullandı. Metinlerinde herhangi bir normatif tartışma, bir etik bir yönlendirme yapmadı. Başka bir deyişle roman, okuruna bir zehrin nasıl tanınacağını gösterdi ama onu niçin kullanması veya kullanmaması gerektiğini anlatmadı. Bu tercihi tamamen okurun kendisine bıraktı. Elli yıl sonra hâlâ bu döngüyü tartışıyor olmamız bir açıdan Suç Kraliçesi’nin asıl mirasının, çözdüğü gizemlerle beraber kurduğu o tehlikeli ve tarafsız netlikte de saklı olduğunu göstermiyor mu?

Murder on the Orient Express veya The Pale Horse’u okuyan bir okur, önünde iki kapı bulur. Bu kapılardan hangisini açıp adım atacağınıysa kendi özgür iradesi ve zihni belirler. Anlama kapısını açarsa bu onu etik bir tartışmaya götürür ki sonunda da muhtemelen doğru kararı verecektir. Diğer kapı ise taklit etmeye açılan kapıdır. Huxley’nin Algının Kapıları’nı geçtikten sonra bulduğu, sıradan nesnelerdeki o güzelliği kötülükte keşfetmesine; insanlığın en karanlık eylemi olan cinayette arayabilmesine açılan bir kapı…

Christie, hangisinden geçileceğine hiçbir zaman karar vermedi. Belki de bu durum, onu polisiye ve suç edebiyatının en büyük, en sevilen yazarı yaptı.

AGATHA CHRISTIE UYARLAMALARI NEREYE GİDİYOR?

CİNAYET AYNI, DÜNYA FARKLI

Agatha Christie’nin romanları onlarca yıldır sinema ve televizyon için tükenmez bir kaynak. Dünyanın en çok okunan polisiye yazarlarından biri (hatta direkt kendisi) olmasının doğal sonucu olarak eserleri pek çok kez uyarlandı; bunların bazıları ufak/makul değişikliklerle romana sadık kaldı, bazıları ise aynı ismi taşımasına rağmen bambaşka hikâyelere dönüştü.

Özellikle son yirmi beş yılda bu çeşitlilik daha da belirginleşmiş durumda. Bugün Christie uyarlamaları denildiğinde, David Suchet’nin Poirot’sundan, Kenneth Branagh’nın aksiyon ve gösteriyi öne çıkaran zengin kadrolu filmlerine; BBC’nin farklı yorumlarından yeni kuşak izleyiciyi de hedefleyen daha cesur oyuncu seçimlerine kadar oldukça geniş bir yelpazeden söz ediyoruz.

İşte bu durum eski bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor: Bir uyarlama ne kadar değişebilir ve yine de Agatha Christie projesi olarak kalabilir?

Aslında bu sorunun tek bir doğru cevabı yok. Çünkü uyarlama, tanımı gereği birebir kopya üretmek değildir. Romanın ritmiyle sinemanın ritmi farklıdır. Sayfalar boyunca sürdürülebilen bir gerilim kimi zaman iki saatlik bir filmde yeniden kurulmak zorundadır. Karakterler sadeleştirilebilir, olay örgüsü sıkıştırılabilir, hatta bazı ayrıntılar dönemin diline uyacak şekilde değiştirilebilir. Christie uyarlamalarının en başarılı örnekleri de bunu yıllardır yapıyor. Bu noktada asıl mesele değişiklik yapılması değil; yapılan değişikliğin, romanın/yazarın kurduğu dünyayı ve anlatının “özünü” koruyup koruyamadığı.

İşte son yıllardaki Christie uyarlamalarını ilginç kılan da biraz bu. Çünkü artık karakterlerin yazılış biçiminden hikâyelerin tonuna, Poirot ve Miss Marple’ın nasıl yorumlandığından oyuncu seçimlerine kadar uzanan çok daha geniş bir dönüşümden söz ediyoruz. Kimileri bu değişimi eserleri yeni kuşaklara ulaştıran ve ulaştırmak için gereken kaçınılmaz bir yenilenme olarak görüyor, kimileri ise Christie’nin kurduğu dünyadan uzaklaşıldığını düşünüyor. Gerçek ise muhtemelen bu iki uç arasında bir yerde duruyor.

Bunun en iyi örnekleri uzun yıllar boyunca ITV’nin hazırladığı Agatha Christie’s Poirot ve Agatha Christie’s Marple dizileri. David Suchet’nin Poirot yorumu, yalnızca başarılı bir oyunculuk performansı değil, aynı zamanda karakterin özüne duyulan saygının da simgesi hâline geldi. Geraldine McEwan ve ardından Julia McKenzie’nin canlandırdığı Miss Marple için de benzer bir yaklaşım benimsendi. Bu yapımlar elbette romanları satır satır ekrana taşımadı; televizyonun gereklerine göre olay örgülerini sadeleştirdi, bazı karakterleri birleştirdi, kimi zaman yeni sahneler ekledi. Hatta öyle ki, Marple dizisinde aslında bağımsız bir roman olan Murder is Easy (Zehri Kim Verdi?) Marple romanıymış gibi uyarlandı. Ancak bütün bunları yaparken Agatha Christie’nin dünyasını (temelinden) değiştirmeye çalışmadılar.

Christie romanlarında cinayet yalnızca çözülmesi gereken bir bilmece değildir. Hikâyeler aynı zamanda belirli bir dönemin İngiliz toplumunu, taşra hayatını, görgü kurallarını veya yazarın insan doğasına dair gözlemlerini de taşır. Poirot’nun titizliği, Marple’ın insan karakterine duyduğu güven ya da suçlunun sonunda mutlaka akıl yoluyla ortaya çıkarılması, bu dünyanın ayrılmaz parçalarıdır. Başarılı denebilecek uyarlamalar, olaylarda bazı değişiklikler yapsalar bile bu dengeyi bozmadılar.

Üstelik bu yaklaşım, uyarlamaların eskimesine de engel oldu. Aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen David Suchet’nin Poirot’sunun hâlâ pek çok izleyici tarafından “nihai Poirot” olarak görülmesi yalnızca oyuncunun başarısıyla açıklanamaz. Aynı durum Joan Hickson’ın ya da daha sonra Geraldine McEwan ile Julia McKenzie’nin Miss Marple yorumları için de geçerli. İzleyici bu karakterlere baktığında yalnızca tanıdığı bir yüz görmüyor; okuduğu romanların atmosferini, ritmini ve mantığını da hissediyor.

Bu nedenle başarılı Christie uyarlamalarını yalnızca “romana sadık” diye tanımlamak eksik kalır. Asıl mesele uyarlama yaparken Christie’nin kurduğu polisiye yapısının kurallarına sadık kalabilmekte. Çünkü bir uyarlama, bazı ayrıntıları değiştirse bile izleyiciye hâlâ aynı evrende olduğunu hissettirebiliyorsa, yaptığı değişiklikler çoğu zaman sorun olmaktan çıkar.

Tartışmalar da tam bu noktanın ötesinde halen devam ediyor.

2010’lu yıllara gelindiğinde Christie uyarlamalarında belirgin bir yön değişikliği başladı. Artık amaç yalnızca romanları ekrana taşımak değildi; yeniden yorumlamak, hatta kimi zaman günümüz seyircisinin beklentilerine göre yeniden inşa etmekti.

Bu dönüşüm birkaç yıldır Christie eserlerini TV’ye getiren BBC uyarlamalarında da görüldü. And Then There Were None, The Witness for the Prosecution, Ordeal by Innocence, The ABC Murders ve The Pale Horse birbirinden oldukça farklı yapımlar olmakla birlikte Christie’nin metinleri artık nihai hedef değil, çıkış noktası haline geldi.

Bu yaklaşımın olumlu sonuçlar verdiği örnekler elbette oldu. Özellikle And Then There Were None, romanın karanlık atmosferini bugünün televizyon diliyle yeniden kurmayı başardı. Daha sert görsel tercihleri, psikolojik gerilimi öne çıkaran anlatımı ve güçlü oyunculuklarıyla, romana birebir bağlı kalmadan da Christie’nin kurduğu dengeyi koruyabildi. Aynı şekilde The Witness for the Prosecution da hikâyeyi genişletirken karakterlerin iç dünyasına yeni katmanlar ekleyen, bunu yaparken de eserin temel çatısını bozmayan başarılı bir yorum olarak değerlendirilebilir.

Ancak bu yaklaşım her zaman aynı sonucu vermedi… The ABC Murders veya The Pale Horse, Christie okurlarını ikiye bölen uyarlamalardan oldu. Bunun nedeni yalnızca olay örgüsünde yapılan değişiklikler değildi. Daha önemli olan, karakterlerin ve hikâyelerin taşıdığı tonun belirgin biçimde değişmesiydi. Örneğin The ABC Murders‘ta Poirot artık yalnızca zekâsıyla öne çıkan eksantrik bir dedektif değil; geçmişiyle hesaplaşan, yaşlanmış, toplumun dışına itilmiş ve giderek kırılganlaşan bir karaktere dönüştü. Bu tek başına yanlış bir tercih sayılmaz belki de. Fakat bu tarz bir yorum, Christie’nin Poirot’sunun temsil ettiği akıl, düzen ve kontrol duygusunu geri plana ittiği için birçok izleyiciye artık “tanıdık” gelmez oluyor bu sefer de.

ABC Murders’ta farklı bir Hercule Poirot: John Malkovich.

Benzer bağlamda, The Pale Horse, romandaki polisiye yapıyı geri plana iterken doğaüstü korku öğelerini daha baskın hâle getiriyor. Oysa Christie’nin romanlarında doğaüstü gibi görünen olayların ardında neredeyse her zaman akılcı bir açıklama vardır. Dolayısıyla burada değişen yalnızca anlatım dili değil, romanın dünyayı algılama biçimi de oluyor.

Belki de bu yüzden Sarah Phelps imzalı BBC uyarlamaları üzerine yapılan tartışmalar, “Romana sadık mı değil mi?” sorusunun ötesine geçti. Asıl mesele, Christie’nin metinlerini güncellemenin sınırının “nerede” başladığıydı. Çünkü uyarlama yapılırken eserin temel mantığı da değişiyorsa, ortaya çıkan yapım iyi bir televizyon dizisi olsa bile artık ne kadar Agatha Christie olarak görülebileceği doğal bir tartışma konusu hâline geliyor.

BBC uyarlamaları romanları daha karanlık ve psikolojik bir yerden yeniden yorumlamaya çalışırken, sinema ise bundan da farklı bir yön izledi. Kenneth Branagh’nın yönettiği ve başrolü üstlendiği Murder on the Orient Express (2017), Death on the Nile (2022) ve A Haunting in Venice (2023), Agatha Christie’yi büyük bütçeli bir sinema markasına dönüştürmeyi hedefliyordu. Yıldız oyuncularla dolu kadroları, gösterişli prodüksiyonları ve görsel açıdan etkileyici sahneleriyle bu filmler, geniş bir seyirci kitlesini yeniden Christie ile buluşturdu. Bu bile başlı başına küçümsenemeyecek bir başarı.

Üstelik Branagh’nın filmleri yalnızca nostaljiye yaslanmadı. Özellikle genç kuşak izleyiciler için Poirot yeniden görünür hâle geldi; Agatha Christie’nin adı tekrar gişe filmlerinin afişlerinde yer aldı. Polisiye edebiyatın, dijital platformlar ve süper kahraman filmleri arasında giderek daralan alanı düşünüldüğünde bunun önemli bir katkı olduğu inkâr edilemez.

Bununla birlikte Branagh’nın uyarlamaları, Christie’nin anlatı anlayışında belirgin bir ağırlık kaymasına da işaret ediyor. Romanlarda merkezde her zaman cinayet vardır; Poirot ise bu bulmacayı çözen kişidir. Filmlerde giderek bunun tersi görülmeye başlanır. Artık hikâyelerin merkezinde çözülmesi gereken suçtan çok Poirot’nun “kendisi” yer alır.

Murder on the Orient Express‘te dedektifin ahlaki ikilemleri belirgin biçimde öne çıkarılırken, Death on the Nile onun geçmişine ve kişisel travmalarına daha geniş yer ayırır. A Haunting in Venice ise Poirot’yu neredeyse gotik bir korku filminin başkahramanı hâline getirir. Bütün bunlar ilginç yaratıcı tercihlerdir; ancak aynı zamanda Christie’nin klasik “whodunit” yapısını ikinci plana iter. İzleyici, katilin kim olduğunu öğrenmekten çok, Poirot’nun bu olaylardan nasıl etkileneceğini izlemeye başlar.

Bu değişim belki de günümüz sinemasının beklentileriyle yakından ilgilidir. Modern blockbuster anlatıları, yalnızca zekâsıyla öne çıkan dedektiflerden çok, geçmişiyle hesaplaşan ve duygusal yük taşıyan kahramanları tercih ediyor. Branagh’nın Poirot’su da bu eğilimin bir parçası oldu… Sorun, bu yaklaşımın iyi ya da kötü olması değil; bir kez daha Agatha Christie’nin kurduğu polisiye matematiğinin doğal ağırlık merkezini değiştirmesi. Kaldı ki bunu yaparken Poirot’nun meşhur bıyığına kendilerinin bir hikâye yazmaya kadar varmaları da “sınır” tartışmaları için önemli bir örnek.

Yine de bu filmleri yalnızca “romandan uzaklaştıkları” için başarısız ilan etmek haksızlık olur. Özellikle görsel dünyaları, oyuncu kadroları ve Christie’yi yeni kuşak seyircilerle buluşturma konusundaki başarıları göz ardı edilemez. Ancak aynı zamanda bu yapımlar, uyarlamanın yalnızca hikâyeyi değil, anlatının önceliklerini de değiştirebileceğini gösteren önemli örnekler olarak da okunabilir.

Son yıllarda Christie uyarlamalarına ilişkin en görünür tartışmalardan biri de oyuncu seçimleri etrafında şekilleniyor. Bazı yapımlarda romanda beyaz olarak tasvir edilen karakterlerin siyahi oyuncular tarafından canlandırılması, tartışmayı zaman zaman hikâyelerin önüne geçirdi.

Agatha Christie’nin romanlarında karakterlerin etnik kimliği çoğu kez özellikle vurgulanmaz; dönemin İngiliz toplumunu varsayılan bir zemin olarak kabul eder. Bu nedenle günümüz uyarlamalarında yapılan farklı oyuncu seçimleri, yalnızca görsel bir tercih değil, aynı zamanda bu toplumsal zeminin nasıl yeniden kurulacağı sorusunu da beraberinde getiriyor. Christie’nin hikâyeleri yalnızca cinayet bilmecelerinden ibaret değildir; sınıf ilişkileri, aristokrasi, hizmetliler veya dönemin sosyal kodları da bu dünyanın görünmeyen parçalarıdır. Karakterlerin kimliği/temel özellikleri değiştiğinde, bu ilişkilerin de yeniden düşünülmesi gerekir.

Bir karakteri farklı bir etnik kökenden oyuncunun canlandırması, iyi ya da kötü bir uyarlamanın ölçütü değildir. Burada asıl soru bir kez daha “Yapılan değişiklik, hikâyeye gerçekten yeni bir anlam katıyor mu, yoksa yalnızca görünürde kalan bir farklılık mı yaratıyor?”dur.

Bu açıdan 2023 yapımı Murder is Easy örnek olarak sunulabilir. BBC’nin iki bölümlük mini dizisinde Luke Fitzwilliam karakterini David Jonsson canlandırıyor. Romanın ana kahramanının siyah bir oyuncuya emanet edilmesi ilk bakışta dikkat çekse de dizi bu tercihi yalnızca görsel bir değişiklik olarak bırakmıyor. Hikâyeye eklenen bazı sahneler ve karakterin karşılaştığı toplumsal önyargılar, bu seçimin “anlatının bir parçası” hâline gelmesini sağlıyor. Ortaya çıkan sonuç tabii ki herkesi memnun etmiş değil; dizinin kendisi de genel olarak ortalama tepkiler aldı (IMDb: 5.8) zaten. Ve bu örnek, oyuncunun kendisinden bağımsız olarak, yapılan değişikliklerin hikâyenin içinde bir karşılık bulmasının neden önemli ve bilinçli bir tercih olduğunu gösteriyor.

Belki de son yirmi beş yıldaki Christie uyarlamalarına bakarken tek bir ölçüt aramak yerine şu soruyu da sormak gerekiyor: Yapılan değişiklik, hikâyeyi gerçekten daha güçlü mü kılıyor, yoksa yalnızca “farklı” görünmesini mi sağlıyor?

Bu sorunun cevabı da her uyarlama için aynı değil. And Then There Were None ya da The Witness for the Prosecution gibi yapımlar, yeni yorumlar getirirken Christie’nin kurduğu gerilim ve insan doğasına ilişkin gözlemlerini koruyabiliyor. Branagh’nın filmleri, gösterişli sinema dili sayesinde Agatha Christie’yi yeni kuşaklarla tanıştırırken dedektiflik bulmacasının ağırlık merkezini değiştiriyor. Başka yapımlarda ise değişiklikler, hikâyeyi zenginleştirmekten çok onu başka bir yöne savurabiliyor.

İyi yazılmış bir polisiye her kuşakta yeniden anlatılabilir. Yeni yönetmenler, yeni oyuncular ve yeni yorumlar da bunun doğal bir parçasıdır. Ancak her yeni uyarlama, yalnızca neyi değiştireceğini değil, “neden” değiştirdiğini de izleyiciyi “ikna edecek ölçüde” anlatabilmelidir. Agatha Christie’nin romanlarını bugün hâlâ canlı tutan şey yalnızca şaşırtıcı finaller değildir; o finalleri mümkün kılan son derece sağlam kurulmuş bir dünyanın varlığıdır.

O dünya korunduğu sürece farklı yorumlar da kendilerine yer bulacaktır ve izleyiciyle bağ kurabilecektir.

Not:

Peki, yeri gelmişken bahsedelim; yakın geleceğimizde ne var ve bundan sonra bizi neler bekliyor dersiniz? BBC/Britbox tarafı şu sıralar üç dizi projesinin hazırlığında.

2015’te Tommy & Tuppence dizisi yayınlayıp Partners in Crime’ı izleyiciyle buluşturan BBC, bu sefer “modern zamanda” geçen Tommy and Tuppence adlı diziyi getiriyor. Başrollerde ise Antonia Thomas (The Good Doctor) ve Josh Dylan (The Buccaneers) yer alıyor. Dolayısıyla sadece kadın karakterde renk değişimiyle sınırlı kalmayıp alternatif zaman eklemesi de olmuş. Tommy böyle birisi miydi, o da tartışılır ama bakalım/görelim nasıl olacak?

Alternatif zaman demişken… Diğer proje bir Hercule Poirot dizisi. Başrolde Edward Bluemel (33) yer alıyor. Üç sezon sürmesi planlanan dizi projesi Hercule Poirot’nun kişisel dünyasına odaklanırken aynı zamanda iki dünya savaşı arasındaki Britanya’nın geniş bir portresini sunacak. Christie’nin üç hikâyesini yeniden yorumlarken (?) Poirot’nun Yüzbaşı Arthur Hastings ile gelişen dostluğunu, Scotland Yard dedektifi James Japp ile ilk karşılaşmalarını ve karakterin önemli düşmanlarından biriyle tanışmasını da anlatacak.

Bu noktada haliyle elimizde emekli olmuş ve özel dedektifliğe sarmış, orta yaşlı denebilecek Poirot tiplemesi yok. Genç versiyonla “prequel” yapım hazırlıyorlar resmen. Bu durum ister istemez uyarlamada değişiklik yapmanın da ötesinde, direksiyonu başka bir yola kırmaya benziyor.

Üçüncü proje ise Sonsuz Gece (Endless Night) romanının dizi uyarlaması olarak geçtiğimiz sene içinde duyuruldu. Her şey yolunda giderse bir noktada ve kim bilir ne şekilde onunla da buluşacağız. BBC, yazının içinde de bahsi geçtiği üzere bildiği(miz) yoldan ilerlemeye devam etmekte yani…

Velhasıl, okuyucuların ve izleyicilerin damak zevkine ve sabrına kuvvet. Ayrıca sonumuz hayrolsun (falan).

AGATHA CHRISTIE VE ZEHİR SANATI

0

Agatha Christie demek biraz da zehirle işlenen ustaca cinayetler demektir. Christie’nin eserlerinde zehri cinayet aracı olarak tercih etmesinin nedenlerinden biri, ünlü yazarın tabanca, bıçak veya balta gibi araçları “kaba” bulması, kanlı sahnelerden hoşlanmaması ve ateşli silahlar konusunda fazla bilgisinin olmayışıdır. Bir diğer önemli neden, bu “sessiz ve zarif” cinayet yönteminin kurguya sağladığı avantajlardır. Zehir, katilin kurbanıyla doğrudan temas kurmasına gerek kalmadan cinayeti işlemesine olanak tanıdığından güçlü bir alibi yaratma fırsatı verir. Zehirleme eyleminin titiz bir planlama ve kurnazlık gerektirmesi karmaşık kurgulara imkân tanır. Ayrıca Christie’nin yaşadığı dönemde siyanür, arsenik ve striknin gibi maddelere fare zehri veya böcek ilacı şeklinde ulaşmanın kolay olması da kurgusal gerçekçilik açısından önemli bir etkendir.

Agatha Christie’nin eserlerinde zehri seçmesi bu yönteme yüklediği anlamlarla da ilişkilidir. Christie’nin romanlarında zehir fiziksel gücün değil, entelektüel üstünlüğün ve keskin zekânın sembolüdür. Özellikle kadın karakterler açısından edilgenliklerini yenmenin ve baskıya başkaldırmanın en “makul” yoludur. Christie İngiliz toplumunun “saygın” yüzünün altındaki gizli çürümeyi ve ikiyüzlülüğü açığa çıkarmak için bu kansız cinayet silahını orta ve üst sınıfın miras kavgalarında sinsi bir yıkım aracı olarak kullanmıştır.

Agatha Christie’nin savaş zamanındaki hizmeti, ilk romanına ilham kaynağı oldu.

Christie’nin zehirlere dair bilgisi savaş yıllarında kazandığı eczacılık deneyimine dayanır. Birinci Dünya Savaşı sırasında askeri bir hastanede gönüllü hemşirelik yaparken aynı zamanda eczacı yardımcısıolmak için gerekli sınavları başarıyla vermiş, ilaçların gram gram tartılarak elde edildiği, en ufak bir tartım hatasının şifa vermesi beklenen bir ilacı zehre dönüştürebildiği bir dönemde aşırı dozların ölümcül etkilerini bizzat deneyimlemiş, edindiği tecrübeleri romanlarında kullanmaya başlamıştır. Sonraki yıllarda kitaplarında mantıksal hatalara düşmemek için ilaçlar ve zehirler üzerine araştırmalar yapmış, gerektiğinde uzmanlara danışmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında ikinci kez gönüllü hemşirelik yapması eczacılık bilgisini tazelemesini, tıp alanındaki gelişmeleri takip edebilmesini sağlamıştır.

Christie’nin Kullandığı Zehirler ve Yer Aldıkları Eserler

Altmış altı romanından kırk birinde, zehirli maddelere yer veren Agatha Christie’nin, eczacılık bilgisiyle kurgularına dâhil ettiği ölümcül maddelerin listesi şöyledir:

1. Siyanür:

Şampanyadaki Zehir (Sparkling Cyanide)

On Küçük Zenci (And Then There Were None)

Ve Ayna Kırıldı (The Mirror Crack’d from Side to Side)

Porsuk Ağacı Cinayeti (A Pocket Full of Rye)

Büyük Dörtler (The Big Four)

2. Striknin:

Ölüm Sessiz Geldi (The Mysterious Affair at Styles)

3. Morfin

Esrarengiz Sanık (Sad Cypress)

Sonunda Ölüm Geldi (Death Comes as the End)

Ve Perde İndi (Curtain)

Briç Masasında Cinayet (Cards on the Table)

Ölüm Sessiz Geldi (The Mysterious Affair at Styles)

4. Arsenik

16.50 Treni (4.50 From Paddington)

Cinayet İlanı (A Murder is Announced)

Cenazeden Sonra (After the Funeral)

Ölüm Oyunu (Evil Under the Sun)

Bağdat’a Geldiler (They Came to Baghdad)

5. Talyum

Ölüm Büyüsü (The Pale Horse)

6. Beyaz Fosfor

Sessiz Tanık (Dumb Witness)

7. Bitkisel Zehirler ve Alkaloidler

Baldıran Otu (Koniin):

Beş Küçük Domuz (Five Little Pigs)

Nikotin:

 Üç Perdelik Cinayet (Three Act Tragedy)

Yüksük Otu (Dijitalin/Digoksin):

Ölümle Randevu (Appointment with Death)

Kader Kapısı (Postern of Fate)

Güzelavrat Otu (Atropin):

Ölüm Adası (A Caribbean Mystery)

Büyük Dörtler (The Big Four)

Kurtboğan Otu (Akonitin):

16.50 Treni (4.50 From Paddington)

Zarif Bir Cinayet Gecesi (They Do It with Mirrors)

Porsuk Otu (Taksin):

Porsuk Ağacı Cinayeti (A Pocket Full of Rye)

Sarı Yasemin (Gelsemin):

Büyük Dörtler (The Big Four)

Skopolamin:

Acı Kahve (Black Coffee)

8. İlaçlar ve Diğer Maddeler

Barbitüratlar (Veronal):

Roger Ackroyd Cinayeti (The Murder of Roger Ackroyd)

Lord Edgware’i Kim Öldürdü (Lord Edgware Dies)

Briç Masasında Cinayet (Cards on the Table)

Heksobarbital (Evipan):

Briç Masasında Cinayet (Cards on the Table)

Fizostigmin:

Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House)

Ve Perde İndi (Curtain)

Kokain:

Son Evdeki Tehlike (Peril at End House)

Üç Yanlış Üç Ceset (Hickory Dickory Death)

Romanlardaki Tıbbi Doğruluğa Dair Örnekler

Christie’nin eserlerinde zehirlenme belirtilerini gerçeğe uygun işlemesi kimi sağlık çalışanlarının onun kitaplarında okudukları bilgileri hatırlayarak hayat kurtarmalarına yaramıştır. Bunun çok bilinen örneklerinden biri Graham Young’ın yakalanmasıdır. 1971 yılında fabrikada çalışan arkadaşlarını çaylarına talyum katarak zehirleyen Young, polis tarafından sorgulansa da -Talyum o dönem rutin testlerde tespit edilmeyen bir madde olduğundan- iş arkadaşlarını neyle zehirlediği kanıtlanamamıştı. Neyse ki Agatha Christie’nin talyum zehirlenmesini anlattığı 1961 tarihli Ölüm Büyüsü’nü (Pale Horse) okuyan bir sağlık çalışanı fabrika çalışanlarındaki belirtileri talyum zehirlenmesiyle eşleştirdi. Böylece hastalardan alınan örneklerde talyum arandı. Testler pozitif çıkınca, polisin eline Graham Young’ı mahkûm edecek tıbbi kanıt geçmiş oldu. İkinci örnek, Christie’nin ölümünden bir yıl sonra, Londra’da vuku buldu. Ölüm Büyüsü’nü yakın zamanda okuyan bir hemşirenin doktorların tanı koyamadığı bir hastadaki belirtilerle romandaki zehirlenme belirtilerinin benzediğini fark etmesi, talyum zehirlenmesi teşhisi konan hastanın tedavi edilmesini sağladı.

Christie’nin eserleri arasında zehirli maddeyle ilgili en fazla bilgiye yer verdiği kitabı, ilk romanı olan Ölüm Sessiz Geldi’dir. Yazar romanda cinayet aracı olarak o dönemde iyi bilinen bir madde olan striknini kullanmıştır. Striknin, Strychnos nux-vomica bitkisinden elde edilen, kokusuz ve keskin tatlı bir maddedir. Christie’nin romanıyazdığı Birinci Dünya Savaşı yıllarında eczanelerde satılan bir maddeyken yüksek toksisitesi nedeniyle yirminci yüzyılın ortalarından itibaren aşamalı olarak kullanımdan kaldırılmıştır. Striknin yüksek dozda alındığında merkezi sinir sisteminin aşırı uyarılması sonucu kaslarda ağrılı ve şiddetli kasılmalara neden olur; zehirlenmenin en tipik belirtisi, kişinin sırt kaslarının çok güçlü şekilde kasılması sonucu vücudun baş ve topuklar üzerinde “U” şeklinde bir yay gibi gerilmesidir. Zihinsel fonksiyonlar etkilenmediğinden kişi bu korkunç kasılmalar esnasında tamamen uyanık ve bilinci açık hâldedir. Bir süre sonra göğüs kafesini çevreleyen solunum kaslarının şiddetle kasılması, kurbanın nefes almasını imkânsız hâle getirir ve solunum yetmezliği sonucu ölüm gerçekleşir. Christie, striknin zehirlenmesinin saydığımız tipik belirtilerini romanında kusursuz bir doğrulukla betimlemiş, aynı zamanda striknin zehirlenmesiyle ilgili pek çok olasılığı kurgusuna dâhil etmiştir. Örneğin romanda acı tadı nedeniyle kurbanın striknini yutmasındaki zorluk, zehrin önce kahve fincanına ya da kakao içeceğine eklenmesi ihtimaliyle açıklanmaya çalışılır. Striknin ince bağırsaktan emilen, etkileri alındıktan kısa süre sonra başlayan bir maddedir ancak yiyecekler, strikninin emilimini yavaşlatarak etkilerini geciktirmektedir; bu durum, romanda kurbanın zehirlenme belirtilerinin gecikmeli olarak -akşam yemeğinden saatler sonra- ortaya çıkmasının olası bir açıklaması olarak sunulur. Ancak kurbanın ağır bir yemek yemediği, bu nedenle zehrin yemeğe katılma ihtimalinin düşük olduğu ortaya çıkar. Bunun üzerine kurbanın kakao içeceğine morfin eklenmesi üzerinde durulur, çünkü morfin midenin boşalma süresini uzatarak strikninin mideden ince bağırsağa geçişini geciktirecektir. Ayrıca romanda kurbanın her gün striknin içeren bir tonik aldığı için, vücutta striknin birikiminin uzun süreli bir zehirlenmeye yol açıp açmadığı sorgulanır. Ancak bu durumda belirtiler kademeli olarak ortaya çıkması gerekeceği için kronik zehirlenme olasılığı da elenir. Romanın sonunda ise kurbanın nasıl zehirlendiği striknin ile bromür arasındaki fiziksel etkileşimle açıklanır. Cinayetin en can alıcı noktası, katilin basit bir zehir vermekten ziyade, kurbanın hâlihazırda kullandığı bir ilacın kimyasını değiştirmesidir. Kurbanın kullandığı içinde seyreltilmiş hâlde striknin bulunan şişenin tamamı bir defada içilmedikçe zararsızdır. Katil, bu toniğe gizlice kurbanın diğer ilacı olan bromür tabletlerini ekler. Bromür, reaksiyona girdiği strikninin suda çözünmeyen hâle dönüşmesini ve şişenin dibine çökmesini sağlar. Böylece kurban şişedeki son yudumu içtiğinde, bütün zehri tek seferde yutmuş olur.

Agatha Christie, Şampanyadaki Zehir romanında birkaç dakika içinde etkisini göstermesi nedeniyle sık başvurduğu zehirlerden biri olan siyanürü kullanmıştır. Şeftali, kayısı ve acı badem gibi çeşitli bitkilerin tohumlarında bulunan siyanür uçucu gaz hâlindeyken daha toksiktir. Öldürücü dozu 200-300 mg olan siyanür, mide ve bağırsaklardan emildikten sonra kana karışır ve ardından hücrelerin oksijen kullanmasını engellemesiyle ölüme yol açar. En çok etkilenen organlar, oksijene yüksek oranda bağımlı oldukları için kalp ve beyindir. Şampanyadaki Zehir romanında, kurban doğum günü partisi sırasında alkollü içkisine katılan siyanürle zehirlenerek ölür. Ne var ki polis, kurbanın geçirdiği ağır grip sonrası yaşadığı depresyon nedeniyle intihar ettiği sonucuna varır. Eşinin intihar ettiğine ikna olmadığı için bir yıl sonra aynı kişileri aynı restorana davet eden kurbanın kocası da siyanürle zehirlenince iki ölüm de şüpheli hâle gelir. Siyanür zehirlenmesinin belirtileri romanda büyük ölçüde doğru bir şekilde tasvir edilmiştir; kurbanlar nefes almakta zorlanmış ve ardından beynin oksijensiz kalmasına bağlı nöbete benzeyen istemsiz kasılmalar geçirmiştir. Bununla birlikte Christie, romanda kurbanların cildinin maviye dönmesinden söz etse de siyanoz adı verilen bu durum siyanür zehirlenmesinde görülmez. Çünkü siyanür zehirlenmesinde kandaki oksijen hücrelere kadar taşınabilmekte ancak hücreler bu oksijeni kullanamamaktadır, dolayısıyla kanda oksijen eksikliği değil fazlalığı söz konusu olduğundan hastaların cildi kiraz kırmızısı bir renk alır. Oysa siyanozda görülen ciltteki mavi renk değişikliği kandaki oksijen eksikliğinden kaynaklanan bir durumdur. Christie’nin bu hatası muhtemelen siyanoz ve siyanür kelimeleri arasındaki benzerlikten kaynaklanmış olabilir.

Agatha Christie Bugün Yaşasa Romanlarını Yazabilir miydi?

Bu soruya cevap vermek için Christie’nin yaşadığı dönemle günümüzü kıyaslamak gerekir. Christie’nin yaşadığı ve eserlerini kaleme aldığı zamanlarda adli tıp ve toksikoloji bilimi bugünkü kadar gelişmiş değildi. Bu nedenle, zehirli maddelerin tespiti genellikle maddenin vücuttaki varlığını kanıtlamayaodaklanıyordu. Örneğin Arsenik, en kolay tespit edilebilen zehirlerden biriydi. 1836’da geliştirilen bazı testlerle vücut sıvılarında veya dokularda arseniğin varlığı ispat edilebiliyordu. Ancak bu testler, kurbanın tam olarak kaç miligram zehir aldığını ölçmekten ziyade, “vücutta zehir var mı, yok mu?” sorusuna yanıt veriyordu. Striknin, morfin ve baldıran otu gibi bitkisel zehirlerin vücutta tespiti daha zordu. Bu maddelerin varlığını kanıtlamak için genellikle kurbanın gösterdiği belirtilere ve kimyasal renk testlerine güveniliyordu; vücuttan alınan bir doku parçası belirli bir kimyasalla karıştırıldığında renk değiştirirse, o maddenin varlığı kabul ediliyordu. Kısacası o dönemde miktar ölçümünden ziyade, maddenin tespiti cinayeti kanıtlamak için yeterli sayılıyordu. Bu yüzden zehrin vücuda ne zaman girdiğinin ve ne hızla yayıldığının tam olarak saptanamaması katillere sahte alibi yaratma fırsatı veriyordu. Günümüzde ise modern adli tıp ve toksikoloji yöntemleri sayesinde, maddelerin vücuttaki emilim ve atılım hızları bilinebildiği için bir zehrin vücuda ne zaman girdiğinin tespiti, Christie’nin yaşadığı döneme kıyasla daha kolay ve hassas bir şekilde yapılabilmektedir.

Artık “iz bırakmayan zehir” devrinin büyük ölçüde kapandığı dikkate alınınca, Christie’nin bugün yaşaması durumunda aynı romanları yazamayacağı söylenebilir. Ne var ki onun başarısının altında sadece kolay tespit edilemeyen zehirlerle ilgili bilgisi değil, o zehirleri kullanarak oluşturduğu karmaşık, zekâ dolu, sürprizli kurgular yatıyordu. Bugün yaşasaydı romanlarındaki katillerin sahte alibi yaratmaları daha zor hatta imkânsız olurdu ama yine de Agatha Christie toksikoloji alanındaki gelişmeleri edebi dehasıyla birleştirerek, polisiye edebiyatın kraliçesi olmayı başarırdı.

LİNK:

https://dedektifdergi.com/polisiye-makale/agatha-christie-kitaplarinda-zehir

KAYNAKLAR:

1- Alzeer, S. (2018). Toxicological information and aspects in Agatha Christie’s books. TIAFT Bulletin, 48(2), 10-15.

2- Domjanović-Oklopčić, L. “Murder and Crime-Solving Strategies in Agatha Christie’s Works.” Folia Linguistica et Litteraria, vol. 13, no. 39, 2022, pp. 9-29.

3- Gibson, David J. Juice of Cursed Hebenon: Plants and Murder – Forensic Botany in Crime Fiction. Kindle ed., 2022.

4-https://www.chemistryworld.com/features/agatha-christie-the-queen-of-crime-chemistry/8911.article

5- https://www.christiesmysteries.com/category/toxicology/

6-https://www.theguardian.com/uk-news/2018/oct/21/wartime-nursing-gave-agatha-christie-taste-for-poison

7- https://crimereads.com/strychnine-poison-christie-conan-doyle/

8- https://acilci.net/zehir-zehirlenmelerin-tarihi-unlu-zehirler-ve-cinayetler/

AGATHA CHRISTIE ROMANLARINDAKİ İNGİLTERE

“İçimdeki soğuğu ısıtmaya güneşin bile yetmediği yıllardan sonra o sabah nedense gülümseyerek uyandım. Perdelerin arasından sızan ışık, halının üzerinde yollar oluşturmuştu. Bilirsiniz, bizim buralarda güneş biraz nazlıdır, sever bulutların ardına gizlenmeyi.  Perdeleri aradım ve Edward’ı Büyük Savaş’ta kaybettiğimizden beri bahçeye karşı ilgimi kaybetmiş olmamın acı tablosu ile karşılaştım. Her tarafı yabani otlar bürümüş, tüm köyde ün salmış güllerimin ihtişamından eser kalmamıştı.

Edward çocukken onu bahçeden içeriye zor sokardık. Malikânenin tüm çalışanlarını ki o zamanlar aileme hizmet eden onlarca çalışanımız vardı, peşinden koştururdu. En sonunda, benim gençliğimden beri evimizin uşağı olan Alfred devreye girer, ne yapar ne eder Edward’ı söylenileni yapmaya ikna ederdi. O yaşlı kurt eğer vefat etmeseydi, Edward’ı savaşa katılmaması için de ikna edebilirdi.

Büyük Savaş… Sadece oğlumu almakla kalmadı, tüm hayatımızı da yerle bir etti. Erkeklerin çoğunu kaybettik. Yıllardır ne yana dönsem benim gibi dul kadınlar, yas tutan aileler ve ruhsal çöküntü yaşayan eski askerler…

Oda kapımı sessizce aralayan Mary erkenden uyanmış olduğumu görmenin şaşkınlığını saklayamadı, yüzü çok komik bir hâl aldı. “Özür dilerim Lady Pendelton. Ben şey… mutfakta… Kalktığınızı duymamışım,” diye kekeledi. Ona şapşal bir ifade katan dudakları iyice aşağıya büküldü. Sürekli sakarlıklar yaptığından sık sık azarladığım bu kızı çok korkutuyor olmalıyım, diye geçirdim içimden. Savaş sırasında fabrikalara kaptırdığımız nitelikli çalışanlardan sonra işi bilen, zeki ve iyi terbiye almış hizmetçi bulmak bu kadar zorlaşmasaydı ben de bu kızın beceriksizliği ile uğraşmak zorunda kalmazdım. Gerçi bulsam da yüksek vergiler ve malikânenin bakım masrafları bir süredir o kadar belimi büküyordu ki nitelikli çalışanların istedikleri ücretleri karşılayamayabilirdim.

Babam Lord Sterling Vance, adı gibi kaliteli bir duruş sergileyen ve sanki ışık saçıyor gibi parlayan gümüşi saçlara sahip, muzip ama aynı zamanda fazla gelenekçi bir adamdı. Kendisinden bir üst mevkide gördüğü Earl Damien Blackwood’la evlenmem gerektiği ve Blackwood soyadının İngiliz aristokrasisindeki saygınlığından bahseder dururdu. Ancak aileler tarafından uygun görülen bu evlilik hakkında Lord Blackwood ile yaptığımız ilk ve tek görüşmede, onun ilerideki çocuğumun babası olmasını istemeyeceğim türden bir adam olduğunu anladım. Bakışları pek karanlık, benden on iki yaş büyük bir adamdı Blackwood. Etek boyumun bileklerimi ortaya çıkarmasından saçlarımı yeterince kabartmadığıma kadar, giyimimle ve tarzımla ilgili her şeyi kibar kibar kınamasından, çocukluğumdan beri tanıdığım ve her zaman beni korkutan annesinin muhafazakârlığını övüp durmasından, yapmamız planlanan evliliğin bir mülkiyet ve ünvan ittifakı olacağını ısrarla vurgulamasından hiç ama hiç hoşlanmamıştım. Ona göre kadın, kocasının zenginliğini ve asaletini kıyafetleriyle, görgüsüyle ve mücevherleriyle topluma sergileyen lüks bir vitrin objesi olmalıydı. O gün Lord Blackwood’la bir daha evlilik hakkında görüşmeyeceğimden emin olarak ayrıldım yanından.

Ben de 1800’lerin sonunda doğan her asil kadın gibi yetiştirilmiştim elbette. Piyano çalıyor, nakış işliyor, birkaç yabancı dili biliyor, en önemlisi Fransızcayı mükemmel derecede konuşabiliyordum. Asil kadınlardan beklenen güzel resim yapabilme yeteneğine sahip olmasam da görgü kurallarına kusursuz uyduğumla ilgili övgüleri sürekli duyuyordum. Yine de Lord Blackwood’un istediği o vitrin objesi olamazdım, olmadım da. Her ne kadar babamın kendinden düşük seviyede bulduğu için pek onaylamadığı bir aday olsa da daha ilk görüşmemizde bile beni neşelendiren ve renkli karakteriyle kendisine hayran bırakan Lord Tristan Pendelton’un teklifini kısa sürede kabul ettim. Yalnızca beş yıl süren evliliğimiz boyunca her günümü de o ilk günkü neşeyle geçirdim. Eğer Tristan bir av kazasında ölmemiş ve henüz üç yaşında olan oğlumuz Edward’la beni, bilmediğim borçlarla boğuşmak zorunda bırakmasaydı ve eğer babasının ünvanını devralan oğlum Edward, ülkesinin her aristokrattan en büyük beklentisi olan askerî sadakat nedeniyle savaşa gitmemiş olsaydı bugünkü suratsız kadın olmayabilirdim. Savaş, İngiliz aristokrasisini ağır biçimde etkiledi, çok sayıda asil aile erkek varislerini kaybetti. Ne babamın ne de Pendelton ailesinin erkek veliahdı kaldı. Ama Lord Blackwood eskisinden daha güçlü döndü savaştan. Bugün hâlâ çok yakın malikânelerde -gerçi onunkine şato da denilebilir- yaşıyor ve sık sık briç oyunları için buluşuyoruz ve hâlâ, isteyip de elde edemediği yegâne hazineymişim gibi, üstüme titreyen tavrını karanlık buluyorum.

Bazı aristokrat mülkleri, yalnızca erkek varislere aktarılabilen ‘entail’ uygulamalarına bağlıydı. Bu nedenle savaşta ailesindeki erkekleri kaybeden pek çok asil kadın sefalete sürüklendi. Yani geriye kalanlar arasında yine de şanslı kesimden sayılırdım. Babamın mülkleri için böyle bir sözleşmesi olmadığından ve hiçbir zaman o çok istediği erkek veliahda kavuşamadığından mülkleri benim yönetimime kalmıştı. Kocamdan kalan borçları karşılamak için birçoğunu elden çıkarmak zorunda kaldığımı görecek kadar yaşamamış olmasına için için sevindiğimi itiraf edebilirim. 

Mary kahvaltı tepsisini masaya bıraktığında hâlâ pencerenin önünde durmakta ve dalgın bir biçimde bahçeyi seyretmekteydim. “İyi misiniz leydim?” diye sordu, cevap vermedim. Alt tabakadan gelme çalışanlarla samimiyet kurmayı doğru bulmam.

“Beatrice ve Eleanor, Mısır gezisinden bugün döneceklerdi. Odalarını hazırladınız mı?”

“Hazır leydim. Bay Raymond da arayıp akşam yemeğine katılacağını bildirdi. Başka bir isteğiniz var mı?”

Bahçeye son bir bakış atıp “Angus Higgins’i çağırın. Şu bahçeyi bir adam etsin artık, bir de çiçek tarhını bana bıraksın, kendim ilgileneceğim.”

Tüm gününü kütüphanedeki bir masanın ardında geçiren bu ev sahibesini bahçeyle uğraşırken hayal edememiş olmalıydı ki söylediklerim Mary’nin yüzünde yine o şapşal ifadenin belirmesine sebep oldu.

Viktorya döneminden kalma, bakımı çok zor olan bu devasa taş malikânenin o ihtişamlı günlerini bilmediği için misafirlerimizin geleceğini duyduğunda da şaşkınlığını gizleyememişti.  Eşimin uzaktan akrabaları olan misafirlerimizin bu beklenmedik ziyaret istekleri beni de şaşırtmıştı aslında.

Dedikoduculuğu ve görgüsüz tavırları nedeniyle çok yakın hissetmediğim Beatrice’in, sağlık problemleri nedeniyle sıcak ülkelere yaptığı ziyaret dönüşünde, Londra’ya geçmeden kısa süreliğine mülkümde kalıp temiz hava alma isteğini reddedemezdim. Beatrice ve kızı Eleanor’u o beş yılda sadece iki kere görmüştüm. Edward’la yaşıt olan Eleanor’u oğlumla bahçede kelebek kovalayan o küçük, sevimli kız olarak hatırlıyordum.  Yeniden gördüğüm ilk anda yaşadığım hayal kırıklığı çok büyüktü. Seçme seçilme hakkı kazanmanın verdiği öz güvenle özgürleşen, saçlarını kısa kestiren, sigara ağızlığı kullanan ve araba süren Flapper kadın tipinin bir örneği karşımdaydı. Kırmızı ruju ve maskülen kıyafetiyle ahlaki çöküşümüzün bir temsiliydi adeta. Babamın yakın bir dostunun torunu ve benim de Edward’ın ebedi yokluğunda oğlum yerine koyduğum utangaç, içine kapanık ve melankolik bir genç olan Raymond’un bu uçarı kızı görünce hayranlığını gizleyememesi, tüm yemek boyunca onu seyretmesi de o gece yaşadığım şaşkınlıklar listesine eklendi. Ebetteki en büyük şaşkınlığı bir hafta sonra düzenlenen briç partisinde yaşayacağımı daha bilmiyordum.

Şu son yıllarda İngiliz aristokratlarının malikânelerinde bitmek bilmeyen hafta sonu partileri düzenlemesi ve düzinelerce misafir ağırlaması âdet olmuştu. Sanki savaş ve ekonomik buhran onları da vurmamış gibi hâlâ güçlü, hâlâ yenilmez ve zengin olduklarını kanıtlamaya çalıştıkları bu güç gösterisinin seyircisi olmaktan hoşlanmadığım için bu partilere katılmıyor, bunun yerine çapraz bulmaca çözdüğümüz ve briç oynadığımız eğlencelerde sosyalliğimi koruyordum.

O gün gittiğimiz briç etkinliği nasıl birden caz partisine dönüştü, münzevi bir hayat yaşayan ev sahibimizin evi nasıl birden sırt dekolteli gece elbisesi içinde şuh kahkahalar atan kadınlar, Amerikalı aktrisler  ve onlara eşlik eden smokinli erkeklerle doldu, anlayamadım. Kendimizi içinde bulduğumuz bu yeni moda eğlence ortamı beni ne kadar gerdiyse, Eleanor’u ve onun peşinden bir dakika ayrılmayan Raymond’u bir o kadar eğlendirmişti. Evin geniş salonunda çok da tasvip etmediğim bir biçimde dans ediyorlardı, ta ki evin uşağı George içeri girip daha bir saat önce karşılıklı briç oynadığım Lord Blackwood’un bir cinayete kurban gittiği haberini verene kadar…”

Bir Agatha Christie hikâyesinden fırlamış gibi duran Lady Pendelton’ın macerasına bir gün döner miyiz, devamını yazar mıyım bilemem ama bu hikâyenin siz okurları 1920’lerin ve 30’ların İngiltere’sine, yani Agatha Christie’nin bizzat soluduğu ve romanlarına ilham veren dünyaya taşıdığını umabilirim. Gelin, Hercule Poirot’nun o meşhur gri hücrelerini çalıştırdığı, Miss Marple’ın örgü örerken köy dedikodularını dinlediği o dönemin sosyal hayatına, modasına, mimarisine ve sokaklarına doğru keyifli bir yolculuğa çıkalım.

Agatha Christie’nin bizi davet ettiği o gizemli malikâneler, rayların üzerinde tıkırdayarak ilerleyen trenler, av köşkleri ve aristokratik briç partileri sadece bir kurgudan ibaret değildi. Kraliçe Viktorya dönemi ile modern dünyanın tam ortasında sıkışmış, caz müziğiyle çalkalanan, bir yandan yas tutarken diğer yandan çılgınca eğlenen, kabuk değiştiren gerçek İngiltere’nin bir aynasıydı.

Agatha Christie’nin ilk romanı Styles’taki Gizemli Olay’ı yazdığı ve ardından popülerliğinin zirvesine ulaştığı 1920 ve 30’lar, İngiltere için adeta manik depresif bir dönemdi. Bir yanda I. Dünya Savaşı’nın ekonomik ve sosyal çöküntüsü içinde ihtişamını korumaya çalışan, kayıpların yasını tutan bir imparatorluk diğer yanda “Yarın ölmeyecekmiş gibi yaşa!” diyerek gece kulüplerine, şaşalı partilere akın eden insanlar… 

O dönemde İngilizler için hafta sonları sinemaya gitmek çok önemli bir aktiviteydi. Sessiz filmlerden sesli filmlere geçişin yaşandığı, ülkenin özellikle Amerika’dan gelen aktrislerin istilasına uğradığı bu dönemde sinema kültürü, tiyatro gelenekçiliğini bile sarsmaya başlamıştı. 1920’lerde BBC yayın hayatına başlamış ve kısa sürede ülkenin en etkili medya kuruluşlarından biri hâline gelmişti ve caz müziği kulüplerden taşıp her eve girer olmuştu. Ses sanatçıları da bu sayede en az tiyatro oyuncuları kadar popülerleşmeye başlamıştı. Christie bu sanatçı istilasını ve özellikle aktrislerin İngiliz aristokrasisine sızışını yine “Lord Edgware’i Kim Öldürdü?” romanındaki Jane Wilkinson, Carlotta Adams gibi kahramanlarla ve sonraki yıllarda yazacağı “Ve Ayna Kırıldı” (The Mirror Crack’d from Side to Side) romanında yer alan dünyaca ünlü Marina Gregg karakteriyle cinayetin tam merkezine koyar. Ölüm Oyunu (Evil Under the Sun) romanındaki Arlena Stuart Marshall ya da Çarpık Evdeki Ceset (Crooked House) romanında yer alan Magda Leonides de rol yapma ve gerçeği gizleme becerilerinin sembolü olarak karşımıza çıkar, romanlarda gizem faktörü olarak kullanılır.

Agatha Christie, romanlarında bir başka sanat dalını daha, ressam karakterleri aracılığıyla sıklıkla işler. Yazar, ressamları genellikle kurallara uymayan, tutkulu, gözlemci veya cinayet düğümünün tam merkezinde yer alan figürler olarak kurgular. Beş Küçük Domuz (Five Little Pigs)dan Amyas Crale ya da Şeytan Dönemeci (The Hollow)ndeki Henrietta Savernake gibi…  

Aslında tıpkı bizim Lady Pendelton gibi dönemin aristokrat genç kızlarına iyi bir evlilik yapabilmeleri için piyano çalmak, Fransızca konuşmak ve resim yapmak (genellikle sulu boya manzara veya çiçek çizimleri) öğretilirdi. Köklü aristokrat aileler için aile bağlarını, zenginliği ve tarihi gücü temsil eden bir araç olan resimle uğraşmanın temel amacı kadınların boş vaktini asilce değerlendirmesini sağlamaktı esasında. Eğer aristokrat bir kadın bu sınırı aşar ve Şeytan Dönemecindeki heykeltıraş Henrietta Savernake gibi sanatını hayatının merkezine koyup profesyonelleşirse, kendi sınıfı tarafından “tuhaf” ve “marjinal” ilan edilirdi. Sınıfsal düzene karşı bir tehdit olarak görülürdü. Hercule Poirot’nun sadık dostu Başmüfettiş Japp bile emekli olduktan sonraki hayatında gizli bir amatör ressam hâline gelmiştir. Poirot ile buluşmalarında sürekli yaptığı doğa ve manzara resimlerinden bahseder, Christie ise bu detayı Japp karakterine sevimli bir tezatlık ve mizah katmak için kullanır. Ancak romanlardaki ressamlar aslında katı İngiliz aristokrasisinin ve kurallarla dolu köy hayatının tam zıttını sembolize eder. Christie, bu karakterlerin resim yapma süreçlerini ve atölyelerini anlatarak romana renk, tutku, özgürlük ve dramatik bir atmosfer katmış ve dönemin bohem yaşam tarzını da kitaplarında ressamlar aracılığıyla işler.

Lady Pendelton’ın bahsettiği o “Flapper” kızlar ise dönemin en büyük devrimi, başkaldırısıydı. Savaş öncesinde kadınları nefessiz bırakan, vücudu “S” şekline sokan Viktorya dönemi korseleri çöpe atılmıştı. Moda, tarihte ilk kez kadını özgürleştiriyordu. Göğüsleri ve kalçaları dümdüz gösteren, beli kalçaya indiren düz kesim elbiseler moda oldu. Kadınlar saçlarını erkeksi bir radikallikle “bob” tarzı kısacık kestirdiler, kafalarına çan şeklinde şapkalar (cloche) takıp dudaklarına ilk kez sokakta sürülebilen asansörlü kırmızı rujlar sürdüler. Uzun sigara ağızlıkları ve kat kat dökülen inci kolyeler, dönemin vazgeçilmez aksesuarları oldu. Erkeklerde ise ağır, katı redingotlar yerini daha spor ceketlere, Oxford tipi geniş paça pantolonlara bıraktı. Akşam davetlerinde ise tabii ki o vazgeçilmez jilet gibi smokinler giyilirdi.

Agatha Christie bu moda değişimini hikâyelerinde tehlikenin veya kurbanın habercisi olarak sıklıkla kullanır. Romanlardaki Miss Marple veya huysuz ihtiyar albaylar gibi yaşlı ve muhafazakâr karakterler bu yeni nesil kadınların ipek çorap giymesini, yüzlerine pudra sürmesini ve erkeklerle yalnız seyahat etmesini ahlaki çöküş olarak yorumlarlar. Paris’ten giyinen, kırmızı rujlu ve biraz da hafif meşrep görünen bu karakterlerin katil gibi algılanması illüzyonunun arkasına genellikle geleneksel görünen kadın katili gizleyen Christie, giyim tarzını karakterlerini güçlendiren bir yapı olarak okura sunar. Örneğin “Neden Evans’a Sormadılar?”(Why Didn’t They Ask Evans?) romanındaki cesur, pantolon giyen, kendi arabasını kullanan asil Flapper kızımız Lady Frances “Frankie” Derwent veya “Köşkteki Esrar” (The Secret of Chimneys) romanında hız yapmayı seven Lady “Bundle” Brent, yazarın bu yeni nesil özgür kadınlara duyduğu gizli hayranlığın en güzel kanıtlarıdır.

Christe romanlarına damgasını vuran bir diğer unsur da mimari yapılar olarak karşımıza çıkar. Yazar; Viktorya döneminin o kasvetli, ağır ahşap oymalı, çok odalı taş binalarının yerini alan geometrik hatları, parlak metalleri ve camları seven Art Deco akımını romanlarında zıtlıkların gizemini desteklemek için kullanır. Simetri takıntısı olan Poirot’nun Londra’daki ultra modern, köşeli beyaz dairesi Whitehaven Mansions tam bir Art Deco harikasıdır. Hatta “Briç Masasındaki Cinayet” (Cards on the Table) romanı tamamen bu modern Art Deco apartman dairelerinin soğuk şıklığında geçmektedir.

1920’lerde çok büyük bir krizle boğuşan İmparatorlukta savaş sonrası getirilen aşırı yüksek mülk ve miras vergileri, aristokratların belini bükmüştü. Tıpkı giriş hikâyemizin kahramanı Lady Pendelton gibi, birçok lord malikânesini ayakta tutabilmek için topraklarını parça parça satıyor, hatta bazıları mülklerini zengin Amerikalılara kiralamak zorunda kalıyordu. Misafirlerinden kira bedeli almak zorunda kalmanın utancı bazen aristokratları intihara bile sürüklüyordu. Büyük malikânelerin masraflarını karşılayamayıp iflasın eşiğine gelen çaresiz soyluların dramı “Üç Perdelik Cinayet”(Murder in Three Acts) romanında Sir Charles Cartwright’ın malikânesinde veya “Briç Masasında Cinayet”teki o elit ama borçlu davetli profilinde derinden hissedilir.

Savaş öncesinde bir malikânede aşçı, uşak, oda hizmetçisi, bahçıvan, arabacı derken onlarca kişi çalışırdı ve bu bir statü göstergesiydi. Ancak savaş sırasında kadınlar fabrikalarda çalışıp kendi paralarını kazanmayı, erkekler ise cephede madalyalar almayı öğrenince, savaş sonrasında kimse haftalık birkaç şiline lordların kahrını çekmek, yerleri dizüstü çömelerek silmek istemedi. Hizmetçiler işi bırakıp şehirlere, fabrikalara veya mağazalara kaçtılar. Kalanlar ise tıpkı hikâyemizdeki sakar Mary gibi ya işi bilmeyen tecrübesiz gençlerdi ya da çok yüksek ücretler talep ediyorlardı. Aristokrasi, kendi çayını kendi doldurmak zorunda kaldığı o “korkunç” gerçeklikle yüzleşiyordu. Yani Christie’nin romanlarında deneyimli, sessiz ve yaşlı uşakların veya kâhyaların acemi ve beceriksiz, hatta çoğunlukla aptal hizmetçi kızlarla uğraşmasının ardında yatan acı gerçek yine bu travmatik savaş günlerinin ve yaşanan ekonomik krizin ardında yatıyordu. Christie, çıkarılamayan lekeler, ters konulan tabaklar yüzünden ev sahibelerinin delirdiği bu hizmetçi krizini, “Elmayı Yılan Isırdı” (Hallowe’en Party) ve okurun Miss Marple ile ilk kez karşılaştığı “Ölüm Çığlığı” (The Murder at the Vicarage) romanlarında arka plandaki en büyük mutfak dedikodusu malzemesi olarak kullanır. Hizmetçiler evlerin içindeki tüm kavgalara, gizli ilişkilere ve mektuplara erişimi olan insanlardır. Sınıfsal hırsları olan veya parasızlıktan bunalan hizmetçiler Christie romanlarında kimi zaman tehlikeli birer figüre dönüşür. Çünkü hizmetçiler ya da hastabakıcılar, hedefteki kişilerin yemeklerine veya ilaçlarına zehir katmak için en kolay satın alınabilen ya da manipüle edilebilen kişilerdir, Ecelin Çağrısı (The Pale Horse) romanında olduğu gibi. Kimi zaman da Porsuk Ağacı Cinayeti (A Pocket Full of Rye) romanında olduğu gibi bu saf kızlar aptallıkları yüzünden canlarından olur.

Agatha Christie romanlarında Afrika ya da Hindistan’a gitmek, karakterler için sadece bir seyahat değil; genellikle İngiltere’nin boğucu kurallarından, geçmişteki bir suçtan ya da ekonomik buhrandan kaçışın, sömürge lüksüyle harmanlandığı karanlık bir sığınaktır. Christie, Britanya İmparatorluğu’nun bu uzak köşelerini sırlar, tropikal hastalıklar ve egzotik maceralar için mükemmel birer fon olarak kullanır. Örneğin, “On Kişiydiler” (And Then There Were None ) romanındaki acımasız Yüzbaşı Philip Lombard’ın karanlık geçmişi Afrika kıtasındaki bir yerli kabilesini ölüme terk etmesine dayanırken, “Kuytu Evdeki Cinayet” (Peril at End House )te Hindistan, karakterlerin İngiltere’deki elit hayatlarına geri dönmeden önce sömürge ordularında görev aldığı ya da servet avcılığına çıktığı gizemli bir geçmiş paravanı olarak işlenir. Keza “Şahidin Gözleri” (Ordeal by Innocence) romanında da Hindistan, cinayet düğümünün çözülmesinde kilit rol oynayan tehlikeli ve tutkulu bir geçmişin simgesidir, çünkü Christie dünyasında bu uzak topraklara gidenler, ya zengin bir mirasyedi olarak dönerler ya da peşlerine takılan ölümcül bir intikamla.

Büyük şehrin, çoğunlukla Londra’nın, karmaşasına ve bozulmuş ahlaki yapısına romanlarında sıkça atıfta bulunan Christie, özellikle Güney İngiltere’nin o kartpostallardan fırlamış gibi görünen köylerine, saz damlı şirin evlerine, bakımlı bahçelerine, ahşap çitlerine, herkesin birbirini tanıdığı köy hayatının güzelliğine üstü kapalı övgüler yağdırır. Çünkü savaş sonrası bu dönemde özellikle toplumun varlıklı kesimi için bu gibi yerlere yerleşmek; kilise yararına yapılan kermesler düzenlemek, örgü, oyun veya okuma kulüpleri aracılığıyla sosyalleşmek ve elbette o meşhur briç partilerinde yer almak hayatın travmatik gerçeklerinden kaçmanın en popüler yoluydu. Bu nedenle Christie, kitap kahramanlarını yaratırken sıklıkla şehir hayatından kaçmış eski bürokratların, rütbeli askerlerin veya mülk zenginlerinin kırsala dönüş hikâyesine yer verir.  Dıştan bakıldığında huzurlu görünen bu kırsal hayatının ne gibi dedikodulara, gizemli geçmişlere, yalanlara gebe olduğunu da çoğunlukla Miss Marple sayesinde okura sunmaktan çekinmez. Miss Marple’ın yaşadığı o meşhur şirin ama içten içe kaynayan St. Mary Mead köyü ve buradaki köy hayatı “Ölüm Çığlığı” ile “Ve Ayna Kırıldı” romanlarında tüm taşra çıplaklığı ve meşhur dedikodu ağlarıyla kusursuzca işler.

