Ana Sayfa Blog

4. ZEHİRLİ KALEM POLİSİYE ÖYKÜ YARIŞMASI BAŞLIYOR

0

Dedektif Dergi, polisiye öykü yazılmasını teşvik etmek ve edebiyatımıza nitelikli polisiye öyküler kazandırmak amacıyla, her yıl olduğu gibi bu yıl da “Zehirli Kalem Polisiye Öykü Ödülü” adı altında bir polisiye öykü yarışması düzenlemiştir.

Ödüle katılmak için son başvuru tarihi 15/Ağustos/2023’dür.

Konu serbesttir. Ancak, öyküler  polisiye türünde olmak zorundadır. Gizem ve suç unsurlarını içermeli ve mutlaka mantıklı bir sonuca bağlanmalıdır. Bu özellikleri taşıyan noire ve gerilim tarzında yazılmış öykülerle de ödüle başvurulabilir.

Oykülerde kelime sayısı 3.500 kelimeyi geçmemelidir.

Türkiye içinde ya da dışında yaşayan ve 18 yaşını tamamlamış herkes, Türkçe yazmak koşuluyla bu yarışmaya katılabilirler.

Birinci seçilen öyküye Zehirli Kalem Ödülü’nün yanı sıra, 2.500 TL para ödülü verilecektir.

Ayrıca dereceye giren öyküler bir kitapta toplanarak yayımlanacaktır.

Seçici Kurul üyeleri: Gamze Yayık, Ramazan Atlen, Reha Avkıran, Hüseyin Sadıç, Emel Aslan ve Cem Çeboğlu.

Ödül hakkında geniş bilgi almak için burayı tıklayınız.

2020, 2021 ve 2022 yıllarında yapılan Zehirli Kalem Polisiye Öykü Yarışmas’ında dereceye giren öykülerin yer aldığı kitaplar.

STRANGER THINGS: POLİSİYE-KORKU-GERİLİM-GENÇLİK- SİZ NE İSTERSENİZ O DİZİSİ

0

#Dikkat bu yazı fena halde spoiler içerebilir#

Dizi Künyesi: Stranger Things

Başroller: Millie Bobby Brown, Finn Wolfhard, Winona Ryder

Sezon: S1, 8 bölüm, 15 Temmuz 2016

             S2, 9 bölüm, 27 Ekim 2017

             S3, 8 bölüm, 4 Temmuz 2019

             S4, Volum 1, 7 bölüm, 27 Mayıs 2022

                    Volum 2, 2 bölüm, 1 Temmuz 2022 (henüz yayınlanmadı)

Yazar ve yönetmen: Matt Duffer& Ross Duffer aka Duffer Brothers

Yayınlandığı platform: Netflix

IMDb puanı: 8.7

Dizinin yaratıcılarının Matt ve Ross Duffer isimli  tek yumurta ikizi kardeşler olduğunu öğrenince bende farklı bir ışık yandı. Aklıma The Wachowski Brothers (artık brothers değil, biri Lana diğeri Lilly Wachowski isimli iki transgender) ve Matrix filmleri geldi ister istemez. The Matrix’i sinemada izleyen şanslı kişilerdenim elbette.  Ve ilk üç filmini 2003-2004 yıllarında oğluma bakmak üzere izinliyken arka arkaya defalarca izlemiştim. Bir ara da “Çok komik aslında bu filmler ya! Çekerken de ne kadar eğlenmişlerdir kim bilir!” diye düşünmüştüm.

Dinden referans alan bir seçilmiş bir kişilik olan Neo (The One)’nun isteksiz önderliğinde, acaba makinelerin gazabından kurtulacak mı diyerek yüreğimiz ağzımızda izlediğimiz insanlık, Matrix’i yaratacak kadar ileri seviyede bir teknoloji varken ankesörlü telefondan ışınlanıyorlardı, beyinlerine Kung-fu’yu disketlerden yüklüyorlardı ve uzay gemileri bildiğin sarsılınca zangır zangır titreyen tenekedendi! Gülmemek mümkün değildi ama filmi o kadar büyük bir ciddiyetle ve büyük paralarla çekmişlerdi ki gülmek şöyle dursun, gözlerinizi kocaman açarak ekrana kilitlenip bakakalıyordunuz.

Gelelim Stranger Things’e… Bence Wachowski’ler gibi hikâye ve senaryo dehası olan bu ikizler de bir film ya da dizi yazmadan önce içeriğine neler koymak istediklerini alt alta sıralıyorlar. Mesela S.T.’de neler var bir bakalım:

Gençlik

Gençlik aşkları

Ergenlik

Dönem (80’ler)

Gençleri asla anlamayan salak ebeveynler

Polis(iye)

Sarsak bir polis memuru

Tuttuğunu koparan bir bekar anne

Kayıp çocuklar

Ölümler

Korku

Gerilim

Komünist Ruslar

Soğuk savaş

Beceriksiz  Amerikan ordusu

Geçmişi bilinmeyen süper güçleri olan ve kod isimli bir genç

Devletin süper gizli laboratuvarı

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklar

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara yapılan gizli deneyler

Devletin süper gizli laboratuvarında özel eğitim alan süper yetenekli çocuklara kötü davranan kötü bilim insanları

Öteki ve kötü bir dünyaya (The Upside Down) açılan kapı

Öteki ve kötü bir dünyadan gelen kötü niyetli kötü yaratıklar

Şimdi bunların hepsini katınca aşure gibi harikulade bir şey de pişirebilirsiniz veya tatlı-tuzlu-ekşi iğrenç bir çorbaya da dönüştürebilirsiniz. İşte aşure olabilmesi için gerekli şey Duffer Brothers’un dehası.

80’ler o kadar sinematografik bir dönem ki. Herkes adeta Andy Warhol’culuk oynar gibi rengârenk geziyor zaten. Biraz da dizi için abartılmış kıyafetler, paçası kıvrılmış taş yıkama kotlar, bandanalar, kabarık saçlar, korkunç renkli makyaj ve aerobik kıyafetlerini gözünüzün önüne getirebilirsiniz. Ama bu güllük gülistanlık gibi görünen ergen hayatına, gençleri asla anlamayan ve dinlemeyen ebeveynleri de ekleyelim lütfen. Ergenliğini 80’lerde yaşamış biri olarak söylüyorum bunu size.

Ne diyor Michelle Obama “Kızlarımdan çok şey öğrendim.” 80’lerden bu yana geçen 40 yılda sadece çocukların ebeveynlerinden bir şeyler öğrenebileceği miti yıkıldı hele şükür. Artık ebeveynlerin de çocuklarından bir şeyler öğrenebileceğini kabul etme zamanı. Ama o zamanlar ebeveynler ciddiydi (ciddi derken anladınız siz onu), gençlerse çok havai.

“Ben 19 yaşındayım anne, saçıma istediğim şeyi yaptırırım sen karışamazsın!” diyen oğlumdan dünyanın kendi zevkleri etrafında dönmediğini anlayan ebeveynlerden biri oldum geç de olsa. Anne-babalık her şeye karşı çıkmak değil, izin vererek kontrol etmekten de geçiyormuş meğer.

S.T.’de, gençler, paralel dünyadan gelen kötülük, Ruslar, canavarlar ve benzerleriyle uğraşıyorlarsa ve anneleri hâlâ onları anlamamakta direniyorsa ne olur? Hayali kasabamız Hawkins’in ve dahi dünyanın sonu gelebilir! Ne zamanki anne-babalar İngilizce deyimiyle ‘give a shit about what the children think’ yani çocuklarının fikirlerini önemseyecekler, o zaman dünya kurtulabilecek.

Bütün bunlar absürt-komediye bir adım kalmış bir hikâyeyi bütün ciddiyetiyle kameraya yansıtabildiğiniz zaman ve o hikâyede yarattığınız ‘universe-evren’den hiç taviz vermediğiniz zaman böyle ilginç bir diziye dönüşüp tüm dünyada merakla beklenebiliyor.

Dizinin Türkçesi ‘daha ilginç/garip şeyler’.  Çünkü siz bazı ‘garip şeyler’ izlemiş/yaşamış olabilirsiniz ama buradaki her şey ondan daha garip olacak,  diyor yönetmen ikizler izleyiciye.

Duffer Brothers, etkilendikleri filmlerin arasında Freddy Krueger filmleri, Hellraiser (1987), Carrie (1976), IT (1990) filmlerini sayıyorlar. Etkilendikleri yönetmenlerin arasındaysa Wes Craven, Steven Spielberg, John Carpenter, George Lucas ve tabii ki yazar-senarist Stephen King yer alıyor.

***

Twitter’daki @Stranger_Things hesabından 17 Şubat 2022’de sararmış bir dosya kağıdına daktiloyla yazılmış “Hi nerds*! Do you copy**?- Selam inekler! Anlaşıldı mı?” diye başlayan bir mektup görseli paylaştılar. Duffer Brothers bu mektupta, Sezon 4’ün sonun başlangıcı, Sezon 5’inse son sezon olacağını hayranlarına duyurdular.

Nerd’ler olarak, biz de 1 Temmuz’da yayınlanacak 2 bölümü ve 5. Sezonu iple çekiyoruz, diyerek cevap verelim madem.


*nerd: Türkçeye inek olarak çevrilen ama genellikle ortaokul ve lisede çok güzel veya yakışıklı olmayan ve okulun popüler tipleri arasına giremeyen, daha çok bilim ve/ya sanatla ilgilenen gençlere diğer popüler gençler tarafından takılan aşağılayıcı takma isim. Fakat dizide zeki ve “nerd” diye yaftalanan çocuklar kahraman oldukları için tüm nerdlere selam çakıyor Duffer Brothers.

**Telsiz kullanılırken sorulan “anlaşıldı mı” sorusu.


EDİTÖRÜN MASASINDAN

Dedektifin işi sabır işidir. Dağınık görünen bir manzaraya bakar ve orada başkalarının göremediği düzeni yakalar. Tek bir ipucunu, tek bir ayrıntıyı sıkıca kavrar ve bırakmaz. Biz de her sayıda tam olarak bunu yapıyoruz: Polisiyenin izini sürüyor ve türün kıyı köşelerine el feneri tutuyoruz.

Bu sayımızda sizi hem tanıdık hem de şaşırtıcı bir yolculuğa çıkartacağız. 62. sayımızın en değerli konuklarından biri, korku ve tarihi kurgunun ustası Mehmet Berk Yaltırık. Yaltırık ile uzun soluklu bir söyleşi gerçekleştirdik. Osmanlı sokaklarının gölgesinde yeşeren suç alt kültürlerini, Türkiye’de spekülatif türlerin neden bu kadar geç yeşerdiğini ve bir yazarın kendi kültüründen nasıl beslenmesi gerektiğini konuştuk. Edirne’nin esrarlı havasını satırlarına yediren, gulyabanilerle kabadayıları aynı sayfada buluşturan Yaltırık’la yaptığımız söyleşiyi okurken kendinizi onun kurgu atölyesinin içinde bulacaksınız.

Suçun Mutfağı köşemizde bu kez Hakan Güneri, yazarlık pratiklerini tüm içtenliğiyle bizlerle paylaşıyor. Katilinin ne yediğini bilmeden yazmaya başlamayan bir roman ustasının kaleminden, polisiye kurgunun teknik ve ahlaki derinliklerine iniyoruz.

Bu sayının bir başka mücevheri ise John Dickson Carr’ın “Gökyüzündeki Ayakizleri” adlı imkânsız cinayet öyküsü. Bu şaheseri Türk okurlarıyla buluşturmak bizim için ayrı bir mutluluk oldu. Bülent Tunga Yılmaz ise John Lennon’ın o kara gecesini, tarihsel bir hassasiyetle sayfalarımıza taşıdı.

Bu sayıda ayrıca İtalyan polisiyesinin Akdeniz ruhunu, dedektif romanının akademi dünyasındaki itibarını ve polisiye dedektiflerinin yöntemlerinin etik boyutlarını derinlemesine ele aldık. Sözlüğümüzden otopsi odamıza, sert polisiyenin karanlık yüzünden kusursuz cinayetlere uzanan sayfalarımıza on bir özgün polisiye öykü eşlik ediyor.

Yazması bizden, keyifle okuması sizden.

İpuçlarını takip edin, polisiye ile kalın.

MEHMET BERK YALTIRIK’LA SÖYLEŞİ



Gamze Yayık: Mehmet Bey, Dedektif Dergi sayfalarında sizi ağırlamak ve sohbet etmek benim için büyük mutluluk. Zamanında imzanızı almış, ayaküstü de olsa sohbet imkânı bulmuş bir okur olarak kurgularınıza ve yarattığınız karakterlere hayran ve aşinayım. İsminizle yeni tanışacak genç okurlarımız için sizi kendi dilinizden kısaca tanımak isteriz.

Mehmet Berk Yaltırık: Tarih eğitimi almış, korku ve fantastik türde tarihi romanlar, öyküler, senaryolar yazan, YouTube kanalı Son Gulyabani’nin Yeri’nde muhtelif ilginç konularda yayın yapıp videolar çeken, kurgu eserler yazımına dair atölyeler düzenleyen bir korku ve tarih meraklısıyım. Fasılalarla olsa da yirmi altı yıldır Edirne’de yaşıyorum. Okuyup yazmak, araştırmalar yapmak dışında rol yapma oyunu (frp/rpg) hobisi ile ilgileniyorum.

Gamze Yayık: Tarih eğitiminiz ve araştırmacı karakterinizin sizi kendi deyiminizle korku soslu tarihi kurgular yazmaya yönlendirdiğini biliyorum. Korku edebiyatının ülkemiz edebiyatında genç bir yazın türü olduğunu düşünürsek, tarihi gerçekleri korku ve fantastik unsurlarla bezeyerek anlatma fikri aklınıza ne zaman ve nasıl düştü? Siz de yetişme çağında korku ve fantastik edebiyat okur muydunuz?

Mehmet Berk Yaltırık: İlkokuldayken (90’lı yıllarda) televizyonda yayınlanan korku filmi kuşaklarını, paranormal televizyon şovlarını ve bu temalara değinen çizgi filmleri, çocuk filmlerini kaçırmazdım. Ama edebiyat boyutu ortaokul, liseye doğru (2000’lerde) ağırlık kazanmaya başladı, çünkü hem çeviri hem de kendi kültürümüzden yazarları, eserleri keşfetmeye başladım hem de farklı türleri sentezleme fikri amatör yazarlık dönemimde bu evrelerde gelişme gösterdi. Üniversite yıllarımda (2000’lerin sonuna doğru) Reşad Ekrem Koçu ve İhsan Oktay Anar’ın eserlerini korku merakımla değerlendirip kendimce öykü taslakları karalıyordum. Onun dışında yine çocukluğumdan itibaren büyüklerden dinlediğim eskiye dair anlatılar, garip hikâyeler de ilgimi çekiyordu. Farklı alanlardaki meraklarımı birleştirmemde yazı, edebiyat etkili oldu.

Gamze Yayık: Batı’da korku edebiyatı gotik edebiyat gibi çok sağlam bir türe dayanıyor. Oldukça eski ve geniş bir geçmişi var. Bunca dini kaynağa ve halk söylencesine rağmen tür bizde neden daha derin bir geçmişe sahip olamadı? Polisiyede de bunu yaşadık. Son dönem haricinde neden Türkiye’de korku yazılmadı? (Bu soru Gencoy Sümer’den geldi.)

Mehmet Berk Yaltırık: Erol Üyepazarcı ustanın Türkiye’deki polisiye edebiyatın tarihi sürecini ele aldığı Korkmayınız Mister Sherlock Holmes araştırmasında polisiyenin uzun yıllar ana akım edebiyattan dışlanıp tenkit edildiğini örnekleriyle açıkladığı üzere ülkemizde maalesef spekülatif türler denilen korku, bilimkurgu, fantastik gibi türler ya eğlencelik görülüp küçümsenmiş yahut tamamen edebiyat dışı görülmüş. Bizde bazı ticari denemeler ve çeviriler haricinde korku sinema araştırmaları anlamında Giovanni Scognamillo, edebiyat anlamında Kenan Hulusi Koray gibi istisnai isimler sayesinde varlık gösterebilmiş ama 2000’li yıllardaki internet atılımına kadar cılız kalmış. İnsanlar farklı kültürlerden çeviriler izleyip diziler-filmler gördükçe, kendi kültürlerindeki muadillerini merak etmeye başladıkça, bu alanda bir arayış geliştirip eserler vermeye başlamışlar. Sözlü kültürün memoratları (anlatıları) dışında meddah hikâyeleri, minyatür ve Karagöz tasvirleri gibi hayal gücünü işleyen kültürel ögeler söz konusu olsa da yazıya geçirilmesi, bunun belli bir akıma, en azından dergiye vs. dönüştürülmesi konusunda epey geç kalmışız ki sinemada da belli başlı ticari denemeler haricinde ancak 2010’lara doğru muhtelif kalitede seyreden görsel ürünleri de görebilmekteyiz.

Gamze Yayık: Çoğu metninizde yarattığınız karakterlerin suçla yakın ilişkili olduğu malum. İşin içine suç ve muamma girdiğinde bir soruşturma ve gizemi çözme hikâyesi okumak kaçınılmaz. Bu da yazdıklarınızın tarih, korku, gerilim ve fantastik ögeler dışında polisiye türüne ait özellikler taşımasını sağlıyor. Belki de bu nedenle biz polisiyecilerin okumaktan hoşlandığı bir kalemsiniz. Siz polisiye okur musunuz? Okuyorsanız hangi tür polisiye anlatıları kendi tarzınıza yakın hissediyorsunuz?

Mehmet Berk Yaltırık: Bazen beni yeni tanıyan, yazdığım türe de aşina olmayan birileri polisiye yazarı olup olmadığımı sorduğunda, “Polisiye okuruyum,” diyorum mutlaka. Osmanlı polisiyeleri dışında Cenk Çalışır, Alper Kaya, Günay Gafur, Algan Sezgintüredi, Mesut Demirbilek gibi ismini sayamayacağım günümüz yazarlarının polisiyeleri daha çok ilgimi çekiyor. Tarihçi olarak kabadayılar ve eşkıyalar gibi kayıt dışı kalmış suç alt kültürlerini araştırmayı sevdiğim için korku türünde yazsam da muhakkak suçlular, suçlar, muammalar eserlerimde bir şekilde yer alıyor. Günümüz Türk polisiye edebiyatından henüz okuyamadığım kalemler de var, bir gün onları da okumak istiyorum.

Gamze Yayık: Metinlerinize mekân seçtiğiniz Anadolu kırsalı ve İstanbul, yarattığınız karakterler ve türlü hayali mahlûkat açısından bereketli topraklar. Ecinnilerin, cadıların, hortlakların, vampir ve kurt insanların cirit attığı bu yerler aslında yerli korku yazarları için büyük nimet ve siz de bunu değerlendirmeyi başardınız. Bir mekân ustası olarak taze kalemlere nasihatleriniz illaki vardır. Duymayı isteriz.

Mehmet Berk Yaltırık: Kendi yaşadığımız çevrenin, kültürümüzün işlenmeye hazır hikâyeler, malzemeler sakladığını yıllardan beri yeni yeni örneklerle keşfediyorum. Anadolu ve Trakya dışında komşu bölgelere, Balkanlara, Kafkaslara, Ortadoğu’ya, buraların kültürüne folkloruna da mutlaka bakmak gerekiyor. Nasıl etkileşimler söz konusu, yazarken ve kurgularken nelerden esinlenebiliriz? Bu öğüdü genelde birçok yazarın, senaristin verdiğini okudum ki ben de aynısını rahatlıkla söyleyebilirim: Yazmaya kendimizden başlamalıyız, aşinası olduğumuz malzeme ve çevreden yola çıkmalıyız bence.

Gamze Yayık: Tüm yazarlar için ilk dosyanın kitaba dönüşmesi süreci kaygılı ve zordur. Bize ilk kitap tecrübenizi anlatır mısınız? Bununla bağlantılı olarak bugün ülkemizdeki yayın sektörü üzerine yorumlarınızı okumak isterim.

Mehmet Berk Yaltırık: Ben ilk roman dosyam Yedikuleli Mansur’u 2015 yaz sonunda İthaki Yayınları’na gönderdiğimde ilk seferde kabul almıştı. İlk bakışta şans gibi geliyor kulağa, evet şans ama ben o şansı 2009’da blog yazarlığımdan o tarihe kadar internet ortamında yazıp yayımladığım 150’yi aşkın (o döneme kadar yazdıklarım) öykümle, onlarca inceleme yazısı ve internet makalesiyle bilinirlik kazandıktan sonra elde ettim. Daha 2013’te ilk basılı öykümün çıktığı Anadolu Korku Öyküleri-2 yayımlandığında, kendi dosyamla İthaki’ye başvurabileceğimi söylemişlerdi ki o dönemde de öykülerimin sayısı 70’i geçiyordu (klasörümdeki dosya tarihlerinden hesaplayabiliyorum). Roman başlı başına bir tür, öykü bambaşka bir tür. Ancak günümüz yayıncılık koşullarında bilinir olmanın yolu influencer falan değilsek çok çalışmaktan, uğraşıp didinmekten geçiyor maalesef. Basılı mecralara giriş eskiye oranla daha da zorlaştığı için sesli kitap, podcast, youtube videosu, blog yazısı, platformlarda e-kitap gibi alternatifleri de değerlendirmek, görünürlük kazanmanın yollarını bulmak gerekiyor.

Gamze Yayık: Bir yazar olarak siz neler okuyorsunuz? Korku edebiyatında yeni okurlara mutlaka okunmalı diyerek tavsiye edebileceğiniz yazar ve eserler nelerdir? Güncelde başarılı bulduğunuz yerli ve yabancı metinler var mı?

Mehmet Berk Yaltırık: Birçok insan şaşırır ama kurguda korku ve fantastik kadar polisiye, hatta mizah eserleri okumayı seviyorum. Araştırma eserlerini zaten saymıyorum; makaleler, tezler can damarımız bir anlamda. Başarılı bulmaktan ziyade okumaktan keyif aldığım kalemleri tavsiye babında paylaşabilirim: Reşad Ekrem Koçu, Refi Cevat Ulunay, Kemal Tahir, İhsan Oktay Anar, Murat Başekim, Evliya Çelebi, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Rasim, Faruk Nafiz Çamlıbel, Terry Pratchett, Atilla Atalay, Ferhan Şensoy, Edgar Allan Poe, Stephen King, Peter Straub, H. P. Lovecraft.

Gamze Yayık: Romanlarınızda kurgularınızı beyaz perdeye uyarlanabilecek şekilde sahnelediğinizi gözlemliyorum. Bir okurunuz olarak bu şahane maceraları kafamdaki filmlerde görmek yerine sinemada yahut dijital platformlarda izlemeyi çok arzu ediyorum. Bu fikre açık mısınız? Birkaç ismin dışına çıkamayan edebiyat ve sinema sektöründe parlayabilmek ve görünür olmak neden bu kadar zor?

Mehmet Berk Yaltırık: Bu fikre açık olmaktan başka son birkaç yıldır bizzat senaryo yazımı üzerine çalışıyorum. Bazı girişimlerim var büyük bir kısmı ortak yazarlı. Hatta 2025 yazında senaryosunu ve danışmanlığını yaptığım Valçan adlı aksiyon-korku türünde bir film dahi çektik. Farklı metrajlarda, konularda senaryolarım içinde farklı isimlerle irtibata geçiyorum, yapımcılar arıyorum. Elbette ki her sektörün kendince bir çevresi var, dışarıdan dâhil olabilmek ilk etapta zor ancak imkânsız da olduğunu düşünmüyorum, inatla ve gayretle çalışmaya devam ediyorum.

Gamze Yayık: Sadece yazmıyor, internet üzerinden korku edebiyatı üzerine bazı programlar da hazırlıyorsunuz. Biraz detay rica edeyim ki okurlarınız oradan da sizi takip edebilsin.

Mehmet Berk Yaltırık: YouTube’da Son Gulyabani’nin Yeri yahut SonGulyabani-Mehmet Berk Yaltırık adlı bir kanalım var. Burada bazen canlı yayınlar gerçekleştiriyorum, bazen halka açık veya üyelere özel videolar çekiyorum. Tarih, eşkıyalık ve kabadayılık tarihi gibi sosyal tarih mevzuları, korku edebiyatı ve sineması, halk inanışları gibi konulara yer veriyorum, bazen de edebiyat ve sinema alanından isimleri, ilginç tarih, edebiyat konularında tezler, makaleler yazmış araştırmacıları ağırlıyorum ki kanalımın konuklara kapısı her zaman açıktır.

Gamze Yayık: Son yıllarda hayatımıza giren yapay zekâ araçlarının ileride kurgu yapabileceği ve edebiyat ve sanatta insanın yerini alabileceği konusunda sizin düşünceleriniz neler?AI ile aranız nasıl?

Mehmet Berk Yaltırık: Araştırmacılara ve yazarlara yardımcı olmanın yanı sıra sanatçıların hakkına girmeyip etik sınırlar dâhilinde yapılan üretimlerde faydalı olacağı kanaatindeyim. Hâlihazırda bir tarzı, üslubu olan insanların, sanatçıların kalite açısından pabucunu dama atabileceğini düşünmüyorum. Çevirilerde dahi verilerin dönüştürdüğü ruhsuz metinlerin bir ustanın, zevk sahibi bir kalemin elinden çıkmış bir metinle aşık atmayacağı çok açık.

Gamze Yayık: Son olarak okurlarınıza yeni roman müjdesi var mı diye sorayım. Anadolu Korku Hikâyeleri derlemesinin 4. kitabını da yıllardır beklediğimizi ekleyivereyim.

Mehmet Berk Yaltırık: Anadolu Korku Öyküleri değil ama o antolojiden usta korku kalemlerimizin de yer aldığı, Ötüken Neşriyat’tan çıkacak olan folklorik korku novellalarından oluşan Uğursuz Rivayetler adlı bir seçki yolda. Ben de Vırkalak adlı bir novellamla yer aldım. Yeni romanım üzerinde de çalışıyorum, ismi değişebilir ama türü belli: Kozmik korku temasında, kültist dehşeti konulu tarihi fantastik türde bir serüven yazıyorum.

Gamze Yayık: Dedektif Dergi okurları adına teşekkür ediyor, nice korku dolu hikâyelerinizi okumayı diliyorum.

TATİL VE POLİSİYE

Yılda bir kez geliyorum Türkiye’ye. Her seferinde aynı ritim: İstanbul, sohbetler, buluşmalar; sonra güney, deniz, sessizlik. İkisi de gerekli.

Alper Kaya ile Kadıköy’de bir kafede buluştuk, sohbet ettik. Dergi meselelerini, Türk polisiyesinin nereye gittiğini, neler yapılabileceğini konuştuk. Bu tür sohbetlerin güzel yanı şu: Tam bitmez hiçbir zaman. Bir sonraki buluşmada kaldığı yerden devam eder.

Sevin Okyay’ı Levent’teki evinde ziyaret ettim. Aslında Kadıköy’de oturuyordu. O semte o kadar yakışırdı ki. Geçen yıl kentsel dönüşüm dalgası onu da yakalamış, taşınmak zorunda kalmış. Türkiye’de polisiyeyi ciddiye alan, onu hak ettiği yere oturtmaya çalışan ender isimlerden biri. Cinayet Masası hâlâ yayında, kalemi ise hâlâ durmuyor.

Çağatay Yaşmut ile Suadiye’de uzun bir sohbet yaptık. Yeni bir karakter üzerinde çalışıyormuş. Tamamen farklı bir dedektif diyor. Bunu duyunca hem heyecanlandım hem de işin zorluğunu düşündüm. Polisiyede “tamamen farklı dedektif” iddiası kolay bir iddiadır; onu sayfaya taşımaksa hiç kolay değildir. Ama Çağatay’a güvenim tam. Merakla bekliyorum. Anlattığı kadarıyla Türk polisiyesine bomba gibi bir ikili geliyor. Sohbetin ortasında Aşkın Zengin Akkuş da bize katıldı. Daha önce yalnızca ekran aracılığıyla konuşmuştuk; yüz yüze tanışmak bambaşka bir şey. O da yeni bir romana başlamış. Türk polisiyesi sessiz sedasız büyüyor; bir gün dönüp arkamıza bakacağız ve ne kadar yol aldığımızı görüp şaşıracağız.

İstanbul’dan sonra güneye indim. Polisiyeden uzak durmaya çalıştım; pek başaramadım tabii. Hem kitaplar çantamda, notlar telefonda hem de derginin 62. sayısının hazırlığı var.

Etkinlik cephesinde de hareketli bir dönem beni bekliyor. 29 Mayıs’ta Sapanca’dayım; Dervişane Sahaf’ta hem kitap imzalayacağım hem de söyleşi yapacağım. Geçen yıl da aynı yerde bir etkinliğimiz olmuştu; o buluşmanın sıcaklığını hâlâ taşıyorum. Sapanca’da edebiyat ve polisiye seven çok sayıda insan var. Onlarla yeniden buluşmak, beni çok mutlu edecek.

Dünya Christie’ye Döndü

2026, Agatha Christie’nin ölümünün 50. yıldönümü. Bütün dünyada bu konuda büyük hareketlilik var.

Netflix, yıl başında 15 Ocak’ta Agatha Christie’s Seven Dials’ı gösterime soktu. Christie’nin 1929 tarihli romanı The Seven Dials Mystery‘nin uyarlaması; Broadchurch‘ün yaratıcısı Chris Chibnall’ın kaleme aldığı üç bölümlük bir mini dizi. Başrollerde Mia McKenna-Bruce, Helena Bonham Carter ve Martin Freeman var.

Diziyi izledim. Mükemmel bir Christie uyarlaması değil; ama keyifli, tempolu ve iyi oynanmış. Christie’nin daha az bilinen romanlarından birini yeni nesle tanıtmak açısından değerli. Yine de şunu söylemeden geçemiyorum: Chibnall, orijinal romanın çözümünü beğenmeyerek değiştirmiş. Christie’yi “düzelten” uyarlamalara her zaman kuşkuyla bakarım.

Yılın asıl büyük etkinliği ise sonbaharda. British Library, 30 Ekim 2026’da kapılarını açacak büyük Christie sergisini hazırlıyor. Son yılların en kapsamlı Christie etkinliği olacak bu. Daha önce hiç sergilenmemiş kişisel eşyaları, mektupları ve fotoğrafları içerecek. Üstelik bu yıl aynı zamanda Roger Ackroyd Cinayeti‘nin yayımlanmasının da 100. yıldönümü. Yani Christie yılı katmerli bir anlam taşıyor.

Peki neden hâlâ bu kadar ilgi? Elli yıl geçmiş. Christie, İncil ve Shakespeare’den sonra dünyanın en çok satan yazarı olmayı sürdürüyor; kitapları yüzden fazla dilde milyarlarca okura ulaşmış. Chandler’ın Los Angeles’ı soluklaştı, o dönemin toplumsal panoramaları tarih kitaplarına geçti. Christie’nin malikâneleri hâlâ ayakta.

Bu soruyu son zamanlarda çok düşündüm. Aslında tam da bu mesele, yakında çıkacak olan kitabımın merkezinde yer alıyor. Polisiyenin edebiyat sayılmamasının neden büyük bir yanılgı olduğunu, Raymond Chandler’ın ve ona benzer düşünenlerin klasik polisiyeye yönelttiği eleştirilerin neden temelsiz olduğunu ele aldım bu kitapta. Kısacası polisiyenin bir savunmasını yaptım. Hem edebi hem felsefi bir savunma. Zamanı geldiğinde daha ayrıntılı anlatacağım.

Bir sonraki sayıda görüşmek üzere.

JOHN LENNON CİNAYETİ

BİR DÜZENİN SONU: JOHN LENNON CİNAYETİ VE ÜTOPİK ÇAĞIN ÇÖKÜŞÜ


8 Aralık 1980 gecesi, New York’un Dakota Apartmanı’nın önünde ateşlenen dört kurşun, yalnızca bir adamın yaşamını değil bir dönemi de sona erdiriyordu. Mark David Chapman’ın John Lennon’a yönelik cinayeti, dünya tarihinin en ilgi çekici vakaları arasında ilk sıralarda yer alır. Lennon’un öldürülmesi, olayın sansasyonel boyutu bir yana 1960’ların ütopik idealizminin çöküşünün kanıtıydı. Yeni bir on yıla girilirken idealizm, vaat ettiklerini gerçekleştirememiş olmanın tüm hayal kırıklığı ve bezginliği içinde, mevcut dünyanın gerçekliği karşısında kesin yenilgisini ilan ediyordu. Bu yazı, cinayetin polisiye boyutunu ve ardından gelen hukuki süreci aktarırken olayı daha geniş bir kültürel çerçevede de okumaya çalışıyor: 1960’ların idealist ruhunu taşıyan isimlerin lüks yaşamları ile vaaz ettikleri eşitlikçi idealler arasındaki derin çelişkiyi ve bu çelişkinin hayran saplantısıyla buluştuğu o karanlık noktayı.


Bir Cinayet Gecesi

8 Aralık 1980, saat 22.50 civarıydı. John Lennon ve Yoko Ono, Record Plant stüdyosundaki kayıt seanslarından dönerek Dakota Apartmanı’nın West 72nd Street’e bakan kapısından içeri girerken Chapman karanlıkta bekliyordu. Daha o sabah Lennon ile karşılaşmış; imzalattığı Double Fantasy albümüyle birlikte fotoğrafını çektirmişti. O an bir hayrandı. Birkaç saat sonra ise bir katile dönüştü.
John Lennon ve Yoko Ono
Chapman, Lennon’un arkasından “Mr. Lennon!” diye seslendi. Lennon döndüğünde Chapman, iki eliyle tuttuğu .38 kalibre tabancasından beş el ateş etti. İkisi sırttan, ikisi omuzdan olmak üzere dört kurşun isabet etti. Lennon, bekçi kabininin içine sürüklenerek “Vuruldum,” dedi ve yere yıkıldı. Chapman ise kaçmadı. Sakin bir şekilde silahı bıraktı, ceketinden çıkardığı J.D. Salinger’ın The Catcher in the Rye romanını açtı ve okumaya başladı. Bu sembolik eylem, Chapman’ın kendisini kitabın kahramanı Holden Caulfield -yetişkinlerin yalan ve ikiyüzlülüğüne isyan eden genç adam* ile özdeşleştirdiğini açıkça gösteriyordu.
İlk müdahale eden polis memurları James Moran ve Peter Cullen, olay yerine beş dakika içinde ulaştı. Lennon’u ağır yaralı bulduklarında, zaman kaybetmemek için ambulans beklemeksizin polis araçlarıyla Roosevelt Hastanesi’ne götürdüler. Bu kritik karar, sonraki yıllarda polis protokolü tartışmalarında defalarca gündeme geldi. Saat 23.07’de Lennon hastanede hayatını kaybetti; doktora göre, hastaneye ulaştığında kanının yüzde seksenini yitirmişti.
Chapman’ın yakalanması bu çaptaki bir suikast için olağandışıydı: Kaçmamış, polisleri beklemiş; gözaltı anında Salinger’ın romanını hâlâ elinde tutuyordu. Romanın iç kapağına “Bu benim beyanımdır” yazmıştı. Polislerden, gecelerini berbat ettiği için özür bile dilemişti. Sorgulamasında cinayeti önceden planladığını ve Lennon’u “sahte bir ikona” olduğu için öldürdüğünü açıkça kabul etti.
John Lennon
Soruşturma, New York Polis Teşkilatı’nın cinayetler birimine devredildi. Dikkat çeken olgulardan biri, Chapman’ın Hawaii’den New York’a iki kez gelmesiydi; birincisinde fikrini değiştirmiş, ancak ikincisinde eylemi gerçekleştirmişti. Bunun yanı sıra, öncesinde herhangi bir psikolojik ya da kriminal geçmişi bulunmuyordu. Bu durum, güvenlik uzmanlarını “sıradan” görünen bireylerin şiddet kapasitesi konusunda yeniden düşünmeye sevk etti ve ünlü güvenliği alanında kapsamlı reformların önünü açtı.

Yargılama ve Mahkûmiyet: Tanrı’nın Emriyle İşlenen Cinayet

Chapman’ın hukuki süreci, savunma ekibinin öngördüğü yönde ilerlemedi. Avukatları başlangıçta akıl yitirme savunması hazırlamayı planlamıştı; ruh sağlığı uzmanları, Chapman’ın cinayeti işlediği sırada sanrısal bir psikotik hâlde olduğunu ileri sürdü. Ancak Chapman bu savunmayı bizzat reddetti ve avukatlarına suçu kabul etmek istediğini bildirdi. Gerekçesi yalındı; bunu Tanrı’nın iradesini yerine getirdiğine inandığı için yapıyordu. Hâkim, Chapman’ın yargılanmaya ehil olduğuna hükmetti. Haziran 1981’de ikinci derece cinayetten suçlu kabul eden Chapman, iki ay sonra zihinsel sağlık tedavisiyle birlikte infaz edilmek üzere yirmi yıldan müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
John Lennon, katiliyle.
Mahkeme sürecinde ortaya çıkan bir ayrıntı, cinayetin ideolojik bir hedefleme olmadığını çarpıcı biçimde ortaya koydu: Lennon, Chapman’ın hedef listesindeki isimlerden yalnızca biriydi. Liste, rastgele bir şöhretler kataloğuydu. Paul McCartney, Johnny Carson, Elizabeth Taylor, George C. Scott ve Jacqueline Kennedy Onassis de bu listede yer alıyordu. Chapman’ın 2010’daki koşullu tahliye duruşmasındaki ifadesiyle listedeki tek ölçüt “meşhur olmak”tı; Lennon’u seçmesinin tek nedeni ise kolaylıktı. Bu itiraf, cinayeti 60’ların idealizmine yönelik sembolik bir eylemden koparıp şöhret saplantısının kör ve rastgele bir tezahürüne indirgiyordu.

Cezaevinde Kırk Yıl: Pişmanlık ve Reddedilen Özgürlük

Chapman, mahkûmiyetinin ardından ilk altı yılda tüm basın görüşmelerini reddetti. 1987’den itibaren gazetecilere ses kayıtları aracılığıyla açıklamalar vermeye başladı. Gazeteci Jack Jones ile gerçekleştirdiği görüşmeler 1992’de Let Me Take You Down: Inside the Mind of Mark David Chapman adıyla yayımlandı. Aynı yıl ABC’nin 20/20 programında Barbara Walters ile ilk televizyon röportajını yaptı. Bu röportajlarda Chapman, cinayeti için duyduğu pişmanlığı dile getirdi; ancak söylediklerinin gerçek mi, tahliye umuduna yönelik stratejik bir tutum mu olduğu tartışma konusu olmaya devam etti.
Chapman
Chapman, 2000 yılında koşullu tahliye için ilk kez başvurdu ve o tarihten bu yana her iki yılda bir tahliye kurulunun karşısına çıktı; her seferinde reddedildi. 2025 itibarıyla bu ret sayısı 14’e ulaştı. Tahliye kuruluna verdiği ifadelerde eylemini “iğrenç” olarak nitelendirdi ve “Lennon’u öldürdüm çünkü o çok çok ünlüydü ve tek neden buydu; ben de kişisel şöhret peşindeydim,” dedi. Bir başka duruşmada ise “Sıfırı hak ediyorum, hiçbir şeyi. Hayatımın geri kalanını cezaevinde geçirmeliyim,” diye konuştu. Bir sonraki duruşması 2027’ye planlandı.
Bu süreçte Yoko Ono’nun tutumu belirleyici oldu. Ono, her başvuruda kurula mektup göndererek Chapman’ın serbest bırakılmamasını talep etti; hem kendisinin hem de Lennon’un oğulları Julian ve Sean’ın güvenliğinden duyduğu kaygıyı gerekçe gösterdi. New York yetkililerinin kararını gerekçelendiren ifade bu süreci özetler nitelikteydi: Chapman, Lennon’u “şöhret kazanmaktan başka hiçbir neden olmaksızın” öldürmüştü ve tahliyesi kamu güvenliğiyle bağdaşmazdı.

Lennon ve 60’ların Ruhu: Devrimci mi Efsane mi?

Beatles’in kültürel, toplumsal ve siyasi etkisi, 1960’ların ruhunu şekillendiren en güçlü unsurlardan biriydi. Özellikle Lennon’un sesinde kristalleşen düzen karşıtlığı, barış aktivizmi ve savaş karşıtlığı -bed-in eylemleri, Imagine, Give Peace a Chance ve Working Class Hero- adeta bir neslin siyasi vicdanıydı. Beatles’in dağılmasının ardından, 1970’lerden 80’lerin başına dek Lennon bu ütopik idealizmi yaşatan nadir isimlerden biri olmayı sürdürdü.
John Lennon, Beatles döneminde Paul McCartney ile birlikte.
1980’de yayımlanan Double Fantasy albümü, onun müziğe dönüşünün ve belki de o ruhun yeniden dirilmesinin habercisiydi. Cinayetin tam bu yeniden doğuş dönemine denk gelmesi, tarihin zalim bir ironisiydi. Lennon hayranları için bu cinayet bir trajedinin ötesindeydi. Böyle bir idealizmin hayal edilebildiği bir dönemin ölümünün ilanıydı. Bu çerçevede cinayeti salt bir polisiye vakaya, şöhret peşindeki takıntılı bir adamın hezeyanına indirgemek olayın altındaki tarihsel ve kültürel bağlamı görmezden gelmek olur.

Rock Aristokrasisi: Lüks Hayat ile İdealizm Arasındaki Derin Çelişki

60’lar ve 70’lerin kültür ikonları, bir yanda sınıfsız bir dünya düşlüyor ve bu mesajı şarkılarıyla iletiyorken, öte yanda yüz milyonlarca doları yönetiyor, özel uçaklarda, lüks otel suitlerinde ve malikanelerde yaşıyordu. Lennon bu çelişkinin en büyük sembolüydü. ‘Imagine no possessions’ mısralarını Tittenhurst Park’taki beyaz piyanoyla seslendirdiği o ikonik klip, ironinin ta kendisiydi: Mülkiyeti reddedin diyen adam, muazzam bir malikanede yaşıyor; Rolls-Royce, Ferrari ve Mercedes kullanıyor, New York’un en prestijli lüks apartmanlarından biri olan Dakota’da antika koleksiyonlarına yer açıyordu[1] ve bileğinde 18 ayar altın Patek Philippe saat taşıyordu.[2]
Mick Jagger’ın isyancı imgesi de benzer bir gerilimi barındırıyordu. Rolling Stones’un devrimci söylemi, yeraltı tiyatrolarına değil beş yıldızlı otel partilerine eşlik ediyordu. 60’ların öncü sesleri, sistemi eleştirirken bizzat o sistemin en pahalı ürünleri hâline geliyordu. Bu bir ikiyüzlülük müydü, yoksa sistemin kültürel muhalefetin doğasını kendine mal etme kapasitesinin kanıtı mıydı? Sorunun cevabı, neslin idealizmini hedef alan en keskin eleştirilerden birini oluşturuyordu.
Chapman, Lennon’u tam da bu çelişki üzerinden reddetti. Kendi ifadesine göre Lennon’a öfkesi şuradan kaynaklanıyordu: “Bize sahip olmayı hayal etmememizi söylerken milyonlarca doları, yatları ve çiftlikleri vardı. Kayıtlarını satın alıp hayatının büyük bir bölümünü bu müziğe göre yaşayan insanlarla dalga geçiyordu.” Chapman’ın zihninde Lennon, idealizmin temsilcisi değil; onu sahte bir şöhrete dönüştürmüş iki yüzlü bir figürdü. Bu çarpık mantık, hayran takıntısının ne denli tehlikeli bir biçim alabileceğini gözler önüne serdi.

Sembolik Bir Çağın Sonu

Karşı kültürün yenileceği aslında 1970’lerin başında belliydi. 60’ların düşlerini birer kabusa çeviren atmosfer her yanı sarmıştı: Punk, “yarın yok, gelecek yok” diyerek sinik bir nihilizm pompalıyordu. Petrol krizi ekonomiyi allak bullak etmişti. Soğuk Savaş’ın büyüyen gölgesi altında, önce Thatcher ardından Reagan’ın iktidara gelmesiyle 60’ların kolektif iyimserliği yerini neoliberal bir ekonomik düzene ve kültürel muhafazakârlığa bırakıyordu. 1980’lerin başında Lennon’un katledilmesi bu atmosferde bir son nokta işlevi gördü.
15 Aralık 1980. Central Park’ta John Lennon’ı anmak için on binlerce kişi toplandı.
Lennon öncesinde yaşama veda eden en büyük efsane Elvis Presley’di. 1977’de hayatını kaybetmişti ama bu ölüm kişisel bir trajedi olarak algılandı, ideolojik bir yıkım olarak değil. Lennon’un ölümü farklıydı. Onun yitirilmesi, hâlâ ona mesih gözüyle bakan takipçilerinin “hâlâ inanılabiliyor” dediği şeyin de sönmesi anlamına geliyordu. Lennon’un ardından dünya genelinde yas tutan kalabalıklar bir şarkıcıyı değil bir ideali uğurladılar.

Sonuç

Lennon’un katledilmesinin ironik bir mirası var: Ölümü, idealizmin sönmesiyle değil dondurulmasıyla sonuçlandı. Yaşasaydı, zamanla 60’ların diğer ikonları gibi kendi dönemselliğiyle yüzleşmek durumunda kalabilirdi. Grup arkadaşları McCartney ve Starr gibi kraliyet unvanı alabilir, müzik aristokrasisindeki yerini gerçek aristokrasiye dönüştürerek kendini taşıdığı sembolik anlamdan koparabilirdi. Ama öldüğünde, “Imagine”ın sözleri hiçbir dönemin yıpranmasına maruz kalmadan sonsuza açık bir soruya dönüştü.
Central Park’taki Strawberry Fields anıtı, her yıl tekrarlanan anma törenleri, “Imagine”ın bugün hâlâ devlet diplomasisinde ve barış çağrılarında kullanılıyor olması ölümün müzisyenin idealist imzasını koruduğunu gösteriyor. Lennon’u yalnızca bir müzisyen olarak anımsamak artık mümkün değil; o, kendi çelişkileriyle birlikte idealizmin simgesi olarak kalmayı başardı. Lennon cinayetinin paradoksu da burada: Chapman, yok etmeyi hedeflediği efsaneyi büyük olasılıkla pekiştirdi.
9 Aralık 1980 sabahı dünya, yalnızca bir şarkıcıyı değil ona yüklenen anlamın ne denli derin köklere sahip olduğunu da keşfetti. Lennon cinayetinin şöhret kültürüne yönelik uyarısı bugün, sosyal medyanın ünlüler ile hayranlar arasındaki mesafeyi neredeyse sıfıra indirdiği bir çağda hiç bu kadar yakıcı olmamıştı. Sanal yakınlık, her zaman gerçek bir bağı temsil etmese de onun yarattığı yanılsama, bazen en ciddi sonuçları doğuran türden bir tehlikeyi işaret ediyor.

[1]Lennon için özel olarak üretilen Mercedes 600 Pullman Limuzin hakkında bkz: hotcars.com

[2]18 Karat altın Patek Philippe saatin hikâyesi için bkz: youtube.com

YENİ ÇIKAN POLİSİYELER

ZAVALLI

Yazar: Timur Soykan

Yayınevi: Kırmızı Kedi Yayınevi

Bir cinayetle başlar her şey. Yağmurun altında, yeni yükselen gökdelenlerin gölgesinde gerçekleşen bir infazla…
Gürkan’ın öldürülmesi, İstanbul’un arka sokaklarından devletin en derin koridorlarına uzanan bir hikâyenin kapısını aralar. Cinayetin ardındaki sır; geçmişten bugüne taşınan kirli hesaplaşmaların, faili meçhullerin ve saklanan gerçeklerin izini sürmeye zorlar.
Timur Soykan, Zavallı’da polisiye gerilimi politik bir arka planla birleştirirken Türkiye’nin yakın tarihindeki karanlık dosyalara, derin devlete ve adaletin kırılganlığına bakıyor. Kaybolan bir genç kızın izi, faili meçhul cinayetler, derin operasyonlar ve vicdanıyla baş başa kalmış insanların hikâyeleri birbirine dolanırken okur da şu soruyla yüzleşiyor: Gerçeği kim önemsiyor?
Gazeteciliğiyle olduğu kadar edebiyatıyla da adaletin izini süren Timur Soykan, Zavallı’da kokuşmuş bir düzenin içinden gerçeğin gücüyle çıkıyor!


ÖLÜMCÜL TANIK

Yazar: Robert Brydnza

 Yayınevi: Yabancı Yayınları

Dedektif Erika Foster, gecenin bir yarısı Blackheath’teki evinin yakınlarında yürüyüş yaparken, gerçek suç podcastleri yayınlayan Vicky Clarke’ın vahşice öldürülmüş bedeniyle karşı karşıya kalır.
Erika bu cinayet davasına atanmış ve Vicky’nin, Güney Londra’daki genç kız öğrencileri hedef alan bir cinsel istismarcı hakkında yeni bir podcast bölümü üzerinde çalıştığını keşfeder. Bu adam, kurbanlarını gözetleyip geceleri öğrenci yurtlarına sızarak onlara saldırmaktadır. Erika, Vicky’nin notlarıyla ses kayıtlarının cinayet sırasında evden çalındığını öğrenince onun, saldırganın kimliğini açığa çıkarmaya çok yaklaştığına ve susturulmak için öldürüldüğüne inanmaya başlar.
Aynı binada Bulgar bir tıp öğrencisinin cesedinin bulunmasıyla dava daha da ürkütücü bir hâl alır ve Erika, Vicky hakkında bildiğini sandığı her şeyi sorgulamaya başlar. Katil yeniden harekete geçmeden önce gerçeği ortaya çıkarması gereken Erika’nın zamanı hızla tükenmektedir.


SEKİZ BUÇUK METREKARE

Yazar: Özlem Abut Otluoğlu

Yayınevi: Herdem Kitap

İstanbul’da bir inşaat hafriyatı sırasında, kefene sarıldığı anlaşılan bir kadın cesedine ait kalıntılar bulunur. İstanbul Emniyet Müdürlüğünde görevli Başkomiser Feraye Atılgan ve yardımcısı Komiser Cavit Karael, yirmi yılı aşkın bir süre önce işlendiği anlaşılan cinayetin, güncel bir kayıp vakasıyla arasındaki bağlantı ortaya çıkınca bir seri katilin yıllardır adaletin pençesinden kaçmayı başardığını anlar.
Sekiz Buçuk Metrekare; çift zamanlı kurgusuyla dikkat çeken, sürükleyici ve temposu yüksek bir polisiye gerilim romanı. Zamanın örtemediği suçların izinde ilerleyen hikâyesi, karanlık atmosferi ve katmanlı yapısıyla okurun merakını son sayfaya kadar diri tutuyor.
Başkomiser Feraye Atılgan’ın alışılmadık ve bir o kadar sahici portresiyle derinleşen bu roman, okura sadece bir suçun izini sürdürmüyor. Aynı zamanda onu, insan ruhunun ve toplumun suskunlukla ördüğü görünmez duvarların arasına da bırakıyor. Adaletin asla uyumadığını kanıtlayan sürükleyici bir yolculuk… Temposuyla nefes kesen ve zihinde kalıcı izler bırakan unutulmaz bir polisiye…


SULTAN HAMAMI CİNAYETİ

Yazar: Yusuf Kartal

Yayınevi: Aysima Yayınları

Soğuk taşların, buharla konuştuğu bir şehir: Kayseri…
Kadim bir hamamın içinde işlenen cinayet, yalnızca bir bedeni değil, yıllardır saklanan gerçekleri de gün yüzüne çıkarır. Duvarlara sinmiş sessizlik, suyun altında biriken sırlar ve her adımda biraz daha ağırlaşan bir vicdan…
Bu şehir susmayı iyi bilir.
Ama bazı günahlar, eninde sonunda konuşur.
Geçmiş ile şimdi arasında sıkışmış hayatlar, bastırılmış hesaplar ve yüzleşmekten kaçılan hakikatler… Hepsi bir cinayetin etrafında toplanır.
Ve sonunda ortaya çıkan gerçek şunu fısıldar:
Adalet, her zaman mahkemede değil, bazen insanın içinde hüküm verir.
Sultan Hamamı Cinayeti
Bazı günahlar yıkanmaz.


KARA ORMAN

Yazar: Wolfgang Schorlau

Yayınevi: İletişim Yayınları

Ekolojik suçlar, yani doğaya-dünyaya karşı işlenen suçlar; bir de doğrudan fiziki saldırılara, cinayete dönüşürse… Wolfgang Schorlau’dan bir ekolojik polisiye.
 
Kara Orman, “aile romanı” gibi başlıyor aslında. Özel dedektif Dengler, yaşlanan annesiyle ilgilenmek üzere taşraya gidiyor. Ancak annesinin arazisinde bir rüzgâr santralinin yapılması meselesiyle ve yerel halkın buna karşı direnişiyle karşılaşınca, roman ağır ağır bir polisiye çehresi kazanıyor: Bir iklim polisiyesi.
 
İklim krizinin bin bir cephesinin, fosil enerjiye dayanan sermayenin muazzam yalan yayma gücünün, yerel direniş dinamiklerinin, bu arada aile tarihiyle yüzleşmenin, hayatın kuşaklar ve dönemler boyu dönüşümünün resmigeçit yaptığı, bir siyasi polisiye… Fonda, Almanya’nın folklorik Kara Ormanları…


PANSİYON

Yazar: Atilla Cemal Eşen

Yayınevi: Siyah Beyaz

Adı yeni duyulmaya başlamış küçük şirin bir kıyı kasabası olan Yeşilpınar’ın huzuru korkunç cinayetlerle bozulur.
Altı yıl önce Denizli’de bunlara benzer yedi cinayet işlenmiş, katil bulunamamıştır; katilin Yeşilpınar’da tekrar ortaya çıktığı düşünülür. Turizmde henüz ilgi çekmeye başlayan kasaba için bu bir felakettir.
İstanbul Emniyeti’nin emekliliğine aylar kalmış olan deneyimli Cinayet Masası Başkomiseri Tahir kasabaya tayin edilir. Başkomiser Tahir cinayetleri çözmeye çalışırken, kendisini tekne turunda tanışmış olan üç kişiden ülkücü çetelere, devletten ballı ihaleler alan inşaat şirketlerine ve bürokratlara uzanan karmaşık ilişkiler ağının içinde bulur.
Bu arada katilin soluğu sürekli ensesindedir. Araştırmasını yürütürken bir taraftan da hayatta kalma mücadelesi verir. (Tanıtım Bülteninden)


REHİNE

Yazar: Tess Gerritsen

Yayınevi: Doğan Kitap

Kimliği belirsiz, güzel bir kadın morgda, otopsi sırasını beklemektedir. Morgda duyduğu sesin nereden geldiğini bulmaya çalışan Adli Tabip Maura Isles, ceset torbasını açtığında dehşete düşer. Ceset gözlerini açmıştır. Acilen hastaneye yetiştirilen kadın, soğukkanlılıkla bir güvenlik görevlisini öldürüp altı kişiyi rehin alır. Rehinelerden biri doğum yapmak için hastanede olan hamile dedektif Jane Rizzoli’dir.
 
Bu öfkeli kadın kimdir, neyin peşindedir? Jane’in kocası FBI ajanı Gabriel Dean ile Maura Isles güçlerini birleştirip gizemli kadının kimliğini öğrenmeye çalışırlar. Olay yerine aniden federal ajanlar doluştuğunda, bunun sadece basit bir rehine krizi olmadığı anlaşılır. Gizemi sadece silahlı kadının elindeki Jane çözebilir,
tabii geceyi sağ salim atlatırsa…


SFENKSİN KANATLARI / KOMİSER MONTALBANO SERİSİ 11

Yazar: Andrea Camilleri

Yayınevi: Mylos Kitap

Andrea Camilleri’nin efsanevi karakteri Komiser Montalbano, bir kez daha başrolde. Lakin bu kez sadece suçlularla değil, kendi içindeki “yaşlılık” sancılarıyla da boğuşmakta. Bir çöplükte bulunan genç bir kadın cesedi; Vigàta’nın tozlu
sokaklarını altüst ediyor. Kimliği belirsiz kurbanın omzundaki gizemli dövme, karanlık ilişkiler ağına dair tek ipucu.
Montalbano, yardım kuruluşlarının maskesi ardına saklanmış, deyim yerindeyse modern zaman canavarlarıyla karşı karşıya gelmekte; siyaset, din ve bürokrasinin ördüğü bir İtalyan gerçekliği…Komiser Montalbano bir Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşmaktadır: Ne var ki İtalyan yarımadasında bu kez yel değirmenleri sandığından çok daha gerçektir.


KİMSE MASUM DEĞİL

Yazar: Karen M. McManus

Yayınevi: Yabancı Yayınları

Kırılma noktasına ulaştığınızı ancak o noktayı çoktan geçmiş olduğunuzda fark edersiniz.
 
Kat’in hayatı annesi Jamie’den ibaretti. Ta ki Jamie’nin kırk sekiz saat süren evliliği sayesinde Kat’in hayatına giren üvey kardeşi Liam’a kadar. Bu evlilik devasa bir boşanmayla son bulmuş ve Kat’le Liam o günden beri hiç konuşmamışlardı.
 
Jamie’nin mücevher hırsızlığını bırakmak için önünde son bir iş vardı ve bu iş milyarder Ross Sutherland’in malikânesindeydi. Kat, annesinin bu işine bir şekilde dahil olmanın yolunu bulmuştu. Bilmediği şeyse, o hafta sonu göz kamaştırıcı Sutherland malikânesinde iki sürpriz misafirin daha olacağıydı; karşılaşmak istediği insanlar listesinde en sondaki o iki kişi… Liam ve babası – gözünü Ross Sutherland’in en küçük kızına dikmiş, usta bir dolandırıcı.
 
Kat ve Liam felakete doğru sürüklenirken malikânede bir cinayet işlendiğinde kendilerinin de katilin radarında olabileceğini fark etmişlerdi. Artık hedef tahtasında Kat ve Liam vardı. Kimseye güvenemezlerdi, birbirleri hariç.
 
Ama bu doğru muydu ki? Çünkü Kat ve Liam’ın çok iyi bildiği bir şey varsa o da yalan söylemekti. Bunu ustasından öğrenmişlerdi. (Tanıtım Bülteni)


KANLI KANATLAR

Yazar: Ayşe Erbulak

Yayınevi: Eksik Parça Yayınları

“Kanlı Kanatlar”, birbirini tanımayan insanların ve ailelerin kesişen hayatlarını, bu kesişimlerin nasıl karanlık dönüşümlere yol açtığını ve bireylerin hangi koşullarda birer ‘canavara’ dönüşebileceğini çarpıcı bir dille ele alıyor.