1920 ve 30’lar, seyahat etmenin hem çok zahmetli hem de inanılmaz derecede romantik ve lüks olduğu bir dönemdi. İngiltere içinde ulaşım ağının kalbi, o devasa, siyah dumanlar saçan buharlı trenlerdi. Poirot, Londra’dan bir taşra malikânesine gitmek için her zaman kusursuzca işleyen bu trenleri kullanır. İstasyonlardaki gazete bayilerinden alınan polisiye dergiler, bir moda hâline gelmiş çapraz bulmacalar, kompartımanlarda tüten pipo dumanları dönemin seyahat ritüeli olarak romanlarda yansıtılır. Zenginler ve aristokratlar için ise asıl macera, kış aylarında İngiltere’nin o meşhur soğuk ve gri havasından kaçıp sıcak ülkelere gitmekti. Tıpkı Lady Pendelton’ın akrabaları Beatrice ve Eleanor gibi, Mısır’a gitmek, Nil nehrinde buharlı gemilerle turlamak veya arkeolojik kazıları ziyaret etmek (ki Christie bizzat kocası Max Mallowan ile Bağdat, Suriye ve Irak’taki kazılara gitmişti) en büyük lükstü. “Nil’de Ölüm” ve “Doğu Ekspresinde Cinayet” romanları, işte bu lüks, kozmopolit ve macera dolu seyahat çağının birer anıtıdır. Ayrıca “Mezopotamya’da Cinayet” romanı da yazarın bizzat eşiyle katıldığı arkeolojik kazıların lüks ve tozlu atmosferini birebir yansıtır.

Özetle Christie kurgularında lüks seyahatler, dönemin burjuva ve aristokrat sınıfının statülerini dünyaya sergilediği ihtişamlı birer podyum hâlini alır. Ancak bu vagonlar veya güverteler, aynı zamanda farklı sınıflardan ve geçmişlerden gelen insanların yollarının kesiştiği, maskelerin düştüğü ve İngiliz seçkinlerinin korunaklı dünyalarının hiç bilmedikleri yabancılar tarafından tehdit edildiği tekinsiz birer kavşak noktası olması açısından da dikkat çeker.

Christie kurgularında sıklıkla rastladığımız, dikkat çeken bir diğer unsur ise doktorlardır. İngiliz üst sınıfı ve aristokrasisi için doktorlar, her sırrın paylaşıldığı, aile içine doğrudan kabul edilen, güvenilir insanlardır. I. Dünya Savaşı’nda hastanede gönüllü hemşirelik yapan Agatha Christie, bu süreçte zehirler, ilaç dozları ve tıp dünyası hakkında epey bilgi sahibi olmuştur.  Kurgularında doktorları bu yüzden sıkça kullanır.

Doktorlar, rahipler, ressamlar, oyuncular, uzaktan akrabaların misafirliği ve geçmişten gelen sırlar… Agatha Christie kitaplarında görmeye alışkın olduğumuz bu kurgusal karakterler dışında iki isme değinmeden geçersem o dönemin İngiltere’si hakkında iki bilgiyi sizden esirgemiş gibi hissederim: Hercule Poirot ve Jane Marple. 

Hercule Poirot, Agatha Christie’nin yaşadığı dönemde İngiliz toplumunun yabancılara karşı beslediği çekince, küçümseme, merak ve örtük hayranlık gibi çelişkili duyguların bir yansıması niteliğindedir. Sıklıkla arkasından söylenen “gülünç görünümlü yabancı züppe” ifadesi ve klasik taşra İngilizlerinin kendilerini yabancı birinden üstün görmeleri Hercule Poirot için zaman zaman avantaja bile dönüşür. Romanlardaki karakterler, Poirot’nun belirgin Fransız aksanını onun İngilizceyi yeterince iyi konuşamamasının ve dolayısıyla sınırlı bir zekâya sahip olmasının göstergesi olarak değerlendirirler. Ancak Poirot, İngiliz toplumundaki bu yabancı düşmanlığının ve üstünlük duygusunun son derece farkındadır ve bunu bilinçli biçimde kendi lehine çevirir. İngiliz aristokratları, bu “tuhaf yabancının” yanında kendilerini öylesine güvende hissederler ki onun keskin zekâsını küçümseyerek farkında olmadan suçlarını açığa çıkaracak sözler söylerler. Poirot’nun başarısının temelinde de bu durum yatar, çünkü ona göre İngilizler, bir yabancıyı kendileriyle eşit görmedikleri için onun yanında gerçek düşüncelerini gizleme gereği duymazlar.

Jane Marple (Miss Marple), Agatha Christie’nin eserlerinde kaybolmakta olan Viktorya dönemi geleneksel İngiliz taşra değerlerini ve bu değerlerin modernleşen dünya karşısındaki direncini ifade eder. Onun yaşadığı kurgusal St. Mary Mead köyü, adeta eski İngiltere’nin küçültülmüş bir hâlidir. Viktorya ve Edward dönemlerinde evlenmemiş yaşlı kadınlar; toplumun kıyısına itilmiş, dedikoducu ve işlevsiz bireyler olarak görülürdü. Miss Marple bu toplumsal ön yargıyı bir avantaja, yaşını da kamuflaja çevirir. Örgü ören, bahçesiyle ilgilenen “zararsız yaşlı kadın” imajı sayesinde kimse ondan şüphelenmez. O ise bu sayede toplumsal hafızayı ve detayları en iyi gözlemleyen dedektife dönüşür.

Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Miss Marple’ın simgelediği geleneksel İngiliz köy yaşamı köklü bir dönüşüm geçirir. Kırsal düzen, modernleşmenin ve kentleşmenin etkisiyle eski yapısını büyük ölçüde yitirmiştir. Agatha Christie, özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda kaleme aldığı Cinayet İlanı (A Murder Is Announced) ve “Ve Ayna Kırıldı” (The Mirror Crack’d from Side to Side) gibi eserlerinde bu toplumsal değişimi dikkatli bir gözlemci titizliğiyle kayıt altına alır. Özellikle The Mirror Crack’d from Side to Side‘da köyde açılan ilk süpermarket, değişen yaşam biçiminin güçlü bir simgesi olarak öne çıkar.

Lady Pendelton’ın pencereden dışarı baktığında gördüğü, çöküntüdeki bir bahçe değil dönemin İngiltere’siydi aslında. Bir yanda şatafatını korumaya çalışan ama içten içe gücünü kaybeden aristokrasi, diğer yanda etek boylarını kısaltıp arabalarıyla tozu dumana katan özgür kadınlar; bir yanda şirin çiçek tarhları, diğer yanda o tarhların altına gizlenmiş gümüş, kanlı sigara tabakaları… Agatha Christie romanlarında sadece müthiş muammalar üretmekle kalmadı, aynı zamanda 20. yüzyıl İngiltere’sinin en gerçekçi portresini çizdi.

Bugün Agatha Christie’nin hâlâ milyonlarca okur tarafından ilgiyle okunmasının nedeni yalnızca kusursuz, muammalarla dolu kurguları değildir; aynı zamanda artık kaybolmuş bir dünyanın atmosferini, insan ilişkilerini ve toplumsal dönüşümlerini canlı biçimde hissettirebilmesidir, ne dersiniz?

AGATHA CHRISTIE’NİN KARANLIK REALİZMİ

0

Konfor Alanının İllüzyonu: “Cozy” Türünün Sapması ve Agatha Christie’nin Karanlık Realizmi

Giriş: Bir Kavramın Anatomisi ve Haksız Bir Etiket

Edebiyat sosyolojisi ve tür teorisi, zaman içinde kavramların nasıl büküldüğünü gösteren ampirik örneklerle doludur. Anlamı yerinden eden bu bükülmeler çoğu zaman piyasa güçlerinin, okuyucu beklentilerinin ve eleştirel tembelliğin bileşiminden doğar. Son dönemin en çarpıcı örneği, polisiye edebiyatının “Cozy Mystery” (Huzurlu/Konforlu/Rahat Polisiye) alt türü ve bu türün tahtına oturtulan Agatha Christie olmuştur. Günümüz yayıncılık endüstrisinde “cozy” kavramı, odağında sevimli bir kasabanın, butik bir fırının, örgü kulüplerinin ve adeta estetik bir dekor unsuru olarak kullanılan, acıdan yalıtılmış cinayetlerin yer aldığı, entelektüel ağırlığı hafifletilmiş bir türe evrilmiştir.1

Ancak bu steril formül, türün kurucu annesi kabul edilen Agatha Christie’nin külliyatıyla karşılaştırıldığında devasa bir anakronizm ortaya koymaktadır. Romancı Lucy Foley’nin CrimeReads’de ifade ettiği gibi, Christie’nin romanlarını “huzurlu suç” olarak nitelendirmek ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır; bu romanlar, sıradan insanların doğru koşullar altında cinayete sürüklenebileceği fikri üzerine kuruludur ve okuyucuyu hiçbir zaman gerçekten rahat bırakmaz.2

Bu makalenin tezi şudur: Christie külliyatı, yüzeysel bulmaca yapısının altında sistematik ve kasıtlı bir karanlık realizm barındırır; bu realizm, çağdaş “cozy” türüyle değil, psikolojik ve toplumsal derinliği önceleyen karanlık polisiyeyle akraba bir yazarlık anlayışına dayanır. Söz konusu iddiayı üç eksende savunacağız: Miss Marple’ın felsefi sinikliği, Poirot’nun varoluşçu finalleri ve Christie’nin tarihsel travmayı kurguya entegre etme biçimi.

I. “Cozy” Türünün Evrimsel Sapması

“Cozy mystery” kavramı, altın çağ dedektif kurgusunun -özellikle 1920’lerin ve 1930’ların İngiliz geleneğinin- belirli özelliklerini damıtarak oluşturulmuş bir piyasa kategorisidir.3 Bu kategorinin temel özellikleri akademik literatürde şöyle tanımlanır: şiddetin görsel betimlemesinin asgariye indirilmesi, olay yerinin küçük ve kapalı bir topluluğa -köy, ada, okul- yerleştirilmesi ve dedektifin amatör bir figür olması. Bu unsurlar tek başına sorunlu değildir; sorun, bunların 1980’lerden itibaren bir formüle dönüştürülme biçimindedir.

Bugün “cozy” olarak etiketlenen modern polisiyeler, suçu bir toplumsal yara ya da psikolojik patoloji olarak ele almaz. Bu kitaplarda cinayet, ana karakterin hayatına heyecan katan, arka planda kedilerin dolaştığı, tariflerin paylaşıldığı steril bir bulmacadır. Kurbanın ölümü aile trajedisine yol açmaz; katilin motivasyonu derinlemesine incelenmez, entrika hafiftir, anlatı güvenlidir. Amaç, okuyucuya her şeyin sonunda tatlıya bağlanacağı garantilenmiş bir kaçış alanı sunmaktır. Polisiye akademisyeni Stephen Knight, modern “cozy” türünü tür tarihinin en sorunlu dönüşümlerinden biri olarak değerlendirir: suçun ciddiyeti törpülenmekte, entrika hafifletilmekte, okuyucu hiçbir zaman gerçek bir rahatsızlıkla yüzleşmemektedir.4

Christie ise tam tersini yapmıştır. Onun romanlarında muamma yapısı, kötülüğü perdelemek için değil, onu daha keskin biçimde göstermek için kullanılır. Zekânın kötülüğün üzerindeki zaferi, kötülüğün varlığını ve derinliğini önce kabul etmeyi gerektirir.

II. Agatha Christie Neden “Cozy” Değildir?

Christie romanları, sayfalarca süren kanlı vahşet tasvirleri barındırmadığı için uzun süre “hafif” sayılma yanılgısına uğramıştır. Ancak edebi karanlık, dökülen kanın miktarıyla değil, yazarın kötülüğe bakışındaki acımasızlıkla ölçülür. Öte yandan bu meseleye ilişkin akademik literatür tek sesli değildir. Bir araştırmacı görüşe göre Christie, kötülüğü yalnızca geç dönem romanlarında —özellikle Endless Night (1967) ve The Pale Horse (1961)’de— merkeze taşımış; erken ve orta dönem yapıtlarında kötülük ve psikolojik derinlik ikincil planda kalmıştır.5

Bu argüman dikkate alınmayı hak eder. Ancak söz konusu okuma, Christie külliyatının yalnızca bir kesitine odaklanmakta; Miss Marple serisini ve Poirot’nun en güçlü erken dönem eserlerini göz ardı etmektedir. Külliyatın bütününe bakıldığında karanlık, istisnai değil sistematik bir eğilimdir.

A. Miss Marple’ın Felsefi Sinikliği

Modern “cozy” polisiyelerdeki sevimli yaşlı teyzelerin aksine, Jane Marple tam bir sinik ve deterministtir. Christie’nin bu karakteri kurgularken büyükannesinden yola çıktığı bilinmektedir: “İnsan doğasına Hristiyan bir imanla yaklaşırken onun korkunç kapasitelerini de gerçekçi biçimde kavramasını bilirlerdi.”6 Bu miras, Miss Marple’a özgün ve rahatsız edici bir dünya görüşü olarak aktarılmıştır.

Miss Marple’ın felsefesinin temeli şu tespite dayanır:

“Human nature is much the same everywhere, and, of course, one has opportunities of observing it at closer quarters in a village.” [İnsan doğası her yerde aynıdır; üstelik köyde onu daha yakından gözlemleme fırsatı bulursunuz.]

The Thirteen Problems (1932)’den alınan bu cümle7 masum görünümünün ardında radikal bir şey söyler: kötülük istisnai değil, evrenseldir. Sıradanlık ve suç arasındaki mesafe yoktur. Bu gözlemi Miss Marple bir başka yerde şöyle pekiştirir:

“I’m afraid observing human nature for as long as I have done, one gets not to expect very much from it.” [İnsan doğasını bu kadar uzun süredir gözlemledikten sonra, ondan fazla bir şey beklememek gerektiğini anlıyorum.]

Bu cümle8 bir ruh hali değil, bir epistemoloji sunar: insanın doğasına ilişkin radikal şüphecilik. Emekli Scotland Yard müdürü Sir Henry Clithering’in Miss Marple’ı tanımlaması bu çerçeveyi tamamlar: “insan kötülüğünün derinliklerine inmiş ve bunu gündelik bir iş gibi kabul etmiş” bir zihin.9

St. Mary Mead’in arka planında neler yatar? Ensest imaları, mirasa konmak için soğukkanlılıkla zehirlenen yaşlılar, toplumsal riyakarlığın her biçimi. Köy, huzurlu bir pastoral mekân değil; kötülüğün mikroskop altında incelendiği bir laboratuvardır. Philip Holyman’ın isabetle gözlemlediği üzere: “Zengin olanlar, eğitimli ve kozmopolit olanlar -aslında en tehlikeli olduğu düşünülmeyenler- cinayet işlemeye, ihanet etmeye, hırsızlığa ve aç gözlülüğe en sık sürüklenenlerdir.”10

Miss Marple’ın idam cezasına koşulsuz desteği bu karanlık dünyanın doğal bir uzantısıdır: “Sanders asıldı. İyi oldu. Bu adamı adalete teslim etmekteki payımdan hiç pişmanlık duymadım. Modern insancıl hassasiyetlere hiç dayanamıyorum.”11 Bu, bir cozy dedektifinin değil, insan kötülüğüne dair acı bilgi ve tecrübelerin sahibi olan bir figürün sesi.

B. Hercule Poirot ve Adaletin Trajedisi

Hercule Poirot öyküleri, rasyonel zekânın zaferi gibi görünse de özünde derin bir melankoli ve trajik bir dünya görüşü barındırır. Poirot’nun karşı karşıya kaldığı katiller karikatürize suçlular değildir; onlar sosyopatlar, narsistler ve manipülatörlerdir. Dahası Christie, adaleti kimi zaman bizzat dedektifin el atmasını gerektiren karanlık bir muamma olarak sunar.

1. Beş Küçük Domuz (Five Little Pigs, 1942)

Beş Küçük Domuz‘un konusu cinayetin kendisinden ziyade, işlemediği bir suç yüzünden asılan bir kadının trajedisidir. Roman, on altı yıl önce gerçekleşen bir cinayeti geriye dönük olarak yeniden inşa eder; ancak asıl sorusu cinayet değil, geçmişin insanlar üzerindeki asit gibi çürütücü etkisidir.12

Her tanığın anıları birbirinden farklıdır; bellek güvenilmezdir, sevgi suçu perdeler, nefret suçu çarpar. Poirot burada geleneksel dedektif işlevi üstlenmez; o bir arkeolog gibi, parçalara ayrılmış bir geçmişi ve bu geçmişi taşıyan ruhları yeniden birleştirir. Roman, polisiye tarihinin en melankolik anlatılarından biri olarak kabul görmektedir.13

2. Ve Perde İndi (Curtain: Poirot’s Last Case, 1975)

Ve Perde İndi, Christie’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında, olası ölümüne karşı bir sigorta olarak kaleme aldığı ve ancak ölümünden bir yıl önce yayımlanmasını kabul ettiği romandır.14 Bu tarihsel bağlam metne siner: savaş döneminin ahlaki karmaşası ve adaletin kırılganlığı romanı boyunca hissedilir.

Romandaki katil, yasal olarak hiçbir suç işlemez. Stephen Norton adındaki bu psikopat, insanları son derece incelikli bir manipülasyonla birbirlerini öldürmeye ikna eder. Suç ortada, fail yakalanamamaz; çünkü modern hukuk sistemi yalnızca doğrudan eylemi cezalandırabilmektedir. Norton’un kendi itirafı bunu özetler: “İnsanları doğru kelimelerle ve doğru uyaranlarla etkilemenin ne kadar kolay olduğunu keşfetti.”15

Hukukun çaresiz kaldığı bu noktada, tekerlekli sandalyeye mahkûm, kalp hastası, ölüme yakın Poirot bir tercihle yüzleşir: adaleti terk etmek ya da bizzat katile dönüşmek. Poirot ikincisini seçer. Ölümünden önce Hastings’e bıraktığı mektupta bu kararın ahlaki ağırlığını şöyle açıklar: “İnsanların bazı şeylere hakkı var. Sevdiklerini öldüren birine karşı korunma hakkı.”16

Bu final, polisiye tarihinin en varoluşçu sahnelerinden biridir. Düzenin bekçisi, düzeni sağlamak için düzeni ihlal etmek zorunda kalmaktadır. Adalet mümkündür; ama bedeli ahlaki kirlenmedir. Savaş döneminde yazılan bu roman, “herhangi bir amacı gerçekleştirmek için cinayet işlemenin ne denli tehlikeli bir yaklaşım olduğunu” araştırır.17 Bugünün huzurlu “cozy” dünyasına, bu soru kökten yabancıdır.

“Curtain,” The Irish Times’ın aktardığı üzere, “Christie’nin şimdiye kadar kaleme aldığı en kasvetli yapıtlar arasında” gösterilmeye devam etmektedir; üstelik yazıldığı dönemin karanlığını yıllar sonra bile okuyucuya eksiksiz iletmektedir.18

III. Toplumsal Çürüme ve Tarihsel Zemin

Agatha Christie, iki dünya savaşının tanığıydı; ilkinde hastane eczacısı olarak çalışmış, İkincisinde ise Londra’nın bombalanmasını yaşamıştır. Bu deneyimlerin izleri romanlarına sinmiştir. Ancak doğrudan değil, altta yatan bir ses olarak. Alison Light’ın ‘Forever England’ çalışmasında ortaya koyduğu gibi, Christie’nin popülerliği kısmen savaş sonrası yaralı bir toplumun muammayı acıdan bir kaçış aracı olarak benimsemesinden kaynaklanmaktadır.19 Ama bu kaçış asla sorunsuz değildir: muamma yüzeyinin altında, o toplumun yaraları tüm çıplaklığıyla betimlenmiştir.

Gill Plain’in 2020 tarihli makalesinde isabetle gösterdiği üzere, Christie’nin savaş sonrası romanları dönemin travmatik etkisini yansıtır; bu etki kimi zaman doğrudan kimi zaman dolaylı olarak hissedilse de “Christie’nin yazarlığı İngiliz kültürünün çatışmanın travmatik etkisini kabullenmekteki çekingenliğini örnekler.”20

A. Savaş Travması ve Paramparça Zihinler

I. Dünya Savaşı’nın gölgesi Gizemli Styles Olayı‘ndan (1920) itibaren Christie’nin romanlarında hissedilir. Clemson Üniversitesi’nden Alayna Puckett’ın 2025 tarihli tezinde gösterdiği gibi, bu ilk roman savaşın yarattığı psikolojik kopuşu belgeleyen bir metin olarak okunabilir; Christie, dedektif kurgunun dilini kullanarak savaş sonrası toplumun travmatik durumunu kayıt altına almıştır.21

Savaştan dönen ve ağır psikolojik hasarla yaşayan eski askerler Christie’nin romanlarının vazgeçilmez figürlerinden biridir. Bu figürler cinayeti işleyenler ya da cinayetin kurbanları değil, çoğu zaman ahlaki birer çöküşün tanıkları ya da kolaylaştırıcılarıdır. Savaşın insanı dönüştürdüğü, ona şiddet eşiğini düşüren bir deneyim olarak sunulması, “cozy” türünün steril insan anlayışına kökten aykırıdır.

B. Aristokrasinin Çöküşü ve Sınıf Patolojisi

Tarihçi Kyle Cupp’ın araştırmasının gösterdiği gibi, Christie, dönemin sosyal dokusunu, yani aristokrasinin çöküşünü, sınıf hareketliliğinin yarattığı gerilimleri, ekonomik buhranın ahlaki yıkımını karakterlerinin motivasyonlarına titizlikle işlemiştir.22 Onun kötücül figürleri kötü oldukları için değil, sınıfsal kaygılar, statü kaybı korkusu ve ekonomik çaresizlik yüzünden cinayet işlerler.

Sonsuz Gece (Endless Night, 1967)’deki Michael Rogers bu tablonun en çarpıcı örneğidir. Aşağı sınıftan gelen Rogers, yukarı çıkmaya can atan, bu hırsı için her türden ahlaki sınırı aşmaya hazır bir psikopattır. Roman, neredeyse tamamen Rogers’ın bakış açısından anlatılır. Okuyucu uzun süre onunla özdeşleşir ve romanın finalinde bu özdeşleşmenin kendisi sarsılır.23

R. A. York’un Agatha Christie: Power and Illusion adlı monografisinde vurguladığı gibi, Christie suçu hiçbir zaman toplumsal bağlamdan kopuk soyut bir bulmacaya indirgemez: suç, her zaman toplumsal bir çürümenin ya da bireysel bir patolojinin dışavurumudur.24

C. Aile Kurumunun Anatomisi: Çarpık Evdeki Cesetler

Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House, 1949), kutsal kabul edilen “aile” kurumunun nasıl bir nefret, anormal bağlılık ve şüphe kafesine dönüşebileceğini gösterir. Christie bu romanı kendi en sevdikleri arasında saymıştır.25 Bu seçki, yazarın kötülüğe bakışındaki acımasız ciddiyeti ele vermektedir.

Romandaki cinayet, aile içindeki güç ilişkilerinin, mirasın ve gizli nefretlerin bileşiminden doğar. Ama asıl rahatsız edici olan, katil figürünün kimliğidir: bir çocuk. Christie, okuyucuyu çocuk doğasındaki saf kötülükle yüzleştirerek polisiye tarihinin en rahatsız edici finallerinden birine imza atar. Bu final, “cozy” türünün temel vaadini -güvenli bir dünya, anlaşılabilir bir kötülük- yerle bir eder.

Sonuç

Agatha Christie’yi “cozy” etiketinden sıyırıp karanlık realizmin zeminine yerleştirmek, edebiyat eleştirisinin gecikmiş bir adalet hamlesini gerektirmektedir. Ama bu hamlenin kendisi de nüanslı olmalıdır. Christie külliyatı tek düze değildir: bazı erken dönem yapıtları daha hafif bir tona sahipken, geç dönem romanları artan bir psikolojik yoğunluk taşır.26 Bazı romanlar bulmaca yapısını öne çıkarırken, bazıları –Curtain, Crooked House, Five Little Pigs– kurgunun sınırlarını zorlayan ahlaki ve varoluşsal sorularla yüzleşir.

Bununla birlikte, bütün olarak değerlendirildiğinde Christie dünyası hiçbir zaman steril olmamıştır. Miss Marple, insan kötülüğünün derinliklerine inmiş ve bunu rutinleştirmiş bir zihindir. Poirot, adaleti sağlamak için bizzat ahlaki uzlaşmalar yapmak zorunda kalan trajik bir figürdür. Christie’nin toplumsal panoraması, sınıf çöküşünü, savaş travmasını ve aile kurumunun karanlık potansiyelini belgeleyen bir fresk niteliği taşır.

“Cozy” kavramının içi bugün piyasa tarafından boşaltılmış olabilir; Agatha Christie’nin külliyatı ise hiçbir zaman boş olmamıştır. O, okuyucunun eline bir fincan sıcak çay verip onu sakinleştiren bir masal anlatıcısı değildir; o çayın içine arsenik katılabileceğini, üstelik bunu en yakınınızın yapacağını fısıldayan, insan ruhunun karanlığına meydan okuyan realist bir dehadır.

Dipnotlar

1. Stephen Knight, Crime Fiction Since 1800: Detection, Death, Diversity, 2. baskı (Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2010), 201–203. Knight, modern “cozy”yi tür tarihinin özgün geriliminden uzaklaşmış, suçu hafifletilmiş bir kol olarak değerlendirir.

2. Lucy Foley, “The Profoundly Unsettling World of Agatha Christie,” CrimeReads, 13 Şubat 2019, https://crimereads.com/the-profoundly-unsettling-world-of-agatha-christie/.

3. Stephen Knight, “The Golden Age,” in The Cambridge Companion to Crime Fiction, ed. Martin Priestman (Cambridge: Cambridge University Press, 2003), 77–94.

4. Knight, Crime Fiction Since 1800, 112–130; ayrıca bkz. Stephen Knight, Form and Ideology in Crime Fiction (London: Macmillan, 1980), Christie’ye ayrılan bölüm.

5. Bu karşı argüman için bkz. ResearchGate üzerinden erişilebilen akademik çalışma: “It is my contention… that it is not until two of her late novels Endless Night (1967) and The Pale Horse (1961) that Christie foregrounds the issue of evil and concurrent themes of psychotic and obsessive love and desire.” Makalenin tezi bu gözlemi kabul etmekle birlikte, karanlık realizmin erken dönem yapıtlarında da belirgin olduğunu savunmaktadır.

6. Agatha Christie, An Autobiography (London: Collins, 1977). Biyografi yazarı Laura Thompson bu pasajı Christie’nin büyükannesine ilişkin anılarda aktarır; aktaran: Sarah Hinlicky Wilson, “Miss Marple’s Low Anthropology,” Mockingbird, 20 Mart 2023.

7. Agatha Christie, “The Thumb Mark of St. Peter,” in The Thirteen Problems (London: Collins Crime Club, 1932). Alıntı doğrulaması: Agatha Christie Limited, “Eight Miss Marple Quotes,” agathachristie.com, 2019.

8. Agatha Christie, The Murder at the Vicarage (London: Collins Crime Club, 1930).

9. Aktaran: Susan M. Shaw, “How Miss Marple and British Crime Fiction Help Us Explore Mysteries of the Soul,” Baptist News Global, 29 Eylül 2022. Orijinal kaynak: Agatha Christie, The Body in the Library (London: Collins Crime Club, 1942).

10. Philip Holyman, “On Miss Marple, Class and Human Nature,” Substack, 1 Nisan 2025, https://philipholymanwriter.substack.com/p/on-miss-marple-class-and-human-nature.

11. Agatha Christie, The Thirteen Problems (1932). Alıntı için bkz. “The Complete Miss Marple Collection Quotes,” Goodreads.

12. Agatha Christie, Five Little Pigs (London: Collins Crime Club, 1942). Romanın adı Türkçe baskılarda Beş Küçük Domuz olarak da geçmektedir.

13. Bkz. “Agatha Christie Writes Alone” podcast dökümü (Shedunnitshow, 27 Ekim 2025): “We’re getting novels like The Hollow and Five Little Pigs, which are both looking back to the past, but also dealing with some quite strong emotional issues around families and marriage and the emotional impact of a traumatic event.”

14. Regina Doman, “The Hunt for Iago: Poirot’s Last Case,” Substack, 6 Ağustos 2025: “Christie reportedly wrote Curtain while the Battle of Britain was raging during World War II as an insurance policy for her daughter… which may account for the bleak lonely moral vacuum of the book.”

15. Aktaran: anonim akademik çalışma, University of Nebraska Omaha, Agatha Christie: A Look Into Criminal Procedure and Gender, 30. Not: Norton figürünün Iago ile ilişkisi bu çalışmada da ele alınmaktadır.

16. Agatha Christie, Curtain: Poirot’s Last Case (London: Collins Crime Club, 1975), Poirot’nun Hastings’e mektubu.

17. “Agatha Christie Writes Alone” podcast dökümü: “One, Two, Buckle My Shoe… is really about someone who justifies killing with political ideology. And it ends with Poirot explaining why this is a dangerous approach to take.”

18. “Agatha Christie: Genius or Hack? Crime Writers Pass Judgment and Pick Favourites,” The Irish Times, 16 Eylül 2015.

19. Alison Light, Forever England: Femininity, Literature and Conservatism Between the Wars (London: Routledge, 1991), özellikle Christie’ye ayrılan bölüm. Light, bulmacayı “savaş sonrası yaralı toplumun acıyı işleme biçimi” olarak çözümler.

20. Gill Plain, “‘Tale Engineering’: Agatha Christie and the Aftermath of the Second World War,” Crime, Media, Culture, 2020, https://doi.org/10.1177/0306197320945945.

21. Alayna Puckett, “Beyond World War I: Post-War Trauma in Agatha Christie’s The Mysterious Affair at Styles” (MA tezi, Clemson University, 2025).

22. Christie’nin sosyal tarih belgesi olarak önemi için bkz. Kyle Cupp [sic], Agatha Christie, Detective Fiction, and Interwar England (LSU tezi): “She always attempted to be as realistic, current, and up-to-date as possible.”

23. Agatha Christie, Endless Night (London: Collins Crime Club, 1967). Michael Rogers figürü için bkz. R. A. York, Agatha Christie: Power and Illusion (Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2007), 89–102.

24. York, Agatha Christie: Power and Illusion, 12.

25. Agatha Christie, An Autobiography (1977). Christie, Crooked House‘u en sevdiği romanları arasında saydığını açıkça ifade etmiştir.

26. Bu nüans için bkz. ResearchGate akademik çalışması (dipnot 5). Makalenin tezi bu gözlemi kabul etmekle birlikte, erken dönem yapıtlarında da karanlık realizmin belirgin olduğunu savunmaktadır.

Kaynakça

Christie, Agatha. An Autobiography. London: Collins, 1977.

———. Crooked House. London: Collins Crime Club, 1949.

———. Curtain: Poirot’s Last Case. London: Collins Crime Club, 1975.

———. Endless Night. London: Collins Crime Club, 1967.

———. Five Little Pigs. London: Collins Crime Club, 1942.

———. The Murder at the Vicarage. London: Collins Crime Club, 1930.

———. The Mysterious Affair at Styles. London: John Lane, The Bodley Head, 1920.

———. The Thirteen Problems. London: Collins Crime Club, 1932.

Doman, Regina. “The Hunt for Iago: Poirot’s Last Case.” Substack, 6 Ağustos 2025.

Foley, Lucy. “The Profoundly Unsettling World of Agatha Christie.” CrimeReads, 13 Şubat 2019. https://crimereads.com/the-profoundly-unsettling-world-of-agatha-christie/.

Holyman, Philip. “On Miss Marple, Class and Human Nature.” Substack, 1 Nisan 2025.

Knight, Stephen. Crime Fiction Since 1800: Detection, Death, Diversity. 2. baskı. Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2010.

———. Form and Ideology in Crime Fiction. London: Macmillan, 1980.

———. “The Golden Age.” In The Cambridge Companion to Crime Fiction, editör Martin Priestman, 77–94. Cambridge: Cambridge University Press, 2003.

Light, Alison. Forever England: Femininity, Literature and Conservatism Between the Wars. London: Routledge, 1991.

Plain, Gill. “‘Tale Engineering’: Agatha Christie and the Aftermath of the Second World War.” Crime, Media, Culture, 2020. https://doi.org/10.1177/0306197320945945.

Puckett, Alayna. “Beyond World War I: Post-War Trauma in Agatha Christie’s The Mysterious Affair at Styles.” MA tezi, Clemson University, 2025.

Wilson, Sarah Hinlicky. “Miss Marple’s Low Anthropology.” Mockingbird, 20 Mart 2023.

York, R. A. Agatha Christie: Power and Illusion. Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2007.

AGATHA CHRISTIE’NİN EN KARANLIK 7 ROMANI

0

Agatha Christie okurlarının büyük çoğunluğunun zihninde benzer bir sahne canlanır: güneş alan bir oturma odası, şömine başında dikkatli gözlerle örgü ören yaşlı bir hanım ya da bıyıklarını düzelten küçük bir Belçikalı ve her şeyin sonunda adaletin zarif biçimde tecelli ettiği tatmin edici bir final. Bu, “rahat polisiye” olarak adlandırılan ve Christie’nin adıyla özdeşleşmiş bir atmosferdir.

Ama Christie bu atmosferin yaratıcısıyken aynı zamanda en kararlı yıkıcısıydı.

Bu yazımızda, yazarın o bildik, güvenli çizgilerini aşarak edebiyatın en tekinsiz dehlizlerine daldığı, okuru adalet duygusuyla sınayan en karanlık 7 eserini inceliyoruz. Korkmayın; katillerin kimliğini açık ederek heyecanınızı kaçırmayacak, sadece sizi bekleyen o ürpertici atmosferin kapısını aralayacağız.

Altmış altı roman ve yüzlerce kısa hikâye boyunca Christie, zaman zaman kendi oluşturduğu kalıpları kırarak insan ruhunun çok daha rahatsız edici derinliklerine indi. Bu romanlarda dedektif zekânın tatmin edici zaferi değil, adaletin kırılganlığı öne çıkar. Kurbanlar masumdur, bazen çok fazla. Katiller sevdiklerimizdir ya da bizzat kendimiziz. Aşağıdaki yedi roman, Christie’nin o güvenli kıyıdan ne kadar uzağa açıldığını göstermektedir.


Roger Ackroyd Cinayeti (The Murder of Roger Ackroyd, 1926)

1926’da yayımlandığında polisiye okurları arasında gerçek bir şok dalgası yarattı. Eleştirmenler “hile” dedi, bazıları “sahtekârlık.” Christie ise hiçbir kurala uymadığını, sadece kuralların nerede bittiğini gösterdiğini kanıtlamıştı.

Roger Ackroyd Cinayeti‘nin karanlığı, kurgusal bir numaradan çok daha derinden gelir. Roman boyunca güvendiğiniz ses, size her şeyi anlatır gibi görünür ama neyi sakladığını ancak son sayfada anlarsınız. Bu, okuyucuyla kurulan güven ilişkisinin bizzat silah olarak kullanılmasıdır. Christie burada türün en temel vaadini yani anlatıcının dürüstlüğünü yerle bir ederek modern psikolojik gerilimin zeminini döşemiştir. Yüz yıl geçmiş, roman hâlâ sizi bırakmıyor.

On Kişiydiler (And Then There Were None, 1939)

Geçmişlerinde hukukun pençesinden kaçmayı başarmış on yabancı, ıssız bir adaya davet edilir. Duvarda asılı çerçevede bir çocuk tekerlemesi vardır. Konukların bu tekerlemedeki gibi birer birer ölmesine tanık olursunuz ama hiçbir şey yapamazsınız.

Bu romanın yarattığı rahatsızlık, mekanizmasının mükemmelliğinden gelir. Poirot yoktur, Miss Marple yoktur, çözüm sunan ve düzeni yeniden tesis eden hiçbir dışsal akıl yoktur. Karakterler adaya sıkışıp kaldıkça, asıl savaş dışarıdaki bilinmeyen katille değil, kendi vicdanlarıyla ve birbirlerine duydukları vahşi güvensizlikle yaşanır. Adalet, bu kitapta Christie’nin diğer romanlarındaki gibi zarif bir zihin oyununun ürünü değildir; karanlık bir adanın kayalıklarında, ilkel ve acımasız biçimiyle tezahür eder.

Polisiye tarihinin en çok satılan romanı olması bir tesadüf değildir. On Kişiydiler, türün sınırlarını zorlamak bir yana, bu sınırları tamamen ortadan kaldırmıştır.

Çarpık Evdeki Cesetler (Crooked House, 1949)

Christie, anılarında bu romanı en çok sevdikleri arasında sayar. Bu itirafın kendisi bir ipucu sayılabilir: yazarın en konforlu hissettiği yer, en rahatsız edici şeyleri söyleyebildiği yerdir.

Varlıklı ve otoriter bir iş insanı olan Aristide Leonides, kendi malikanesinde zehirlenerek öldürülür. Üç nesillik geniş aile aynı çatı altında yaşamaktadır. Cinayeti işlemek için herkesin sebebi, herkesin fırsatı vardır. Roman boyunca o tanıdık Christie mekanizması işler. Şüpheler bir kişiden diğerine kayar, ipuçları birikir, mantık çalışır. Ama final, bütün bu düzeni tek hamlede paramparça eder.

Çarpık Evdeki Cesetler, kötülüğün yaş, cinsiyet veya sosyal statü tanımaksızın en beklenmedik yerde yeşerebileceğini gösterir. “Aile” çerçevesini kutsayan tüm sezgisel inançlarımıza karşı yazılmış bir romandır bu. Ve Christie, okuyucusunu o kutsal çerçeveyi yüzüne vurmaktan en ufak bir vicdani sızı duymadan çekinmez.

Şahidin Gözleri (Ordeal by Innocence, 1958)

Evlatlık oğul Jacko, üvey annesini öldürmekten mahkûm edilmiştir. Suçsuz olduğunu iddia etmiştir ama kimse inanmamıştır. Cezası infaz edilmeden hapishanede ölmüştür. İki yıl sonra ortaya çıkan bir şahit, Jacko’nun cinayet saatinde başka yerde olduğunu kanıtlar.

Ve işte o zaman asıl kâbus başlar.

Jacko masumsa, katil ailenin içindedir. Tanığın ortaya çıkışı, aileye huzur getirmek bir yana, onlarca yıllık ilişkileri şüphe içine sokar. Eşler birbirinden, anne çocuğundan, kardeş kardeşinden şüphe eder hale gelir. Christie bu romanda cinayetin kendisiyle değil, masumiyet iddiasının yıkıcı etkisiyle ilgilenir. Güvenin bir kez bu biçimde çözülmesi durumunda geri dönüşün olmadığını, şüphenin ilişkileri sessizce ve kalıcı biçimde kemirdiğini gösterir.

Sonsuz Gece (Endless Night, 1967)

William Blake’in bir dizesinden alınan başlık her şeyi özetler: “Some are born to sweet delight / Some are born to endless night.” Bazıları tatlı zevklere doğar; bazıları sonsuz geceye.

Michael Rogers da bu ikinci gruba aittir. Hayatta kalıcı bir yer bulamayan, hırslı, yakışıklı ve içi boş bir genç adam. Bir araziye, zengin ve masum bir kadına, büyük bir hayale tutkuyla bağlanır. Romanı onun sesiyle okuduğumuz için uzun süre onunla özdeşleşiriz. Bu, Christie’nin bize kurduğu en sinsi tuzaktır.

Sonsuz Gece‘yi diğer Christie romanlarından ayıran şey, suçu dışarıdan değil içeriden göstermesidir. Dedektifin perspektifinden değil, karanlığın merkezinden yazılmış bir romandır bu. Bastığınız zeminin kaymaya başladığını fark ettiğinizde çok geç olmuştur. Hırsın, takıntının ve soğukkanlı manipülasyonun bir insanı nereye götürebileceğini zaten adım adım izlemişsinizdir.

Hollow Malikânesi Cinayeti (The Hollow, 1946)

Christie bu romanı ilerleyen yıllarda tuhaf bir pişmanlıkla anacaktır: Poirot’yu hikâyeye dahil etmek zorunda kalmıştı ve bu kararının romanın asıl gücünü zayıflattığını düşünüyordu. Bir polisiye yazarının kendi dedektifinden şikâyet etmesi, ortada olağandışı bir şeyler olduğunun en iyi kanıtıdır.

Oyuk yüzeyde klasik bir hafta sonu konağı cinayeti gibi başlar. Ama Christie’nin gerçek ilgi odağı cinayet değildir; dört kişilik bir aşk dörtgeninin insanlar üzerinde bıraktığı duygusal yıkımdır. Kurban, öldürüldüğünde neredeyse rahatlamış gibi görünür ve bu tek ayrıntı, romanın tamamının anahtarıdır.

Buradaki karanlık, kan veya şiddetle ölçülmez. Birini seven, başka birini isteyen, bir üçüncüsüne bağlı olan insanların içinde bulundukları o çıkışsız durumun ağırlığıyla ölçülür. Christie bu romanda polisiye kurgusunu neredeyse bir psikolojik roman gibi kullanır ve bu cesaret, Oyuk‘u listemizdeki en sessiz ama en uzun süre zihinde kalan eser yapar.

Ve Perde İndi (Curtain: Poirot’s Last Case, 1975)

Christie bu romanı İkinci Dünya Savaşı’nın ortasında yazdı; olası ölümüne karşı bir sigorta olarak kasa çekmecesine koydu ve ancak ölümünden bir yıl önce yayımlanmasına izin verdi. Arka planda bu kadar ağır bir tarihsel yük taşıyan bir metnin kasvetli olmaması zaten mümkün değildi.

Hikâye, Poirot ve Hastings’i ilk vakalarını çözdükleri Styles Malikanesi’nde yeniden bir araya getirir. Malikane artık köhne bir pansiyondur; Poirot ise tekerlekli sandalyeye mahkûm, kalp hastası, ölüme yakın biridir. Ama o “küçük gri hücreler” hâlâ keskindir ve bir şey fark etmiştir: aralarındaki misafirlerden biri yasal olarak hiçbir suç işlemeyen, ama insanları birbirini öldürmeye ikna eden bir manipülatördür. Hukukun bu adamı yakalayacak araçları yoktur.

Bu noktada Poirot, polisiye tarihinin en karanlık seçimiyle yüzleşir: adaleti terk etmek ya da bizzat katile dönüşmek. Bütün kariyeri boyunca insan aklının düzeni yeniden tesis edebileceğine inanan bir figürün, adaletin sonunda ancak yasayı çiğneyerek sağlanabileceğini öğrenmesi, Christie’nin kaleme aldığı en acı derstir. Listeye kapanış olarak seçilmesinin sebebi de budur: bu roman bir son değil, bir hesaplaşmadır.

Son Söz

Agatha Christie’yi “rahat polisiye”nin kraliçesi olarak anacaksak, bu tanımın içine bu yedi romanı da sığdırmak zorundayız. Ve o zaman “rahat” kelimesinin ne anlama geldiğini yeniden düşünmemiz gerekir. Belki de Christie’nin asıl başarısı, bizi en güvende hissettirdiği anda en derin rahatsızlığı verebilmesidir. O çay fincanı avcunuzdayken her zaman ısıtır sizi; ta ki içinde ne olduğunu anlayana kadar.

AGATHA CHRISTIE VE KADIN KAHRAMANLARIYLA BEŞ ÇAYI

0

1890 yılında, Victoria Çağı İngiltere’sinin sonunda dünyaya geldim. Kraliçe Victoria’nın ismiyle müsemma bu dönem, 64 yıllık hükümdarlığının ardından 1901’de kraliçenin vefatı sonucu Kral VII. Edward’ın gelmesiyle sona erdi. Erkeklerin iş ve ev hayatı kavramlarının ayrılması fikri, evde kocalarını bekleyen kadınların, ‘eve ekmek getiren’ kocalarına, evlerine ve dahi çocuklarına kul köle olmalarını dayattı. Kadınların yasal hakları bile kısıtlıydı. Bu yüzden feminist olarak nitelendirilebilecek kadın hareketleri tomurcuklanmaya başladı.

Amerikalı yazar Samuel Hynes, 1901’de başlayan Kral VII. Edward Çağı’nı şöyle değerlendirecekti:

“Kadınların resimli şapkalar taktığı ama oy kullanamadığı, zenginlerin gösterişli bir şekilde yaşamaktan utanmadığı ve güneşin İngiliz bayrağının üzerinde asla batmadığı rahat bir dönemdi.”

1920’ler geldiğinde bob-stil denen kısa saçlı, kısa etekli, erkeklerden bir daha geri vermemek üzere ödünç aldıkları gömlek ve pantolonlu kadınlar Edward döneminin sembolü oldular. Bu modern görünümlü kadınlar cinsiyetleriyle ilgili daha önce konuşulmamış konuları konuşacaklardı.

Ben, Agatha Christie, insanlığın ikinci kere ve daha büyük ölçekte savaşabileceğini tahmin edemeyeceğimiz için I. Dünya Savaşı demediğimiz o savaş devam ederken, 1916 yılında yazdığım The Mysterious Affair at Styles / Ölüm Sessiz Geldi isimli ilk Hercule Poirot maceramla, 1920’de Amerika’da, 1921’de de İngiltere’de dünya edebiyat sahnesine ilk adımımı attım.

İlk dedektif karakterim olan Hercule Poirot’yu, denizden İngiltere’nin en yakın komşusu olan (Fransa’yla beraber) Belçika vatandaşı yapıp bir Fransız soyadı vermiş olmam sizi şaşırtmasın. İngiliz yazar Marie Belloc Lounde’nin kurgu dedektifi Hercules Popeau ve Galli yazar Frank Howel Evans’ın Londra’da yaşayan emekli Fransız polis memuru karakteri Monsieur Poirot’yu kafamda birleştirip bu eksantrik ve egosantrik Belçikalı karakterimi yarattım.

Hikâyelerim ve romanlarımdaki kadın karakterlere gelince… Neler yazmadım ki! İtaatkâr ev hanımlarından şefkat dolu annelere, nahif genç kadınlardan keskin zekâlı araştırmacı kadınlara, kariyer yapma hırsı için önüne çıkan her şeyi ezip geçen kadınlardan merakı yüzünden herkesin işine burnunu sokan kadınlara, bekâr annelerden göz alıcı metreslere ve son moda giyinen kaygısız genç kadınlardan soğukkanlı katillere kadar her türlü kadın karakteri yazdım. Şunu söyleyebilirim ki, karakterlerimdeki bu çeşitlilik, bu hayatta kadınların, erkeklerden aşağı kalmadan her şeyi ama her şeyi yapabildiklerini ve hatta yapıyor olduklarını bildiğim içindir.

1920’lerde polisiye romanlarımda kadın katillere yer vermem, beni neredeyse ayıplı bir yazar haline getirdi. O zamanlar, bir kadının kötü düşüncelere sahip olabileceği, hele ki bunları eyleme dökebileceği fikri bile ayıptı. Bu eşitlikçi bakış açımın kendi zamanım için çok cüretkâr kaçtığını söylememe gerek yok. Ama feminist olmamakla suçlandım. Bu suçlamalara da her zaman gülüp geçtim.

On dört yıl süren ilk evliliğimden harika bir kız çocuğu sahibi oldum. Bir Shakespeare hayranı olarak kızıma bu büyük yazarın, As You Like It / Beğendiğiniz Gibi oyununun kadın kahramanı Rosalind’in ismini verdim. Sonra ikinci evliliğimi yaptım. Ben evlilik kurumundan ve çocuk sahibi olmaktan nasibini almış bir kadındım ama hayatta bu olguları tadamamış veya çeşitli nedenlerle evlenmeyi veya çocuk sahibi olmayı reddetmiş tüm kadınlar için, bir kadının toplum içinde sadece “anne” veya “eş” olarak yer alabileceğine dair erkekler tarafından -kadınlara danışılmadan- yazılmış kuralları yıkmak istedim. Çünkü iyiyse bir melek kadar iyi olmak, kötüyse şeytana pabucunu ters giydirecek kadar kötü olmak, ataerkil toplumumuzda kadınlar için önceden biçilmiş rollerdi. Bu kuralları tek başına yıkmadım. Bazı güzel ve akıllı kadınların yardımıyla yaptım, değil mi hanımlar? Şimdi sizlere bazı kadın karakterlerimi ilk ortaya çıktıkları roman isimleriyle beraber takdim edeyim:

Lady Eileen “Bundle” Brent – The Secret of Chimneys, 1925, roman.

Anne Beddingfeld – The Man in the Brown Suit, 1924, roman.

Henrietta Savarnake – The Hollow, 1946, roman.

Griselda Clement – The Murder at the Vicarage, 1930, roman.

Mrs. Maureen Summerhayes – Mrs. McGinty’s Dead, 1952, roman.

Joanna Burton – The Moving Finger, 1942/43, roman.

Prudence L. ‘Tuppence’ Cowley (Evlendikten sonra kullandığı adı: Tuppence Beresford)- The Secret Adversary, 1922, roman.

Ariadne Oliver – Cards on the Table, 1936, roman.

Miss Jane Marple – The Murder at the Vicarage, 1930, roman.

Bu kahramanlarım maceracı özgür ruhlu ve muhafazakâr toplumumuz tarafından -tabiri caizse- ehlileştirilemeyecek kadınlardı. Tek başına da olsalar maceraya girişmek için kolları sıvamış hazır bekleyen, sigara içen, alkol kullanan, araba sürebilen ve rahatlıkla erkek arkadaş edinebilen kadınlardı. Ben 1920’lerden itibaren bunları yazmaya başladığımda bu -her devrim gibi- birilerini çok kızdıracak bir devrim niteliğindeydi.

Bu genç kadınlar kendilerine toplum içinde var olabilmek için dayatılan mecburi evlilik fikrini tuzla buz ettiler. Anne ve Lady Eileen toplumun ileri gelen erkekleri tarafından kendilerine edilen evlenme tekliflerini reddettiler. Hâlbuki o dönemde böyle bir evlilik yapabilmek genç bir kadının en büyük hayaliydi. Sizin anlayacağınız, Victoria İngiltere’sinin kadınlar için uygun gördüğü “zayıf karakterli veya edilgen olma” ve “kocalarına, evlerine ve dahi çocuklarına kul köle olma” dayatışını yerle bir ettiler.

Şimdi sözü bu güçlü kadın kahramanlarıma bırakıyorum:

“Ben Lady Eileen. Çevik, atak ve enerji dolu genç bir kadınım. Cesaretim ve zekâm sayesinde polisiye gizemleri çözerim. Hispano-Suiza marka spor arabamı o kadar hızlı kullanırım ki müthiş bir şoför olduğumu söylerler!”

“Ben Henrietta. The Hollow hikayesindeki cinayet kurbanının metresiyim. Mesleğim heykeltraşlık. En büyük zevkim tek başına araba kullanmaktır çünkü böylece her maceranın sonuna kadar korkmadan gidebilirim.”

“Ben Anne Beddingfeld. Sevdiğim adamla buluşmak için daha önce hiç gitmediğim yabancı bir ülkeye gitme macerasına gözü kara bir şekilde dalarım.”

“Ben Griselda Clement. Bir papazın karısı olduğunuz zaman gelenek göreneklere göre yaşamanız, güzel bir bahçenizin olması, mükemmel yemekler pişirmeniz ve her şeye boyun eğmeniz beklenir. Ama ben yaşlı teyzelerin dedikodularından bile korkmayıp her şeye boyun eğen bir ev kadını olmamayı seçtim.”

“Ben Mrs. Maureen Summerhayes. Mutlu ve mesut bir evlilik yürütürken, tüm ev işlerini başkalarının bana dayattığı şekilde yürütmek zorunda olmadığımın farkına vardım.”

“Ben Joanna Burton. Evlilik hayatına adım atarken, toplumun evli bir kadına dayatacağı ‘fazla sesi çıkmayan bir gelin ol’ düsturunu tabii ki reddedeceğim. Araba da kullanacağım, etrafımızdaki şovenist erkeklere hadlerini de bildireceğim.”

“Ben Prudence L. ‘Tuppence’ Cowley. Kariyer olarak dedektifliği seçtim. Günümüzde çok modern ve cüretkâr bir davranış. Üstelik meslektaşım Tommy Beresford ile evlenip soyadını aldıktan sonra bile mesleğime devam ettim. Hikâyemizi ilginç kılan, Tommy’nin maskülen akılcılığından daha çok benim feminen içgüdülerim!”

“Ben Ariadne Oliver. Polisiye yazarıyım. Ve Sven Hjerson isimli Fin bir dedektif karakterini yazıyorum. Ama bu adamla başım belada. Agatha beni şahsına münhasır karakteriyle egoist bir dedektif olan Belçikalı Hercule Poirot’nun hikâyelerini yazmakta nasıl zorlandığını anlatabilmek için yarattı. Poirot benim arkadaşım ama kendisiyle baş etmekte ben de zorlanıyorum. Meşhur ukalalığıyla benim sezgilerime güvenmeyip ‘ben bilirim’cilikte inat ettiği her sefer, tekrar en başa dönüyoruz maalesef. Bu yüzden Scotland Yard’ın başına o kararsız adamlardan biri yerine bir kararlı adımlar atan kadın getirseler, çözülmedik dava kalmazdı eminim!”

“Ben Miss Marple. Agatha’nın belki de en çok eleştirilen karakteriyim. Yaşlıyım, hiç evlenmedim, yüksek okul eğitimi almadım. Geleneksel bir Victoria Çağı kadını olabilirim. Hatta St. Mary’s Mead isimli kasabamdan nadiren ayrılıyor olabilirim. Ama beni eleştirirken göz ardı ettikleri noktalar var. Ben, art arda yaşanan iki dünya savaşından sonra, savaşlarda kaybedilen erkek nüfusu yüzünden kadın nüfusunun fazla olmasından dolayı evlenememiş bir nesilden geliyorum. Kasabam ve erkeklerle ilgili sözlerimi burada tekrar edeyim:

One does see so much evil in a village! Clever young men know so little of life. / Bir köyde bile o kadar çok kötülük görülebilir ki! Zeki genç adamlar hayat hakkında çok az şey bilirler.’

Bir de ukala yaşlı adamlar var. Poirot mesela! Agatha, neden Poirot ve bana hiçbir vakayı beraber çözdürmediğiyle ilgili der ki:

Poirot, a complete egoist, would not like being taught business or having suggestions made to him by an elderly spinster lady! / Tam bir egoist olan Poirot, yaşlı bir bekâr kadının kendisine işini öğretmesinden veya önerilerde bulunmasından asla hazzetmezdi!”

Ben, Miss Marple olarak, hiç göze çarpmadan girebildiğim ortamlarda duyduklarımdan, gördüklerimden çeşit çeşit insan ve dünya hâlini gözlemleme fırsatı buldum. Böylece başkalarının, özellikle polisin dikkatini çekmeyen anomaliler konusunda onları uyarabildim. Agatha sezgilerle ilgili der ki:

‘Intuition is like reading a word without having to spell it out. / Sezgi, bir kelimeyi hecelemeye gerek kalmadan okumaya benzer.’

Böbürlenen ve sürekli ahkâm kesen polisleri doğru yöne yönlendirirken sergilediğim o muzip ironiyle beraber kadınlara özgü bilgeliğim su yüzüne çıkarken, erkeklerin ‘bilgiçlik taslayan açıklamalarına / mansplaining’ ve erkek otoritesine göz kırpmayı da ihmal etmedim.

Tüm hayatımı sıkıcı ve küçük bir kasabada geçirirken insan doğasının özelliklerini inceledim. Ben sadece eğlenceli vakit geçiriyorum sanırken, gözlem yeteneğim gelişti. Zaten bence dünyadaki tüm insan tiplerinin prototipleri St. Mary’s Mead’de mevcuttu. Bir davayı üstlendiğimde her zaman bu deneyimlerimden yola çıktım. Girişken ve meraklı biri olduğum için her türlü sosyal çevreye rahatça girebildim. Bu sayede bilgi toplayıp suçun çözülmesine yardımcı olacak ipuçlarını bulabildim.”

İşte benim kadın kahramanlarım… Kendi kendilerine yetebilen, zor şartlarla karşılaşsalar bile hayatta kalmayı becerebilen, özgür düşünme yeteneğine ve düşündüklerini dile getirme cesaretine sahip kadınlar. Her ne kadar Hercule Poirot 6 Ağustos !975 tarihli New York Times’da ölüm ilanı verilen tek kurgu dedektifim olsa da evlatlarını birbirinden ayırt edemeyen bir anne gibi tüm karakterlerimi ayrı ayrı seviyorum.

AGATHA CHRISTIE NASIL BİR İNSANDI?

Agatha Christie’yi anlamanın en doğru yollarından biri, onun sesini değil, sessizliğini dinlemektir. Yıllarca onun romanlarını çevirdim; cümlelerinin içinden geçtim, kelimelerini didik didik ettim. Ama Christie’nin asıl sırrının yazdıklarında değil, yazmadıklarında saklı olduğunu zamanla anladım. Çünkü Christie büyük laflar eden, sahnede konuşmayı seven bir yazar değildi. O bir izleyiciydi. Hayata hep bir adım uzaktan bakan, ama her şeyi gören bir anlatıcı.

Bu mesafeyi küçümsememek gerekir. Çekingen biri olduğu için sustuğunu sanmak yanıltıcı olur. Christie’nin sessizliği, dünyanın gürültüsüne karışmayı reddetmenin bilinçli bir ifadesiydi. Röportajlardan kaçtı. İmza günü bile yapmak istemedi. Kitaplarının kapaklarında Poirot’nun resminin çıkmasına izin vermedi. Ama tüm bunları yaparken, etrafındaki her şeyi harıl harıl izliyordu; misafirleri, tren kompartımanındaki yabancıları, kazı alanlarındaki işçilerin bakışlarını. Ve sonra eve gidip yazıyordu.

Gençliğinde oldukça çekingen ve içedönük olan Christie, bu özelliğini hayatı boyunca taşıdı. Ama bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir; o, kalabalıkların arasında kaybolmak yerine onları dışarıdan izlemeyi seçti. Kendi sözleriyle: “Hayatın karmaşasına karışmaktansa onu uzaktan izlemeyi seçtim. İnsanlar konuşurken değil susarken daha çok şey söyler.”

Bu bakış açısı onun romanlarının dokusuna işledi. Christie’nin romanlarında cinayet genellikle gürültüyle değil, sessizlikle gelir. Bir bakış, bir cümlenin yarım bırakılması, birinin neden o akşam erken kalktığı sorusu… Bütün bunlar, ancak sessizliği dinleyen bir zihnin fark edebileceği ipuçlarıdır. Poirot’nun “küçük gri hücreleri” aslında Christie’nin yıllarca biriktirdiği gözlemlerin ta kendisidir.

Christie dindar bir ailede büyüdü. Ama inancını hiçbir zaman yüksek sesle dile getirmedi, romanlara slogan olarak taşımadı. Tanrı’sı vaazlarda değil, vicdanın işlediği o karanlık köşelerde yaşar. Bir röportajında şöyle der: “Ben dindarım; ama dinimi romanlarıma slogan olarak koymam. Vicdan ve adalet zaten yeterince konuşur.”

Bu yaklaşım romanlarının ahlaki yapısını belirler. Christie’de ceza her zaman mahkeme salonunda gelmez. Bazen katil yıllar sonra kendi vicdanının mahkumiyetiyle çöker. Bazen de adalet, yasanın ulaşamadığı yerde devreye girer. Doğu Ekspresinde Cinayet bunu en çarpıcı biçimde gösterir: On iki kişi birlikte karar verir ve Poirot da bu kararı sessizce kabul eder. Yasa susar, vicdan konuşur.

Christie’nin romanlarında şiddet sahnesi neredeyse hiç yoktur. Cinayet işlenir, ama gösterilmez. Kan akmaz, bağırılmaz. Bunun yerine şu soru sorulur: Bu insanı bu noktaya getiren ne oldu?

Katilleri tuhaf sapıklar değildir Christie’nin dünyasında. Miras kaygısı taşıyan bir yeğen, yıllar önce aldatılmış bir kadın, iflas etmiş bir iş adamı, dışlanmış bir oğul… Hepsi tanıdık tiplerdir. Çevremizde görebileceğimiz insanlardır. Ve işte bu yüzden Christie’nin romanları okuyucuyu rahat bırakmaz. Çünkü katil yabancı değildir; çok tanıdık biridir. Christie bunu şöyle ifade etmiştir: “Cinayet, çoğu zaman bir anlık öfkenin değil, yıllarca biriken sessizliğin sonucudur.”

Bu anlayış onu Sherlock Holmes’un mirasından ayırır. Holmes akılla mücadele eder. Christie ise vicdanla. Dedektifliği bir bulmaca çözmek değil, insanın en karanlık yerlerine bakmak ve oradan gerçeği çıkarmaktır. Tıpkı onun kendi hayatında yaptığı gibi.

Christie romanlarında hiçbir zaman şunu söylemez: “Haklı budur.” Sadece sorar: Adalet kime aittir?

Bu soru her romanında farklı bir biçim alır. On Kişiydiler’de yasadan kaçmış on kişi, gizemli bir adada teker teker ölür; adalet insan eliyle değil, sanki kader tarafından verilir. Ve Perde İndi’de Poirot, bir katili durdurmak için etik olmayan bir şey yapar ve bu kararın ağırlığıyla ölür. Christie okura kolay cevaplar vermez. Onu düşündürür, rahatsız eder ve bazen cevapsız bırakır.

Yıllar boyunca onun romanlarını çevirirken en çok bunu hissettim: Christie, suçu anlatmak için yazmaz. İnsanı anlatmak için suçu kullanır. Ve bu fark, onu ölümsüz kılan şeydir.