Ayşe Erbulak’ın yeni romanı “Kanlı Kanatlar”, polisiye tutkunlarını, alışılmış kalıpların dışına çıkaran güçlü bir hikâyeye davet ediyor.

Yazar, 11. kitabı “Kanlı Kanatlar”ın “en zorlanarak yazdığı roman” olduğunu söylüyor. On dört yıl önce başladığı polisiye yazarlık serüveninde önemli bir durak olarak gördüğü eser, gerçek ile kurgu arasındaki ince çizgide ilerliyor. Romanda bazı karakterler ve olaylar gerçeklikten izler taşırken, metnin büyük bölümü yazarın güçlü hayal dünyasından besleniyor.

SUÇUN MUTFAĞI


Sevgili Dedektif okurları, suçun mutfağına girdiğimiz bu sayıdaki yolculuğumuzda, kelimeleriyle atmosfer kuran, kurgunun ve sahadaki gerçekliğin peşini bırakmayan üretken bir isimle, Hakan Güneri ile bir araya geldik. Yazma ritüellerinden polisiye edebiyatın en sancılı süreçlerine kadar derinlemesine konuştuğumuz, “suçun mutfağındaki” bu samimi sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz.

Bir polisiye fikri sizde genellikle nerede ve nasıl doğar? Tek bir görüntü, bir cümle, bir karakter mi tetikler yoksa önce suç mu gelir?

Bunu kısaca “süreç” olarak cevaplayabilirim sanırım. Polisiye edebiyat tüketmeye ya da polisiye metin üretmeye başladığınız andan itibaren perspektifiniz değişiyor. Yazılı ve görsel basında yer alan cinayet haberleri daha fazla dikkatinizi çekiyor mesela. Kriminoloji ile ilgili belgeseller, suç temalı filmler, diziler tüketiyorsunuz; hatta zamanla çevreniz bile değişiyor. Sohbet ettiğiniz üç insandan birisi bu alanla ilgili bir profesyonel, yazar, kolluk kuvveti ya da adli personel olmaya başlıyor. Ayrıca sosyal medya bu alanda inanılmaz verilerle dolu, en spesifik konularda bir iki video izliyorsunuz mutlaka.

Eh, bunca iletişim ve geri besleme olunca bir şey mutlaka yakalıyor sizi. Bu “şey” diye tanımlamaya çalıştığım bir düşünce olabilir, yaşanmış bir olay olabilir, bütün metin üreticilerinin yaşadığı anlık bir parlama olabilir. Özetle sorunuzu şöyle çerçeveleyeyim; siz zaten tekneye binmiş, ağınızı göle sermişsiniz ve yavaşça yol alıyorsunuzdur. O ağa mutlaka takılan olur…

Hikâyeye başlarken sonunu bilir misiniz, yoksa yazarken mi keşfedersiniz? “Katil kim?” sorusunun cevabını en baştan koyar mısınız?

Uzun yıllar tiyatro oyun metinleri, son yıllarda ise dizi ve film senaryoları yazıyor olmaktan kaynaklı bir alışkanlığım var. Kurguladığım hikâyeyi, bütün merhaleleriyle bir sayfada özetleyemiyorsam yazmaya başlamıyorum.

“Katil kim?” sorusunu bırakın; katilimin ne yediğini, üzerine ne giydiğini, ailesi ve çevresiyle ilişkilerini, en çok sevdiği şarkıyı bile bilirim.

Not tutma alışkanlığınız var mıdır? Defter, telefon, bilgisayar… Fikirlerinizi nasıl saklarsınız?

Yaklaşık yirmi yıldır günlük tutuyorum. Bu zaman zaman gevşiyor ama yazmayı asla bırakmıyorum. Hatta son yıllarda bazı parçaları sosyal medyada paylaşmaya da başladım. Bazen çok kişisel olabiliyor, kimi zaman edebi, toplumsal olabiliyor. Günlüklerimi şöyle bir tarayınca hem kendi kişisel tarihimi hem de memleketin yaşadığı değişim dönüşüm dönemlerini özetleyebiliyorum. Sanırım metin üreten bir insan için bulunmaz bir kaynak. Yeri geliyor kendi kişisel tarihinizde kazı yapıp, “Ulan ne salakça şeyler yapmışım bir dönem,” diyebiliyorsunuz. Çünkü insan yaptığı aptallıkların tümünü anlayıp yüzleştiği zaman tuhaf bir rahatlama yaşıyor.

Yine uzattım cevabı sanırım. Özetle; evet, not alırım, günlük tutarım, sesli not listemi sayamıyorum bile…

Araştırma süreciniz nasıl işler? Gerçek polisiyeden, adli tıptan, hukuktan, mekândan ne kadar beslenirsiniz? Sahaya inmek mi, masa başı araştırması mı?

Yine oyun yazarlığından kalma alışkanlıklar devreye giriyor burada. Kurgu dışı ya da kurgusal metin yazarken dönemin şartları, alışkanlıkları, sosyolojisi, toplum katmanları araştırılmadan yazılamaz zaten.

Polisiye ve tarihsel kurgularda bu durum daha da önemli bir hâle geliyor. Çünkü polisiye metnin yarısı teknik ve spesifik bilgi gerektirir. Kolluğun kendine has jargonu, ast-üst ilişkileri, en basitinden telsiz konuşmalarında kullanılan kodlar bile kesin bilgiye dayanmak zorundadır. Adli tıp tek başına derya deniz zaten; uygulama, cesedin ele alınış biçimi, kullanılan malzemeler, olay yeri vb… Bu konulara vakıf olunmadan polisiye yazılamaz.

Ben kendi adıma burada iki yol benimsedim. Birincisi okumak; Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu kesinlikle incelenmeli mesela. Adli tıp üzerine yazılan ciddi eserler ve tezler var, suç üzerine yazılmış kurgu dışı eserler var. Suç davranışına etki eden psikopatolojik süreçlerle ilgili metinler var. Elimden geldiğince bunları okudum, okumaya devam ediyorum. İkincisi, alanda görev yapmış insanlarla iletişime geçiyorum; hatta aralarında arkadaşlık kurduklarım oldu. Onlar anılarını ve görev aldıkları cinayet davalarını anlatırlar; artık kapanmış bazı dosyalar, soruşturma evrakı, olay yeri fotoğrafları… Bunları ilk elden edinmek çok işime yarıyor.

Gerçek ile kurgu arasındaki dengeyi nasıl kurarsınız? Gerçeklik duygusu sizin için ne kadar önemli?

Sanırım Mark Twain, “Gerçek, kurgudan daha tuhaftır,” diyordu. Kurgu, mantığa ve nedenselliğe sıkı sıkıya bağlı kalmak zorundayken gerçek buna ihtiyaç duymaz. Yani kurgu ile gerçek arasındaki fark, kurgunun mantıklı olma zorunluluğudur.

Gerçek ile kurgunun arasındaki dengeyi kurmaya çalışırsanız, gerçeğin her defasında galip çıktığını görürsünüz. Çünkü hayatın akla, mantığa uymak zorunluluğu yoktur. Birdenbire “oluverir” ve siz bu oluşun sonuçlarıyla mücadele etmek durumunda kalırsınız. Pek çok senarist ve yazar, “İyi de bu olay gerçekten yaşandı,” diye savunur yazdığını ya da “Şu yaşananı yazsam kimse inanamaz,” laflarını duyarız sıklıkla. Bunun nedeni yukarıda belirttiğim şey sanırım. Gerçek mantığa ihtiyaç duymuyor ama biz yazarken her bir anın “hesabını” vermek zorunda kalıyoruz.

Ezcümle, ben bunu yok sayarak yazıyorum. Gerçeklik ile kurgunun birleşip ayrıştığı zamanlar oluyor, o noktada bir yönetmen soğukluğu içinde geriden izlemeyi tercih ediyorum. Başarabiliyor muyum? Kesinlikle hayır. Yine de deniyor muyum? Evet.

Olay örgüsünü kurarken önce iskeleti mi çıkarırsınız, yoksa karakterler mi sizi sürükler?

Benim için önemli olan “çatışma”dır. Bu yoksa dramatik çatı yok demektir; o da yoksa elinizde protagonist ve antagonist yok demektir. İçsel gerilim yok, arzu yok demektir. Bunlar yoksa elinizde bir eser ve olay kurgusu yok demektir. Bu ilk bakışta karakter temalı kurgu izlenimi veriyor ama tam olarak böyle değil. Bildiğiniz üzere çatışma sebep-netice ilişkisine dayanır; şahsi yönü olduğu gibi örfi ya da toplumsal bir yanı da barındırabilir.

Karakter yaratırken (özellikle dedektif/polis/suçlu tarafında) nelere dikkat edersiniz? Kötü karakter yazarken sınırınız var mı?

Kötüyü yazarken toplumsal bir sorumluluk taşımıyorum. Özendirir mi ya da sempatik bulunur mu kaygım hiç olmuyor. Tabii ki suç ve suçluyu övme sınırı gözetirim, bunun dışında siz yazarsınız, nasıl alımlandığına müdahale edemezsiniz.

Polis, dedektif karakterlerinin kesinlikle bir şahsi meselesi, defosu olması gerektiğine inanırım. Çünkü insan yaralanmadan büyüyemiyor; bazı meslekler eski yaralarınızla ve defolarınızla sürekli yüzleşmenizi gerektirir. Yazarlık ve polislik aynıdır bu konuda; birisinde geçmişinize doğru kazarsınız, diğerinde her gün yeni bir olayla karşılaşırsınız. İki meslek de insanın geçmişiyle hesabını kapatmasına izin vermez.

Ben kendi adıma, bir okur olarak, düz bir kanun adamını okumayı istemem. Kimisi de “Polis veya dedektif illa sorunlu ya da süper yetenekli olmak zorunda mı?” diye soruyor. Bu tartışmalı alanda benim tarafım net. Hem suçlunun hem kolluğun olağanüstü ruh hâlleri olmalı. Yoksa Raskolnikov gibi bir öğrencinin Porfiri Petroviç karşısında ne şansı olabilirdi ki?

Mekânın (şehir, sokak, ev, oda) polisiye üzerindeki rolü metinlerinizde nasıl çalışır?

Dedektif, katil, suç, mekân… Tamamen bu şiar üzere yazıyorum; mekân hem senaryolarımda hem oyunlarımda hem de romanlarımda baş karakterdir. Çünkü mimariye bağlı gelişen şehir sosyolojisinin bireyi etkilediğine inanırım. İnsan evi gibidir sıklıkla, doğup büyüdüğü yer gibidir. Büyüdüğümüz sokaklar hafızamızın koridoru olur sonradan, mahallemiz karakterimizin şantiyesidir.

Hâsılı, benim yazdığım bir metni okuyorsanız, olayın geçtiği mekânları bilir, gözünüzde canlandırırsınız. Sadece bu da değil; yağmur, kar, sıcaklık, nem de yerini alır karakterlerimin inşasında. Bunlar şehir ve mekânla birleşir ve olay akslarına sirayet eder.

Macbeth’in, Kral Duncan’ı öldürdüğü gecenin sabahı Ross şöyle diyordu İhtiyar’a: “Bak, gündüz olduğu hâlde karanlıklar boğuyor ışığı. Gece mi dünyayı ele geçirdi, yoksa gündüz mü utanıyor yüzünü göstermeye?” Shakespeare o şaşmaz dehasıyla, bir kralın hem de böyle haince öldürülmesini, neredeyse güneş tutulmasıyla eşleştiriyordu.

Neyse uzun anlattım; “mekân” konusu çok üzerinde durduğum ve okurken denk gelirsem çok heyecanlandığım mevzudur kısaca.

Yazarken sizi en çok zorlayan aşama hangisidir? Başlangıç mı, gelişim mi, final mi yoksa revizyon mu?

Bir senarist ve oyun yazarı iseniz, “revizyon” kelimesi baş düşmanınız oluyor. O kadar sıkılıp, o kadar nefret ediyorsunuz ki kendi eserinizi yenilemek çok ıstıraplı bir hâle gelebiliyor.

REVİZYONDAN NEFRET EDİYORUM.

Tıkandığınızda ne yaparsınız? Metni bırakır mısınız, zorlar mısınız, yürüyüşe mi çıkarsınız?

Genelde tek bir şey yazdığım dönemim olmaz benim; ya iş almışımdır, oyun yazıyorumdur ya dizi yazıyorumdur ya da yeni bir film projesi üzerinde çalışıyorumdur. Aynı zamanda hikâye ve romanım üzerine de çalışırım. Birinde tıkandıysam ara verip diğerine geçiyorum. Bu metinler arası seyahat esnasında bir şekilde çözülmüş oluyor sorunum ama tam olarak nasıl çözülüyor, onu bilmiyorum sanırım.

Günlük/haftalık bir yazma rutininiz var mı? Belirli saatler, müzikler, ritüeller, vazgeçemedikleriniz?

Yukarıda belirttiğim üzere sürekli yazıyorum, yazmadığım gün neredeyse yok. Belirli saatlerde yazma lüksüm olsaydı, sabah saatlerini tercih ederdim.

Yazma ritüelimden ziyade yazma konumum önem kazanıyor. Pipolarım ve tütünlerim sağ tarafımda, kahve makinesi uzanabileceğim bir yakınlıkta, kitaplığım hemen arkamda olmalı. Masam hiçbir şekilde sallanmamalı; sandalyem, masa ve kitaplık arasına sığabilecek büyüklükte ve konforlu olmalı.

Vazgeçemediğim şey müziktir. Bu biraz netameli bir konu, farkındayım; destekleyen kadar karşı çıkan da çok. Bugüne kadar yazdığım her metnin kendi müziği oldu. Bu genelde tek bir parça olur ve o senaryo veya roman bitene kadar sadece o parçayı dinlerim. İki yüz, üç yüz tekrar ettiğim oluyor, hatta daha fazla. Bunu da müzik platformlarının yaptığı müzik dinleme analizlerinden tespit ediyorum. O metin bittiğinde o parçayla işim bitmiş oluyor. Sonra o parçaları ayrı bir listede topluyorum, aylarca dinlemişim sonuçta…

Polisiye yazarken sizin için en kritik teknik mesele nedir? Tempo, ipucu yerleştirme, sürpriz, dil, atmosfer?

Atmosfer yazarıyım ben, ilk eğilimim atmosfer yaratmak oluyor. Dil ve üslup konusunda iddialı laflar edemem, henüz dördüncü romanımı yazıyorum; bunun için biraz erken sanırım.

Okuru yanıltmak ile kandırmak arasındaki çizgiyi nasıl tanımlarsınız?

Bu, iyi niyet ve kötü niyet arasındaki çizgi kadar basit ve net aslında. Yalan söylemek, çalmak, dolandırmak kadar net. Arasında bir çizgi yok; “kalem namusu” der eskiler. Bu iki kavram arasında çizgi yok. Bilmeden yapılmışsa beceriksizlik, bilinçli yapılmışsa kötü niyet vardır.

Ahkâm kestiğime bakmayın, ben de bu beceriksizler arasında olabilirim pek tabii…

Mizahın (varsa) polisiyedeki işlevi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanırım Bukowski, “Bir şeyi anlatırken güldürmüyorsanız, muhtemelen yalan söylüyorsunuz,” gibi bir şey söylüyordu. Onun için mizah, acıya tahammül etme biçimiydi. Başka bir yönden ise “Güldürmeyen şey eğitemez,” diyordu Brecht.

Mizahın her tür edebi metinde çok önemli bir işlevi vardır. Hatta kurgu dışı metinlerde bile rastlarız sıklıkla. Ne diyeyim, polisiye eser içinde yapabilene aşk olsun.

İlk taslağınız ile yayımlanan metin arasında nasıl bir fark olur? Çok keser misiniz veya ekler misiniz?

REVİZYONDAN NEFRET EDİYORUM!!!

İllaki fark oluyor. Gerçi ben biraz daha farklı bir yol izliyorum, bazı bölümleri daha yazarken paylaştığım akıldânelerim var. Onlardan yorum alırım sıklıkla ama yine de senaristliğim kadar çalışkan değil roman yazarlığım.

Editörle çalışma süreciniz nasıldır? Dış göz metni nasıl değiştirir?

Çalışmak istediğim tek bir editör var, henüz çalışamadık. Bir gün denk gelirsek yaşadıklarımı paylaşırım sizinle.

Kendi metninizi bir okur gibi okuyabilir misiniz? Ne zaman “tamam” dersiniz?

Evet, okuyabiliyorum ve okur okumaz derhâl nefret ediyorum yazdıklarımdan. O kadar sorunlu oluyor ki o süreç, artık kendimi yermekten bıktığımda “Tamam,” diyorum.

Türkiye’de polisiye yazmanın size göre en heyecanlı ve en zor tarafı nedir?

En heyecanlı tarafı yazmak eyleminin kendisi zaten. O kadar canlı, diri ve tempolu bir süreç ki nabzınız normale dönmüyor roman bitene kadar.

Polisiye özelinde bakarsak bu sürecin iki katı heyecanlı olduğunu görüyoruz. Neden? Çünkü suç, suç delili, suçu işleyen ve onu arayan var. Bu örgü içinde yapacağınız bir hata bütün ipleri söküp baştan örmenizi gerektiriyor. Sürekli teyakkuz hâlinde oluyorsunuz sonuç olarak. Bir de “Oldu mu, olmadı mı?”, “Acaba yapabildim mi?” sorularıyla kendinizi dövdüğünüz saatler var; bundan hoşlanıyorsanız evet, çok heyecanlı diyebilirim.

“En zor tarafı nedir?” sorusunu, diğer polisiye yazarlarıyla aynı cevabı vererek yanıtlayayım; Türk okuru henüz güvenmiyor bize. Bunu kırabilen bir iki meslek büyüğümüz var, o kadar. Bunun dışında kalanlarımızın, yani büyük çoğunluğun, okuru ikna etmek gibi bir sorumluluğu var. Anlayacağınız iyi bir polisiye roman yazacağız, önce yayıncıyı, sonra okuru buna ikna edeceğiz, hemen ardından “Türkler iyi polisiye yazamaz,” ön kabulünü yıkacağız, en son yazdığımızın satmasını sağlayacağız. Nasıl? Kulağa zor geliyor mu?

Polisiye yazmaya yeni başlayan biri sizce ilk olarak neye odaklanmalı, neden?

Bunu daha ziyade yazmaya yeni başlayan birisi olarak yanıtlamayı dilerim. Yazmaya yeni başlayan biri, yazmaya odaklanmalı. Alacağı tenkitlerden bağımsız, başarı hayalleri kurmadan sadece yazmaya odaklanmalı. Malum, yazarlık mesleğinin tek yapılma biçimi yazmaktır.

Polisiye özelinde konuya bakacak olursak iş biraz daha çetrefilli hâle geliyor. Altta bir yazma kültürü ve alışkanlığı yoksa polisiye yazmak daha zorlu bir süreç sanırım. Çünkü hem kendine has kural ve kaideleri var hem de son derece özel bilgilere vakıf olmanız gerekiyor. Bilemedim, mesleğe yeni başlayan birisine, “Yaz kardeş, sürekli yaz,” demekten başka bir önerim yok sanırım.

DEDEKTİFİN VİCDANI

POLİSİYE DEDEKTİFLERİNİN/KAHRAMANLARININ SUÇ ÖRGÜSÜNÜ ÇÖZERKEN KULLANDIĞI YÖNTEMLERİN AHLAKİ VE ETİK BOYUTU

Polisiye edebiyat, suç ve adalet kavramlarını ele alırken, dedektif karakterler bu iki kavram arasında etik bir köprü işlevi görür. Polisiye romanlarda dedektif karakterin etik durumu, türün en ilginç ve en tartışmalı yanlarından biridir. Çünkü dedektif çoğu zaman yasanın içinde, kenarında ya da tam karşısında durur. Kısaca söylemek gerekirse, dedektifin etiği, hukuktan çok vicdan, adalet anlayışı ve kişisel ahlak etrafında şekillenir.

Polisiye romanlarda dedektif karakter, yalnızca olay örgüsünü ilerleten bir unsur değil, aynı zamanda etik bir temsil alanıdır.

Konuyu, şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

1. Adalet mi, hukuk mu?

Birçok dedektif, yasaları harfiyen uygulamaz ama “doğru olanı” yapmaya çalışır. Diyelim ki, suçlunun ceza alması hukuken mümkün değil; o zaman dedektif bazen gerçeği gizler, delili yok eder ya da suçu örtbas eder.

2. Amaç, aracı meşru kılar mı?

Dedektif karakter etik sınırları zorlayabilir. Yalan söyler, gizlice izler, yasadışı yollarla bilgi toplar ya da şiddete başvurabilir. Bazen de suç dünyasına yakın olabilir.

3. Kişisel ahlak

Genellikle kendi etik kurallarını yaratırlar. Zayıfları korumak, masumlara zarar vermemek, çocuklara ve savunmasızlara karşı suçlara sıfır tolerans.

Bu kod, yasalardan bağımsızdır ama karakterin tutarlılığını sağlar. Örneğin Sherlock Holmes, akıl ve gerçeğe sadakat gösterir.

4. Tanrısal yargıç rolü

Bazı dedektifler neredeyse hâkim, savcı ve cellat rolü üstlenir. Bu da etik açıdan risklidir çünkü dedektif kendini “mutlak doğruyu bilen” konumuna koyar. O zaman da okur şunu sorabilir: “Bu adam gerçekten adil mi, yoksa gücü elinde tuttuğu için mi haklı?

5. Okurla yapılan etik sözleşme

Dedektif romanları okurdan şunları ister: Dedektifin etik ihlallerini anlamasını, hatta bazen onaylamasını. Yani, okur da etik sorgulamanın parçası olur.

Özetleyecek olursak, polisiye romanlarda dedektif mutlak iyi değildir ama mutlak kötü de değildir. 

Sherlock Holmes- Gerçekliğin Üstünlüğü Etiği

Bu karakterde genel olarak gördüğümüz etik sorunlar, hukuku esnetme ve bireysel adalet anlayışının genelden farklılık göstermesidir.

Örneğin, Holmes bazı vakalarda, suçluyu polise teslim etmez. Gerçeği bildiği halde açıklamaz. Bunu yaparken savunduğu ilke şudur: Hukuk her zaman adil değildir; gerçek ise her zaman değerlidir.

Philip Marlowe’un Kirli Dünyada Temiz Kalma Etiği

Raymond Chandler‘in ünlü dedektif karakterinin etik sorunu, şiddet ve yasa dışı yöntemleri meşrulaştırmasıdır.

Örneğin, Marlowe yumruk atar, yalan söyler, tehdit eder ama rüşvet almaz, masumları asla satmaz.

Karakterin etik ikilemi şudur; kötü yöntemlerle iyi kalmak mümkün müdür? Marlow’un etiği kusurlu ama tutarlıdır.

Dashiell Hammet‘in karakteri Sam Spade’inse romanlarda gözlediğimiz etik sorunu, soğuk, kişisel bağlardan arınmış adalettir. Malta Şahini‘de Spade sevdiği kadını polise teslim etmekten çekinmez. Kişisel duygularını etik kararlarına karıştırmaz.

Buradaki etik ikilem de bizi “sadakat mi, ilke mi?” sorusuna götürür. Spade için etik, duygularından arınmış mesleki bir zorunluluktur.

Sonuç olarak dedektif romanları bize şunu gösterir; etik tek bir şey değildir. Dedektif, toplumun adalet krizini temsil eder. Okur, her vakada kendi ahlakını da sınamak zorunda kalır.

Freeman Wills Crofts’un Kanaldaki Ölü romanında Dedektif Frenc’in etik yaklaşımı iki temel unsurda öne çıkar. Kanıta öncelik ve objektiflik.

Fench, kişisel ön yargılardan kaçınır ve teorilerini yalnızca sağlam kanıtlara dayanarak oluşturur. Polis prosedürünü ciddiyetle takip eder ve bir sonuca varmadan önce tüm olasılıkları mantık çerçevesinde inceler. Böylece, kararları kişisel öfke ya da acelecilik üzerine değil, adaletin nesnel gereklerine dayanır. Vakayı klasik İngiliz polisiye mantığıyla, sistemli, dikkatli ve etik ilkeleri gözeterek çözer. Onun yöntemi, Sherlock Holmes tipi ani sezgilerden ziyade, istikrarlı, metodik polis soruşturma sürecini yansıtır. Bu da Crofts’un eserlerini “police procedural” (polis prosedürü) tarihinin önemli örneklerinden biri haline getirir.

Raymond Chandler‘in 1944 tarihli klasik denemesi The Simple Art of Murder (Cinayetin Basit Sanatı) polisiye edebiyatın özellikle İngiliz “bulmaca” geleneğine yönelttiği eleştiriler ve Amerikan kara romanının estetik-etik savunusuyla tanınır. Metin hem tür eleştirisi hem de edebi manifesto niteliği taşır.

Denemenin bir pasajında Chandler, dedektifi şöyle tanımlar; “Mean Streets’te yürüyen ama kendisi kirlenmeyen adam.”

Bu figürün kurmaca karşılığı olarak en belirgin örnek Philiph Marlowe‘dur. O, profesyoneldir ama satılık değildir. Yalnızdır ama ahlaki pusulası vardır. Hukuki sistem yozlaşmış olsa bile kişisel etik koduna bağlıdır.

Chandler’a göre dedektif, modern dünyanın ahlaki kaosu içinde bir tür seküler şövalyedir. Mükemmel değildir; fakat dürüstlük, cesaret ve onur gibi erdemleri temsil eder.

Türk polisiye edebiyatında ve anlatı geleneğinde dedektif figürü, batıdaki klasik rasyonel modelden modern etik sorgulamalara doğru evrilen bir çizgi izler. Bu bağlamda Cingöz Recai, Başkomiser Nevzat ve Behzat Ç. karakterleri, üç farklı etik anlayışı temsil eder.

Peyami Safa’nın Server Bedii adıyla yarattığı Cingöz Recai’de bireysel adalet anlayışı baskındır. Karakter zekâ ve oyun kurma becerisiyle hareket eder. Yasa dışı yöntemler kullandığında bunu “hak edilmiş adalet” gerekçesi öne sürerek meşrulaştırır. Devlet otoritesine mesafeli ama tamamen karşı da değildir.

Etik bir model olarak Cingöz Recai, “centilmen suçlu” ile “ahlaki dengeleyici” arasında bir figürdür. Onun etiği, pozitivist hukuk anlayışından çok kişisel etik ve pragmatik adalet üzerine kuruludur. Okuyucu, burada suç ile ahlak arasındaki geçirgen sınırı deneyimler.

Ahmet Ümit’in Başkomiser Nevzat karakteri ise devlet memuru kimliğiyle vicdani sorumluluk arasında denge kurmaya çalışır. Hukuka bağlıdır, sık sık hukukun yetersiz kaldığı durumları sorgular. Empati yeteneği yüksektir; suçun arkasındaki toplumsal ve psikolojik nedenleri anlamaya çalışır. Şiddeti araç olarak kullanmaktan kaçınır.

Etik bir model olarak Başkomiser Nevzat, hukuk temelli ama vicdani duyarlılığı yüksek bir etik anlayışı temsil eder. Modern polisiye içinde “etik ikilem yaşayan ama kurumsal çerçevede kalan” bir dedektif tipidir. Okuyucu, onda düzeni koruyan fakat sistemi eleştiren bir figür görür.

Emrah Serbes’in romanlarında Behzat Ç. karakterinin hukuk ile vicdan arasında sürekli çatışma yaşadığına şahit oluruz. Karakter şiddeti araç olarak kullanabilir. Kurumsal yapıya güvensizdir. Kendi adalet anlayışı çoğu zaman sistemin önüne geçer. Travmatik geçmişi etik kararlarını etkiler.

Karaktere etik bir model olarak baktığımızda gördüğümüz postmodern polisiye bir figürdür. Etiği, mutlak değil, durumsaldır, çatışmalıdır.

Onun karakterinde etik, “doğruyu yapmak”tan çok ” yanlış düzene karşı direnmek” biçiminde görünür. Okuyucu burada idealize edilmiş değil, kırılgan ve çelişkili bir adalet arayışıyla karşılaşır.

Bu üç karakter, Türk polisiyesinin etik dönüşümünü gösterir:

Cingöz Recai, bireysel zekâ ve kişisel ahlak ekseninde modern öncesi bir etik modeli temsil ederken Başkomiser Nevzat, hukuk devleti içinde vicdani sorumluluğu önceleyen modern bir etik anlayışı yansıtır. Behzat Ç. ise sistem krizinin ortasında etik parçalanmayı temsil eden postmodern bir figürdür.

Dolayısıyla Türk polisiyesinde dedektif karakter, yalnızca suç çözen biri değil; dönemin adalet algısını, devlet- toplum ilişkisini ve etik kırılmalarını yansıtan bir aynadır.

GÜNEŞİN ALTINDAKİ KÖTÜLÜK

AKDENİZ KARA ROMANI İÇİNDE İTALYA POLİSİYESİ: KISA BİR GİRİŞ[1]


[1] Bu yazı ilk defa 11 Nisan 2026 tarihinde gerçekleşen 2. İzmir Polisiye Şenliği’nde sunulmuştur.