AGATHA CHRISTIE SORUŞTURMASI

SUNUŞ

Yüz Yıldır Süren Soruşturma



Bir yazarın ölümünün üzerinden elli yıl geçtikten sonra hâlâ okunuyor olması, edebiyat tarihinde nadir rastlanan bir ayrıcalıktır. Agatha Christie, bu ayrıcalığı hak eden birkaç isimden biri. Üstelik onun okurları, çoktan klasikleşmiş bir yazarı saygıyla anmakla yetinmiyor; her yeni kuşak, ilk kez keşfetmenin heyecanıyla açıyor kitaplarını. Christie sadece okunmuyor, yeniden keşfediliyor.
Dedektif Dergi’nin bu sayısını, ölümünün ellinci yılında Agatha Christie’ye ayırırken, alışıldık bir anma yazısı yazmak istemedik. Bunun yerine, Türkiye’de polisiye yazan, okuyan ve düşünen bir topluluğa doğrudan sorduk: Christie sizin için ne ifade ediyor? 21 kalem cevap verdi. Onlara dört soru yönelttik ve gelen cevapları, tek bir kelimesine dokunmadan bir araya getirdik. Elinizdeki bu dosya, işte o soruşturmanın tutanağıdır.
Sorularımız yalındı: Christie’yi ilk okuduğunuzda ne hissettiniz? En sevdiğiniz romanı hangisi? Onu hâlâ okunur kılan nedir? Ve o klasik ikilem: Poirot mu, Miss Marple mı? Cevapları okurken göreceksiniz ki bu basit sorular, aslında polisiye türünün kalbine uzanan bir yolun ilk taşlarıydı.
Cevaplarda tekrar eden bir motif dikkat çekiyor: Neredeyse herkes Christie’yi çocuk ya da genç yaşta, çoğu zaman tesadüfen keşfetmiş ve o ilk karşılaşma bir daha unutulmamış. Kimi için polisiye türünün varlığını fark ettiği andı bu; kimi için ömür boyu sürecek bir bağın başlangıcı.
En sevilen romanlar sıralamasında ise beklenen isimler öne çıkıyor: Roger Ackroyd Cinayeti, Doğu Ekspresinde Cinayet, On Kişiydiler. Ama asıl ilginç olan, bu tercihlerin gerekçeleri. Kimi okur adaletle vicdan arasındaki ince çizgiye takılıyor, kimi kurgunun matematiksel kusursuzluğuna, kimi de Christie’nin okura yalan söylemeden onu nasıl yanılttığına. Aynı romandan bahseden iki kişi, çoğu zaman bambaşka şeyler görüyor onda. Bir yazarın büyüklüğü, belki de tam olarak budur: herkese ayrı bir kapı açabilmek.
Christie’yi zamansız kılan nedene gelince, cevaplar bir noktada buluşuyor: adil oyun. Okuru kandırmadan şaşırtmak, tüm ipuçlarını göz önüne serip yine de sırrı son ana dek saklayabilmek. Bir yazarımızın deyişiyle, Christie’de “büyük sır aslında hep gözümüzün önündedir”; onu görmemizi engelleyen, yazarın kurduğu o incelikli tuzaktır. Bu, ucuz bir hile değil, tam tersine türün en dürüst biçimidir; okurla girilen adil bir zihinsel rekabet. Bu dosyanın satır aralarında, muamma polisiyesinin neden hâlâ ayakta olduğuna dair sessiz bir savunma da okunabilir.
Poirot ile Miss Marple arasındaki o tatlı çekişme ise, tahmin edileceği gibi, kesin bir galiple sonuçlanmadı. Belçikalı dedektifin küçük gri hücreleri kadar, örgü şişleriyle cinayet çözen yaşlı hanımefendinin de sadık savunucuları var. Kimileri Poirot’nun saf mantığını, kimileri Marple’ın hiçbir geleneğe yaslanmayan özgünlüğünü öne çıkarıyor. İkisini de sevenlerse, seçim yapmak zorunda kaldıkları için bize kırgın.
Bu soruşturmayı bir araya getirirken, aslında bir yazarın portresinden çok, bir okur topluluğunun portresini çizdiğimizi fark ettik. Christie, bu sayfalarda kendisi hakkında konuşulan bir yazar olmaktan çok, herkesin kendi polisiye serüvenini anlatırken döndüğü ortak bir merkez. Sorular Christie’ye dairdi; cevaplar ise, cevap verenlerin kendilerine.
Sorularımızı içtenlikle yanıtlayan tüm yazarlara teşekkür ederiz. Onların cevaplarıyla ördüğümüz bu dosyanın, Christie’yi yıllardır sevenlere eski bir dostu yeniden hatırlatmasını, onu henüz tanımayanlaraysa o ilk karşılaşmanın kapısını aralamasını diliyoruz.

Editör



Ali Hulki Cihan: Çocukken ilk kez okumuştum, çok etkilendiğimi hatırlıyorum. İlk ters köşemi yemiştim.

Alper Kaya: Açıkçası, şoke olduğumu anımsıyorum. Çünkü -her ne kadar ismini hatırlamasam da- çevirmeninin marifetiyle de olsa gerek oldukça akıcı, temiz, kolay okunabilen bir kitapla karşı karşıya kalmıştım. Ve elbette bütün bu ‘kolaylaştırıcı’ yönlere tezat, katmanlı anlatısı ve finaliyle okuyucuyu şaşırtabilmesi yazarın başarısıydı.

Armağan Tunaboylu: Agatha Christie’yi ilk ne zaman okuduğumu ya da hangi romanını okuduğumu kesinlikle anımsamıyorum. Ama her zaman kafamda onun romanlarına karşı bir fikir ve yargı vardı. Benim radarıma girmesi 1974 yapımı Şark Ekspresinde Cinayet filmiyle oldu. Ben o yıllarda romanını okumuş olmalıyım, çünkü Sidney Lumet’in filmi romandan çok farklıydı. Poirot’yu
turistik bir yolculuktan silkeleyip almış, anti Nazi bir filmin içine sokmuştu. Yaşamımda ilk defa yönetmenin önemini o filmle anlamıştım. Açıkçası hissettiklerim öncelikle Lumet’in dehasıydı. Christie’yi fark etmem diğer filmleri Nil’de Ölüm (1978) ile oldu. Sanırım lise ve sonrasında romanlarını okumaya başladım. Yani elime bu geçti okuyayım diyerek değil de Agatha Christie okuyorum bilinciyle okumuştum.

Aşkın Akkuş: Christie’yi ilk okuduğumda, zeki bir yazarla karşılaştığım için çok mutlu olmuştum. Kendimi, okuduğum hikâyenin bir kahramanı hatta paralel bir dedektifi gibi hissetmiş, içinde bulunduğum bulmacanın bir parçası olmaktan büyük keyif almıştım.

Ayla Koca: Vay be demiştim. İncecik bir kitaba o kadar çok şey sığdırmıştı ki …

Aytaç Kara: Agatha Christie’yi ilk kez çocuk yaştayken okumaya başladım ve daha o zamanlarda olayların nasıl çözüldüğünü büyük bir merakla takip ettiğimi hatırlıyorum. Sürekli tahmin yürütmeye teşvik eden kurgusu da etkilemişti.

Ayşe Erbulak: İlk 14 yaşında “On Küçük Zenci” okudum ve hayran kaldım. Hatta polisiye türünün varlığını ilk kez algıladım. Ve kendi kendime dedim ki “Ben hep polisiye okumalıyım.”

Cenk Çalışır: Agatha’yı ilk ve her okuduğumda hayranlık, şüphe ve merak içinde oldum. Son ana kadar muammayı korumasını ve zihnimi meşgul edişini hep sevdim.

Emel Aslan: Başlangıçta içimde minik kıpırtılar, ortalarda giderek büyüyen bir merak, finalde ise şaşkınlık ve tatmin hissi bir aradaydı.

Ercan Akbay: 70’li yılların ortasında Agatha’nın serilerini okumaya başladım. Sanırım ilki ‘Porsuk Ağacı Cinayeti’ oldu. Öncesinde polisiye edebiyata aşina olmama rağmen kalitesine şaşırıp büyük keyif aldığımı hatırlıyorum.

Esra Şen: Agatha Christie’yi ilk okuduğumda henüz çocuktum ve büyülendim. Polisiye aşkımın temelleri ilk orada atıldı diye bilirim. Ben on oniki yaşlarında bir çocuktum ve okuduğum bir cinayet hikayesiydi. Ne korktum ne travmaya filan girdim tam tersine hikayedeki gizem beni içine çekti. Olay çözülürken uğradığım şaşkınlığı çok sevdim.

Funda Menekşe: Küçük yaşlarda okuduğum için hislerimi çok net hatırlamıyorum. Ancak o merak duygusu hoşuma gitmiş olmalı ki bugün ülkemizde yayımlanan tüm Agatha Christie kitaplarına sahibim.

Gamze Yayık: Agatha Christie’yi romanlarından önce film ve dizi uyarlamalarıyla tanıdım. İlk okuduğum romanı Şark Ekspresinde Cinayet’ti. Hikâyeyi beğenmiş ancak romanı okurken güçlük çekmiştim. Bunun nedeninin çeviriden kaynaklı olduğunu seneler sonra anladım.

Gencoy Sümer: Şans eseri ilk okuduğum roman, Agatha Christie’nin de yayınlanan ilk eseri Ölüm Sessiz Geldi (The Affair in Styles) idi. Müthiş keyif almıştım. Hikâye, kurgu, karakterler ve atmosfer beni büyülemişti.

Günay Gafur: Agatha Christie’yi ilk okuduğumda yaşım on üç ya da on dörttü. O yaşta bir çocuk için müthiş bir heyecandı. Deli gibi bir merakla ve baş döndürücü bir kalp çarpıntısıyla okuduğumu hatırlıyorum. Müthiş keyifliydi. Polisiye zehrini içime ilk salanlardan biri olduğu için Christie’ye minnettarım.

Orçun Yenilmez: Agatha Christie okurken, o önemli küçük detayın yakalanması için tetikte olmalıymışım hissine yakalanıyorum.

Önay Yılmaz: Şark Ekspresinde Cinayet’i okuduğumda bir lise öğrencisiydim. Okuduğum ilk Christie kitabıydı. Şark (sonradan Doğu da dendi. Bence Şark daha yerinde daha egzotik bir kelimeydi bana göre) Ekspresinde Cinayet adlı kitabı okuduğumda babacan bir dedektifin bir matematik (cebir desek daha yerinde olacak gibi sanki) problemi çözer gibi hareket eden bir trende cinayeti çözüp katilin kim olduğunu bulması beni oldukça etkilemiş ve kendimi bambaşka bir atmosferde hissetmemi sağlamıştı. Sonra o romanın filmini de birkaç kez izlemiştim.

Özlem Solak: İlk sayfalardan itibaren zekâsına hayran kaldım. Her ipucu, görünmeyeni gösteren ince bir fırça darbesi gibiydi.

Ramazan Atlen: Büyük bir zekayla, istisnai bir yetenekle karşı karşıya olduğumu hissettim.

Suphi Varım: İlk okuduğum Christie romanı, ‘Ölümün Sıcak Eli’dir. Hiç umulmayacak birinin katil olması ve katilin kim olduğuna dair muhteşem, çarpıcı buluş beni çok etkilemiştir. Poirot, karşılaştığım ilk dedektif olduğu için, muammayı aydınlatma süreci de beni cezbeden bir diğer husustur. Bu roman, beni polisiyeye bağlayan yapıttır.

Verda Pars: İlk dondurmasını yiyen çocuk gibi hissettim. Polisiye edebiyatı Agatha Christie ile tanıdım ve ondan sonra daima yeni kulvarları açılan bir macera oyununun içindeyim.

Yeşim Yörük: Agatha Christie’nin ilk okuduğum romanı Doğu Ekspresinde Cinayet olmuştu. Polisiyeyle yeni yeni tanıştığım yıllardı. İlk hatırladığım, okurken aldığım keyiftir. Bu keyfi her kitapta yakalamak imkânsız. Agatha Christie’nin kitaptaki kusursuz kurgusuna hayran kalmıştım. Alışılmış Katil Kim polisiyesinden daha fazlası vardı kitapta. Bana sorarsanız ince bir çizginin ayırdığı adalet ve intikam duygusunu muazzam sorgulatan bir başyapıttır o kitap. Tek kelimeyle muhteşem. Ve tabii Poirot’ya bayılmış ve her “Mon Ami,” dediğinde kıkırdamıştım. Agatha Christie’nin muhteşem zekasını ilk kez deneyimlediğim o kitaptan sonra ardının gelmemesi de mümkün değildi zaten.

Ali Hulki Cihan: Acı kahve. Benim için Agatha’nım zirvesidir nu kitap çünkü çok az saÿıda şüpheli ve çok tatmin edici final. Gereksiz tek bir satır dahi yok.

Alper Kaya: Sanıyorum ki ben en çok Bitmeyen Gece’yi seviyorum. Üstelik bu romanı bir çizgi roman olarak okumama rağmen! Christie’nin insan ruhunun derinliklerinde bu kadar ustaca gezinebilmesi, onun neden bu kadar büyük bir yazar olduğunun da cevabı.

Armağan Tunaboylu: Uzak ara Roger Ackroyd Cinayeti. Kilitli oda gizeminin tek sevdiğim örneği, 20. yüzyılın en büyük twisti, en çok taklit edilen kurgu (Ben de Can Yayınları’nın internet sayfası için yazdığım öyküde referans vererek kullanmıştım. Elbette, bilirsiniz ki iyi sanatçılar esinlenir, dâhiler çalar).

Aşkın Akkuş: On Küçük Zenci romanı, diyebilirim. Romanda, bir dedektifin olmaması ve karakterlerin hayatta kalabilmek adına dedektif gibi katilin izini sürmeleri, okur üzerinde merak uyandıran bir detay olarak öne çıkıyor. Kahramanların hem potansiyel katil hem dedektif  hem de kurban olarak gösterilmeleri, az önce bahsettiğim merak içeren unsurların okur üzerindeki etkisini daha da arttırıyor.

Ayla Koca: Beş Küçük Domuz romanı ilk okuduğum ve Agatha Christie romanı ve en karmaşıklarındandı bence. Olay yerini yorumlayan 5 farklı tanık, 5 farklı anı ve her zamanki gibi Agatha’ya has sürprizler.

Aytaç Kara: İnanılmaz klasik bir cevap olarak halen On Küçük Zenci / On Kişiydiler. Kapalı bir ortamda geçen gerilimli atmosferinin ve son ana kadar gizemini koruyan kurgusunun, ayrıca sonda yaptığı büyük şaşırtmacanın kendi adıma ilk kez olmasının da etkisi bunda büyük.

Ayşe Erbulak: “Nil’de Ölüm” en sevdiğimdir ama “Doğu Ekspresi” en farklı AC olduğundan onun yeri de ayrıdır.

Cenk Çalışır: On Küçük Zenci diyebilirim. Okurken sürekli katilin değişiyor olmasından çok etkilenmiştim. Diğer romanlarına kıyasla gerilimi de oldukça yüksek bir eser.

Emel Aslan: Christie’nin kısa öyküsü ve tiyatro oyunu olan “Beklenmeyen Şahit” (“Witness for the Prosecution”) diyeceğim. Mahkeme salonlarında, hukuk mücadelesiyle ve akıl dolu atışmalarla geçen eserleri oldum olası severim. Buna karakterlerin ince kişilik analizleri ve finaldeki enfes ters köşe de eklenince tadından yenmez bir eser çıkmış ortaya. Bu oyunu Türkçeleştirip Devlet Tiyatroları repertuarına kazandırarak hayatımda ilk kez Christie çevirmenin hazzını yaşadığımdan dolayı benim için ayrıca özeldir.

Ercan Akbay: Tarih ve arkeolojiye olan merakım yüzünden ‘Nil’de Ölüm’ çok sevdiğim A. Christie romanlarından en başta gelenidir ama Roger Ackroyd Cinayeti ve On Küçük Zenci (O zamanki adıyla) ilk üç sırayı alır bence. Tüm Poirot serisini eksiksiz okudum ama favorilerimi birden fazla kez okudum.

Esra Şen: Kitaplarının hepsini çok severek okudum ama Doğu Ekspresinde Cinayet’in yeri bende ayrıdır. Orada işlenen kollektif intikam ve cinayet fikri beni çok etkilemiştir. Okuyucuyu bir trenin kompartımanlarına sıkıştırıp imkansız cinayet olduğunu düşündürerek şüpheden şüpheye sürüklemesi bende her zaman büyük hayranlık uyandırmıştır.

Funda Menekşe: Birkaç tane var aslında. Ama ilk sıra Doğu Ekspresinde Cinayet sanırım. O kitaptaki intikam duygusunu ve ters köşe finali çok beğenmişimdir.

Gamze Yayık: Poirot maceralarını seviyorum. Favorim The Adventure of the Cheap Flat olabilir.

Gencoy Sümer: Sonsuz Gece, Çarpık Evdeki Cesetler, Cinayet Alfabesi, Beş Küçük Domuz, Esrarengiz Sanık, Şark Ekspresinde Cinayet, On Kişiydiler, Ve Perde İndi… Bunların hepsi çok iyi polisiye romanlar. Ama Roger Ackroyd Cinayeti bambaşka bir şey. Agatha Christie’nin en karanlık, üzerinde en fazla konuşulmaya değer, en şaşırtıcı romanı. Bir şaheser. Roger Ackroyd Cinayeti’nin, bugüne kadar yazılmış bütün polisiye romanların üzerinde olduğunu düşünüyorum. Ondan daha iyisi hâlâ yazılamadı.

Günay Gafur: Yukarıdaki soruda bahsettiğim kitap Cinayet İlanı’ydı. İlk okuduğum Christie romanı olduğu için bıraktığı etkiyi hâlâ hatırlarım. Bir de müthiş ters köşesiyle Roger Ackroyd Cinayeti’ni ilave edebilirim.

Orçun Yenilmez: Doğu Ekspresinde Cinayet, muamma ve gerilimi sonuna kadar hissettirmiş finaliyle de şaşırmıştım.

Önay Yılmaz: En sevdiğim roman hiç kuşkusuz yine Şark Ekspresinde Cinayet. Çünkü ilk göz ağrım. Bunun dışında yine trenin yer aldığı Mavi Trenin Esrarı, On Kişiydiler ve Nil’de Ölüm adlı romanlarını da büyük bir ilgiyle okumuştum. Hareket eden bir trende cinayetin çözülüyor olması beni heyecanlandırmıştı. Tren terminolojisini zaten çok severim. O kelimeler aşina olduğum kelimeler. Küçüklüğümde çok tren seyahatleri yapmamın bunda etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Lokomotif, kondüktör. İstasyon, ray, vagon, kompartman, gar, bilet, ray, aklımdan hiç çıkmayan kelimelerdir. Çuf çuf sesi, düdük sesleri ise hala kulaklarımdadır. O yüzden trenli filmleri, romanları çok severek izler ve okurum.

Özlem Solak: Doğu Ekspresinde Cinayet. Çünkü yalnızca bir cinayeti değil, adalet ile vicdan arasındaki ince çizgiyi de anlatıyor.

Ramazan Atlen: Sondaki sürprizden haberdar olsan bile keyifle okunabildiği için Roger Ackroyd Cinayeti.

Suphi Varım: En sevdiğim Christie romanı, ‘On Küçük Zenci’dir. Romandaki ürkütücü gerilim, cinayetler karşısında karakterlerin ruh hâli beni âdeta sarsmıştır. Ayrıca ölümü beklemenin ne kadar dehşet verici olduğu çok iyi sergilenmiştir.

Verda Pars: En sevdiğim romanı Poirot’un son macerasının olduğu romanı. Sanırım adı ‘son dava’ gibi bir şeydi. Birini öldürmenin ahlaki yönünü, insanın katil sayılabilmesinin kriterlerini sorgulayan bir romandı ve diğer romanlarından farklı olarak bittiğinde en yakın dostumu kaybetmişim gibi hissetmiştim.

Yeşim Yörük: En sevdiğim Agatha Christie romanı tartışmasız ROGER ACKROYD CİNAYETİ’dir. Bunun ilk sebebi, romanın polisiyenin sınırlarına adeta kafa tutarak, kurallara başkaldırışı geliyor. Okura yalan söylenmediği halde sondaki müthiş ters köşenin ustaca saklanabilmiş olması, ne muhteşem bir başarı. Bu bence bir yazarın dahiyane bir kurgusal zekaya sahip olduğunu gösterir.

Ali Hulki Cihan: Bence temel aldığı cinayet motivasyonları hala mevcut.ve.dünya döndükçe de var olacak.

Alper Kaya: Her şeyden önce: Çok fazla romanı var. Şaka bir yana, büyük yazarlar böyledir. Her dönem okunabilir, ‘modası’ hiç geçmez. Christie’yi büyük bir yazar yapan da toplumun her kesiminden insanın rahatça okuyabileceği ve hemen hemen aynı keyfi alabileceği hikâyeler yazmış olmasıdır.

Armağan Tunaboylu: Hâlâ okunuyor ama iyi okunmuyor, özellikler polisiye yazarları tarafından okunması gerekiyor. İnsan yaşlanınca ahkâm kesmeye başlıyor, şimdi ben de öyle yapacağım: Bir iki Netflix dizisi izlemekle, iki üç ünlü romanı okumakla polisiye yazarı olunmuyor. “Bence” polisiyenin klasiklerini okumak gerekiyor. Bu klasiklerin başında da Agatha geliyor. İyi bir gözle okuduğumuzda onun kurgusunun eşsizliğini hemen fark ediyorsunuz. Benim ilk romanım Yıldız Cinayetleri çıktığında, biraz da ilgi görünce havalara girmiştim. “En sevdiğiniz yazarlar kim?” diye soruyorlardı hep. Ben de “en sevdiklerimi değil de en sevmediğimi söyleyeyim: Başta Agatha Christie” diyordum. “Çünkü romanlarının hepsinde kimin cinayet işlemesi olanaksızsa, kim cinayet mahallinde değilse katil odur” diye zekâ pırıltıları saçan bakışlar atıyordum. Ta ki Roger Ackroyd Cinayeti’ne kadar. O zaman bir tuğla ışık hızıyla gelip burnumun iki santim ucunda durdu. Dehayı fark ettim.

Aşkın Akkuş: Günlük yaşamlarımızdan kaçış, adalet duygumuzun beslenmesi ve dedektifle birlikte katilin peşine düşerken okur olarak tüketici olmaktan çıkıp üretici hale geliyor olmamız, polisiye okumanın zamansız sebepleri arasında yer alıyor. Bahsettiğim bu zamansız sebeplerin temelleri atılırken de Christie başroldeydi. O nedenle, sorduğunuz sorunun cevabı tam da bu yanıta denk düşüyor.

Ayla Koca: Ana bağlı kalmayan ve polisiye romanların ilk duayenlerinden olmasının dışında kendi gizemli yaşamı da her zaman ilgi çekici bence. Düşünsenize; 11 gün boyunca kayboluyor ve asla sır çözülemiyor. Bu gizem bile onu merak etmek için yeterli bir sebep kitaplarını okumak ve satır aralarında ondan bir iz bulmaya çalışmak çok heyecan verici

Aytaç Kara: Bence en önemli nedeni, zamana meydan okuyan güçlü olay örgüleri kurabilmesi. Romanları bugün de aynı merak duygusunu yaratıyor ve okuru hikâyenin içine çekmeyi başarıyor. Uzun olmayan ve karmaşık gelmeyen bir dil yapısıyla neredeyse her yaştan kitleye tavsiye edilir çok sayıda kitabı var. Şu nokta polisiye için türde/literatürde bir referans veya başlangıç noktası haline gelmiş durumda.

Ayşe Erbulak: Bence çok rahat okunabilen, sade, yalın yazmış usta. Hala o nedenle çok okunuyor.

Cenk Çalışır: Muammayı koruması, okuru son ana kadar şüphe içinde bırakması ve sürpriz finalleriyle Agatha türün meraklıları için halen vazgeçilmez bir yazardır. Polisiye edebiyatın mihenk taşlarını döşeyen birkaç isimden biridir. Yarattığı karakterlerin gerçekliği ve romanlarında insana tuttuğu ışık da Agatha’yı ölümsüz kılar.

Emel Aslan: Christie’nin sırrı, bir örümcek titizliğinde ördüğü muazzam kurgusunu, insandaki merak duygusunu sürekli canlı tutarak aktarabilmesinde gizli. Böyle olunca zamanın bir önemi kalmıyor. İnsanın içinde var olan merak duygusu kaybolmadıkça Christie’nin eserleri yaşayacaktır.

Ercan Akbay: Ben hala okumuyorum ama görüyorum ki özellikle polisiye edebiyata yeni merak salmış olan okurlar Agatha’dan vazgeçemiyorlar. Bunun baş nedeninin klasik dedektif romanı üslubundaki yapısal çekiciliğin yanı sıra, hikayelerdeki muammanın akışında izlediği kusursuz ritim ve karakter kurulumundaki zengin anlatımda olduğunu düşünüyorum.

Esra Şen: Agatha Christie’nin halen bu kadar sevilerek okunuyor olmasının sebebi bence üslubundaki eşsiz sadeliği, gizem yaratma konusundaki ustalığı ve şüphe ile merakı aynı kapta eriterek okuyucusuna sunmasıdır. Ayrıca kitapları kendi zamanının mekanlarını anlatır ama olaylar ve insanlar zamansızdır.

Funda Menekşe: Anlatım dilinin akıcı ve sade olması, gizem unsurunun doğru kullanımı, ipuçlarının metne yedirilmesiyle okurun oyuna davet edilmesi ve Poirot ya da Marple gibi güçlü karakterlerin etkisi bence hâlâ çok etkili. Ayrıca intikam, para hırsı, aşk gibi insanın var olduğu sürece değişmeyecek temel duyguların işlendiği kurgular…

Gamze Yayık: Christie kurgularının kusursuzluğu sanırım. Anlattığı dönem, karakterleri ve bilmeceleri okura hala eğlenceli geliyor olmalı.

Gencoy Sümer: Bunun birçok sebebi var. Bazılarını belirteyim: Adil oyun kuralını mükemmel uygulaması. Kurgularında matematik bir disiplin olması. Döneminin taşra ve üst sınıf yaşam tarzını incelikli bir dille anlatması. Konularını insanın ezeli ve ebedi zaaflarından, tutkularından ve özellikle karanlık doğasından seçmiş olması. Bu nedenlerden dolayı, Agatha Christie romanları zamansızdır. Yıllar geçse de çekiciliklerini, değerlerini kaybetmezler.

Günay Gafur: Bir kere her kitabı müthiş bir zekanın ürünü. Bunun yanına içten anlatım dili ve yarattığı iki dev karakter de eklenince Christie okunmasın da kim okunsun?

Orçun Yenilmez: Tarzı ve insan doğasının temel davranışlarını çok iyi işlemesi.

Önay Yılmaz: Bunun sebebi Agatha’nın kadın ve başarılı bir yazar olması. İlk dedektif romanları arasında yer alması. Dedektif Poirot’a duyulan büyük sempati. Ve tabii hiç kuşkusuz Agatha Christie’nin ve kitaplarının popülerliğini bir şekilde koruması. Ticari dünya bunun farkında olduğu için Agatha’nın kitaplarını sürekli basıyor ve onun popülerliğini her daim ayakta tutmaya çalışıyor. Çok sattığı ve çok iyi pazarlandığı için Christie’nin kitapları hala büyük ilgi görüyor.

Özlem Solak: İnsan doğasını ustalıkla çözümlemesi ve merakı son sayfaya kadar diri tutabilmesi. İyi yazılmış bir bilmece, hiçbir zaman eskimiyor.

Ramazan Atlen: Zor bir soru. Cevabı tam bilmiyorum ama belki de Christie’nin kitaplarının hâlâ okunmasının sebebi zamanın testini geçerek kalıcı hale gelmeleriyle, yani klasikleşmeleriyle alakalıdır.

Suphi Varım: Christie’nin hâlâ okunmasının nedeni, bence karmaşık muammaları basit ve herkesin nüfuz edebileceği bir anlatıyla okura sunmasıdır. Karakterlerin gerçekçiliği, suçun çözümünün oldukça tatmin edici, mantıklı olması ve suçun aydınlatılmasında zorlama bulunmaması sanırım okumayı arttıran bir diğer nedendir. Romanlarda her sınıftan insanın bulunması da okuyucuyu çeken bir diğer unsurdur.

Verda Pars: Christie romanları bence polisiye edebiyatın alfabesi gibi, nasıl ki çocuklar okuma yazmayı öğrenmeye alfabeyle başlarsa, bir okur da Christie romanlarıyla polisiye okuru haline gelir.

Yeşim Yörük: Çünkü o bir polisiye dehası, polisiyenin kraliçesi. Bir sır ne kadar göz önünde olabilir? Olamaz, öyle değil mi? Ortada olursa sır olmaktan çıkar. Agatha Christie kitaplarında büyük sır aslında hep gözümüzün önündedir. Son sayfalara geldiğimizde, ustaca tasarlanmış o yapbozun eksik ve gizemli parçası birdenbire görünür oluverir ve Agatha Christie kitaplarında bizi asıl yakalayan da o ortaya çıkış anıdır. Bir sonraki kitabında göz önündeki sırrın ne olduğunu keşfetmek için daha da dikkatli okuruz onun romanlarını. Agatha Christie asla okuru kandırmak için hileli yollara başvurmaz. Katili veya sırrı diyeyim, aslında en başta verir, ipuçlarını önümüze koyar. Koyar fakat okurun, değil büyük sırrı, en göz önündeki ipuçlarını bile görmezden gelmesini sağlayacak şekilde oluşturur olay örgüsünü. Çarpıcı bir kurgusal güç bu bence.

Ali Hulki Cihan: Poirot çünkü, her çıkarımı mantığa dayanıyor, his ya da sezgiyle hareket etmiyor.

Alper Kaya: Buna sanırım Poirot diyeceğim. Ama gözle görülür bir nedeni olduğunu söyleyemem. Sanırım küçük gri hücrelerim Poirot’u seçmemi istiyor.

Armağan Tunaboylu: Açıkçası Hercule Poirot, daha bir polisiye gibi geliyor. Miss Marple ise bir yorgunluk dönemi ve “değişik bir şey neden yapmayayım” demekten kaynaklanıyormuş gibi. Bence bir yazar yeni karakter yaratıyorsa, bir önceki karakteri aşmak, daha ileri gitmek zorunda.

Aşkın Akkuş: İki karakter de polisiye edebiyat dünyasında en sevdiğim kahramanlar arasında yer alıyor. Mukayese etmem çok zor olsa da, minik bir tespitte bulunabilirim. Dışarıdan bakıldığında Miss Marple’ın insanlarda bıraktığı ilk izlenimle, ‘aslında olan’ın arasındaki fark, en az katilin kim olduğu kadar dikkat çekiyor. Sıradan görünen bir karakterin ters köşe yaparak okuru şaşırtması, bir cinayetin aydınlatılmasıyla birleştiğinde okur üzerinde çifte etki yaratıyor. O nedenle Miss Marple diyebilirim…

Ayla Koca: Benim için tabi ki ; Miss Marple. Yaşlı tatlış bir teyze, gözlemleyerek ve dinleyerek analiz eden bir zekaya sahip ve insanları cankulağı ile dinleyince dedikoduların neleri çözebileceğini bilecek kadar da tecrübeli.

Aytaç Kara: Tercihim Hercule Poirot. Mantık ve gözlem üzerinden yaklaşması, ayrıntıları ustalıkla bir araya getirmesi karakteri benim için daha ilgi çekici kılıyor. Ayrıca çok daha fazla kitabı ve hikayesi olduğu için Poirot karakterinin okuyucuya sağladığı çeşitlilik de fazla.

Ayşe Erbulak: Kesinlikle Miss Marple. Kadın ve oyuncu olduğum için olabilir. Günün birinde oynamayı çok ama çok istediğim bir rol.

Cenk Çalışır: Benim için yanıtlaması en zor soru bu oldu. İkisi de çok güçlü ve gerçekçi karakterler. Poirot daha analitik düşünen ve mantıksal çerçevede zekasını kullanan biriyken, Miss Marple daha çok sezgileriyle hareket eder. Bu kıyaslamayla baktığımda Poirot bir adım öndedir. Ama küçük bir adım.

Emel Aslan: Miss Marple; çünkü daha bizden, sıradan, zeki, şaşırtıcı bir kadın. O kusursuz bir süper kahraman değil; her zaman karşılaşabileceğiniz meraklı komşu teyze.

Ercan Akbay: Ben Miss Marple serisinden hoşlanmayanlardanım. Hercule Poirot serisini bitirince bir kez okuyup beğenmemiştim, sonradan tekrar denedim ama olmadı, bana göre değil. Teyze fazla yapmacık geldi.

Esra Şen: Miss Marple’nin hayranıyım. Zekasına, görünmezliğine ve nezaketine bayılıyorum ama galiba favorim Mösyö Poirot. Onun züppeliğini, olayları yorumlamada ve cinayetleri çözmedeki ince zekasını ve entelektüel kişiliğini seviyorum. Umarım sevgili Agatha Christie, briyantinli bıyıklarını yazarken benim hayal ettiğim gibi düşünmüştür. Son derece çirkin ama bir o kadar da cezbedici.

Funda Menekşe: Hercule Poirot küçük gri hücreleri, şıklığı ve kibre varan titizliği ile bence daha ikonik bir karakter. Kendini beğenmişlik kadar itici bir tavrı bile okura sevdirebiliyor.

Gamze Yayık: Poirot. Karakterinin karikatürize hali, Hastings ve sekreteri ile ilişkisi, o tatlı İngilizcesi ile benim için yeri ayrı. BBC uyarlaması dizinin başrolü David Suchet’i role çok yakıştırıyorum.

Gencoy Sümer: Poirot. Çünkü o, çözümü sezgiye değil, saf mantığa ve psikolojiye yaslar. “Küçük gri hücreler”iyle okura adil bir muamma sunar. Düşünce sürecini adım adım gösterdiği için okuru gerçek bir zihinsel rekabete davet eder. Ayrıca Christie’nin en cesur yapıya sahip eserleri (Ackroyd Cinayeti, Doğu Ekspresi, Perde gibi) hep onunla yazılmıştır. Kısacası Poirot, adil oyun muammasının somutlaşmış hâlidir.

Günay Gafur: Ben Miss Marple’cıyım. Poirot zaten eski dedektif ve katilleri yakalamak onun işi. Ama Miss Marple gibi örgü şişleriyle gezen nur yüzlü bir kadının cinayet çözmesi inanılmaz. Zıtların cazibesi beni her zaman etkilemiştir. Hem Miss Marple, Poirot’dan daha tatlı bir ihtiyar

Orçun Yenilmez: İkisinden birini illa seçmem gerekirse kendini beğenmiş tarzıyla Poirot. Gözlem ve insanların psikolojilerini değerlendirme yöntemleri.

Önay Yılmaz: Miss Marple’ı çok iyi tanımıyorum. Onu nedense Poirot’a kadar iyi tanıyamadım ve benimseyemedim. Poirot bana daha sevimli ve o dönem için daha gerçekçi bir karakter geliyor. Onun babacan, zeki, akıllı, özgünlüğü, duruşu, tavrı, soğukkanlı yaklaşımı son derece etkileyici… O nedenle ben Poirot diyeceğim.

Özlem Solak: Poirot. Çünkü gerçeğe, sezgiden çok aklın ışığıyla ulaşması beni her zaman daha fazla etkiliyor.

Ramazan Atlen: Miss Marple daha sıcak ve sevimli bir karakter olsa da sağı solu belli olmayan, sürprizlerle dolu bir dedektif olduğu için Poirot’yu tercih ederim.

Suphi Varım: Bence Miss Marple. Çünkü Poirot, Dupin ve Holmes geleneğinin devamıdır, yani öncesi vardır. Günümüzdeki dedektifler de üç aşağı beş yukarı ondan bir yansımadır. Oysa Miss Marple tamamen özgündür. Ne geçmişte ne de günümüzde benzeri vardır. Bence bir Ana Tanrıça arketipidir.

Verda Pars: Buna ise tartışmasız Miss Marple diyorum. Tüm samimiyetiyle, gerçekliğiyle nefes alıp veren bir karakter olarak ilk göz ağrımdır. Neşeli diliyle, kendi yeğenleri başta olmak üzere gençleri edinmesiyle, sohbetiyle, derin hayat bilgisiyle yanımdaki koltukta oturmasını yadırgamayacağım hayatımın içinden, mesafesiz bir karakter Miss Marple.

Yeşim Yörük: Miss Marple’in de gönlümdeki yeri ayrı elbette fakat Hercule Poirot bir adım önde. Ah, mon ami! Sen nelere kadirsin. Gri hücrelerin ve sen daima gönlümde kalacaksınız. Onun zekası, gözlem yeteneği, olaylara her zaman tarafsız bir yönden bakabilmesi, özgüveni, disiplini, ah ya o sakinliği hatta kişisel bakımına yani bıyıklarına önem vermesi… Size saatlerce daha yüzlerce sebep yazabilirim.

BENİM KİTAPLIĞIMDAN

ROGER ACKROYD CİNAYETİ – AGATHA CHRISTIE

Basım Tarihi: 2024

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR

Sayfa Sayısı: 304

Çevirmen: ÇİĞDEM ÖZTEKİN

Tür: POLİSİYE-ROMAN

Polisiyenin kraliçesi Agatha Christie’nin külliyatı içinde öyle bir eser vardır ki yazıldığı günden beri her polisiye severin kitap listesinin en tepesinde yer almıştır. Roger Ackroyd Cinayeti…

Agatha Christie’nin en sevilen eserlerinden biri olan Roger Ackroyd Cinayeti, yazarın akıcı anlatımıyla ve zekice oluşturulmuş kurgusuyla bir solukta okuyacağınız muhteşem bir roman. Polisiyenin kraliçesinin usta kalemine olan hayranlığınızı daha da yükseklere taşıyacak bir eser.

KONUSU:

King’s Abbot, huzurlu ve sıradan bir İngiliz köyü gibi görünse de aslında her köşe başında bir dedikodunun döndüğü, sırların saklandığı bir yerdir. Köy, zengin bir dul kadının intiharıyla sarsılırken, çok geçmeden kadının gizli nişanlısı olduğu bilinen varlıklı Roger Ackroyd, kendi çalışma odasında katledilir. Olayın karmaşıklığı karşısında polis eli kolu bağlı kalırken, imdada hiç beklenmedik bir isim yetişir. Emekli olup bahçe işlerine ve kabak yetiştiriciliğine odaklanmaya çalışan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dedektifi Hercule Poirot.

Poirot, emeklilik günlerini geçirmek için yerleştiği bu huzurlu köyde, hiç istemediği bir şekilde hayatının en zorlu vakalarından biriyle karşı karşıya kalır. Müfettiş Raglan’ın her ipucunda farklı bir zanlıya yöneldiği bu karmaşık vakada, Poirot’nun yardımcılığını köyün doktoru James Sheppard üstlenir. İkilinin köyün sakinleri arasında mekik dokuduğu, herkesin maskesinin yavaş yavaş düştüğü ve şüphe oklarının bir o yana bir bu yana savrulduğu bu soruşturmada, Poirot’nun küçük gri hücreleri yine iş başındadır.


CİNAYET ALFABESİ – AGATHA CHRISTIE

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR

Basım Tarihi: 2022

Sayfa Sayısı: 256

Çevirmen: ÇİĞDEM ÖZTEKİN

Tür: POLİSİYE-ROMAN

Cinayet Alfabesi Agatha Christie’nin efsanevi dedektifi Hercule Poirot’yu en çok zorlayan, en sıra dışı maceralarından biridir. Hikâye, Poirot’nun Londra’daki dairesine gelen gizemli bir mektupla başlar. ‘A.B.C.’imzasını taşıyan bu mektupta katil, Poirot’ya meydan okumaktadır ve işleyeceği cinayetin tarihini vermektedir. Poirot, sadık dostu Yüzbaşı Hastings ve Başmüfettiş Japp ile durumu değerlendirmeye başlar. Ona göre bu olsa olsa bir şakadır. Ne var ki o gün geldiğinde, Andover kasabasında Alice Ascher adında tütün dükkanı sahibi bir kadının öldürülmesiyle bunun bir şaka olmadığı ortaya çıkar. Cesedin yanına bir ABC tren yolları rehberi açık bırakılmıştır.

Kısa bir süre sonra ikinci mektup gelir. Bu kez B harfiyle başlayan Bexhill sahilinde, Betty Barnard isimli genç bir kadın boğularak öldürülür ve yine baş ucunda bir ABC rehberi bulunur. Üçüncü cinayet C harfiyle Sir Carmichael Clarke’ın malikanesinde gerçekleşir ve üçüncü cinayetle, ülke çapında panik başlar. Gazetelerin manşetlerinde artık sadece ABC katili vardır. Poirot ipuçlarını bir araya getirmeye çalışır. Bir plan yaparak katili tuzağa düşürmek niyetindedir fakat bunda ne kadar başarılı olacağı belirsizdir.


ÖLÜM ÇIĞLIĞI – AGATHA CHRISTIE

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR

Basım Tarihi: 2020

Sayfa Sayısı: 272

Çevirmen: ÇİĞDEM ÖZTEKİN

Tür: POLİSİYE-ROMAN

Agatha Christie’nin polisiyeye kazandırdığı en önemli karakterlerden biri olan Miss Marple, ilk kez Ölüm Çığlığı ile karşımıza çıkıyor. Poirot’nun o keskin zekasının aksine, Miss Marple bize küçük gözlemlerin aslında nasıl büyük gerçekleri ortaya çıkarabileceğini öğretiyor.

KONUSU:

Roman, St. Mary Mead kasabanın en sevimsiz, en huysuz ve herkesin “ölse de kurtulsak,” diye iç geçirdiği Albay Protheroe’nun rahip Leonard Clement’in çalışma odasında ölü bulunmasıyla başlar. Cesedi rahibin karısı Griselda bulmuştur. Huzuru bir anda yok olan köy dedikodularla çalkalanır.  Müfettiş Slack soruşturma başlatır. Albay Protheroe o kadar çok kişiye düşmanlık etmiştir ki ölümünden sonra ortaya çıkan zanlı listesi neredeyse kasabanın yarısını kapsar. Şüpheliler arasında, ressam Lawrence Redding ile ilişkisi olan Albay’ın karısı Anne Protheroe ve Redding ile nişanlı olan Albay’ın kızı Lettice Protheroe ve düşüncesizce , “Albay Protheroe’yu öldüren herkes, dünyaya büyük bir iyilik yapmış olur!”  sözünü eden Rahip Clement de vardır.

Romanda anlatıcı görevini üstlenen Rahip Clement, bu karmaşanın içinde kendini aklamaya ve katilin neden ısrarla kendi evini seçtiğini çözmeye çalışırken, elinde örgü şişleri, bahçesindeki çiçeklerle ilgilenen, zararsız bir ihtiyar gibi görünen fakat aslında köydeki her dedikodudan haberdar olan, her küçük hareketi, her insanı süzgecinden geçiren, muazzam bir gözlem yeteneğine sahip Miss Marple da boş durmaz. Bu cinayette yerli yerine oturmayan bir şeyler vardır. Tam Miss Marple kendi kafasında bir suçlu oluşturmuşken, şüphelilerden biri suçu işlediğini itiraf eder. Yetmezmiş gibi bambaşka biri daha Albay Protheroe’yu kendisinin öldürdüğünü itiraf eder. Bu karmaşayı zirveye taşıyansa üçüncü bir itirafın gelmesidir. Peki Albay Protheroe’yu gerçekten kim öldürmüştür?


ON KİŞİYDİLER – AGATHA CHRISTIE

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR

Basım Tarihi: 2021

Sayfa Sayısı: 224

Çevirmen: ÇİĞDEM ÖZTEKİN

Tür: POLİSİYE-ROMAN

Romanda her şey, birbirini tanımayan Anthony Marston, General John Macarthur, Emily Brent, William Blore, Dr. Edward Armstrong, Yargıç Wargrave, Philip Lombard ve Vera Claythorne’un gizemli biri tarafından Asker Adası’na davet edilmeleriyle başlar. Davetliler adaya vardıklarında, ev sahipleri U.N. Owen çifti yerine evin iki çalışanı, Bay ve Bayan Rogers’la karşılaşırlar. Ev sahiplerinin ortada olmaması yeterince garip değilmiş gibi bir de adada mahsur kaldıklarını anlayan bu on kişi, masanın üzerindeki o meşhur çocuk tekerlemesiyle ve odalarındaki porselen asker figürleriyle baş başa kalırlar.

Akşam yemeğinde aniden duyulan bir gramofon sesi, herkesin geçmişindeki gizli bir günahı açığa çıkarır. Herkesin sakladığı bir sır vardır. Bu anonsla başlayan süreç, kısa süre sonra ilk ölümü beraberinde getirir. Tekerlemedeki dizeler bir bir gerçekleşirken, dış dünyayla bağlantısı kesilen adadaki bu on kişi, sadece katilden değil, birbirlerinden de şüphe etmeye başlarlar.

Kimse dışarıdan gelemez, kimse adadan ayrılamaz. Köşkteki porselen askerler birer birer eksilirken, herkes bir sonraki kurbanın kendisi olacağından korkmaktadır.


FARE KAPANI – AGATHA CHRISTIE

Yayınevi: ALTIN KİTAPLAR

Basım Tarihi: 2024

Sayfa Sayısı: 174

Çevirmen: GÖNÜL SUVEREN

Tür: POLİSİYE-ÖYKÜ

Altın Kitaplar, Agatha Christie’nin dünyaca ünlü tiyatro oyunu Fare Kapanı ile Tommy ve Tuppence Beresford’un dedektiflik maceralarını aynı kitapta buluşturuyor.

BİRİNCİ BÖLÜM: FARE KAPANI

Agatha Christie’nin, tiyatro tarihinin en uzun süre perdede kalan oyunu ünvanına sahip eseri Fare Kapanı (The Mousetrap), tam anlamıyla bir kapalı oda şaheseridir.

Hikâye, Londra’da Bayan Lyon adında bir kadının boğularak öldürülmesi haberiyle başlar. Katil arkasında bir not bırakmıştır, Üç Kör Fare şarkısının notası ve üzerinde Monkswell Malikânesi yazan bir adres.

Aynı esnada, çiçeği burnunda yeni evli çift Mollie ve Giles Ralston’a Monkswell Malikânesi miras kalmış ve burayı bir pansiyona dönüştürme kararı almışlardır.  Mollie ve Giles Ralston çifti, ilk konuklarını ağırlama heyecanı içindedir. Kar bastırırken konuklar tek tek eve ulaşır. Önce dengesiz tavırlarıyla Christopher Wren, ardından her şeye kulp takan Bayan Boyle ve sakin Binbaşı Metcalf. Fırtına bütün köyü etkisi altına almaya hazırlanırken kapı çalınır ve içeri son dakika misafiri, arabası yolda kalan Bay Paravicini girer. Ertesi gün ev tamamen kar altında kalmış ve dış dünyayla bağlar kopmuştur.

Telefon hatlarının kesilmesinden hemen önce, yerel polis teşkilatı Mollie’yi arayarak eve bir memur göndereceklerini bildirir. Çok geçmeden, kar fırtınasını kayaklarla aşan Komiser Trotter eve varır. Trotter’ın gelişi evdeki atmosferi tamamen değiştirir.

Komiser Trotter, Londra’da öldürülen Bayan Lyon’ın aslında geçmişte Longridge Çiftliği skandalına karışan ve çocuklara işkence eden bir kadın olduğunu açıklar. O çiftlikte istismara uğrayan üç kardeşten en küçüğü hayatını kaybetmiş, büyük erkek kardeş akıl sağlığını yitirmiş ve kız kardeşse ortadan kaybolmuştur. Komiser Trotter, katilin bu evde olduğunu ve buradaki birinin geçmişte o çiftlikle bir bağı olduğunu söyler. Herkes masum olduğunu iddia ederken, konuklar birbirlerinden şüphelenmeye başlar. Karı koca olan Mollie ve Giles bile birbirlerinin gizli geçmişinden şüphe ediyordur.

Sorgulamalar devam ederken Bayan Boyle’un, salonda boğularak öldürülmüş halde bulunması gerilimi zirveye taşır. İkinci fare de gitmiştir ve geriye sadece bir kurban kalmıştır.

Komiser Trotter evdeki herkesi salonda toplar ve herkesin cinayet anındaki konumunu kanıtlamasını ister. Ancak herkesin anlatımında boşluklar vardır. Christopher Wren’in dengesiz halleri, Bay Paravicini’nin makyajlı gibi duran yüzü ve Giles ile Mollie’nin ilk cinayet günü Londra’da ne yaptıkları sorusu havada asılı kalır.

Herkes bir sonraki kurbanın kendisi olabileceğinden korkar. Katilin de aralarında olduğunu bilmek korkuyu iki katına çıkarmıştır. Komiser Trotter, katili tuzağa düşürmek için tehlikeli bir oyun oynayarak herkesi ilk cinayet anındaki yerlerine dönmeye zorlar. Maskeler tek tek düşerken, sırlar da bir bir ortaya çıkar.

İKİNCİ BÖLÜM: CİNAYETLER BÜROSU

Kitabın ikinci kısmında, (Cinayetler Bürosu) aynı dedektiflerin farklı vakaları çözdüğü beş öykü yer alıyor.

Bu kısımdaki beş öykü, Agatha Christie’nin sempatik ve eğlenceli çifti Tommy ve Tuppence Beresford’un Suç Ortakları kitabındaki maceralarından seçmeler olarak çıkıyor karşımıza.

Kitabın en eğlenceli tarafı, Tommy ve Tuppence’ın çözdükleri her vakada dönemin kurgu dedektiflerinin tarzlarına bürünüp metodlarını taklit etmeleri.

İngiliz Gizli Servisi’nden Bay Carter, Blunt Dedektiflik Bürosu’nun aslında bir casusluk şebekesinin paravanı olduğunu keşfeder. Büronun gerçek sahibi Bay Blunt tutuklanmıştır. Bay Carter, bu paravan büroyu işletmesi ve düşman casusların özellikle mavi mühürlü Rus mektuplarını gönderenlerin tuzağa düşürülmesini sağlaması için Tommy ve Tuppence’ı görevlendirir.

Tommy büroda Bay Blunt olur, Tuppence sekreteri rolünü üstlenir, emektar yardımcıları Albert ise ofis yardımcısı olarak onlara katılır. Casusları beklerken, büroya birbirinden bağımsız gerçek müşteriler gelmeye başlar.

ÖYKÜLER:

Ölüler Evi

Çiftimiz bu vakada, ünlü dedektif Alfred Edward Woodley Mason’ın Müfettiş Hanaud  karakterini taklit eder. Zengin bir genç kadın olan Lois Hargreaves, evine gönderilen çikolataların zehirli olduğunu söyleyerek büroya başvurur. Çok geçmeden evde zehirlenerek ölen biri olur ve Tommy ile Tuppence, sinsi bir katili bulmak için malikânedeki herkesi takibe alır.

Maskeli Balo

Tuppence gazetedeki ilanları incelerken „Üç kupa… On iki el… Maça Ası… Rua’ya fines yapmak“ şeklinde bir ilan bulur. Tommy ilanı sadece pahalı bir briç dersi sanarak ciddiye almazken Tuppence kelimelerin şifresini çözdüğünü iddia eder ve Chelsea’de bulunan Maça Ası adlı kulübe gitmeyi önerir. Tommy ve Tuppence kulüpte yapılan maskeli baloda özel kabinlerden birinde otururken, yan taraftan gelen bir çığlık ve arbede sesi duyarlar. Tuppence kabine girer ve kupa kızı kostümü giymiş bir kadını bıçaklanmış olarak bulur. Kadının son sözleri „Bunu Bingo yaptı,“ olur. Tuppence bir ara yan kabine girdiğini gördüğü, kıyafeti tamamen gazetelerden yapılmış maskeli bir adamın fail olacağından şüphelenir ve işin peşine düşerler. Bu öyküde çift, Amerikalı yazar Isabel Ostrander’ın yarattığı Dedektif McCarty ve ortağı Denis Riordan’ı taklit ederler.

Esrarlı Yabancı

Büronun asıl açılma sebebi olan uluslararası casusların mavi mühürlü mektubu sonunda gelir. Tam o esnada ofise gelen tekinsiz bir adamın ardından Tommy kaçırılır. Tuppence ve yardımcıları Albert, casusların tuzağına düşen Tommy’yi kurtarmak için zamana karşı yarışır. Bu öyküde Tommy ve Tuppence casusluk yazarı Valentine Williams’ın yarattığı Francis ve Desmond Okewood kardeşler olurlar.

Elçinin Ayakkabıları

Amerikan Elçisi Randolph Wilmott, seyahat dönüşü gemide bagajının bir başkasınınkiyle karıştığını, ancak sonradan kendi çantasının hiçbir eksik olmadan geri getirildiğini söyler. Görünürde hiçbir suç yoktur. Belki de hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Tommy ve Tuppence bu sefer İngiliz yazar H. C. Bailey’nin yarattığı meşhur Dr. Reginald Fortune ve onun yardımcısı Müfettiş Bell karakterlerine hayat vermeyi seçerler.

On Altı Numara 

Kitabın finalinde çiftimiz, Agatha Christie’nin kendi yarattığı efsanevi dedektif Hercule Poirot’nun tarzını ve küçük gri hücrelerini taklit etmeye çalışırlar. Bu öyküde, tüm kitap boyunca peşinde oldukları ve Blunt Dedektiflik Bürosu’nu paravan olarak kullanan uluslararası casus şebekesinin lideri ile yüzleşme gerçekleşir.

GÜNAY GAFUR İLE İLK ÇOCUK ROMANI KAOS OYUNLARI 1- KELEBEK ETKİSİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

0

Günay Bey, Dedektif Dergi sayfalarında sizi yeniden ağırlamaktan mutluyuz. Geçen sene bir çocuk romanı üzerinde çalıştığınızı duyduğumda çok heyecanlanmış ve sizden söyleşi sözünü peşinen almıştım. Kitabı aynı heyecan ve merakla okuyunca beklentimin yerinde olduğunu gördüm.

Beni kırmadınız ve bu sefer ilk çocuk romanınız üzerine konuşma fırsatı bulduk. Hoşgeldiniz.

Polisiye edebiyatımıza gerek ürettiğiniz yetişkin polisiye romanlarla gerekse diğer polisiye yazarlara destek vererek hizmet eden bir emekçisiniz. Romanlarınız ödüllendirildi, okurlarca sevildi. Çocuklar için üretmek fikri ve cesareti ne zaman kapınızı çaldı? İsimsiz Hayaletler Kulübü üyeleri aklınızda nasıl canlandı?

Hoş bulduk Gamze Hanım. Derginizde yer verdiğiniz ve heyecanımı paylaştığınız için ben de size çok teşekkür ederim. Heyecanlıyım çünkü çok kısa süre önce aynı anda iki kitabım birden raflardaki yerini aldı. Biri yetişkinler için kaleme aldığım suç-gizem romanım Empat (ki o da okurların benden görmeye alışkın oldukları tarza göre biraz farklı bir kitap) diğeri de heyecanımın ve söyleşimizin asıl sebebi olan Kelebek Etkisi.

Kaos Oyunları Serisi’nin ilk kitabı olan Kelebek Etkisi, 10 yaş üzeri genç okurlarım için yazdığım bir çocuk macera ve gizem romanı. Serinin ikinci kitabı Kuantum Adası da yakında geliyor.

Bunca zamandır suç, gerilim, polisiye türünde yazarken ne oldu da birden çocuklara yöneldim peki? Cevap yine bir çocuğun merakında gizli aslında. Oğlum Çınar’dan bahsediyorum. Yaklaşık iki sene önce, henüz 11 yaşındayken, eline kitaplarımı alıp kararlı bir edayla sordu: “Hangisinden başlayayım baba?” Yaşının henüz erken olduğunu, birkaç sene daha beklemesi gerektiğini söylesem de gözlerindeki kararlılık beni tedirgin etti. O anda aklıma gelen fikri Çınar’la paylaştım ve bir anlaşma yaptık. Ben gizemli bir çocuk kitabı yazacaktım, o da kitap çıkana kadar diğer kitaplarıma bulaşmayacaktı. Benden daha çok heyecanlandığını görmek harikaydı. İsimsiz Hayaletler Kulübü’nün üyeleri böyle doğdu. Profesör, Zehir, Baykuş, Acısos, Siren ve Ejderha. İsimleri sonra sonra netleşse de her biri o gün can buldu.

Çınar, ardından gelen günlerde sık sık anlaşmaya uyup uymadığımı kontrol ediyor, kitabın ne aşamada olduğunu soruyor, resmen beni yazmaya teşvik ediyordu. Yazım sürecinin büyük kısmına da böylece ortak oldu. Ana karakterleri oluştururken onun arkadaş grubundan ilham aldım, soru-cevap şeklinde geçen uzun sohbetlerimiz oldu, kurguya dair fikirleriyle metne yön verdi. İlk çocuk kitabımı bir çocuğun, kendi çocuğumun dünyasına sızarak yazdım anlayacağınız. Oğluma ve kitap okumayı seven tüm çocuklara minnettarım. İyi ki varlar, iyi ki onlar için yazıyorum.

Günay Gafur, yayınevinin kurucuları Müren Beykan ve Hande Demirtaş ile.

Yetişkinler için polisiye yazmakla çocuklar ve gençler için yazmak birbirinden farklı tecrübeler. Çocuk romanlarında yaş grupları, çocuk psikolojisi, dil gibi ögelere dikkat etmek, şiddeti mümkün olduğunca kullanmamak gibi ince ve bir yazar için yorucu olduğunu tahmin ettiğim detaylar var. Siz tüm yetişkin romanlarınız sonrası genç okurlar için yazarken neler tecrübe ettiniz?

İki ayrı dünya, birbirine zıt iki tür. Birinde yetişkinlerin karanlığını yine yetişkinlere anlatıyorsunuz. Her suç romanı insana, insanın karanlık tarafını gösteren bir ayna aslında. Yeri geliyor sert bir dil kullanıyorsunuz, yeri geliyor korkunç sahneler betimliyorsunuz. Karakterlerinizin önemli bir kısmı, hayattan dışlanmış insanlar. Hırsızlar, katiller, uğursuzlarla dolu tekinsiz topraklarda geziniyorsunuz.

Diğeri ise en masum yanımızın, çocukların dünyası. Karanlığın henüz derinleşmediği, adına çocukluk denen o güzel ülkede dolaşıyorsunuz. Ufak tefek hırçınlıklar, hatalar, yanlışlar olsa da o ülkedeki baskın duygular sevgi, neşe, eğlence, heyecan ve merak.

Dolayısıyla o karanlık ülkeden ışıl ışıl aydınlığa çıktığım ilk günlerde gözlerim kamaşmadı değil. Metin üzerinde çalıştığım ilk zamanlar, biraz uyum sorunu yaşadım, evet ama yazdıkça alıştım, alıştıkça bu yeni ülkeyi çok sevdim, sevdikçe daha çok yazdım. Dilim, kurgum, üslubum, hayallerim bu aydınlık ve renkli dünyaya göre yeniden şekillendi.

Burada yayınevim Günışığı Kitaplığı ailesine ayrıca teşekkür etmeme izin verin lütfen. Öylesine titiz çalıştılar ki metin ellerinde yeniden can buldu adeta. Ben de bir öğrenci gibi bu süreçte çok şey öğrenmiş oldum.

İki ayrı kalemim var artık. Birisi rengarenk, diğeri koyu siyah. Hangi yaş grubuna göre yazıyorsam o kalemi kullanıyorum. Bu durumdan son derece memnunum. Bir kere içsel olarak zenginleştim. Sonra, kalemimin tazelendiğini hissediyorum. Çocuklar için yazmanın apayrı bir keyfi var. Suç romanı yazarken gerilim, kalp çarpıntısı, korku gibi duygular yaşarken (ki bunları yaşamayı severim), çocuklara yazdığım sırada merak, neşe, heyecan, arkadaşlık gibi duygularla doluyorum. Daha ne olsun. Hele çocuklardan gelen dönüşler bambaşka bir mutluluk kaynağı. Onların karakterlerle kurduğu bağı görmek, heyecanla zıplayıp yeni kitabı beklediklerini duymak bir yazar için can suyu kadar güzel ve kıymetli.

Günay Gafur ve oğlu Çınar.

Çocuk edebiyatına bir yazar olarak girmek güncel olanı takibi de gerektiriyor. Çocuklarınız Çınar ve Zeynep nedeniyle belli yaş gruplarına yazılmış metinlere uzak olmadığınızı tahmin ediyorum. Bu yüzden sizden ülkemizde çocuklar için yazılan ve basılan eserler konusunda görüş almak isterim. Dünya çocuk edebiyatıyla kıyaslarsak neyi iyi yapıyor, neleri ıskalıyoruz?

Yıllar içerisinde çocuklarımla beraber epey çocuk kitabı okudum. Bu anlamda kendimi şanslı buluyorum. Bu dünyaya yazar olarak girmeye karar verince okuduklarımı başka bir gözle değerlendirdiğim zamanlar da oldu tabii.

Ülkemiz çocuk edebiyatı bana kalırsa çok zengin. Yıllarını çocuk edebiyatına vermiş ustaların yanına yenileri de ekleniyor. Nitelik ve nicelik olarak yetersiz değiliz. Hayal gücü yüksek metinlerle beraber felsefi derinliği olan metinler de her geçen gün artıyor.

Bu konuda ahkam kesecek derinlikte ve yetkinlikte değilim ama kendi penceremden gördüğüm kadarıyla edebiyatta, bizim ülkemizde bazı kalıpların dışına çıkmak kolay değil. İş çocuk edebiyatı olunca bu daha da zorlaşıyor. Öğreten, mesaj veren, birtakım değerleri doğrudan aşılama kaygısıyla yazılan metinlerin çocuğun okuma zevkini köreltme tehlikesi var. Edebiyat daha fazla özgürlük, daha fazla hayal gücü, daha fazla cesaret demek bir yerde. Çocuk doğrudan ders almak, mesaj almak istemiyor, okurken keyif almak, heyecanlanmak, kahkaha atmak veya duygulanmak istiyor. Hikâyeyi zihninde ve kalbinde yaşamak istiyor kısaca. Tam o anda ortaya çıkan bir parmak, çocuğa aşılamak istediği erdemi gösterince işin keyfi kaçıyor bence. Çocuk edebiyatının asli görevi çocuklara ders vermek, onlara yetişkinlerin diktiği ahlak kıyafetini giydirmek değildir, olmamalıdır.

Ayrıca ülkemiz çocuk edebiyatının gelişiminde tür çeşitliliği de önemli. Çocuklarımızı fantastik, bilimkurgu, polisiye hikayeler ile buluşturan yazarlarımızın sayısının artmasını umuyorum.

Epey polisiye roman ve öykü okumuş bir editör olarak yayınevlerimizin yetişkin kitaplarının basımında dile, kapak ve kaliteye önem vermediğini üzüntüyle izliyorum. Çocuk kitaplarında durumun farklı olduğu bir gerçek. Günışığı Kitaplığı’nı romanınıza gösterdiği ilgi ve titizlik için tebrik ederim. Pek çok yayınevinin masraf olarak gördüğü ve kaçındığı editörlük, yardımcı editörlük, son okuma, çizer ve kapak tasarımı hizmetlerini bu romanda görmek beni çok sevindirdi ve şaşırttı. Bu vesileyle hem bu emekçilerin isimlerini analım hem de bize yayınevi maceranızdan biraz bahsedin, ne dersiniz?

Sadece çocuk kitabı basan ve bunu 30 yıldır özenle devam ettiren Günışığı Kitaplığı ailesinin bir parçası olduğum için çok mutluyum.

Gönderdiğim metin kabul edildikten kısa süre sonra tanışmak için yayınevi binasından içeri girdiğimde doğru yerde olduğumu anladım. Yayınevi kurucularından çalışanlarına kadar herkesin gözlerinin içi gülüyordu. Sohbet uzadıkça işlerine tutkuyla bağlı, büyük bir aile olduklarını gördüm. Bunun üstüne profesyonellik de eklenince, başarı kaçınılmaz oluyor tabii. 

Bu vesileyle ön okuma, düzelti ve son okuma süreci boyunca sevecen ama son derece titiz ve disiplinli bir öğretmen edasıyla editörlüğümü üstlenen, beni öğrencilik yıllarıma götüren yayınevi kurucusu sevgili Müren Beykan’a, çizgileriyle karakterlere can veren Yusuf Tansu Özel’e, nezaketleriyle yıllardır bu ailenin bir parçasıymışım gibi hissetmemi sağlayan Mine Soysal’a, Hande Demirtaş’a, edebiyat ve çocuklar konusunda ne kadar hassas olduklarına süreç içinde defalarca tanıklık ettiğim tüm Günışığı ailesine teşekkürü borç bilirim.

Kitabı okurken bilime verdiğiniz önem beni özellikle çok memnun etti. Kaos Oyunları 2: Kuantum Adası kitabının geleceği ilk kitapta müjdeleniyor. İsminden belli ki bu kitapta da Profesör, Siren, Acısos, Ejderha, Baykuş ve Zehir bilimden güç alarak yeni maceralara atılacak, çetrefil muammaları çözecek. Çocuk eğitiminde bilimin önemi üzerine kafa yorduğunuz çok açık, görüşlerinizi merak ediyorum. Kuantum Adası için basım tarihi belli mi?

Bilimin yalnızca çocuklar için değil yetişkinler için de gerekli olduğu bir gerçek. Kendini, doğayı ve evreni keşfetmenin, sınırları aşmanın yolu buradan geçiyor. Bunu Kuklacı, Kâhin ve Baba romanlarımda da yaptım. Hikayelerim çoğunlukla bilimsel bir tema etrafında şekilleniyor. Niyetim bir şeylerin altını çizmek, okurun gözüne parmak sokmak değil. Sadece sevdiğim şeyi yapıyorum. Bilimi, hikayelerimin içine yediriyorum. Bir yemeğe sos eklemek gibi. Okurların da bu lezzeti almasını istiyorum.

Sanat ve bilim toplumlar için bir kuşun kanatları gibi. Özgürce uçmak, yepyeni ülkeler görmek istiyorsanız kanatlarınız güçlü ve sağlıklı olmalı. Maalesef ülkemizde sanata ve bilime verilen önem, hayalimdekinin çok çok altında. Ama inanıyorum. Yetişkinlerin başaramadığını yarının büyükleri, çocuklar başaracak. Keşfetme tutkusuyla büyüyen ve edebiyatın büyüsüyle yetişen çocuklar, dünyayı dönüştürecek.

Kaos Oyunları serisi de bu çizgiyi takip ediyor. Kelebek Etkisi’nde Kaos Teorisi etrafında şekillenen bir hikâye kurguladım. Evet, adı bile tedirgin edici. Karışık, kocaman, çetrefilli bir teori. Yetişkinlerin bile anlamakta zorlandığı bir konuyu çocuklar için işledim çünkü çocuklar, zor konuların üstesinden gelmekte sandığımızdan daha yetenekli. Üstelik zihinleri çok açık. Yepyeni dünyalara açılmakta bizden daha maharetliler. Kelebek Etkisi’ni eğlenerek, keyifle okuyacaklarını bir yandan da bu zor mevzuyu layıkıyla sindireceklerini düşünüyorum.

İkinci kitapta çıtayı daha da yükseltip onları Kuantum Teorisi’nin gizemli topraklarında koşturacağım. Hazır olsunlar.

Geleceğe bir iz bırakabilirsem, bir çocuğun bile zihninde bilime dair bir ışık yakabilirsem ne mutlu bana. Bunu edebiyat aracılığıyla başarmak çok daha anlamlı keyifli.

Genç okurlar Kelebek Etkisi’nin heyecanını yaşarken biz yetişkinlere Empat romanı müjdesi geldi, sevindik. Biraz da Empat üzerine konuşalım mı?

Empat, Kırmızı Kedi Yayınevi etiketiyle geçtiğimiz günlerde çıktı. Daha çok yeni, dumanı üstünde ama gördüğü ilgiden çok memnunum. Demek ki okurla aramda sıkı bir bağ kurmayı başarmışım. Hepsine sabırla bekledikleri ve çıkar çıkmaz alıp okudukları için teşekkür ederim.

Empat, yine bir suç ve gizem romanı. Okuru yine tetikte tutacak bir muammayla örülü ve yine şaşırtıcı bir sonla sayfa kapanıyor. Ancak bu kez gizemin ve gerilimin yanına acıyı ve hüznü iliştirdim. Bu topraklarda yaşayan bir yazar olarak ortak acılarımızın ve kırılma anlarımızın altını kalın kalın çizmek istedim. Çünkü acıya alışmaya başladığımızı, başkalarının acısını görmezden geldiğimizi fark ettim. Bir toplum için çok tehlikeli ve hazin bir durum bu. Acıya alışırsan kanıksarsın, sonra yeni felaketleri umursamazsın ve nihayet unutursun. Oysa biz başkalarının kederini de hissetmek ve acılarımızdan ders çıkarıp mutlu bir geleceğe yürümek zorundayız. Çünkü insan olmak ve “biz” olmak bunu gerektirir.

Empat’ı bu duygu ve düşüncelerle kaleme aldım. Toplumsal hafızamızı diri tutmak için, yarım asırlık acılarımızı gizemli bir kurgu eşliğinde okurun beğenisine sunuyorum. Bu bir roman olduğu kadar bir yüzleşme de. Kendimizle ve acılarımızla yüzleştiğimiz bir anlatı. Okurlarım önceki romanlarım için “beyin yakan” tabirini sık sık kullanırlar. Empat ise biraz can yakacak. Baştan uyarayım.

Polisiye edebiyata verdiğiniz emek ve Dedektif Dergi’ye gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ediyoruz. Yeni romanlarda görüşmek dileğiyle tüm okurlar adına kolaylıklar dileriz.

Bu güzel söyleşi için ben de size çok teşekkür ederim. Okurlarıma sevgi ve selamlarımı iletiyorum. Yeni hikâyelere…

SUÇUN MUTFAĞI

0

Planlı Kusursuzluğun Peşinde Bir Öykü Ustası, Reha Avkıran!


Suçun Mutfağı köşemizde bu sayı, ev sahibi sayılacak kadar bizden, çok üretken ve türe gönül vermiş bir ismi ağırlıyoruz: Dergimizin değerli editörlerinden, polisiye öykü yazarı Reha Avkıran.
Avkıran, polisiye yazımında tesadüflere yer bırakmayan, haritasız yola çıkmayan ve ipin ucunu asla kaçırmayan o titiz yazarlardan. Katili en baştan bilen, sahnelerini bir senarist inceliğiyle planlayan, adli tıptan hukuka uzanan başucu kitaplarını masasından eksik etmeyen bir kalemin mutfağına konuk oluyoruz bu kez.
Gerçek ile kurgu arasındaki o bıçak sırtı dengeden, Türkiye’de polisiye yazmanın hem heyecanlı hem de sokaktaki gerçeklikle çarpışan trajik yanlarına; karakterlerin iplerini elinde tutma becerisinden, editörleri bile hayran bırakan o “tertemiz” ilk taslakların sırrına kadar pek çok şeyi samimiyetle konuştuk.
Bir öykünün izini sürerken dijital dünyaya inat fiziksel defterlerin kokusundan vazgeçmeyen, temposu yüksek ve ayakları yere basan kurguların arkasındaki o disiplinli zihni keşfetmeye hazır mısınız?
Reha Avkıran’ın yazma rutinlerine, arşivleme alışkanlıklarına ve polisiye edebiyata dair net duruşuna ışık tutan bu keyifli söyleşiyle sizleri baş başa bırakıyoruz.
Keyifli okumalar!

Bir polisiye fikri sizde genellikle nerede ve nasıl doğar? Tek bir görüntü, bir cümle, bir karakter mi tetikler yoksa önce suç mu gelir?

Hepsi olabilir. Polisiye yazmaya kafayı takmışsanız bir süre sonra algıda seçicilik oluşuyor ve okuduğunuz, izlediğiniz, duyduğunuz her şeye “Bundan bir öykü çıkarabilir miyim?” diye bakmaya başlıyorsunuz. İnternet yokken, okuduğum gazetelerde görmüş olduğum ilginç haberleri kesip bir deftere yapıştırmak gibi bir alışkanlığım vardı. Bilim ve Teknik dergisi okurken bile “Bundan iyi bir öykü çıkar” diyerek arşivime aldığım bilimsel makaleler olmuştur. İnternetin yaygınlaşması ile gazetelerin web sitelerinden kopyala-yapıştır ile oluşturduğum birçok Word dosyası da halen arşivimin önemli bir bölümünü oluşturur. İlginç bir karakter, zekice işlenmiş bir suç, hepsi bana bir polisiye öykü fikri verebilir.

Hikâyeye başlarken sonunu bilir misiniz, yoksa yazarken mi keşfedersiniz? “Katil kim?” sorusunun cevabını en baştan koyar mısınız?

Tabii ki sonunu bilirim. İpuçlarını, şüphelileri ve katilin kim olduğunu bilerek kafamda kurguyu kabaca oluşturduktan sonra senaryo yazar gibi birkaç sayfalık bir treatman hazırlarım. Her sahnenin amacının ne olduğunu, nerede başlayacağını ve nerede biteceğini tespit ederim. Bu sayede yolculuğun nerede başlayacağı ve nerede, ne şekilde biteceği belli olur.

Sonunu bilmeden yazmaya başlamak, bir yol haritasının olmaması, sahnelerin gereksiz ve sıkıcı bir şekilde uzamasına neden olur.

Not tutma alışkanlığınız var mı? Defter, telefon, bilgisayar… Fikirlerinizi nasıl saklarsınız?

Yanımda her zaman küçük bir not defteri ve kalem bulundururum. Bir şeyler izlerken ya da okurken de bloknotum, defterim yanımdan eksik olmaz.  Telefona ya da bilgisayara not almaya bir türlü alışamadım.

Araştırma süreciniz nasıl işler? Gerçek polisiyeden, adli tıptan, hukuktan, mekândan ne kadar beslenirsiniz? Sahaya inmek mi, masa başı araştırması mı?

Tasarladığım öyküde bilmediğim ya da doğruluğundan emin olmadığım bir kısım varsa (tıbbi, hukuki vb.) mutlaka güvenilir kaynaklardan konuyu araştırırım. Bilgisayarımda infaz yasası, arama, gözaltına alma, olay yeri inceleme gibi konularla ilişkili karar ve tebliğlerin olduğu klasörlerim vardır. Takıldığım bir durum olduğunda kolaya kaçıp uydurmak yerine kaynağı açar doğru bilgiye ulaşmaya çalışırım.

Kriminal konularda Oğuz Karakuş’un Kriminalistik, Oğuz Polat’ın Kriminoloji, Prof. Dr. Doğan Soyaslan’ın Kriminoloji (Suç ve Ceza Bilimleri), Adli Tıp konusunda da Hamit Hancı’nın Adli Tıp ve Adli Bilimler, Prof. Dr. Oğuz Polat’ın Adli Tıp adlı eserleri başucu kitaplarımdır.

Yazarken daha rahat hissettirdiği, sahneyi gözümde daha kolay canlandırmamı sağladığı için suçlulara genellikle bildiğim mekanlarda suç işlettiririm.

Sahaya inmek gibi bir şansım olmadığından masa başı araştırması yapabiliyorum.

Gerçek ile kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurarsınız? Gerçeklik duygusu sizin için ne kadar önemli?

Tamamen hayal gücümden çıkanlar da vardır fakat öykülerim genellikle, önceki sorulardan birinde de yanıtladığım gibi, kıyısından köşesinden de olsa gerçek olaylara dayanır. Yazabilmem için, kurguladığım öykünün gerçekten olabileceğine en başında benim inanmam gerekir. Fakat hayatta bazen öyle uçuk kaçık olaylar meydana geliyor ki, okura “Yuh, böyle de olmaz ki ama” dedirtebiliyor. Gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığım bir öykü için “Böyle bir şey olmaz, olamaz, yazar çok zorlamış” şeklinde bir eleştiri almıştım.

Olay örgüsünü kurarken önce iskeleti mi çıkarırsınız, yoksa karakterler mi sizi sürükler?

Önce iskeleti kurar, karakterin beni yolumdan saptırmasına izin vermeden yazmaya çalışırım. Karakterlere fazla yüz verirseniz başlarına buyruk hareket etmeye başlarlar. 😊

Karakter yaratırken (özellikle dedektif/polis/suçlu tarafında) nelere dikkat edersiniz? Kötü karakter yazarken sınırınız var mı?

Benim üç-beş öyküm dışında ana karakterlerim zaten belli (Amirim ve çömezi Komiser Yardımcısı). Amirim yılların tecrübesini kuşanmış deneyimli bir polis, yardımcısı ise akademiyi yeni bitirmiş, öykünün de anlatıcısı olan taze bir polis. Kendi kendine sorduğu sorular ve akıl yürütmeleriyle aynı zamanda okurun da aklını kurcalayabilecek soruların yanıtlanmasına yardımcı olmak gibi bir işlev üstlenmiş durumda. Karakterlerimin süper kahramanlar gibi uçup kaçmamalarına, kusurlarıyla ve zaaflarıyla bizlerden biri olmasına önem veririm.

Kötü karakter yazarken sınırım yoktur fakat bunların yaptıkları zalimlikleri, gaddarlıkları ayrıntılarıyla yazmamaya gayret ederim. Cinayet çok korkunç bir biçimde işlenmiş olsa da cesedin durumunu ayrıntılarıyla vermek yerine adli tabibin bilimsel, daha yumuşak anlatımıyla vermeyi tercih ederim.

Mekânın (şehir, sokak, ev, oda) polisiye üzerindeki rolü metinlerinizde nasıl çalışır?

Olayların bildiğim, daha önce içinde bulunduğum mekanlarda geçmesine dikkat ederim. Bu da katili ya da dedektifleri iş üzerindeyken gözümde daha kolay canlandırmama yardımcı olur.

Yazarken sizi en çok zorlayan aşama hangisidir? Başlangıç mı, gelişim mi, final mi yoksa revizyon mu?

Başlangıç ve gelişimde pek zorlanmam fakat iş finale geldiğinde durum değişir. Önceden kurgumu kafamda tasarladığım, sahnelerimi belirlediğim için finale kadar her şey yolunda gider. Daha önce karar verdiğim finali yazarken aklıma çoğu zaman başka bir final gelir. Bu yeni fikir daha mı iyi olur, yoksa ilk düşündüğüm mü daha iyiydi derken zorlandığım birçok öyküm var.

Tıkandığınızda ne yaparsınız? Metni bırakır mısınız, zorlar mısınız, yürüyüşe mi çıkarsınız?

Öyküyü yazmadan önce tamamını kafamda tasarladığım için yazarken tıkanma yaşamam. Benim tıkanmalarım genellikle iyi bir fikir bulduğuma inanıp da o fikri geliştirmeye çalıştığım zamanlarda olur. İyi bir fikir bulduğuma inanırsam çabuk vazgeçmem, inatla geliştirmeye çalışırım. Aksaklığın nerede olduğunu bulmak için bazen kahve molası verir, bazen yürüyüşe çıkarım. Birkaç gün içinde içime sinen bir çözüm bulamazsam o fikir başka bir zaman tekrar üzerinde çalışmak üzere İşlemeyen Hikaye Fikirleri klasöründeki yerini alır.

Günlük/haftalık bir yazma rutininiz var mı? Belirli saatler, müzikler, ritüeller, vazgeçemedikleriniz?

Herhangi bir rutinim yok. Sabah erken kalkıp üç-beş saat yazan disiplinli yazarlara çok imrenirim. Genellikle daha sessiz olduğu için gece yazmayı tercih ederim. Müzik dinlemem, televizyon ya da radyo açmam.

Polisiye yazarken sizin için en kritik teknik mesele nedir? Tempo, ipucu yerleştirme, sürpriz, dil, atmosfer?

Öykünün temposunun düşmemesi için betimlemeleri ve diyalogları elimden geldiğince kısa kesmeye gayret ederim. Öykülerimin baş karakteri Amirim de sanıkların ve tanıkların lafı uzatmalarından hoşlanmadığı için bana bu konuda yardımcı olur sağ olsun. 😊

Okuru yanıltmak ile kandırmak arasındaki çizgiyi nasıl tanımlarsınız?

Katilin bulunmasına yarayacak ipuçlarını okurdan saklamamak, sona bırakmayıp öykünün doğal gelişimi içinde vermek gerekir diye düşünüyorum.

Mizahın (varsa) polisiyedeki işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Polisiye yapısı gereği sert bir tür. Zaman zaman ortamı yumuşatacak mizahi unsurların öyküye katılmasında bir sakınca olmadığını düşünüyorum.

İlk taslağınız ile yayımlanan metin arasında nasıl bir fark olur? Çok keser misiniz veya ekler misiniz?

Çok fazla fark olmaz. Daha önce de söylediğim gibi yazmaya oturduğumda öykü kafamda oluşmuştur ve elimde sahne bilgilerinin olduğu bir metin vardır.

Editörle çalışma süreciniz nasıldır? Dış göz metni nasıl değiştirir?

Yalnızca bir kitabım var. Bu kitabın yayınlanması aşamasında editörle birebir bir iletişimim olmadı. Genel Yayın Koordinatörü hanımefendinin söylediğine göre, “Bugüne kadar elime geçen en temiz metin” demiş kendisi.

Kendi metninizi bir okur gibi okuyabilir misiniz? Ne zaman “tamam” dersiniz?

Kendi yazdığım bir metni bir okur gibi okuyabilmem için aradan birkaç gün, belki bir hafta kadar bir zamanın geçmesi gerekiyor. Metin üzerinde çalışırken insan metinle çok haşır neşir olmaktan yaptığı bariz bir hatayı bile göremeyebiliyor (En azından bu benim için geçerli). Aradan bir süre geçtikten sonra metne kısmen yabancılaşınca bu hataları bir okur gibi görebiliyor.

Türkiye’de polisiye yazmanın size göre en heyecanlı ve en zor tarafı nedir?

Zor tarafı, zekice işlenmiş suçlar, cinayetler kurgulamak. Özellikle son on yıldır Türkiye adaletin olmadığı bir suç cenneti haline geldi. İnsanlar eskiden de (Çetin Altan’ın deyimiyle) matematik cinayetler işlemezlerdi fakat işin iyice suyu çıktı. İnsanlar artık “Nasıl olsa içeri girmem ya da birkaç yıl yatar çıkarım” güveniyle rahatça, herkesin gözleri önünde suç işliyorlar. Yirmi yaşında, yüze yakın suç kaydı olan biri cinayet işlediği için cezaevine gönderilmesine inanamıyor ve adliye koridorlarında “Beni nereye götürüyorsunuz? Serbest kalmam lazım,” diye bağırabiliyor.

Polisiye yazmaya yeni başlayan biri sizce ilk olarak neye odaklanmalı, neden?

Her şeyden önce konu ile ilgili temel kavramlara hakim olmaya odaklanmalı. Kriminoloji, adli tıp, olay yeri inceleme, polis teşkilatının yapısı gibi polisiyenin olmazsa olmazlarını öğrenmeli ki, roman ya da öyküsünün bir yerinde okura “Bu ne ya, böyle şey mi olur?” dedirtmemeli.

YENİ ÇIKAN POLİSİYE KİTAPLAR

BIR BERBER BIR BERBERE / ZEHIRLI KALEM ÖYKÜLERI 6

Derleyici: Gencoy Sümer

Yayınevi:Herdem Kitap

Dedektif Dergi’nin 2020 yılında başlattığı ve polisiye edebiyatımıza nitelikli eserler kazandırmayı amaçlayan köklü geleneği, Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülleri altıncı yılında yeni ve taze kalemlerle geri dönüyor. Daha önceki yıllarda yayımlanan seçkilerin ardından gelen bu altıncı kitap, edebiyatımızın gelecekteki önemli polisiye yazarları olmaya aday genç yeteneklerin ilk eserlerini okurla buluşturuyor.
Çağatay Yaşmut, Emel Aslan, Günay Gafur, Dilan Yamaç ve Gencoy Sümer’den oluşan seçici kurulun titiz değerlendirmeleriyle belirlenen bu dokuz öykü, polisiye türünün ülkemizdeki dinamizmini ve çeşitliliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Sırlar aydınlanmayı, suçlular ise yüzleşmeyi bekliyor.
Hazırsanız, Zehirli Kalem’in altıncısının izini sürme sırası şimdi sizde. (Tanıtım bülteninden)


MUAZZEZ’İN KÜPESİ – Geçmişten Günümüze Tefrika Romanlar Dizisi

Derleyici: Dr. Handan Gürbüz Yeni

Yayınevi: Serüven Kitap

İhsan isimli yazara ait Muazzez’in Küpesi; oyun içinde oyun, gizem içinde gizem barındıran esrarengiz bir eser.
 
Bir muallim, genç bir zabit ve Hüsnü Bey’in yeğeni Emin… Bu üç gencin ortak özelliği, Mürüvvet’in nişanlısı olmaları ve kısa aralıklarla ölmeleri…
Kendi yeğeninin ölümünün ardındaki gerçeğe ulaşmak isteyen Hüsnü Bey, onun katil ya da katillerini bulmak için kahramanımız Avukat Sadi Bey’e gider. Sadi Bey, olayı ilgi çekici bulur ve yardımcısı Nihat’la yeni bir maceraya girişirler.
Cinlerin, perilerin kol gezdiği bir konak etrafında şekillenen olaylar dizisi, Nihat’ın tuzağa düşürülmek istenmesiyle daha da karmaşık bir hâl alır. Nihat, kendine kurulan tuzaktan kurtulabilecek mi yoksa çözmek istedikleri olaylar, onun ve Sadi’nin sonunu mu getirecek?



KARANLIKTA BİR FERYAT: CİNAYET VE GİZEM – Geçmişten Günümüze Tefrika Romanlar Dizisi

Derleyici: Dr. Handan Gürbüz Yeni

Yayınevi: Serüven Yayınevi

Kanlıca yoluna doğru giderken Ruhi Bey’e bir mektup gelir. Mektup babası Necmettin Efendi tarafından yazılmıştır. Necmettin Efendi, oğluna hasret kaldığını ve yakında yanına geleceğini söylemektedir. Ruhi, babasını karşılamak üzere Hayri Bey ile Hisar’a gider. İskeleye vardıklarında karanlıklar içinde inleyen bir ses duyarlar. Bu ses Ruhi’nin yıllardır görmediği babası Necmettin Efendi’ye aittir. Ruhi, babasını bulduğunda her şey için çok geçtir. Necmettin Efendi, oğlunun kucağında can verir.
Ruhi, babasının katilini bulmak için işinde çok iyi olan birilerini bulur. Bu kişiler birçok karmaşık cinayeti çözmüş Avukat Sadi ve onun yardımcısı Nihat’tır.
İhsan, bu eserinde sizleri gizemli bir cinayetin ortasına atarken satır aralarında İstanbul’un eski sokaklarında dolaşmaya davet ediyor


RATH – Gereon Rath’ın Onuncu Vakası

Yazar: Volker Kutscher

Çevirmen: Gülçin Wilhelm

Yayınevi: İletişim Yayınları

Volker Kutscher’in tarihî siyasi polisiye dizisinin onuncu ve son romanı Rath, okura soluk kesici bir final sunuyor. Öldü bilinen komiser Gereon Rath, gizlice Almanya’ya döner. Hem ölüm döşeğindeki babasını görmek için, hem büyük aşkı, karısı Charly’yle yeniden buluşmak için, hem de intikam için. Üstelik, Rath’la Charly’nin eski evlatlıklarının da başı beladadır… İki sevgilinin kavuşması ve kavuşamaması… Karışık intikam hesaplaşmaları… Şantaj numaraları… Rath’la karısının Hitler Gençliği üyesi evlatlıklarının Yahudi sevgilisinden doğan bebeğin esrarı… Arka planda, Nazi rejiminin gitgide sertleştiği, gündelik hayatın tamamen kıskaca alındığı koşulların etkili bir tasviri yer alıyor. Olaylar, Yahudileri toplu olarak sürmeye, kapatmaya, imhaya giden ilk adımların atıldığı günlerde geçiyor. (Tanıtım Bülteninden)


EMPAT

Yazar: Günay Gafur

Yayınevi: Kırmızı Kedi

Bir çocuğun kâbusu herkesin uykularını kaçırır!
Polisiye edebiyatın dikkat çeken isimlerinden Günay Gafur’un kaleme aldığı Empat, okuru geçmişin yükü, kayıp duygusu ve insan ruhunun karanlık tarafıyla hesaplaştıran psikolojik bir yolculuğa çıkarıyor.
Sekiz yaşındaki Güney’in bir yaz akşamı başlayan masum görünen çocukluk oyunu, kısa süre içinde ölümle, sırlarla ve “hatırasız olma” fikriyle örülü büyük bir labirente dönüşüyor. Gölün dibinden yükselen fısıltılar, kaybolan bebekler, yarım kalmış hayatlar ve kuşaktan kuşağa taşınan travmalar… Empat, okuru bir suçun peşinde, insan zihninin en kırılgan bölgelerine sürüklüyor.
Güçlü dili, sinematografik sahneleri ve unutulmaz karakterleriyle Empat, çağdaş Türk polisiyesinde ayrıksı bir yerde duruyor. Hafızanın, suçun ve vicdanın iç içe geçtiği bu roman, ödüllü yazar Günay Gafur’un karanlık atmosfer kurmadaki ustalığını bir kez daha ortaya koyuyor.


SANDİMA TABLETİ

Yazar: Cem Kozlu

Yayınevi: Remzi Kitabevi

Genç arkeolog Elâ, çalıştığı müzenin sessiz koridorlarında dolaşan görünmez tehlikeyi ilk fark eden kişi olur. MÖ 2. binyılın ortalarına tarihlenen ve Anadolu’nun kadim halklarından Luvilerin henüz tam çözülememiş dilinde yazılmış Sandima Tableti, artık güvende değildir. Birileri onu çalmak üzeredir.
 
Bu tableti sıradan bir arkeolojik buluntu değildir. Deşifre edilirse insanlık tarihinin en köklü kabullerinden birini geçersiz kılabilecek sarsıcı bir gerçeğin kapısını aralayacaktır.
 
Elâ’nın yolu kariyerini, gerçeğin peşinden gitmek uğruna kaybetmiş ünlü bir gazeteciyle kesişir. Güçlerini birleştirip olayın üzerine gittiklerinde, karanlık bir planın içine çekildiklerini fark ederler.
 
Karşılarında, sıradan kaçakçılar değil, iyi organize olmuş, acımasız ve her yere sızabilen bir yapı vardır. Ve bu yapı, gerçeğin ortaya çıkmasını engellemek için her şeyi göze almıştır. (Tanıtım Bülteninden)


KAYIP KUŞ SESLERİ (ÇOCUK EDEBİYATI)

Yazar: Suat Duman

Yayınevi: Günışığı Kitaplığı

Sessizliğin gürültüsünde gizemli bir macera!
Günışığı Kitaplığı’ndan 30. yılına özel yepyeni Gizemli Maceralar koleksiyonunun ilk dizisi,
ödüllü polisiye yazarı Suat Duman’dan.
 
Suat Duman’ın gizem dolu macera dizisi “Mars Vulpes”in ilk romanı, okulda yaşanan esrarengiz olayların peşindeki sıra dışı üç arkadaşın hikâyesini anlatıyor. Hassas algıya sahip bir kahramanın gözünden, okul bahçesini saran tuhaf sessizliğin
ve kaybolan kuş seslerinin izini sürüyor. Çocukların
merak ve ilgilerini yüceltirken, çevrelerindeki dünyayı
gözlemlemelerinin, doğaya duyarlı bakışlarının önemini hatırlatıyor. Adeta bir dedektif soruşturması gibi ilerleyen hikâye, doğayı koruma çağrısını cesaret ve dostlukla harmanlıyor.

Gelişmiş duyulara sahip olan Mars Vulpes, bir sabah okul bahçesinde bir tuhaflık fark eder: Kakadu kuşlarının her zamanki cıvıltıları kesilmiştir. Üstelik, şampiyonluk kupası da kayıptır ve öğretmenler hayaletlerle ilgili tuhaf sorular sormaktadır. Mars, arkadaşları Güneş ve Cemil’le ipuçlarını birleştirdikçe sessizliğin ardında gizli bir düzeneğin ve beklenmedik bir planın izleri belirir. Okulu şenlendiren kuşların sesini kim, neden kesmiştir? (Tanıtım Bülteninden)


PAYİTAHTIN GÖLGESİ SON HAMLE

Yazar: Furkan Güler

Yayınevi: Tilki Kitap

HAKİKAT, EN ÇOK GİZLENMEK İSTENDİĞİ YERDE PARLAR. 
Londra’nın gri kaldırımlarından Payitahtın altın varaklı kapılarına uzanan, nefes kesen bir kördüğüm.
Bir yanda dünyayı ateşe vermek isteyen, kaosun soğuk mimarı. Diğer yanda onu durdurmak için zekâsını kılıç gibi kullanan bir dedektif ve bir İmparatorluğun yalnız muhafızı.
Bu hikâye, sadece bir suç ve ceza macerası değil; tarihin akışını değiştirmek üzere kurulmuş devasa bir kurgunun, gölgeler içindeki düellosudur. Mühürlü zarflarda saklanan sırlar, koridorlarda yankılanan fısıltılar ve bir satranç tahtasına dönüşen koca bir coğrafya…
İki büyük zekâ karşı karşıya geldiğinde, gürültü kopmaz. Sadece sessizlik derinleşir.
Perde kapandığında sahnede kim kalacak? Akıl mı, yoksa kaos mu?
“Bazı hamleler, oyun bittikten sonra bile yankılanmaya devam eder.” (Tanıtım Bülteninden)


AZOT NARKOZU

Yazar: Hüseyin Bul

Yayınevi: NA Yayınları

Bir İzmir Polisiyesi: Şehrin gürültüsünden, rüzgârından ve insanlarının sakladığı karanlık dehlizlerden gelen bir çığlık.

“Sana ait olmayan bir hayatın içinde, kendine yabancı bir sesle konuşmaya başladığında; gerçekle kurgunun, uykuyla uyanıklığın arasındaki o ince çizgi kopmak üzeredir.”

İzmir’in puslu sokaklarında, birbirine teğet geçen hayatlar, çözülemeyen sırlar ve bastırılmış öfkeler… Psikiyatrist Dr. Dilşah Şeker’in kapısını çalan kadınlar, sadece uykusuzluklarından ya da mutsuzluklarından kurtulmak istemiyorlar; onlar, kendilerini yavaş yavaş tüketen “evcilik oyunlarını” yıkmaya çalışıyorlar.

Azot Narkozu, vurdumduymazlığın, ihanetin ve bastırılmış şiddetin nefes kesen hikâyesi. Görünürde sıradan bir hayatın, bir yastığın altına gizlenmiş ne kadar derin bir uçurum olabileceğini gözler önüne seriyor. İzmir’in dokusuna işlediği bu polisiye romanda köşeye sıkışan ve çaresiz kalan insanların karanlık yanlarını gösteriyor okura; zira kabuk kırıldığında, içinden çıkacak olanın ne kadar karanlık olabileceğini kimse tahmin edemez. (Tanıtım Bülteninden)


SATILIK

Yazar: Ercan Taştekin

Yayınevi: Dark İstanbul

Emekli emniyet mensubu Ercan Taşdemiş meslek tecrübelerini kurgu ile harmanlıyor.

Suç dünyasını bir polisin kaleminden ve gözünden görmek izleyenler Yediği kurşunlarla kalbura dönmüş soldaki şişman ve oldukça yaşlı cesedin tertemiz, ak pak ellerinden, bakımlı modern kesim kırlaşmış saçlarından ve üzerindeki pahalı eşofmanlar ile spor ayakkabılarından epeyce zengin olduğu anlaşılıyordu.
Ürkütücü kan gölüne inat, sol yüzük parmağındaki pahalı kalın altın alyans pırıl pırıl parıldıyordu. Saçları yer yer beyazlamış, irikıyım, kırklı yaşlarda, atletik yapılı, uzun boylu sağdaki ceset de diğeri gibi yediği mermilerle delik deşik olmuştu.
Genzimi yakan tiksindirici kan ve barut kokusu içinde, iki elimle halen sıkı sıkıya tuttuğum silahımı sağa sola doğrultarak, gözlerimi kısıp etrafı kolaçan ettim. Bir adım daha attım, sessiz ve dikkatlice. (Tanıtım bülteninden)


BU DÜNYADA YAŞAMAK

Yazar: Hikmet Hükümenoğlu

Yayınevi: İthaki Yayınları

Bu Dünyada Yaşamak, kişisel olanla politik olanın kesiştiği, temposu hiç düşmeyen, sarsıcı bir Yenikent polisiyesi.
 
İster bağımsız bir roman ister Sonra Gözler Görür’ün devamı olarak okunabilecek bu yeni Yenikent macerasında, uluslararası film festivalinin ünlü konuklarından birinin ani ölümü şehirde büyük şaşkınlık ve şüphe yaratır. Olayın peşine düşen gazeteci Ezgi Sezgin, Yenikent’in derinlere gömülmüş karanlık geçmişine doğru ilerler.
 
Ezgi, bir yandan bu esrarengiz ölümü aydınlatmaya çalışırken, diğer yandan darbe yıllarından bugüne uzanan korkunç sırların izini sürer. Gerçeğe ulaştığında kendisini tehlikenin tam ortasında bulur. (Tanıtım bülteninden)
 

POLİSİYE FİLM VE DİZİ REHBERİ

0

BIG MISTAKES (2026-)

IMDb: 7.2

Schitt’s Creek dizisinin Emmy ödüllü yaratıcısı Dan Levy ile Rachel Sennott (I Love LA) birlikte yarattığı Amerikan yapımı suç komedi dizisi Big Mistakes, 9 Nisan’da Netflix’te izleyiciyle buluştu. İlk sezonu 8 bölümden oluşan dizi 2. sezon onayını da aldı.

Başrolleri Dan Levy ve Taylor Ortega paylaşırken kadroda ayrıca Laurie Metcalf, Abby Quinn, Jack Innanen, Elizabeth Perkins ve Türk oyuncu Boran Kuzum yer alıyor. Laurie Metcalf, dizideki performansıyla Gotham TV Ödülleri’nde “Komedi Dizisi En İyi Yardımcı Oyuncu” kategorisinde ödül kazandı.

Aile komedisi ile organize suç hikayesini kara mizah eşliğinde bir araya getiren Big Mistakes hayatlarını bir türlü rayına oturtamamış iki kardeşi anlatıyor. Nicky, küçük bir kasabada görev yapan açık eşcinsel bir papazdır. Kız kardeşi Morgan ise dürtüsel kararlar almaya yatkın, başını sık sık belaya sokan bir öğretmendir.

Birbirlerinden çok farklı karakterlere sahip kardeşler, ölüm döşeğindeki büyükanneleri nedeniyle verdikleri ve masum görünen bir kararın ardından kendilerini aniden organize suç dünyasının içinde bulurlar. Başlangıçta küçük bir hataymış gibi görünen olaylar, kısa süre içinde şantaj, başarısız planlar, yasa dışı işler ve ilişkiler, tehlikeli görevler ve giderek büyüyen bir kaosa dönüşür.

Not: Dizide ana karakterlerden biri olarak rol alan Boran Kuzum, Yusuf adlı organize suç şebekesinin elemanlarından, Türk bir karakteri canlandırıyor.


A GOOD GIRL’S GUIDE TO MURDER (2024-)

IMDb: 6.8

A Good Girl’s Guide to Murder, İngiliz yazar Holly Jackson’ın kaleme aldığı genç yetişkin polisiye roman serisinden uyarlanan İngiliz yapımı bir gizem ve suç dizisi. Dizi adını serinin ilk kitabından almış.

Temmuz 2024’te izleyiciyle buluşan dizi, BBC ve Netflix ortaklığıyla ekrana geliyor. 2. sezonu 27 Mayıs’ta yayınlandı. Üçleme roman serisinin son kitabını konu alan 3. ve son sezonun onay haberi yakın zaman önce duyuruldu. İlk iki sezonu altışar bölümden oluşan yapımın gelecek sezonu dört bölüm sürecek.

Netflix’in bir diğer dizisi Wednesday’le tanınan Emma Meyers’in başrolünde olduğu dizide Zain Iqbal, Asha Banks, Yali Topol Margalith, Jude Morgan-Collie, Henry Ashton, Anna Maxwell Martin, Gary Beadle, Mathew Baynton, Carla Woodcock, Yasmin Al-Khudhairi ve Raiko Gohara de rol alıyor.

"Six young people sit and pose on historic stone steps outside an old church building, dressed in colorful casual outfits, creating a moody and thoughtful atmosphere in a picturesque outdoor setting."
A Good Girl’s Guide to Murder: Season 2. (L-R) Yali Topol Margalith as Lauren Gibson, Jude Morgan-Collie as Connor Reynolds, Freddie England as Robin Hastings, Asha Banks as Cara Ward, Emma Myers as Pip Fitz-Amobi, and Zain Iqbal as Ravi Singh in A Good Girl’s Guide to Murder: Season 2. Cr. NETFLIX © 2026

“Katil kim?” temasıyla başlayan dizi, sakin ve güvenli gözüken küçük bir İngiliz kasabasında geçiyor. Beş yıl önce yaşanan ve herkes tarafından çözüldüğü düşünülen bir cinayet vakası, lise öğrencisi Pippa “Pip” Fitz-Amobi‘nin dikkatini çeker. Kasabanın gözde öğrencilerinden Andie Bell öldürülmüş, erkek arkadaşı Sal Singh suçlu ilan edilmiş ve kısa süre sonra hayatını kaybetmiştir. Olay kapandığı için kimsenin geçmişi kurcalamaya da niyeti yoktur.

Ancak Pip, bir okul projesi için bu vakayı araştırmaya başlar ve olayla ilgili resmi hikâyedeki bazı boşlukları fark eder. Sal’in gerçekten suçlu olduğuna inanmaz ve kendi araştırmasını derinleştirdikçe (tabii ki) kasabanın sakinlerinin sakladığı sırlar ortaya çıkmaya başlar. Pip’in bu yoldaki en büyük destekçisi Sal’in kardeşi Ravi Singh olur. İkili birlikte geçmişte yaşananları araştırırken kendilerini yalanlar, gizli ilişkiler, tehditler ve yeni tehlikelerin ortasında bulur.

Gençlik draması, psikolojik gerilim ve suç soruşturmasını bir araya getiren A Good Girl’s Guide to Murder; sosyal medya, itibar, toplumsal önyargılar ve küçük topluluklarda gerçeğin nasıl gizlenebildiği gibi temalara da değiniyor.

Not: Bahsi geçen roman serisinin kitapları (İyi Bir Kızın Cinayet Rehberiİyi Kız Kötü Sonİyi Kız Ölüme Çok Yakın) ülkemizde Epsilon Yayınevi tarafından yayımlandı.


WASTEMAN (2025)

IMDb: 7.2

İngiliz yapımı bir suç-gerilim filmi ve hapishane draması olan Wasteman’in yönetmenliğini Cal McMau üstlenirken, senaryosunu Hunter Andrews ve Eoin Doran kaleme aldı ve yapımını Agile Films üstlendi.

Filmin başrolünde David Jonsson ve Tom Blyth yer alıyor, onlara Alex Hassell, Corin Silva, Neil Linpow, Paul Hilton, Layton Blake, Fred Muthui gibi isimler eşlik ediyor. Daha önce Safdie Kardeşler’in yöneteceği haberleriyle gündemde olan Wasteman, ikilinin Uncut Gems’e öncelik vermesiyle birkaç yıl sürüncemede kaldı. Film aynı zamanda Cal McMau’nun ilk uzun metraj film projesi olarak öne çıkıyor ve dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl Toronto International Film Festival’de gerçekleştirdi.

13 yıldır hapiste bulunan ve şartlı tahliyeyle özgürlüğe kavuşmayı uman Taylor, yıllardır görüşmediği oğluyla yeniden bağ kurma fırsatına tutunmaktadır. Ancak tam da bu dönemde koğuşuna karizmatik, tehlikeli ve öngörülemez yeni mahkûm Dee gelir.

Başlangıçta sıradan bir hücre arkadaşlığı gibi görünen ilişki, zamanla karmaşık bir dostluğa dönüşür. Dee’nin hapishanedeki güç dengelerini değiştirmesi, uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı mahkûmlarla çatışmaya girmesi ve Taylor’ı da kendi dünyasına çekmesi yaklaşan tahliyesini riske atar. Taylor bir yandan özgürlüğüne kavuşmak isterken diğer yandan Dee’ye karşı geliştirdiği dostluk ve sadakat duygularıyla mücadele etmek zorunda kalır. Hapishane içindeki şiddet, baskı ve hayatta kalma mücadelesi giderek kontrolden çıkarken Taylor hayatını değiştirecek bir seçim yapmak zorunda kalır.


DEAD MAN’S WIRE (2025)

IMDb: 6.5

Gus Van Sant’ın yönetmenliğini üstlendiği bir suç-gerilim filmi olan Dead Man’s Wire, gerçek olaylardan esinlenen bir biyografik drama.

Başrolde Bill Skarsgård yer alırken, ona Dacre Montgomery, Colman Domingo, Al Pacino, Cary Elwes, Hamish Linklater, William Goldenberg ve Myha’la gibi oyuncular eşlik ediyor. Senaryosunu Austin Kolodney kaleme aldı ve film, dünya prömiyerini 2025 Venedik Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Ülkemizde 27 Şubat’ta vizyona girerek üç hafta vizyonda kaldı.

Dead Man’s Wire, 1977 yılında Indianapolis’te yaşanan ve ABD tarihinin sıra dışı rehine krizlerinden biri olarak kabul edilen olayları konu alıyor. Hikâye, ekonomik sıkıntılar ve kişisel sorunlarla mücadele eden eski emlak uzmanı Tony Kiritsis etrafında şekilleniyor. Kiritsis, kendisini finansal açıdan mahvettiğine inandığı bir ipotek şirketi yöneticisini rehin alır ve boynuna, tetiği doğrudan bağlı olan özel bir av tüfeği düzeneği yerleştirir. Dolayısıyla ufak bir hata, rehinenin anında ölümü anlamına gelecektir.

Televizyon ekipleri, polis müzakerecileri, siyasetçiler ve kamuoyu günler boyunca krizi takip ederken, Tony Kiritsis de medya aracılığıyla sesini duyurmaya çalışır. Olay kısa sürede yerel bir suç vakasının ötesine geçerek ülke çapında bir gösteriye dönüşür.

Dead Man’s Wire, sadece bir rehine krizini değil; Amerikan medya kültürünü, ekonomik çaresizliği, bireysel öfkeyi ve toplumun sansasyon merakını da mercek altına alıyor.

İSKEMLE GICIRTILARI ARASINDA

0

“Herkes karşısındakini sadece bildiği ve sevgiden anladığı biçimde sevebiliyor.”

“Sevmek ya da sevgiyi göstermek geliştirilebilir bir eylem değil mi yani?”

“Bence değil. Mesela babam çocuklarına sevgisini göstermek isterse sadece başımızı okşardı. Bize sarıldığını hiç bilmem. Ben de çocuklarıma sarılmadım hiç. Şimdi torunumu kucaklamak istiyor, beceremiyorum. Elim hemen saçlarına gidiyor.”

“Kendindeki eksiğin farkındayken bunu düzeltmek istememen değişime karşı bir çeşit direniş değil mi?”

“Başkasını düzeltmeye çalışmak kendini düzeltmekten daha kolay ve keyiflidir bizim toplumda. Yazım hatalarını bulmak için kâğıdı karalayıp duranlar iş hatalı kelimelerin doğrularını yazmak olunca üşenirler.”

“Anlaşıldı, cesaretin yok azizim.”

Kahvehanenin girişine en yakın masalardan birinde kendine yer bulmuş, üçüncü bardak çayını içmekle meşgul olan Zafer, okey taşlarının çıkardığı şıkırtıların arasında yan masadan yükselen ve kendisine musiki gibi gelen bu sohbeti bir süredir keyifle dinliyordu. Samimi dostlar olduklarını vücut dilleriyle belli eden bu iki adam, kahvehanede olması beklenen biçimde bir sohbetten fersah fersah uzaktaydılar. Ne siyasetten ne ekonomiden konuşmuşlardı. Spora biraz değinmişlerdi. Ancak konu, günlerdir herkesin dilinde olan Osimhen değildi. Art arda ikinci Fransa Açık ve dördüncü Grand Slam zaferini elde eden İspanyol Carlos Alcaraz ile İtalyan Jannik Sinner arasındaki beş saat yirmi dokuz dakika süren maç üzerineydi konuşma. Ondan hemen öncesinde Muhyiddin İbni Arabi’nin “Ayan-ı Sabite” kavramı üzerine konuşurken konuyu nasıl tenis maçına bağlamışlardı, Zafer’in bunu başkasına aktarması mümkün değildi.

“Başka bir isteğin var mı abi?” diye sordu masadaki boş bardağı almaya gelen kahvehaneci.

“Bana bir şarj aleti, bir araba, bir şoför, cüzdan gönder,” dedi Zafer gülerek. Kahvehaneci, kaşlarını çatarak bakınca “Benim Yadigâr beni yolda bıraktı. Beklemekten başka çare yok anlayacağın. Sade bir kahve yapıver, çay içimi kıydı,” diye ekledi. Kahvehaneci pek de açıklayıcı olmayan bu açıklamayı çözmeye uğraşmak niyetinde değildi, diğer masaları dolaşmayı tercih etti.

Bir soruşturma dosyası nedeniyle yolunun düştüğü bu mahalleye ilk defa geliyordu Zafer. İşini bitirmiş büroya dönecekken külüstür arabası yine su koyuvermiş, onu yarı yolda bırakmıştı. Taksiye bineyim, arabayı sonra alırım, diye düşünmüş ancak kuş uçmaz kervan geçmez denecek kadar olmasa da taksi uğramaz bir yerde olduğunu kısa sürede fark etmişti. Bu farkındalığa cüzdanı da büroda bıraktığı eklenince tek çare Hüseyin’i aramış, durumu anlatmıştı ama şarjı can çekişen telefonu daha konum yollayamadan karanlığa gömülmüştü.

Cüzdan yoktu, cepte para yoktu, ezberden hatırlayabildiği tek numara rahmetli annesinin numarasıydı. Hüseyin bu zorlu sınavı başarıyla geçemezse son çare internetten büronun telefonuna bakacaktı. Sinirleri bozulan, normalde pek küfürbaz olmayan Zafer sandıkta sakladığı tüm tozlu küfürleri peş peşe sıraladıktan sonra hem havanın boğucu sıcağından kurtulmak hem de biraz sakinleşmek için bu kahvehaneye oturmuştu. Cebinde para olmamasına rağmen peş peşe çay söyleyip durmuştu.

Dışarıdaki kavurucu sıcağa inat bir serinlikte olan döküntü kahvehanede rastlayabileceğini hiç hayal etmediği ve bir süredir kulak misafiri kesildiği muhabbetin hoşluğu Zafer’in sinirlerini gevşetmiş, büroyu arama fikrini bile unutturmuştu. Hüseyin bir süre daha gelmese iyi olurdu hatta. Bunları düşünürken kulağına çalınan son cümle mevcut durumuna yüklediği tüm büyüyü bir anda bozdu: “Aman sen de arkadaş! Polis ne derse desin, ikimiz de biliyoruz ki düpedüz cinayetti. Onca yıl onlarla çalıştın, hiç kafası çalışan bir polise rastladın mı?”

Zafer’in polis damarı, “Laaaaayn!” diye bağırarak yuvarlak masaya yumruğunu vururken dışarıdan görünen ve günün sabır sınavıyla sınanan Zafer elini havaya kaldırıp “Kahveci, benim kahve üç olsun,” diye seslendi. “Dayılar izin verirse onlara da kahve ısmarlayayım.”

Zafer yerinden kalktı. “Sohbetinizi bölmek istemem ama izniniz olursa katılmak isterim,” dedi ve kendisini buyur eden iki arkadaşın masasına yaslı sandalyelerden birini çekerek oturdu.

“Hoş gelmişsin. Buralardan değilsin belli. Misafir misin?”

Zafer başına gelenleri, kahveye yolunun nasıl düştüğünü mahalleye bir soruşturma nedeniyle gelmiş olduğu kısmını es geçerek hızlıca anlattı. Sohbetlerine kulak misafiri olduğunu ve çok keyif aldığını da eklemeyi unutmadı. Gözlüğünü alnının ortasına yerleştirmiş olan aldıkları iltifatlardan hoşnut olmuştu, kahkaha attı. “Bu delikanlı bize kahve ısmarlayacağını söyleyip içtiği çayları da bize ödetmesin Selami?” Adamın soru sormadığı, şaka yaptığı sesinden belliydi.

“Olur olur. Burası İstanbul. Herkes birbirine yıkılmanın derdinde,” diyen Selami Bey’in ses tonu şaka yapıp yapmadığını ele vermeyince Zafer, “Paramız yoksa itibarımız vardır, merak etmeyin. Kırk yıllık hatırımız da olur kahveler gelince inşallah,” dedi. “Polis diyordunuz? Cinayet diyordunuz, merak ettim. Hayrola?”

Selami, arkadaşına dikti gözlerini. Konuşmak için ondan onay bekler gibiydi. Beklediği onay gelmeyince topu arkadaşına attı. “Mümtaz anlatsın.” Mümtaz alnının ortasındaki gözlüğü burnunun üstüne indirdi ve gözlüğün üstünden bakıp Zafer’i tarttı.

“Bizim buralar kendi hâlindedir, sessizdir ve pek kirlenmemiştir evlat. İki saattir gözün kapıda, geleni geçeni süzersin, sen de fark etmişsindir herkes birbirini tanır.  Anne ve kızı, buraya taşındıklarında tüm mahalleli bir ay boyunca sadece onları konuştu. Türlü türlü şeyler uydurdular haklarında. Ne ajanlıkları kaldı ne o biçimlikleri… Geceleri eve giren çıkanın haddi hesabı yok, diyenler bile oldu ama dedikoduyla kaldı bunlar.”

Zafer soruşturma yürütüyor olsa araya girer, sorular sorar, özellikle “onlar” kim hemen öğrenmiş olurdu. Ancak dayıları şüphelendirmek ya da görevi nedeniyle tedirgin etmek istemiyordu, sessiz kalmaya devam etti.

“Kızcağız ne güzeldi, değil mi Mümtaz? Taş bebek gibiydi.”

“Taş… Buz kütlesi desen daha doğru olur.”

“Öyle deme Mümtaz, günah. Ölünün arkasından… Hem ne der şair; Bir gün/ kar yağarken/ yahut/ bir gece /yahut/ bir öğle sıcağında/ hangimiz ilk önce/ nasıl ve nerede öleceğiz?”

İskemle gıcırtılarına karışan şiirin kime ait olduğunu hatırlamak için duraksayan Mümtaz, “Aman Selami sen de…” dedi kafasını sallayarak. “Hoca kesilme yine başımıza, delikanlı sordu biz de anlatıyoruz. Anlatıyoruz anlatmasına da delikanlının şaşkın bakışlara bakarsan lafa çok orta yerden girdik anlaşılan.”

Mümtaz ve Selami güldüler. Ne neşe ne karşıdakiyle alay vardı bu gülüşmede. Tamamen dostlukla, yaşanmışlıkların getirdiği samimiyetle doluydu. Zafer sinirlenmedi, hatta o da gülümsüyordu.

“Mümtaz dayı, gel önce bir tanışalım. Ben Zafer, devlet memuruyum. Ellerinizden öper bir evladın babasıyım. Siz emeklisiniz sanırım.”

“Öyleyim evlat. Ben emekli hâkim Mümtaz Hodul, arkadaşım da ta çocukluktan beridir arkadaşım olan Selami Çiftler. Kendisi de edebiyat profesörüdür.”

“Emekli profesör,” diye ekledi Selami Çiftler.

Zafer “Memnun oldum, sohbetteki derinliğin, kalitenin sebebini de böylece anlamış oldum efendim,” dedi ikisinin de ellerini sıkarken. “Herkesin her şeyden anladığını iddia ettiği ama konuşurken hiçbir şey anlatamadığı, cehaletin kostüm gibi giyildiği günlerdeyiz malum. İnsan böyle sohbetlere hasret kalıyor.”

Mümtaz bu iltifatı başıyla kabul etmekle yetinirken Selami’nin yüzünde güller açmıştı.

“İzniniz olursa sormak isterim, az önce bahsettiğiniz anne kız ne zaman gelmişlerdi buraya, sonra ne oldu?”

“Sen de bizim gibi böyle gizemli olayları seviyorsun anlaşılan,” dedi Selami. “Ben çok severim. Mümtaz da sağ olsun, anlatır bana. Yıllarca ne davalara baktı, nice olaylar çözdü Mümtaz.”

“Ah Selami! Seni duyan da beni ağır ceza mahkemelerinde hâkimlik yaptım zanneder. Ben aile mahkemelerinde ağarttım bu saçları.”

“Her zaman ‘Bazı eşler birbirlerini yaşarken öldürür’ demez misin? Bakma sen ona Zafer kardeşim, dehasıyla övünenleri cebinden çıkaracak kadar dâhi sayılır kendisi.”

“Estağfurullah… Selami mesleği icabı mübalağa etmeyi, metni süslemeyi biraz sever. Bizimkisi dâhilik değil evladım, sadece deneyim. Neyse dönelim konumuza, vaktin vardır inşallah. Çünkü bu konu biraz karışık ve uzun…”

“Arkadaş bekliyorum, gelip gelmeyeceği de meçhul. Vaktim var yani day… efendim.” Masaya bırakılan kahvelere dikti gözlerini ve Mümtaz’ın konuşmasını bekledi.

“Ben emekli olalı on bir yıl oldu evladım. Mahkeme salonlarında geçen bir ömürden sonra insan sükûnet arıyor. Beş yıl kadar daha Ankara’nın soğuk havasını çekmeye devam ettim. Sonra benim hanım vefat etti, çocuk evlendi, kaldım mı bir başıma. Herkes Ege’ye yerleşeceğimi düşünürken ben doğduğum bu mahalleye geri döndüm. Selami’nin eşi Nevin’in hastalığı yeni başlamıştı o zamanlar. Önce; dostuma destek olurum birkaç ay, ardından babadan kalma evi de satar yerleşirim bir sahil kasabasına diye düşünmüştüm, sonra tatlı geldi buralar, kaldık öyle. Tanıdık ve güvenilir insanlar arasında olmak insana iyi gelir bizim yaşlarda. Neyse… Üç yıl önceydi, Anna ve annesi Rosa küçük bir kamyonete sığacak kadar eşyayla geldiler mahalleye ve benim evin hemen bitişiğindeki küçük bahçeli eve yerleştiler.”

“Anna, İbranice lütuf, zarafet, iyilik anlamlarına gelir. Rosa, ise İtalyanca ve pek çok dilde gül çiçeğini temsil eder.”

“Profesör! Dağıtma konuyu,” diye çıkıştı Mümtaz. “Anna ve Rosa, Levanten bir ailenin son mensuplarından olsalardı gerek. Bir keresinde Rosa, İtalyan asıllı ve Katolik olduklarını söylemişti.”

“Levanten kelimesinin Fransızca ‘Lever’ sözcüğünden türediğini, doğmak ve Doğu anlamlarına geldiğini biliyor muydun Mümtaz?”

Mümtaz derin bir nefes aldı. “Tutamıyorsun kendini, değil mi azizim? İlla araya bilgi serpeceksin,” dedi, bu kez sabırla. Sonra Zafer’e döndü yüzünü. “Din, dil, ırk hiç önemli olmadı nazarımda. Neyse, konuyu dağıtıp Zafer Bey oğlumu sıkmayalım. Paskalya öncesindeydi. Bahçede mangal yaptım, onlara da ikram edeyim istedim, meğer et perhizindelermiş. Öyle öğrendim Katolik olduklarını.”

Ne zaman asil duruşlu insanlarla konuşmaya başlasa üzerine gelip yapışan kibarlığa şaşırırdı Zafer.  Konaktaki cinayet ve ev sahibesi Jülide Hanım’ın karşısındaki hâli aklına geldi. Mümtaz Bey’in karşısında da aynı şekilde kibarlaşarak “Estağfurullah, ben sıkılmam. Lütuf buyurup devam edin efendim,” dedi Zafer.

Mümtaz hâlâ burnunun üzerinde durmakta olan gözlüğü çıkarıp masaya koydu. “Aslında Selami haklı, Anna gerçekten çok ama çok güzel bir kızdı. Ancak öyle soğuk bir mizacı vardı ki mahalleye ilk geldiğinde salyaları aka aka peşinde dolanan gençlerin hepsi buz dağına çarpmış gibi oldular ve kısa sürede bu kıza diş geçiremeyeceklerini anladılar. E, ne derler: Kedi uzanamadığı ciğere murdar dermiş. Hep bir ağızdan başladılar kızı karalamaya.”

“Rosa’nın da yaşı ellilerini geçkindi ama o da birilerinin gönlünü hoplatmadı değil hani,” diyerek lafa karıştı Selami. “Kasap Rüstem Efendi az dolanmadı etraflarında. Baktı Rosa da aynı kızı gibi soğuk ve mesafeli, dedikoduların ateşini ilk o yaktı.”

Mümtaz, çay ocağının hemen yakınındaki boş masaya bakarak “Rosa eski bir ajan, demişti değil mi? Oğluyla birlikte tam da şurada oturuyordu. Selami’yle gülüp geçtik biz ama ajanlık dedikodusu yürüdü gitti, tüm mahalleye yayıldı. Kimi İngiliz ajanı dedi, kimi İsrail’e bağladı zavallı kadıncağızı,” dedi.

“Hele ev sahibi Vasil’e ne demeli?” diye atıldı bu kez profesör. “Vay çatıyı kontrol edeceğim, vay su tesisatına baktırayım diye diye az mı kapılarını aşındırdı? Onun da Rosa’ya yaranma derdinde olduğunu herkes biliyordu.”

“Karısı da biliyordu. Sırf bu yüzden Vasil’in kafasında oklava kırmadı mı? Adam kel kafasında kurdele gibi bir sargı beziyle dolaştı kaç gün,” diyen Mümtaz yaşından ve ciddi duruşundan umulmadık biçimde kıkırdadı.

“Yok, yok. Karısı Vasil’in Anna’ya âşık olduğunu sanıyordu diye hatırlıyorum ben. Hem Rosa’nın Mümtaz’a hayran olduğunu bilmeyen bir Mümtaz’ın kendisi kalmıştı.” Bu kez kıkırdama sırası Selami’ye geçmişti. Mümtaz Bey ise kaşlarını çatıp son cümleyi hiç duymamış gibi, “Anna’yı o hâlde bulan da oydu,” dedi.

Zafer tenis maçı izler gibi adamları izliyordu. İyice meraklanmıştı. “Ne hâlde?” diye sordu konuya dönebilmek için.

“Merdiven parmaklıklarından boşluğa sallanır bir hâlde,” dedi Selami kederli bir sesle.

“Anna intihar mı etti yani?”

“Polislere göre öyle. Bize sorarsan intihar değildi.”

Mümtaz kaşlarını çatmıştı. Selami’nin sesini alçaltması gerektiğini ifade eden bir el işareti yaptı. “Amfide değilsin mübarek, az kıs sesini. Emin olmadığın bir şey yüzünden tüm kahvehanenin ağzına laf vermeye gerek yok.”

“Yahu şimdi bana kızıyorsun da bu bir cinayet diye ilk söyleyen sen değil miydin azizim?”

“Söyledik de ne oldu? Bir baktık dosya kapanmış bile. Ankara’da olsaydı bu olay, elimiz kolumuz bir yerlere uzanırdı lakin İstanbul’a gücümüz yetmedi.”

“Üstüne gidecek zamanı da bulamadık ki! Kendi derdimize yandık, unuttuk o garibanları,” diyen Selami derin bir soluk aldı. Hem de bu öyle derin bir soluktu ki adamın ciğerleri sanki kahvehanenin tüm havasını çekti ve aynı şiddetle bıraktı.

“Soruşturma sırasında Nevin kansere yenildi de. Mekânı cennet olsun acısı bize her şeyi unutturdu,” diyerek arkadaşının ciğerlerine çektiği nefesin derinliğine açıklık getirdi Mümtaz.

“Eşim vasiyeti üzerine cenazesini memleketi Sivas’a taşıdık. Orada defindi, taziyeydi derken birkaç haftamız Nevin’in baba ocağında geçti. Sonra Mümtaz, beni Ankara’ya götürdü. On gün kadar da Ankara’da kaldık.”

Masadaki boş kahve fincanlarının dibindeki tortu kadar ağır ve kasvetli bir hava çökmüştü hepsinin üzerine. Sessizlik öyle büyüyordu ki kahvehanenin seslerini bile yutan bir kara delik gibiydi. Ne Rosa ne Anna, Nevin’in hatıralarını bastırıp yeniden masanın konusu olacaktı böyle giderse.

“Rosa şimdi nerede?” diye sordu Zafer. İki arkadaş, daldıkları maziden onları bir anda çıkaran bu soruya sanki abes bir soruymuş gibi şaşkınlıkla ve aynı anda aynı ağızlarından çıkan bir kelimeyle karşılık verdiler: “Burada!”

“Peki, o ne düşünüyor bu konuda? Kızının intiharını nasıl karşıladı?”

Mümtaz ile Selami bir an birbirlerine baktılar ve yüzüne çarpık bir gülümseme yerleşen Selami “Garip karşıladı,” dedi. “Hem de çok garip…”

“Garipten kastınız nedir?” diye üsteledi Zafer.

“İnsan doğasına hatta anneliğin doğasına uymayan bir gariplik. İnsan çocuğunu o hâlde gördüğünde dağılır evlat. Bağırır, çağırır, ölümü inkâr eder ya da susar ama o suskunluk bile bir şey söyler. Rosa’da bunların hiçbiri yoktu.”

“Şoke olmuş olabilir.”

“Olabilir evlat. Ama Rosa’nın hâli…” Cümlesini tamamlayamayan Mümtaz gözlüğünü parmaklarının arasında birkaç kez çevirdikten sonra Selami’ye döndü. “Bak, ikimiz de o ilk saatlerde bir tuhaflık olduğunu düşündük ama bunu hiç doğru düzgün kelimelere dökemedik, değil mi Selami?”

“Haklısın azizim. Kafasında oklavadan kalan izin kızarıklığı bile geçmeden Rosa’nın evine girmeye yeni bir bahane bulmanın mutluluğunda olan Vasil’in senin bahçene fideler bırakmasından beş dakika sonra evden küçük bir kız çocuğu gibi çığlık atarak çıkışı, gelen fideler için toprağı kazmaya başlamışken işi bırakıp onu durdurman ve sonrası…”

Emekli edebiyat profesörünün uzun betimlemesine gülümseyen ve içindeki polisi artık daha fazla dizginleyemeyeceğinin farkına varan Zafer, “Artık ipleri ele alma vakti. Bunlara bırakırsam bu muhabbet ilerlemeyecek,” diye düşündü.

“Bir dakika Selami Bey, şimdi baştan alalım, bakalım doğru anlamış mıyım? Vasil, Mümtaz Bey’in evine fideler bırakmış, oradan da Rosa’nın evine gitmişti öyle mi?”

“Öyle.”

“Peki, anne kızın evine gitmek için bulduğu bahane neydi?”

“Onlara da çiçek fideleri verecekti. Vasil’in işi bu. Bahçelerin peyzaj ve düzenlemelerini yapar.”

“Eve nasıl girmişti? Ev sahibi olduğu için anahtarı mı var?”

“Kapı açıkmış.”

“Beni şüphelendiren ilk şey kapının açık bırakılması oldu,” diyerek lafa daldı Mümtaz. “İnsan ölmek isterken ihtimalleri ortadan kaldırır evlat. Hele de Anna gibi inatçı ve kontrollü biri. Bu olayda hâlâ tutunma ihtimalleri vardı.”