Profesyonel polisiye okuru olarak birkaç senedir, Akdeniz kara romanı içinde sayılabilecek Jean-Patrick Manchette, Dominique Manotti, Didier Daeninckx, Léo Malet, DOA ve Jean-Claude Izzo gibi yazarların eserlerini okurken İtalyan Leonardo Sciascia’ya yönelmiş buldum kendimi. Ardından Andrea Camilleri’nin yeni çevrilen eserleriyle birlikte Türkçeye çevrilmiş diğer İtalyan polisiyelerini de elden geçirdim. Kendi polisiye zevkimin, toplumdaki büyük suçluların peşine düşen dedektiflerin hikâyelerine yöneldiğini söyleyebilirim. Kara roman gibi İtalyan polisiyesi de bu okuma amacıma uygun düşen ürünler veren bir ülke polisiyesi. Kara roman dediğimiz tür, polisiye kurguya mekân olan ülkede toplumun maruz kaldığı büyük suçları, güçlülerin suçlarını anlatan bir tür. Diğer dedektif hikâyelerinin aksine toplumdaki umutsuzlukları, adaletsizlikleri, eşitsizlikleri, yapısal problemleri, yoksullukları, çürümüşlükleri konu edinmesi belki de kara romanın en önemli özelliği. Ayrıca polisiye türünün genelinde dedektifin başarıyla çözdüğü, suçluyu yakalamayı becerdiği hikâyelerle karşılaşsak da kara romanda suçlunun yakalanamadığı hikâyeler okuyoruz. Yani bu türde toplumsal, siyasi, ahlaki meseleler, suçun failinin ve maktulün hikayesini anlatmaktan daha önemli. İşte bu yazıda İspanyol Manuel Vazquez Montalban’dan Yunanistanlı Petros Markaris’e uzanan, Türkiye’de örneklerini nadiren görebildiğimiz bir kara roman ekolü içindeki İtalyan polisiyesinden bahsedeceğim.

Giallo

1929’da İtalya’da Mondadori Yayınevi Anglosakson polisiyelerinin çevirilerini sarı (giallo) renkli kapakla yayınlamaya başlar. “Gialli libri” İtalyan polisiyesinin ilk eserlerine verilen ad olur böylece.

Mussolini faşizmi Giallo’yu yasaklar. “Duce” polisiyeyi sevmiyordur, yetiştirmeye çalıştığı faşist gençlik için fazla kanlı buluyordur belki. Çünkü sonradan Sciascia’nın da vereceği başka örneklerden çıkarsadığımız şudur ki; bir suçun kollektif, örgütlü işlendiğinde meşru olacağını düşünen Mussolini gibi iktidarlar, basit suçları konu alan basit polisiyeleri İtalyan faşist gençliğinin karakter gelişimi için uygun görmezler. Hatta Sciascia, “küçük mafyaları bertaraf etmeyi başaran bir büyük mafya” olarak tanımlıyor Mussolini ve faşist iktidarını.

Savaş sonrasında 1960’ların ortalarına kadar yerli polisiye ortalarda pek görünmez. Üstelik, edebiyat tarihçisi Pistelli’ye göre İtalyan edebiyatçılar, önyargı ve hor görmeyle uzun süre polisiyeden uzak durmuşlardır. Zira köklü İtalyan edebiyat ve akademi geleneği polisiye tarzı öyküleri bayağı olarak değerlendirmekte, yalnızca rafine ve ince ince işlenmiş bir dil yapısına sahip eserleri gerçek edebiyat ürünü olarak kabul etmektedirler.[1] Dolayısıyla, olmayan polisiye geleneği içinde 50’lerin ortasından itibaren, 60’larda daha çok, artık bu toplumun derdinin ne olduğunu temel mesele edinen yazarlar tarafından yazılmış polisiye ürünlerle karşılaşmaya başlıyoruz. Bu toplumun derdi ne? İtalyan toplumunun toplumsal, politik, tarihsel meselesi ne diye dert edinen yazarlar bunların çoğu. 2000’li yıllarda yazılmış olanların maalesef çok azı Türkçeye çevrilmiş; bunlar artık biraz daha bugünün toplumuna yönelmişler. Kabaca 50’lerin ortasından 2000’lere kadar yazılan İtalyan polisiyesinin daha çok ilgimi çektiğini söylemeliyim.

İtalyan edebiyatında “Kara Roman” (roman noir), geleneksel polisiye örgüsünden ziyade toplumsal yozlaşma, siyasi yolsuzluk ve insan doğasının karanlık yönlerine odaklanan bir türdür. İtalya’da genellikle Giallo terimi tüm polisiye türünü kapsasa da “noir” terimi özellikle umutsuz, adalet duygusunun zayıf olduğu ve suçun toplumsal bir yara olarak işlendiği eserler için kullanılır ve 1970’lerden itibaren toplumsal politik yönü ağır basan gerçekçi bir anlatıya dönüşür. Genel özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:

1. Toplumsal eleştiri: Suç bireysel bir eylemden ziyade, sistemin (polis, yargı, siyaset, mülk sahipleri) bir parçası veya sonucu olarak gösterilir.

2. Akdeniz noir (Mediterranean noir): İtalyan yayıncı Sandro Ferri tarafından popülerleştirilen bu kavram; güneşin ve güzel manzaraların altında gizlenen şiddet, yolsuzluk ve trajediyi vurgular.

3. Kusurlu karakterler: Dedektifleri veya kahramanları genellikle ahlaki olarak gri alanlarda hareket eden, travmatik geçmişlere sahip veya sistem tarafından dışlanmış kişilerdir.

4. Mutsuz sonlar: Klasik polisiyenin aksine, kara romanlarda düzenin her zaman yeniden tesis edildiği veya adaletin tam anlamıyla yerini bulduğu bir final nadirdir.

Siyasi derinliği olan modern İtalyan noir eserleri, suçun ardındaki gerçek failin genellikle sistemin kendisi (polisi ve yargısıyla devlet-mafya-finans üçgeni ve çoğu zaman buna eklenen kilise) olduğunu savunur. Bu türde, bireysel bir katilden ziyade toplumsal bir çürüme sorgulanır.

Ortak temalar arasında şunlar sayılabilir:

Yolsuzluk: Polis veya yargıç kahramanlar, sadece suçluyla değil, kendi amirleri veya bakanlarla da mücadele eder.

Kayıp Adalet: Katil yakalansa bile, azmettirici olan “siyasi güç” genellikle dokunulmaz kalır.

Kentsel Çürüme: Roma, Milano veya Napoli sadece bir şehir değil, suçun beslendiği canlı birer organizma gibi resmedilir.

Türkçede İtalyan polisiyeleri ve kara romanları

Polisiyeyi yüksek edebiyat sınıfına sokma çabaları Carlo Emilio Gadda’nın (1893-1973) 1957 tarihli Quer pasticciaccio brutto de via Merulana adlı romanıyla başladı denebilir. Türkçedeki tek eseri Acıyı Bilmek (La cognizione del dolore, 1963)

Giorgio Scerbanenco (1911-1969)

İtalyan kara romanının kurucusu kabul edilir. Milano’nun 1960’lardaki ekonomik büyümesinin karanlık yüzünü anlatan Vénus privée (Özel Bir Venüs) serisiyle tanınır. Serinin iki ve dördüncü kitapları Türkçeye çevrilmiş. Dedektifimiz Duca Lamberti, yaşlı bir hastasına ötenazi uyguladığı için meslekten menedilmiş ve üç sene hapis yatmış eski bir hekimdir. Bir gün kapısını çalan gıcık bir züppe, genç bir kadına gizli bir ‘evlilik öncesi ameliyatı’ yapması karşılığında onu Tabipler Birliği’ne sokacağını söyleyince, Duca hekimliğe dönmek yerine baba mesleği olan polisliğe el atmaya karar verir. Yazar, romanlarında toplumun içinde ezilmiş, aşağılanmış, öteki pozisyonuna düşmüş güçsüz bireylerin başlarına gelen bir olay karşısında mücadelesini anlatmayı tercih ediyor.

İhanetin Tadı (Traditori di tutti, 1966, serinin ikinci kitabı)

Milanolular Cumartesi Cinayet İşler (I milanesi ammazzano al sabato, 1969, serinin sonu ve son eseri)

Leonardo Sciascia (1921-1989)

Sciascia Sicilyalı. Dolayısıyla Sicilya mafyasından, Cosa Nostra’dan bahsediyor. Sciascia’nın temel derdini şöyle özetlemek mümkün: Bu toplumun örgütlerinden biri olarak mafya, diğer örgütlerle iş birliği yaparak, toplumun başına gelenleri hak etmeyen sıradan yurttaşlarına eziyet ediyor. Toplumun diğer örgütleri neler? Siyaset kurumunun kendisi, kilise, yargı, devlet bürokrasisi ve mülk sahipleri. Dolayısıyla bu dört kurumun birlikte sıradan Sicilyalı yurttaşa eziyetini hikâye ediyor Sciascia. Bazı hikayelerinde kısa süre sonra serbest kalan suçluları da görüyoruz. Boşa kürek çektiğini bilen dedektiflerin hikâyelerini okuyoruz. Sciascia romanlarında kritik mesele konunun sadece mafya hikayesi olmaması, diğer örgütlerin mafyadan daha tehlikeli oldukları! 1980’lere kadar mafyanın üzerine gitmeyi başaramamış bir İtalyan toplumundan bahsediyoruz. 1980’lerin başında bu konuda kanuni düzenlemeler yapılabilmesi için Sicilya’ya, Palermo’ya gönderdikleri valinin mafya tarafından öldürülmesi gerekiyor. Sonra 90’lı yıllardaki Temiz Eller Operasyonu’nu hatırlayalım, sadece Sicilya mafyasından değil, Roma’da (Mafia Capitale), Napoli’de (camorra), Calabria’da (‘Ndrangheta), Güney İtalya’da çizmenin topuğundaki (Sacra Corona Unita, Dördüncü Mafya) değişik mafyalardan da bahsediyoruz.

Sicilyalı Amcalar (Gli zii di Sicilia, 1958)

Baykuşun Günü (Il Giorno della Civetta, 1961) Modern noir akımının öncüsü sayılan bu klasikler, Sicilya’daki mafyanın sadece bir suç örgütü değil, siyasi bir sistem olduğunu anlatan ilk eserlerdendir. Yazar, “Mafya yoktur” denilen bir dönemde, örgütün Roma’daki yüksek bürokrasiyle olan sarsılmaz bağını soğukkanlı bir dille ifşa eder. Mafya olgusunu edebiyatta açıkça ve ciddi bir biçimde ele alan ilk önemli romanlar bunlardır. Baykuş’un Günü, Sicilya’da meydana gelen, gizemli ancak oldukça görünür bir şekilde işlenen bir cinayeti ele alır. Romanda polisiye izlek toplumsal eleştirinin yansıtılması işlevi görmektedir. Suç karşısında suskuna dönen kalabalıkla zeki ve adalete inan bir soruşturmacı, toplumun korkularıyla adalet isteği karşı karşıyadır. Toplum adaletin tesisinin bedelini üstlenmek istemez. Yazarın diğer eserleri;

Mısır Konseyi (Il consiglio d’Egitto, 1963)

Oyunun Kuralı (A ciascuno il suo, 1966)

Şarap Rengi Deniz (Il mare colore del vino, 1973)

Her Türlü (Todo Modo, 1974)

Majorana Kayıp (La Scomparsa di Majorana, 1975)

Aldo Moro Vakası (L’affaire Moro, 1978)

Siyah Üstü Siyah (Nero su nero, 1979)

Basit Bir Olay (Una storia semplice, 1989)

Andrea Camilleri (1925-2019)

Commissario Montalbano serisi, 1994’ten ölümüne kadar 28 roman ve çeşitli hikayelerle ve başka yazarların katkılarıyla da sürmüştür. Eserleri yerel lehçelerle harmanlanmış bir dil kullanarak Sicilya’daki mafya, Akdeniz göçmenliği ve yolsuzluk gibi toplumsal meseleleri ele alır. Türkçeye henüz 11 kitap çevrildi.

Carlo Lucarelliile birlikte Kırmızı Balık Cinayeti (Acqua in bocca, 2010)

Unvansız Maktul (Privo di titolo, 2005)

At Hamlesi (La mossa del cavallo, 1999)

Montalbano ile Bir Ay (Un mese con Montalbano, 1998, 30 Öykü)

Türe merak duyanlar için birkaç önemli yazar ve eserlerini buraya ekliyorum.

Carlo Fruttero (1926-2012) & Franco Lucentini (1920-2002)

At Yarışlarında Cinayet (Il palio delle contrade morte, 1983)

Pazarların Kadını (La donna della domenica, 1972)

Varoluşun Anlamı (Il significato dell’esistenza, 1975)

Nanni Balestrini (1935-2019)

Sandokan, Camorra’nın Öyküsü (Sandokan, storia di camorra, 2004)

Giorgio Faletti (1950-2014)

Ben Öldürürüm (Io uccido, 2002)

Ben Tanrıyım (Io sono Dio, 2009)

Bir Pezevengin Notları (Appunti di un venditore di donne, 2010),

Şike (Tre atti e due tempi, 2011)

Massimo Carlotto (1956- )

Türün en radikal temsilcilerinden biridir. Kendi hapis geçmişinden beslenen eserlerinde suçun cezasız kaldığı ve suçlu kültürünün kazandığı bir toplum resmeder. Kahramanı Marco Buratti, İtalya’nın zengin, sanayileşmiş kuzeyindeki Padua’da yaşayan bir özel dedektiftir, ancak kapısında bir tabela bulunmaz, gayri resmi çalışır. Hatta bazen mafya için çalışır. Buratti 80’lerde hapse girmiştir ama masumdur. Bu, onda gerçeği bulma arzusu uyandırır. Ana karakteri gibi, yazar Carlotto da haksız bir mahkumiyetle 20 yıl hapis yatmıştır. Romanlarında hapishanenin, mafyanın gerçekliğini ve mafya ile politikacılar arasındaki bağlantıları gösterir.

Haydutun Aşkı (L’amore del bandito, 2009

Maurizio De Giovanni (1958- )

Acının Sessiz Çığlığı-Komiser Ricciardi’nin Kışı (Le lacrime del pagliaccio, 2006) romanında, 1931’de Mussolini iktidardayken polis komiseri Ricciardini’nin çözmeye çalıştığı bir vakayı ele alır. Napoli’nin ünlü tiyatro binası San Carlo’da Mussolini’nin en beğendiği sanatçı, tenor Maestro Arnaldo Vezzi öldürülür. Eseri ilginç kılan, cinayetin yalnızca opera binasında işlenmesi değil, “Cavalleria Rusticana” (Köylü Namusu) ve “I Pagliacci” (Palyaçolar) operaları sahnelenirken gerçekleşmesidir. Her iki opera da İtalyan toplumunun ve tarihinin gerçekliğini derinlemesine yansıtması açısından oldukça önemlidir. Zira her iki eserde de yalnızca kişiler değil, fakirlik, kültürel yoksulluk, açlık, politik yozlaşma ve mafya ile boğuşan Güney İtalya’nın sorunları başrolü oynamaktadır. Ayrıca, her iki operada da anlatılan hikâyeler bir cinayetle son bulmaktadır. Bir anlamda De Giovanni, bize iki cinayet öyküsü arasına gizlenmiş bir cinayet anlatısı sunar.

Andrea G. Pinketts (pseudonimo di Andrea Giovanni Rodolfo Pinchetti, 1960-2018)

Lazzaro, Dışarı Çık (Lazzaro, vieni fuori, 1992) romanındaLazzaro Santandrea, hayatı konusunda henüz karar verememiş genç bir Milanlıdır. Birçok iş denemiş ancak kalıcı bir iş bulamamıştır; tatile çıkıp çocukluğunda sık sık gittiği Trentino’daki Bellamonte’ye gitmeye karar verir. Çok geçmeden korkunç bir cinayet işlendiğini öğrenir. Kurban bir çocuktur, ancak katil yakalanmamıştır. Lazzaro, tatilde yapacak daha heyecan verici bir şey bulamayınca, dedektiflik yapmaya karar verir: birkaç güzel kızın, eski dostlarının ve bir cücenin yardımıyla görevini başarıyla tamamlar, ancak hikâyenin sonu şaşırtıcıdan da öte bir hal alır.

Kuzunun Kusuru (Il vizio dell’agnello, 1994)’nda Lazzaro Santandrea (yazarın alter egosu), yine işsiz ve yolsuz bir halde, hayatında ne yapacağını henüz bilemediği için (sahte bir soyadı kullanarak) doktor rolüne bürünür. Bu nedenle Lazzaro Sant’Andrea, Doktor Totem takma adıyla, bürosunda falcı, seksolog, şifacı olduğuna inananlara hizmet verir. Aslında otuz yaşlarındaki, Freudcu görüşü benimseyen hinoğluhin Lazzaro intikam zamanını beklemektedir. İntikam onun karşısına, doksan yaşlarında, çarpıcı güzellikte iki kişi olarak çıkar. Bu insanlar kendi kızları Branka’nın bir iyilik ödülü kazandıktan sonra “çılgın bir hain”e dönüştüğünü itiraf ederler. Branka, Duomo Meydanı’ndaki güvercinleri zehirlemektedir. Lazzaro küçük kızın sorunlarını anne ve babasının çok yaşlı oluşuyla ilişkilendirerek kızı görmek ister. Kıvırcık saçlı bir Barbie gibi karşısına çıkan Branka aslında acımasız bir sırrın bekçisidir. Güvercinleri zehirlemekten bıkmış, gözlerini daha lezzetli bir kurbana dikmiştir: insana. Branka, kuzunun kusuruna sahiptir. Pis, gizli bir kusurdur bu. Sunulacak kurbanın kusuru ama… Seksenli yılların sonlarının yaşandığı o düşsel Milano ise Lazzaro ve ayaktakımının sahnesidir bu romanda.

Antonio Fusco (1964- )

Her Günün Derdi Kendine (Ogni giorno ha il suo male, 2014) romanında uyuşuk Toscana şehri Valdenza sıra dışı bir cinayetle altüst olur. Cinayet gerekçesinin ilk bakışta tutku olduğu düşünülür, ancak birbiriyle çelişkili pek çok durum, davayı üstlenen deneyimli Commissario Tommaso Casabona’nın aklını kurcalar. Meslekte uzun yıllar geçirmiş olmanın verdiği duygusuz ve mesafeli tavrına rağmen güçlü bir sorumluluk duygusuna sahip Casabona durumu anlamakta gecikmez: Bu cinayet, bir ölüm girdabının, akıldışı ve sıkı kuralları bir seri katil tarafından belirlenmiş tehlikeli bir oyunun sadece başlangıcıdır. Biri ona meydan okumaktadır ve Casabona’nın bunu kabul etmekten başka çaresi yoktur. Komiser, başını döndüren iş arkadaşı Cristina Belisario’nun yardımıyla, olayları çözmeye çalışacak ve bunu yaparken, kendi eylemlerinin beklenmedik sonuçları karşısında insanın çaresizliğini derinlemesine düşünmesi gerekecektir.

İlaria Tuti (1976- )

Cehennem Çiçekleri (Fiori sopra l’inferno, 2018)

Uyuyan Peri (Ninfa dormiente, 2019) romanında altmışlarının ortasında ve Alzheimer’ın ilk evresindeki Başkomiser Teresa, nedenleri geçmişe uzanan cinayetleri araştırıyor.

İtalya’da geçen polisiye romanlar yazan (sevdiğimiz) yabancı yazarlar

Donna Leon – Komiser Guido Brunetti serisi (1992’de başlayan seri 2024’te 33. kitaba ulaştı; Türkçede ilk 9’unun çevirisi var.)

Jonhattan Holt – Carnivia Üçlemesi

Michael Dibdin (1947-2007), Dedektif Aurelio Zen’in maceraları (11 kitap, Türkçede 8’i var.)

Spesiyal Örnekler

Umberto Eco, Gülün Adı (1980)

Antonio Tabucchi (1943-2012) Damasceno Monteireo’nun Kayıp Başı (La testa perduta di Damasceno Monteiro, 1997). Adalet kavramını, polis şiddetini, işkenceyi ve uyuşturucu trafiğini felsefi boyutta irdeleyen ve gerilimin dozunu düşürmeyen bir roman. Yazarın gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı bu romanda Tabucchi, o tarihlerde henüz aydınlanmamış cinayetin katilini de doğru tahmin ediyor.

Türkçede olmayanlar

Carlo Lucarelli, Faşist dönem İtalya’sında geçen Commissario De Luca üçlemesiyle toplumsal bellek ve suç arasındaki bağı inceler. Modern dönemde yazılmış olsa da hikâye faşist İtalya’nın çöküş döneminde geçer. Bir polisin, rejimler değişirken (Mussolini’den Amerikan işgaline) adaleti nasıl sağladığını veya sağlayamadığını sorgular. Siyasi geçiş dönemlerinin yarattığı ahlaki boşluğu ve suçun ideoloji değiştirmesini anlatır. Yazarın Camilleri ile de bir kitabı var Türkçede Kırmızı Balık Cinayeti adıyla yayımlandı.

Antonio Manzini (1964- ), yazar, aktör, senarist, yapımcı; 2016’dan beri TV dizisi, Rocco Schiavone serisi ile tanınmaktadır.

Loriano Macchiavelli (1934- ), 1970’lerde İtalya, grevler ve siyasi istikrarsızlık dolu zorlu bir dönem geçirdi. Ülke, trenlerde, bankalarda ve kamusal alanlarda tedhiş eylemlerine maruz kalıyordu. 1974’te, büyük bir sosyalist geleneğe sahip kuzey şehri Bologna’da bir yazar, polisiye romanlar yazmaya başladı: Loriano Macchiavelli. Yazar, ana karakteri Sarti Antonio’nun İtalyan polisiye edebiyatında en uzun süre hayatta kalan karakter olacağını hayal bile edemezdi. Antonio, kolit hastası ve şanssız bir adam; üstelik gerçek bir mücadele ruhu da yoktur. Yine de bu kurgusal dedektif, 1974’ten günümüze kadar aktif olarak görev yapmıştır. Macchiavelli, o dönemde ülkenin en güzel şehirlerinden biri olarak kabul edilen Bologna’nın gerçek ruhunu ortaya çıkarma cesaretini gösterdiği için İtalyan noir türünde devrim yarattı.

Renato Olivieri (1925-2013)’nin kurgusal karakteri, 1980’lerde, Milano’da merkez karakolda görevli yeni bir emniyet müdürü olan Giulio Ambrosio’dur. Sanatı ve resimleri seven, Alfa Romeo’suyla şehrin sokaklarında dolaşan dedektifimiz George Simenon’un Maigret’ine çok benzeyen bir karakterdir. Şiddet kullanmayan bir polis komiseri olan Ambrosio, konuşur ve sonra bekler. Olivieri’nin polisiye romanları, 1980’lerin İtalya’sının yüzeyini kazıyarak, sahte görünüşü yırtıp attı.

Giancarlo De Cataldo (1956- ), gerçek hayatta bir yargıçtır, Romanzo Criminale (2002) ile Roma yeraltı dünyasının siyaset ve organize suçla olan kirli ilişkilerini epik bir dille anlatmıştır. Eser, modern İtalyan siyasi kara roman türünün zirvesi kabul edilir. 1970’lerden 1990’lara kadar Roma’yı kontrol eden “Banda della Magliana” adlı gerçek suç örgütünden esinlenir. Kitap, aşırı sağcı terörizm, gizli servislerin kirli operasyonları ve Vatikan’a kadar uzanan yolsuzluk ağlarını bir suç destanı gibi okura anlatır. Romanlar “Kurşun Yılları” (Anni di Piombo) dönemini anlamak için temel kaynaktır.

Yazarın 70’lerin kaotik terör ortamıyla günümüzün modern suç yapısını harmanlayan, siyasi derinliği yüksek diğer bir önemli eseri “Suburra (2013)”dır Kitap, hem 70’lerin Kurşun Yılları’ndan kalan eski hesapları hem de günümüz Roma’sındaki modern yolsuzluk ağlarını tek bir potada eritir. Roman, 1970’lerin militan geçmişinden gelen “Samuray” lakaplı bir suç dehasının, günümüzde Vatikan, belediye ve mafya arasındaki milyarlık rant projelerini nasıl yönettiğini anlatır. Geçmişin ideolojik şiddetinin, bugünün finansal suçuna nasıl evrildiğini gösterir. Hikâye sadece sokaktaki suçluyla değil parlamentodaki yozlaşmış politikacılar ve üst düzey din adamlarıyla ilerler. 70’lerin derin devlet geleneklerinin modern dünyada nasıl “iş bitiriciliğe” dönüştüğünü sergiler.

Edebiyat Dışı Çalışmalar

Roberto Saviano (1979- )’nun Gomorra (2006) kitabı, her ne kadar “kurgu dışı” sayılsa da anlatım tarzıyla modern kara romanı derinden etkilemiştir. Kitap, Napoli’deki Camorra örgütünün küresel ekonomiyle bağını anlatır. Suçun artık yerel bir sorun değil, limanlardan moda sektörüne kadar sızmış küresel bir ekonomik sistem olduğunu gösterir. Devletin bu devasa çark içindeki etkisizliğini (veya iş birliğini) gözler önüne serer.

Gamorra dışında birkaç örneği ilgilenenler için ekleyeyim.

Zero Zero Zero (2013): “Kokaine bakarsanız sadece toz görürsünüz; kokainin arkasına bakarsanız dünyayı görürsünüz.”

Gaetano Mosca (1858-1941), Mafya Nedir? (Che cosa è la mafia, 1900)

Pino Arlacchi, Mafya Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu (La mafia imprenditrice. L’etica mafiosa e lo spirito del capitalismo, 1983)

James Fentres, Devrim ve Mafya: Sicilya Topraklarında Ölüm (Asiler ve mafya üyeleri daha uygun bir çeviri olurdu, 2000)


[1] Ayyıldız, Bülent. 2018. İtalyan polisiye edebiyatı, Giorgio Scerbanenco ve “Venere Privata”. Batı Kültür ve Edebiyatlarında 20. Yüzyıl içinde. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.Scerbanenco ve “Venere Privata”. Batı Kültür ve Edebiyatlarında 20. Yüzyıl içinde. Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara.

SIRADAN GÖRÜNEN (NEREDEYSE) KUSURSUZ CİNAYETLER

62. sayımızdan merhaba sevgili Dedektif okurları.

Bildiğiniz üzere cinayet denilince aklımıza genellikle belirli bir uygulayıcı (fail), bir alet (silah) ve bir niyet (gerekçe) gelir. Hâlbuki bazı durumlarda, ilk bakışta basit bir dikkatsizlik, beklenmedik bir sağlık sorunu, teknik bir arıza ya da talihsiz bir tesadüf eseri yaşanmış gibi görünen olaylarla da karşılaşırız. Çoğu zaman “kötü şans” denilip geçilen bu vakalar, zaman zaman kusursuz bir planın parçası olabilir. Olayın ardındaki sis perdesi bazen aralanır, bazense gizem çözümsüz kalır. Fail ortaya çıkabilir veya hiçbir zaman bulunamayabilir.

Suçun Sıra Dışı Yöntemleri’nde bu sayı kaza veya intihar süsü verilen, doğal ve sıradan görünen, neredeyse kusursuz cinayetlerden bahsedeceğiz. Bu sefer kurgusal dünyadan değil, daha çok gerçek hayattan örnekleri inceleyeceğiz.

Dünyadan vakalarla başlayalım:

Georgi Markov Suikasti (İngiltere, 1978)

Bulgar muhalif yazar ve BBC gazetecisi Georgi Markov, 7 Eylül 1978’de Londra’da Waterloo Köprüsü’nde otobüs beklerken yanında dikilen birisi şemsiyeyle bacağını dürttü. İlerleyen saatlerde fenalaşarak hastaneye kaldırılan Markov, yapılan tüm müdahalelere rağmen dört günlük yaşam mücadelesini kaybetti. İlk etapta sıradan bir rahatsızlık gibi görünen bu olayın siyasi bir suikast olduğu ve sonradan yapılan otopsi sonucunda şemsiye ucuna yerleştirilen özel bir düzenekle bacağına risin kapsülü enjekte edildiği ortaya çıktı.

Şemsiye Suikasti adıyla da bilinen bu saldırının Bulgaristan’ın komünist rejimi tarafından emredildiği, Bulgar Gizli Servisi tarafından gerçekleştirildiği ve KGB’nin destek sağladığı genel kabul görmekle birlikte vaka 30 yıl boyunca resmi olarak aydınlatılamadı. 

Merdiven Davası / Michael Peterson (ABD, 2001)

Kaza ile cinayet arasındaki belirsiz çizginin en sert tartışıldığı davalardan biri olarak kayıtlara geçen bu vaka Kuzey Carolina’da yaşandı.  Amerikalı yazar Michael Peterson, eşi Kathleen Peterson’ın evlerindeki merdivenlerden düşerek hayatını kaybettiğini iddia etti. Savcılık, Kathleen Peterson’ın bedeninde görülen şiddette bir yaralanmanın düşme sonucu gerçekleşemeyeceğini, kadının kocası tarafından darp edilmiş olduğunu ileri sürdü. Dava 2003 yılında Michael Peterson’ın mahkûmiyetiyle sonuçlandı ancak 2011 yılında delillerin tartışmalı bulunmasıyla tekrar yargılama kararı çıktı. 2017 yılında ise Michael Peterson, Alford Savunması* (*ABD hukuk sisteminde sanığın suçsuz olduğunu iddia etmeye devam ederken aleyhindeki kanıtların kendisini mahkûm etmeye yeteceğini kabul ettiği özel bir savunma türü) yaparak suçsuz bulundu ve serbest bırakıldı.

Dava sürerken, ailenin eski bir dostunun da yıllar önce benzer şekilde merdiven dibinde ölü bulunduğunun ortaya çıkması ve Peterson’ın biseksüel geçmişi gibi detaylar hayli tartışma yarattı.

Kaza mı cinayet mi olduğu hiçbir zaman kesin olarak aydınlatılamayan bu vakayla ilgili çekilmiş 2018 yapımı 13 bölümlük bir belgesel ve 2022 yapımı bir mini dizi bulunmakta: The Staircase.

Şarap Üreticisi Vakası (İtalya, 2024)

İki sene önce Ciro Caliendo adlı İtalyan bir şarap üreticisi ile eşi Lucia Salcone trajik bir trafik kazası geçirdiler. Caliendo’nun iddiasına göre çift, arkadaşlarıyla güzel bir yemek yedikten sonra onlardan ayrılarak üzüm bağlarına gitmeye karar verdi. Seyir hâlindeyken karşı yönden gelen bir araçla çarpıştılar ve ağaca vuran araç yanmaya başladı. Lucia Salcone araçta sıkışarak hayatını kaybetti, Caliendo ise ellerinde ve yüzünde yanıklarla kurtulmayı başardı.  

Ancak soruşturma ilerledikçe polis bazı tutarsızlıklar fark etti: Aracın çarpma anındaki hızının yaklaşık 40 km/s civarında olduğu tespit edildi. Bu hız, böylesine büyük bir yangını açıklamıyordu. Hava yastıkları açılmamıştı. Araçta yanıcı madde izleri bulunmuştu. Otomobil ağaca çarpmadan önce beton bariyerlere kontrollü biçimde sürtmüş gibi görünüyordu. Ve en önemlisi, çiftin evinde kan izleri tespit edilmişti.  

İki yıl süren detaylı incelemelerin ardından olayın önceden planlanmış olabileceğini düşündüren başka teknik bulgulara da rastlandı. Savcılığa göre amaç, cinayeti kazaymış gibi göstermekti. 2026 yılında adalet yerini buldu ve Caliendo tutuklandı.

Demiryolu Cinayeti (Hindistan, 2026)

Hindistan’da Sangeeta Singh adlı bir kadın ile sevgilisinin (Narsingh Devile), kadının eşini öldürdükten sonra olayı tren kazası gibi göstermeye çalıştıkları iddia edildi. Soruşturmaya göre kurban başka bir yerde öldürülmüş, daha sonra ceset demiryolu raylarının üzerine bırakılmıştı. Amaç, ölümün tren çarpması sonucu meydana geldiği izlenimini yaratmaktı.

Ancak polis ve adli inceleme ekipleri olay yerinde bazı tutarsızlıklar fark etti: Yaralar tren kazasıyla uyumlu görünmüyordu. Cesedin konumuna ve ölüm zamanına ilişkin çelişkiler vardı. Şüphelilerin ifadelerinde tutarsızlıklar saptanmıştı. Üstelik olay öncesindeki iletişim kayıtları, yasak bir ilişkiyi işaret ediyordu.

Sonuç olarak ikili, tasarlanmış cinayetten mahkûm edildi.

***

Türkiye’den haberlere geldiğimizde, kaza/intihar süsü verilen vakaların bolluğu ve benzerliği sizi şaşırtmaz sanıyorum.

The Guardian gazetesinde Ocak 2026’da yayınlanan makalede de açıkça sorduğu üzere:

“Neden Türkiye’de bu kadar çok kadın yüksekten düşerek ölüyor?” (https://www.theguardian.com/society/2026/jan/31/why-are-so-many-turkish-women-falling-to-their-deaths )

Yüksekten Düşme Vakaları:

Şule Çet Cinayeti (Ankara, 2018)

23 yaşındaki Şule Çet, 29 Mayıs 2018 tarihinde işvereni Çağatay Aksu ve onun arkadaşı Berk Akand’ın da bulunduğu bir plazanın 20. katından düşerek ölmüş, Çet’in düşerek/atlayarak hayatına son verdiği iddia edilmişti.  Kamuoyunda büyük ses getiren ve kadın cinayetleri konusunda sembol bir davaya dönüşen bu vakanın soruşturması, Kadın Hakları Derneklerinin ve kamuoyunun büyük baskısıyla derinleştirildi. Şule Çet’in ölmeden önce cinsel saldırıya uğradığının ve plazanın 20. katından atılarak öldürüldüğünün kesinleşmesiyle sanıklar “iyi hâl” indirimli cezalar aldılar.

Aysun Yıldırım (İstanbul, 2018)

26 yaşındaki Aysun Yıldırım 2018’de İstanbul Sefaköy’de çalıştığı üçüncü kattaki ofisinin penceresinden düşmüş hâlde bulundu. Savcılık önce olayı intihar olarak kapattı. Ancak daha sonra dosyayı inceleyen avukat Leyla Süren, önemli delillerin göz ardı edildiğini söyledi. Aysun’un tırnaklarında bir erkeğe ait DNA bulunduğu, telefon kayıtlarının o kişinin olay yerinde olduğunu gösterdiği ve iddia edilen şekilde pencereden atlamanın fiziksel olarak zor olduğu öne sürüldü. Dosya birkaç kez yeniden açıldı, bazı şüpheliler hakkında soruşturma yürütüldü. Ancak davaya ilişkin hâlâ kesinleşmiş bir mahkûmiyet bulunmuyor. Savcılık 2023’te yeniden takipsizlik kararı verdi. Ailenin hukuk mücadelesi sürüyor.

Rabia Naz Vatan (Giresun, 2018)

Türkiye’de son yılların en tartışmalı şüpheli ölümlerinden biri, Rabia Naz Vatan dosyası oldu. Resmî kayıtlarda olay yüksekten düşme olarak değerlendirilse de ailesi ve birçok hukukçu halen bunun bir trafik kazası sonrası örtbas edilen ölüm olabileceğini savunuyor.

11 yaşındaki Rabia Naz, 12 Nisan 2018’de evlerinin önünde ağır yaralı bulundu. Hastaneye kaldırılan çocuk kurtarılamadı. İlk soruşturmalarda olayın “yüksekten düşme” sonucu meydana geldiği ileri sürüldü. Ancak babası Şaban Vatan başından itibaren bu açıklamaya itiraz etti. Şaban Vatan’ın iddiasına göre Rabia Naz’a bir araç çarpmış, ardından olay örtbas edilmeye çalışılarak çocuğun bedeni evin önüne bırakılmıştı. Şaban Vatan, olay yerindeki fiziksel bulguların “çatıdan düşme” ile uyuşmadığını savundu. Özellikle yaralanma biçimi, kemik kırıkları, sürüklenme ihtimali, olay yeri geometrisi üzerinde duruldu. Dosyada yıllarca tartışılan başlıca iddialardan biri, olaya karıştığı öne sürülen aracın yerel nüfuz sahibi kişilerle bağlantılı olabileceğiydi. Bu nedenle kamuoyunda delil karartma, siyasi baskı, soruşturmanın yönlendirilmesi iddiaları gündeme geldi. Ancak halen olayın cinayet olduğuna dair kesinleşmiş bir mahkeme hükmü bulunmuyor. Aile hukuk mücadelesini sürdürüyor.

Kelebekler Vadisi Vakası (Fethiye, 2018)

Fethiye’de 2018 yılında gerçekleşen bu olayda, Hakan Aysal isimli şahıs, 7 aylık hamile eşi Semra Aysal’ın Kelebekler Vadisi’nde uçurumdan düşerek öldüğünü iddia etti. Hâlbuki gerçek bambaşkaydı.

Hakan Aysal, eşini fotoğraf çektirme bahanesiyle Kelebekler Vadisi’nin en güzel manzaralarından birine sahip olan uçurumun kenarına çekti. Civarda kimsenin olmadığı bir anı kollayan adam, ilk fırsatını bulduğunda karısını soğukkanlılıkla aşağı itti ve yoldan geçenlerden yardım istedi. Sakin, telaşsız tavırlar sergileyen ve eşinin ölümünün ardından üzüntü emaresi göstermeyen Aysal, şüpheleri üzerine çekti.

Yapılan incelemelerde, zanlının eşi adına 400 bin TL tazminatlı bir hayat sigortası yaptırdığı ve tek varis olarak kendisinin belirlendiği ortaya çıktı.

Mahkeme, Hakan Aysal’ı “tasarlayarak kasten öldürme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırdı.

Şebnem Köker (İstanbul, 2020)

29 yaşındaki hemşire Şebnem Köker, 2020’de Istanbul’da bir otel odasının penceresinden düşerek hayatını kaybetti. Olay başlangıçta intihar olarak değerlendirildi. Ancak ailesi, özellikle de babası Abdullah Köker, Şebnem’in ciddi yükseklik korkusu olduğunu ve kendi isteğiyle camdan atlamasının mümkün olmadığını savundu. O sırada otelde yanında bulunan erkek arkadaşının ifadelerinde çelişkiler olduğu belirtiliyor. Aile ve kadın hakları savunucuları soruşturmanın yüzeysel yürütüldüğünü düşünüyor. Dava sonuçlanmadı.

***

Rojin Kabaiş Vakası (Van Gölü, 2024)

Van’a okumaya gelen üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş, Eylül 2024’te kayboldu. Günler süren arama çalışmalarının ardından cansız bedeni Van Gölü kıyısında bulundu. Rojin’in ölümünün boğulma / intihar olduğu iddia edildi.

Ailesi ve bazı hukukçular olayın sadece kaza ya da intihar olarak değerlendirilmesine itiraz etti. Kaybolması ile bulunması arasında geçen sürede net bir senaryo oluşturulamıyordu. Olay yerine nasıl ulaşıldığı belirsizdi. Telefon, dijital veri ve son görüldüğü anlara ilişkin eksik ya da çelişkili bilgiler vardı. Ailesi, Rojin’in intihar ettiği iddiasına kesinlikle karşı çıktı ve soruşturmanın derinleştirilmesini istedi. Ailenin ve kamuoyunun ısrarlı baskısıyla Rojin’in bedeninde iki farklı erkeğe ait DNA bulunduğu ve kanıtların örtbas edilmeye çalışıldığı ortaya çıktı. Olay hâlen adli süreçte ve kesinleşmiş bir mahkeme kararı yok.

Kızılırmak Nehri Kazası (Samsun, 2025)

12 Eylül 2025’te Samsun’un Bafra ilçesinde Dr. Serdar Kıyak’ın kullandığı otomobil yaklaşık 30 metre yükseklikten Kızılırmak Nehri’ne uçtu. Araçtaki eşi Gülşah Karaman ile 3 yaşındaki çocukları suya gömülen otomobilde hayatını kaybederken, Dr. Serdar Kıyak araçtan atlayıp hafif yaralı olarak kurtuldu.

İtfaiye dalgıçları tarafından sudan çıkarılan anne ve çocuğun cenazeleri ertesi gün son yolculuğuna uğurlandı. Cenaze töreninde baba Serdar Kıyak’ın bebeğinin battaniyesine sarılarak ağladığı ve “Oğlum!” diye feryat ettiği görüntüler hafızalara kazındı.

Soruşturma derinleştikçe Serdar Kıyak’ın yasak aşk yaşadığı iddiaları gündeme geldi. Kazadan yara almadan kurtulması ve saçlarının kuru olması nedeniyle olayın kaza değil cinayet olabileceği şüpheleri yoğunlaştı. Sonuç olarak Dr. Kıyak’ın eşini ve oğlunu tasarlayarak öldürmek suçlarından tutuklanmasına karar verildi. Bafra Kapalı Cezaevi’ne gönderilen doktor, burada kendini asarak intihar teşebbüsünde bulundu.

İntihar girişiminin ardından Elazığ Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na nakledildi. Burada tekrarladığı intihar girişimi başarıya ulaştı ve hayatını kaybetti. Anne ve çocuğun ölümlerinin yanı sıra cezaevindeki ölüm olayı nedeniyle de dosyanın adli soruşturma kapsamında incelenmesine devam ediliyor.

***

Kaynaklar:

BENİM KİTAPLIĞIMDAN


CERRAH – TESS GERRITSEN

Yayınevi: Doğan Kitap
Basım Tarihi: 2001
Sayfa Sayısı: 370
Çevirmen: Ayşegül Cebenoyan
Tür: Polisiye-Gerilim

Tess Gerritsen’in Cerrah romanı, Jane Rizzoli serisinin başlangıç kitabıdır. Boston’da kadınları hedef alan bir seri katil, kurbanlarını evlerinde yakalayıp canlıyken rahimlerini çıkararak öldürmektedir. Cinayetlerin yöntemi, iki yıl önce Savannah’da Andrew Capra tarafından işlenen saldırıların birebir aynıdır. Oysa Capra, son kurbanı Dr. Catherine Cordell tarafından vurularak öldürülmüştür. Bu nedenle Boston’daki yeni cinayetler, polise kopya cinayetlerle karşı karşıya olduklarını düşündürür.

Catherine Cordell, geçmişteki saldırıdan sağ kurtulmuş başarılı bir cerrahtır. Ancak yeni cinayetlerle birlikte bastırdığı travma yeniden su yüzene çıkar. Katilin, Capra’nın yalnızca bilinen yöntemlerini değil, basına hiç yansımamış ayrıntıları da birebir uygulaması, Catherine’in geçmişiyle olan bağını daha da içinden çıkılmaz, dehşet verici bir hale getirir. Üstelik katil, Catherine’i takıntı haline getirmiştir. Evine gizlice girer, eşyalarının yerini değiştirir, her an onu izlediğini hissettiren izler bırakır.

Soruşturmayı yürüten Dedektif Thomas Moore, sakin yapısıyla ekibin en güven veren ismidir. Catherine’e yaklaşırken aralarında beklenmedik bir duygusal yakınlık gelişir. Ancak bu yakınlık soruşturmanın gidişatını zora sokar.

Boston Polis Teşkilatı’nın tek kadın dedektifi olan Jane Rizzoli ise erkek meslektaşlarının küçümsemesiyle yıllardır mücadele etmektedir. Dışlandıkça daha da hırslanan Rizzoli, bu vakayı yalnızca bir görev değil, kendini kanıtlama savaşı olarak görür. Soruşturma sırasında bir şüphelinin ölümüne sebep olduğu gerekçesiyle dosyadan el çektirilse de kendi sezgilerine güvenerek ekipten bağımsız bir şekilde iz sürmeye devam eder. Bu inatçılık, onu giderek katile en çok yaklaşan kişi haline getirir.

Polis artık “Cerrah” lakaplı yeni katilin yalnızca taklitçi olmadığının, Capra ile bir bağı olabileceğinin farkındadır. Cerrahi müdahalelerdeki ustalığı, onun tıp eğitimi almış biri olduğunu gösterir. Bu bilgi, soruşturmanın yönünü değiştirir ve Moore ile ekibini katilin kimliğine dair kritik ipuçlarına ulaştırır.

Zamanının daraldığını hisseden katil, nihayet son hamlesini yapar ve Catherine’i kaçırır. Catherine, kendini iki yıl önceki kâbusun birebir kopyası olan bir ameliyat masasında bulur. Moore, sevdiği kadını bulmak için tüm gücünü ortaya koyarken, Rizzoli’nin bağımsız yürüttüğü soruşturma onu doğrudan katilin evinin kapısına kadar getirir.


BALKONDAKİ ADAM  – MAJ SJÖWALL VE PER WAHLÖÖ

Yayınevi: Ayrıksı Kitap
Basım Tarihi: 2019
Sayfa Sayısı: 288
Çevirmen: Bilge Turan Zourbakis
Tür: Polisiye-Roman

Maj Sjöwall ve Per Wahlöö’nün birlikte kaleme aldıkları Martin Beck serisinin üçüncü kitabı Balkondaki Adam Stockholm’de sıcak bir yaz gününde, bir apartmanın balkonunda oturan, kim olduğu belirsiz bir adamın, şüpheli bir biçimde çevreyi izlemesiyle başlar. Aynı günlerde polis, parklarda insanlara saldırıp çantalarını çalan bir gaspçının peşindedir. Bu küçük gibi görünen suçun, ileride büyük bir düğümü çözeceğinden habersiz olan kolluk kuvvetleri, gasp kurbanının feci şekilde dövülerek çantasının çalındığı parkta araştırmalarını sürdürürken, korkunç bir şeyle karşılaşırlar. Parkta, çalıların arasında, tecavüze uğramış ve boğularak öldürülmüş 9 yaşında bir kız çocuğu bulunmuştur. Olay yerinde hiçbir tanık, hiçbir iz bulamayan yerel polis, vakayı serinin üçüncü kitabında artık bir Başkomiser olan Martin Beck’e ve ekibine devreder.

Kısa süre sonra Martin Beck’in korktuğu gerçekleşir ve bir kız çocuğu daha aynı şekilde öldürülmüş halde bulunur. Cinayetlerin benzerliği, şehirde büyük bir panik yaratır.  Martin Beck, elinde neredeyse hiçbir ipucu olmadan ilerlemek zorunda kalır. Ekibiyle birlikte yüzlerce ihbarı değerlendirir, pedofili kaydı olan herkesi sorgular fakat çabaları sonuçsuz kalır. Katil hiçbir iz bırakmıyordur. Bu arada polis gaspçı ve katilin aynı kişi olduğundan şüphelense de profil uzmanları onların iki ayrı kişi olduklarını savunmaktadır.

Katilin kurbanlarını parklarda seçip takip ettiğini düşünen Martin Beck soruşturmaya, kurbanlardan birinin o gün parkta birlikte oynadığı arkadaşlarını araştırmakla başlar. Martin Beck o çocuklardan birinin 3 yaşındaki erkek kardeşinin hareketlerinden katili görmüş olacağından şüphelenir. Ne var ki çocuk gördüğünü anlayacak yaşta olmasına rağmen açıklayacak kadar konuşma becerisi yoktur. Martin Beck yine de çocukla zaman geçirir, oyuncaklarla, resimlerle konuşturmaya çalışır. Bütün bu uğraşlardan sonra, küçük de olsa bir ipucu yakaladığını sonradan fark edecektir.

Gelen bir ihbar üzerine polis park gaspçısının izini bulur. Gaspçı kıskıvrak yakalanırken, adamın evinde kurbanlarla ilişkilendirilen bazı deliller bulunur. Katili yakaladıklarını düşünen polis ekibi, gaspçı göz altındayken bir kız çocuğunun ortadan kaybolmasıyla yine bir çıkmaza girer. Gaspçı ise hırsızlık suçunu itiraf ederken cinayet suçlamalarını asla kabul etmez ve parkta şüpheli bir adam gördüğünü söyler. Gaspçının tarifiyle üç yaşındaki çocuğun anlatmaya çalıştıkları uyuşunca Martin Beck’in zihnindeki deliller nihayet bir yön bulur. Polis merkezine cinayetlerden önce gelen bir ihbarın yeniden değerlendirilmesi ise ekibi Balkondaki Adam’a yönlendirir.



PERŞEMBE GÜNÜ CİNAYET KULÜBÜ – RİCHARD OSMAN

Yayınevi: Bilgi Yayınevi
Basım Tarihi: 2021
Sayfa Sayısı: 424
Çevirmen: Cengiz Yücel
Tür: Polisiye-Roman

Yapımcı ve televizyon programcısı İngiliz yazar Richard Osman’ın, çıktığı anda çok satanlar listesinde yerini almış, 48 dile çevrilmiş, film hakları Steven Spielberg yapım şirketi tarafından satın alınmış ve aynı adlı filmi geçtiğimiz aylarda dijital bir kanalda yayınlanmış, dünya çapında ses getiren romanı Perşembe Günü Cinayet Kulübü, İngiltere’nin huzurlu bir emekli kasabası olan Coopers Chase’te geçer.

Kurgu, seksenli yaşlarında dört arkadaşın etrafında döner. Geçmişi gizemlerle dolu Elizabeth grubun beynidir. Romanda bu açık açık belirtilmez fakat Elizabeth’in eski bir casus olduğuna dair ipuçları vardır. Eski bir psikiyatrist olan İbrahim her şeyi analiz eden detaycı bir karakterdir. Eski bir sendika lideri olan Ron kavgacı ve inatçı biriyken, aralarına sonradan katılan ve eski bir hemşire olan, dışarıdan saf görünen ama epey dikkatli bir gözlemci olan Joyce romanın anlatıcısı ve grubun günlüğünü tutan kişi görevini üstlenmiştir. Bu dörtlü, her perşembe yapboz odasında buluşarak polisin çözemediği, eski faili meçhul dosyaları incelerler. Kendilerine “Perşembe Günü Cinayet Kulübü” adını vermişlerdir.

Kulübün güncel bir cinayeti çözme hayali Coopers Chase’in acımasız müteahhidi Tony Curran’ın evinde ölü bulunmasıyla gerçeğe dönüşür. Bu durum, kulüp üyeleri için bulunmaz bir fırsattır. Artık kâğıt üzerindeki dosyaları değil, canlı bir cinayeti çözme şansı yakalarlar.
Kulüp üyeleri, Elizabeth’in kurnazca yönlendirmeleriyle, yerel polis teşkilatından bir polis memuru ve bir müfettişle işbirliği yaparlar. Bu şekilde polisin resmi kaynaklarına erişimleri kolaylaşır. Tony Curran’ın cesedinin yanında bulunan eski bir fotoğraf, olayı daha da gizemli hale getirir. Kulüp üyeleri polisin yürüttüğü soruşturmanın önüne geçecek bir şekilde araştırmalarını sürdürürken, buldukları bir ipucu onları geçmişe dayanan bir suça götürür.

Soruşturma ilerlerken ikinci bir ölüm gerçekleşir. Tony Curran’ın ortağı Müteahhit Ian Ventham, bir protesto sırasında herkesin gözü önünde yere yığılır. Bu ölüm, işleri daha da karmaşıklaştırır.

Elisabeth araştırmaları esnasında kasabanın mezarlığında müteahhit Ian Ventham için çalışan Polonyalı Bogdan ilekarşılaşır. Ne var ki bu tanışıklık, beklenmedik bir şekilde samimi bir dostluğa dönüşür. Öyle ki Elisabeth demans hastası kocasını gözünü bile kırpmadan yeni dostuna emanet eder. Elisabeth kısa süre sonra yaşlılar merkezinin geçmişine dair gömülü sırların çıkmasını sağlar. İbrahim, Ron, Joyce ve Elizabeth, zanlıları sorgulayarak ve ipuçlarını birleştirerek, hiç ummadıkları bir katille karşı karşıya kalırlar.


ÇOK ŞEKERLİ ÖLÜM – AYŞE ERBULAK

Yayınevi: Eksik Parça Yayınları
Basım Tarihi: 2025
Sayfa Sayısı: 224
Tür: Polisiye-Roman

Ayşe Erbulak’ın yıllar önce yayımlanan Hafiye Karılar serisinin ilk kitabı Çok Şekerli Ölüm, geçtiğimiz aylarda Eksik Parça Yayınları etiketiyle Dedektif Kadınlar serisi olarak yeniden okurla buluştu. Meral ve Zeynep’in Medcezir Dedektiflik Bürosu’ndaki maceralarını anlatan serinin ikinci kitabı Limoni Ölüm kısa süre önce yenilenmiş baskısıyla raflara çıktı. Serinin üçüncü ve son kitabı Ödüllü Ölüm ise yine Eksik Parça Yayınları tarafından çok yakında yayımlanacak.

Hikâye Mehmet ile Oktay’ın Bodrum açıklarında yakalandıkları fırtınayla başlar. Fırtına sırasında güverteye çıkan Oktay, Mehmet’in ortadan kaybolduğunu fark eder. Denize düştüğünü anlayınca onu bulmak için çabalasa da başarılı olamaz. Dev dalgalarla boğuşarak tekneyi kıyıya ulaştırmayı başaran Oktay, artık umudunu yitirmek üzereyken Mehmet mucizevi bir şekilde sağ bulunur. Ancak yaşadığı kısa süreli hafıza kaybı nedeniyle başına gelenleri hatırlayamaz. Mehmet’in karısının apar topar tekneyi temizletip Bodrum’dan ayrılmasıyla bu gizemli olay da unutulur. İki dostun akıbeti ise bir yıl sonra yeniden gündeme gelecektir.

Romanın merkezindeki Meral ve Zeynep aslında çocukluk arkadaşıdır. Yıllar sonra yolları yeniden kesişir. Zengin bir ailenin kızı olan Zeynep, aile şirketinde çalışmak istemez. Hayali özel dedektif olmaktır. Bu hayalini tek başına gerçekleştirmek yerine, yakın arkadaşı Meral’i de bu maceraya dahil eder.

Meral ise kısa süre önce bir trafik kazasında eşini kaybetmiş, kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştur. Evinden çıkamayan, bilgisayar konusunda neredeyse bir hacker kadar yetenekli olan Meral’in tek dayanağı oğlu Alican’dır. Zeynep’in teklifi ona yeniden hayata tutunma fırsatı verir ve birlikte Medcezir Dedektiflik Bürosu’nu kurarlar. Zeynep sahada, Meral bilgisayar başında vakaları çözmeye koyulur.

Birgün yolları, geçen yılki fırtınadan sağ kurtulan Oktay’ın eski karısı Nilüfer ile kesişir. Nilüfer, Oktay’ın evinin banyosunda ölü bulunmasının ardından Meral ve Zeynep’ten yardım ister. Doktorlar ölüm sebebini şeker koması olarak açıklasa da Nilüfer bunun bir cinayet olduğuna emindir. Üstelik katilin de Oktay’ın genç eşi Demet olduğunu iddia eder.

Nilüfer, dedektiflere yüksek bir ödeme teklif ederek Demet’in suçunu kanıtlamalarını ister. Hatta bu uğurda gerekirse yasa dışı yollara başvurmalarını bile ima eder. Bu kabul edilemez talep karşısında Meral ve Zeynep davayı reddeder. Ancak olaylar peşlerini bırakmaz. Çünkü kısa süre sonra Demet de evinde ölü bulunur ve işler tamamen değişir.

Bir yıl önceki tekne kazasından sonra inzivaya çekilen Mehmet, eski dostu Oktay’ın ölüm haberini alınca şehre geri döner. Mehmet ve karısı Aslı’nın, Oktay’ın yeni eşi Demet yerine eski eşi Nilüfer’le yakınlık kurması ilk bakışta taraflarını belli ediyor gibi görünse de olayların arka planı hiç de göründüğü gibi değildir.

Romanın paralel kurgusunda, zengin bir ailenin kızı Fatoş’la evlenen Serdar’ın hikâyesi anlatılır. Serdar, kayınpederinin kurduğu deri fabrikasının başına geçmiş ancak yaptığı büyük bir hata sonucu şirketi batma noktasına getirmiştir. Uçan kuşa borçlanmış, hapse girmemek için fabrikadaki en güvendiği adam Fatih ile kaçış planları yapmaktadır.

Kaçmak için yasa dışı bir yola başvuran Serdar, istenen yüklü parayı ödemeyi kabul eder. Ancak tam kaçış hazırlığındayken gizemli birileri tarafından şantajla köşeye sıkıştırılır. Parayı vermezse kaçma planının yetkililere bildirileceği tehdidiyle karşı karşıya kalır. Çaresizce istenen parayı teslim eder fakat şantaj bitmez. Tüm bu baskılara rağmen karısı Fatoş’u da yanına alarak kaçmaya kalkışır ve kendisini hiç beklemediği bir sonun içinde bulur.

SERT POLİSİYENİN KARANLIK YÜZÜ

Raymond Chandler’a hâlâ yalnızca “büyük üslup ustası” diye bakmak, edebiyat tarihinin cilalı vitrinine aldanmaktan başka bir şey değildir. Evet, Chandler’ın cümleleri parlaktır. Los Angeles’ı çürümüş bir rüya olarak anlatma becerisi olağanüstüdür. Ama iyi yazmak, kötü fikirleri masum hale getirmez. Güzel kurulmuş bir cümle, içine yerleştirilmiş önyargıyı ortadan kaldırmaz. Chandler’ın romanlarını bugün yeniden okuyan biri, yalnızca keskin metaforlarla değil, kadın düşmanlığı, eşcinsel nefreti ve ırkçı stereotiplerle de karşılaşır.

Onun ünlü dedektifi Philip Marlowe, çoğu zaman ahlak abidesi bir kahraman gibi sunulur; gerçekte ise kadınlardan tiksinen, eşcinsellere küçümsemeyle bakan ve beyaz erkekliğini tek geçerli norm sayan bir anlatıcıdır. Bu nedenle Chandler’ın eserleri, polisiye edebiyatın seçkin örnekleri olarak değil, önyargının edebileştirilmiş timsalleri olarak okunmalıdır.