“İhtimaller derken?”

“Kanaat dediğin şey tek bir olguya dayanmaz, emarelerin toplamından doğar. Bu olayda doğrudan delil yoktu ama ciddi bir emareler bütünü vardı.”

“Mümtaz Bey, şöyle yapalım mı? Siz önce Vasil’in dışarıya çıkışından başlayarak neler yaşandığını ve sonra size cinayet ihtimalini düşündüren emareleri açıklayın. Ne dersiniz?”

 Mümtaz başını hafifçe salladı, gözlüğünü yeniden burnunun üzerine yerleştirdi.

“Usulüne uygun gidiyorsun evlat,” dedi. “Olayı kronolojik sırayla ele almak, emareleri sağlıklı tartmak için en doğru yoldur. Madem öyle, başa dönelim… O gün sabah gelen sütü kaynattım, yoğurt mayaladım ve Vasil gelmeden az önce bahçeye çıktım. Çiçekleri getireceğini bildiğimden yabani otları temizlemeye başladım. Vasil, çiçek fidelerini bırakırken arabasının arka koltuğundaki kutuyu işaret edip göz kırptı ve ‘Erkeklerin kalbine giden yol midesinden geçiyorsa kadınlarınki de çiçekten geçer.’ dedi. Ben de ona; sen hiç akıllanmayacaksın, eşin tüm kemiklerini kırsa yeri, diye karşılık verdim ve işe koyuldum. Beş dakika geçmeden Vasil çığlık çığlığa yan evden çıktığında neler olduğuna bakmak için bahçe duvarına yürüdüm. Vasil beni görünce donakaldı ve ölmüş diyebildi sadece. Tabii ki hemen fırlayıp yan eve gittim. Polisi ben aradım. Sonra da hemen Selami’yi aradım.”

“Haber ağı diyorsunuz…”

“Oradan bakınca dedikoducu tipler gibi mi görünüyoruz evlat?”

Mümtaz’ın ses tonu hayal kırıklığını belli edince Zafer utandı. “Estağfurullah,” diye mırıldandı.

“Estağfurullah kelimesini ne kadar yanlış kullanan bir toplumuz. Teşekkür edilen veya övülen bir kimsenin alçakgönüllülük göstergesi olarak söylemesi gereken kelimeyi en küçük eleştiride dahi bir savunma kalkanına çevirip anlamını zedeliyoruz.”

Zafer, emekli edebiyat profesöründen de eksi not aldığını hissetti. “Haklısınız, kusuruma bakmayın lütfen hezeyan ettim.”

“Hah, bu oldu işte. En azından hezeyan etmek ne demek biliyorsun, yerinde kullanabildin,” dedi Selami. Adam gülümsediğinde çok sevimli görünüyor, diye düşündü Zafer.

“Selami’yi aradım çünkü birinin Vasil’i sakinleştirmesi ve uzaklaştırması gerekiyordu. Gerçi Rüstem birden yanımda belirdi. Oğlu da yetişti kısa sürede. Benim eve geçirdiler Selami’yi. Zavallı Vasil, Rosa’yı da öldürdüler kesin diyor başka bir şey demiyordu.”

“Bu sırada Rosa neredeydi?”

“Alışverişe çıkmış. Polisler ve sağlık ekibi geldikten on dakika sonra eve geldi.”

“Garip bir hâli olduğunu söylemiştiniz.”

“Evet,” dedi Selami. “Oldukça donuktu. Aldığı bir kilo eti olduğu gibi mahallenin köpeklerine ikram etti. Polislerin ayakkabılarıyla eve girip çıkmalarına takmıştı aklını. Çay mı yapsam, dediğini bile duyduk bir ara.”

“Aşırı sükûnet de en az taşkınlık kadar şüphe doğurur. Davranışın ardındaki saik, çoğu zaman görünenin tersidir.”

“Umursamaz değildi, mi demek istediniz Mümtaz Bey.”

“Bu durumu tam açıklayamıyorum aslında. Kızının ölümüne sevinmiş miydi dersen, hayır. Şoke mi olmuştu dersen, ona da hayır. Sanki Anna diye birinin varlığı hiç olmamışçasına yokluğunu yok sayan bir tutumdu bu. Ölüm bir teferruatmış gibi… Rosa’nın bu tutumu tüm dikkati üzerine çekmesine neden olmuştu.”

“İfadesi alınmıştır elbette.”

“Alındı. Söyledikleri o kadar kanıtlanabilirdi ki kimse onu suçlamadı.”

“Rüstem’in oğlu hariç. Neydi delikanlının adı, Serhat? Senin yüzünden, diye bağırmamış mıydı Rosa’yı görünce?” diye sordu Selami.

“Serkan,” diye düzeltti Mümtaz. “Neden öyle dedi bilmiyorum ama evet, öyle bağırdı. Ancak Rosa evden çıkarken Anna’nın hayatta olduğuna yeminler eden bir şahidi vardı.”

“Hımm…” dedi Zafer düşünceli bir biçimde.

“Evet, evet şahidi vardı. Karşı evde oturan Sevgi Hanım çamaşır asıyormuş, Rosa’nın evden çıktığını görmüştü. Anna’nın da arkasından kepekli ekmek istediğini duymuştu,” dedi Selami.

Mümtaz, arkadaşının sözlerini başıyla onaylarken bir yandan da elini çenesine götürdü.

“İşte,” dedi. “Beni şüphelendiren ikinci emare de buydu evlat. İntihar etmeyi planlayan biri neden ekmek siparişi versin, haksız mıyım? Bir de dedim ya Anna tüm dedikodulara, sözlü saldırılara karşı dimdik durabilen, her davranışında kontrollü bir kişiydi. Hayatından kolayca vazgeçebilecek biri değildi.”

Zafer, “Sevgi Hanım kaç yaşında?” diye sorunca, bu soruyu beklemedikleri yüzlerinden belli olan Mümtaz ve Selami birbirlerine baktılar hemen. “72-73 vardır, “ diye karşılık verdi Selami. “Bence daha fazla,” diye itiraz etti Mümtaz. Kısa bir duraksamadan sonra “Sorunun nedenini anladım galiba evlat. Şahidin güvenirliğinden emin olmak istiyorsun. Bak bu düşünce biçimini takdir ettim,” dedi. “Sevgi Hanım oldukça sözüne güvenilir, saygın biridir,” diye ekledi.

“Rosa sonraki günlerde nasıl davrandı peki?” diye sordu bu kez Zafer.

“Bu da yerinde bir soru. Ancak cevabı bizde yok. Malum cenazemiz vardı.”

“Aslında cevabımız var. Haber ağı diyordu ya Zafer kardeşim, mahallenin haber ağından edinilen bilgiye göre evinden dışarıya çıkmamış pek,” diyen Selami, kahvehanenin çay ocağında oturan uzun saçlı adamı işaret etti. “Yavuz’un hanımı iki üç kere gitmiş yoklamaya. Ancak Rosa onu eve almamış, bahçede bir kahve ikram etmiş sadece. Alışmaya çalıştığını, yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu falan söylemiş her zamanki ketumluğuyla. Bir de ara sıra baş düşmanı Rüstem’le dertleşirken görenler olmuş.”

Mümtaz “Rüstem’in oğlu da dükkânın başına geçerdin geçmezdim deyip babasıyla papaz oldu ve evi terk etti ya, düşmanlar evlatlarının yokluğunu yaşayan iki kader arkadaşı oluverdiler sanırım,” deyip arkadaşını destekledi.

“Ya siz Mümtaz Bey, neticede kapı komşusuymuşsunuz, siz hiç konuşmadınız mı Rosa’yla?” diye sordu Zafer.

“Hayatın olağan akışına aykırı olan her durumda her kelam dikkatle tartılmalıdır. Meslekte geçen yıllar bana, insanları dinlemenin konuşmaya çalışmaktan önemli olduğunu öğretti sanırım. Rosa elbette benimle konuştu, konuşuyor da. Ancak o elim olaydan önceki konuşmalarımızdan farklı minvalde konuşmalar değil bunlar, havadan sudan… Ben de acısına saygı duyuyor, onu konuşmaya zorlamıyorum.”

“Hiç mi açmıyor konuyu?”

“Ankara’dan döndüğümüzdeydi. Onu ilk defa bahçede gördüğümde seslendim ve sadece nasılsınız diye sordum.” Mümtaz kısa bir an sustu. Sanki o günü yeniden aklında tartıyor gibiydi. “Rosa budadığı fesleğenlerin arasından başını kaldırdı, ‘Hep gitmek istiyordu sonunda gitti işte, beni de hayallerimden etti. Bu yeni duruma alışmaya çalışıyorum,’ dedi.”

Masada kısa ama ağır bir sessizlik oldu.

“Anlaşılan Rosa, kızına birinin böyle bir kötülük yapabileceğine ihtimal vermemiş. Belli ki ana kız arasında bilmediğiniz bir çekişme varmış,” dedi Zafer. Ancak bunu sırf konuşma sürsün diye söylemişti, çünkü soruşturma yapan Başkomiser Zafer böyle kesin yargılar içeren cümleler kurmazdı. Başkomiser şunu sorardı ve sordu da: “Siz hiç bu komşularınızın kavga ettiklerine ya da aralarının bozuk olduğuna şahit oldunuz mu?”

“Bilakis pek muhabbettelerdi. Hele Rosa, kızının üstüne titrerdi. Anna zamane kızlarına benzemezdi. Avrupai bir güzellik, 1940’ların asilliği vardı duruşunda, bariz bir muhafazakâr tutum vardı giyinişinde.”

“Kesinlikle,” dedi arkadaşının sözlerini kafasını durmadan sallayarak onaylayan Selami. “Bakımlı elleri hiç ev işi yapmıyor gibiydi. Boyu neredeyse benim kadar uzundu.”

“İşte bu da bir diğer emareydi evlat,” dedi Mümtaz.

“Neden?”

“Hazırlanan ipin boyu yüzünden. Ben o kadar uzun boylu olsam ve kendimi merdiven korkuluklarına bağladığım bir ipten aşağıya bırakacak olsam o kadar uzun tutmazdım ipi. Onu, o hâlde bulduğumuzda neredeyse ayak parmağı yere değmek üzereydi. Polislere söyledim bunu. Israrla hem de. Acemice atılmış düğüm yüzünden esneme olmuş olabileceğini söylediler. Bence esneme değildi. İp ayarlanmak için birkaç kere düğüm atılıp çözülmüştü. İnsan kendi boyunun ölçüsünü bilmez mi?”

“Hımm, adli tabip ipin kızın boğazında bıraktığı izden durumu anlardı bence. Bir yerlerde okumuştum; ipin izi intiharda eğimli, cinayette yatay olurmuş gibi bir şeydi,” dedi Zafer. Aslında bunu başka bir davadan hatırlıyordu. “Adli tıp raporunu görmek lazım. İntihar olarak kayıtlara geçmesinin bir sebebi vardır mutlaka. Bir insanı kendi rızası dışında asmak kolay iş değildir. Uyuşturulmuş olsa toksikoloji raporunda çıkardı. Darbe alıp bayıltılmış olsa o da otopside bulunurdu mutlaka.” Zafer gözden kaçan onlarca bulgunun davalara ne büyük zararlar verebildiğini bilse de içine düşen bu şüphe tohumunu dışarıya yansıtmadı.

“Evlat, bunları düşünmedim mi sanıyorsun, düşündüm, farkındayım ama işte… İntihar… Aklıma yatmıyor.”

Oturdukları masaya yanaştığının farkında bile olmadıkları bir delikanlı, “İntihardı,” dediğinde üçü de başlarını delikanlıya çevirdiler. “Serkan, ne zaman döndün evladım, hoş gelmişsin,” dedi Mümtaz.

“Dün döndüm Mümtaz amca. Nereye gidersem gideyim kendimden, aklımdan uzaklaşamadıkça kaçmak çözüm değilmiş, anladım.”

Serkan usulen müsaade isteyip masaya oturdu. “Selamünaleyküm, ben Serkan,” deyip elini uzattı Zafer’e ve hemen ekledi: “Anna hakkında konuştuğunuzu duyunca dayanamayıp yanınıza geldim.”

“İyi ettiniz. Benim de aklıma sizinle ve bu olaydaki yerinizle ilgili birkaç soru takılıyordu. Direkt size sormak iyi olacak,” dedi Zafer ve hemen konuya girdi. “Anna’yı seviyordunuz, değil mi?”

“Evet.”

“O da sizi seviyordu.”

“Evet.”

“Ama annesi ve babanız sizi onaylamıyordu.”

“Evet.”

“Ve bence bu reddedişin sebebi onların birbirlerinden hoşlanıyor olmalarıydı.”

Son soruya sadece başını sallayarak onay verdi Serkan. “İkisi birden Anna’yı ölüme sürüklediler,” dedi mırıldanır gibi.

Mümtaz ve Selami şaşkınlıkla bir Zafer’e bir Serkan’a bakıyorlardı. “Ben bunu nasıl fark edemedim?” dedi Mümtaz. Zafer sadece gülümsemekle yetindi. Acısı yüzünden okunan Serkan’ın omuzuna elini koyup babacan bir tavırla “Aranızda geçenleri baştan anlatmaya ne dersin delikanlı?” diye sordu.

“Anlatacak çok bir şey olamadı aramızda. ‘Seversin, kavuşamazsın, aşk olur’ dediği gibi Âşık Veysel’in, bizimki de kavuşamadığımız için büyüyen bir aşk oldu. Anna’ya ilk görüşte vuruldum, mahalledeki tüm gençler gibi. Askerden yeni dönmüştüm, işsizdim. O yine de hepsinin arasından bir beni seçti, bir bana gülümsedi. Eski zaman gençleri gibi mektuplaşmaya başladık. Kısa notlarla büyüdü sevgimiz. Kısa süre sonra evlenme teklif ettim. Dispens diye bir şey varmış. Katolik birinin, Katolik olmayan biriyle kilisede evlenebilmesi için bağlı olduğu yerel piskoposluktan alacağı resmî izin belgesiymiş bu. Anna, o izin çıkarsa ve ben onun dinine müdahale etmezsem benimle evlenebileceğini söylüyordu.”

“Baban bunu duyunca büyük tepki verdi tabii. Söylentiler çıkarması da aileyi karalamak istediğindendi sanırım.”

“Sen beni doğduğumdan beri tanırsın Selami amca. Umursadım mı sence?”

Selami başını iki yana salladı. “Umursamamışsındır. Buna şüphem yok ama biraz önce Rosa’nın Rüstem’e ilgisini olduğunu onayladın. Bu beni şaşırttı.”

“Şaşırma. Babamın Rosa’ya ilgisini herkes biliyordu ama Rosa’nın babama karşılık verdiğini bir ben biliyordum. Hatta Rosa, babam istediği için din değişmeye bile razıydı. Ne olursa olsun hayatına babamla devam etmek istiyordu. İlişkilerini Anna’ya bile anlatmadım. Bana düşmez, Rosa anlatır diye bekledim.”

“Babanın sözleri dün gibi kulağımda Serkan. O kadar ağır sözler, o kadar dedikodu… İnsan sevdiği kadını bu kadar karalar mı evladım?”

“Rosa’nın ilgisi ortaya çıkana kadardı o sözler Mümtaz amca. Babam karşılık alabileceğine hiç inanmamıştı ki! Hatta Vasil amca ile aralarında bir şey var sanıyordu. Ta ki bir sabah erkenden Rosa dükkâna gelip babama hesap sorana kadar. O gün oradaydım. Sonra Rosa dükkâna ne zaman gelse babam beni uzaklaştırdı. Bir gün karşılarına dikilip ‘Sen annesi ile evlenirsin ben de Anna’yla,’ dediğimde işler değişti.”

“Baban buna neden razı olmadı?” diye sordu Zafer.

“Babam değil, Anna razı olmadı. Anna, babamdan hiç hoşlanmıyordu. Hele babamın annesinden istediklerini duyunca bu ilişkiye büsbütün karşı çıktı. Babam da hırs yapmaya başladı, kadını kızıyla kendisi arasında seçime zorluyordu. Rosa iki arada bir derede kalmıştı. Birbirlerine bağımlılık derecesinde bağlı olan anne kızın arasında gerilim büyüdükçe büyüdü, bana da sıçradı. Babamla görüşmemeye yemin eden Rosa, kızının da benimle görüşmesini yasakladı. Anna da annesinin isteğine razı oldu. Anna tüm bunlara dayanamadı bence. Ben de bunlara sebep olmanın verdiği ağır yüke… Dükkân falan bahane, çekip gitmemin nedeni Anna’nın acısıydı.”

“İnanın şoke oldum. Bu kadar olay yaşanırken tüm mahalle uykudaydık galiba. Küçük yer, her şey hemen duyuluyor diyorduk, değil mi Mümtaz?”

“Vallahi öyle Selami…Hiçbir şeyin farkında değilmişiz meğer.”

“Bu acıyı bir sır gibi yüreğime gömecektim aslında,” dedi Serkan. Eliyle kahvehanenin karanlıkta kalan bir köşesini gösterdi. “Dipteki masada otururken Anna’nın adını duyunca yakınlaşıp iyiden iyiye kulak verdim sohbetinize. Ne bileyim, hâlâ birilerinin sevdiğim kadını anıyor olması hoşuma gitti, gerçeği bilin istedim,” derken gözleri dolu dolu olmuştu. 

“Neler düşünmüştüm ben de. Tüm bu gerilim Anna’yı intihara sürükledi yani. Zavallı kızcağız,” dedi Mümtaz üzüntüyle.

“Bakıyorum da hemen şüphelerinizden vazgeçtiniz Mümtaz Bey,” dedi Zafer. “Bence bu olayda hâlâ bir cinayet şüphesi var. Hatta tek bir neden bile bu şüpheyi ayakta tutmaya yeter: Anna aşırı dindardı.” 

Masadaki üç kişi birden Zafer’e dönüp açıklama bekleyen bir ifadeyle bakınca “Katolikler için intihar, diğer dinlerde olduğu gibi, lanetli bir durumdur. Affı olmayan bir günah olarak kabul edilir,” diye açıkladı Zafer.

Mümtaz, sandalyesinde hafifçe doğruldu. Yüzündeki şaşkınlık yerini düşünceli bir ifadeye bırakmıştı. Parmaklarını masaya yavaşça vurup Zafer’e baktı.

“Evladım,” dedi ağır ağır, “sen meseleye öyle bir yerden dokundun ki… Vallahi bir polis gibi düşündün. İnsan bazen gözünün önündeki ayrıntıyı göremiyor. Haklısın, böylesine muhafazakâr bir kızın intihar etmesi insanın içine kurt düşürmeli.”

Tam o sırada kahvehanenin kapısında görünen Komiser Hüseyin’in, “Başkomiserim! Sonunda sizi buldum,” demesiyle kahvehanenin tüm müşterileri dönüp Zafer’e baktı. Mümtaz’ın ağzı hafifçe aralandı, Selami’nin kaşları havaya kalktı. Serkan’ın gözleri kocaman açıldı.

Masaya yanaşan Hüseyin, “Gayri resmî işlere soktunuz beni Başkomiserim. Siber suçlardaki Kerem’e izinsiz, onaysız telefonunuzun son aktif olduğu konumu bulması için epey baskı yaptım,” dedi gülerek ve Zafer’in cüzdanı ile şarj aletini masaya bıraktı.

“Başkomiser mi?” dedi Selami şaşkınlıkla. “Evladım sen polis misin?”

Zafer, her zamanki sakinliğiyle soğumuş çayından kalan son yudumu aldı. “Bu sohbetteyken sadece Zafer’dim ama polis refleksleri işte,” dedi hafifçe gülümseyerek ve sandalyesinden ağır ağır kalktı. “Sizlerle tanıştığıma gerçekten çok sevindim. Oldukça keyifli, oldukça heyecanlı bir bekleme süreciydi,” dedi. 

“Hesap tamam Başkomiserim. Büroya dönelim mi artık?”

“Döneceğiz Hüseyin,” dedi Zafer. “Ama önce Serkan bize evi göstersin de şu Sevgi teyzeyle bir tanışalım bakalım.”

“Sevgi teyze mi?” diye sordu Hüseyin ama Zafer ona aldırmadan devam etti.

“Kadın gerçekten Anna’nın sesini mi duydu yoksa sadece Rosa’nın verdiği cevabı işitince soru sorulduğunu mu sandı? Bundan emin olmamız lazım.”

Zafer’in arkasından bakakalan Mümtaz ve Selami bir süre konuşmadan oturdular. Bir süre de ne konuştuklarını, farkında olmadan bir başkomisere neler anlattıklarını tarttılar ve onu bir daha görüp görmeyecekleri konusunda iddiaya girdiler.

Beş hafta sonra Zafer, onlarla yine kahvede buluşmak isteyince iddiayı kazanan Mümtaz oldu. Zafer tarafından kandırılmış gibi hisseden Mümtaz’ın suratı ilk dakikalarda epey asıktı. Selami de her zamanki güleç tavrından uzaktı ancak Zafer’in samimi açıklamaları iki emekliyi de yumuşattı.

“Haklıydınız ve muhteşemdiniz,” dedi Zafer. “Sayenizde gencecik bir kızı öldüren canilerin ettikleri yanlarına kalmadı.”

“Ben hâlâ Rüstem’in ve Rosa’nın bu yaptığına inanmakta zorlanıyorum,” dedi Selami.

“Aslında için için farkındaydınız, Rosa’nın durumunu açıklarken ‘İnsan doğasına hatta anneliğin doğasına uymayan bir gariplik,’ demiştiniz. Bu cümleniz şüpheli kimliği konusunda oldukça belirleyiciydi ama o an neden unsuru muğlaktı. Serkan’ın sözleri de nedeni belirlemiş oldu. Geriye sadece nasıl unsuru kalmıştı. Onu çözebilmek için de dosyayı yeniden açtırmamız gerekti.”

“Nasıl yapmışlar peki?”

Zafer, “Şu anda bunu sizinle paylaşamam, doğru olmaz Selami Bey,” diye karşılık verince iki dostun hayal kırıklığı yüzlerine yerleşti anında.

“Polis meselesi tabii, burnumuzu sokmak istemeyiz ama biraz bilgi edinmeye de hakkımız olduğunu düşünüyorum,” dedi Mümtaz kararlı bir ifadeyle.

“Sizinle paylaşmam demedim, şu anda paylaşamam dedim. Önce şu kahveler konusunda bir ödeşelim de kırk yıllık hatırımız karşılıklı olsun, değil mi?” dedi Zafer gülerek. Kahveler gelince de anlatmaya başladı.

“Beni şüphelendiren ilk şey Anna’nın karakteriydi, biliyorsunuz. Disiplinli, inançlı, zorluklara dirençli bir kızdan bahsediyordunuz. Sonra Rosa’nın tavırları geldi aklıma. Acı çeken bir anne gibi davranmıyordu. Daha çok beklediği bir son gerçekleşmiş gibiydi.”

Selami yavaşça başını salladı. “Ben de o yüzden içime sindirememiştim işte.”

“Sonra Serkan konuştu,” dedi Zafer. “Rosa ile Rüstem birbirlerine âşıktılar. Anna ise buna engeldi. Annesinin din değiştirmesine de karşıydı, Rüstem’e de… Üstelik Serkan’la evlenmek, annesinden ayrılmak istiyordu. Rosa kendini iyiden iyiye çıkmaza girmiş gibi hissediyordu. Sizin emare dediğiniz şey: ipin boyu, onda da haklıydınız. Anna’nın boyuna göre ipin ölçüsü hatalıydı. Düğüm birkaç kez çözülüp yeniden bağlanmıştı. Ayrıca boğazdaki iz, kendini asan birinin eyleminde oluşacak kadar doğal değildi.”

Selami öne eğildi. “Yani önce öldürüp sonra mı astılar?”

Zafer başını salladı. “Olay intihar gibi gösterildi. Rosa’nın evden çıkışı da kapıyı açık bırakması da özellikle planlanmıştı. Evde olmayışına şahitler lazımdı.”

“Sevgi Hanım…” diye mırıldandı Mümtaz.

“Evet,” dedi Zafer. “En kritik ayrıntı oydu. Sevgi teyze, Anna’nın sesini duyduğunu sanıyordu ama aslında yalnızca Rosa’nın verdiği cevabı duymuştu. Rosa özellikle yüksek sesle konuşmuştu. Böylece içeride Anna hayattaymış izlenimi oluşturmuştu. Ardından önce fırına sonra Rüstem’in dükkânına gitti. Et paketini kendisi hazırladı, böylece bir diğer şahidi de Rüstem olacaktı. Ancak şu var ki adamın dükkân komşusu Arif, Rosa dükkâna girmeden çok önce Rüstem’in dükkândan çıktığını görmüştü fakat yaşanan olayla bağını kavrayamamıştı. Vasil de bir diğer şahit olarak seçildi.”

“Vasil’in geleceğini biliyorlardı, o yüzden kapıyı açık bıraktılar. Benim evde olabileceğimi, onları görebileceğimi hiç hesaba katmamışlar,” dedi Mümtaz, bu duruma içerlemiş gibi.

“Kattılar. O gün sütçünün günüydü. Sizin mutfakta olacağınızı, mutfağın da arka tarafa baktığını biliyorlardı. Hem yine siz söylediniz, bahçedeki sesleri duyabiliyordunuz ama ayağa kalkıp duvara yaklaşmadıkça onların bahçesini göremiyordunuz. İlk niyetleri sizin bahçeye çıkışınızı beklemekti ama Sevgi teyzenin çamaşır asmaya çıkması daha iyi bir fırsat sundu onlara. Ayrıca Rüstem’in birden yanınızda bittiğini de siz söylediniz. Çünkü zaten evde saklanmaktaydı.”

Mümtaz bir süre boşluğa baktı. “Kör birine gözlük gerekmez,” deyip gözlüğünü çıkardı ve masanın ortasına fırlattı.

“Kendinize haksızlık etmeyin, bu olay sayenizde çözüldü. ‘Hep gitmek istiyordu, sonunda gitti işte.’ Bu cümleyi de siz aktardınız. Bu bir annenin yas cümlesi değildi. Bilakis kırgınlık, bıkkınlık, hatta rahatlama taşıyan bir cümleydi. Savcı, Rosa’yı yeniden ifadeye alınca, biraz da zorlayınca gizlediği her şeyi dökülüverdi kadın. ‘Anna’yı kaybettim ama öldükten sonra bile bizi ayırmayı başardı. Onun ölümü Rüstem’le hayallerime engel oldu. Artık birbirimizi görmeye dayanamıyoruz.’ dedi ifadesinde.”

“Kızcağızı öldürmeyi planlarken sonunun böyle olacağını düşünmemişler mi pislikler?” dedi Selami öfkeyle.

“Planlamamışlar aslında. Anna’nın öğle saatlerine kadar uyuduğunu bilen Rüstem sabah erkenden Rosa’yı görmeye gitmiş. Ama Anna’nın uyanası tutmuş. Annesinin odasında daldığında gördüğü manzara inançları kuvvetli kızı çileden çıkarmış. Annesine günahkârsın diye bağırmaya başlamış. Konu komşu duymasın diye onu susturmak isterlerken olan olmuş. Sonrası da olayı örtbas etme çabası işte.”

Selami birden gülmeye başlayınca bu yersiz gülmenin manasını çözemeyen Mümtaz, arkadaşını dürttü. “Kendine gel dostum. Bunda gülünecek ne var Allah aşkına?” dedi sertçe.

Selami gülerken gözüne biriken yaşı, işaret parmağının kenarıyla alırken, “Hani o gün polislerle ilgili büyük bir laf etmiştim hatırlar mısın? Polisin kafası nasıl da iyi çalışıyor biz iki kafasıza kanıtladı Zafer oğlum,” deyince diğerleri de güldüler. Gülme faslı bitince emekli edebiyat profesörü, iskemle gıcırtıları arasında geçen muhabbette son bir şiir bırakıverdi masaya.

“…

Kanadı kırık kuş merhamet ister,

Ah senin yüzünden kana batacak.

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.”  

AKSAK TİMUR 4 – PAPARAZZİNİN GÜNLÜĞÜ

0

Yumuşak, şerbetli bir mayıs gündüzüydü. İnsanın kanını kaynatan, rehavetle umut arasındaki o ince çizgide gidip gelen, bahar yorgunluğunun iliklere kadar hissedildiği o sinsi günlerden biri. Şehrin bu yakasında, denizin tuzlu kokusu genelde çürümüş yosun ve mazot kokusuna karışır. İsimsiz şehrimizin iki yüzü vardır; bir yanda gökdelenlerin camlarına çarpan kibirli güneş ışıkları, diğer yanda benim de ofisimin bulunduğu, sıvası dökük binaların gölgesinde hayatta kalmaya çalışan varoşlar.

Masamın üzerinde, yazarı eski bir dostum olan, kapağı epeyce hırpalanmış Cennetten Bir Cehennem adlı öykü kitabını usulca kapatıp kenara ittim. Beşiktaş logolu, kenarı hafif çatlamış kupamda soğumaya yüz tutmuş ikisi bir arada kahvemden okkalı bir yudum aldım. Sol bacağım, her yağmur öncesi veya aşırı hareketsizlikte olduğu gibi sızlıyordu. Emniyet’teki o malum operasyondan bana kalan yegâne yadigâr. “Yukarıdan” gelen baskıyla malulen emekli edildiğim o günden beri, emlakçılık maskesi altında şehrin kirlenmiş sırlarını temizliyorum. Ya da en azından, onları halının altına süpürenlere yardım ediyorum.

Ajandama göre gün içinde toplam üç randevum vardı. Müşterilere gösterilmeyi bekleyen iki yazlıkla rutubetten duvarları ağlamaya başlamış iki buçuk katlı bir müstakil bina. Son kez üzerlerinden geçiyordum ki kapının üzerindeki o ucuz, teneke zil şıngırdadı.

Kafamı kaldırdım, baktım girene. İçeri adım atan, benim tozlu ve kasvetli dünyama ait olmayan bir vitrin mankenine benziyordu. Usul olduğu üzere, aksayan bacağıma çok yüklenmemeye çalışarak ayağa kalktım, “Buyurun,” dedim. “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Uzun boylu, atletik vücudu o pahalı İtalyan kesim takım elbiseyi zorlayan muhatabım oturmak için müsaade isteyince elimle deri kaplaması çatlamış boş koltukları gösterdim. Ceketinin ön düğmesini açıp, kendinden son derece emin bir şekilde bacak bacak üstüne attı. Mavi, buza çalan gözlerini üzerime dikti. Kravatsız beyaz gömleğinin üst düğmesi açıktı; boynundaki kalın altın zincir buradayım diye bağırıyordu. Bedenini kaplamış hafif bronzluk, yakın zamanda pahalı bir tatil beldesinde güneşlendiğini haber veriyordu. Hafif sarıya çalan kumral, gür saçları arkaya doğru özenle taranmış, cildi ise pürüzsüzdü. Yaşı olsa olsa yirmi beş otuz arasıydı. Ayakkabıları o kadar parlıyordu ki eğilsem kravatımı düzeltebilirdim.

“Umut Yılmaz ben.”

Tanışma faslını fazla uzatmadık. Zamir Şirketler Grubu’nun Genel Müdürü olduğunu, iki yıldır evli olduğunu ama son zamanlarda eşi tarafından aldatıldığını düşündüğünü söyledi. Sözünü ettiği şirketlerin içinde üç tane devasa market, lüks bir restoran, bir kendin pişir kendin ye formatında kasap ve birkaç farklı iş yeri daha olduğunu piyasadan biliyordum. Önümdeki paketten bir sigara çıkardım, muhatabıma uzattım. Yüzünü hafifçe buruşturarak reddetti. Kullanmıyormuş. Sağlıklı yaşam, diye geçirdim içimden, zenginlerin kutsalı. Sigaramı yaktım. Ciğerlerime gönderdiğim gri dumanı, aramızdaki o görünmez sınıf farkının üzerine doğru üfledim.

“Yanlış anladınız galiba,” dedim sahte bir tebessümle. “Paparazzi değilim ben. Tabelaya bakmadınız mı acaba girerken, burası bir emlak bürosu. İsterseniz size deniz manzaralı güzel bir dubleks gösterebilirim.”

Gözlerini üzerimden ayırmadan, ses tonunu bir milimetre bile değiştirmeden devam etti. “Lütfen Timur Bey. Kendinize haksızlık etmeyin. Sizi ve geçmişte yaptıklarınızı artık bu şehirde duymayan, bilmeyen yok. Emniyet’teki efsanenizi de, şimdiki asıl mesleğinizi de biliyorum.”

İtiraz edecek oldum, ellerimi iki yana açıp koltuğuma iyice gömüldüm. “İyi ama,” dedim. “Söyledikleriniz ruhumu okşasa da benim çalışma alanım farklı. Siz benden eşinizi takip etmemi isteyeceksiniz. Hatta belki de magazin muhabirleri gibi ağaç tepelerine tırmanıp fotoğraf, video gibi ipuçları toplamamı…”

Başını usulca salladı. “Tam olarak bunu istiyorum sizden.”

Elini ceketinin iç cebine attı ve masanın üzerine, benim bir aylık kira ve fatura giderlerimi rahatça karşılayacak kalınlıkta sarı bir zarf bıraktı. “Ne isteyeceğinizi, tarifelerinizin ne olduğunu bilmediğim için bunu bir avans olarak kabul edin lütfen. Ayrıca, sonucun olumlu ya da olumsuz olması önemli değil. Hak ettiğiniz parayı fazlasıyla alacaksınız.”

Bütün bunları söylerken adamın suratında mimik oynamıyordu. Heyecan, öfke, kıskançlık ya da aldatıldığından şüphelenen bir erkeğin o tipik paranoyası… Hiçbiri yoktu. Sadece soğuk, hesaplı bir iş adamı duruyordu karşımda. Zarfı aldım, içindekileri çıkarmadan parmak uçlarımla kalınlığını tartıp çekmeceye usulca bıraktım. Bir yandan da aklımda, bu işi kabul edersem kullanmam gerekebilecek teleobjektifli bir makinenin kaça patlayacağını düşünüyordum.

Sanki zihnimi okumuş gibi, “Merak etmeyin Timur Bey,” dedi. “Anlaştığımız takdirde, size ihtiyacınız olan en üst model fotoğraf makinesini ve başka ne gerekliyse gün içinde buraya göndereceğim. Masraflar bana ait.”

Vakit kazanmak için dışarıdaki çay ocağına seslenip iki çay söyledim. Kafamda tartıyordum. İş belliydi. Sıkıntısız, kansız, kimsenin topuğuna sıkılmayacak bir işti. Belki sonucunda bir aile yıkılacaktı ama ceset torbaları taşınmayacaktı. Zaten canım sıkılıyordu. Neredeyse bir aydır ne emlak piyasasında bir hareketlilik vardı ne de benim “özel” işlerde. Çerezlik bir vaka, diye geçirdim içimden. Aldatıyorsa boşanırlardı, aldatmıyorsa adamın içi rahat ederdi.

“Eşinizin,” diye söze girdim çayımı yudumlarken. “Fotoğrafı var mı? Çalışıyor mu? Gün içinde rotası nedir? Nerelere gider, kimlerle görüşür? Arkadaş çevresi, rutinleri? Ve benden tam olarak ne kadar derine inmemi bekliyorsunuz?”

Kadriye Yılmaz’dı hedefin adı. Kırk dokuz yaşındaydı. Daha önce bir evlilik yaşamıştı; biri üniversite, diğeri lise öğrencisi iki kızı vardı. Kocası beş yıl önce, ani bir kalp krizinden masada kalıp ölünce, şirketlerin başına Kadriye Hanım geçmişti. Umut’la da üç yıl önce yolları kesişmişti. Alakasız, tuhaf bir şekilde; can sıkıntısından oynadığı çevrimiçi bir kelime oyununun sohbet sayfasında tanışmışlardı. Umut evlendikten sonra şirketlerin operasyonel yükünü üstlenmiş, Kadriye ise daha çok hayır kurumlarının tertiplediği yemeklere, açık artırmalara, sanat sergilerine katılmaya başlamıştı.

“Dört ay öncesine kadar çok mutluyduk,” dedi Umut, sesinde hâlâ o robotik tınıyla. “Ama son dört aydır hâl ve hareketleri değişti. Bana karşı ilgisiz. Telefonlarımı açmıyor, basit konularda bile sürekli tartışma çıkarıyor. Hayatında başka biri olduğundan neredeyse eminim.”

Bütün bunlar onun anlattıklarıydı elbette. Benim işimde ilk kural şudur: Herkes yalan söyler. Müşteriler, şüpheliler, masum görünenler hatta masumlar bile… Karşı tarafı da dinlemek gerekirdi ama ben bir evlilik terapisti değildim. Hele zarfın içinde hissettiğim Amerikan dolarlarından sonra, etik sorgulamalarım hafifçe geri plana çekildi.

Çaylarımızı bitirdikten sonra muhatabımı kapıya kadar yolculadım. Dediği gibi, birkaç saat sonra kapıma bir kurye yanaştı. İçinde son model bir Nikon, devasa bir teleobjektif, yüksek çözünürlüklü minik bir ses kayıt cihazı olan şık bir çanta, adıma faturalandırılmış olarak dükkâna bırakıldı. Epey kârlı bir başlangıçtı.

Şehrin izbe pavyonlarına, karanlık ara sokaklarına ve kan kokan cinayet mahallerine alışık olan beni, parlak yıldızların, pırlantaların ve sahte gülüşlerin altında bir görev bekliyordu.

***

İlk gün, sabah saat on sularında evden çıktı Kadriye Yılmaz. Şehrin batı yakasındaki, bulutları delen o lüks rezidanslardan birine girdi. Yüksek tekerlekli, devasa 4×4 arazi aracını park edişi bile kendinden emindi. Yarım saat sonra yanında kendi yaşlarında, şık giyimli başka bir kadınla birlikte çıktılar. İki ayrı araç hâlinde, şehrin en işlek AVM’lerinden birine geçtiler. Yemek katında sadece VIP müşterileri kabul eden özel bir kahve dükkânında diğer iki kadınla buluştular.

Dışarıdaki bir masaya konuşlanmış, önümdeki gazeteye gömülmüş gibi yaparken belli etmeden onları izliyordum. Dördü de aynı yaş grubundandı; estetik cerrahinin nimetlerinden faydalandıkları belli olan, yaşlarını asla göstermeyen zarif kadınlar. Dengeli davranışları, abartıdan uzak kahkahaları vardı. Ne konuştuklarını duyamıyordum ama vücut dillerinden ihanet planları yapan bir kadının gerginliği değil, sıradan bir dedikodu halkasının rahatlığı okunuyordu.

Bir saat sonra kalktılar. Kadriye Hanım’ın sıradaki durağı lüks bir kuaför salonu oldu. İki saatten fazla içeride kaldı. O sırada midemin kazındığını fark edip sokağın köşesindeki pideciye uğradım. “Çabuk tarafından bir buçuk kapalı Bafra at ustam,” dedim. İnce, çubuk şeklinde, kenarları ustalıkla kapatılmış, dumanı tüten nefis Bafra pidesini afiyetle indirdim mideme. Pidenin kıtır kenarlarını ısırırken içimden, ‘Bakalım kimin için bu kadar süslendin?’ diye geçiriyordum. Acaba âşık olduğu toy delikanlıyla mı buluşacaktı?

Saat üç gibi kuaförden çıktı. Güneş gözlüklerini takıp arabasına bindi. Onu sahil yolundaki en lüks, Michelin yıldızı adayı bir restorana kadar takip ettim. Benim külüstür sedanı mekânın valeleri bile küçümseyen gözlerle süzdü. Hedefim içeri girdi, ben de arabanın içinden restoranın cam cephesini görecek şekilde pusuya yattım. Kimin geleceğini merakla beklerken, restorandan içeri adım atan kişiyi görünce kaşlarım çatıldı: Umut Yılmaz.

Kocasıydı. Umut beni dışarıda fark etmişti; uzaktan bir bakışla, göz ucuyla, belli belirsiz bir selamını aldım. Kadın kocasını görünce ayağa kalktı, neşeyle adamın boynuna sarıldı. Hiç de Umut’un anlattığı o soğuk, mesafeli, ilgisiz kadın gibi durmuyordu. Kadriye’nin gözlerinin içi gülüyordu. Belki de dışarıya karşı ‘mükemmel çift’ imajı çiziyorlardı, kim bilir?

Yemeğin ardından ikisi de ayrı yönlere gitti. Ben hedefin peşinden ayrılmadım. Öğleden sonra bir hayır kurumunun düzenlediği açık artırmaya katıldı, iki modern sanat tablosu alarak yüklü bir bağış yaptı ve evine döndü. Liseye giden küçük kızı okuldan geldi, ardından birlikte etüde gittiler. Akşam Umut Bey gelene kadar da malikâneden dışarı adım atmadılar.

İkinci gün, senaryo hafif sapmalarla tekrarladı. Sabah kuaför, ardından başka bir lüks site… Bu kez güvenlik duvarını aşmak kolay olmadı. O meşhur, eski polis kimliğim, güvenlikteki çocuğun umurunda bile değildi. Ancak araya bir adet Benjamin Franklin sıkıştırınca, kapılar “Hoş geldiniz Amirim,” nidalarıyla açıldı. Kapıcıdan, içeride bir pırlanta ve mücevher tanıtım partisi olduğunu öğrenmek ise bana fazladan bir Hamilton’a mal oldu. Zenginlerin dünyasında dedikodunun bile tarifesi ayrıydı.

Öğleden sonra AVM’deki lüks bir erkek giyim mağazasına girdi. Uzaktan izlediğim kadarıyla iki şık gömlekle bir tasarım kot pantolon aldı. “İşte,” dedim kendi kendime. “Sevgiliye alınan hediyeler. İş şimdi başlıyor.”

Ancak Kadriye Hanım aldıklarını eve bırakıp, elinde bir spor çantayla tekrar dışarı çıktı. İstikamet elit bir spor salonuydu. Yeni müşteri adayı kılığında içeri girip etrafı kolaçan ettim. Hedefim tek başına bir köşede, kulaklıklarını takmış ağırlık çalışıyordu. Gerçekten de genç kızları kıskandıracak bir diriliği ve disiplini vardı. Konsantre olmuş, sadece demirle boğuşuyordu. Etraftaki kaslı, genç antrenörlere dönüp bakmıyordu bile.

Bu rutini tam yedi gün boyunca adım adım takip ettim. Yedi koca gün. Bütün bulgularım şundan ibaretti: Kadriye Yılmaz’ın görüştüğü erkekler mağazalardaki tezgâhtarlar, restoranlardaki garsonlar ve sitenin kapıcısıydı. Kadının, kocasını hâlâ deliler gibi sevdiği her hâlinden belliydi. Değil aldatmak, etrafındaki erkek sineklere bile dönüp bakmıyordu. Aldığı o pahalı kıyafetleri de akşam eve gelen kocası Umut’un üzerinde görmüştüm.

Birinci haftanın sonunda Umut Yılmaz’la gözlerden uzak bir kafede buluştuk.

“Hiç mi bir şey bulamadınız?” diye sordu, sesinde gizlemeye bile gerek duymadığı bir hayal kırıklığıyla.

“Yok,” dedim çayımı yudumlarken. “Karınız size sadık. Hatta kusura bakmayın ama anlattıklarınızla uzaktan yakından alakası yok. Kadın size resmen tapıyor.”

“Hmmm,” diye mırıldandı. Suratı, yine duvar gibiydi. İnsan, karısının onu aldatmadığını öğrenince sevinirdi. Derin bir oh çekerdi. Bu adamda o rahatlamadan eser yoktu. Aksine, beklediği fırtına çıkmadığı için sinirlenmiş bir kaptan gibiydi.

“Daha ne kadar devam etmemi istiyorsunuz?” diye sordum.

“Sonuna kadar,” dedi gözlerini kısarak. “Nereye kadar gerekiyorsa.”

“Bana uyar,” dedim rahat bir tavırla. “Patron sizsiniz. Ama tablo yeterince açık değil mi?”

Başını iki yana salladı. Tam o an, gözlerinde daha önce fark etmediğim, şeytani ve çok karanlık bir parıltı gördüm. Çok anlık bir parıltı. Karısını onu aldatırken yakalayacağından garip bir şekilde, hastalıklı bir şekilde emindi.

“Ben ödemelerinizi günlük olarak yapmaya devam edeceğim,” dedi masadan kalkarken. “Gerekirse yanında gördüğünüz en ufak bir teması, bir bakışmayı bile kayda alın. Eminim… Bu hafta bu iş biter. İş bittiğinde ayrıca yüklü bir prim de düşünüyorum size.”

O gittikten sonra tek başıma kaldım. Bir ay, iki ay daha gözetlemeye devam edebilirdim. Sonuçta banka hesabıma düşen rakamlar küçümsenecek gibi değildi. Ancak tekvandoda temel bir felsefe vardır: Rakibin hamle yapmıyorsa, seni kendi dengesizliğine çekmeye çalışıyordur. İçimdeki o yaşlı kurt, o eski polis burnum fena hâlde sızlıyordu. Umut Yılmaz’ın duygusuz suratı, o karanlık ısrarı normal değildi. İşim bir cinayet ya da kayıp vakası olsa, bu durum kulağıma kar suyunu kaçırmaya çoktan yeterdi. “Sana ne canım,” dedim kendi kendime. “Paranı al, işine bak.”

Ama kader, benim rahat durmamı istemiyordu.

***

İki gün sonra, her şey bir anda “fazla” kolaylaştı. Kadriye Yılmaz’ın her zaman gittiği kafede yalnız oturduğu bir saatte içeri esmer, deri ceketli, yüzünde kirli bir sakal olan bir adam girdi. Kadriye o sırada telefonuyla ilgileniyordu. Adam doğrudan kadının masasına gidip oturdu. Kadın kafasını kaldırdı, irkildi. Adama bir şeyler söyledi. Mesafeden dudaklarını okuyamıyordum. Adam aniden öne doğru eğildi, kadının elini tuttu.

Telefonumla hemen birkaç kare fotoğraf çektim, ardından videoya girdim. Benim açımdan bakıldığında, adam kadına çok samimi davranıyor, hatta eğilip yanağından öpüyor gibi görünüyordu. “İşte bu,” dedim içimden. Umut’un beklediği an gelmişti.

Ertesi gün benzer bir sahne bu kez bir mağazada oynandı. Kadın yalnızken aynı adam yanına yaklaştı, kısa bir süre konuştu. Adam yine gereksiz gördüğüm bir fiziksel yakınlık kurdu. Hemen deklanşöre bastım. Umut Yılmaz iki günlüğüne şehir dışındaydı, dönünce sağlam bir dosya sunabilirdim.

Fakat asıl saçmalık aynı günün akşamı oldu. Saat üç sularında kadın eve dönmüştü. Arabamda tekrar çıkmalarını beklerken, aynı esmer adam elinde kocaman bir çiçek buketiyle rezidansın kapısına geldi ve içeri girdi.

Bu kadarı aptallıktı. Dünyanın en cesur âşığı bile bir holding patroniçesinin kocasının olduğu eve elinde çiçekle gitmezdi. Arabanın içinde çektiğim fotoğrafları büyütüp detaylıca inceledim. Adam ne kadar sırnaşık ve atik görünüyorsa, Kadriye Yılmaz bir o kadar tedirgin, öfkeli ve şaşkın duruyordu. Dikkatlice bakıldığı takdirde, fotoğraflardaki bir “âşıklar buluşması” değil, bir “taciz” anıydı. Burada çok pis bir uyumsuzluk vardı.

Arabamdan inip, artık sigara ikram edecek kadar ahbap olduğum güvenlik görevlisinin yanına gittim. İçeri giren çiçekli adamı sordum.

“Ya, benim asker arkadaşına benzettim elemanı. Kimdi o geçen?” diyerek yalanı salladım.

“Abi, o C Blok’taki Nusret Hanım’a geldi. Kuryeymiş. Kimliğini bıraktı, İsmet Şahin. Çiçek siparişi getirmiş.”

C Blok. Kadriye Yılmaz’ın yaşadığı A Blok’la alakası bile yoktu.

Hemen telefonuma sarıldım. Dostum, ev sahibim, mahalledeki herkesin “Almancı” bildiği ama aslında emekli bir istihbarat kurdu olan Dede’yi aradım. Dede, yer altı dünyasının ve devletin dehlizlerinin ayaklı arşiviydi. “Buluşmamız lazım.”

***

Dede’nin adresini verdiği duman altı kıraathaneye gittim. Dışarıdaki tuğla duvarda siyah bir sprey boyayla yazılmış, Neyzen Tevfik’in meşhur duvar yazısı duruyordu. İçeri girdim. Dede köşede nargilesini fokurdatıyor, çaycıya abartılı bir gurbetçi şivesiyle bağırıyordu: “Şıvayniye bak sen, çay ver bana pit te…”

Yanına oturduğumda şiveyi anında bıraktı. Kısık bir sesle, “Ne var yine Timur?” dedi.

Adama çiçeği götüren şahsın fotoğrafını uzattım. “Şu elemanı bana bir dök Dede. Kimmiş, necidir, ne yer ne içer?”

Yarım saat sonra ofisime döndüğümde bilgiler Dede’den şifreli bir mesajla telefonuma düştü. Adamın adı İsmet Şahin falan değildi. Kuryelikle zerre alakası yoktu. Gerçek adı Rıza’ydı. Cezaevinden yeni çıkmış, dolandırıcılık ve şantajdan üç yıl yatmış tescilli bir pislikti.

Ertesi sabah, işin içyüzünü çözmek niyetiyle Umut Yılmaz’ın holding binasının önüne park ettim. Umut şehre dönmüştü. Dosyayı teslim edip, ne dolap döndüğünü yüzüne vuracaktım. Ancak binaya girmek üzereyken, hayatın o garip cilvelerinden biri yaşandı.

O kurye kılıklı Rıza yanımdan geçip arabasını holdingin tam önüne çekti. İçeriden çıkan Umut Yılmaz, adamı kapıda karşıladı. Etrafta kimsenin olmadığını düşünerek gayet samimi bir şekilde tokalaştılar.

Hemen arabanın siperine çöküp makineme sarıldım. Lensi zoomladım. Emniyet’teyken aldığım dudak okuma eğitimi, sanırım bir kez daha işime yarayacaktı. Vizörden Umut’un dudaklarına odaklandım.

“Senin iş tamamdır patron,” diyordu sabıkalı Rıza sırıtarak. “Kadın bir şey çakmadı. Etrafta biri varsa diye bol bol poz verdim.”

Umut’un dudakları kıvrıldı. “Merak etme, o aptal dedektif görüntüleri bana versin, sen de payını alacaksın. Anlaşmalı boşanmayı kabul etmekten başka çıkarı kalmayacak.”

“Valla abi, aksilik olursa bir daha geçen seferki gibi hapiste tek başıma yatmam, haberin olsun. Mahkemede bülbül gibi öterim, söylemedi deme.”

Umut Yılmaz, adamın koluna girip holdingin döner kapısından içeri girerken deklanşör sesleri arabamın içini dolduruyordu.

Direksiyona sert bir yumruk indirdim. “Hassiktir,” dedim kendi kendime. Neydi bu şimdi? Kendi karısına kumpas kuran, aldatılıyorum diye sahte delil yaratmak için parayla adam tutan bir koca. Hedef saptırmak için de beni, koskoca Aksak Timur’u taşeron olarak kullanıyordu. Raporumu mahkemede delil olarak sunacak, “Bakın, ünlü dedektif bile onu yakaladı,” diyecekti.

Tam o an telefonum çalmaya başladı. Arayan Umut Yılmaz’dı. O an kararımı verdim.

“Ne yaptınız? Bir şeyler bulabildiniz mi Timur Bey?” sesi oldukça neşeliydi.

“Acil bir durum oluştu Umut Bey,” dedim soğukkanlılıkla. “Dosyanızı hazırladım ama şehir dışına çıkmam gerekti. Özel bir mesele. İki üç gün sonra döneceğim, dosyanızı bizzat elden teslim edeceğim. Siz rahat olun, her şey tam da… beklediğiniz gibi.”

İçimdeki av köpeği artık uyanmıştı. Dede’ye tek bir kısa mesaj attım: “Umut Yılmaz. Tüm şeceresi.”

Ben dükkâna geçip kepenkleri indirene kadar bilgiler mail kutuma çoktan düşmüştü. Umut Yılmaz yirmi dokuz yaşındaydı. Geçmişinde bir evlilik daha vardı. Bir yılın sonunda anlaşmalı boşanmışlar. İşin ilginci, ayrılırken ilk karısından yüklüce tazminatla lüks iki daire koparmıştı ama yaptığı harcamalar ve kumar borçlarıyla tüm parayı kısa sürede tüketmişti. İlk karısıyla evlendiğinde o yirmi üç, kadın ise elli bir yaşındaymış. Belli ki bu jigolo kılıklı adamın kariyer planı buydu: Zengin, dul ve olgun kadınların hayatına gir, onları sömür, sonra bir bahaneyle posalarını çıkarıp at. Ortada aleni bir dolandırıcılık vardı.

İçgüdülerim beni dürtüyordu. Bu kadar planlı çalışan bir adamın başka bir motivasyonu daha olmalıydı.

Aynı gün, tamamen kendi inisiyatifimle Umut Yılmaz’ı fiziksel takibe aldım. Adam holdingden çıkıp doğrudan şehrin dışına, sahile bakan yazlık villalar bölgesine gitti. Orada genç bir kadını evinden aldı. Birlikte bir pırlanta mağazasına uğradılar. Kadının parmağına pahalı bir tektaş takılırken Umut’un eli sürekli kadının belindeydi. Suratı Kadriye Hanım’ın yanında olduğu gibi duygusuz değildi; gayet mutlu, şımarık bir neşe içindeydi.

Ardından lüks bir apartmana girdiler. Kapıcıyla kurduğum hızlı ahbaplık ve araya sıkıştırılan mor renkli Yunus Emre banknotları sayesinde kadının kimliğini çözdüm. Adı Sema Yıldız’dı. Namıdiğer Semoş. Yirmi dört yaşında. Şehrin en işlek caddesinde devasa bir güzellik merkezi işletiyordu.

Araştırmayı biraz daha derinleştirince taşlar yerine oturdu. Bu güzellik merkezi, Umut Yılmaz’ın ilk karısından boşandığı dönemde açılmıştı. Yani belli ki karısından kopardığı tazminatla. Yani Umut, ta en başından beri bu Sema denen kadınla birlikteydi. Peki, işin daha da karanlık tarafı neydi biliyor musunuz? Kadriye Yılmaz, bu güzellik merkezinin en sadık müşterilerinden biriydi!

Adamın midesizliğine hayret etmemek elde değildi. Hem kadınla evlenerek onun şirketlerine, parasına çöküyor hem karısı sıfatıyla kadını kendi sevgilisinin salonunda ağırlatıyor, üstüne de sahte bir ihanet tezgâhı kurup kadını söğüşlemek için beni kiralıyordu.

İki gün boyunca Umut ve Sema’nın aşk dolu anlarını, gizli buluşmalarını, hatta sahilin öte yakasında yer alan tatil köyündeki bungalov evine giriş çıkışlarını HD kalitesinde belgeledim.

Şimdi elimde iki ayrı dosya vardı. Biri Umut’un istediği, içi Rıza adlı sabıkalıyla dolu yalan dosya. Diğeri ise Umut’un bütün kirli çamaşırlarını, ihanetini ve kumpasını gözler önüne seren gerçek dosya.

Böyle anlarda bin huzursuz boğa gücünde hissederim kendimi. Profesyonel mi davranmalıydım? Parasını aldığım müşterime istediği yalan dosyayı verip, vicdanımı o dolarlarla mı susturmalıydım? Yoksa tekvandonun o sarsılmaz dürüstlük yasasına uyup adaleti mi sağlamalıydım?

Üçüncü günün sabahı, Kadriye Yılmaz’ın spor salonundan çıkmasını bekledim. Arabasına doğru yürürken önünü kestim. Beni tanımıyordu. Korkutmamak için ellerimi havaya kaldırıp gülümsedim.

“Kadriye Hanım. İsmim Timur. Konuşmamız lazım.”

Durmadı, arabasına yürüdü, kapıyı açtı. Bana döndü. “Evet?”

Doğrudan konuya girmem gerektiğini hissettim. “Özel dedektifim. Eşiniz beni sizi takip etmem için tuttu.”

Yüzünde ne bir korku, ne bir şaşkınlık… Sadece kaşları hafifçe havaya kalktı. “Öyle mi?” dedi buz gibi bir sesle.

Elimdeki gerçekleri içeren kalın dosyayı ona uzattım. “İçinde kocanızın size kurduğu kumpasın, Rıza adlı sabıkalı adamla yaptığı anlaşmanın ve Sema adındaki sevgilisiyle geçirdiği anların bütün belgeleri var. Bu fotoğraflarla kocanızı don gömlek kapıya koyabilirsiniz.”

Dosyayı almasını beklerken, içimden, mesleğime ihanet etmiş olmanın verdiği o buruk ama haklı gururu yaşıyordum. Bir kadını ipten almıştım.

Kadriye Yılmaz dosyayı elimden usulca aldı. Kapağını bile açmadı. Aralık kapıdan öndeki yolcu koltuğuna gelişigüzel attı. Bana döndü, cipinin kapısına yaslandı ve gözlerimin içine bakarak hafifçe, belli belirsiz gülümsedi. O an, o gülüşün içinde saklı olan dipsiz karanlığı gördüğümde sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü.

“Bekle lütfen,” dedi. Arabaya girdi, torpido gözünden bir zarf çıkardı, yanıma döndü.  Üzerinde adımın yazılı olduğu kalınca zarfı bana uzattı.

“Eksik olma, Timur Bey,” dedi. Sesi artık ipek değil, çelik gibiydi. “İşini ne kadar iyi yaptığını biliyordum. Bir an bile şüphe etmedim.”

Zarfı refleks olarak aldım. İçinde tomarla para vardı. Şaşkınlıktan kelimeler boğazıma dizildi. “Anlamadım… Siz… Biliyordunuz…”

Kadriye Yılmaz hafifçe eğildi. “Ben her şeyi bilirim, Timur Bey. Umut gibi açgözlü aptallar, kendilerini dünyanın en zeki insanı sanırlar. Onun Sema’yla yıllardır birlikte olduğunu biliyordum. Evlendiğimiz gün bile… Hatta o güzellik merkezini bizzat kendi ellerimle ben popüler yaptım, Sema’yı ben parlattım.”

Nefesimi tutmuştum. “O zaman neden…”

“Çünkü,” diyerek sözümü kesti. “Emin olmam gerekiyordu. Bildiğim gerçeklerin doğruluğunu başka gözle görmem gerekiyordu. Çünkü seviyordum. Çünkü yanılmış olmayı çok diledim. Çünkü konduramadığım çok oldu. Rastlantı, dedim. Ufak bir kaçamaktı belki, dedim. Biliyor musun, bir tek senin dürüstlüğünden emindim. Yaptığın benim için çok değerli. Ben Umut’u sadece boşanıp kapı dışarı etmek istemiyorum Timur Bey. Onu hapse atmak, süründürmek istiyorum.”

Gözlerim kocaman olmuştu. “Peki ya şu Rıza denen kurye?”

Kadriye neşeyle kıkırdadı. “Ah, Rıza… Zavallı Umut, onu kendisinin bulduğunu sanıyor. Rıza benim eski şoförümün oğludur. Umut, beni takip ettirmek için bir dedektif arayışına girdiğinde, önüne senin ismini düşüren de bendim. Rıza’yı onun karşısına çıkaran da bendim. O aptalın sana ödediği paralar da bildiğin üzere benim kasamdan çıkıyordu.”

Şok içinde kalakalmıştım. Ava giden avlanmıştı, evet, ama avcı av olduğunu sanırken aslında yemin ta kendisiydi. Kadriye Yılmaz, kendi etrafına örülen kumpası alıp, onu kocasının boynuna dolanacak kusursuz bir ilmeğe çevirmişti.

“Yanlış anlama beni Timur Bey,” dedi arabasının kapısını bir kere daha açarken. “Seni kullandığımı düşünmeni istemem. Taşeronlar aracılığı ile diyalog kurduk diyelim. Bu dosyayı mahkemede delil olarak sunabilmem için senin gibi itibarlı, dışarıdan bağımsız bir dedektifin bunu resmileştirmesi gerekiyordu. Sayende artık kocamın bana kurduğu kumpas, tuttuğu sahte tanık ve gizli sevgilisi resmi kayıt altında. Teşekkür ederim.”

Arabaya bindi. Camı aralayıp son bir kez bana baktı. Gözlerinde Dostoyevski romanlarından fırlamış, suç ve cezayı kendi elleriyle dağıtan bir karakterin kibrinin arkasına gizlenmiş tuhaf pişmanlığı görebiliyordum.

Lüks araç büyük bir gürültüyle yanımdan uzaklaşırken, elimde içi para dolu zarfla öylece kalakaldım. Sol bacağım yine şiddetle sızladı. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Ahmakıslatan bir bahar yağmuru. Cebimden buruşuk paketimi çıkarıp bir sigara yaktım. Dumanını kurşuni gökyüzüne üflerken anladım ki zenginlerin dünyasında kurban falan yoktu. Sadece, dişlerini kimin daha iyi sakladığı gerçeği vardı.

İçimden bir his, bunun Kadriye Yılmaz ile son karşılaşmamız olmayacağını söylüyordu. Ki altıncı hissim böyle zamanlarda on bin Eros gücünde olur.

TAŞ KONAKTA BİR GARİP CİNAYET

0

-I-

Kar Yağarken Kimse Girip Çıkmadı!

“Bazı odalar kilitle değil, mantıkla açılır.”

Telefonum gece saat 03.17’de çalmıştı. Polislikte belirli saatler vardır. Gündüz saatleri bir arama geldiyse genellikle hayırlı bir haber olur; bir ipucu yakalanmıştır, bir tanık ortaya çıkmıştır gibi… Fakat gece saatlerinde gelen telefonlar ya hayat değiştirir ya da bir hayatı bitirir. Bu telefon da onlardan biriydi. Karşıdan gelen ses nöbetçi komiser Furkan’ındı.

“Başkomiserim, bir cinayet ihbarı aldık… Hatta hemen alakadar olmak isteyeceğiniz kadar ilginç bir cinayet…”

“Her cinayet ilginçtir Furkan.”

“Bu biraz fazla ilginç, Başkomiserim.”

“Bilmece gibi konuşma da söyle! Ne olmuş?”

“Karaburun yolu üzerinde, eski bir taş konakta cinayet işlenmiş.”

“Katil kaçmış mı?”

“Aslında kaçamamış olması gerekiyor.”

“Bak yine başladın Furkan!”

“Adam içeriden kilitli bir odada öldürülmüş.”

“İçeriden kilitli mi?”

“Evet, Başkomiserim.”

“O zaman katil hâlâ oralarda bir yerde… Olay yerini çevirdik değil mi?”

“Elbette Başkomiserim, kuş uçamaz…”

***

Konağa geldiğimizde kar hâlâ yağıyordu. Eski görev yerim küçük bir Akdeniz ilçesiydi; bu yüzden alışık değildim kara. Aslında kar iyiye işaretti çünkü kar ayak izlerini saklamaz, aksine açık ederdi.