Chandler’ın kadınlara bakışı baştan itibaren zehirlidir. Romanlarında kadınlar baştan çıkarıcı bir yılan ya da ahlaken çürümüş bir enkaz olarak kurgulanır. Chandler’ın dünyasında sıradan, aklı başında, kendi iç dünyası olan kadınlara pek yer yoktur. Kadın karakterler ya erkekleri felakete sürükleyen cinsel tehditlerdir ya da korunmaya muhtaç kırılgan yaratıklar. Chandler’ın dünyasında kadın olmak, tehlikeli ya da önemsiz olmak demektir. Philip Marlowe’nun kadınlara ilişkin tasvirleri bunu açıkça gösterir. Örneğin; The Big Sleep (Büyük Uyku) romanında Vivian Sternwood için kullandığı “Bir iş adamının öğle yemeğini mahvedecek kadar cinsel çekiciliğe sahip,” cümlesinde, karakteri bir insan olarak değil, erkeklerin iradesini bozan bir beden olarak tanımlar. Chandler, kadınları düşünce, duygu ve çelişkileri olan bireyler olarak ele almaz. Onları erkek arzusunun ve erkek korkusunun nesneleri olarak görür.

Bu, Chandler’ın dönemine mahsus bir dil olarak değerlendirilip mazur görülemez. Çünkü bu, bilinçli bir edebi bakıştır. Chandler’ın erkek kahramanı kendisini dünyanın son dürüst adamı gibi görür; kadınları ise daima potansiyel bir tehlike olarak değerlendirir. Kadının zekâsı varsa bu şeytani bir kurnazlığa, cinselliği varsa ahlaki yozlaşmaya, bağımsızlığı varsa manipülasyona işaret eder. Chandler’ın romanlarında kadınlar ya arzulanır ya da aşağılanır; çoğu zaman her ikisi birden yapılır. Chandler’ın anlatısı kadınlıkla yozlaşmayı sistematik biçimde birbirine bağlar.[1] Bu, sıradan bir “sert erkek” tavrı değildir. Paranoyakça bir kadın korkusudur.

Chandler’ın eşcinsellere yönelik olarak kullandığı dil daha da aşağılayıcıdır. Romanlarında eşcinsellik bir insanlık durumu olarak değil, ahlaki çöküşün alameti olarak resmedilir. Örneğin; Büyük Uyku’da, Arthur Geiger gibi karakterler özellikle kadınsı, yapay, aşırı süslü ve güvenilmez olarak çizilmiştir. Bu karakterlerin çoğu pornografi, şantaj ya da suç ağlarıyla bağlantılıdır. Yani Chandler, eşcinselliği yalnızca “farklılık” olarak değil, doğrudan kirli ve yoz bir şey olarak kodlar. Philip Marlowe’nun bu karakterlere duyduğu tiksinti, Chandler’ın yazdığı satırlardan adeta taşar.

Chandler’ın kurgularında kadın düşmanlığı, homofobi ve ırkçılık, Marlowe’nun kimliğini koruma araçları olarak işler.[2]  Onun “sert adam” pozları, aslında sürekli bir kirlenme korkusuna dayanır. Kadınlardan, eşcinsellerden ve beyaz olmayanlardan uzak durarak kendi sözde saflığını korumaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında Marlowe, kahraman olmaktan ziyade korkularıyla yaşayan ideolojik bir bekçidir.

Irk meselesinde de Chandler oldukça sorunludur. Romanlarında beyaz olmayan karakterler çoğunlukla egzotik, tehditkâr, güvenilmez ya da toplumsal olarak aşağı konumlarda tasvir edilir. Beyaz Anglo-Sakson erkek, dünyanın doğal merkezi olarak kabul edilir. Geri kalan herkes bu merkezin etrafında dolaşan şüpheli figürlerdir. Chandler’ın Los Angeles’ı yalnızca suçla değil, “öteki” olarak gördüğü insanlarla da kirlenmiş bir yerdir. Karakterin şövalyelik ideolojisi, yalnızca cinsiyetçiliği değil, aynı zamanda etnik ötekileştirmeyi de kapsar.[3]  Bu yüzden Marlowe’nun ahlaki üstünlüğü evrensel değil; beyaz, heteroseksüel ve erkek bir bakış açısının üstünlüğüdür.

Chandler’ı savunmak için sıkça kullanılan argüman bellidir: “O dönemde herkes böyleydi.” Bu savunma hem kolaycıdır hem de entelektüel olarak yetersizdir. Açık konuşmak gerekirse, herkes böyle değildi. Aynı dönemde yaşayan pek çok yazar kadınları ve eşcinsel karakterleri bu kadar sistematik biçimde küçümsememiştir. Üstelik bir önyargının tarihsel olarak yaygınlığı, onu estetik olarak masum ya da ahlaken önemsiz kılmaz.

Chandler’ın romanları bu önyargıları stil ve üslup yoluyla cazip hale getiren anestezik metinlerdir. Onun başarısı, ayrımcı bakış açısını süslü cümlelerin içine saklayabilmiş olmasındadır. Chandler’ın asıl mahareti ve asıl sorunu burada yatar. Okur, bir metaforun parlaklığına kapılırken, anlatının taşıdığı ideolojik yükü fark etmeyebilir. Kadınların aşağılanması, eşcinsellerin karikatürleştirilmesi ve etnik azınlıkların stereotipleştirilmesi, Chandler’da arka plandaki tesadüfi ayrıntılar değildir; bunlar Marlowe’nun dünyayı algılama biçiminin temel parçalarıdır. Chandler’ın üslubu ne kadar etkileyiciyse, bu etkileyicilik cümlelerin içine gizlenmiş önyargıyı o derece görünmez kılar.

Bugün Raymond Chandler’ı okumak elbette mümkündür; hatta çoğu zaman hâlâ edebi bir haz da verebilir. Ancak onu kutsallaştırmak, edebiyat adına yapılan eski bir hatayı tekrarlamaktır ki bu iyi yazılmış bir metnin otomatik olarak iyi olduğu yanılgısıdır. Chandler, büyük bir üslupçu olabilir; ama aynı zamanda kadınları aşağılayan, eşcinsellerden tiksinen ve beyaz erkekliği evrensel ölçü sayan bir zihniyetin de parlak bir sözcüsüdür. Kısacası, Chandler’ın romanları yalnızca suçun karanlığını değil, yazarının önyargılarını da sergiler. Cümleleri keskin olabilir; ama bu keskinliğin ucunda çoğu zaman insanların küçümsenmesi vardır.


[1] Noah Berlatsky, “Raymond Chandler’s Misogyny,” The Hooded Utilitarian, 2012.

[2] Marta Usiekniewicz, “Control and Cannibalism in Raymond Chandler’s The Big Sleep,” 2023.

[3] Anthony Dean Rizzuto, Raymond Chandler, Romantic Ideology, and the Cultural Politics of Chivalry (Springer, 2021).

ÖLÜM ZAMANI NASIL TESPİT EDİLİR?


Adli tıp, hukuk ile tıp arasında köprü görevi üstlenen, şüpheli ölüm olayları başta olmak üzere her türden adli vakanın aydınlatılmasında vazgeçilmez bir bilim dalıdır. Bu yazı dizisinde suç soruşturmalarının merkezinde yer alan ve doğal olarak polisiye edebiyatta kendine yer bulan adli tıp konularına mümkün olduğunca teknik dilden uzak kalarak bakmaya çalışacağız.


Eski bir polis memuru olan David Camm, 28 Eylül 2000 tarihinde basketbol antrenmanından eve döndüğünde karısı ve iki çocuğunu garajlarında vurularak öldürülmüş halde buldu. Polis, adli tıp uzmanının ilk tespitlerine göre cinayetlerin David Camm’in eve geldiği saat olan 21.30 civarında işlendiğini tahmin ettiğinden Camm, ailesini öldürmek şüphesiyle gözaltına alındı. Ancak sonraki incelemelerde ölüm saatinin 20.00 civarında olduğu ortaya çıktı. Bu durum normalde Camm’e güçlü bir alibi sağlıyordu; çünkü o saatte arkadaşlarıyla birlikte basketbol oynuyordu. Ölüm saatinin Camm’in basketbol oynadığı saatle çakıştığı anlaşılınca, polis suçlamadan vazgeçmek yerine teorisini değiştirdi. Yeni teoriye göre Camm, basketbol maçından gizlice ayrılmış, cinayetleri işlemiş ve fark edilmeden geri dönmüştü. Sonuçta Camm 2004’te biten duruşmalarda cinayetten suçlu bulundu ve mahkûm oldu. Ancak 2005’te olay yerinde sabıkalı Charles Boney’ye ait DNA tespit edilince soruşturma yeniden başladı. Cinayeti Camm’le birlikte işlediklerini iddia eden Boney silahı Camm’e saat 19.00’da verdiğini ve cinayetlerin o sırada işlendiğini iddia etti. Ancak bu iddia, adli tıp uzmanının ölüm zamanına dair tahminiyle ve diğer tanıkların kurbanları 19.15’te hayatta gördüğü ifadeleriyle çelişiyordu. Sonuç olarak, yargılamanın sonunda David Camm suçsuz bulunarak özgürlüğüne kavuştu.

David Camm vakasında da görüldüğü gibi ölüm saatinin bilinmesi zaman çizelgesinin oluşturulmasına olanak tanıyarak şüphelilerin cinayetin işlendiği saatte nerede olduklarına dair beyanlarını kontrol etmeyi sağlar. Ölüm zamanı tespiti cinayet soruşturmaları haricindeki hukuki süreçlerin aydınlatılmasında da önemlidir. Örneğin bir trafik kazasında ölen aile bireylerinden hangisinin önce öldüğünü saptamak, mirasın kime kalacağını doğrudan belirler. Bu yazıda sıkıcı teknik detaylara girmeden ölüm zamanının ne anlama geldiği ve nasıl tespit edildiğine bakmaya çalışacak, son olarak da polisiye edebiyatla ilişkisine değineceğiz.

Ölüm Zamanı

Önce ölüm zamanı derken ne kast ettiğimizi açıklayalım. Ölüm zamanı tıbbi açıdan bir insanın yaşam fonksiyonlarının kalıcı olarak durduğu ana tekabül etse de adli açıdan daha farklı bir anlam taşır; adli olaylarda ölüm zamanı kişinin yaşamını yitirdiği an ile cesedinin bulunduğu an arasında geçen tahmini bir zaman aralığını ifade eder. Bunun sebebi ölüm zamanını kesin olarak belirleyebilecek herhangi bir yöntemin bulunmayışıdır.

Ölüm zamanı tespit edilirken tıbbi ve tıbbi olmayan yöntemlerden yararlanılır. Tıbbi olmayan yöntemler maktulün telefonundaki son arama ve mesajlaşma saatleri, posta kutusunda biriken faturalar, eve alınan son gazetenin tarihi veya kişiyi canlı gören tanık ifadeleri gibi verilerdir. Ölüm zamanını tahmin etmek için kullanılan tıbbi yöntemler ise şunlardır:

1. Ölü Soğuması (Algor Mortis)

Yaşayan bir insanın vücudu adeta çalışan bir motor gibidir ve sürekli ısı üretir. Ancak bu motor durduğunda, vücut ısısını kaybederek çevresindeki havayla eşitlenmeye başlar. Bir ceset, saatteortalama 1 ile 1,5 derece soğur. Adli tıp uzmanları vücudun iç ısısını ölçerek o kişinin kaç saat önce soğumaya başladığını yaklaşık olarak hesaplayabilirler. Elbette kişinin üzerindeki giysiler, ortamın rüzgârlı veya nemli olması bu süreci yavaşlatabilir veya hızlandırabilir.

2. Ölü Katılığı (Rigor Mortis)

Ölümden kısa bir süre sonra kaslar tamamen gevşer, ancak bu durum uzun sürmez. Vücudun yakıtı (ATP) tükendiğinde kaslar kilitlenir ve vücut adeta bir heykel gibi sertleşir. Bu katılık genellikle ölümden 2-5 saat sonra çene ve boyundan başlar, 12-15 saat içinde tüm vücuda yayılır. Eğer bir ceset bütünüyle kaskatı kesilmişse, bu durum o kişinin yaklaşık yarım gün önce hayata veda ettiğinin önemli bir göstergesidir. Gelgelelim ölü katılığı sonsuza kadar devam etmez; yazın 24-36 saat, kışın ise 48-72 saat sonra çürümenin başlamasıyla katılık çözülür.

3. Ölü Morluğu (Livor Mortis)

Kalp durduğunda, kan damarlarda akmayı bırakır ve yer çekimine teslim olur. Böylece kan, vücudun yere yakın olan kısımlarında toplanarak ciltte koyu mor lekeler oluşturur. Bu morluklar ölümden yaklaşık 3-6 saat sonra görülmeye başlar ve 8-12 saat içinde belirginleşir. Ölümden 15-20 saat sonra morluklar sabitlenir ve cesedin pozisyonu değiştirilse de yeri değişmez. Bunun anlamı şudur; eğer ceset sırt üstü yatıyor olmasına rağmen morluklar karnındaysa, birisi ölümün üzerinden 15-20 saat geçmeden cesedin yerini veya pozisyonunu değiştirmiş demektir.

4. Mide İçeriği

Sindirim işlemi ölüm anında durduğu için mide içeriği, ölüm saatini söyleyen gizli bir tanık haline gelir. Eğer bir kişinin son yemeğini ne zaman yediği biliniyorsa, midenin içindeki yiyeceklerin sindirilme aşamasına bakılarak ölüm anı dar bir zaman dilimine sıkıştırılabilir.

5. Çürüme Aşamaları

Ölümden bir süre sonra, vücudun içindeki bakterilerin dokuları parçalamasıyla çürüme başlar. Çürümenin her aşaması ölüm zamanıyla ilgili farklı bilgi verir:

Karnın sağ alt bölgesinde beliren yeşilimsi leke; ölümün üzerinden 24-36 saat geçtiği,

Vücutta oluşan mor-siyah ağsı görünüm (çürüme haritası); ölümün üzerinden 3-7 gün geçtiği,

Saçlar, kıllar ve tırnakların yerlerinden ayrılmaya başlaması; ölümün üzerinden 3-4 hafta geçtiği,

Toprak altına gömülen bir cesedin iskelet haline gelmesi; ölümün üzerinden 5 ile 7 yıl geçtiği anlamına gelir.

Polisiye Edebiyatta Ölüm Zamanı

Polisiye edebiyatta ölüm zamanı suçun gizemini artırmak amacıyla sık kullanılan bir araçtır. Ölüm zamanının netleştirilmesi hikâyede şüphelilerin elenmesini ve gerilimin artmasını sağlar. Örneğin cinayetin 14.00 ile 16.00 arasında işlendiği ortaya çıktığı an soruşturma o iki saate sıkışır; karakterlerin o iki saatlik gizli saklı işleri, yalanları ve sırları dökülmeye başlar.

Bazen de katil kusursuz alibi yaratmak için ölüm zamanını değiştirmeye çalışır. Böylece cinayetin işlendiği zaman diliminde başka bir yerde olduğunu ispatlamayı amaçlar. En sık başvurulan yöntemlerden biri ölüm zamanını farklı gösterecek düzenekler kurmaktır. Örneğin katil kurbanın sesini bir cihaza kaydeder ve cinayeti işledikten sonra bu kayıttan yararlanarak maktulün o saatlerde yaşadığı izlenimini verir. Bir diğer yöntem ölüm sonrası biyolojik süreçleri sabote etmektir. Mesela katil, cinayeti işledikten sonra cesedi bir derin dondurucuya koyarak ya da odadaki klimayı açarak soğumayı hızlandırır. Ölü katılığının (rigor mortis) sıcak ortamlarda daha hızlı oluşup bittiği bilgisini kullanan katil, cesedi hamam, kalorifer dairesi gibi sıcak bir alanda tutarak adli tabibi yanıltır. Üçüncü yöntem zamanı gösteren nesneleri sabote etmektir. Özellikle geleneksel polisiyelerde katil, cinayeti işledikten sonra kurbanın kol saatini ileri veya geri aldıktan sonra kırar. Böylece olay yerine gelen polisler saatin gösterdiği zamanın cinayet saati olduğunu zanneder. Modern polisiyelerde ise kurban öldükten saatler sonra telefonundan sosyal medyada paylaşım yapmak veya arkadaşlarına mesaj atmak gibi daha teknolojik yanıltmacalar kullanılır.

Sonuç olarak şüpheli ölümler başta olmak üzere hukuki süreçler açısından hayati öneme sahip olan ölüm zamanı tespiti, sürprizli ve gerilimli kurgular hazırlamak isteyen polisiye yazarları için de vazgeçilmez bir araç olmayı sürdürecektir.

POLİSİYENİN İTİBARI

Edebiyat Çevresi ve Akademi Dünyası Dedektif Romanına Nasıl Bakıyor?

Eskiden İngiltere’de halk baladlarından doğan adil haydutların hikayeleri anlatılırdı. Robin Hood ile en iyi temsilini bulan bu haydutlar, Rönesans’ta ve ardından gelen Romantizm döneminde sempatik ve romantik karakterlere evrildiler. Modern dedektif romanının da bu haydutlar hakkındaki popüler edebiyatın uzantısı olduğu söylenir. Hoş Cinayet’in yazarı Ernest Mandel, feodalizmin çürümeye, kapitalizmin yükselmeye başlamasıyla haydut hikayelerine ilginin arttığını belirtir.19. yy.’a gelindiğinde eskinin kahraman haydutları bugünün kötü adamına; otoritenin alçak temsilcisi, bugünün kahraman dedektifine dönüşmüştür.

Edgar Allan Poe Morgue Sokağı Cinayetleri ile 1841’de okuru Mösyö C. Auguste Dupin karakteriyle tanıştırır. Wilkie Collins Aytaşı’nı 1868’de yazar. Emile Gaboriau, Monsieur Lecog (1868) karakteriyle Fransa’nın Edgar Allen Poe’su olur.  Arthur Conan Doyle, Dedektif Sherlock Holmes’ü (1887) ölümsüzleştirir. Maurice Leblanc, centilmen hırsız Arsen Lüpen’i 1905’te yaratır. Gaston Leroux Sarı Odanın Esrarı’nı (1907) yazarak kilitli odanın gizemini ifşa eder.

19. yy.’ın sonunda ABD’de popüler olan, bizde “on paralık hikayeler” adıyla anılan ucuz, karton kapaklı, macera romanları -dime novellar- ortaya çıkar. Yazarlarının çoğunlukla takma ad kullandığı, çalakalem yazılmış, abartılı aksiyon romanlarıdır bunlar. O dönemde vahşi Batı temalı bu kahramanlık hikayelerinin yanı sıra, aynı mantıkla, dedektif hikayeleri de yazılır. Ucuz kâğıda basıldıkları ve kolay okundukları için geniş kitlelere ulaşma imkânı bulurlar. Bu nedenle dedektif hikayelerinin sevilip yaygınlaşmasında bir basamak işlevi görürler. Bu terim sonradan basit, kalitesiz eserleri tanımlamak; onları aşağılamak için kullanılmıştır.

Bu gelişmelere bakarak modern dedektif romanının iki damardan beslendiğini, iki hattan melezlenmiş olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi akıl yürütmeye odaklanan zihinsel dedektif hattıdır. Poe’nun Dupin karakterine bağlanan bu türe entelektüel hat demek de mümkün. Aksiyon dedektifi hattı ise dime novels etkisiyle oluşuyor. Bu popüler hat, The Old Boy adlı polisiyeyle ünlenen, dövüşen, kovalayan, kaçırılan Nick Carter karakterine bağlanır.

Nick Carter karakterinin hikayeleri 1909’dan itibaren Türkçeye çevrilir ve ilgi görür. Fakat ilk dönemlerde bizde dime novel etkisinde romanların yazıldığını söylemek pek mümkün değildir. Fakat çeviriler ilgi çekicidir. Ahmet Münif, 1881’de Pierre Alexis Ponson du Terrail’in Les Tragedies de Paris isimli polisiye romanı Paris Faciaları adıyla çevirir. Bu kitap ilk çeviri polisiye kabul edilir. Önemli örneklerden birisi de Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Emile Gaboriau’nun File No 113 adlı romanından 1889’da 113 Numaralı Cüzdan adıyla yaptığı çeviridir. Bu çeviriler dikkat çekse de yayıncılık konusundaki eksiklikler, okur-yazar oranının düşük olması bizde polisiyeyi geciktiren genel nedenler arasında sayılabilir. Fakat daha önemlisi romanla tanıştığımız Tanzimat döneminden Cumhuriyet’e uzanan çizgide -bugünkü görüşle hiç bağdaşmayan- edebiyatın toplumu eğitmesi gerektiği düşüncesidir.  O yüzden de polisiye hafif ve yüzeysel görülür.

Dedektif romanı iki dünya savaşı arasında en parlak dönemini yaşar. Giderek gelişir ve yaygınlaşır. Fakat hangi hattan gelirse gelsin, cinai roman da diyebileceğimiz dedektif romanında, aydınlatılması imkânsız gibi görünen bir cinayetin, parlak zekalı bir dedektif ve yardımcısı tarafından çözülmesi biçiminde tekrarlayan bir olay örgüsü; buna bağlı olarak da kalıbı sınırlı ve işlevi değişmeyen karakterleri vardır. Bu form, dedektif hikayelerinin güçlü eserlerin bulunduğu edebiyat kanonu içinde yer bulmasının önüne geçer. Dedektif romanının edebiyat dünyası içinde itibar kazanmasını engelleyen iki öğe şudur kanımca: Birincisi bu türe edebi derinlikten yoksun, estetik deneyim yerine merak duygusuna yönelik, vakit geçirmek için okunan kaçış ve eğlence aracı gözüyle bakılması, ikincisi ise polisiyenin kapitalist sistemin zihinsel ürünü olduğunun düşünülmesidir. Eleştirmenler, edebiyat bilimciler, edebiyat tarihçileri uzun süre polisiye roman üzerinde durmaz. Pek çok yazar da benzer düşüncededir.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Yaz Yağmuru (1955) adlı uzun öyküsü, dedektif romanının bir yazar tarafından “ucuz edebiyat” olarak görülmesine iyi bir örnektir. Alıntı yaptığım öyküde dikkatimizi çeken şey, dedektif romanı hakkında yorum yapan karakterin herhangi bir kişi değil, yine bir yazar olmasıdır. Anlaşılan Yaz Yağmuru adlı öyküde Yazar Sabri, Nick Carter tarzı popüler dedektif romanından söz etmektedir.  Eline alır almaz fırlatıp attığı romanın hem olay örgüsünü hem dilini ve anlatımını yerden yere vurur:

“Bir ara kendisini kitap okur buldu. Fakat elindeki kitaba dikkat edince fırlatıp attı. Bu en budala cinsinden bir polis romanıydı. Hemen her sayfada kahramanı biraz himmet etse savuşturabileceği bir yığın manasız işe giriyor, pestili çıkana kadar dayak atıyorlar, yüzünün kanını sile sile eve dönüyordu. Belli ki son sayfada bütün hıncını alacaktı. Oldukça safdil bir dostunun bu cinsten bir kitap için kendisine söylediklerini hatırladı. Zavallı bütün bu budalalık yığınında sadece büyük bir hakikatin müdafaa edildiğine inanmamış, dil zevksizliklerini de yenilik sanmıştı.”

Sözlerime, Salvo Montalbano serisiyle tanıdığımız Andrea Camilleri’nin Tindari Gezisi adlı romanındaki tamamen haklı olduğunu düşündüğüm bir karakterin, polisiye yazma hevesi kursağında kalan bir komiserin yakınmasıyla devam etmek istiyorum.:

“Polisiye romanlar, kimi eleştirmenler ve kürsü sahipleri ya da bunun adayları tarafından aşağı bir tür olarak değerlendiriliyor, zaten ciddi edebiyat tarihlerine almıyorlar bile.”

Bolca edebiyat tarihi okumuş biri olarak, en azından Türk edebiyatı açısından, komiserin söylediklerini doğrulayabilirim. Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde Ahmet Mithat’tan söz ederken, bir hiyerarşi oluşturur. Ahmet Mithat’ın önce “Türk romanının gelişimine doğrudan tesir” ettiğini düşündüğü eserlerini sayar, ardından tarihi ve macera romanlarını sıralar. Edebiyatımızdaki ilk polisiye sayılabilecek Esrar-ı Cinayat’ı hem mekân kullanımı hem geleneksel toplum yapısını yansıtması açısından başarılı bulduğu halde, bir iki cümleyle sona bırakır. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış adlı üçlemesinin birinci cildinde (1983) doğu-batı çatışmasına odaklanır. Bizde ilk romanların yazılmaya başladığı Tanzimat döneminde ve cumhuriyetin ilk yıllarında batılılaşma edebiyatın başat ögesidir çünkü.  Moran da Esrar-ı Cinayat’a değinmez. Peyami Safa’nın Cingöz Recai serisinden söz etmez bile. Aynı biçimde Olcay Önertoy da Türk Roman ve Öyküsü (1984) adlı kitabında Safa’nın yazdıklarını anmaz; hiçbir polisiye romana da yer vermez. Zaten Peyami Safa, kendisinin de alt tür olarak gördüğü polisiye kitaplarını Server Bedii mahlasıyla yazmıştır. Dünya edebiyatında da türe hiyerarşik bakış ve cinsiyet ayrımcılığı gibi nedenlerle mahlas kullanarak yazan ya da yazmak zorunda kalan yazarları görmekteyiz.

Berna Moran, 1990’da yayımlanan Türk Romanına Eleştirel Bakış 2’de polisiye kurgusuna dikkat çekerek Kemal Tahir’in Kurt Kanunu’na genişçe yer ayırır. Bu bölümde dedektif romanıyla ilgili detaylı açıklamalar yapar. Moran, üçlemenin son cildinde Pınar Kür’ün polisiye türü üzerine bir parodi yaparak Bir Cinayet Romanı’nı yazdığını da belirtir. Jale Parla Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı eserinde polisiye romana yer vermez, Nurdan Gürbilek derinlemesine yaptığı incelemelerinde polisiye romanlara değinmez.

Yüz Yılın Türk Romanı’nda (1999) Fethi Naci, Ahmet Ümit’in Sis ve Gece adlı romanı üzerine düşüncelerini dile getirirken söze “Türkiye’de niçin polisiye roman yazılamıyor?” sorusuyla başlar. Bunun tarihsel, toplumsal, siyasal ve yazınsal nedenleri olduğunu belirtir. Ardından Ernest Mandel’in Hoş Cinayet’teki “… burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda mülkiyetin ve mülkiyetin yok sayılmasının, bir başka deyişle suçun tarihidir,” sözlerini alıntılar. Oysa bizde özel mülkiyetin tarihi nispeten çok yenidir. Fethi Naci, burjuva toplumu olmadığımız için polisiye romanın bizde gelişemediği sonucuna varır.  Ardından kimi yasa maddelerinin ve uygulamaların yazarların özgürce yazmalarının önünde engel oluşturduğunu ifade eder. Aynı zamanda, “… bizde romanın tarihi de yenidir,” der. Haklıdır. Modern romanı, Cervantes’in ilk bölümünü 1605’te yazdığı “Don Quijote” ile başlatırsak aradaki zaman farkını görürüz. İlk Türkçe romanı 1851’de Hovsep Vartanyan, Akabi Hikayesi adıyla Ermeni alfabesi ile yazmıştır. Ardından Yusuf Kâmil Paşa, François Fenelon’un Telemak adlı romanını 1859’da çevirir. Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı Şemsettin Sami, Arap alfabesiyle 1872’de yazar. Halit Ziya Uşaklıgil’in acemilikten sıyrılmış Mai ve Siyah adlı romanı yayımlandığında ise yıl 1897’dir.    

1970’ten sonra dünyada, yapısalcılığın da etkisiyle, polisiye konusunda ciddi biçimde çalışılmaya başlanır. Son on-on beş yılda Türkiye’de de polisiye üzerine yapılan akademik çalışmalar var.  Bunların çoğu sosyoloji alanını da ilgilendiriyor. Berna Moran, Türk Edebiyatına Eleştirel Bakış’ın son cildinde Rus Biçimcileri’nin çalışmalarından söz eder.  Bu çalışmalar polisiye türünün ciddi edebiyat sınıfına atlamasına önemli katkılarda bulunmuştur. Rus Biçimcileri’nin kuramına göre edebiyat eserlerinde farklı dönem ve akımlarda “başat öğe” değişmektedir. Örneğin Romantizm döneminde sanatçının kişisel duyguları başat öğe iken, bu tür eserler merkeze alınırken, başka bir dönemde sosyal hayat ön plana çıkabilmektedir. Polisiyenin sınıf atlamasının bir nedeni de dönemin sorunlarını anlatmaya elverişli olmasıdır. Bu nedenle Borges, A. Robbe-Grrillet, I. Calvino, Umberto Eco gibi yazarlar dedektif romanı formunu yapıtlarında kullanmışlardır. Yani artık polisiye meşrulaşmış görünüyor. Yine de pek çok çevrede aynı hiyerarşik bakışın sürdüğü söylemek mümkün.

Akademi’nin polisiyeye yönelik temel sorularının şu şekilde olduğunu düşünebiliriz: Birincisi, polisiyede ana tema nedir ve nasıl işlenir? Buna bağlı olarak ikinci soru ortaya çıkar: Polisiye asıl olarak ne yapar, suçluyu mu yoksa onu suça iten toplumsal koşulları mı ifşa eder; yani polisiyenin ideolojisi nedir?

Kimi akademik tezlerde polisiyenin toplumun yapısını ortaya koyma işlevinin öneminden söz edilir. Fakat Franco Moretti, edebi biçimlerin sosyolojisi üzerine düşündüğü Mucizevi Göstergeler’de, dedektif anlatılarındaki soruşturma hikayesinin kültürel yasalara tabi olduğunu söyler. Moretti’ye göre, dedektif figürü de yasalara, özellikle ekonomi yasalarına saygı gösterilmesini sağlayan bir ‘bekçi’ görevindedir. Moretti bu sözleriyle, polisiyenin kapitalist sistemin zihinsel ürünü olduğu düşüncesini ortaya koyar ve kişiyi suça iten toplumsal koşulları ifşa etmekle ilgilenmediğini belirtir. Ernest Mandel de Moretti ile benzer düşüncededir.