“Buradan biri geçti…”

“Burada biri durdu…”

“Buradan biri kaçtı…”

Bu yüzden kar yağarken işlenen cinayetler genellikle kısa sürede çözülürdü. Fakat bu kez öyle olmayacak gibi görünüyordu. Zihnimde henüz taze fikirler çiçek açmamıştı. Elimizde sadece arkadan kilitli bir oda, odanın içinde bir ceset ve korkmuş maktul yakınları vardı. Bir kadın, iki erkek ve bir genç kız bizi bekliyordu. Onlarla henüz konuşmamıştık fakat endişeli oldukları ve korktukları her hâllerinden belliydi.

Maktulün kim olduğuyla başladım önce.

“Adı neymiş?”

“Murat Aksoy, Amirim. 63 yaşında. Eski bir iş adamı. Emekli bir mimar. Bekâr, hiç evlenmemiş. Varlıklı bir adam. Pek sevilen biri değilmiş, yakınları öyle söyledi.”

Polislikte bu üçlü tehlikelidir. Para, yalnızlık ve sevilmemek…

Çalışma odasının kapısına geldiğimizde durdum. Gerçekten de kapı içeriden ve anahtarla kilitlenmişti. Anahtar hâlâ kapının üzerindeydi. Kapıyı kırarak açmak zorunda kalmışlardı. Bu yüzden kapı sövesi yıpranmış ve kilit dışarıda kalmıştı. Bu da cinayet anında odanın kilitli olduğunu bağıra bağıra söylüyordu bize.

“Yedek anahtarı var mıymış odanın?” diye sordum Furkan’a.

“Yokmuş, Amirim. Olsa bile arkada anahtar olduğu için açamazlardı.”

Evet, genellikle öyle olurdu. Hele ki böylesine eski taş evlerin kapılarında… Yedek anahtar fikrini zihnimde eledim hemen.

Murat Aksoy, maktulümüz, çalışma masasının hemen yanında yerde yatıyordu. Göğsünde, muhtemelen kalbine kadar uzanan tek bıçak yarası vardı. Cinayet aleti olay yerinde bırakılmıştı ve üzerinde herhangi bir parmak izi yoktu.

Odaya şöyle bir baktım tekrar. Şömine yanıyordu. Fakat göstermelik, dekorasyon amaçlı yapılmış, elektrikli bir şömineydi. Herhangi bir baca çıkışı yoktu. Katilin bacadan girip çıktığı gibi uçuk bir fikir daha toz oldu zihnimden.

Furkan pencereye yöneldi.

“Dışarı çıkış yok,” dedi. “Pencere önlerinde demir parmaklıklar var ve hâlâ kilitli…”

Pencere fikri de böylelikle uçup gitti.

Peki, bu katil, adam ya da kadın, içeri nasıl girmiş ve hiç iz bırakmadan odadan sıvışmıştı? Sıvılaşıp anahtar deliğinden çıkacak hâli yoktu ya!

Furkan odanın ortasına dönmüş ve garip el hareketleriyle etrafı tarıyordu. İzlediği bir diziden etkilenmiş gibi görünüyordu. Dâhi dedektif Monk’un birkaç bölümünü ben de izlemiştim. Fakat adam feci derecede obsesifti ve bu sayede çözüyordu cinayetleri. Furkan’ın öyle obsesifliği falan olmadığını iyi biliyordum.

“Ne yapıyorsun?” diye sordum ister istemez.

“Birisi bu odadan çıkmış olmalı Amirim,” dedi Furkan.

“Evet…”

“Ama nasıl?”

“Cevabı bulmak için önce yanlış sorular sormayı bırakacağız Furkan,” dedim çocuğun omzuna elimi atıp.

Furkan hayretle kaşlarını kaldırdı.

“Yanlış soru ne Amirim?” diye sordu.

“Katil nasıl çıktı?”

“Bu soru yanlışsa doğrusu ne Başkomiserim?”

“Gerçekten katil dışarı çıktı mı? Yoksa hep burada mıydı?”

***

Furkan düşünürken ben yakınlarıyla görüşmek için yemek salonuna geçtim. Masada oturmuş beni bekleyen dört kişi vardı. Ölen adamın kız kardeşi Aysel Aksoy Yılmaz, 24 yaşındaki yeğeni Elif Yılmaz, avukatı Kemal Demir ve eski iş ortağı Nihat Sezer… Bu dörtlüde Aysel ve Elif’in orada bulunması doğal görünüyordu fakat avukatın ve iş ortağının neden konakta olduklarını anlayamamıştım. Bunu sorarak başladım.

Avukat, “Murat Bey’in bazı hukuki evraklarını imzalaması için müsait olmasını bekliyordum,” dedi.

“Ne gibi hukuki evraklar?”

“Eski şirketteki hisselerin Nihat Bey’e devredilmesiyle ilgili…”

“Ben de o yüzden buradaydım,” Nihat Sezer. Hâlbuki sözü ona bırakmamıştım. Bana garip bir savunma hâlindeymiş gibi göründü.

“Ne yani? İkiniz birden Murat Aksoy’un müsait olmasını mı bekliyordunuz?”

“Evet, buna mecburduk,” dedi avukat. “Murat Bey, şirketin en büyük hissedarıydı…”

“Olay gecesini anlatın,” dediğimde yine avukat girdi söze.

“Biz dördümüz, akşam yemeğini birlikte yedik. Murat Bey öğlenden beri çalışma odasındaydı ve hiç çıkmamıştı. Meşgul olduğunu düşünüp yemekte bize katılmamasını normal karşıladık. Fakat sonra…”

“Evet, sonra…”

Burada eski ortak Nihat atıldı.

“Sabah işlerim vardı, Murat’ın bir an evvel belgeleri imzalamasını bekliyordum. Öğlenden beri içeride olduğunu düşünüp şu sonuca vardım: Murat makul bir süre içinde kendini göstermemişti. Ne hizmetçiler görmüştü onu ne de biz…”

“Sonra ne yaptınız?”

“Kapısına gittik. Kapıyı çalıp bizi buyur etmesini bekledik ama herhangi bir karşılık alamadık.”

“Sonra?”

“Kapıyı kıralım, dedi bahçıvan çocuk…”

“O nerde şimdi? Ve diğer hizmetçiler…”

“Kapıdadırlar, merakla içeriyi dinlediklerini düşünüyorum,” dedi avukat.

Hemen hizmetçileri ve bahçıvanı içeri aldık. Hepsi ağız birliği yapmıştı. Murat Aksoy öğle yemeğinden sonra, saat 13.00 gibi odasına çekilmişti ve dışarı çıktığını gören kimse olmamıştı. Yani cinayet öğle saatleriyle cesedi buldukları saat olan gece 23.15 arasında işlenmişti. Çok uzun bir zaman aralığıydı bu. Adli Tıp, cesetteki bulgular sayesinde daha kısa ve net bir aralık verebilirdi bize belki ama benim hiç bekleyecek hâlim yoktu.

“Maktulün odasına gitmeye karar verdiğiniz anda dördünüz de aynı odada mıydınız?”

Bu sorumu maktulün kardeşi Aysel Hanım’a bakarak yöneltmiştim. Avukat atılmaya kalktıysa da müsaade etmedim konuşmasına.

“Evet, sanırım,” dedi Aysel Hanım.

“Dışarıda olan biri var mıydı yani?” diye sordum bu kez maktulün yeğeni Elif’e dönüp.

Kız, kızarıp bozararak sorumu yanıtladı.

“Beni kast ediyorsanız odamdaydım. Bağırış çağırışı duyunca dışarı çıktım. Sonra bir baktım ki dayım yerde. Çok kötüydü gerçekten…” diyerek ağlamaya başladı.

“Peki,” dedim dörtlüden herhangi birine bakmadan. “Biriniz, maktulün pek sevilmeyen bir adam olduğunu söylemiş. Bunu kim söyledi ve Murat Bey neden sevilmiyordu?”

“Ben söyledim,” dedi kız kardeşi. “Ve abimin sevilmemesini anlayabiliyorum.”

Sonra Murat Aksoy’un geçmişini anlatmaya girişti Aysel Hanım.

Maktulümüz mimar olarak büyük projelere imza atmıştı. Ama ilerleyen zamanlarda başka şeyler ortaya çıkmıştı. İflas eden ortaklar… Kaybolan paralar… Mahkemelik işler… Bozulan dostluklar… Ve hatta yıkılan aileler…

Murat Aksoy geride epey cinayet zanlısı bırakmış gibi görünüyordu. Fakat bana henüz dışarıdan gelen bir katil fikri sıcak görünmüyordu.

Masaya dönüp “Siz dördünüzden başkası geldi mi konağa?” diye sordum.

“Hayır,” dediler hep birlikte. “Mümkün değil,” diye eklediler. “Yoksa mutlaka bilirdik!”

Bu cevaptan sonra konağın bütün güvenlik kameralarını izlemesi ve Murat Aksoy’un geçmişteki düşmanlarının listesini oluşturması için Komiser Furkan’ı görevlendirdim. Furkan, gün aydınlanıncaya kadar araştırma yapacaktı. Rahat uykusundan uyandıracaktı bazılarını ve muhakkak bir sonuca ulaşacaktı. Yoksa zaten benim aklımda bir fikir vardı. Bunu teyit etmeyi sabaha bırakacaktım.

-II-

Daha Büyük Bir Karanlığa Mahkûm!

“Bazen mantıklı açıklama kilit altında kalır.”

Ertesi sabah tekrar olay yerine gittim merakla. Hem bahçedeki ayak izlerinin tarama sonuçlarını alacaktım hem de Furkan’ın araştırmasından elde ettiklerini…

Kar durmuştu. Bahçeyi şöyle bir ben de taradım. Birkaç iz vardı ama aralarından hiçbiri yabancıya ait değildi. Evdekilerin ayak izleriydi. Kimse gelip gitmemişti. Ayak izlerinden çıkan buydu. Doğal sonuçlar… Furkan’ın öğrendikleri ise bütün şüpheli ve olası düşmanların cinayet saati aralığında başka bir yerde olduklarını kanıtlamasından ibaretti.  

O zaman şu kesindi: Cinayet içeriden biri tarafından işlenmişti ve katil bu dört kişiden biriydi. Peki hangisi? Benim şimdi yapmam gereken doğal sorular sorup katilin bir açık vermesini beklemekti. Avukatla başladım özel görüşmeye.

“Murat Bey’in gizli bir odası var mıydı? Panik odası gibi…”

Avukat gerçekten şaşırmıştı bu soru karşısında.

“Sanmam,” dedi ve sonra ekledi. “Pek panik olacak bir adam değildi.”

“Siz sever miydiniz kendisini?”

“Bunu hiç düşünmedim, alacağım paraya bakıyordum ben…”

O son cümle her şeyi anlatıyordu aslında. Alacağım paraya bakıyordum ben… Avukat bundan ötesi olamazdı.

Sıra eski ortağına gelmişti.

“Ben neden öldürmek isteyeyim ki Murat’ı? Tam da çok düşük fiyata hisselerini devrederken…”

“Çok düşük mü?”

“Evet, uluslararası bir yardım kuruluşu var… Oraya yatıracaktı aldığı parayı. Fakat işlerim yattı benim de. Yani anlayacağınız ben mağdurum bu olaydan, yani Murat’ın böyle ölüp gitmesinden. Kimler kârlı çıkar? Siz onu düşünün. Bence doğal varisleri sorguya çekin. Kız kardeşi ve yeğeni…”

“Neden öyle dediniz?”

“Bu anlaşma olsaydı, Aysel beş kuruş miras alamayacaktı. Yeğeni Elif ise yıllardır dayısının eğitim bursuyla okuyordu. Tam yedi yıldır Felsefe bölümünü bitirmeye çalışıyordu. En son hatırladığım kadarıyla Murat eğitim bursunu kesmişti bunun.”

Bunları duyduktan sonra ne maktulün kardeşi Aysel’le görüşmeyi seçtim ne de yeğeni Elif’le. Doğrudan çalışma odasına yöneldim ve “Beni yalnız bırakın,” dedim. Adamlarım istediğimi yaptılar.

Başından beri bana garip gelen duvara yöneldim. Bu duvardaki kütüphane, bir iki parmak ileride duruyordu ve diğer duvardaki kütüphanelerle arasında bir elin sığabileceği genişlikte bir boşluk vardı. Birkaç parmak ileride duran kütüphanedeki bütün kitapları yavaş yavaş boşaltmaya başladım. Beklediğim gerçek bir süre sonra kendini gösterdi. Kitaplardan biri, bir kilide bağlanmıştı ve kendinize doğru çekince kütüphane daha da ileri çıkıyordu. Yanındaki kitaplıkla arasında bir adam geçecek kadar boşluk oluşturuyordu. 

O boşluktan içeri girdim ve Murat Aksoy’un arka taraftaki panik odasını böylelikle buldum. Bir bilgisayar, bir yatak, bir berjer koltuk ve bir yemek masasından ibaretti. Burası kesinlikle bir panik odasıydı çünkü duvarlar nükleer saldırılara karşı kurşun alaşımdan yapılmış bir dolguyla kaplıydı ve odada sağlıklı bir insana en azından bir ay yetecek kadar gıda malzemesi vardı.

Artık Murat Aksoy, kendisine nasıl bir son biçtiyse…

Bu müthiş keşfimden sonra içeriye Olay Yeri çalışanlarını çağırdım bu müthiş keşfimden sonra. Keşfim muhteşemdi ama içeride bir ipucu bulunacak kadar mıydı, bilmiyordum. Katil, eğer profesyonel çalıştıysa bu odayı bulacağımızı biliyor olmalıydı.  Ve içeride hiçbir delil bırakmadan gitmiş olmalıydı.

Fakat başından beri aklımdaki katil, hiç de profesyonel değildi ve tamamen duygusal hareket ediyordu. Çöp kutusunda maktulün yeğeni Elif’in parmak izlerinin bulunduğu kanlı bir eldivene ulaştık önce. Sonra kanın maktule ait olduğunu öğrendik.

Ve kamera kayıtları…

Güya profesyonel bir katil gibi tüm izlerini silmeye çalışmıştı.

Bilgisayardaki olay anına ait çalışma odasından alınan tüm görüntüleri ve panik odasındaki görüntüleri silmişti.

Olay anından bir süre önce, dayısının tuvalete gitmesini fırsat bilip odasına girmiş ve panik odasına saklanmıştı. Sonra bir anda ortaya çıkıp cinayeti işlemişti. Panik odasına tekrar kapandığında evdekilerin cesedi bulmalarını beklemişti. Bağırış çağırışın arasında panik odasından çıkıp evin diğer sakinlerinin arasına karışmıştı. Böylelikle kimse olanları anlayamayacak ve dosya rafa kalkacaktı.

Elif benimle tanışmamıştı; yaptığı birinci hata kanlı eldivenleri panik odasında bırakmaktı. İkinci hatası ise polisin zekâsını hafife almasıydı.

Elif’in tutuklanıp giderken son cümlesi kısa oldu.

“Dayım, geleceğimi karartmaya yemin etmişti. Bense onu daha büyük bir karanlığa mahkûm ettim!”

PARK CADDESİNDE CİNAYET

0

Şaşmaz Sanayi Sitesi, gürültülü bir günü geride bırakmıştı. İçeriden çekiç sesleri gelen birkaç kaportacı dışında her yer sessizliğe gömülmüştü. Sanayinin arka sokaklarından birindeki küçük oto tamirhanesinde ise ışıklar henüz sönmemişti.

Ankara’nın puslu ve yağmurlu akşamında Rasim gün sonu hesabını yapıyor, bir yandan da demleniyordu. Raflardaki lokma takımlarıyla paslı motor parçaları, köşedeki varilde yanan ateşin titrek ışığında belli belirsiz parlıyordu.

Burası yalnızca eski Mercedeslerin dilinden anlayan bir tamirhaneydi. Rasim başını kaldırıp yağmurun altında cam gibi parlayan gümüş rengi 1989 model W201’e baktı. O araba onun için sıradan bir araç değil, aileden biriydi.

Hesabı kapatıp ayaklandığı sırada dükkânın isli camlarına mavi ve kırmızı çakarların ışığı vurdu. Kapıda beliren takım elbiseli adamlardan biri, cebinden çıkardığı resmî kimliği uzattı. Rasim tehlikede olmadığını anlamıştı. Bu adamları geçmişten tanıyordu. Hiç istifini bozmadan masasına döndü, kirli botlarını tezgâha uzattı. Birasından bir yudum, sigarasından derin bir nefes alıp dumanı adamın yüzüne doğru üfledi.

“Ne var, ne istiyorsunuz?”

Takım elbiseli adam, yüzüne çarpan dumandan hiç etkilenmemiş gibiydi.

“Gitmemiz gerekiyor efendim.”

Rasim birasından bir yudum daha aldı ve kararlı bir sesle “Hiçbir yere gelmiyorum, hadi işinize bakın,” dedi.

Adam bir adım öne çıktı. Sesindeki o saygılı ama buz gibi ton değişmemişti.

“Efendim, talimat kesin. Lütfen bize zorluk çıkarmayın.”

Rasim kapıdaki kalabalığa baktı. Direnmenin anlamsız olduğunu bilecek kadar tecrübeliydi. Sigarasını küllükte yavaş bir şekilde ezip onlarla birlikte dışarı çıktı. Kendi arabasının kapısına yöneldiğinde adam araya girdi.

“Bizimle gelmeniz gerekiyor.”

Rasim, karanlıkta parlayan W201’i işaret etti.

“Beni burada delik deşik etsen yine ‘kızımı’ burada bırakmam.”

Gözlerindeki tavizsiz ifadeyi gören adam başını salladı.

“O hâlde bir arkadaşımız size eşlik edecek. Bizi takip edin.”

Rasim itiraz etmedi. Konvoy hâlinde oradan ayrıldılar.

***

Şaşmaz’dan çıkan konvoy şehrin ışıklarına doğru akarken, Ankara gecesi başka bir damarında kendi ritmiyle atıyordu. Müzikten kimse birbirini duymuyor, mekândaki herkes çılgınlar gibi dans ediyordu. Kabindeki DJ, mekânın en ağır masasına kurulmuş olan Kürşat ile göz göze geldikten sonra setini değiştirdi; Gülşen’in şarkısı çalmaya başladı. Kürşat kelimesi kelimesine şarkıya eşlik etti. Hayatındaki tutkular netti; Galatasaray’a da en az Gülşen’e olduğu kadar gönülden bağlıydı. Takımının mağlup olduğu geceler gözüne uyku girmez, soluğu mekânda alır, skoru zihninden silene kadar içerdi.

Yine kadınlı erkekli bir grubun oturduğu masada eğlenirken korumalarından biri kulağına eğildi.

“Şefim, kapıda sizi soranlar var.”

Kürşat gürültüden dolayı eliyle ağzını siper ederek yanıt verdi.

“Bizi sormayan mı var oğlum, gönder gitsin.”

“Şefim öyle değil, başka bir durum var gibi. Gelseniz iyi olur.”

Masadaki kadınların yanağından birer makas alarak kalktı ve kapıya yöneldi. Dışarıda aynı takım elbiseli adam bekliyordu. Kürşat meraklı gözlerle sordu.

“Hayırdır?”

Adam kimliğini uzatarak “Gitmemiz gerekiyor efendim,” dedi.

Kürşat şaşırdı.

“Nereye?”

“Emniyet Müdürümüzün kesin talimatı var.”

Kürşat, Emniyet Müdürü lafını duyunca biraz gerilse de bozuntuya vermeden arkasını döndü.

“Ben buranın çalışanıyım, hiçbir yere gidemem.”

Adam tehditkâr bir tavırla arkasından seslendi.

“Zor kullanmak istemiyoruz. Yardımcı olun.”

Kürşat duraksadı. Kapı önünde çıkacak bir arbede, mekândaki saygınlığına gölge düşürebilirdi. Daha fazla uzatmadı ve adamlarla birlikte mekândan ayrıldı.

***

Emniyet Müdürü Nihat, kahvesini yudumlayarak karşısındaki genç komisere bakıyordu.

“Bak kızım, burası Avrupa’ya benzemez. Bildiğiniz yabancı diller, aldığınız diplomalar sokaklarda hükümsüzdür. Asayişi sağlamak istiyorsan önce sokakların tozunu yutacaksın.”

O sırada kapı tıklatıldı. Yardımcısı başını uzattığında Nihat Müdür durumu anladı.

“Gelsinler.”

Nihat ellili yaşlarda, pos bıyıklı, meslekte külyutmaz bir adamdı. Rasim’in ağır yağ kokusu ile Kürşat’ın yoğun parfümü, Müdürün odasındaki sert tütün kokusuna karışarak kekremsi bir hava yarattı. Müdür sesli bir nefes verdi.

“Şimdi siz, buraya neden geldik diyorsunuzdur. Doğru mu?”

Kürşat, dik duruşundan taviz vermemek için tedirginliğini belli etmemeye çalışıyordu. Göğüs kafesini şişirerek yanıtladı.

“Evet, Müdürüm. Sorgusuz sualsiz uzaklaştırıldığımız bir yere gecenin bu vakti neden çağrıldık, merak ediyoruz.”

Müdür elindeki kâğıtları masaya usulca bıraktı. Gözlüğünü çıkarıp sapını ikisine doğru tehditkâr bir şekilde salladı.

“Bir kere çağrılmadınız, getirildiniz. Onu bir düzelteyim.” Geriye yaslandığında gözleri öfkeden parlıyordu. “Dalga mı geçiyorsunuz lan benimle! Sizin yüzünüzden masum bir çocuk canından oluyordu az daha! Dua edin hapiste çürümüyorsunuz!”

Hırsını alamayıp karşısındaki Komiser Elif’e döndü.

“Bu iki hergele, teşkilatın gördüğü en dik kafalı adamlardır. Bir gün, çocuklara dilencilik yaptıran bir şebekenin peşine düştük. ‘Emir bekleyin,’ dememize rağmen tek telsiz anonsu geçmeden hangara daldılar. Sonuç? Çatışma çıktı, çocuklardan biri ağır yaralandı.”

Odanın havası ağırlaştı. Kürşat’ın bakışları masanın üzerindeki bir noktada asılı kaldı. Rasim ise boş gözlerle Nihat’ın arkasındaki sisli Ankara Kalesi fotoğrafına dalıp gitmişti.

“Neyse… Mesleğe geri dönüşünüz için…” Rasim tam ağzını açmıştı ki Müdür elini kaldırarak onu susturdu. “Sakın! Burada sizden bir şey talep etmiyorum; size emrediyorum.”

Çevik bir hareketle çekmeceyi açtı. Bir yıldır karanlıkta bekleyen iki rozeti ve iki beylik tabancasını masaya fırlattı. Ardından mavi bir dosyayı önüne çekti.

“İngiltere Büyükelçisinin kızı, Caroline Sinclair. Yirmi iki yaşında. Dün akşam ‘Cosy’ isimli bir spor merkezinde cesedi bulundu.”

Üç parmağını havaya kaldırdı.

“Bu cinayet için görevlendirildiniz. Üçünüz.”

Kürşat ve Rasim şaşkınlıkla önce birbirlerine, sonra Elif’e baktılar. Elif de durumu kavrayamamıştı; Müdürün kendisiyle yeni bir strateji üzerine konuşacağını sanıyordu. Tam itiraz edecekti ki Nihat Müdür ondan önce davrandı.

“Evet, üçünüz. Tanıştırayım. Elif Komiser; akademi birincisi, Lyon’da Interpol kriminoloji eğitimi aldı. Özellikle biyolojik ve kimyasal suçlar üzerine çalıştı. Suçlu profili çıkarma ve olay yeri okumada teşkilatın en parlak zihni.”

Kürşat’ın sesi düz ve teslimiyetçiydi.

“Tamam da Müdürüm, neden biz?”

“Arka sokakları sizin gibi bilen başka adam tanımıyorum. Ayrıca aktif görevde değilsiniz; olayın gizli kalması açısından bu durum lehimize.”

Müdür, dosyanın içinden olay yeri fotoğraflarını ve otopsi raporunu çıkarıp masaya yaydı. Maktul, spor salonunun kapalı havuzunda gözleri açık, sırtüstü yatıyordu. Vücudunda profesyonel bir baskıyla oluştuğu belli olan simetrik, mor lekeler net bir şekilde görülüyordu. Patlayan flaş, açık tenini neredeyse parlayan bir ışık kümesine çevirmişti.

“Kızın kanında nadir bulunan bir nörotoksin tespit edildi. Felç edilmiş. Kamera kayıtları yok edilmiş; muhafazakâr aileler geldiği için yıllar önce sökmüşler. O gün salondaki yirmi beş kişiden hiçbiri bir şey görmemiş. Cinayete dair elimizde kandaki kimyasal dışında hiçbir veri yok.”

Rasim nasırlı eliyle fotoğrafı kendine çekti, gözlerini kıstı. Kürşat ise dosyaya vurulan kırmızı “ÇOK GİZLİ” damgasını görünce gayriihtiyari dikleşti. Elif, kızın biyografisine hızla göz atarak araya girdi.

“Müdürüm, İngilizler bu işi bize bırakmaz. Scotland Yard çoktan devreye girmiştir.”

Nihat acı bir tebessümle başını salladı.

“İngiltere Hükûmeti cinayetin duyulmasını istemiyor. Prestij kaybı yaşayacağını düşündükleri için diplomatik bir dille talepte bulundular. Şimdilik olay bizde. Her türlü desteği vermeye hazırlar.”

“İyi de,” dedi Kürşat. “Salonda yirmi beş kişi var diyorsunuz. O kadar şahidin olduğu yerde maktulün kimliği nasıl gizli kalacak?”

Müdür dosyanın içinden spor salonunun üye listesini çıkarıp yuvarlak içine alınmış “Aysun Polat” ismini işaret etti.

“Kız takma isimle kayıt yaptırmış. Mekândaki yirmi dört kişiyi tespit ettik, geriye kim olduğunu bulamadığımız bu kayıt kaldı. Ayrıca görevlilere maktulün fotoğrafını göstererek ismi teyit ettik.”

Rasim şakağını kaşıyarak mırıldandı.

“Niye kendini gizlesin ki? Kimliğini söylese kızı orada el üstünde tutarlar. Konfordan vazgeçmesi mantıklı değil.”

“Güvenlik kaygısı olabilir,” dedi Elif.

Nihat Müdür parmağını masaya sertçe vurup göğüs kafesini şişirerek geriye yaslandı.

“Kaygılandığı bir şey olduğu belli. Bu kaygı onun sonu olmuş. Bu kaygının sebebini bana bulun çocuklar!”

***

“Oo, Kürşat abim gelmiş, hoş gelmiş.” Arkaya doğru göz atarak hafif bir baş selamı daha verdi. “Vay, Rasim abim de buradaymış.” Elif’i tanıyamadığı için yüzünde anlık bir tereddüt belirdi. “Ablamı çıkaramadım.”

Kürşat hafifçe omuz silkip başıyla onu geçiştirmesini işaret etti. Şevki her şeye kahkahayı basan tiplerdendi. Tezgâhta soğan doğrayan çırağına bağırdı.

“Oğlum, iki çeyrek at abilerime!”

Sonra yeniden Elif’e mahcup bir tavırla döndü.

“Ablam affet, çıkaramadım seni. Sana ne attırayım?”

Elif mesafeli ve soğuk bir tonla yanıtladı.

“Teşekkür ederim, istemiyorum.”

“Bizim Şevki, tribünden… Namıdiğer, Gönülkırmaz Şevki,” diye araya girdi Kürşat.

Elif yüzünü buruşturdu.

“Gönülkırmaz mı? O ne biçim lakap?”

Kürşat, Şevki’nin omzunu avucunun içiyle sıvazladı.

“Lakap değil marka, marka… Bakma böyle durduğuna, tek kişilik dev ordudur kendisi. Kimsenin kalbini, hatırını kırmaz ama yüzlerce rakip taraftarın arasına tek başına girer. Öyle de korkusu yoktur bu aslan parçasının.”

Aslan lafını duyunca Şevki’nin göğsü kabardı. Boynunu büküp tezgâha döndü.

“Estağfurullah abim, sayenizde.”

Rasim masanın kenarındaki tahta taburelerden birini kendine doğru çekti.

“Neyse Şevki, şimdi konumuza dönelim.”

Rasim, Kürşat ve Elif taburelere otururken, Şevki de elindeki satırı tezgâha bırakıp onlarla birlikte oturdu.

“Sana işimiz düştü,” diye konuya girdi Kürşat.

“Emir telakki ederim abim. Yapabileceğim bir şeyse oldu bil, yapamayacağım bir şeyse de yapanı mutlaka buluruz.”

“Tam da bu yüzden buradayız,” dedi Rasim. “Spor salonundaki cinayet, kulağına gelmiştir.”

“Bildim abim, Park Caddesi’ndeki Cosy Spor Salonu. Otuz beş numara.”

Üçü de sessizce birbirlerine baktı. Elif, Şevki’ye doğru eğildi.

“Ölen kızın kim olduğuna dair bir bilgin var mı?”

“Yok Komiserim, önemli biri mi?”

Şevki sınavı geçmişti; cinayeti biliyordu ama maktulün gerçek kimliğini bilmiyordu.

O esnada çırak kokoreçleri masaya bıraktı. Rasim, masanın ortasında duran yeşil cin biberleri ekmeğin arasına doldurup iştahla ısırdı. Rasim’in bu acelesini gören Şevki yine okkalı bir kahkaha patlattı.

Kürşat kokoreçten bir ısırık alırken, “Boş ver Şevki sen oraları,” diye yanıtladı. “Bize Cosy’nin olduğu caddeyi, sokağı avucunun içi gibi bilen biri lazım. Yabancı bir sinek bile uçsa fark edecek kadar mahalleyi, esnafı kollayan birisi. Anladın sen…”

Şevki uzaklara dalarak tezgâhtaki cızırtının eşliğinde olabilecek isimleri düşündü. Kısa bir sessizliğin ardından ekledi.

“Biri var aslında abim. Sen de çok iyi bilirsin.”

“Kim?”

“Cosy’nin hemen yanındaki mekânda organizatörlük yapan, aynı zamanda Gülşen’in menajerliğini yürüten Asım var… Asım Durak.”

Kürşat eliyle alnına vurdu.

“Vay arkadaş! Bu benim nasıl aklıma gelmedi? Lan Asım! Doğru ya…”

Üçü de aynı anda taburelerden fırlayıp hızlı adımlarla arabaya yöneldiler. Şevki elinde satırla arkalarından bağırdı.

“Kokoreçler yarım kaldı abilerim!”

***

W201, Cosy Spor Salonu’nun hemen bitişiğindeki neon ışıklı mekânın önüne yanaştı. Dev cam cepheli spor salonunun kapısı mühürlenmiş, etrafı polis barikatlarıyla çevrilmişti. İçerideki tüm ışıklar sönüktü. Camın hemen arkasında, caddeye dönük şekilde yan yana dizilmiş koşu bantlarının gri metalik gövdeleri karanlıkta birer iskelet gibi görünüyordu.

İçeri girdiklerinde etrafı ekşi ve ağır bir koku sarmıştı. Sanki son kullanma tarihi geçmiş içkiler nemli halıların üzerine dökülüp yıllarca beklemişti. Burunlarını sızlatan bu koku, aynı zamanda açıklanması güç bir cazibe yaratıyor, insanı uzaklaştırmak yerine daha derine çekiyordu.

Üst kattaki asma kata çıkıp ağır, kapitone kapıyı çalmadan açtılar. Uzun boyu, kalıplı cüssesiyle Asım; yüzünün tam ortasındaki hafif kemikli, keskin burnu ve ince dudaklı, düz ağzıyla jilet gibi takım elbisesinden çok daha sert bir heybet sergiliyordu. Karşısında Kürşat ve Rasim’i görünce elindeki kadeh havada kaldı. Gerginliğini belli etmemek için gülümseyerek ayağa kalktı.

“Kürşat, hayırdır?” diyerek elindeki kadehi masaya bıraktı.

“Cosy meselesi için geldik,” diye yanıtladı Kürşat.

Rasim o sırada sessizce odayı süzüyordu; duvarları, vitrindeki şişeleri, pencerenin önündeki koltukları…

Asım’ın gözleri Kürşat ile Rasim arasında gidip geldi.

“Siz mesleği bırakmamış mıydınız?”

Rasim, vitrindeki kristal şişelerden birine parmağının ucuyla dokunarak yanıtladı.

“Uzun hikâye. Sonra anlatırım.”

Asım ceketinin önünü ilikleyip masaya yaslandı.

“Anladım. Peki, şu an size nasıl yardımcı olabilirim?”

Kürşat bir adım öne çıktı, gözlerini Asım’ın gözlerine dikti.

“Cinayet gecesi mekân açık mıydı?”

Asım’ın yüzündeki gülümseme silikleşti.

“Açıktı,” dedi. Kısa bir duraksamadan sonra ekledi. “Ama ben yoktum.”

Elif söze girdi.

“Kim vardı?”

Asım kaşlarını kaldırıp Elif’e baktı. Kürşat’ın hafifçe başını salladığını görünce konuşmayı sürdürdü.

“Mekânda o gün temizlik vardı. Bir sonraki gün için etkinliğe hazırlanıyorduk. Gece geç saate kadar temizlik şefimiz Menekşe abla ve ekibi buradaydı.”

Rasim araya girdi.

“Çağırabilir misin? Birkaç sorumuz olacak ona.”

Asım, Menekşe’yi telefonla çağırdı. Odaya yaşından büyük gösteren, kırk yaşlarında, eli yüzü buruşmuş bir kadın girdi. Kapı açılır açılmaz içeriye yoğun bir çamaşır suyu kokusu yayıldı.

Elif kibar bir ses tonu ile sordu.

“Menekşe Hanım, o gece buralarda dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?”

Menekşe bu anı bekliyormuş gibi tereddüt etmeden yanıt verdi.

“Oldu.”

Asım’ın kaşları çatıldı.

“Oldu da niye bana anlatmadın Menekşe abla?”

“Sormadın ki beyim.”

Kürşat, elini Asım’ın omzuna koyup kadına döndü.

“Neyse Asım, konumuz o değil. Ne oldu Menekşe abla?”

Menekşe duraksadı. Gözlerini masanın üzerindeki kristal vazoya dikti; sanki o gecenin görüntülerini camın içinde arıyordu.

“Gece iki sularıydı. Bizim mekânın arka kapısına, çöplerin oraya sigara içmeye çıktıydım. Tam çakmağı çaktım, yandaki spor salonunun yangın merdiveninden bir tıkırtı geldi. Döndüm baktım, kapüşonlu biri demir basamaklardan aceleyle inip son kısımdan kendini pat diye karanlık sokağa bırakıverdi. Yüzünü seçemedim ama altında kot pantolon vardı.”

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Biraz bekledikten sonra Rasim öne eğildi.

“Eee, devam et hadi!”

Menekşe tavana bakarak zihnini zorluyordu.

“Yok yok, kot pantolon değil, kumaş pantolondu.”

Kürşat homurdandı.

“Detaylarda boğulma Menekşe abla, sen devam et.”

“Sonra hırsız belledim onu. Fırçamın sapını kaptığım gibi koştum üstüne. Kaçınca anladım işin ters olduğunu. Kaçarken cebinden bir şişe düştü.”

Elif araya girdi.

“Ne şişesi?”

“Şişe dediysem küçük bir tüp.”

Kürşat’ın sesi yükseliyordu.

“Ne tüpü?”

“Vallahi, Amirim… O hengâmede eğilip aldım. Bir yerden çalmış, günahı boynuna,” dedim.

Rasim sabırsızca ekledi.

“Sonra?”

Menekşe bir an ellerine baktı, sesi hızlandı, kesik kesik konuşuyordu.

“Sonra ortalık karıştı zaten… Bir anda polisler, ambulanslar doluştu, her taraf kırmızı mavi yanıp sönüyordu. Ne yapacağımı bilemedim.”

Elif, Kürşat’a dönerek mırıldandı.

“Cinayet için önemli bir bulgu.”

Menekşe bir anda panikledi.

“Cinayet mi! Ne cinayeti! Vallah billah ben bilmem, Amirim! Benim bu işle hiçbir alakam yok! Hırsız sandımdı! Cinayet falan olduğunu nerden bileyim!

Rasim kaşlarını çatarak araya girdi.

“Madem alakan yok, madem hırsızdan düştüğünü gördün, niye o gece gelen polislere teslim etmedin bu şişeyi?”

“Amirim, ortalık ana baba günüydü. Cebi delik kadınım ben. Gidip polise ‘bunu buldum’ desem, ‘Sen niye elledin, yoksa sen mi çaldın?’ diye yakama yapışırlar sandım. Korktum, hırsızlık malı üstüme kalır diye önlüğün cebine atıverdim. Sonra Asım Bey’im geldi zaten hemen, polislerle o ilgilendi, ben de köşede büzüştüm kaldım.”

Yutkundu, gözleri dolu dolu olmuştu.

“Vallahi eve gidince önlükle beraber çamaşırlığa atmışım, aklımdan uçup gitmiş! Sabah makineye atarken ceplerini yoklayınca elime geldi, geri cebime koydum. Kurbanın olayım, benim çocuğum var evde Amirim! Ben cinayet mi işlerim…”

Kürşat “Şişe yanında mı? ” diye sordu.

Menekşe, deterjandan rengi atmış tulumun ön cebinden küçük bir şişe çıkardı.

Şişe ışığa tutulduğunda kehribar rengi camın üzerinde morötesi koruyucu bir katman olduğu fark ediliyordu. Şişenin ağzında cerrahi enjektör iğnesinin girmesi için tasarlanmış, üzerinde hafif bir delik izi barındıran gri renkli kalın bir kauçuk tapa vardı. Gövdesine yapıştırılmış beyaz, tıbbi etiketin üzerinde kırmızı harflerle “Leoclaw” yazısı ve hemen altında soğuk baskıyla vurulmuş seri numarası okunuyordu.

Elif şişeyi eline alır almaz yüzündeki ifade değişti. Lyon’daki eğitimi sırasında incelediği bir vaka dosyası zihninde canlanmıştı. Kısa bir sessizliğin ardından şişeyi ışığa doğru kaldırdı. Gözleri üzerindeki etikette gezinirken sesi iyice ciddileşti.

“Leoclaw… Londra merkezli askerî bir biyoteknoloji laboratuvarı. Bu şişe sıradan bir ampul değil; ışığa duyarlı sıvı kimyasalları koruyan izole bir flakon. Üzerindeki Lot numarası, İngiliz Savunma Bakanlığı gözetiminde, yalnızca lisanslı panzehir ve nörotoksin AR-GE çalışmaları için basılan özel bir seriye ait. Tapanın üzerindeki tekli iğne deliği, sıvının havayla temas etmeden doğrudan enjektöre çekildiğini gösteriyor. Maktulün kanında bulunan ve otopside solunum kaslarını kilitlediği belirlenen nadir nörotoksin tam olarak bu flakonun içinde taşınmış. Bu, uluslararası takipte olan, sokağa asla düşmeyecek türden bir kimyasal.”

Elif yazılı bir metin okur gibi, duraksamadan tek seferde konuşmuştu. Oda birkaç saniye sessiz kaldı.

Asım, Rasim ve Kürşat boş gözlerle Elif’e baktılar. Söylediği teknik detayların havada asılı kaldığını anlayan Elif, şişeyi masanın tam ortasına bıraktı.

“Maktulün öldürüldüğü zehre ulaştık gibi duruyor.”

***

Ertesi gün öğlene doğru Büyükelçinin ahşap kokan geniş odasında yoğun bir sessizlik hâkimdi. Dışarıdaki yaz güneşine rağmen içeride insanın içine işleyen bir soğukluk vardı.

Büyükelçi sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin görünüyordu. Üçü de ayakta onun dosyaları imzalamasını bekliyorlardı. Rasim, Kürşat’ı dürterek fısıldadı.

“Adamın yüzünde tek çizgi oynamıyor.”

Kürşat göz ucuyla baktı.

“Diplomatik refleks,” dedi sesini düşürerek.

“Diplomatik refleks mi? Kızının cesedi var ortada.”

Kürşat onu susturmak ister gibi dirseğiyle hafifçe karnını dürttü.

Büyükelçi işini bitirdikten sonra dosyaları kapatarak sekreterine uzattı. Önündeki deri koltuğu işaret ederek, “Buyurun arkadaşlar, lütfen oturun,” dedi. Neredeyse aksansız Türkçe konuşuyordu.

Rasim ağzını tek eliyle kapatarak Kürşat’a doğru, “Bu nasıl İngiliz lan!” diye fısıldadı.

Elif, Rasim’e imalı bir şekilde bakarak öksürdü, ardından delil poşetinin içindeki küçük şişeyi masanın ortasına bıraktı.

“Efendim, kızınızın kanında tespit ettiğimiz kimyasal…”

Şişe masada hafifçe döndü. Büyükelçinin yüzündeki renk bir anda çekildi. Gözleri şişeye kilitlendi. Sanki yıllardır görmediği bir hayalet karşısına çıkmıştı. Dudakları güçlükle aralandı.

“Bunu… nereden buldunuz?” dedi yutkunarak.

Elif resmî bir tonla konuşmasını sürdürdü.

“Efendim, bu kimyasal ile ilgili bazı soru…”

Büyükelçi Elif’in sözünü keserek sesini yükseltti, nefes alışverişleri hızlandı. Yüzündeki şaşkınlığın yerini artık öfke alıyordu.

“Nereden buldunuz dedim!”

Rasim araya girdi.

“Üstlerimizden gerekli bilgileri alırsınız.”

Odadaki hava bir anda gerildi. Kürşat elini sessizce Rasim’in koluna koyarak mırıldandı.

“Sakin.”

Sonra bakışlarını Büyükelçiye çevirdi.

“Sayın Büyükelçi, kızınız için buradayız. Bu kimyasalın ülkeniz açısından ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Buraya diplomatik bir kriz çıkarmaya değil, kızınızın katilini bulmaya geldik.”

Büyükelçi cevap vermedi. Parmakları istemsizce masanın kenarını sıkıyordu. Elif masadaki şişeyi işaret etti.

“Bu kimyasalın Türkiye’deki tedarikçilerine ulaşmamız gerekiyor. Görünen o ki tedarik zincirinin bir noktasında katile yardım eden biri var.”

Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Genç sekreter içeri girerken odadaki gerginliği hissedip kısa bir tereddüt yaşadı.

“Efendim, bölüyorum, özür dilerim.”

Elindeki dosyayı uzattı.

“İçişleri Bakanlığı’ndan resmî yazı geldi. Selim Bey izinden dönene kadar yakın koruma görevinizi Ahmet Bey devralacakmış. Onayınıza sunmuşlar.”

Dosya masaya bırakılır bırakılmaz Kürşat’ın bakışları değişti. Rasim’le göz göze geldi.

“Selim kim Sayın Büyükelçi?”

Büyükelçi gözlüklerini çıkarıp masaya bıraktı.

“Özel korumalarımdan biri.”

Rasim hemen atıldı.

“Şu an nerede?”

Büyükelçi kaşlarını çattı.

“Beni sorguya mı çekiyorsun delikanlı?”

Kürşat ortamın gerilmesine müsaade etmeden araya girdi.

“İzne ne zaman ayrıldı, efendim?”

Büyükelçi kısa bir an düşündü.

“Bilmiyorum, birkaç gün önce.”

“Tam tarih verebilir misiniz?”

Büyükelçi kapı hizasında ayakta duran sekreterine baktı.

“Selim Bey, salı günü izne ayrıldı efendim.”

Kürşat’ın kaşları çatıldı, şüpheci bir tonla şakaklarını kaşıyarak mırıldandı.

“Cinayetten bir gün önce…”

Odada birkaç saniyelik sessizlik oldu. Elif sessizliği bozdu.

“Selim Bey sadece sizin korumanız mıydı, yoksa kızınızla da ilgileniyor muydu?”

“Bazen kızımla da ilgilenirdi. Şoförlüğünü yaptığı olurdu. Kızım araç kullanmayı bilmezdi, Selim yardımcı olurdu.”

Kelimeler ağzından dökülürken Büyükelçinin yüzü değişti. Bu ihtimali ilk kez düşünüyordu.

“Neden soruyorsunuz?”

Duraksadı, cevap alamayınca devam etti.

“Hayır… Selim neden böyle bir şey yapsın?” dedi kekeleyerek.

Kürşat sakin bir ses tonu ile yanıtladı.

“Her ihtimali değerlendirmek zorundayız, Sayın Büyükelçi.”

“Nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu Rasim.

Sekreter yeniden söze girdi.

“Yarım saat sonra Rusya’ya uçuşu var. Türk Hava Yolları’ndan gelen uçuş bilgileri az önce sistemimize düştü.”

“Bilginiz dâhilinde mi efendim?” diye sordu Elif. Heyecanı hissediliyordu.

“Evet, Dışişleri Bakanlığının bir çalıştayı vardı. Ona katılmak istemişti,” diye yanıtladı Büyükelçi.

“Peki, daha önce benzer organizasyonlara katıldığı olmuş muydu?”

“Hayır, olmadı. Kişisel gelişimi için buna ihtiyacı olduğunu söyledi. Ben de izin verdim.”

Üçü birbirine baktı. Anlık bir şaşkınlıktan sonra Elif bilgisayarı işaret ederek sordu.

“Kullanabilir miyim efendim?”

Önündeki dizüstü bilgisayarı ağır ağır Elif’e doğru itti. Gözlerini kısmış, karşısındaki bu genç polisin ne yapmaya çalıştığını çözmek ister gibi bakıyordu. Elif klavyenin tuşlarına hızlı hızlı basmaya başladı. Bir süre odaya sadece tuşların tıkırtısı hâkim oldu.

“Rusya ile Türkiye arasında suçluların iadesi anlaşması yok.”

Kısa bir sessizlik… Üç polis aynı anda ayağa kalkıp kapıya yöneldi. W201 son süratle Esenboğa’ya doğru yola çıktı.

***

Eksi ikinci kattaki sorgu odasında floresanın cızırtısından başka ses duyulmuyordu. Selim ellerinden masaya kelepçelenmiş, omuzları dik bir şekilde oturuyordu. Karşısındaki duvara yaslanmış olan Rasim, dakikalardır gözlerini Selim’den ayırmıyordu.

Selim sessizliğe daha fazla dayanamadı. Zincirleri şıngırdatarak öne eğildi, yüzüne şaşkın ve mağdur bir ifade yerleştirdi.

“Beni neden üç gündür burada tutuyorsunuz?”

Rasim cevap vermedi. Selim sesini biraz daha yükseltti.

“Size diyorum! Hiçbir açıklama yapmadan beni buraya tıktınız. Avukatımı is…”

Demir kapı güçlü bir metalik sesle açıldı. Selim’in cümlesi havada asılı kaldı. Kürşat ağır adımlarla içeri girdi. Arkasından giren Elif, elindeki kalın dosyayla masanın ucunda durdu. Kürşat sandalyeyi çekip Selim’in tam karşısına oturdu. Masaya dirseklerini dayadı.

“Sesinin ayarını kontrol et, Selim.”

Sesi ürpertici derecede sakindi. Selim yutkundu. Haklı görünmek için sesinin hep gür çıkması gerektiğini düşünüyordu.

“Ben hiçbir şey yap…”

Elif masaya karanlıkta çekilmiş bir fotoğraf fırlattı. Bu, Selim’in kendi sokağındaki giyim bağış kutusuna kıyafet atarken çekilmiş bir MOBESE görüntüsüydü. Ardından küçük kâğıt parçalarını masanın üzerine koydu.

Kürşat, işaret parmağını masadaki notlardan birinin üzerinde ağır ağır gezdirdi.

“İşlem tamam. St. Petersburg Havaalanı, 14.15.”

Selim’in gözleri seğirdi. Nefesi aniden hızlandı ama kendini tutmaya çalıştı.

“Astarlara not ilikleyip bağış kutuları üzerinden casusluk yapmak yaratıcıymış, ne yalan söyleyeyim.” dedi Kürşat gülümseyerek.

Kısa bir duraksamadan sonra Elif başka bir dosya açtı.

“Kimyasal kutusuna erişebilen üç kişi,” dedi sert bir sesle. “Ataşe, kurye ve sen.”

Masaya güvenlik kamerasının görüntüsünü koydu.

“Ataşe ve kurye, garajdaki x-ray kontrolünde birlikteydi. Bu fotoğrafta ise sen, zırhlı aracın yanında tek başınasın.” Kısa bir an duraksadı ve devam etti. “Üç dakika kırk iki saniye…”

“Usta bir istihbaratçı işi,” dedi Kürşat.

Selim’in boğazı kurumuştu. Dudaklarını yalarken şakaklarından ter sızıyordu. Elif, şeffaf delil poşetini Selim’in tam önüne bıraktı. İçindeki titanyum maymuncuk, floresan ışığında parlıyordu.

“Kasanın kilidinde saptanan mikroskobik çizikler, evinin beş yüz metre ilerisindeki ormanlık arazide bulduğumuz bu aletin ucundaki metal alaşım ile yüzde yüz eşleşti,” dedi laboratuvar raporunu göstererek.

Metal dedektörüyle aleti bulmak zor olmamıştı. Rapordaki parmak izi eşleşmesi ise maymuncuğun kime ait olduğu konusundaki son şüpheyi de ortadan kaldırmıştı.

Odaya ağır bir sessizlik çöktü. Selim’in kelepçeli elleri masanın üzerinde kontrolsüzce titremeye başladı.

Kürşat arkasına yaslandı. Masanın üzerindeki kâğıtları göstererek, “Buraya kadar olan kısmı boş ver,” dedi.

Elif şaşkınlıkla Kürşat’a baktı. Selim ise ani bir refleksle başını kaldırdı. Kürşat ellerini göğsünde birleştirdi.

“Para… Casusluk… Ruslar…” Omuz silkti. “Bunların hepsi açıklanabilir şeyler. Ne de olsa insanoğlu, zaaflarla dolu…”

Kürşat ceketinin iç cebinden Caroline’in fotoğrafını çıkardı. Usulca masanın ortasına, Selim’in tam önüne bıraktı.

“Ama şunun cevabını bulamadım.”

Sessizlik…

“Bu kız neden öldü? Yoksa…”

Cümlesini bitiremeden Selim ani bir refleksle öne atıldı. Kalkmaya çalıştı ancak masaya zincirli kelepçeler buna engel oldu.

Elif önüne otopsi fotoğrafını koydu.

“Kız senin zaafındı. Saplantılı bir şekilde onu rahatsız ettiğin için her yere takma isimle gidiyordu. Attığın o gizli mesajlar, gece aramaları, uzaktan takipler… Arkasındaki o karanlık gölgenin, aslında onu korumakla görevli adam olduğunu bilmemesi… Ne hazin bir son!”

Selim’in nefes alışverişleri hızlanmıştı. Sessizliğin Selim’i ürküteceği o son ana kadar üçü de tek kelime etmeden onu izlediler, ta ki düğüm çözülene kadar…

“Aylarca…” dedi, çatallaşmış sesiyle. “Her gün karımı gördüm onda.”

Elif, kollarını çözüp masaya doğru hafifçe eğildi.

“Sadece fiziksel bir benzerlikten bahsetmiyorsun.”

Selim başını usulca salladı. Gözleri masanın üzerindeki görünmez bir noktaya, geçmişe kilitlenmişti.

“İzledikçe onun karım olduğuna inandım. Sanki o hastane odasında hiç eriyip gitmemiş, sanki ölüm onu benden hiç almamış gibiydi.”

Kürşat, eline dokunarak, şefkatli bir sesle, “Hadi Selim,” dedi.

Selim, derin ve titrek bir nefes aldı. Nefesini tutarak konuşuyor, kelimeler ağzından güçlükle dökülüyordu.

“O gün havuzda olduğunu biliyordum.”

Elif araya girdi.

“Çünkü onu sen oraya belki defalarca götürmüştün. Senden iyi kimse bilemezdi.”

“VIP hizmet aldığı için tek başınaydı,” diye devam etti Selim. “Bir şekilde girdim. Bana garipseyerek baktı ama tanımadı. Sivil olduğum içindir, diye düşündüm.”

Kürşat, “Çünkü sana daha önce dikkatli bir şekilde hiç bakmamıştı,” diyerek sözünü kesti.

Selim yutkundu. O anı tekrar yaşıyor gibiydi.

“Şezlonga doğru yürürken havlusunu düşürdü. Gidip aldım, ona uzattım. Göz teması kurmadan havluyu aldı, sonra şezlonga uzandı.”

Duraksadı. Masadaki bardaktan bir yudum su içti.

“Gittim, ona kahve aldım. Sevdiği kahveyi biliyordum.”

Işığın cızırtısı artmaya başladı. Anlık bir sessizlik oluştu.

“Sonra?” diye sordu Kürşat.

Bedeni irkildi, boş gözlerle Kürşat’a bakarak devam etti Selim.

“Kahveyi aldı, yüzüme bile bakmadan ‘Teşekkürler,’ dedi. Sonra dergi okumaya başladı.”

Kelepçeli ellerini masaya sertçe vurdu.

“Beni oranın görevlisi sandı! Sadece konuşmak istedim. Eğildim ve… ‘Caroline?’ dedim.”

Kürşat’ın gözlerinden anlık bir parıltı geçti. Selim’in gözbebekleri büyüdü.

“Adını duyduğu an… Donakaldı. Dehşetle döndü bana. ‘Nereden biliyorsun?’ der gibi. Titriyordu. O kadar korkmuştu ki elindeki kahve yere düştü, porselenin kırılma sesi yankılandı.”

Boğazı düğümlendi.

“Birden öyle dönüp dehşetle bakınca ne yapacağımı bilemedim. Oradan kaçmaya çalıştı. Sakinleştirmek istedim, kolunu tuttum. Dengesini kaybetti. Birlikte havuza düştük. Suyun içinde iyice panikledi. Çırpınıyordu. Durdurmak için… Sadece sussun diye sıktım boğazını. Bir elim boğazındaydı, bir elim ağzında.

Yutkundu. Gözünden bir damla yaş süzüldü.

“Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Boğuşurken bir an bana baktı ve… Bıraktı kendini. Teslim oldu. Sonra da korkudan bayıldı.  Öldü sandım,” dedi Selim kesik kesik nefes alarak. “Onu sudan çıkardım ama ölmemişti. Nabzı atıyordu. Ayıldığında hayatımın biteceğini düşündüm.”

Kürşat usulca sordu.

“Kimyasalı o yüzden mi kullandın?”

Selim cevap vermedi.

“Enjektörü nerden buldun?”

“Spor salonunun ilk yardım dolabından,”

Kürşat arkasına yaslandı. Gözlerini Selim’den ayırmıyordu.

“Emniyet, uluslararası bir suikast olduğunu düşünecekti. Aylarca sürecek devasa bir soruşturma…”

Elif, Kürşat’ın cümlesini gizli bir hayranlıkla tamamladı.

“Bu da Emniyet’i oyalayıp sana en çok ihtiyacın olan şeyi verecekti: Zaman. Sonra da ver elini Rusya.”

Selim gözlerini kaçırıp başını hafifçe öne eğdi.

“Peki ya havuz? Cesedi neden suda bıraktın?” diye sordu Elif.

“Önce malzeme deposuna taşıdım,” dedi Selim. Artık sesi ruhsuz, mekanik bir hâl almıştı. “Tesisin üstümüze kapanmasını bekledim. Sonra herkes gidince onu tekrar klorlu suya attım.”

Elif klor kelimesini duyduğunda taşlar artık tamamen yerine oturmuştu.

“Çünkü cesedin üstündeki DNA’yı ve derinin üstündeki parmak izlerini klorlu suyun yok edeceğini düşündün.”

Selim küçülmüş, masada bir yığın hâline gelmişti.

Kürşat ayağa kalktı. Üçü birlikte kapıya yöneldi. Demir kapı ağır, metalik bir sesle Selim’in üzerine kapandı.

KANLI KARDAN ADAM

0

‘‘Cinayet mahallinde anlamsız bir şey yoktur. Her şeyin bir anlamı vardır.’’

Grotesqueire

Kar sadece çocukları değil yaşını başını almış insanları da mutlu eder. Sokaklarda kartopu savaşları ve kardan adam yaparak sevinç içinde olurlar. Adına ‘beyaz kıyamet’ denilse bile kar yağdığında bedenler mutlulukla dolar.

‘‘Okullar tatil olmadı mı?’’

‘‘Oldu amirim.’’

Üzerinde okul kıyafetleriyle liseli bir kızın bedenini bulduğumuzda amirimizin ilk sorusu bu oldu.

Olay yeri, olay yeri inceleme ekibiyle pişti olmuştu. Onların işleri bitince iki gecedir aralıksız yağan karın altında cansız bekleyen bedeni incelemeye başladık. Amirim kendisiyle özdeşleşmiş hareketini -asla yakmadığı sigarasını dudaklarına yerleştirdi- yaparak maktule eğildi. Mikroskobik inceleme yapan bir bilim insanı edasıyla önce maktulün darbe almış başına, sonra soğuktan morarmış kol ve ayaklarına baktı. Ben ve Yiğit abi -amir dememi istemiyordu- ise eldivenlerin ısıtamadığı ellerimizi birbirine sürtüyorduk.

Birkaç dakika sonra kilolu bedeniyle ağır ağır doğruldu. ‘‘Ne diyorsunuz?’’ diyerek sigarasını dudaklarından çekti.

Amirim maktule eğildiğinde ben de çevre kontrolü yapmıştım. Geride ormanlık bir yol, aralıklı ama yaşlı ağaçlar, gökyüzünden her birinin bir melek indirdiği söylenen kar… Teatral bir cinayet mekânı. Doğrusu ormanlık bu alan cinayeti örtbas etmek için en uygun yerdi.

‘‘Valla ağabey soğukta bu kıyafeti giymesi normal değil. İçimde içlik olmasına rağmen götüm dondu,’’ dedi Yiğit abi ve siyah beresini çekiştirdi. ‘‘Amirim cinayet sanki burada işlenmemiş ya da kar her şeyi örttü.’’

‘‘Ben de burada işlenmediğini düşünüyorum. Maktulün kafasının arkasında soğuktan donmasına rağmen çok fazla kan var. Elbette en güzel yorumu Dursun yapacaktır. Nerede lan o?’’

‘‘Abi, Dursun’u bilirsin soğuğu sevmez. Minibüste köklemiştir klimayı rapor yazıyordur.’’

‘‘Ulan titrek Dursun!’’ diyerek güldü amirim. Sonra sigarasını dudağına yerleştirerek, ‘‘Kim bulmuş?’’ dedi.

‘‘Fotoğrafçı bulmuş amirim.’’

‘‘Bu karda kıyamette neyin fotoğrafıymış?’’

‘‘Kendisiyle henüz görüşmedim amirim. Olay yerine ilk gelen ekip söyledi.’’

‘‘Tamam! Sen fotoğrafçıyla konuş. Biz de Dursun’un yanına gidelim,’’ dedi Amirim ve karlara bata çıka olay mahallinden uzaklaştık.

Polis arabasında bekleyen fotoğrafçıya kendimi tanıttıktan sonra sordum ‘‘Ercan Bey ne işiniz vardı ormanda?’’

‘‘Amatör fotoğrafçıyım, doğa fotoğrafları çekmeyi seviyorum. Eşimle genelde kafa dinlemek için hafta sonları az ilerideki evimize geliyoruz. Kar tatilinden istifade etmek için dün akşam geldik. Eşimin çevrim içi toplantısı vardı ben de köpeğimizi alarak dışarı çıktım. Köpeğimiz Samoyed cinsi, karlı havaları seviyor. Onu ormana saldıktan sonra fotoğraf çekmeye başladım. Önce ormanın dışından birkaç poz aldım. Sonra koşuşturan köpeğimizi çektim. Ambiyans o kadar güzeldi ki kadranımı gökyüzüne çevirdim. Son olarak ağaçları çekmeye başladım. Ağaçların arasındaki kardan adam dikkatimi çekti. Fotoğraflamaya başladım. Eşim arayarak toplantısının bittiğini haber verdi. O ara köpeğimiz kardan adamın yanına gitmişti, havlamaya başladı. Normalde bu cins köpekler çok havlamaz. Tilki falan görmüştür diye düşündüm. Yanına gidince kızın bedenini gördüm, hemen polisi aradım.’’

‘‘Başka bir şey?’’

‘‘Başka bir şey yok. Arkadaşlar telefonumu ve fotoğraf makinemi aldı. Eşimi arasam köpeğimizi alsa.’’

Arabanın içinde pusmuş köpeğe baktım. ‘‘Tamam, önce evinize gidip köpeğinizi bıraksınlar sonra sizi karakola götürüp ifadenizi alsınlar,’’ dedim ve şoför koltuğunda oturan memur arkadaşa talimatları vererek amirlerimin yanına gittim.

***

İçtiğimiz üç bardak çay iliklerimizdeki soğuğu ısıtmaya yetmemişti. Şubedeki elektrikli ısıtıcıları açmıştık. Gelirken meslektaşlarıma fotoğrafçının ifadesini anlatmıştım. Onlar da bana maktulün ölüm sebebinin kafasına aldığı darbe olabileceğini, kimliğinin, telefonunun ve çantasının bulunmadığını, okul kıyafetinde bulunan ‘K’ harfinin köklü bir özel okula ait olduğunu söylediler. Ayrıca olay yerinin okula arabayla birkaç dakikalık mesafede olduğunu anlattılar.

‘‘Ceyda, kızım olay yeri çevresinde kamera görüntüleri yok mu?’’

‘‘Olay yeri çok sapa bir yerde olduğu için yok amirim. En yakındaki kameralar Karaman’da yapılan yeni adliye binası bölgesinde. Camili’deki askerlik şubesinin oralarda da var.’’

‘‘Hay bin kunduz! Şu kameraları asıl sapa yerlere koymaları lazım! Peki okulu aradınız mı?’’

‘‘Aradım amirim. Okulun genel koordinatörüyle görüştüm. Yol durumundan dolayı okula gelemeyeceğini söyledi. Ben de kendisinden ortaokul ve lisede bulunan öğrencilerin resimli listesini istedim. Göndermesini bekliyorum.’’

‘‘Artık öğrenci listeleri resimli mi oluyor?’’

‘‘Özel okulların kullandıkları bir sistem var. Orada öğrencinin fotoğraflı özlük bilgileri, sınav sonuçları ve analizleri, ödev takipleri gibi bilgiler bulunuyor. Ağabeyimin kızından biliyorum amirim.’’

‘‘Gördün mü İsmet? Tek hafiye sen değilsin,’’ diyerek kalan çayını içti amirim.

Hafiye lakabını amirimden başka kullanan yoktu. Sağ olsun cinayet şubedeki üçüncü ayımda intihar gibi görünen bir cinayetin çözülmesine yardımcı olmuştum. İnatçılığımın ekmeğini yediğim nadir durumlardan biriydi. Bir de Allah rahmet eylesin Agatha Christie’nin etkisinde kalarak olaya yaklaşmıştım. Bu olaydan sonra amirim bana ‘zehir hafiye’ demeye başlamıştı.

Elimizdeki bilgileri, yazıp silmekten kararmış beyaz(!) tahtaya yazdım. Öğrendiklerimiz lüks çerezin içindeki Antep fıstıkları kadardı. Bazı şeyleri beklememiz gerekiyordu. Bu nedenle çay almak için kantine indim.

***

Yaklaşık iki saat sonra maktulün on yedi yaşında, tam burslu lise son sınıf öğrencisi Şüheda Tıknaz olduğunu öğrendik. Maktulün evine giderken oyuncu değişikliği yaptık. Yiğit ağabeyi şubede bırakıp Ceyda’yı yanımıza aldık. Kızın yaşadığı ev Sapanca’nın Gazipaşa Mahallesi’ndeydi. Muhtemelen okula servisle gidiyordu.

Bu mesleğin belli başlı zorlukları vardır fakat birilerine birilerinin öldüğünü söylemek maaşı ay sonuna denkleştirmeyi becermek kadar kolay değildir. Havanın soğukluğu bu tatsız durumun yanında sıcak kalıyordu. Kapıyı maktulden küçük, esmer, ela gözlü, uzun saçlı bir kız çocuğu açtı. Bizi yabancı görünce kapının ardına saklandı. Çok geçmeden ellili yaşlarında, hafif toplu, ağlamaktan gözleri kızarmış, saçları yer yer ağarmış bir kadın geldi. Şaşkın ve korkulu gözlerle bizi süzdü.

‘‘Merhaba! Şüheda Tıknaz’ın evi mi acaba?’’ diye sordu Ceyda.

‘‘Kızımı buldunuz mu?’’ diye umutla atıldı kadın.

Başka evrenlerdeki Örümcek Adamlar’ın aynı evrende rastlaşmaları gibi birbirimize baktık.

‘‘Kızınızı bulduk. İçeride konuşabilir miyiz?’’

‘‘Kızım… Şüheda’m iyi mi?’’

‘‘Lütfen içeride konuşalım!’’

Umudun korkuya evrimi kadının gözlerinin dolmasıyla gerçekleşti. Bizi gönülsüz içeriye buyur etti. Ölümün soğukluğunu hiçbir sıcaklık ısıtamıyordu. Ardımızda duran kadının içi odada gürül gürül yanan sobadan daha ateşliydi.

‘‘Kızınız ne zamandır kayıp?’’ dedi amirim.

Kadın beklediği cevabı alamayınca durumu anlamış gibi ‘‘Ona bir şey oldu değil mi? Yoksa habersiz bir yere gitmezdi.’’

‘‘Nereye gittiğini biliyor musunuz?’’

‘‘Okula gideceğini söyledi.’’

‘‘Kar tatilinde neden okula gidecekti?’’

‘‘Kızım okulun sosyal medya sorumlusuydu. Okuldaki etkinliklerin fotoğraflarını ve videolarını çekiyordu. Bunları bilgisayarda düzenleyerek okulun sosyal medyasında paylaşıyordu. Ücret karşılığında başka okullara da bu işi yapıyordu. Hatta kardeşinin bütün okul masraflarını bu işler sayesinde karşıladı. Babası eve bilgisayar almak istedi. Kendisi okuldaki bilgisayarlarda orijinal programlar olduğu için daha rahat yaptığını söyledi ve istemedi. Okul tatildi ama birikmiş işlerini yapmak için okula gideceğini söyleyerek evden çıktı.’’ Sözü bitince kadın ağlamaya başladı.

Ceyda kadını sakinleştirmeye çalışırken amirim gerçeği söylemeye hazırlandı. Bu hazırlığı fark ettiğim gibi dışarı çıktım. Çünkü bu iş bana evimize gelen askerleri ve annemin haykırışlarını hatırlatıyordu. Göt kesen soğuğa karşı eldivenlerimi takmadım. Sigaramın yanışıyla kadının çığlığı aynı ana denk geldi.

***

Maktulün otopsi raporları henüz gelmediği için Yiğit ağabeyle saha araştırmasına çıktık. Öncesinde olay yeri fotoğraflarına tekrar baktık. Hatta amirim amatör fotoğrafçının çektiklerini de inceledi. Onlardan bir şey çıkmayınca maktulün okuluna gittik. Okul şehir merkezine uzak, doğanın içinde bir eğitim yuvasıydı. Kampüs geniş bir arazi içinde, hilal şeklinde yapısıyla oldukça büyüktü. Girişin sol tarafında çocuklar için salıncaklar, banklar vardı. Bahçenin sonunda envaiçeşit hayvanın bulunduğu büyükçe bir bölüm vardı.

Girişteki güvenlik görevlileri Şüheda’nın bazı hafta sonları okula geldiğini doğruladı. Kızı en son tatilin günü öğleye doğru gördüklerini, okula tam girecekken telefonla konuşup geri döndüğünü söylediler. Kamera kayıtlarına baktığımızda da durum doğrulandı. Kaydın kopyasını alıp kızın okuldaki dolabına bakmak için içeriye girdik.

‘‘Keşke benim kızlar da böyle bir okulda okuyabilseler,’’ dedi Yiğit ağabey.

‘‘Okurlar ağabey, neden okumasınlar?’’

‘‘Nasıl okuyacaklar kardeş? Bizim maaşımız bu okulun önünden geçmemize bile yetmez.’’

‘‘Bak yakın tarihte ücretsiz bursluluk sınavları varmış. Duvardaki afişin resmini çek istersen. Getirirsin kızları, denerler şanslarını. Sonuçta maktulde burslu okuyormuş.’’

Güvenlik görevlisi ve ben ikinci kata çıkarken Yiğit ağabey afişi inceliyordu.

‘‘Burası 12’nci sınıfların katı, dolaplar onlara ait. Şüheda’nınki hangisi bilmiyorum,’’ dedi bana eşlik eden güvenlik görevlisi.

Üç sınıf vardı ve dolaplar sınıfların karşısındaydı. Zaman kaybetmemek adına bana yakın olan dolaplara bakmaya başladım. Güvenlik görevlisi de diğer dolaba yöneldi. Dolapların bazılarında isim yazmadığı için raflardaki defter ve kitaplara bakıyordum. Beşinci dolaba geldiğimde Yiğit ağabey sondaki dolaplardan birinin önünden seslendi.

‘‘Galiba buldum!’’

Yanına gittim, siyah bir çantayı yere bırakarak defter ve kitapları kontrol etti. Ders notları dışında bir şey bulamayınca çantayı açtık. Çantadan küresel çapta ün yapmış bir markanın bilgisayarı ve yine o markaya ait bir cep telefonu çıktı. Elbette ikisi de kapalıydı. Çantayı biraz daha karıştırınca pembe anahtarlıklı bir anahtar, maktulün adına çıkarılmış bir banka kartı bulduk. Bulduklarımızı çantaya geri koyduk ve şubeye gazladık.

Şubeye girmeden önce bulduklarımızı parmak izi için olay yeri incelemeye bıraktık ve ‘acil’ koduyla bilgi işleme gönderilmesini arz ettik. Biz bunları yaparken amirim ve Ceyda boş durmamış maktulün bazı arkadaşlarının ifadelerini almıştı. İfade verenlerin cümleleri neredeyse aynıydı. Maktul; başarılıymış, sosyalmiş, herkesle iyi geçinmeye çabalarmış, popülaritesi yüksek biriymiş. En yakın arkadaşları Yasmin Demiroğlu ve Can Berk Sürmene’ymiş. En son pazartesi günü görmüşler. Eh bittabi Yasmin ve Can Berk’i karakola çağırmak hasıl olmuştu.

Adli Tıp, maktulün eşyalarıyla işini bitirmişti. Bu eşyaları ailesine teslim etme bahanesiyle aklımdaki soruları sormak için maktulün evine gittim. Kapıyı uzun boylu, gür sakallı, kısa saçlı bir adam açtı. Kim olduğumu söyleyince adam beni içeriye davet etti. Adam beni müsait bir odaya aldı, karısını çağırdı.

Elimdeki saman renkli torbayı anneye uzattım. Zorla yutkunarak, ‘‘Kızınızın eşyalarını getirdim,’’ dedim.

Kadın hıçkırıkla ağlama arasında bir ses çıkararak torbayı elimden alıp koynuna bastırdı.

‘‘Uygun bir zaman değil ama sormak istediğim sorular var.’’

Kadın o ara torbadakileri döktü. Ardından şaşkın şaşkın baktı.

‘‘Bu… Bunlar…’’

‘‘Tamam Nurgül tamam!’’ diyerek karısını teselli etti eşi.

‘‘Hayır, hayır! bunlar kızımın değil!’’

‘‘Nasıl yani?’’

‘‘Kızımın okul kıyafetleri odasında başka okul kıyafeti yok. Bu anahtar bizim evin değil çünkü anahtarını masasında unutmuş.’’

‘‘Okuldaki dolabında bilgisayar, cep telefonu ve ona ait banka kartı bulduk.’’

Cep telefonumdan bulduklarımı gösterdim.

‘‘Bunlar kızımın değil. Kızımın bilgisayarı yok, telefon onun olamaz. Kızımın telefonunun ekranı çatlamıştı. Banka hesabını biz açmadık,’’ dedi baba.

‘‘Yapmış olduğu işlerden kazandığı paralar için açmış olabilir mi?’’

‘‘Bilmiyorum ama kızımız bizden bir şey saklamazdı. Kazandığı paraları da bize harcardı.’’

Aileyi daha fazla zorlamanın alemi yoktu. Getirdiğim eşyaları tekrar torbaya koydum. Soğuk hava suratıma çarpınca aklıma kime ait olduğunu hatırlayamadığım bir söz geldi: Her insanın hayatı aynı şekilde sona erer; farkı yaratan, nasıl yaşadığı ve nasıl öldüğünün ayrıntılarıdır.

***

Maktulün son telefon sinyalinin alındığı adrese giderken amirim telefonda Ceyda ile konuşuyordu.

‘‘Oh maşallah! O kadar parayı nereden bulmuş? Döviz hesabı da varmış! Ne! On bin dolar mı? toplam ne kadar yapıyor? Bir milyon civarı! Tamam kızım sen o paraların nereden geldiğini araştır,’’ dedi ve telefonu kapadı.

‘‘Ne oldu amirim?’’

‘‘Kızın hesabında Bir milyona liraya yakın para varmış. Duydun işte dolarları falan. Yurt içinden ve yurt dışından paralar gönderilmiş. Bu kadar parayı nasıl kazanmış yahu?’’

‘‘Sosyal medyadan kazanmıştır amirim. Yeni nesil işler böyle. Birkaç saçma sapan, garip video çekiyorsun, izlendikçe para geliyor. Takipçi sayın arttıkça sosyal medya algoritması izlenme için diğer kullanıcılara yönlendiriyor. Etkileşim arttıkça meblağ artıyor.’’

‘‘Ailesinin bu paradan nasıl haberi olmaz?’’

‘‘Göründüğünden bambaşka bir hayatı varmış amirim.’’

Adrese ulaştığımızda ev sahibi Hatice Kumru apartman girişinde bizi bekliyordu. Kısa beyaz saçlarıyla, altmışlarında gösteriyordu. Burnu soğuktan kızarmıştı, bizi görünce heyecanlandı.

‘‘Merhaba, hoş geldiniz.’’

‘‘Merhaba Hatice Hanım!’’ dedi amirim tokalaşırken.

Maktulün resmini gösterdik ‘‘Evinizi kiralayan kişi bu mu?’’

‘‘Evet, evet!’’

‘‘17 yaşındaki bir kıza neden evinizi kiraladınız?’’ dedi amirim.

Kadın bu sorudan dolayı gerildi, anahtarı yere düşürdü. Eğilip alırken ‘‘Şüheda beni aradığında ona yapamayacağımı söyledim. Ancak son sınıf öğrencisi olduğunu, dört küçük kardeşi yüzünden evinde ders çalışamadığını, burslu okuduğunu eğer notları düşerse bursu keseceklerini söyledi. Okulun yakın olması önemliymiş çünkü okul sonrası ve hafta sonları buraya geleceğini söyledi. Kendi parasını kendi kazanıyormuş ve kirayı asla geciktirmeyeceğini söz verdi. Hatta ilk iki ayı peşin verdi. Diğer ayları geciktirmeden tıkır tıkır ödedi. Paraya ihtiyacım vardı. Emekli maaşımla zor oluyor bazı şeyler.’’

‘‘Eve başka birileri geliyor muydu?’’

‘‘Ben Serdivan’da oturuyorum. Komşulara birkaç kere sordum onlar sadece Şüheda’yı görmüş. Müzik sesi dışında evden başka ses gelmiyormuş.’’

Birinci kattaki daire oldukça küçüktü. Mutfak ve oturma odası birdi. Tuvaletin karşısındaki odanın kapısını açınca önümüzde bambaşka bir dünyaya açıldı. Oda, pembenin tonlarıyla döşenmişti. Duvar diplerinde rengarenk büyük peluş ayıcıklar, yatağının üstünde mini elbiseler, renkli ince çoraplar, yatağının çevresini saran led lambalar, farklı açılarda duran iki tripod ve bir sürü maske vardı. Bir an ağzı açık etrafa bakan ev sahibiyle göz göze geldim. Amirim dolap ve çekmeceleri karıştırdıkça ortaya farklı fantezi eşyaları ve iç çamaşırları çıkıyordu.

‘‘Olay yeri inceleme ekibini çağır hemen gelsinler,’’ dedi amirim ve odadan çıktı.

Apartman dairesinde işimiz bittiğinde kar dinmiş, soğuk biraz azalmıştı. Hızlıca şubeye dönmemiz gerekiyordu çünkü Can Berk Sürmene ile Yasmin Demiroğlu ifade vermeye gelmişti.

İlk önce Can‘ın ifadesini almak için odaya girdik. Uzun boylu, kaslı vücudu oturduğu sandalyede huzursuz gibiydi. Esmer, temiz yüzü somurtkandı.

‘‘Nasılsın evladım?’’ diye söze girdi amirim.

‘‘Teşekkürler, iyiyim!’’

‘‘Dersler nasıl?’’

‘‘İyi!’’

‘‘Ne okumak istiyorsun?’’

‘‘Yurt dışında okuyacağım.’’

‘‘Hayırlısı olsun inşallah. Benim kız üniversitedeyken yurt dışına gitti. Gidince orada kalmak için başvurularda bulundu ama olmadı. Belki toruna nasip olur.’’

Loş oda birkaç dakika sessizliğe gömüldü.

‘‘Şüheda’yla yakın arkadaşmışsınız. Nasıl biriydi?’’

Can Berk avukatına baktı. Onayı alınca, ‘‘Evet 9’uncu sınıftan beri arkadaşız. Çalışkan, sakin, uyumlu biriydi.’’

‘‘Anlaşabiliyor muydunuz?’’

‘‘Yasmin’le ara sıra atışırlardı. Benimle sorunu olmadı.’’

‘‘Neden atışırlardı?’’

‘‘Şüheda, Yasmin’den daha popüler bir kızdı. Bazen bu popülerliğe kendini kaptırınca Yasmin, Şüheda’yı uyarıyordu.’’

‘‘Ne gibi bir popülerliği vardı?’’

‘‘Okulda öğretmenler tarafından sevilirdi. Okul çalışmalarında rol alırdı. Güzelliğiyle ve başarılarıyla övünürdü.’’

‘‘Son zamanlarda tartıştığınız söyleniyor? Doğru mu?

‘‘Evet! Son zamanlarda bizi küçümsemeye başlamıştı. Özellikle erkeklere karşı tavrı sertleşmişti. Hatta benim hakkımda Yasmin’e yalan yanlış şeyler söylüyormuş.’’

‘‘Ne gibi?’’

‘‘Bu çocuk seni aldatıyor. Hiç sosyal medyasına baktın mı? Kimlere yazıyor? Neleri izliyor. Güvenme, sonra üzülürsün gibi laflar ediyormuş.’’

‘‘Bunları duyunca ne yaptın?’’

‘‘Açıkçası onu umursamıyordum. Ancak Yasmin’inbana karşı tavrı değişmişti. Buna çok kızmıştım. Bağırdım çağırdım.’’

‘‘En son ne zaman görüştünüz?’’

Sandalyesinde kıpırdandı ‘‘Pazartesi günü okul çıkışında görüştük.’’

‘‘Sosyal medya için videolar yapıyormuş. Bunları nerede yapıyordu biliyor musun?’’

‘‘Genelde işlerini okulda hallediyordu. Bazen de Yasmin’in bilgisayarını kullanıyordu.”

‘‘Bilgisayar bu mu peki?’’ diyen amirim telefonundan fotoğrafı gösterdi.

‘‘Hayır değil! Yasmin’in bilgisayarında resimli çıkartmalar falan var.’’

‘‘Peki Şüheda’nın görüştüğü biri veya birileri var mıydı?’’

‘‘Bilgim yok!’’

‘‘Pazartesi ve salı günü neredeydin?’’

‘‘Müvekkilimi suçladığınız bir şey mi var?’’ diye araya girdi Avukat.

‘‘Estağfurullah avukat hanım ne haddimize. Prosedür gereği soruyoruz. Sonuçta en yakın arkadaşı öldürülmüş, bedeni bir çöp gibi sokağa atılmış. Başarılı, gencecik bir kız çocuğunu zalimce öldüren katili bulmak için uğraşıyoruz.’’

Çocuk elini ayağını nereye koyacağını bilemedi. Kireç gibi olmuş suratıyla avukatına baktı.

Avukat ‘‘Pazartesi günü…’’ demeye kalmadan amirim kadını susturdu.

‘‘Üniversiteye gidecek olan birinin sorduğum soruya cevap verebileceğini düşünüyorum. Öyle değil mi evladım?’’

Çocuk kafasını salladı. Biraz düşündü. ‘‘Pazartesi okuldan sonra Cadde 54’teki spor salonuna gittim. Saat yediye kadar oradaydım. Spor sonrası bir kahve alıp arabayla eve geldim. Salı günü öğleden sonra Yasmin’e gittim.’’

‘‘Ne yaptınız?’’

‘‘Film izledik.’’

‘‘Ne izlediniz?’’

‘‘Çığlık 6.’’

Amirim başka bir şey sormadan odandan çıktı ‘‘İfadesini yazdırıp imzalatın,’’ dedi. Ardından Yasmin Demiroğlu’nun odasına girdi.

Yasmin; minyon, kumral kısa saçlı bir kızdı. Gözlüklerinin arkasındaki yeşil gözleri korkulu bakıyor, kırmızı ojeli tırnakları masanın üstünde ileri geri hareket ediyordu.

‘‘Bu havada yapılacak en güzel şeylerden biri sıcak salep içmek ve film izlemek değil mi? Kızımla çok beceremedik bu işleri ama torunumla her hafta kesin sinemadayız. Salı günü Can Berk’le sizin evde film izlemişsiniz doğru mu?’’

‘‘E… Evet doğru.’’

‘‘Hangi filmi izlediniz?’’

‘‘Çığlık.’’

‘‘Hangisi? Dört mü beş mi?’’

‘‘Beş!’’

‘‘Şüheda’yla ara sıra tartıştığınızı söyledi Can Berk. Neden tartışıyordunuz?’’

‘‘Öyle büyük bir şey yok. Bazen egosu şişiyordu, kızıyordum.’’

‘‘Eh! Normal değil mi? sonuçta okulun en popüler kızıymış. Ben de olsam biraz ego yapardım. Son zamanlarda Can Berk hakkında seni gazlıyormuş. Güvenme ona, seni aldatır falan diye doğru mu?’’

‘‘Evet! Erkeklere olan tavrı son dönemlerde değişmişti. Erkekler sadece zevk ister gerisi boş duygular derdi.’’

‘‘Sen ne cevap verirdin öyle söyleyince?’’

‘‘Can Berk’in öyle biri olmadığını söylerdim.’’

Sinir ve stresle tırnağı kırılmış baş parmağını kanırttı. Canı yanınca ellerini masanın altına indirdi.

‘‘Pazartesi günü neredeydin?’’ Avukata, ‘‘Suçlamak için değil avukat bey biliyorsunuz rutin sorular bunlar,’’ diyerek gelecek olan salvoyu savuşturdu amirim.

‘‘Okuldan sonra evdeydim.’’

‘‘Salı günü filmden sonra ne yaptınız peki?’’

‘‘Biraz muhabbet ettik. Sonra Can Berk gitti.’’

‘‘Saat kaç gibi gitti.’’

‘‘Bilmiyorum.’’

‘‘Can Berk gidince sen ne yaptın?’’

‘‘Hatırlamıyorum!’’

Huzursuz bacak sendromu eşliğindeki sessizliği avukat bozdu. ‘‘Eğer başka bir şey yoksa gidebilir miyiz?’’

Amirim, babacan bir insandır. Ancak kendini beğenmiş, burnu Kaf Dağı’nda olan kişilere tahammülü yoktu. Tebessüm etti ve odadan çıktı.

‘‘Kızım, ikisinin de telefon kayıtlarına bakmanı istiyorum. Sakladıkları bir şeyler var. Yalan söylüyorlar. Hatta Yiğit, sen şu çocuğun arabasının plakasını al. Kameralara bak bakalım hangi güzergâhları kullanmış,’’ dedi ve bir sigara çıkararak dudağına yerleştirdi.

***

‘‘Ağabey, kız başına aldığı darbe yüzünden değil, boğularak öldürülmüş! Bir de saçları arasından kırılmış bir tırnak, kıyafetlerinde maktule ait olmayan saç telleri bulmuşlar.’’

Amirim, yanmayan sigarası dudaklarında beyaz tahtaya baktı. ‘‘Bilgisayar ve telefon ne oldu?’’

‘‘Öğleden sonra haber verecekler amirim,’’ dedim.

‘‘Yiğit, baktın mı çocuğun arabasına?’’

‘‘Baktım ağabey. Yakalandığı kamera sayısı az. Fakat araç Yasmin’in oturduğu Kırkpınar, Güneş Sitesi’nin ana kapısındaki kamera kaydında net gözüküyor. Dediği saatlerde siteye giriyor, sekiz gibi çıkıyor.’’

‘‘Şüheda yanında mı?’’

‘‘Ona dikkat etmedim ağabey!’’

‘‘Ulan Yiğit! Dikkatli izle. Siteye girerken ve çıkarken Şüheda yanında mı bak!’’

‘‘Tamam ağabey.’’

‘‘Kızım, telefon kayıtları ne oldu? Maktulle konuşmuşlar mı?’’

‘‘Evet amirim konuşmuşlar. Salı günü 14.00-14.25 arası Yasmin aramış. 14.30-14-32 arası da Can Berk konuşmuş.’’

‘‘Peki, Can Berk ve Yasmin  daha önce konuşmuşlar mı?’’

‘‘Bakıyorum! Evet, amirim konuşmuşlar. 13.05-14.00 arasında.’’

‘‘Durum şu ki arkadaşlar, bu ikisinden biri katil. Çünkü verdikleri ifadeler çelişkiliydi. İzledikleri filmin serinin kaçıncı filmi olduğunu bile karıştırdılar. Biri altı derken diğeri beş dedi. Yakın arkadaş olmalarına rağmen Yasmin’in, Şüheda’nın diğer hayatıyla ilgili bilgisi yok. Olsa, illaki bir şeyler söylerdi. O anlatmasa bile Can Berk bahsederdi. Kısacası paçayı kurtarmak için bu durumu kullanırlardı.’’ Dudaklarındaki sigarayı alarak, ‘‘Can Berk Sürmene ve Yasmin Demiroğlu için sorgu evraklarını hazırlayın! İsmet, sen de bilişime git sıkıştır bir saate her şey hazır olsun!’’

Bilişimdeki Kenan’la aramızda güzel bir dostluk vardı. Karşılıklı sigaralarımızı içtikten sonra bulduklarını gösterdi. Maktulün, Pembe Düşler adında takipçi sayısı milyonu bulan bir sosyal medya hesabı vardı. Bu hesapta erotik video ve resimler yayınlamıştı. Görüntülerin çekildiği yer geçen gün amirimle gittiğimiz evin pembe odasıydı. Ana sayfasına sabitlediği seksi bir dans eşliğindeki videosunda: ‘Düşlerinizin renklenmesi için KATIL’ın’ yazmıştı. Bu KATIL kısmı parayla üye olanlar için özel videolar barındırıyordu. DM kutusunda bir sürü sapkın mesaj ve fotoğraf vardı. Bilgisayarı yayınlamadığı bir sürü video ve fotoğrafla doluydu. Bazı Word belgelerine kimlerden ne kadar para aldığını, kullanıcı adlarıyla birlikte yazmıştı. Bunlardan bazıları: DAİMİLER, ÖZELCİLER, KAZLAR, ECNEBİLER, SAZANLAR.

SAZANLAR dosyasında tanıdık bir isim vardı: Can Berk Sürmene. Dosyayı açtığımızda onunla yazıştığı sayfaların ekran görüntülerini ve videoyu gördük. Yaklaşık beş dakikalık çekim, Şüheda’nın yaptığı erotik hareketlere zevklenerek kendinden geçen Can Berk’i gösteriyordu. Telefonda bir şey yoktu çünkü yeni alınmış ve sim kartı henüz takılmamıştı. Büyük olasılıkla kız, kırılan telefonunun yerine almış, hattını takmaya fırsatı olmamıştı.

Fazla vakit kaybetmeden şubeye dönüp bilgisayardakileri gösterdim. Amirim görüntüleri izleyince gözleri fal taşı gibi açıldı.

Çocuk şubeden bir arkadaş, zanlı ve avukatı tam tekmil sorgu odasında hazırdı. Önce Yasmin’in odasına girdik.

Gözüme ilk çarpan şey, kızın bu süreçte zayıfladığı ve korkusunun arttığıydı. Avukat daha saldırgan duruyordu.

‘‘Neden çağırdığınızı söyler misiniz? Kaç saattir bekliyoruz! Verdiğimiz ifade açık ve net değil miydi?’’

Amirim avukatı iplemeden direkt kıza, ‘‘Şüheda’yla neden kavga ettiniz?’’ diye sordu.

Kız irkildi fakat sakin kalmaya çalışarak, ‘‘Kavga etmedik!’’ dedi.

‘‘Son günlerde dargın olduğunuzu söyleyen arkadaşların var.’’

‘‘Geçen gün de söyledim bazen egosuna yenik düşüyordu. Lafları, konuşması saçma sapan oluyordu.’’

‘‘Neye ego yapıyordu?’’

‘‘Okuldaki başarılarıyla övünüyor, geçmişte kaptanlığını yaptığı okul voleybol takımına laf ediyordu. Okumak istediği okulu dilinden düşürmeyerek bizim üniversiteyi kazanamayacağımızı söyleyip duruyordu.’’

‘‘Neden arkadaşlığını bitirmedin?’’

‘‘Özünde çok iyi bir insandı. İyi günümde kötü günümde yanımdaydı. İki gün küssek üçüncü gün barışıyorduk.’’

‘‘Can Berk’le ilgili sana ne dedi?’’

‘‘Bir şey söylemedi.’’

‘‘Can Berk, Şüheda’ya bağırmış.’’

‘‘Şüheda, Can Berk’in beni aldattığını söyleyip duruyordu. Devamlı sosyal medyasından başkalarına yazdığını, ona güvenmemem gerektiğini hatta bir zamanlar kendisine bile asıldığını söyledi. Benim de duygusal boşluğuma geldi. Kıskançlık krizin girdim Can Berk’e kök söktürdüm.’’

‘‘Can Berk ne yaptı peki?’’

‘‘Bana ve Şüheda’ya bağırıp çağırdı.’’

‘‘Sonra nasıl barıştınız?’’

‘‘Tartıştıktan iki üç gün sonra Can Berk bizim eve geldi sakince konuştuk, barıştık. O günden sonra Can Berk’le Şüheda’nın arası soğudu.’’

‘‘Pembe Düşler adında bir sosyal medyası varmış. Haberin var mıydı?’’

Bu sorudan sonra huzursuzlanarak, ‘‘Hayır!’’ dedi.

Oynadığı tırnaklarına baktığımı fark edince ellerini masanın altına indirdi.

Bunu gören amirim, ‘‘Bak kızım, yakın arkadaşım dediğin kişi bahsettiğim sosyal medya hesabı yüzünden öldürülmüş olabilir. İçeriklerini göstermeyeceğim ancak müstehcen şeyler paylaşıyormuş. Görüyorum ki çok üzgünsün. İstemez misin arkadaşının katilini veya katillerini bulalım? Bildiğin şeyler varsa korkmadan anlat!’’ dedi babacan bir tavırla.

Kız iyiden iyiye çökmeye başladı. Ben de bu durumdan istifa ettim ve ‘‘Can Berk, her şeyi itiraf etti. Senin yüzünden olmuş,’’ dedim.

Ayağa kalkarak, ‘‘Ne?’’ diye bağırdı.

‘‘Duyduğun gibi!’’

‘‘Be… Ben bir an sinirlendim ve kafasına… Kafasına şişeyle vurdum. Düştü. Düşünce kanlar akmaya başladı. Öl… Öldü…’’ devamını getiremeden baygınlık geçirdi.

Kendine geldiğinde başka soru sormadık ve Can Berk’in odasına girdik. Amirim bilgisayardan delikanlının görüntüsünün olduğu videoyu açmamı istedi. Ekranı Can Berk’e çevirdi. Oğlan videoyu izleyince yıkıldı.

‘‘Şimdi, anlat bakalım Can Berk!’’ dedi amirim.

‘‘Ne var yani ne olmuş?’’

Sesi soluğu çıkmayınca amirim dayanamayıp, ‘‘Kızı neden boğdun?’’ dedi.

‘‘Ben kimseyi boğmadım!’’ dedi oğlan sesi titreyerek.

Amirim sinirden dudaklarına sigarasını yerleştirdi. Gözlerini kapadı. Tüttürüyormuş gibi yaparak sakinleşti. ‘‘Her şeyi anlat! Elimizde senin yaptığına dair kanıt var. Mesela Yasmin’in evinden çıkarken Şüheda arabanda gözükmüyor? İnan ki parayla tuttuğun bu avukat bile seni kurtaramaz.’’

Çocuk beş dakikalık sessizliğin ardından konuşmaya başladı: ‘‘Taktığı maske yüzünden videodaki kızın Şüheda olduğunu bilmiyordum. Pazartesi günü Yasmin’le tartıştık. Çünkü bana Pembe Düşler’i sordu. Afalladığımı görünce bağırdı, çağırdı. Okul çıkışı görüşmedik. Salı günü beni aradığında normal konuşuyordu. Korku filmi izlemek için ortamı kurduğunu, Şüheda’yı da okulun oradan almamı söyledi. Ben de öyle yaptım. Fakat evine gittiğimizde televizyonda Pembe Düşler’in sayfası açıktı ve videolar dönüp duruyordu. Yasmin, alkollüydü, ağzına geleni söyledi, yetmedi üstümüze saldırdı. Sakinleştirmeye çalıştım ancak gözü öyle dönmüştü ki ortalığı dağıttı. ‘Beni bu orospuyla mı aldattın?’ deyince Pembe Düşler’deki kzın Şüheda olduğunu anladım. ‘O olduğunu bilmiyordum!’ dedim. ‘Doğru nereden bileceksin ki? Baksana bir sürü maskesi var!’ dedi. ‘Bunu nasıl öğrendin?’ diye sordum. ‘Bu kevaşe nifak tohumunu aklıma ekti. Ben de pazartesi günü okuldaki telefon kutusundan telefonunu alarak sosyal medyana girdim. Takip ettiklerine ve beğenmelerine bakınca Pembe Düşler’i gördüm,’ dedi. Şüheda ‘Benimle ilgisi yok!’ deyince tekrar çıldırdı ve saldırmaya çalıştı. Sonra bilgisayardan bir video açarak, ‘Ulan bu leke sana ait değil mi? Babanın çocukken ayağına çay döktüğünü söylemiştin!’ dedi. Şüheda gülmeye başladı. ‘Aferin kız göründüğün kadar salak değilmişsin! Senin bu sevgilin var ya bana neler yazdı neler? Hatta dur para verip zevkten dört köşe olduğu videoyu açayım!’ dedi ve özel videomuzu açtı. ‘Seni uyarmaya çalıştım. Senin gibi salaklar oldukça bunlar gibi yavşaklar hayatlarını yaşıyor. İki meme, bacak görünce beyinleri küçülüyor.’ Videoyu tekrar oynatınca Yasmin, şarap şişesiyle Şüheda’nın kafasına vurdu. Kız sendeledi, başını masaya çarparak düştü. Yasmin şoka girdi. İlk telaşı atlatınca kanlı kıyafetlerini çıkararak en yakınımdaki kıyafetleri giydirdim. Havanın kararmasını bekledim. Çarşafa sararak bagaja koydum. Üzerinden çıkan kıyafetlerini ve eşyalarını poşetle göle attım,’’ deyip sustu.

‘‘Neden o ormanı seçtin?’’

‘‘Birkaç kere o yolu kullanırken Şüheda, ‘Seri katillerin kurbanlarını gömdükleri ormanlık alanlara benziyor,’ demişti. Bagaja atarken o cümle aklıma geldi, oraya götürdüm.’’

‘‘Niye kardan adam yapma gereksinimi duydun?’’

Midesi bulanır gibi konuşuyordu. ‘‘Bedenini çarşafla çekerek taşıdım, karda izler oluşmuştu. Bu izleri örtmek için kardan adam yapma fikri aklıma geldi. Lekelenen karı toplayıp cesedi bıraktığım yerin önüne yığdım. Dışarıdan bakan sadece kardan adamı görecekti. Kalan izleri de yağan kar kapatır diye düşündüm. Öldüğünü sandım…’’

‘‘Öldüğünü sandım ne demek? Kızı o zaman mı boğdun?’’

Salya sümük ağlamaya başladı. Burnunu çeke çeke konuştu, ‘‘Kardan adamı yapmaya çalışırken iniltiler dudum. Evdeyken nabzına bakmak aklıma gelmemişti. Gözlerini açmış inliyordu. Yaşarsa bütün olayları anlatırdı. Hayatımızı mahvedecekti. Ben de çarşafı boğazına doladım, boğdum.’’

Biz istediğimizi almıştık. Bu itirafla birlikte bulduğumuz deliller ve adli sonuçlar davanın çorap söküğü gibi kolayca sonuçlanmasını sağlayacaktı.

Bu olayda kar nasıl şehri örttüyse ölüm de sırları örtmüştü.

BAŞKOMİSER ÇAKIR VE OLAĞANÜSTÜ ŞÜPHELİLER/3. BÖLÜM: ÖFKE

0

Anne ve babalar çocuklarıyla beraber okuyabilsin diye yazılan bu hikâyede, coğrafi yer isimleri dışında tüm isimler ve olaylar hayal ürünüdür. Hikâyenin yazılışında sınırda ve satıhta ülkemizi hainlerden koruyan tüm emniyet güçlerimizden ve insanoğlunu kayıtsız şartsız seven güzel hayvanlardan ilham alınmıştır.

3 Ekim 2018 sabahı Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin sokağı:

Peyami, Hilmi ve Tıktık tarafından bahçenin dört bir yanına gizlenen C4 patlayıcılar, 1’er kilo olarak kedi-köpek taşıma kutularına yerleştirildi. İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gönderilmek üzere yola çıkarıldı.

Tıktık Kâmil: Hilmi, İstanbul, Ankara ve İzmir’i de aldın mı artık senin önüne kimse set çekemez be!

Hinoğluhin Hilmi: Sen de şu Peyami gibi akıllı akıllı işini yapsan ya Tıktık! Sana ne İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den! Son duyumlarıma göre Başkomiser Çakır iyice hastalanıp yürüyemez hale gelmiş. Meydan bize kaldı diyorum beyler! Anlamıyor musunuz? Hodri meydan!

Cingöz Peyami: Şimdi benim anlamadığım şu. Her kedi-köpek kutusunda bir kilo patlayıcı ile yola çıkan sokak hayvanı dostlarımızın başına da kötü bir iş gelecek mi? Yarın yani 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde patlatılmak üzere gönderdiğimiz patlayıcılar patlayınca ne olacak? Kaçak evcil hayvan satan her dükkândaki tutsak tutulan hayvanları da öldürecek mi? Patlamayla saçılan mamalarla tüm sokak hayvanları bayram edecek diyorsun… Ama böyle bir katliamdan sonra kim bayram etmek ister ki?

Hinoğluhin Hilmi: Akıllısın dedik çenen düştü Peyami. Büyük devrimler kayıpsız olmaz. Ağzı var dili yok hayvanlar üzerinden adaletsiz para kazanan sefillere günlerini göstereceğiz. Gecenin öfkesi bu demek. Hadi kapa çeneni de kedi-köpek kutularını araçlara yüklemeye devam et!

3 Ekim 2018 gecesi Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Güvenlik biriminin Veteriner Nalan’ın evinde, iş yerinde ve sokağında olup biten her şeyden haberleri vardı. Yola çıkan her bir aracın arkasından bir de ekip arabası yollandı. Başkomiser Çakır patlayıcıların dağıtılmasını gizli gizli izledi. Patlamadan bir gece önce ekipler patlayıcıların hepsini etkisiz hale getirmişlerdi. Sonrasında Veteriner Nalan’ın evine baskın yapıldı. Kendisi ve hayvanları gözaltına alındı.  Hilmi’nin kelepçesini Başkomiser Çakır bizzat kendi taktı.

Başkomiser Çakır: Son duyumlarına göre iyice hastalanıp yürüyemez hale gelmiş bir Başkomiser Çakır tarafından tutuklanmak nasıl bir duygu Hilmi? Meydan bize kaldı diyordun! Meydan bulursun at bulamazsın hilmi! At bulunca da meydan bulamazsın böyle! Yürü bakalım! İt oğlu it seni!

***

Bir gece önce polisler taradından etkisiz hale getirilen patlayıcılar üç büyük şehre dağıldı. Tabii ki beklenen patlamalar olmadı. Kaçak evcil hayvan satan firmaların kedi-köpek mamalarına el kondu. 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü şerefine tüm sokak hayvanlarına tonlarca mama dağıtıldı.

4 Ekim 2018 akşamı KKTV- Kedi-Köpek TV Ana Haber Bülteni:

“İyi akşamlar sayın seyirciler. Ben sunucunuz Minnoş Parlaktüy, ana haber bültenini sunuyorum.

Bugün Ankara, İstanbul ve İzmir’de büyük bir facia önlendi. Karabük KGB- Kedi-Köpek Güvenlik Birimi’nin aman vermeyen çalışmaları sonucu bu üç büyük şehrimizde pek çok evcil ve sokak hayvanı kurtuldu sayın seyirciler. Bir organize suç örgütü tarafından yasal olmayan evcil hayvan satan dükkânlara patlayıcılar gönderildi. Eş zamanlı olarak patlatılması planlanan kaçak patlayıcılar güvenlik birimi tarafından etkisiz hale getirildi. Bu arada yasal olmayan yollardan evcil hayvan satışı yapan dükkânlara ceza yazıldı ve sahipleri göz altına alındı. Bazı dernekler, özellikle Keyfe Keder Sokakta Yaşayan Hayvanlar Derneği- KKSYHD, bu patlamaların engellenmesini protesto etti. Polisten alınan bilgiye göre merkezi Safranbolu’da olan, fakat ülkenin dört bir yanında faaliyet gösteren son yılların bu en büyük kedi-köpek suç çetesi tamamen çökertilmiş durumda. Tüm elemanları içeri alınmış olan bu suç çetesinin Gecenin Öfkesi isimli bir elebaşı tarafından yönetildiği tespit edildi.”

4 Ekim 2018 günü Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Telefon kayıtlarından 10’ar kilo patlayıcı satarak suça iştirak ettiği anlaşılan Nazlı Necmiye ve El Medique’in sorgusu devam ediyordu.

Başkomiser Çakır: Demek kendinizi çok akıllı sanıyorsunuz öyle mi? Biri İran’dan gelmiş, diğerinin büyük büyük babası El Hamra Sarayı’nda bekçi kediymiş. Vay vay vay!

Nazlı Necmiye: Ben bu El Medique denen kedinin kurbanıyım Başkomiserim. Benim hiçbir suçum yok. Bakar mısınız şu tavşan beyazı tüylerime? Sürmeli gözlerime? Benim ne işim olur suçla? Terörle? Ben akşama kadar yalanırım, yatarım, uyurum. Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

El Medique: Beni suçlu ilan eden kendine baksın. Tüylerinin çoğu beyaz olan Necmiye ama sütten çıkmış ak kedi olan benim Başkomiserim. Asıl benim işim olmaz suçla terörle!

Başkomiser Çakır: Ama telefon ve banka kayıtlarınız öyle demiyor! Çıkarın şunları sorgu odasından!

Nazlı Necmiye: Bir şey söyleyeyim mi Başkomiserim? O kocaman kulaklı simsiyah kedi var ya… Adı Kara Murat mıydı neydi? O pek bir merak ettiydi bizim aldığımızı sattığımızı. Ona da sorun bir şeyler.

***

Veteriner Nalan’ın evindeki diğer kediler ve köpekler sorgulandıktan sonra serbest bırakıldılar. Koca kulaklı simsiyah bir yavru kedi olan Kara Murat’ın doğum bilgilerine ulaşılamadığı için bir tek o salınmadı. Başkomiser Çakır, Nazlı Necmiye’nin uyarısını dikkate alarak yavru da olsa Kara Murat’ı sorgu odasına aldırdı.

Kara Murat: Miyuvvv. Başkomiserim yanlış yoldasın. Benim etim ne budum ne? Şu tipe bir bakar mısın? Daha 6-7 aylık bir kediyim ben. Miyuvvv. Anne yüzü görmedim. Veteriner Hanım beni enjektörlerle koynunda besledi de bugünlere gelebildim.

Başkomiser Çakır: Madem daha 6-7 aylıksın neden başkalarının işine burnunu sokarsın be kedi! Duydum ki sorarmışsın kim ne aldı ne sattı!

Kara Murat: Bakın benim bu olanlarla hiçbir ilgim yok.Kar gibi beyaz tüylü ve sarı gözlü, 16 yaşında dişi bir kedi planladı her şeyi. Vallahi de billahi de!

Başkomiser Çakır: Babaannem yaşında kediden elebaşı mı olur! Neler saçmalıyorsun sen?

Kara Murat: Bakın bana inanmıyorsanız evdeki diğer kedilere sorun. Korkudan konuşamazlar ama hepsi o kediyi tanır. Herkesle Gecenin Öfkesi kod adıyla iletişim kurar. Kapıkule’den Bartın’a, oradan Safranbolu’ya herkes onu bilir. Herkes ondan korkar. Asla kimseye görünmez. Ben de tüyünün rengiyle göz rengini başkalarından duydum da oradan biliyorum. Durum bu yani.

Başkomiser Çakır: Tamam tamam kes. Kuyruklu yalanlarını hâkime sakla. Atın bunu da nezarete!

***

Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil de nezarete konmuşlardı. Polis memurları, bir cep telefonu bile olmayan minnacık yavru kedi Kara Murat da nezarete atıldığı için üzülmüşlerdi. O sırada Başkomiser Çakır Hilmi’yi sorguya aldı.

Başkomiser Çakır: Bak Hilmi! Seni yıllar öncesinden tanırım. Sende bu işi organize edebilecek ne yürek ne de zekâ var. Var gel söyle bu işin başında kim vardır! İş birliği yap da cezan azalsın!

Hinoğluhin Hilmi: Neden ben olamazmışım! Bal gibi de benim bu işin başı! Seni gidi kendini beğenmiş Başkomiser bozuntusu! Sen de hepimiz gibi sokaklardan geldin! Yakanda polis rozeti var diye kendini bizden üstün mü sanırsın!

Başkomiser Çakır: Ben de senin gibi sokaklardan geldim Hilmi! Senden üstün olan ben değilim elbet! Senden üstün olan yakamdaki bu ay-yıldızlı bayraktır! Ben senin gibi yediğim kaba pislemem! Ahlaksız seni! Alın şu iti gözümün önünden! Köpekliğin yüz karası seni!

Hilmi korkusundan ağlamaya başladı. Titreyen elleriyle cebinden bir mendil çıkarmaya çalışırken, yere bir fotoğraf düşürdü. Fotoğraf, bir sinemada Ejderhanı Nasıl Eğitirsin? filminin afişi önünde çekilmişti. Fotoğrafta Cingöz Peyami, Hinoğluhin Hilmi, Tıktık Kâmil bir de kocaman kulaklı simsiyah bir yavru kedi yan yana sarmaş dolaş dikiliyorlardı.

Başkomiser Çakır: Bu fotoğraf ne? Bu yanınızdaki yavru dediğiniz Kara Murat değil mi? Bu film? 2010 yılında çıkmadı mı piyasaya? Yani 8 yıl önce? O minnacık koca kulaklı siyah kedi yavru olamaz o halde. Hayırdır oğlum? Ne iş bu fotoğraf?

Hinoğluhin Hilmi: Hiiiç…  Bu fotoğraftaki o simsiyah yavru kedi değil Başkomiserim. Eeeeee… Öööööö… Onun babası bu! Hah babası! Vallahi de billahi de babası!

Başkomiser Çakır: Ne babası! Aynı minnacık kedi işte! Hay Allah! Buldum yahu! Gecenin Öfkesi! Filmdeki simsiyah ejderhanın adıydı bu! Ben de bu ismi nereden hatırlıyorum deyip duruyordum içimden! Yakaladım seni elebaşı Kara Murat!

Başkomiser Çakır’ın Hilmi’yi sorgulamasından 2 dakika önce Karabük KKGB, Kedi-Köpek Güvenlik Birimi:

Birinci Polis Memuru: Salıvereceğim oğlum ben bu minnacık siyah yavruyu. Baksana köşeye sıkıştı ağlar durur ince ince. 

İkinci polis memuru: Salma oğlum sormadan. Doğum bilgileri gelmedi daha. Beni dinle.

Birinci Polis Memuru: Hiç mi vicdan kalmadı oğlum bizde? Ne dersen de! Sorumluluğu alıyorum ben! Buyur kardeş. İsmin Kara Murat’tı değil mi? Hadi çık, serbestsin.

5 dakika sonra Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Başkomiser Çakır, hemen Veteriner Nalan’ı telefonla ardı. Veterinerden küçük siyah kedinin 8 yaşında olduğunu öğrenince nezarete koştu ama geç kalmıştı. Siyah kedi dışarı salıverilmişti.  Nezaretteki polis memuru, yavru sandığı siyah kedi Kara Murat’ı, doğum kayıtlarının gelmesini beklemeden salıverdiği için hayatının hatasını yapmıştı.

Başkomiser Çakır: Kedi! Kedi! Kara kedi! Küçük kara kedi! Nerede o koca kulaklı siyah kedi yahu!

Birinci Polis Memuru: Az önce serbest bıraktım efendim. Minnacık bir yavru kedinin suçla ne alakası olabilir ki?

Başkomiser Çakır: Allah cezanı vermesin! Az önce serbest bıraktım dediğin yavru kedi bu hikâyenin kötü adamıydı! O kedi bu hikâyenin Kayzer Soze’siydi!

Birinci Polis Memuru: Nasıl yani Başkomiserim?

Başkomiser Çakır: Olağanüstü diyorum oğlum! Şüpheliler diyorum! Olağanüstü şüpheliler diyorum! Az önce çetenin en zeki adamını yani elebaşını salıverdiniz diyorum size! Anne sütü alamadığı için minik kalmış o kara kedi! Meğer yavru değil 8 yaşında kediymiş!

Polis memurları Kara Murat’ın peşinden caddeye koştular. Kara Murat’ı bir araca binip kaçmak üzereyken kıskıvrak yakaladılar. Suç örgütünü yöneten elebaşının da yakalandığı haberi hemen televizyonlardan duyuruldu.

Gelgelelim, Gecenin Öfkesi, gerçekten Kara Murat’ın kod adı mıydı?

Operasyondan 34 gün önce yani 1 Eylül sabahı, Çekya’nın başkenti Prag şehrinde bulunan EXPLOJIA patlayıcı fabrikası:

Bembeyaz ve Müdür Sarman, fabrikanın yükleme bölümünde gizli gizli buluşmuşlardı. Etrafları sarı renkli konteynerler taşıyan tırlarla çevriliydi. Konteynerlerin üzerinde kocaman kırmızı E harfleri vardı. Bembeyaz, kendisine ikram edilen bir kutu ton balığını afiyetle mideye indirdi. Patisini yalayarak ağzını burnunu temizledikten sonra bir prenses edasıyla konuşmaya başladı.

Bembeyaz: Miyuvvvv… Ton balığı için teşekkür ederim. Bu sarı renkli kocaman konteynerler de çok ürkütücü ayol. Üstlerindeki kocaman kırmızı E harfler…

Müdür Sarman: O harfler fabrikamızı EXPLOJİA’nın baş harfinden oluşan logosu. Dünyanın dört bir yanına silah ve patlayıcı gönderiyoruz. Bunların içinde sizin ülkeniz Türkiye de var.

Bembeyaz: O yüzden buradayım. Sizden patlayıcı satın almak istiyorum. Ama kaçak yollardan. Özel izin olmadan Türkiye’ye patlayıcı getirtemeyiz.

Müdür Sarman: Ben size kaçak yollardan patlayıcı yollayabilirim Bembeyaz Hanımefendi. Tam da ülkenize iki konteyner dolusu askeri tüfek ve bu tüfeklere ait mermi gönderecektik.

Bembeyaz: Tamam işte. Benim kaçak patlayıcımı da onlarla gizlice gönderiverirsiniz. Miyyuuuvv…

Müdür Sarman: Fakat gümrük kapılarından kaçak ürün geçirmek çok zordur bilirsiniz. Hele o gümrük kontrol köpekleri yok mu?

Bembeyaz: Bilmez olur muyum hiç? Ben de bunun için size geldim. Sizin bu işi tereyağından kıl çeker gibi yaptığınızı duydum. Gelelim pazarlığımıza. Sizden 100 kilo C4 patlayıcı istiyorum. Önümüzdeki 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde kaçak evcil hayvan satan dükkânlar için bir sürprizim olacak. Onlara göndereceğimiz patlayıcılar patladığında kilolarca kedi köpek maması ortalığa saçılacak. Böylece tüm sokak hayvanları bayram edecek.

Müdür Sarman: Fakat bunun için 150 kilo patlayıcı parası ödemeniz gerekiyor.

Bembeyaz: Neden ki?

Müdür Sarman: Gümrük kapılarında kaçak işler şöyle yürür Bembeyaz Hanım. Orada bizim gizli gizli rüşvet verdiğimiz bir kişi vardır. Onun da gümrük kontrol köpeği vardır. O kişi, 100 kilo patlayıcıyı görmezden gelmek için bizden rüşvet alır. O sırada rüşvet almayan diğer ekip, gümrükten kaçak olarak geçenin yarısı kadar patlayıcıyı yakalar. Yani 100 kilo kaçırabilmek için 50 kiloyu gümrüktekilere yakalatırız. Böylece gümrüktekiler kaçakçılığa engel olduk sanırlar. Onlar küçük lokmayı yutarlarken, büyük lokma yani 100 kilo kaçak patlayıcı ülke sınırından içeri sokulmuş olur.

Bembeyaz: Demek 100 kilo patlayıcı alabilmek için gümrükte 50 kiloyu feda edeceğiz. Peki öyle olsun. Miyyuuuvv… Kaçak patlayıcılar da mı sizin bu kocaman kırmızı E harfi logolu sarı konteynerlerinizde taşınacak?

Müdür Sarman: Evet. Yasal olarak gönderilen askeri tüfekler ve mermilerin yanında taşınacak. Ama sizinkiler gizli bölmelerde olacak.

Bembeyaz: Ah ne güzel. Miyuuuvvvv…

Müdür Sarman: Peki sizinle Bembeyaz Hanım olarak mı iletişim kuracağız? Yoksa bu işler için başka bir isim kullanıyor musunuz?

Bembeyaz: Beyaz tüylerime bakıp kanmayın. Sakin bir kedi gibi görünebilirim. Ama birlikte çalıştığım tüm kedi ve köpekler bilirler, öfkelendim mi gözüm hiçbir şey görmez. O yüzden ismimle değil kod adımla iletişim kuracaksınız…

Müdür Sarman: Demek öyle Bembeyaz Hanım. Acaba neymiş kod adınız?

Bembeyaz: Hele şu harika ton balığından bir kutu daha mideye indireyim, size kod adımı söyleyeceğim.

Bembeyaz, ikinci kutu ton balığını da afiyetle yedi.

Bembeyaz: Miyuvvv! Harika! Evet, ne diyorduk? Bundan sonra benimle kod adım aracılığıyla iletişim kuracaksınız. Edirne Kapıkule sınır kapısı, Tekirdağ Limanı, Bartın limanı, Safranbolu balıkçıları ve Safranbolu barınağındaki tüm kedi ve köpeklere böyle haber salın. Salın ki geceden ayrı, öfkesinden ayrı korksunlar! Çünkü beyler benim suç dünyasında bilinen kod adım Gecenin Öfkesi’dir. Haydi bakalım! Az laf çok iş!

MOR DÜĞÜM 2 / GÜN IŞIĞI VE ZİFT

0

Cinayet Büro’nun öğleden sonrası, bayat çay kokusu ve floresan lambanın vızıltısı arasına sıkışıp kalmıştı. Başkomiser İhsan, masasında beşinci sigarasını yakmıştı ama yine içmiyordu. Sigara, kemikli parmaklarının arasında kendi kendine yanıyor, külü ağır ağır masadaki “Murat Aydın” dosyasının üzerine dökülüyordu.

Komiser Levent, gürültülü yürüyüşü ve dünyadan bihaber gülümsemesiyle içeri girdi. İri gövdesini sandalyeye sığdırmaya çalışarak masasına yerleşti. Cebinden çıkardığı kâğıda sarılı bir poğaçayı iştahla ısırdı. “Günaydın Amirim, şu pastanenin poğaçası efsane, bak içi bol peynirli. Vallahi bir lokma ye, rengin solmuş senin,” dedi poğaçayı İhsan’a doğru uzatarak.

İhsan, parmağını yakan sigara izmaritini kül tabağına bastırıp söndürdü, yenisini yaktı. “Zıkkım ye Levent,” dedi yorgun bir sesle.

Tam o sırada telsiz hışırdadı. Şehrin öbür ucundaki eski, bitişik nizam apartmanlardan birinde bir ceset ihbarı vardı. Komşular günlerdir yayılan kokudan rahatsız olup kapıyı kırmışlardı.

Olay yeri, merdivenleri yemek ve rutubet kokan, boyaları dökülmüş eski bir binaydı. İhsan ve Levent kapıdan girerken ölüm kokusu yüzlerine çarptı. İhsan duraksadı, cebinden eldivenlerini çıkarıp tek tek parmaklarına geçirdi. Levent ise eldivenlerini iri ellerine uydurmaya çalışıyordu.

Yaşlı adam, oturma odasındaki kadife kaplı koltuğunda oturur vaziyetteydi. Üzerinde temiz, ütülü bir pijama takımı vardı. Televizyon kapalıydı, oda şaşırtıcı bir düzen içindeydi. Adamın başı hafifçe yana düşmüş, elleri dizlerinin üzerinde kavuşmuştu. Sanki bir öğleden sonra uykusuna yatmış da uyanamamış gibi huzurlu görünüyordu.

“Darp izi yok Amirim,” dedi Levent, maktulün yüzündeki o dinginliğe bakarak. “Adam resmen gülümseyerek gitmiş.”

Adli Tıp uzmanı diz çöktüğü yerden kalktı, maskesini hafifçe indirip İhsan’a döndü. “Görünürde kalp durması gibi duruyor Amirim ama bir tuhaflık var,” dedi maktulün boyun bölgesini işaret ederek. “Bakın, ölüm sonrası lekeler normalde mor olur ama bu adamın göğüs ve boyun kısmındaki lekeler parlak kiraz kırmızısı. Bu genellikle zehirlenme işaretidir. Ama ortamda gaz kaçağı yok. Enjeksiyon izi de göremedim ama detaylı bakacağız. O parktaki vakaya benziyor.”

İhsan, adamın sol bileğine baktı. Mor kurdele oradaydı. İnce bir fiyonk, yaşlı derinin üzerine özenle, sanki bir takı gibi iliştirilmişti. İhsan’ın aklına yine kızının küçükken saçlarını taradığı o sabahlar geldi. Elindeki sigara yine içilmeden küle dönmeye başladı. Hiçbir şey demedi, sadece maktulün o huzurlu yüzüne bakıp bıyıklarını sıvazladı.

Olay yeri olan ev, Mümtaz Bey’in şahsiyeti gibi vakurdu. Her yer tertemizdi; toz duman yoktu. Yaşlı adam koltuğunda, üzerinde pırıl pırıl bir pijama takımıyla uyur gibi bulunmuştu. Eğer sol bileğindeki o mor kurdele olmasa, İhsan dosyanın kapağını “doğal ölüm” diye çoktan kapatacaktı. Eldivenlerini çıkarırken Levent’e döndü: “Kurdele tesadüf mü dersin?”

“Amirim, her şey o kadar normal ki… Belki torunu oyun oynarken bağlamıştır. Kimsenin bu adamla derdi olamaz. Adli Tıp da ‘yaşlılık, kalp durması’ deyip geçecek gibi.”

Akşamüstü bürodaki masasında bir duman bulutunun içinde oturuyordu İhsan. Dosyadaki yaşlı adamın vesikalık fotoğrafına bakıyordu. Mümtaz Bey… Türk Sanat Musikisi korosunun o nazik sesi, sabah yürüyüşlerinin beyefendisi, torunlarının tonton dedesi. Esmer yüzü her zamanki gibi dalgındı ama bu kez bir boşluk arıyordu. Levent odaya girip gürültülü bir merakla “Amirim, amirim!” diye seslenince uykudan uyanır gibi düşüncelerinden sıyrılmıştı.

“Ne var, ne!”

“Yok bir şey Amirim, duymayınca korktum. Badem yer misin?”

Levent’in yüzündeki mahcup ifade içini ezdi. Biraz şefkatle girdi lafa. “Yemem oğlum. Şu adama bak… Kızına sorduk, ‘Babam karıncayı incitmezdi,’ diyor. Gelinine baktık, ‘Öz babamdan öteydi,’ diyor. Korodaki arkadaşları ‘Huzurlu bir arkadaşımızdı,’ diyor. Tek bir açık yok.”

Mesai bitti, evlerine dağıldılar. Levent’in evi, huzurlu seslerle doluydu. Leyla, yedi aylık karnını ovuştururken Levent televizyondaki belgeseli izliyor, bir yandan soyduğu portakal dilimlerini karısına yediriyordu. Evin içi sıcaktı, bebek beşiği köşede bekliyordu.

İhsan’ın evi ise tıkırtılardan ibaretti. Buzdolabının tıkırtısı, dışarıdan gelen belli belirsiz tıkırtılar, İhsan’ın masaya huzursuzca vurduğu parmaklarının tıkırtısı… Buzdolabından çıkardığı soğuk bir dilim ekmeğe peynir sürdü. Masanın başına, karanlık pencereye karşı oturdu. Evin içi o kadar sessizdi ki, kendi yutkunma sesini duyabiliyordu. Televizyonu açmadı, müzik dinlemedi. Sadece oturdu ve karanlığın içinde sigarasının ucundaki kor ateşi izledi.

Ertesi sabah İhsan masasına oturduğunda, üzerinde hiçbir yazı, damga olmayan, bembeyaz bir zarf buldu. Levent o sırada yan masada ağzına koca bir simit parçasını tepiyor, bir yandan da isteksizce evrakları karıştırıyordu. İhsan zarfı açtı. İçinden çıkan üç fotoğraf, Mümtaz Bey’in o porselen kadar temiz “beyefendi” dünyasını bir anda zift gibi bir karanlığa gömdü.

Fotoğrafta maktul, o “tonton” Mümtaz Bey vardı. Karşısında boyu dizine ancak gelen, belki beş yaşında, savunmasız bir kız çocuğu. Adam iç çamaşırını dizlerine kadar indirmiş, o şefkatli sanılan yüzünde buz gibi, hayvani ve sapkın bir şehvetle çocuğa bakıyordu. Küçük kızın yüzündeki o donmuş dehşet, kaçacak hiçbir yeri olmayan o saf, mutlak korku… Fotoğrafın kenarındaki gölge, maktulün gölgesiyle birleşmişti.

İhsan’ın elindeki sigara, külüyle birlikte masaya devrildi. Levent ağzındaki lokmayı yutamadı, gözleri fal taşı gibi açılarak fotoğraflara eğildi. İri gövdesi bir sarsıntıyla gerildi, yüzü saniyeler içinde mordan kızıla döndü. “Vay… Vay senin ben…” Küfür etmeye çalıştı ama boğazındaki o iğrenme duygusu kelimeleri boğdu. “Amirim bu… Bu? O küçücük, günahsız çocuğa…”

İhsan fotoğrafları büyük bir tiksintiyle zarfa geri koydu. Bakışları pencereye döndü. Ne dese ne yapsa bilemiyordu. Mide bulantısı geçsin diye derin bir nefes aldı. Mümtaz Bey’in o huzurlu, uykudaymış gibi duran yüzü geldi gözünün önüne.

Levent neşesi solmuş sesiyle mırıldanır gibi konuştu. “İnsan birine baba, dede derken yüzüne nasıl bakacağını şaşırıyor artık.”

İhsan cevap vermedi. Dosyayı ve zarfı bir delil torbasına yerleştirdi. “Bu zarfı bizzat Adli Tıp’taki Hakan’a götür,” dedi. “Üstünde, içinde, her milimetresinde parmak izi arasınlar. Kim gönderdiyse bu pisliği görmüş. Katilimiz ya bu gönderen, ya da göndereni tanıyor.”

Ertesi gece İhsan mutfaktaki ahşap sandalyede, önünde yarım kalmış bir bardak çay ve sönmüş sigaralarla oturuyordu. Telefonuna baktı; kızı yine aramamıştı. Yalnızlık, ciğerlerine oturan duman gibi ağır ve kaçınılmazdı.

Sabahın köründe Adli Tıp’tan rapor geldi. Hakan, raporu kendi getirdi. “Zarfın dışı tertemiz Amirim, eldiven kullanılmış. Ama fotoğraflardan birinin tam köşesinde, o küçük kızın yüzünün hemen altında, tek bir parmak izi bulduk. Parçalı bir iz. Sisteme soktuk ama eşleşme yok. Bakmaya devam edeceğiz.”

İhsan ceketini aldı, elindeki çakmağı masaya bıraktı.

“Bu düğüm çözülür de Levent, içinden çıkan leke nerelere bulaşır bilemem.”

***

Emniyet binasından çıktıklarında gökyüzü, kurşuni bir ağırlıkla şehrin üzerine çökmüştü. İhsan’ın emektar arabasına bindiler. İhsan anahtarı çevirdi, motor hırıldadı ama ateşlemedi. Bir kez daha denedi; kaputtan gelen öksürük sesleri yerini sessizliğe bıraktı. İhsan direksiyona sertçe vurdu, dişlerinin arasından bir küfür savurdu.

“S.ktiğimin külüstürü! Bir sen eksiktin.”