Bunun yanında E. Mandel Hoş Cinayet’in (1984) son bölümü olan “Yeni Polisiye ve Fransız Yeni Kara Romanı: Cani Sistemin Kendisi” bölümünde son on yıl içinde ortaya çıkan ‘devrimci polisiye’ veya ‘yeni kara roman’ hatta ‘neo- popülist edebiyat’ diye adlandırılabilecek, Mayıs 1968’in katıksız ürünü olan yeni bir polisiye alt türünün örneklerini verir.

Ernest Mandel, polisiyenin ana temasının ve ideolojisinin kökünde yatanın ölüm korkusu olduğunu söyler. Ama bu, bir daha dünyaya gelemeyecek olmamızdan kaynaklanan   varoluşsal bir ölüm korkusu değildir. “Polisiye roman, özel türden bir ölüm korkusunu gerektirir, öyle bir korku ki kökleri açıkça burjuva toplumunun koşullarında bulunur. (…) Ölüm –ve daha özgül olarak da cinayet- polisiye romanın bizzat merkezinde yer alır,” sözleriyle, burjuva toplumunun koşullarının, kişisel güvenlik ve ona saldırı üzerine kafa yormayı gerektirdiğini belirtir.

Biliyoruz ki aslında ölüm ve cinayet hikayeleri Habil’in, kardeşi Kabil’i hırs ve güç arzusuyla öldürmesiyle başlar. Yunan tragedyasının en önemli yazarlarından Sofokles’in “babayı öldürme”yi işleyen Kral Oidipus adlı tragedyasını, kadın başkaldırısının ilk örneklerinden -iki erkek kardeşten birini diğerinin öldürdüğü- Antigone’yi, Shakespeare’in insanın kendi içindeki karanlıkla yüzleşmesine odaklanan “Ellerimdeki kan çıkmıyor” sözüyle hatırladığımız   Macbeth’i başta olmak üzere Hamlet, Othello ve diğer eserleri bu bağlamda ilk akla gelen örneklerdir. Ölüm ve cinayet Goethe ve Dostoyevski gibi pek çok büyük edebiyatçının da ele aldığı konulardır.  Fakat bu ele alışta varoluşsal ve felsefi bir bakışın izi vardır. Bizim suç edebiyatı kapsamında düşündüğümüz bu eserlerle polisiyenin ölüme bakışını –bir yandan polisiye okumaktan vazgeçmeyen- Mandel şu şekilde karşılaştırır: “Polisiye romanda ölüm, insanın yazgısı ya da trajedisi olarak ele alınmaz. Ölüm orada bir soruşturma nesnesi haline gelir; yaşanan, acı çekilen (…) bir şey değildir. Teşhir edilecek bir ceset, analiz edilecek bir şey haline gelir. Ölümün şeyleşmesi polisiye romanın can damarıdır.”

Peki polisiye türü, iyi edebiyat olmayı hak etmiyor mu? Tek olanağı “adalet” duygusunu doyurmak mı ya da hayatın dayanılmaz belirsizliğine karşı tamamlanmış bir hikâye ve bir çözümleme sunmakla yetinen bir tür mü sadece? Bu sorunun cevabını yine bir polisiye romanla verebiliriz. Soru, hangi tür iyidir yerine, hangi eser iyidir olmalı gibi görünüyor. Mesela Adrian Mckinty, Andrea Camilleri, Petros Markaris ve pek çok yazar iyi eserler yazmışlardır. Umberto Eco, Gülün Adı’nda Aristoteles’in kayıp olduğu varsayılan Komedya kitabından yola çıkarak muhteşem bir Orta çağ polisiyesi kurgulamıştır. Romanın felsefi omurgası “yoksulluk, gülme yasağı, bilgi ve iktidar” meselesidir. Çatısı çok iyi kurulmuş bu polisiye roman, toplumun yapısını yansıtan tarihsel arka planı, derinliği, dili ve anlatımıyla iyi bir edebiyat örneğidir. Edebiyat tarihçisi Maurizio Pistelli’nin belittiği gibi İtalyan edebiyat ve akademi geleneğinin uzun yıllar polisiye tarzı hikayeleri bayağı olarak değerlendirmesine rağmen Gülün Adı “yüksek edebiyat” kanonundaki bütün eserlerle rahatlıkla boy ölçüşebilir.

Yazımı suç üzerine kafa yoran, gizemli romanların yazarı çok sevdiğim Cahide Birgül’ün Gölgeler Çekildiğinde adlı eserindeki Esin karakterinden yapacağım bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

 “Dedektiflere hayrandım. Onlar asla paniğe kapılmazlardı. Oysa binlerce tehlike dolaşırdı çevrelerinde. Amirler engel olmaya çalışır, insanlar bilerek ya da bilmeyerek ipuçlarını yok ederdi. Ama o, tanrısal soğukkanlılığını hiç yitirmeden, suçlunun etrafına içinden asla çıkamayacağı kozasını örmeyi sürdürürdü.”                                                                                     

KAYNAKLAR:

1-Ernest Mandel, Hoş Cinayet, Çev. Gülen Aktaş – N.Saraçoğlu, Yazın Yay., 2021

2-Franco Moretti, Mucizevi Göstergeler, Çev. Zeynep Altok, Metis Eleştiri, 2021

3-Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış (1,2,3), İletişim Yay., 1983, 2018

4-Fethi Naci, Yüz Yılın 100 Türk Romanı, İş Bank. Kültür Yay., 2019      

DEDEKTİFİN SÖZLÜĞÜ – 3

Bir önceki sayıda, gerçeğin çıplak gözle görülmeyen taraflarına, laboratuvarın sessiz ve sistemli dünyasına odaklanmış; parmak izinden DNA’ya, balistikten iz delillerine kadar mikroskobik hikayelerin peşine düşmüştük. Ancak laboratuvarda üretilen en kesin bilimsel sonuçlar bile, tek başına adaleti sağlamaya yetmez. Bir delilin kaderi, laboratuvarda mühürlendiği an değil, mahkeme salonunun ışıkları altında, hukukun süzgecinden geçtiği an belli olur.

Bu sayıda, delilin en zorlu ve en heyecanlı yolculuğuna tanıklık edeceğiz: Raporlama, Uzman Tanıklığı, Delil Sunumu ve Çapraz Sorgu.

Raporlama:

Laboratuvarda tamamlanan incelemelerin ardından atılan ilk adım, karmaşık bilimsel verileri hukukun anlayabileceği bir dile tercüme etmektir. İşte bu köprüye Adli Rapor denir. Adli rapor, sadece bir sonuç belgesi değildir. Varılan sonucun hangi bilimsel yöntemlerle, hangi standartlar altında elde edildiğini gösteren bir şeffaflık vesikasıdır.

Raporda kişisel yorumlara, “bence” veya “bize göre” gibi muğlak ifadelere yer yoktur. Kullanılan test kitleri, hata payları ve uluslararası standartlar açıkça belirtilir.

Rapor, delil ile olay/şüpheli arasındaki bağı net bir şekilde kurmalıdır. Örneğin; “Olay yerindeki kovan, X marka silahtan atılmıştır” ifadesi kesin bir balistik tespittir.

Uzman Tanıklığı (Bilirkişilik):

Hâkimler, savcılar ve avukatlar hukuk uzmanıdır; ancak bir DNA sarmalının dizilimini veya bir merminin yiv-set izlerini kendi başlarına yorumlayamazlar. İşte bu noktada sahneye Uzman Tanık (Bilirkişi) çıkar. Uzman tanığın, sadece bilgiyi aktarması değil, aynı zamanda o bilgiyi jüri veya mahkeme heyeti için anlaşılır kılması da gerekir.

İyi bir uzman tanık, kürsüyü bir amfiye dönüştürür. Karmaşık istatistiksel olasılıkları (örneğin, bir DNA profiline rastlama olasılığının 10 milyarda 1 olması) sokaktaki insanın anlayabileceği benzetmelerle açıklar.

Uzman tanık iddia makamının (savcılığın) ya da savunmanın yanında yer almaz; o sadece “bilimin” tarafındadır. Bilimsel veriler nereyi işaret ediyorsa, uzman da orayı işaret etmek zorundadır.

Delilin Sunumu:

Modern mahkeme salonlarında deliller artık sadece dosya arasından çıkarılan kağıtlar değildir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte delilin sunumu, davanın seyrini doğrudan etkileyen bir görsel stratejiye dönüşmüştür.

Adli Animasyonlar ve Simülasyonlar: Bir cinayet anındaki kurşunun yolu (trajektori), kan sıçrama analizleri veya araç kazalarının dinamikleri, üç boyutlu dijital modellemelerle mahkeme salonunda canlandırılır. Bu, hâkim ve jürinin olayı “gözleriyle görmelerini” sağlar.

Görsel Kanıt Yönetimi: Mikroskobik parmak izi karşılaştırmaları, dev ekranlarda yan yana getirilerek benzerlik noktaları tek tek işaretlenir. Amaç, şüpheye yer bırakmayacak bir netlik yaratmaktır.

Çapraz Sorgu:

Bir delil ne kadar güçlü, uzman ne kadar prestijli ve yetkin olursa olsun; hukuk sisteminin en sert sınavından geçmek zorundadır. Bu sınav, çapraz sorgudur. Savunma makamının görevi, iddiayı çürütmek için delilin ve uzmanın üzerindeki tüm zayıf noktaları bulmak ve mahkeme heyetine göstermektir.

Savunma avukatları genellikle bilimin kendisine değil, insan faktörüne ve prosedürlere saldırırlar. Bu stratejik sorgulamada şu soruların yanıtları aranır:

Delil Zincirinin (Chain of Custody) İhlal Edilip Edilmediği: Delil olay yerinden laboratuvara, oradan mahkemeye taşınırken her teslim anı kayıt altına alınmış mıdır? Eğer zincirde tek bir dakikalık veya bir imzalık boşluk varsa, savunma o delilin “değiştirildiğini” veya “kirlendiğini” iddia ederek delili tamamen geçersiz kılabilir.

Laboratuvar Standartları ve Cihaz Kalibrasyonu: Analizi yapan cihazın bakım formları güncel miydi? Laboratuvarın hata payı nedir?

Uzmanın Yetkinliği ve Taraflılığı: Uzman daha önce benzer vakalarda hata yapmış mıdır? Bilimsel otoritesi bu vaka için yeterli midir?

Çapraz sorgu mahkeme sürecinin en gerilimli anıdır. Bilim insanının soğukkanlılığı ve metodolojisine olan güveni, davanın kaderini belirler. Çünkü iyi bir savunma avukatı, delilin kendisini yok edemese de onun etrafında bir “makul şüphe” bulutu yaratmayı hedefler. Bunu başarırsa iddia makamının bütün stratejisi çökebilir.

Sonuç:

Olay yerinde toprağa düşen bir toz zerresinden, mahkeme salonundaki hararetli tartışmalara kadar uzanan bu yolculuk, modern adaletin temelidir. Raporlar yazılır, sunumlar yapılır, uzmanlar sorgulanır ve sonunda o sessiz deliller, adaletin terazisinde ağırlıklarını koyarlar.

Unutulmamalıdır ki, hukuk delilsiz hüküm veremez; delil ise bilimsel ve hukuki bir denetimden geçmeden adalet dağıtamaz. Sahadaki dedektif, laboratuvardaki adli bilimci ve mahkemedeki hukukçu aynı amaca, gerçeğin eğilip bükülmeden ortaya çıkarılmasına hizmet eder.

Adli sürecin bu üç aşamalı (Saha- Laboratuvar- Mahkeme) döngüsünü tamamladık. Ancak polisiye dünyası sadece resmi görevlilerden ibaret değildir. Bir sonraki sayıda, resmi makamların ulaşamadığı, hukukun gri alanlarında gezinen ve polisiye edebiyatın en karizmatik figürü olan Özel Dedektifliği ele alacağız: Türkiye’de ve dünyada özel dedektifliğin hukuki sınırları nelerdir? Bir özel dedektif hangi yöntemleri kullanır, resmi polisten nerede ayrılır ve topladığı deliller mahkemede geçerli midir?

Gölgede kalanların hikayesinde buluşmak üzere…

POLİSİYE EKRANI

YOUR FRIENDS AND NEIGHBORS (2025-)

IMDb: 7.7

Kara mizah ve suç unsurlarını bir araya getiren Amerikan yapımı bir drama dizisi olan Your Friends and Neighbors, dijital platformlardan Apple TV’de ekrana geliyor. Dokuz bölümlük ilk sezonu geçtiğimiz yıl yayınlanan dizinin ikinci sezonu 3 Nisan itibarıyla başladı. Yeni sezon öncesi 3. sezon için onay aldığı da duyuruldu.

Jonathan Tropper (Banshee, Warrior) imzalı dizinin başrolünde Jon Hamm (Mad Men) yer alırken kadroda Olivia Munn, Amanda Peet, Mark Tallman, Hoon Lee ve Lena Hall gibi isimler bulunuyor. 2. sezon öncesi diziye James Marsden da katıldı. Sınıf, statü, ahlak ve suç kavramlarını sorgulayan Your Friends and Neighbors “erişim” ve “kaybetme korkusu” temalarıyla modern toplumda bireyin konumunu koruma çabasını konu ediniyor.

Andrew Cooper, büyük bir yatırım şirketinde, önemli bir pozisyonda çalışmakta ve dışarıdan bakıldığında imrenilesi bir hayat sürmektedir. Mutlu bir evliliği ve iki çocuğu, ayrıca başarısının getirdiği zenginlikte bir düzeni vardır. Ancak her şey yolunda (gibi) giderken öncelikle karısını yakın bir arkadaşıyla onu aldatırken yakalar. Boşanmanın etkisi sürürken şirkette kendisinden alt kademe olan bir çalışanla ilişkiye girer ve bunun öğrenilmesiyle bir anda kovulur. Kendini toparlamaya çalışan ve alt üst olan hayatında farklı anlamlar arayan Coop, alıştığı banliyö standardını korumak adına sıra dışı bir yol bulur: Zengin komşularının evini soymak. Küçük çaplı ve çevresi tarafından fark bile edilmeyen bu suçlar, daha büyük ve tehlikeli bir yolun kapısını aralar. Coop’un içinde bulunduğu sosyal çevre, göründüğünden daha karmaşık ve tehlikelidir.


YOUNG SHERLOCK (2026-)

IMDb: 7.6

Young Sherlock, adından da anlaşıldığı üzere, ünlü dedektif Sherlock Holmes’un gençlik yıllarını konu alan, İngiliz yapımı, komedi soslu bir suç drama dizisi.

Karakterin yaratıcısı Arthur Conan Doyle olsa da, dizi Andrew Lane’in kaleme aldığı “Young Sherlock Holmes” serisinden uyarlanarak hazırlandı. 2010-2015 arası yayımlanan ve sekiz kitaba ulaşan serinin bazı kitapları vakti zamanında ülkemizde Tudem Yayınevi tarafından basılmıştı.

Peter Harness ve sinemaya iki Sherlock Holmes filmi kazandıran Guy Ritchie tarafından hazırlanan; aksiyon, macera, casusluk ve gizemi buluşturan dizi projesi Amazon Prime Video’da izleyiciyle 4 Mart’ta buluştu ve sekiz bölümlük sezonun tüm bölümleri aynı gün yayınlandı.

Çekimlerinin bir kısmı Türkiye’de gerçekleştirilen Guy Ritchie filmi The Ministry of Ungentlemanly Warfare’de de rol alan Hero Fiennes Tiffin’in başrolünde yer aldığı Young Sherlock’un kadrosunda Dónal Finn, Max Irons, Zine Tseng, Joseph Fiennes, Natascha McElhone, Colin Firth ve Numan Acar gibi isimler bulunuyor. Moriarty ve Mycroft gibi ismi bilindik Sherlock Holmes karakterlerine de yer veren yapım, hikâyesi gereği dönemin İstanbul’una da uğruyor.

19. yüzyıl İngiltere’sindeyiz. Oxford Üniversitesi öğrencisi 19 yaşındaki Sherlock Holmes, henüz usta bir dedektife dönüşmemiştir. Olgunlaşmamış ve kabadır. Ayrıca disiplinden de yoksundur. Oxford’da işlenen bir cinayet, Holmes’un özgürlüğünü tehlikeye atar ve o da küresel çapta bir komploya sürüklenen ilk cinayet gizemini çözmek için harekete geçer. Cinayetin ardından gelen tuhaf olaylar zinciri onun gözlem yeteneğini, analitik zekâsını ve çıkarım gücünü geliştirdiği ilk büyük sınav olur.


CAUGHT STEALING (2025)

IMDb: 6.9

Caught Stealing, suç ve gerilim türlerini kara mizahla harmanlayan 2025 yapımı bir Amerikan filmi. Yönetmen koltuğunda Darren Aronofsky (Black Swan, Mother!, The Whale) otururken, senaryosunu kaleme alan Charlie Huston, aynı adlı romanını kendisi uyarladı.

Filmin başrolü Austin Butler. Kadroda ayrıca Zoë Kravitz, Regina King, Matt Smith, Liev Schreiber ve Vincent D’Onofrio gibi isimleri görmek mümkün. Film, ülkemizde geçtiğimiz yaz “Suçüstü” adıyla vizyona girdi.

1990’ların New York’unda, sakin bir hayat süren eski bir beyzbol oyuncusu Hank Thompson, komşusunun kedisine bakmayı kabul eder. Ancak iyi niyeti yüzünden kendisini beklenmedik bir şekilde yeraltı dünyasının ortasında bulur. Basit bir iyilik gibi başlayan durum, yanlış zamanda yanlış yerde olmanın yarattığı domino etkisiyle onu farklı suç gruplarının hedefi hâline getirir.

Kimlerin peşinde olduğunu tam olarak anlayamayan Hank, hem hayatta kalmak hem de içine sürüklendiği karmaşadan çıkmak için New York’un karanlık ve tehlikeli sokaklarında mücadele etmek zorunda kalır.

Not: “Caught Stealing” ya da düz çeviriyle “çalarken yakalanma” esasında bir beyzbol terimidir. Topun vurucu tarafından vurulmamış olmasına rağmen koşucunun bir sonraki kaleye doğru koşmaya çalışması ve bu sırada saha oyuncularından biri tarafından etiketlenerek oyun dışı kalması durumuna verilen addır.


THE MASTERMIND (2025)

IMDb: 6.3

Sanat dünyasıyla organize suçu bir araya getiren The Mastermind, 2025 yapımı bir Amerikan filmi. Yönetmenliğini ve senaristliğini Kelly Reichardt (First Cow) üstlendi ve Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali kapsamında gerçekleştirdi.

Başrolünde Netflix’in Knives Out (Bıçaklar Çekildi) serisinin Aralık 2025’te yayına giren yeni filmi Wake Up Dead Man’de ( https://dedektifdergi.com/polisiye-hikayeler/polisiye-ekrani-17/ ) de rol alan Josh O’Connor yer alırken oyuncu kadrosunda Alana Haim, John Magaro, Hope Davis ve Bill Camp gibi isimler bulunmakta. Türkiye prömiyerini Ayvalık Film Festivali’nde yapan film, ülkemizde halihazırda MUBİ’nin film kataloğunda mevcut.

The Mastermind, 1970’ler Amerika’sında geçen bir sanat hırsızlığı konu edilmiş. Klasik bir soygun hikâyesinden ziyade ana karakterin psikolojisine, kararlarının sonuçlarına ve sistem karşısındaki kırılganlığına odaklanan filmde, sıradan bir marangoz olan ancak finansal sıkıntılar nedeniyle riskli bir yola giren bir adamın hikayesi anlatılıyor.

James Blaine Mooney, değerli sanat eserlerini çalmayı amaçlayan bir soygun planının parçası hâline gelir. Ancak plan ilerledikçe işler beklenildiği gibi gitmez; amatörce başlayan girişim, giderek daha büyük ve kontrol edilemeyen sonuçlar doğurarak bir suç zincirine dönüşür. Bu da kahramanı hem suç dünyasıyla hem de kendi sınırlarıyla yüzleşmeye zorlar.

GÖKYÜZÜNDEKİ AYAKİZİ

Çeviren: Gencoy Sümer


John Dickson Carr (1906–1977), Amerika’nın en üretken ve yaratıcı polisiye yazarlarından biri olarak kabul edilir. “Kilitli oda” (locked room) gizemlerinin tartışmasız ustası olan Carr, kurbanın kimsenin giremeyeceği ya da çıkamayacağı bir mekânda ölü bulunduğu, fiziksel olarak imkânsız görünen cinayetleri ustalıkla çözüme kavuşturmasıyla ün kazanmıştır. Hem kendi adıyla hem de Carter Dickson takma adıyla kaleme aldığı yetmişi aşkın romanda, başta dedektif Dr. Gideon Fell ve Sir Henry Merrivale olmak üzere unutulmaz karakterler yaratan Carr, dönemin İngiliz polisiye geleneğini derinden benimsemiş; yıllarını Britanya’da geçirmiş ve eserlerini çoğunlukla İngiliz atmosferinde konumlandırmıştır. 1950’de Dedektif Yazarları Derneği’nin (Detection Club) üyeliğine kabul edilen Carr, 1963’te Amerikan Gizem Yazarları Derneği’nden (Mystery Writers of America) yaşam boyu başarı ödülü olan Grand Master unvanını almıştır. Mantığın sihirle dans ettiği, gotik gerilimin akıl yürütmeyle iç içe geçtiği o kendine özgü atmosferiyle Carr, polisiye edebiyatının altın çağını simgeleyen isimler arasındaki yerini bugün de korumaktadır.

Sıçrayarak gözlerini açtı, bunun bir rüyadan ibaret olduğuna kendini ikna etmeden önce bir-iki dakika boyunca yatak odasının beyaz tavanına dik dik bakıp kaldı. Ama bu bir rüyaydı.

Açık pencereden içeri soğuk, kırılgan bir gün ışığı sızıyordu. Perdeleri uçuran soğuk ve keskin hava, pencere pervazındaki ince kar tabakasını havalandırdı. Bu küçük, çıplak odada rüzgâr insanı canlandıracak bir şekilde esiyordu. Dorothy Brant havayı derin derin içine çekti.

Her şey yolundaydı. Babası ve Harry ile birlikte, donmuş gölde paten kaymak, eğer kar yağarsa belki biraz da kayak yapmak için geldikleri kır evindeydi. Ve kar yağmıştı. Buna sevinmesi gerekirdi ama nedense pencere pervazındaki kar onu dehşete düşürmüştü.

Sıcak yatağında titreyerek yorganı çenesine kadar çekti, komodinin üzerindeki küçük saate baktı. Dokuzu yirmi geçiyordu. Uyuyakalmıştı. Babası ve Harry çoktan kahvaltılarını yapmış olmalıydılar. Kendi kendine her şeyin yolunda olduğunu tekrar söyledi. Gerçi artık tamamen uyanmıştı ve her şeyin yolunda olup olmadığından o kadar emin değildi. Çünkü, Bayan Topham’ı hatırlamıştı. O yaşlı hırsız cadıyı…

Bu hafta sonunu mahvedebilecek tek kişi oydu. Çaldığı saat ve kötü niyetli kibarlığıyla komşu evde oturan Bayan Topham…

“Aklından çıkar şunu! Üzerinde düşünmenin bir yararı yok. Aklından çıkar!”

Dorothy Brant kendini zorlayarak yataktan kalktı, sabahlığına ve terliklerine uzandı. Fakat sandalyenin üzerinde asılı duran sabahlığı değil, ağır kürk mantosuydu. Orada Harry’nin Amerika’dan getirdiği bir çift yumuşak deri terlik de vardı. Ama şimdi tabanları soğuk, nemli ve sertleşmiş, neredeyse donmuştu. İşte o an bilinçaltındaki bir korku ona saldırdı, benliğini ele geçirdi ve bir daha gitmedi.

Pencereyi kapatıp banyoya süzüldü. Tertemiz beyaz perdeleri ve eski odun kokusuyla bu küçük ev o kadar sessizdi ki aşağı kattaki konuşmaları duyabiliyordu. Kelimelerin ayırt edilemediği bir mırıltıydı bu: Harry’nin hızlı konuşması, babasının daha yavaş ve tok sesi ve tanımlayamadığı ama hepsinden daha yavaş ve ağır bir başka ses.

Banyodan sonra aceleyle giyindi. Dokuz saat uyumasına rağmen kendini bütün gece ayaktaymış gibi sinirli ve bitkin hissediyordu.

Kısa kesilmiş kahverengi saçlarına tarağı son bir kez vurup pudra veya ruj sürmeden aşağı koştu. Oturma odasının kapısında aniden durdu. İçeride babası, kuzeni Harry ve yerel Polis Başkomiseri vardı.

“Günaydın hanımefendi,” dedi Başkomiser.

O küçük odanın görünüşünü, içindekilerin yüz ifadelerini asla unutmadı. Gün ışığı içeri süzülüyor, parlak renkli kaba dokuma kilimlere ve kaba taş şömineye temas ediyordu. Yan pencerelerden, karla kaplı bahçenin ötesini ve kapısı yüksek bir defne çitiyle ayrılan Bayan Topham’ın beyaz ahşap kaplamalı kulübesini görebiliyordu.

Ancak odaya girdiğinde onu asıl sarsan şey, aniden kesilen bir konuşma hissi ve başlarını çevirdiklerinde yüzlerinde yakaladığı o hızlı ve solgun ifadeydi.

“Günaydın hanımefendi,” diye tekrarladı Başkomiser Mason selam vererek.

Harry Ventnor adeta acı içinde araya girdi. Normalde de kızarık olan ten rengi daha da kızarmıştı; koca ayakları, geniş omuzları ve küçük kaslı elleri bile telaşlı görünüyordu.

“Hiçbir şey söyleme Dolly!” dedi. “Hiçbir şey söyleme! Seni konuşmaya zorlayamazlar. Bekle ta ki…”

“Kesinlikle bence de,” diye söze başladı babası yavaşça. Burnunun ucuna, sonra piposunun kenarına baktı; Dorothy hariç her yere bakıyordu. “Kesinlikle bence de,” diye tekrar etti boğazını temizleyerek, “Aceleyle konuşmamak en iyisi olur, ta ki…”

“Müsaadenizle efendim,” dedi Başkomiser Mason, boğazını temizleyerek. “Şimdi hanımefendi, korkarım size bazı sorular sormam gerekiyor. Ancak avukatınızı görene kadar sorularıma cevap vermek zorunda olmadığınızı söylemek görevim.”

“Avukat mı? Ama ben avukat istemiyorum. Avukatla ne işim olabilir ki?”

Başkomiser Mason, babasına ve Harry Ventnor’a manalı bir bakış attı, sanki bunu not etmelerini istiyordu.

“Konu Bayan Topham, hanımefendi. Anladığım kadarıyla hanımefendi, dün onunla aranızda bazı konuşmalar geçmiş. Bir tür ağız kavgası gibi.”

“Evet, kesinlikle öyle denebilir.”

“Ne hakkında olduğunu sorabilir miyim?”

“Üzgünüm,” dedi Dorothy; “Bunu size söyleyemem. Bu, o yaşlı kediye ona iftira attığımı söyleme fırsatı verir. Size ne anlattı?”

“Şey, hanımefendi,” dedi Başkomiser Mason, bir kurşun kalem çıkarıp çenesini kaşıyarak. “Korkarım bize bir şey anlatacak durumda değil kendisi. Guildford’da bir hastanede, kafasından oldukça ağır darbe almış durumda. Aramızda kalsın, iyileşip iyileşmeyeceği pamuk ipliğine bağlı.”

Dorothy önce kalbinin hiç atmadığını hissetti, sonra yüreği devasa bir ritimle küt küt atmaya başladı. Başkomiser ona dikkatle bakıyordu. Kendini konuşmaya zorladı:

“Yani bir kaza mı geçirdi?”

“Tam olarak değil, hanımefendi. Doktor, Bayan Topham’ın evindeki masanın üzerinde görmüş olabileceğiniz ağır cam bir küreyle kafasına üç-dört kez vurulduğunu söylüyor.”

“Yani bunu birinin yaptığını mı kastediyorsunuz? Kasten mi? Ama kim yapmış?”

“Şey, hanımefendi,” dedi Başkomiser Mason, ona daha da sert bakarak. “Şu ana kadar görebildiğimiz her şeye dayanarak, bunu sizin yapmış olduğunuzu söylemek zorundayım.”

Bu olamazdı. Gerçek olamazdı. Daha sonra, Harry’nin gözlerinin etrafındaki küçük çizgileri, aceleyle taranmış açık renkli saçlarını, fermuarı yarıya kadar açık gevşek deri rüzgarlığını incelerken kendini dışarıdan bir göz gibi izlediğini hatırladı. Atletik becerilerine rağmen Harry’nin ne kadar etkisiz ve biraz da aptalca göründüğünü düşündüğünü hatırladı. O an babası da pek işe yaramıyordu.

“Ama bu saçma!” diyebildi sadece.

“Umarım öyledir hanımefendi. İçtenlikle umarım. Şimdi söyleyin bana, dün gece bu evden çıktınız mı?”