Sesinde günlerin bitkinliği vardı. Levent, iri gövdesiyle koltukta kıpırdandı.

“Amirim, zorlama hiç, belli ki aküden ya da marş motorundan. Bırakalım bahçede. Biz taksiyle geçelim Adli Tıp tarafına, dönüşte ben bir çaresine bakarım,” dedi.

İhsan itiraz etmedi. Bahçeden geçen boş bir taksiye el kaldırıp bindiler. Arka koltukta ikisi de tek kelime etmedi. Yol boyunca Levent pencereden akan trafiği izledi, İhsan ise cebindeki sigara paketini parmaklarıyla ezip durdu. Adli Tıp’taki işleri bittikten sonra İhsan, “Ben eve geçiyorum Levent, raporları yarın sabah masamda eksiksiz isterim,” diyerek başka bir taksiye bindi.

Levent ise Emniyet’e dönüp çekici çağırdı. İhsan’ın arabasını yükletip Emniyet’in arka sokağındaki sanayi sitesine doğru yola çıktı. Arabayı götüreceği yer belliydi; Sırrı Komiser’in tamirhanesi. Sırrı, Cinayet Büro’dan iki yıl önce emekli olmuş, ömrünü cesetlerin arasında geçirdikten sonra “Artık insanın pisliğiyle değil, demirin pasıyla uğraşacağım,” diyerek bu küçük dükkânı açmıştı.

Herkesin akıl danıştığı, büronun efsane isimlerindendi. Ufak tefek, gösterişsiz bir adamdı; kalıbıyla değil, suçlunun zihnini okuyan o keskin mantığıyla mesleğinde devleşmişti. Son zamanlarda yaşlılığın da etkisiyle iyice cılızlaşmış, o dar omuzları biraz daha içeri çökmüştü. Kronik öksürüğü her nüksettiğinde minyon gövdesi sarsılıyor, elini göğsüne bastırıp soluklanmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o her şeyi ölçüp biçen bakış yerli yerindeydi.

Çekici arabayı dükkânın önüne indirdiğinde, Sırrı Komiser elindeki yağlı üstüpüyle bir motor kapağını siliyordu. Üzerindeki tulum kapkaraydı; saçlarına kır düşmüş, yüzündeki çizgiler daha da derinleşmişti. Levent’i görünce babacan gülümsemesiyle doğruldu.

“Ooo, bizim oğlan… Ne o, Başkomiser’in emektar yine mi isyan etti?”

Levent, yüzündeki o yorgun ama hürmetkâr tebessümle Sırrı’nın elini sıktı.

“Sorma Sırrı Baba, yolda bıraktı bizi. İhsan Amir zaten barut gibi, bir de bu eklenince iyice delirdi.”

Sırrı, arabanın kaputunu açıp usta hamlelerle motorun içine doğru eğildi.

“İhsan’ın her zamanki hâli oğlum, onun dumanı hiç bitmez,” dedi gülerken. “Geç otur şöyle, çay söyleyeyim. Şu bujilere, marş dinamosuna bir bakayım ben.”

Dükkânın köşesindeki eski sac sobanın yanında iki tabure vardı. Levent oturdu, çırağın getirdiği ince belli bardaktaki sıcak çaydan bir yudum aldı. Sobanın üzerindeki güğümün fısıltısı, dükkânın içindeki ağır motor yağı ve tiner kokusuna karışıyordu. Sırrı, elindeki anahtarla motorun derinliklerinde çalışırken bir yandan da laf atmaya başladı.

“Eee, anlat bakalım, nasıl gidiyor büro? Var mı yeni bir şeyler? Gazetelerde, televizyonlarda hep aynı tantana. Memleketin çivisi çıkmış.”

Levent, Mümtaz Bey’in davasını düşünerek iç geçirdi ama gizlilik kararına sadık kalarak detaylara hiç girmedi.

“Aynı be Sırrı Baba. Uğraşıp duruyoruz. Hayat garip, insanlar daha da garip. Memleketin hâli de işte malum, televizyonu her açtığımızda içimiz kararıyor. İnsanın midesi kaldırmıyor bazen.”

Sırrı, motorun içinden başını kaldırmadı, derin bir iç çekti. Elindeki anahtarı bir kenara bırakıp hafifçe öksürdü. O ufak tefek göğsü nefes alırken hırıldadı. Sobaya doğru yürüyüp Levent’in karşındaki tabureye oturdu. Çayından bir yudum alırken yüzündeki çizgiler daha da gerildi.

“Haklısın oğlum. Çivisi çıktı dünyanın. Biz yıllarca o koridorlarda adalet aradık ama kanun dediğin şey bazen çok hantal kalıyor. Evrakların arasına sıkışıyor, delil yetersizliği, zaman aşımı…” Başını hoşnutsuzca sallarken bir yudum daha aldı çayından, devam etti. “Sistem bazen en can yakıcı pislikleri bile cezalandırmaya yetmiyor. Yukarıda bir yerlerde çarklar dönüyor, aşağıda çığlık kıyamet…”

Levent, eski komiserinin bu üstü kapalı sitemini mesleki yorgunluğuna verdi.

“Öyle Sırrı Baba, adalet topaldır derler ya, bazen gerçekten geç kalıyor,” diyerek çayını bitirdi.

Sırrı, işinin başına dönüp biraz daha sessizce çalıştıktan sonra elindeki bezle alnını sildi.

“Bujiler oksitlenmiş, temizledim. Marş dinamosuna da ufak bir dokunuş yaptım, canavar gibi oldu. İhsan’a söyle, arabayı çok ihmal etmesin.”

Levent teşekkür edip ceketini düzeltti ve dükkândan çıkmak üzere hamle yaptı. Sırrı tam o esnada arkasından seslendi.

“Dur be oğlum, hemen kaçma. Gitmeden birer sigara yakalım, yolun uzun.”

Sırrı, masasının arkasındaki ahşap, boyası dökülmüş çekmeceli dolaba doğru yürüdü. Sigara paketini almak için üst çekmeceyi sertçe geriye doğru çekti. Çekmece gıcırdayarak açıldığında, Levent tam arkasında duruyordu. Gözleri gayriihtiyari çekmecenin içine kaydı. Dağınık faturaların, eski vidaların ve paslı anahtarların arasında, köşede rulo halinde duran bir şey dikkatini çekti.

Mor bir kurdele.

İnce, ipeksi, pırıl pırıl parlayan mor bir kurdele rulosu…

Tıpkı Murat Aydın’ın ve Mümtaz Keser’in bileğinde gördüğü, İhsan Amirinin basından ve herkesten köşe bucak sakladığı, dosyanın en mahrem delili olan o lanetli imzanın tıpatıp aynısı.

Dükkânın içindeki soba çıtırtısı, motor sesleri, dışarıdaki sanayinin gürültüsü bir anda bıçakla kesilmiş gibi sustu. Kulaklarında delirtici bir uğultu başladı. Kalbi, kaburgalarını kıracakmış gibi güm güm vururken, damarlarındaki kanın buz kestiğini hissetti. Yüzü saniyeler içinde kireç beyazına döndü, alnından soğuk bir ter damlası şakağına doğru süzüldü. İçindeki panik dalgası boğazını yırtacak gibi yükseldi ama Levent yılların getirdiği polislik refleksiyle dişlerini birbirine kenetledi.

Bakışlarını hemen çekmeceden kaçırdı, gözlerini dükkânın tavanındaki bir noktaya sabitledi. Sırrı’nın bu hâlini fark etmemesi gerekiyordu.

Sırrı Komiser, çekmeceden iki dal sigara çıkarıp arkasını döndüğünde Levent çoktan masum gülümsemesini yüzüne zoraki de olsa yerleştirmişti. Ama içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Sırrı’nın uzattığı sigarayı alırken ellerinin titremesini engellemek için parmaklarını iyice sıktı.

“Sırrı Baba, valla sigara için çok sağ ol ama Leyla evde bekler, geç kalmayayım. Malum, yedi aylık hamile, yalnız bırakmak istemiyorum. Bunu yolda içerim,” dedi.

Sesi kendi kulağına bile yabancı gelmişti. Sırrı onu babacan bir tavırla süzdü.

“Git tabii oğlum, kızı yalnız bırakma. Selam söyle bizim Başkomisere de,” dedi.

Levent tamirhaneden nasıl çıktığını, adımlarını nasıl attığını bilemedi. Yer ayaklarının altından kayıyor gibiydi. Kendini sanayinin sokaklarına attı. Yağmur çiselemeye başlamıştı.  Arabayı kenara çekti. Yağmurun altında bekledi bir süre.  Kendine gelmeye çalıştı ama nafileydi. Zihni delice dönüyor, Mümtaz Bey’in huzurlu yüzü, Sırrı’nın o cılız ve zayıf gövdesi, adalet sistemine dair ettiği o gizemli sözler, parktaki ufak tefek katil ve çekmecedeki o mor kurdele birbirine çarpıyordu.

Titreyen ellerini cebine soktu, telefonunu çıkardı. Ekranı kaydırırken parmakları heyecandan ve panikten birbirine dolanıyordu. Rehberden Başkomiser İhsan’ın adını buldu ve arama tuşuna bastı. Nefesini tutarak telefonu kulağına götürdü. Telefon karşı tarafta çalıyor, çalıyor, çalıyordu…

KÜÇÜREK ÖYKÜLER

0

61. sayımızdan itibaren yayımlamaya başladığımız ‘Küçürek Öyküler’ sayfamız çok ilgi gördü. Bölüme gösterilen bu ilgi ve gelen öykülerin başarısı bizi çok mutlu etti. Umarız polisiye öyküleri seven siz değerli okurlarımız da bu kısa hikayeleri okurken bizim gibi heyecan duyar, keyif alırsınız. Küçürek öykü yazarlarımızdan talebimiz; aşağıdaki görselden ilham alarak 500 kelimeyi geçmeyen, muamma içeren ve polisiye kurallarına uygun yazılmış metinler göndermeleriydi. Bize öykü gönderen tüm yazarları tebrik ediyor, aralarından seçtiklerimizi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

Gamze Yayık



EMİNİM

Zeynep Güneş

Ben gördüm. Gökyüzü hırçındı ve gri. Telaşlıydı, toplamıştı bulutları. Denizse kuduruyordu köpük köpük. Oynuyorduk üç arkadaş. Ali, ben ve Uğur.

Topçu olacağız. Büyük futbolcu. Ben Fenerliydim, Ali Cimbomlu. Uğur’un kendisi kara, tuttuğu takım kara kartal… Arkadaştık.

Uğur yine kaledeydi.

Ben şut çektim. Top yerden sekti, duvarı aştı. “Uğur lan koş, al!” dedim tırsarak. Uğur koştu. O eve kimse yaklaşmazdı. Bekledik ne top geldi ne Uğur. Ali’ye “Git bak dedim. Küçüktü ama… Cesaretliydi. Gitti ardından. O yüksek duvarından görünmeyen eve. Biz korkardık. Mahalle korkardı. Ama gelin taçları korkmadan sarmışlardı duvarı. Yaseminler de mis gibi kokuyorlardı. Akşamüstüydü, rüzgâr esiyordu. Gök gürledi. Şimşek çaktı. Pos bıyıklı Emin Dayı… Kim demişse emin diye? Ürpertirdi adamı. Gülümserdi bize, kısık kısık gözlerle. Yakaladı mı saçımızı da okşardı. Yine de kimse girmezdi evine. Şimdi de çıkmadılar kankilerim.

O var ya… Görürdük uzaktan, ısınmazdı içimiz. İri yarı, azman gibiydi. Arada buz gibi meyve suyu alırdı. Yeni taşınmıştı. Kaç topumuz kayboldu bahçesinde Allah bilir, onları da parçaladı.

Meraklandım. Çok da korktum. Halbuki suç benimdi. Ne vardı Maradona gibi şut çekecek. Karar verdim ben de gitmeye. “Korkma!” dedim kendime. “Ne olacak, çocuk işi bu, sen büyüdün.” On üç yaşıma basmıştım geçen gün.
“Artık erkek oldun,” demişti annem.
​Ali daha küçüktü. Uğur ondan da küçük. Hepimiz aynı okuldaydık.

Tırmandım yüksek duvara. Nefesim kesildi. Kalbim küt küt… Atladım bol otlu bahçeye. Top duraksamıştı ortada. Dut ağacının altında. Emekledim. Loş bir ışık geliyordu bodrum penceresinden. Çöktüm.

​Ben gördüm. Ali yerde uzanmıştı. Burnu kanıyordu. Pos bıyıklı Emin Dayı, arkasındaydı Uğur’un. Uğur bana baktı gözleri yaşlı. İmdat der gibiydi. Ya da kaç der gibi. Ali hâlâ yatıyordu.

Uğur ağladı. Dayı kızdı. Elinden yere düştü tahta saplı bir çekiç. “Ağlama!” deyip Uğur’un başını vurdu duvara. Bir daha vurdu. Başı yana düştü. Gözleri açıktı.

Duvar kana boyandı. Ellerim tutmadı.
Uğur susmuştu.

Ali hıçkırdı Dayı ona dönerken, topumu aldım. Bir kaçtım ki! Soluk soluğa. Pos bıyıkları enseme değdi. Arkamdan geliyor sandım.

Topu sahile attım. Çok kızmıştım ona. Suç biraz da onundu. Kaçmasaydı o eve olmazdı sanki.

Nefesim tıkandı, ağzım kurudu. Koştum buraya kadar polis amca.

Ben gördüm Emin Dayı’yı.

Elinde çekici vardı.

Yerde kan.

Ben suçluyum. Ben gönderdim.

Hem topu hem kankilerimi. Belki yaşıyorlardır… Emin değilim.

Belki…

Polis amca sakla beni.

Şimdi de görüyorum.

Gizle beni.

Pos bıyıkları aynı.

Gülümsemesi pis ve kısık. 

Masasının üstündeki ahşap isimlikte adı yazıyor.

‘Başkomiser Emin Demir.’


SESSİZ TANIK

Eda Ketenci

Sabahın ilk ışıkları sahili aydınlatırken balıkçılar, dalgaların kumların üzerinde bıraktığı tuhaf bir siluetle karşılaştı. Yaklaştıklarında, kıyıya vuran bedenin kasabanın emekli beden eğitimi öğretmeni Haldun olduğunu fark ettiler. Şaşkınlıklarını atar atmaz içlerinden biri titreyen elleriyle 112’yi aramak için telefona sarıldı. Kısa süre sonra polis ekipleri ve sahil güvenlik olay mahalline ulaşmıştı.

Güvenlik şeritleriyle çevrili kıyı dalgaların sesi dışında ürkütücü bir sessizliğe gömülmüştü.

İyi bir yüzücü olarak bilinen Haldun’un suda boğularak ölmüş olması kafalarda şüphe bıraktı. Adamın yaşı göz önüne alındığında, yüzerken kalp krizi geçirmiş olması daha mantıklı görünüyordu. Bu ihtimal birçok kişinin aklındaki soru işaretlerini silse de, tanık ifadeleri soruşturmayı farklı bir yöne çekti. İki gündür hasta yatağından kalkmadığı söylenen yaşlı adam, ne olmuştu da o sabah kendini denizin kıyısında bulmuştu? O gece yaşananların tek tanığı, sahilde kuma bulanmış bir voleybol topuydu. Polis olay yerinde titiz bir inceleme yaptı. Ardından Haldun’un cansız bedeni, detaylı araştırma ve otopsi için morga kaldırıldı.

Kasabada yaşananlar, önce güçlü bir alev gibi her yanı sarar, sonra yavaş yavaş sönerek kaybolurdu. Yaşlı adamın ölümü de sayısız ihtimalle birlikte, kıyıya vuran dalgalarla bilinmeze doğru sürüklendi. Ta ki otopsi raporunun, Haldun’un birisi tarafından boğularak öldürüldüğünü ortaya koymasına kadar; sönmek üzere olan şüpheler bir anda yeniden alevlendi.

Bu haberle birlikte tedirgin hava yerini puslu bir sessizliğe bıraktı. Güneşli temmuz sıcağı bile kasabanın üzerindeki ağırlığı hafifletmedi. Haldun’un komşusu Meliha Hanım’ın hanesine de kara bir gölge gibi çökmüştü bu ölüm. “Bu işte bir yanlışlık olmalı,” diye mırıldanıyordu Meliha Hanım. “Haldun Bey’i kim, ne diye öldürsün?” Tam da oğlu Kerim, yaz tatili için kasabaya gelmişti; kadın bütün yıl bu anı beklemişti. Ama şimdi ölüm haberi, keyiflenecekleri günlerin ortasına bomba gibi düşmüştü.

Haldun Bey, Kerim’in ortaokuldaki öğretmeniydi. Adamın kızlara karşı rahatsız edici tavırları, ders sırasında yaptığı küçük dokunuşlar… Sanki okuldaki herkes tarafından biliniyor, görmezden geliniyordu.

Kerim, bir gün arkadaşı Nihal’i okul çıkışında ağlarken yakalamıştı. Kız ona, Haldun’un yaptıklarını itiraf etmişti. Aradan yıllar geçmesine rağmen Nihal’in sözleri hala Kerim’in kulaklarında çınlıyordu: “Sakın kimseye söyleme. Babam o adamdan önce beni öldürür.”  

Nihal’in olayın akabinde yaşamına son vermesi ve bunun sıradan bir gençlik bunalımı olarak örtbas edilmesi, Kerim’in vicdanında derin bir yara açmıştı. Arkadaşının ruhu, Haldun hak ettiğini bulmadan huzura kavuşamayacaktı. Kerim o gece herkes uyuduğunda, yan evdeki ‘canavarın’ cezasını kesti. Onu uykusunda gafil avladı. Niyeti kıyıya taşıyıp denizde boğulmuş süsü vermekti. Kerim’in atladığı detay adamın iki gündür hasta olduğu için evden çıkmadığı gerçeğiydi.

Cesedi öyle kayıtsız bir tavırla taşıdı ki, gören onun sıradan bir yük taşıdığını sanabilirdi. Cesedi sulara bırakacağı sırada Kerim’in dikkatini kıyıda unutulmuş bir voleybol topu çekti. Bir an geçmişten bir sahne zihninde canlandı: Haldun karşısına geçmiş, tüm sınıfın önünde topu Kerim’in kafasına fırlatarak “Senden iyi bir voleybolcu olmaz,” diye alay etmişti.

O an Kerim ilk kez soğukkanlılığını kaybetti. Eğilip topu aldı ve adamın yüzüne iyice bastırdı.

Gerçekler ya da geç ortaya çıkar.

Olay yerinde bulunan deliller her şeyi ele veriyordu: Voleybol topundaki maktule ait saç teli ve Kerim’in parmak izleri…


GECE ACIKANLAR

Gamze İlkay Akalın

Gece devriyesinin bitmesine daha bir buçuk saat vardı. Hüsnü yanında getirdiği abur cuburu bitirmiş, ama doymamıştı. Büfelerin 24 saat açık olduğu plaj yoluna saptılar. Arif, ekip otosunu sağa çekti.  

Dışarıda korkunç bir fırtına vardı. Dev gibi dalgalar Konyaaltı plajının meşhur kumsallarını dövüyordu. Hüsnü araçtan inerken son bir kez, “Emin misin? Sosislimden vermem ha,” dedi.

Arif arkadaşının huyunu biliyordu, gülerek “Yok abi, birazdan evde yerim ben, sağ ol,” derken sahile bakıyordu.

Rüzgâr deli gibi esiyor, kumsaldaki pet şişeler, poşetler havada uçuşuyordu. Arif’in gözüne biraz ötede kumun üzerinde hareketsiz duran bir futbol topu çarptı. Şiddetli rüzgâra rağmen top yerinden oynamıyordu. Arif merak etmişti. Dışarı çıktı. Büfeden dönen arkadaşına “Hüsnü şuna bir baksana… Bu fırtınada o dandik topun çoktan denize uçması gerekmez miydi? Neden kıpırdamıyor bu?” dedi.

Hüsnü üzerine dökülen ketçabı silmeyi bırakıp topun olduğu yere baktı.

***

“Şşşt, sessiz ol. Polis topu fark etti galiba! Salak herif nasıl düşürdün sen onu! Sarhoş taklidi yapıp oraya gitsem mi? Ya da çocuğun topu kaçtı mı desem? Olmaz ki…Allah belanı versin!” dedi Sansar Hilmi. Veli’nin ensesine kuvvetli bir şamar yapıştırdı. Gözünü, çakan şimşeğin aydınlattığı kumsaldan ayırmıyordu.

***

Arif, rüzgâra meydan okuyan topa doğru ilerlerken devasa bir şimşek çaktı. Birkaç saniyelik kör edici ışıkta yol kenarındaki minibüsün içinde aceleyle saklanmaya çalışan iki gölgeyi fark etti. Ardından gelen yeni bir şimşek başka bir şeyi görmesini sağlamıştı. Topun yan dikişi patlamıştı, yarıktan dışarıya bir poşet sarkıyordu.

Arif, soğukkanlılığını koruyarak adımlarını yavaşlattı. Dönüp arkasından gelen Hüsnü’ye baktı.  

“Abi sen çay mı istiyordun kahve mi?” diye bağırdı. Telefonu eline aldı, parmakları ekranda hızla kaydı.  

“Sakın topa doğru gitme, beni takip et.”

Hüsnü telefonun titrediğini hissetmişti. O da eski kurttu, bir şeyler döndüğünü anlamıştı. Mesajı okuyunca arkadaşının peşinden büfeye doğru yürümeye başladı.

***

 “Ulan yoksa… Çay, kahvenin peşine düştü bunlar. Sessizce çık, topu kap gel gazlayalım,” dedi Sansar Hilmi.

Arif büfenin aynasından arkayı görebiliyordu. Minibüsten birinin çıktığını görünce arkadaşına işaret verdi. 

Veli, hızlı ilerlemek için kumun üzerinde emeklemeye başladı. Tam topu kavrayıp ayağa kalkıyordu ki donup kaldı.

Hüsnü biraz ilerideki şezlongların arasından fırlamıştı. Fenerini adamın gözüne tutarak bağırdı:

Polis! Kıpırdama, yat yere!”  

Eşzamanlı olarak Arif de minibüsün yanına süzülmüştü.  

Sansar Hilmi, kumsaldaki fener ışığını görür görmez panikle vitese sarıldı. Ayağı daha gaza gidemeden Arif camı tıklattı. Namluyu adama çevirmişti.

“Polis! Kontak kapat, eller direksiyona! Hemen!”

***

Arif, derin bir nefes aldı. Mesai bitmiş Suzan’a anlatacak heyecanlı bir hikayesi olmuştu. Yakaladıkları adamları gelen ekibe teslim ettikten sonra topun yanına gitti. Sansar çetesinin amblemi açıkça görülüyordu. Olay yeri incelemeden öğrendiğine göre topun ağırlığı 2,5 kg civarındaydı.

Eve vardığında Suzan çoktan işe gitmişti. Arif, birkaç saat uyumaya çalıştıysa da yapamadı. Televizyonu açıp haber kanalını buldu, sesini açtı.   

” Antalya’da futbol topu içinde yurda uyuşturucu madde sokmaya hazırlanan iki kişi yakalandı. Topların, Akdeniz açıklarında bekleyen kuru yük gemisine yanaşan küçük teknelerce sahile çıkarıldığı tahmin ediliyor. Sahil güvenlik ve emniyetin dikkati sonucunda beş tekne ve bir minibüs dolusu uyuşturucu madde imha edilmek üzere ilgili mercilere teslim edildi.”

Ekranda dün geceki büfe ve kumsalın sabah çekilmiş görüntüleri vardı. Arif dikkatle bakınca bir kahkaha patlattı. Hüsnü büfede oturmuş sosisli yiyordu.


GÖLGE

Pınar Cebeci

Gün sabaha gri uyanmıştı. Deniz dalgalıydı. Kıyıda ağlarını toplayan balıkçı, kumların üzerinde hareketsiz yatan bir beden gördüğünde elindeki ipleri bıraktı. Çocuğun yüzü bembeyaz, gözleri açıktı. Boynunda ince çizikler vardı. Dalgalar ayaklarına vurup geri çekiliyordu. Kısa süre sonra sahil polis şeritleriyle çevrildi.

“Kimliği belli mi?” diye sordu Sedat komiser.

Yanındaki polis not defterine baktı. “Kenan Yalçın. Futbol kampından. Dün gece kayıp ihbarı yapılmış.”

“Kim yapmış?”

“Takımın antrenörü.”

“Takımdakilerin ifadesini alın, son gören çocuklarla ben konuşacağım.”

Bu sırada olay yeri inceleme ekibi parmak izi ve swap alıyordu. İlk ifade Murat’tan alındı.

“Çift kale maç yapıyorduk. Ben Berk ile, Kenan da Salih ile eş olmuştu. Sonra Berk şaka olsun diye topu denize doğru attı. Kenan da topun peşinden denize koştu.”

Berk de aynı şeyleri söyleyip “Şaka olsun diye gerçekten. Yüzme bilmediğini bilmiyorduk. Deniz bir anda kabarmaya başladı. Sonra dalga geldi” deyip ağlamaya başladı.

Komiser not alıyordu. “Peki Salih?”

“O hemen suya atladı,” dedi Berk.

Salih’in ifadesi de diğerlerinden farklı değildi. “Onu kurtarmak istedim, ama yakalayamadım.”

Son olarak antrenör ifade verdi. “Dün gece takıma serbest zaman vermiştik. Kenan’lar sahilde maç yapıyordu. Herkes kampa geldiği için mutluydu. Ta ki gecenin bir vakti Salih otele hıçkırıklar içinde koşup yere yığılana kadar. “Tutamadım! Dalga çok güçlüydü, elimden kayıp gitti!” diye bağırıyordu. Sonra parmaklarıyla Berk’i işaret ederek ‘Hepsi senin suçundu’ diyerek bayıldı.”

Komiser çenesini ovuşturdu. “Kenan nasıl bir çocuktu?”

“En büyük hayali futbolcu olmaktı. Parlak bir öğrenciydi. Kısa sürede okulun futbol takımına seçilmişti. Cruyff dönüşü, ölü yaprak vuruşu, trivela derken takımın gözdesi olmuştu.  Kenan ilk on birin değişmez ismiydi. Hatta onu takım kaptanı yapmayı düşünüyorduk.”

“Peki,” dedi komiser, Kenan’la arası iyi olmayan biri var mıydı?”

Antrenör bir an düşündü. “Murat onun kadar iyi oynayamadığı için zaman zaman arıza çıkarırdı. Bir de Salih yıllardır Kenan’ın yedeğiydi. Genel olarak suskun, içine atan bir çocuktur. Bazen maç sonrası takımdan uzaklaşır, döndüğünde gözlerinin kızarmış olduğunu görürdüm. İyidir ama ne yaparsa yapsın hep Kenan’ın gölgesinde kaldı.”

Komiser başını kaldırdı. “Bu maçla belki de birinci lige çıkacaktınız değil mi? Kenan’ın yedeği kim olacaktı?”

“Muhtemelen Berk ya da Salih.”

Komiser ifadeleri tekrar okumaya başladı. Salih, Kenan’a hiç ulaşamadığını, dalgaların yükseldiğini; o sırada topu görünce gayriihtiyari onu kumsala fırlattığını söylemişti. Oysa Berk Salih’in cansiperane suya atlayıp kısa sürede Kenan’ın yanına ulaştığını, diğerlerinin yardım getirmek için otele koştuğunu söylemişti. Bu ifadeyi Murat da başı önünde doğrulamıştı.

Komiser, Salih’i tekrar yanına çağırdı. Salih eliyle terleyen alnını silerken komiser, parmağındaki kırık mavi taşlı yüzüğü fark etti. Tam o sırada OYİ’nin kıdemli memuru Ercan, komiserin yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldadı, elindeki delil poşetini komisere gösterdi. İçinde kırık bir mavi taş vardı. Komiser gözlerini kısarak Salih’e doğru yürüdü. “İfadelerinde maktule bir ulaşamadığını söylüyorsun, bir elinden kayıp gittiğini. Oysa arkadaşların görmüş seni. Kenan’ın boynundaki izlerin şekli, yüzüğündeki kırık taşla uyumlu çıkmış. Ona ulaştın, ama kurtarmadın. Neden yalan söyledin?”

Yolun sonuna gelinmişti. Salih polis otosuna götürülürken “Siz gölgede kalmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Kimin iyi olduğunu herkes görecek…’’ dedi ama son sözleri duyulmadı bile.


KASABA

Rabia Gündüz

İstanbul’dan Mersin’e yol neredeyse 12 saat sürmüştü. Uzun zaman sonra buraya gelmek tuhaf hissetmeme neden oldu. Burası o kadar değişmiş ki yorgunluktan kan çanağına dönen gözlerimden mi, hastalığımdan mı bilmem, her yer yabancı geliyordu sanki. Bir marketin önünde bir şeyler almak için durdum. İçerideki hava dışarının aksine nemliydi. Etrafa bakınırken biri adımı seslendi.

“Oo Turgut savcım, hoş geldiniz!”

Ben bir süre tepkisiz bakınca adam kendini tanıtma ihtiyacı duydu: “Ben İsmail, ilkokulu, ortaokulu beraber okuduk ya. Gerçi hatırlamaman normal onca sene oldu, 30 küsur yıl, dile kolay.”

“İsmail… Evet, doğru hatırladım tabii.”

“Ee hangi rüzgâr attı seni buraya?”

“Uzun zaman oldu gelmek istedim.”

“Benim oğlan da polis oldu burada görev yapıyor. Gel bir çayımı iç, bende kal. Hava kararacak zaten, yarın gidersin.”

“Başka zaman İsmail, şu an kasabaya gideyim daha sonra gelirim.”

“Tamam, sen nasıl istersen.”

İsmail aldıklarımı ödememe mâni olmuştu, ne kadar ısrar etsem nafile, dinlemedi. Dışarı çıktım, aldığım sudan bir yudum içip arabama bindim. Yolda bir ara sahilde durdum. Denizi seyre dalmışken kumsalda duran bir top dikkatimi çekti. Babamla geçirdiğim zamanları hatırlatmıştı bana. Gökyüzü kararmıştı, yağmur yağacağı belliydi. Baba evim tepedeydi, 10 yıldır kimse oturmuyordu. İçeri girdiğimde rutubet ve küf kokusu genzimi yaktı. Pencereleri açtım, durup etrafıma baktım. “Neden geldim?” dedim içimden. Belki de beni buraya getiren bir daha hatırlamayacak olma ihtimalimdi; doktorum hastalığın başlangıç aşamasında olduğunu söylemişti. Yer yatağı hazırladım, yorganın içine girer girmez uyuyakalmışım.

Sabah yiyecek bir şeyler alayım diye ilçeye gitmek için arabaya bindim. Dün topu gördüğüm sahil bu sefer kalabalıktı. Kenara çekip indim. Bir kadını sudan çıkarmışlar, ceset torbasına koyuyorlardı. Ağlama, dövünme sesleri birbirine karışmıştı. Meslek alışkanlığından mıdır nedir yakından bakmak istedim. 40’lı yaşlarındaydı. Sonra artık savcı olmadığım aklıma geldi, arabama döndüm.

İlçeye vardığımda eksikleri aldım, aklım sahildeki olayda kalmıştı. Emniyete gittim. Yetkili memuru bulmak için rastgele koridorda ilerlerken tanıdık bir oda gözüme ilişti. Yaklaştım, içeriden gelen seslere kulak misafiri oldum.

“İntihar değilmiş amirim. Adli tıbba göre boynundaki ip izi düz bir hat şeklinde olduğu için arkadan boğularak öldürüldüğü yönünde.”

“Peki bir şüpheli var mı?”

“Var, hem de en yakını… Olay yerinin yakınlarında bulunan eşyalardaki parmak izi oğluna aitmiş. Ortada yok, muhtemelen annesini boğup denize attıktan sonra kaçmış.”

Duyduklarım bana ağır gelmiş olacak ki uzaklaştım. Telaşla arabama bindim, yola çıktım. Kasabaya yaklaştıkça sis çoğalıyordu.

Eve girdiğimde kalabalık bir kadın grubu toplanmış ağlaşıyorlardı. İşin garibi orası benim evimdi, ama kimseyi tanımıyordum. Mutfaktan helva kokusu geliyordu. Salonda komodinin üstünde sabah sahilde cesedi bulunan kadının fotoğrafı duruyordu. “Evimde ne işi var?” diye düşünürken bir kadın yanıma gelerek:

“Başınız sağ olsun, eşiniz çok gençti. Allah taksiratını affetsin,” dedi.

Elime bir tabak helva verdi, bense bir fotoğrafa bir elimdeki helvaya bakakaldım.


ZEYTİN AĞACI

Cevdet Denizaltı

Bu küçük plajın yirmi yıl sonra fazla değişmediğini görmek içini rahatlatmıştı Sevim Hanım’ın. Hatta hemen sağında duran kocaman kaya bile aynı yerde, aynı şekilde kalmıştı. Şoförü Yusuf hemen ardında duruyordu, portatif sandalyesini getirmişti oturması için. Kadın kayanın yanındaki zeytin ağacının altına açılan sandalyeye oturdu. Birkaç saniye sonra ıslak kumların üzerindeki topu gördü, irkildi. Bu bir tesadüf müydü? Biraz geride duran şoförü “Bir şey mi oldu hanımefendi?” deyince,

“Yok… Yok bir şey” demekle yetindi.  “Yirmi yıl önce burada bir çocuk kaybolmuştu…” diye fısıldadı.

Sözü daha bitmeden ileride çocuk sesleri duyuldu. Kadın sesin nereden geldiğini anlamak için bakındı. Beş yaşlarında bir oğlan gelip topun ıslak olmasına aldırmadan oynamaya başladı. Sevim Hanım genç şoförüne dönerek, “Kim bu çocuk?” diye sordu.

“Bilmiyorum hanımım, çevrede birkaç yazlık var. Muhtemelen onlardan birindendir.”

Kadın çocuğa dikkatle bakıyordu. Bu kadar benzerlik mümkün olabilir miydi? Başka bir çocuk sesi düşüncelerinden sıyrılmasına neden oldu.

“Mesut, ver pasını.” Çocukların yaşları birbirine yakındı. Alabrus kesilmiş saçları, kısa pantolon ve tişörtleriyle bu dünyaya ait değillerdi sanki.

“Hızlı koşma Hüseyin abi,” dedi önde koşan çocuğa ince sesiyle. Kadın tekrar şoföre baktı. Adam birkaç adım geri gitmiş, duvar gibi yükselen yamacın kenarına çömelmiş, sigara içiyordu.

“Bu mümkün değil!” dedi kadın.

“Mümkün olmayan nedir Sevim Hanım?”

“Yok bir şey Yusuf,” dedi kocası öldükten sonra işe aldığı şoföre. Bir süre daha çocukları izledi.

Çocuklardan büyük olanı “Ben eve gidiyorum, annem merak eder,” dedi. İki çocuğun birbirlerine benzediklerini fark eden kadın yine başını olumsuzca salladı.

“Hayır… Hayır,” dedi. “Olamaz!”

“Hüseyin abi topunu almayı unuttun,” dedi ilk gelen çocuk.

“Sende kalsın ben sonra gelir alırım.”

Oğlan koştu, gözden kayboldu. Önlerinden kalın giyimli, yüzünü geniş kenarlı şapkasıyla gizlemiş bir kadın geçti.

“Mesut! Gel bakalım bir gazoz iç,” dedi.

Yaşlı kadın yerinden sinirle doğruldu. “Bu bir şaka mı? Eğer şakaysa hiç komik değil.”

Şoförü Yusuf yerinden kalktı, kadının yanına geldi. “Söylediklerinizden bir şey anlamadım.”

Kadın derin nefesler aldı, “Bir an hayal gördüğümü sandım.” Ardından bakışları biraz ilerideki zeytin ağacına kaydı. Ağaç, her şeyi biliyormuş ama söyleyemiyormuş gibi öylece duruyordu. Sevim Hanım ağır adımlarla ağacın yanına vardı.

“Yusuf, biliyor musun bu ağacı yirmi yıl önce ben dikmiştim.”

“Zeytin ağacı iyidir Sevim Hanım. Dedem zeytin ağacının sır saklamayı iyi bildiğini söylerdi.”

“Deden haklı, bu ağacın da sakladığı sırlar var. Köklerinde yatıyor.”

“Anlamadım,” dedi Şoför Yusuf “Ne sırrı?”  

“Karısını aldatan bir adamın piçi,” dedi kadın hınçla. Sonra dönüp ağzından kaçırdıklarına pişman bir sesle sordu “Sahi sen şoför olmadan ne iş yapıyordun?”

“Polistim Sevim Hanım. Daha da önce abisi sahilde kaybolduğu için polis olmayı aklına koyan bir çocuktum.”

“Sen o kadının oğlusun değil mi?” dedi yaşlı kadın.

Yusuf başını salladı.

Az önce önlerinden geçen kadın, yanında birkaç üniformalı polisle tekrar ortaya çıktı.

“Ne diyorsunuz komiserim kazalım mı?”

“Kazın!” dedi Yusuf. “Önce bu katili tutuklayın, sonra çocukları ailelerine teslim edin.”  

Yirmi yıl önce işlenen bir cinayet zeytin ağacının altında çözülmüştü.

KÜÇÜREK ÖYKÜLERİNİZİ BEKLİYORUZ

0

Her sayı yeni bir iz sürerek açıyoruz sayfalarımızı. Kimi zaman karanlık bir sokak lambasının titrek ışığından sızan bir gölge, kimi zaman masum görünen bir eşyanın ardına gizlenmiş bir sessizlik, kimi zamansa sıradan bir bakışın içinde saklanan çarpıcı bir gerçeklik yakalıyoruz. Bir polisiye dergisi için tüm bunlar doğal gibi görünse de, aslında en büyük gerilim her zaman tek bir yerde başlar: Hayal gücünde. Bu yüzden sözü biraz da size bırakıyoruz. Aşağıdaki görsel, belki bir anlık duruş, belki bir bakış, belki de çözülememiş bir olayın ilk ve tek ipucudur. Ama bundan sonrası artık size ait.

Her okuyucumuzun kendi iz sürme biçimi olduğunu biliyoruz. Kimileriniz görseldeki detaylara dikkatle eğilecek, kimileriniz yalnızca atmosferin yoğunluğuna kapılıp zihinlerinde yeni bir dünya kuracak. Bazılarınız cinayet çözecek, bazılarınız kaybolmuş bir objenin peşine düşecek; bazılarınız ise sırlarla dolu bir bilmecenin kapısını aralayacak. Belki de bu görsel sizin için bir suçun başlangıcı değil, sonucudur, kim bilir? Belki de bu görselde gördüğünüz şey, gerçeğin kendisi değil, gerçeği saklayan bir yanılsamadır. Ve siz, tam da bu nedenle, bu resmin söylemediği şeyleri söyleyecek kişi olacaksınız.

Biz de tam olarak bunu istiyoruz: Görsele baktığınızda içinizde beliren ilk kıvılcımı yakalamanızı ve onu kelimelere dönüştürmenizi. Adı üstünde: Küçürek bir öykü. Kısa, ama etkisi uzun; birkaç satır, ama bellekte iz bırakan türden. Çünkü iyi bir polisiye, yalnızca uzun anlatılarla değil, doğru anı yakalayan kısa darbelerle de yazılır. Bir gölge, bir ses, bir dokunuş, bir kesinti, bir şüphe… Hepsi bir araya geldiğinde hikâyenin çerçevesi ortaya çıkar.

Bu yüzden sizden beklentimiz çok net: Bu görselden yola çıkarak en fazla 500 kelimelik bir küçürek polisiye öykü yazmanızı istiyoruz. Öykünüzü mutlaka Word dosyası olarak bize gönderiniz. E-posta üzerine yazmayınız.

Öykünüz mutlaka suçla ilişkili olmalı. İster bir suçun işlendiği anı, ister suçtan hemen önceki gerilimi, isterse olaydan sonra kalan boşluğu anlatın… Seçim sizin. Yeter ki öykünüzün merkezinde bir suç ve bu suçu araştıran ya da peşine düşen bir figür olsun. Ve öykünüz sonunda —kısmen de olsa— bir çözüme, bir yanıta ya da bir açıklamaya kavuşsun.

Kelime sınırını belirlememizin nedeni, kısa anlatıda yoğunluğu, keskinliği ve etkiyi yakalamanız için size bir sınır çizmek. Bu sınır yaratıcı gücü baskılamaz; aksine, onu keskinleştirir. Birkaç cümle bile yeterli olabilir; yeter ki anlatmak istediğiniz gerilimi, şaşkınlığı ya da şüpheyi okura geçirebilsin.

Hazırladığınız öyküyü bize ilettiğinizde, en özgün, en çarpıcı, en ustalıkla kurulmuş küçürek suç öykülerini “Küçürek Öyküler” bölümümüzde yayımlayacağız. Belki sizin satırlarınız bir sonraki sayımıza damga vuracak, belki de kalemi elinize almanız yeni bir alışkanlığın, hatta belki yeni bir yazarlık serüveninin ilk adımı olacak. Kim bilir?

Şimdi sıra sizde. Yukarıdaki resimde ne görüyorsunuz? Daha doğrusu, bu resim size hangi suçun hikâyesini fısıldıyor? Bir adım yaklaşın, detaylara bakın, sessizliği dinleyin. Ardından yazmaya başlayın. Küçürek öykülerinizi merakla bekliyoruz.

Öykülerinizi göndereceğiniz son tarih: 1 Eylül 2026.

EDİTÖRÜN MASASINDAN

Dedektifin işi sabır işidir. Dağınık görünen bir manzaraya bakar ve orada başkalarının göremediği düzeni yakalar. Tek bir ipucunu, tek bir ayrıntıyı sıkıca kavrar ve bırakmaz. Biz de her sayıda tam olarak bunu yapıyoruz: Polisiyenin izini sürüyor ve türün kıyı köşelerine el feneri tutuyoruz.

Bu sayımızda sizi hem tanıdık hem de şaşırtıcı bir yolculuğa çıkartacağız. 62. sayımızın en değerli konuklarından biri, korku ve tarihi kurgunun ustası Mehmet Berk Yaltırık. Yaltırık ile uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştirdik. Osmanlı sokaklarının gölgesinde yeşeren suç alt kültürlerini, Türkiye’de spekülatif türlerin neden bu kadar geç yeşerdiğini ve bir yazarın kendi kültüründen nasıl beslenmesi gerektiğini konuştuk. Edirne’nin esrarlı havasını satırlarına yediren, gulyabanilerle kabadayıları aynı sayfada buluşturan Yaltırık’la yaptığımız söyleşiyi okurken kendinizi onun kurgu atölyesinin içinde bulacaksınız.

Suçun Mutfağı köşemizde bu kez Hakan Güneri, yazarlık pratiklerini tüm içtenliğiyle bizlerle paylaşıyor. Katilinin ne yediğini bilmeden yazmaya başlamayan bir roman ustasının kaleminden, polisiye kurgunun teknik ve ahlaki derinliklerine iniyoruz.

Bu sayının bir başka mücevheri ise John Dickson Carr’ın “Gökyüzündeki Ayakizleri” adlı imkânsız cinayet öyküsü. Bu şaheseri Türk okurlarıyla buluşturmak bizim için ayrı bir mutluluk oldu. Bülent Tunga Yılmaz ise John Lennon’ın o kara gecesini, tarihsel bir hassasiyetle sayfalarımıza taşıdı.

Bu sayıda ayrıca İtalyan polisiyesinin Akdeniz ruhunu, dedektif romanının akademi dünyasındaki itibarını ve polisiye dedektiflerinin yöntemlerinin etik boyutlarını derinlemesine ele aldık. Sözlüğümüzden otopsi odamıza, sert polisiyenin karanlık yüzünden kusursuz cinayetlere uzanan sayfalarımıza on bir özgün polisiye öykü eşlik ediyor.

Yazması bizden, keyifle okuması sizden.

İpuçlarını takip edin, polisiye ile kalın.

MEHMET BERK YALTIRIK’LA SÖYLEŞİ



Gamze Yayık: Mehmet Bey, Dedektif Dergi sayfalarında sizi ağırlamak ve sohbet etmek benim için büyük mutluluk. Zamanında imzanızı almış, ayaküstü de olsa sohbet imkânı bulmuş bir okur olarak kurgularınıza ve yarattığınız karakterlere hayran ve aşinayım. İsminizle yeni tanışacak genç okurlarımız için sizi kendi dilinizden kısaca tanımak isteriz.

Mehmet Berk Yaltırık: Tarih eğitimi almış, korku ve fantastik türde tarihi romanlar, öyküler, senaryolar yazan, YouTube kanalı Son Gulyabani’nin Yeri’nde muhtelif ilginç konularda yayın yapıp videolar çeken, kurgu eserler yazımına dair atölyeler düzenleyen bir korku ve tarih meraklısıyım. Fasılalarla olsa da yirmi altı yıldır Edirne’de yaşıyorum. Okuyup yazmak, araştırmalar yapmak dışında rol yapma oyunu (frp/rpg) hobisi ile ilgileniyorum.

Gamze Yayık: Tarih eğitiminiz ve araştırmacı karakterinizin sizi kendi deyiminizle korku soslu tarihi kurgular yazmaya yönlendirdiğini biliyorum. Korku edebiyatının ülkemiz edebiyatında genç bir yazın türü olduğunu düşünürsek, tarihi gerçekleri korku ve fantastik unsurlarla bezeyerek anlatma fikri aklınıza ne zaman ve nasıl düştü? Siz de yetişme çağında korku ve fantastik edebiyat okur muydunuz?

Mehmet Berk Yaltırık: İlkokuldayken (90’lı yıllarda) televizyonda yayınlanan korku filmi kuşaklarını, paranormal televizyon şovlarını ve bu temalara değinen çizgi filmleri, çocuk filmlerini kaçırmazdım. Ama edebiyat boyutu ortaokul, liseye doğru (2000’lerde) ağırlık kazanmaya başladı, çünkü hem çeviri hem de kendi kültürümüzden yazarları, eserleri keşfetmeye başladım hem de farklı türleri sentezleme fikri amatör yazarlık dönemimde bu evrelerde gelişme gösterdi. Üniversite yıllarımda (2000’lerin sonuna doğru) Reşad Ekrem Koçu ve İhsan Oktay Anar’ın eserlerini korku merakımla değerlendirip kendimce öykü taslakları karalıyordum. Onun dışında yine çocukluğumdan itibaren büyüklerden dinlediğim eskiye dair anlatılar, garip hikâyeler de ilgimi çekiyordu. Farklı alanlardaki meraklarımı birleştirmemde yazı, edebiyat etkili oldu.

Gamze Yayık: Batı’da korku edebiyatı gotik edebiyat gibi çok sağlam bir türe dayanıyor. Oldukça eski ve geniş bir geçmişi var. Bunca dini kaynağa ve halk söylencesine rağmen tür bizde neden daha derin bir geçmişe sahip olamadı? Polisiyede de bunu yaşadık. Son dönem haricinde neden Türkiye’de korku yazılmadı? (Bu soru Gencoy Sümer’den geldi.)

Mehmet Berk Yaltırık: Erol Üyepazarcı ustanın Türkiye’deki polisiye edebiyatın tarihi sürecini ele aldığı Korkmayınız Mister Sherlock Holmes araştırmasında polisiyenin uzun yıllar ana akım edebiyattan dışlanıp tenkit edildiğini örnekleriyle açıkladığı üzere ülkemizde maalesef spekülatif türler denilen korku, bilimkurgu, fantastik gibi türler ya eğlencelik görülüp küçümsenmiş yahut tamamen edebiyat dışı görülmüş. Bizde bazı ticari denemeler ve çeviriler haricinde korku sinema araştırmaları anlamında Giovanni Scognamillo, edebiyat anlamında Kenan Hulusi Koray gibi istisnai isimler sayesinde varlık gösterebilmiş ama 2000’li yıllardaki internet atılımına kadar cılız kalmış. İnsanlar farklı kültürlerden çeviriler izleyip diziler-filmler gördükçe, kendi kültürlerindeki muadillerini merak etmeye başladıkça, bu alanda bir arayış geliştirip eserler vermeye başlamışlar. Sözlü kültürün memoratları (anlatıları) dışında meddah hikâyeleri, minyatür ve Karagöz tasvirleri gibi hayal gücünü işleyen kültürel ögeler söz konusu olsa da yazıya geçirilmesi, bunun belli bir akıma, en azından dergiye vs. dönüştürülmesi konusunda epey geç kalmışız ki sinemada da belli başlı ticari denemeler haricinde ancak 2010’lara doğru muhtelif kalitede seyreden görsel ürünleri de görebilmekteyiz.

Gamze Yayık: Çoğu metninizde yarattığınız karakterlerin suçla yakın ilişkili olduğu malum. İşin içine suç ve muamma girdiğinde bir soruşturma ve gizemi çözme hikâyesi okumak kaçınılmaz. Bu da yazdıklarınızın tarih, korku, gerilim ve fantastik ögeler dışında polisiye türüne ait özellikler taşımasını sağlıyor. Belki de bu nedenle biz polisiyecilerin okumaktan hoşlandığı bir kalemsiniz. Siz polisiye okur musunuz? Okuyorsanız hangi tür polisiye anlatıları kendi tarzınıza yakın hissediyorsunuz?

Mehmet Berk Yaltırık: Bazen beni yeni tanıyan, yazdığım türe de aşina olmayan birileri polisiye yazarı olup olmadığımı sorduğunda, “Polisiye okuruyum,” diyorum mutlaka. Osmanlı polisiyeleri dışında Cenk Çalışır, Alper Kaya, Günay Gafur, Algan Sezgintüredi, Mesut Demirbilek gibi ismini sayamayacağım günümüz yazarlarının polisiyeleri daha çok ilgimi çekiyor. Tarihçi olarak kabadayılar ve eşkıyalar gibi kayıt dışı kalmış suç alt kültürlerini araştırmayı sevdiğim için korku türünde yazsam da muhakkak suçlular, suçlar, muammalar eserlerimde bir şekilde yer alıyor. Günümüz Türk polisiye edebiyatından henüz okuyamadığım kalemler de var, bir gün onları da okumak istiyorum.

Gamze Yayık: Metinlerinize mekân seçtiğiniz Anadolu kırsalı ve İstanbul, yarattığınız karakterler ve türlü hayali mahlûkat açısından bereketli topraklar. Ecinnilerin, cadıların, hortlakların, vampir ve kurt insanların cirit attığı bu yerler aslında yerli korku yazarları için büyük nimet ve siz de bunu değerlendirmeyi başardınız. Bir mekân ustası olarak taze kalemlere nasihatleriniz illaki vardır. Duymayı isteriz.

Mehmet Berk Yaltırık: Kendi yaşadığımız çevrenin, kültürümüzün işlenmeye hazır hikâyeler, malzemeler sakladığını yıllardan beri yeni yeni örneklerle keşfediyorum. Anadolu ve Trakya dışında komşu bölgelere, Balkanlara, Kafkaslara, Ortadoğu’ya, buraların kültürüne folkloruna da mutlaka bakmak gerekiyor. Nasıl etkileşimler söz konusu, yazarken ve kurgularken nelerden esinlenebiliriz? Bu öğüdü genelde birçok yazarın, senaristin verdiğini okudum ki ben de aynısını rahatlıkla söyleyebilirim: Yazmaya kendimizden başlamalıyız, aşinası olduğumuz malzeme ve çevreden yola çıkmalıyız bence.

Gamze Yayık: Tüm yazarlar için ilk dosyanın kitaba dönüşmesi süreci kaygılı ve zordur. Bize ilk kitap tecrübenizi anlatır mısınız? Bununla bağlantılı olarak bugün ülkemizdeki yayın sektörü üzerine yorumlarınızı okumak isterim.

Mehmet Berk Yaltırık: Ben ilk roman dosyam Yedikuleli Mansur’u 2015 yaz sonunda İthaki Yayınları’na gönderdiğimde ilk seferde kabul almıştı. İlk bakışta şans gibi geliyor kulağa, evet şans ama ben o şansı 2009’da blog yazarlığımdan o tarihe kadar internet ortamında yazıp yayımladığım 150’yi aşkın (o döneme kadar yazdıklarım) öykümle, onlarca inceleme yazısı ve internet makalesiyle bilinirlik kazandıktan sonra elde ettim. Daha 2013’te ilk basılı öykümün çıktığı Anadolu Korku Öyküleri-2 yayımlandığında, kendi dosyamla İthaki’ye başvurabileceğimi söylemişlerdi ki o dönemde de öykülerimin sayısı 70’i geçiyordu (klasörümdeki dosya tarihlerinden hesaplayabiliyorum). Roman başlı başına bir tür, öykü bambaşka bir tür. Ancak günümüz yayıncılık koşullarında bilinir olmanın yolu influencer falan değilsek çok çalışmaktan, uğraşıp didinmekten geçiyor maalesef. Basılı mecralara giriş eskiye oranla daha da zorlaştığı için sesli kitap, podcast, youtube videosu, blog yazısı, platformlarda e-kitap gibi alternatifleri de değerlendirmek, görünürlük kazanmanın yollarını bulmak gerekiyor.

Gamze Yayık: Bir yazar olarak siz neler okuyorsunuz? Korku edebiyatında yeni okurlara mutlaka okunmalı diyerek tavsiye edebileceğiniz yazar ve eserler nelerdir? Güncelde başarılı bulduğunuz yerli ve yabancı metinler var mı?

Mehmet Berk Yaltırık: Birçok insan şaşırır ama kurguda korku ve fantastik kadar polisiye, hatta mizah eserleri okumayı seviyorum. Araştırma eserlerini zaten saymıyorum; makaleler, tezler can damarımız bir anlamda. Başarılı bulmaktan ziyade okumaktan keyif aldığım kalemleri tavsiye babında paylaşabilirim: Reşad Ekrem Koçu, Refi Cevat Ulunay, Kemal Tahir, İhsan Oktay Anar, Murat Başekim, Evliya Çelebi, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Terry Pratchett, Atilla Atalay, Ferhan Şensoy, Edgar Allan Poe, Stephen King, Peter Straub, H. P. Lovecraft.

Gamze Yayık: Romanlarınızda kurgularınızı beyaz perdeye uyarlanabilecek şekilde sahnelediğinizi gözlemliyorum. Bir okurunuz olarak bu şahane maceraları kafamdaki filmlerde görmek yerine sinemada yahut dijital platformlarda izlemeyi çok arzu ediyorum. Bu fikre açık mısınız? Birkaç ismin dışına çıkamayan edebiyat ve sinema sektöründe parlayabilmek ve görünür olmak neden bu kadar zor?

Mehmet Berk Yaltırık: Bu fikre açık olmaktan başka son birkaç yıldır bizzat senaryo yazımı üzerine çalışıyorum. Bazı girişimlerim var büyük bir kısmı ortak yazarlı. Hatta 2025 yazında senaryosunu ve danışmanlığını yaptığım Valçan adlı aksiyon-korku türünde bir film dahi çektik. Farklı metrajlarda, konularda senaryolarım içinde farklı isimlerle irtibata geçiyorum, yapımcılar arıyorum. Elbette ki her sektörün kendince bir çevresi var, dışarıdan dâhil olabilmek ilk etapta zor ancak imkânsız da olduğunu düşünmüyorum, inatla ve gayretle çalışmaya devam ediyorum.

Gamze Yayık: Sadece yazmıyor, internet üzerinden korku edebiyatı üzerine bazı programlar da hazırlıyorsunuz. Biraz detay rica edeyim ki okurlarınız oradan da sizi takip edebilsin.

Mehmet Berk Yaltırık: YouTube’da Son Gulyabani’nin Yeri yahut SonGulyabani-Mehmet Berk Yaltırık adlı bir kanalım var. Burada bazen canlı yayınlar gerçekleştiriyorum, bazen halka açık veya üyelere özel videolar çekiyorum. Tarih, eşkıyalık ve kabadayılık tarihi gibi sosyal tarih mevzuları, korku edebiyatı ve sineması, halk inanışları gibi konulara yer veriyorum, bazen de edebiyat ve sinema alanından isimleri, ilginç tarih, edebiyat konularında tezler, makaleler yazmış araştırmacıları ağırlıyorum ki kanalımın konuklara kapısı her zaman açıktır.

Gamze Yayık: Son yıllarda hayatımıza giren yapay zekâ araçlarının ileride kurgu yapabileceği ve edebiyat ve sanatta insanın yerini alabileceği konusunda sizin düşünceleriniz neler?AI ile aranız nasıl?

Mehmet Berk Yaltırık: Araştırmacılara ve yazarlara yardımcı olmanın yanı sıra sanatçıların hakkına girmeyip etik sınırlar dâhilinde yapılan üretimlerde faydalı olacağı kanaatindeyim. Hâlihazırda bir tarzı, üslubu olan insanların, sanatçıların kalite açısından pabucunu dama atabileceğini düşünmüyorum. Çevirilerde dahi verilerin dönüştürdüğü ruhsuz metinlerin bir ustanın, zevk sahibi bir kalemin elinden çıkmış bir metinle aşık atmayacağı çok açık.

Gamze Yayık: Son olarak okurlarınıza yeni roman müjdesi var mı diye sorayım. Anadolu Korku Hikâyeleri derlemesinin 4. kitabını da yıllardır beklediğimizi ekleyivereyim.

Mehmet Berk Yaltırık: Anadolu Korku Öyküleri değil ama o antolojiden usta korku kalemlerimizin de yer aldığı, Ötüken Neşriyat’tan çıkacak olan folklorik korku novellalarından oluşan Uğursuz Rivayetler adlı bir seçki yolda. Ben de Vırkalak adlı bir novellamla yer aldım. Yeni romanım üzerinde de çalışıyorum, ismi değişebilir ama türü belli: Kozmik korku temasında, kültist dehşeti konulu tarihi fantastik türde bir serüven yazıyorum.

Gamze Yayık: Dedektif Dergi okurları adına teşekkür ediyor, nice korku dolu hikâyelerinizi okumayı diliyorum.

TATİL VE POLİSİYE

Yılda bir kez geliyorum Türkiye’ye. Her seferinde aynı ritim: İstanbul, sohbetler, buluşmalar; sonra güney, deniz, sessizlik. İkisi de gerekli.

Alper Kaya ile Kadıköy’de bir kafede buluştuk, sohbet ettik. Dergi meselelerini, Türk polisiyesinin nereye gittiğini, neler yapılabileceğini konuştuk. Bu tür sohbetlerin güzel yanı şu: Tam bitmez hiçbir zaman. Bir sonraki buluşmada kaldığı yerden devam eder.

Sevin Okyay’ı Levent’teki evinde ziyaret ettim. Aslında Kadıköy’de oturuyordu. O semte o kadar yakışırdı ki. Geçen yıl kentsel dönüşüm dalgası onu da yakalamış, taşınmak zorunda kalmış. Türkiye’de polisiyeyi ciddiye alan, onu hak ettiği yere oturtmaya çalışan ender isimlerden biri. Cinayet Masası hâlâ yayında, kalemi ise hâlâ durmuyor.

Çağatay Yaşmut ile Suadiye’de uzun bir sohbet yaptık. Yeni bir karakter üzerinde çalışıyormuş. Tamamen farklı bir dedektif diyor. Bunu duyunca hem heyecanlandım hem de işin zorluğunu düşündüm. Polisiyede “tamamen farklı dedektif” iddiası kolay bir iddiadır; onu sayfaya taşımaksa hiç kolay değildir. Ama Çağatay’a güvenim tam. Merakla bekliyorum. Anlattığı kadarıyla Türk polisiyesine bomba gibi bir ikili geliyor. Sohbetin ortasında Aşkın Zengin Akkuş da bize katıldı. Daha önce yalnızca ekran aracılığıyla konuşmuştuk; yüz yüze tanışmak bambaşka bir şey. O da yeni bir romana başlamış. Türk polisiyesi sessiz sedasız büyüyor; bir gün dönüp arkamıza bakacağız ve ne kadar yol aldığımızı görüp şaşıracağız.

İstanbul’dan sonra güneye indim. Polisiyeden uzak durmaya çalıştım; pek başaramadım tabii. Hem kitaplar çantamda, notlar telefonda hem de derginin 62. sayısının hazırlığı var.

Etkinlik cephesinde de hareketli bir dönem beni bekliyor. 29 Mayıs’ta Sapanca’dayım; Dervişane Sahaf’ta hem kitap imzalayacağım hem de söyleşi yapacağım. Geçen yıl da aynı yerde bir etkinliğimiz olmuştu; o buluşmanın sıcaklığını hâlâ taşıyorum. Sapanca’da edebiyat ve polisiye seven çok sayıda insan var. Onlarla yeniden buluşmak, beni çok mutlu edecek.

Dünya Christie’ye Döndü

2026, Agatha Christie’nin ölümünün 50. yıldönümü. Bütün dünyada bu konuda büyük hareketlilik var.

Netflix, yıl başında 15 Ocak’ta Agatha Christie’s Seven Dials’ı gösterime soktu. Christie’nin 1929 tarihli romanı The Seven Dials Mystery‘nin uyarlaması; Broadchurch‘ün yaratıcısı Chris Chibnall’ın kaleme aldığı üç bölümlük bir mini dizi. Başrollerde Mia McKenna-Bruce, Helena Bonham Carter ve Martin Freeman var.

Diziyi izledim. Mükemmel bir Christie uyarlaması değil; ama keyifli, tempolu ve iyi oynanmış. Christie’nin daha az bilinen romanlarından birini yeni nesle tanıtmak açısından değerli. Yine de şunu söylemeden geçemiyorum: Chibnall, orijinal romanın çözümünü beğenmeyerek değiştirmiş. Christie’yi “düzelten” uyarlamalara her zaman kuşkuyla bakarım.

Yılın asıl büyük etkinliği ise sonbaharda. British Library, 30 Ekim 2026’da kapılarını açacak büyük Christie sergisini hazırlıyor. Son yılların en kapsamlı Christie etkinliği olacak bu. Daha önce hiç sergilenmemiş kişisel eşyaları, mektupları ve fotoğrafları içerecek. Üstelik bu yıl aynı zamanda Roger Ackroyd Cinayeti‘nin yayımlanmasının da 100. yıldönümü. Yani Christie yılı katmerli bir anlam taşıyor.

Peki neden hâlâ bu kadar ilgi? Elli yıl geçmiş. Christie, İncil ve Shakespeare’den sonra dünyanın en çok satan yazarı olmayı sürdürüyor; kitapları yüzden fazla dilde milyarlarca okura ulaşmış. Chandler’ın Los Angeles’ı soluklaştı, o dönemin toplumsal panoramaları tarih kitaplarına geçti. Christie’nin malikâneleri hâlâ ayakta.

Bu soruyu son zamanlarda çok düşündüm. Aslında tam da bu mesele, yakında çıkacak olan kitabımın merkezinde yer alıyor. Polisiyenin edebiyat sayılmamasının neden büyük bir yanılgı olduğunu, Raymond Chandler’ın ve ona benzer düşünenlerin klasik polisiyeye yönelttiği eleştirilerin neden temelsiz olduğunu ele aldım bu kitapta. Kısacası polisiyenin bir savunmasını yaptım. Hem edebi hem felsefi bir savunma. Zamanı geldiğinde daha ayrıntılı anlatacağım.

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.