“Ne zaman?”

“Herhangi bir saatte.”

“Evet. Hayır. Bilmiyorum. Evet, sanırım çıktım.”

“Tanrı aşkına Dolly,” dedi babası, “Avukat gelene kadar başka bir şey söyleme.”

Onu tutan kendi duyguları değil, babasının yüzündeki o perişanlıktı. İri yarı, yarı kel, işleri için endişeli, dünyadaki her şey için endişeli… İşte John Brant buydu. Sakat sol kolu ve siyah eldiveni yan tarafına bastırılmıştı. Parlak güneş ışığı havuzunun içinde, bir ıstırap abidesi gibi duruyordu.

“Onu—gördüm,” diye açıkladı. “Hoş bir manzara değildi. Daha kötülerini görmemiş değilim. Savaşta.” Koluna dokundu. “Ama sen küçük bir kızsın Dolly; sadece küçük bir kızsın. Bunu yapmış olamazsın.”

Yalvaran sesi bir onay bekliyordu.

“Bir dakika efendim,” diye araya girdi Başkomiser Mason. “Şimdi hanımefendi! Bana dün gece evden çıktığınızı söylediniz. Değil mi?”

“Evet.”

“Karda mı?”

“Evet, evet!”

“Saati hatırlıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Söyleyin bana hanımefendi: kaç numara ayakkabı giyiyorsunuz?”

“Otuz yedi.”

“Bu oldukça küçük bir numara, değil mi?” Dorothy sessizce onaylayınca, Başkomiser Mason not defterini kapattı. “Şimdi, benimle gelir misiniz?”

Evin yan kapısından dışarı çıktılar. Saçakların çıkıntısı altındaki iki basamakta kar yoktu. Ancak onun ötesinde, karşıdaki panjurları kapalı eve kadar her yer ince bir kar tabakasıyla kaplıydı.

Karda iki ayrı ayak izi vardı. Dorothy onların kime ait olduklarını biliyordu. Sertleşmiş ve net basılmış bir dizi iz, basamaklardan bir yılan gibi süzülerek çıkıyor, karla kaplı defne çitinin kemerinin altından geçiyor ve Bayan Topham’ın evinin yan kapısının basamaklarında bitiyordu. Diğer ayak izleri ise, o evden buradaki basamaklara geri gelmekteydi. Bu kişinin can havliyle koştuğu, kardaki bulanık ve araları açık ayak izlerinden belli oluyordu.

Bu dilsiz işaretler Dorothy’nin hafızasını harekete geçirdi. Bu bir rüya değildi. Yapmıştı. Bilinçaltında bunu başından beri biliyordu. Başka şeyleri de hatırlıyordu: pijama üzerine giydiği kürk mantoyu, ıslak terliklerinden kar suyunun sızışını, karanlıkta körlemesine kaçışını…

“Bu ayak izleri sizin mi hanımefendi?” diye sordu Başkomiser Mason.

“Evet. Ah, evet, benim.”

“Sakin olun hanımefendi,” diye mırıldandı Başkomiser. “Renginiz kireç gibi oldu. İçeri girip oturun isterseniz.”

Sonra ses tonu huysuzlaştı. Kızın tavrındaki ağırbaşlı sadelik, resmiyeti bırakmasına sebep oldu.

“Ama neden yaptınız hanımefendi? Tanrı aşkına, neden yaptınız? Yani, hepsi on sterlin bile etmeyecek bir avuç ıvır zıvır için o masayı zorla açmak ve sonra ayak izlerinizi silme zahmetine bile girmemek!” Öksürerek kendini aniden durdurdu.

John Brant’ın sesi asit gibiydi. “Güzel dostum. Çok güzel. Şu ana kadar gösterdiğin ilk zekâ belirtisi. Kızımın deli olduğunu iddia etmiyorsun herhalde?”

“Hayır efendim. Ama duyduğuma göre onlar annesinin takılarıymış.”

“Bunu nereden duydun? Sen mi söyledin Harry?”

Harry Ventnor, rüzgarlığının fermuarını savaşa hazırlanır gibi yukarı çekti. Herkesin zulmettiği o iyi çocuklardanmış gibi bir izlenim veriyordu. Küçük yüzünde öyle bir samimiyet parlıyordu ki, iyi niyetinden şüphe etmek imkânsızdı.

“Bak dostum. Onlara söylemek zorundaydım, değil mi? Böyle şeyleri saklamaya çalışmanın bir yararı yok. Sırf şu hikayeleri okuduğum için bile biliyorum ki…”

“Hikayeler!”

“Tamam, ne dersen de. Her zaman öğreniyorlar ve sonra durumu olduğundan daha kötü hale getiriyorlar.” Söylediklerinin anlaşılması için bekledi. “Söylüyorum size, olaya yanlış yaklaşıyorsunuz. Diyelim ki Dolly, o mücevherler yüzünden Topham’la kavga etti. Diyelim ki dün gece oraya gitti. Diyelim ki o ayak izleri onun. Bu, Topham’ı onun darp ettiğini kanıtlar mı? Bunu pekâlâ bir hırsız da yapmış olamaz mı?”

Başkomiser Mason başını salladı. “Olamaz efendim.”

“Ama neden? Soruyorum size, neden?”

“Dinlerseniz bunu size anlatmamda bir sakınca yok efendim. Muhtemelen dün gece saat on biri biraz geçe kar yağmaya başladığını hatırlarsınız.”

“Hayır, hatırlamıyorum. O saatte hepimiz yataktaydık.”

“Pekâlâ, benim sözüme güvenebilirsiniz,” dedi Mason sabırla. “Gece yarısına kadar karakoldaydım. Kar yağışı gece yarısı civarında durdu. Bunun için de sözüme güvenmek zorundasınız ama bunu kolayca kanıtlayabiliriz. Bayan Topham gece yarısından epey sonra hayattaydı ve sağlığı gayet yerindeydi. Bunu da biliyorum çünkü karakolu arayıp uyanık ve tedirgin olduğunu, çevrede hırsızlar olduğunu düşündüğünü söyledi. Hanımefendi aynı şeyi,” diye açıkladı belli bir sertlikle, “ayda ortalama üç kez yaptığı için bunun üzerinde durmuyorum. Size söylediğim şu ki, telefonu 00.10’da, kar durduktan en az on dakika sonra geldi.”

Başkomiser, Harry’nin bir şey söylemek istemesine aldırmadan aynı sabırlı tavırla devam etti: “Görmüyor musunuz efendim? Bayan Topham kar durana kadar saldırıya uğramamıştı. Evinin etrafında şu an her yöne yirmi metrelik tertemiz, lekesiz, izsiz kar var. Orada bulunan tek iz, Bayan Brant’ın kendisinin bıraktığını kabul ettiği ayak izleridir.”

Bıkkınlıkla karşısındakilere baktı.

“Sanki başka biri bu izleri yapabilirmiş gibi konuşuyorsunuz. Bayan Brant kendisi itiraf etmese bile, kesinlikle başka birinin yapmadığından eminim. Siz Bay Ventnor, ayakkabı numaranız 44, Bay Brant 43 numara giyiyor. 37 numara bir ayakkabıya ait izleri bozmadan üzerinde yürümek mi? Hadi canım! Yine de birisi o eve bir anahtarla girdi, yaşlı kadını canice darp etti, evini soydu ve kaçtı. Karda başka hiçbir iz veya leke yoksa, bunu kim yaptı? Kim yapmış olmalı?”

Dorothy artık durumu serinkanlı bir şekilde düşünebiliyordu. Bayan Topham’ı yaralayan ağır cam küreyi hatırladı. Çalışma masasının üzerinde dururdu. İçinde minyatür bir manzara vardı. Salladığınızda içinde ufak bir kar fırtınası kopardı. Bu da saldırıyı daha korkunç kılıyordu.

Üzerinde parmak izi bırakıp bırakmadığını merak etti. Ama her şeyin ötesinde Renee Topham’ın yüzü belirdi zihninde. Renee Topham… Annesinin en yakın arkadaşı…

“Ondan nefret ediyordum,” dedi Dorothy ve beklenmedik bir şekilde ağlamaya başladı.

***

Lincoln’s Inn Fields’daki Morris, Farnsworth & Jameson Hukuk Firması’ndan Dennis Jameson, evrak çantasını bir çıt sesiyle kapattı. O şapkasını ve paltosunu giyerken Billy Farnsworth ofise göz attı.

“Selam!” dedi Farnsworth. “Şu Brant meselesi için Surrey’e mi gidiyorsun?”

“Evet.”

“Hımm. Mucizelere inanır mısın?”

“Hayır.”

“O kız suçlu evladım. Bunu bilmen lazım.”

“Bizim işimiz,” dedi Jameson, “müvekkillerimiz için elimizden geleni yapmaktır.”

Farnsworth ona kurnazca baktı. “Şövalyelik ruhun yeniden canlanmış. Genç idealist, başı dertte olan güzel bir kadının yardımına koşuyor, yeminler ederek…”

“Onunla iki kez görüştüm,” dedi Jameson. “Onu seviyorum, evet. Ama bu konuda birazcık zekâmı kullandığımda, ona yönelik öyle müthiş bir suçlama göremiyorum.”

“Hadi canım!”

“Bak şimdi. Kızın ne yaptığını söylüyorlar? Bayan Topham’a ağır bir cam küreyle birkaç kez vurulmuş. Kürede parmak izi yok, silindiğine dair işaretler var. Ancak parmak izlerini dikkatlice silme öngörüsünü gösteren Dorothy Brant, sonra kulübesine geri yürüyor ve arkasında bir kilometre yukarıdan bile görülebilecek iki dizi ayak izi bırakıyor. Bu mantıklı mı sence?”

Farnsworth düşünceli göründü. “Belki de mantıklı olmadığını söyleyeceklerdir,” diye belirtti. “Psikolojiyi boş ver. Aşman gereken şey fiziksel gerçekler. İşte, gizemli dul Topham evde tamamen yalnız; tek hizmetçisi de gündüz geliyor. İşte, bir kişinin ayak izleri var. O izleri sadece o kız yapmış olabilir; ki zaten kendisi de bunu kabul ediyor. Başka birinin eve girmesi veya çıkması fiziksel olarak imkânsız. Bunu nasıl aşacağını düşünüyorsun?”

“Bilmiyorum,” dedi Jameson umutsuzca. “Ama önce onun anlatacaklarını duymak istiyorum. Kimsenin duymadığı, hatta merak bile etmediği tek şey, onun kendisi hakkında ne düşündüğü.”

***

Jameson, kapıdan girdiğinde akşam karanlığı çöküyordu. Karın grileştiği mavimsi bir alacakaranlıkta kapıda bir an durdu ve bahçeyi Bayan Topham’ınkinden ayıran iki metreye yakın yükseklikteki ince defne çite baktı. Gotik bir kemer gibi bir geçitle kesilen bu çitte dikkat çekici bir şey yoktu. Sadece kemerin önünde duran pardösülü, iri yapılı bir adam ona tanıdık gelmişti. Yanında, muhtemelen bölgenin polis başkomiseri olan bir başka adam daha vardı. Elinde bir kamera tutuyordu. Birden bir flaş patladı. Bir şey duyamayacak kadar uzak olmasına rağmen, Jameson, iri yarı adamın kahkahalarla güldüğüne dair garip bir izlenime kapıldı.

Jameson’ı kapıda, az çok tanıdığı Harry Ventnor karşıladı.

“İçeride,” diye açıkladı Harry, ön odayı işaret ederek. “Şey… onu üzme, olur mu? Hey, o çitte ne halt ediyorlar öyle?”

Bahçenin ötesine baktı. “Onu üzmek mi?” dedi Jameson biraz sertçe. “Ben buraya, ona yardım etmeye geldim. Bayan Brant’ın aklı başındayken söylenen şeyi yapabileceğini gerçekten düşünüyor musunuz?”

“Aklı başındayken mi?” diye tekrarladı Harry. Jameson’a tuhaf bir şekilde baktıktan sonra başka bir şey söylemedi; aniden arkasını dönüp bahçeye koştu.

Yine de Dorothy, Jameson onunla karşılaştığında, aklı başında olmayan biri izlenimi vermiyordu. Her zaman adamın dürüstlüğünü sevmişti, şimdi de içini ısıtan o dürüstlüktü.

Harry’nin atletik ve jimnastik becerilerini simgeleyen gümüş kupaların ve John Brant’ın St. Moritz’deki eski günlerinden kalma ödüllerin üzerinde bulunduğu gürül gürül yanan şöminenin karşısındaki koltuklara oturdular. Odayı sadece şöminenin alevleri aydınlatıyordu.

“Bana akıl vermek için mi geldiniz?” dedi Dorothy. “Beni tutukladıklarında ne söyleyeceğim konusunda akıl vermeyi mi kastediyorsunuz?”

“Şey, henüz sizi tutuklamadılar Bayan Brant.”

“Yine de buna şaşırdığınıza bahse girerim, haksız mıyım? Ah, ne kadar derin bir batağa saplandığımı biliyorum! Sanırım sadece daha fazla kanıt toplamak için etrafta dolanıyorlar. Bir de burada yeni bir adam var, Scotland Yard’dan gelen March adında bir adam. Kendimi neredeyse onurlandırılmış hissediyorum.”

Jameson dikleşti. Çitin yanındaki o iri yarı adamın neden tanıdık geldiğini şimdi anlamıştı. “Albay March mı?”

“Evet. Aslında oldukça hoş biri,” diye cevap verdi Dorothy, eliyle gözlerini gölgeleyerek. “Odamın her yerini aradılar. Ama teyzem Renee Topham’dan çaldığımı iddia ettikleri saati, broşu ve yüzükleri bulamadılar.” Bir an durdu sonra bıkkın bir sesle mırıldandı. “Renee Teyze…”

“Duydum. Ama asıl mesele neyin peşinde oldukları. Bir saat, bir broş ve birkaç yüzük! Neden birinden, hele de ondan bir şey çalasınız ki?”

“Çünkü onlar onun değildi,” dedi Dorothy, bembeyaz bir yüzle aniden başını kaldırarak. “Onlar anneme aitti.”

“Sakin olun.”

“Annem öldü,” dedi Dorothy. “Sanırım mesele sadece saat ve yüzükler değildi. Bu sadece bir bahaneydi, bardağı taşıran son damlaydı. Annem, Bayan Topham’ın çok yakın arkadaşıydı. Annem hayattayken onu pohpohlamak için ‘Renee Teyze’ aşağı ‘Renee Teyze’ yukarı tavrındaydı. Ama annem o takıların, her ne iseler, benim olmasını istiyordu. Sevgili Renee Teyze, mümkün olan her şeyi sahiplendiği gibi onları da soğukkanlılıkla sahiplendi. Düne kadar onlara ne olduğunu hiç bilmiyordum.”

“Bu tür kadınları bilir misiniz? Bayan Topham gerçekten büyüleyici, aristokrat ve çekicidir; alabileceği her şeyi alan ve almaya devam etmeyi bekleyen o soğuk cazibeye sahiptir. Gerçekten çok parası olduğunu kesin olarak biliyorum, gerçi o parayla ne yapıyor hayal bile edemiyorum. Taşraya kapanmasının asıl nedeni, şehirde para harcama riskine giremeyecek kadar cimri olmasıdır. Ona asla katlanamadım. Annem öldüğünde ve ben beklediği gibi onu pohpohlamaya devam etmeyince, işler çok değişti. O kadın hakkımızda konuşmaya bayılır! Harry’nin borçları, babasının sarsıntılı işleri. Ve ben.”

Durdu ve gülümsedi. “Tüm bunları size anlattığım için üzgünüm.”

“Anlatmıyorsunuz, ben dinlemek istiyorum.”

“Ama bunlar oldukça gülünç, değil mi?”

“‘Gülünç’,” dedi Jameson sertçe “bu benim kullanacağım bir sıfat değil. Demek onunla kavga ettiniz?”

“Ah, hem de muazzam bir kavga. Şahane bir kavga. Kavgaların şahı.”

“Ne zaman?”

“Dün. Annemin saatini kolunda gördüğümde.”

Gümüş kupaların parladığı ateşe baktı.

“Belki de söylememem gereken şeyler söyledim,” diye devam etti. “Ama babamdan veya Harry’den hiç destek görmedim. Babamı suçlamıyorum; işleri yüzünden endişeli ve o sakat kolu bazen canını çok sıkıyor. Bütün istediği huzur ve sessizlik. Harry’ye gelince, o kadını gerçekten sevmiyor; ama kadın ondan biraz hoşlandı ve bu onun hoşuna gidiyor. O, Renee Teyze’nin erkek versiyonu gibi. Başka birine sırtını daya, hayatını yaşa.  Ve ben tüm bunların ortasındayım. Hep ‘Dolly şunu yap’, ‘Dolly bunu yap’, ‘İyi kalpli Dolly; o aldırmaz’. Ama aldırıyorum. O kadını orada annemin saatini takarken gördüğümde ve bana bir hizmetçi tutmaya gücümüzün yetmediği gerçeği hakkında teselli verdiğinde, bu konuda bir şeyler yapılması gerektiğini hissettim. Sanırım gerçekten de bir şeyler yapmışım.”

Jameson uzanıp kızın ellerini tuttu. “Tamam,” dedi. “Ne yaptınız?”

“Bilmiyorum! Sorun da bu ya.”

“Ama elbette…”

“Hayır. Bu, Bayan Topham’ın her zaman dalga geçtiği şeylerden biriydi. Uykunuzda yürürken pek bir şey bilmezsiniz… Tuhaf geliyor, değil mi? Tamamen saçma. Ama benim için değil! Hiç değil. Çocukluğumdan beri, ne zaman çok yorgun veya sinirsel olarak bitkin olsam başıma bu gelir. Bir keresinde aşağı inip yemek odasındaki şömineyi yakmış ve masayı yemek için hazırlamıştım. Kabul ediyorum sık olmaz ve asla böyle sonuçları olmamıştı.” Gülmeye çalıştı. “Ama sizce babam ve Harry neden bana öyle baktılar? İşin en kötüsü de bu. Gerçekten bir katil adayı mıyım değil miyim, bilmiyorum.”

Bu kötüydü.

Jameson, mantığı aksini iddia etse de bunu kendine itiraf etti. Odanın içinde gezinmek için ayağa kalktı ve kızın kahverengi gözleri onu hiç bırakmadı. Gözlerini kaçıramıyordu; her köşede kızın yüzündeki o gerginliği görüyordu.

“Bakın,” dedi usulca, “Bu saçmalık.”

“Oh, lütfen. Siz bari öyle söylemeyin. Pek orijinal değil.”

“Ama cidden o kadının üzerine yürüdüğünüzü ve şu an buna dair hiçbir şey bilmediğinizi mi düşünüyorsunuz?”

“Şömineyi yakmaktan daha mı zor olurdu?”

“Size bunu sormadım. Bunu yaptığınızı düşünüyor musunuz?”

“Hayır,” dedi Dorothy.

Bu soru işi bitirdi. Artık ona güveniyordu. Aralarında bir anlayış ve sempati, bedenin ısı yayması gibi hissedilir bir zihinsel güç ve iletişim vardı.

“İçimin derinliklerinde, hayır, buna inanmıyorum. Uyanmış olmam gerekirdi diye düşünüyorum. Ve üzerimde… şey, kan yoktu, biliyorsunuz. Ama kanıtları nasıl aşacaksınız?”

Kanıtlar…

“Oraya gittim. Bunu inkâr edemem. Geri gelirken yarı yarıya uyandığımı hatırlıyorum. Bahçenin ortasında karda duruyordum. Pijamamın üstünde kürk mantom vardı; yüzümdeki karı ve ayaklarımdaki ıslak terlikleri hissettiğimi hatırlıyorum. Titriyordum. Ve eve geri koştuğumu hatırlıyorum. Hepsi bu. Eğer ben yapmadıysam, başka kim yapmış olabilir?”

“Affedersiniz,” diye araya girdi yeni bir ses. “Hem mecazi hem de gerçek anlamda ışığı açmamın sakıncası var mı?”

Albay March’ın yüz on kiloluk gövdesi, bir çadır kadar büyük su geçirmez bir pardösüye sarılmıştı. Büyük tüvit bir kasket takıyordu. Kasketin altındaki çilli yüzü soğuktan parlıyordu ve kumral bıyığını yakmakla tehdit eden koca hazneli piposunu keyifle içiyordu.

“Ah, Jameson!” dedi. Piposunu ağzından çıkarıp onunla bir işaret yaptı. “Demek sendin. İçeri girdiğini gördüğümü sanmıştım. Araya girmek istemem; ama sanırım Bayan Brant’ın bilmesi gereken en az iki şey var.”

Dorothy hızla arkasına döndü.

“Birincisi,” diye devam etti Albay March, “Bayan Topham tehlikeyi atlattı. En azından yemek sonrası kalkıp konuşan biri kadar birkaç kelime edebiliyor; gerçi söyledikleri pek tutarlı değil. İkincisi, bahçenizde hayatımda gördüğüm en tuhaf nesnelerden biri var.”

Jameson ıslık çaldı. Dorothy’ye, “Bu adamla tanıştın mı?” dedi. “O, Tuhaf Şikayetler Departmanı’nın başıdır. Ne zaman bir şaka ya da numara olabilecek ama diğer yandan ciddi bir suç da teşkil edebilecek acayip bir şeyle karşılaşsalar, onu çağırırlar. Zihni o kadar berraktır ki her seferinde hedefi on ikiden vurur. Bildiğim kadarıyla kaybolan bir odayı araştırmış, yürüyen bir cesedi kovalamış ve görünmez bir mobilya parçasını bulmuştur. Eğer bir şeyin biraz olağandışı olduğunu kabul edecek kadar ileri giderse, fırtınaya hazır olsan iyi olur.”

Albay March oldukça ciddi bir tavırla başını salladı. “Evet,” dedi. “Bu yüzden buradayım, görüyorsunuz. O ayak iziyle ilgilenebileceğimizi düşündüler.”

“O ayak izi mi?” diye bağırdı Dorothy. “Yani?”

“Hayır, hayır; sizin ayak iziniz değil Bayan Brant. Bir başkası. Açıklamama izin verin. İkinizin de pencereden dışarı bakmanızı istiyorum. Bu evle diğeri arasındaki defne çitine bir göz atmanızı istiyorum. Güneş neredeyse battı ama yine de inceleyin.”

Jameson pencereye gidip dışarı baktı.

“Eee?” dedi. “Ne olmuş ona? Alt tarafı bir çit.”

“Sizin de o keskin zekanızla fark ettiğiniz gibi, o bir çit. Şimdi size bir soru sorayım. Bir insanın o çitin tepesinde yürüyebileceğini düşünüyor musunuz?”

“Ne münasebet, tabii ki hayır!”

“Hayır mı? Neden olmasın?”

“Şakayı anlamadım,” dedi Jameson. “Ama uygun cevapları vereceğim. Çünkü çit sadece birkaç santim kalınlığında. Bir kediyi bile taşımaz. Üzerinde durmaya kalksanız, içinden aşağı düşersiniz.”

“Çok doğru. Peki, en az yetmiş beş-seksen kilo ağırlığındaki birinin çitin kenarına tırmandığını söylesem ne dersiniz?”

Kimse ona cevap vermedi; bu o kadar bariz bir şekilde mantıksızdı ki kimse cevap veremezdi. Dorothy Brant ve Dennis Jameson birbirlerine baktılar.

“Çünkü,” dedi Albay March. “Görünüşe göre birisi en azından oraya tırmanmış. Çite tekrar bakın. Kapı görevi görmesi için açılan kemeri görüyorsunuz değil mi? Tam onun üzerinde, çitin yan tarafındaki karların içinde ayak izi kalıntıları var. Bu büyük bir ayak izi. Topuğundan teşhis edilebileceğini sanıyorum, gerçi çoğu silinmiş ve yarım yamalak.”

Hızlı ve ağır adımlarla Dorothy’nin babası odaya girdi. Konuşmaya yeltendi ama Albay March’ı görünce fikrini değiştirmiş gibi göründü. Dorothy’nin yanına gitti, kızı onun koluna girdi.

“O zaman,” diye üsteledi Jameson. “Birisi gerçekten çite mi tırmandı?”

“Şüpheliyim,” dedi Albay March. “Nasıl yapabilir ki?”

Jameson kendini topladı. “Bakın efendim,” dedi usulca. “‘Nasıl yapabilir?’ sorusu doğru soru. Geçerli bir nedeniniz olmadan böyle konuşmayacağınızı biliyorum. Bunun davayla bir ilgisi olmalı. Ama birinin çite tırmanması umurumda değil. İsterse üzerinde tango yapsın. Çit hiçbir yere çıkmıyor. Bayan Topham’ın evine gitmiyor; sadece iki evin bahçesini birbirinden ayırıyor. Asıl mesele, birinin buradan diğer kulübeye, yirmi metrelik bozulmamış karın üzerinden tek bir iz bırakmadan nasıl geçebildiğidir. Size bunu soruyorum çünkü Bayan Brant’ın suçlu olduğunu düşünmediğinizden eminim.”

Albay March özür diler gibi baktı. “Suçlu olmadığını biliyorum,” diye cevap verdi.

Dorothy Brant’ın zihninde yine o ağır kâğıt ağırlığının görüntüsü canlandı; hani salladığınızda içinde minyatür bir kar fırtınasının koptuğu o şey. Kendi aklının da aynı şekilde sarsıldığını ve bulandığını hissediyordu.

“Dolly’nin yapmadığını biliyordum,” dedi John Brant, aniden kolunu kızının omzuna atarak. “Bunu biliyordum. Onlara da söyledim. Ama…”

Albay March onu susturdu. “Asıl hırsız, Bayan Brant, annenizin saatini, broşunu, zincirini ve yüzüklerini istemiyordu. Ne istediğini bilmek ilginizi çekebilir. O köhne masanın içine gizlenmiş yaklaşık bin beş yüz sterlin değerindeki banknotları ve altın liraları istiyordu. Bayan Topham’ın parasıyla ne yaptığını merak ediyor gibiydiniz. İşte parasıyla bunu yapıyordu. Bayan Topham, yarı baygın halde ağzından çıkan ilk kelimelerden anlaşıldığı üzere, sadece sıradan bir cimriydi. Oturma odasındaki o sevimsiz masa, herhangi bir hırsızın bir hazine arayacağı son yerdi. Herhangi bir hırsızın, yani biri hariç.”

“Biri hariç mi?” diye tekrarladı John Brant ve gözleri sanki içeri doğru döndü.

Jameson’ın içine ani ve çirkin bir şüphe düştü.

“Bilen biri hariç, evet. Bayan Brant, suç kasten sizin üzerinize yıkıldı. Bunda bir garez yoktu. Bunu yapan beyefendi için acıdan ve dertten kaçınmanın en kolay yoluydu bu sadece.”

“Şimdi gerçekten ne yaptığınızı dinleyin, Bayan Brant,” dedi Albay March, yüzü karararak. “Dün gece kar yağarken gerçekten dışarı çıktınız. Ama Bayan Topham’ın evine gitmediniz ve karda o iki artistik ayak izi dizisini siz yapmadınız. Kendi hikayenizde karın yüzünüzde sızladığını ve ayaklarınızın altındaki karı hissettiğinizi söylediğinize göre, karın hala yağmakta olduğunu anlamak için alim olmaya lüzum yok. Birçok uyurgezer gibi dışarı çıktınız; kar ve soğuk havanın etkisiyle yarı uyanık bir hale geldiniz ve kar yağışı bitmeden çok önce geri döndünüz; böylece yaptığınız gerçek izlerin üzeri karla kapandı.”

“Asıl hırsız —ki o gayet uyanıktı— geri geldiğinizi ve yatağa devrildiğinizi duydu. Belki de kendi işlediğinizi düşünebileceğiniz bir suçla sizi itham etmek için bunu gökten inme bir fırsat gördü. İçeri süzüldü ve terliklerinizi odanızdan aldı. Ve kar durunca Bayan Topham’ın evine gitti. Ona saldırmayı planlamıyordu. Ama kadın uyanıktı ve onu suçüstü yakaladı; bu yüzden elbette, Harry Ventnor ona vurdu.”

“Harry!..” Dorothy’nin neredeyse bir çığlık gibi ağzından çıkan kelime yarıda kesildi. Hızla babasına baktı; sonra boşluğa dik dik baktı, sonra gülmeye başladı.

“Elbette,” dedi Albay March. “Her zamanki gibi, suçun… neydi o?.. ‘İyi kalpli Dolly’sinin’ üzerine kalmasına izin veriyordu.”

John Brant’ın üzerinden büyük bir bulut dağılmış gibiydi; ama o telaşlı ve endişeli ifade gitmemişti. Albay March’a gözlerini kırpıştırarak baktı.

“Efendim,” dedi, “söylediğinizi kanıtlamak için sağlam kolumu bile feda ederim. O çocuk başıma gelen dertlerin yarısının sebebiydi. Ama siz çıldırdınız mı?”

“Hayır.”

“Size diyorum ki o yapmış olamaz! O Emily’nin oğlu, kız kardeşimin oğlu. Kötü biri olabilir; ama sihirbaz değildir.”

“Unutuyorsunuz,” dedi Albay March “Bir kediyi bile taşıyamayacak bir çitin kenarındaki o ilginç manzarayı, silik ve kararmış 44 numara ayak izini unutuyorsunuz. Olağanüstü bir ayak izi. Bedensiz bir ayak izi.”

“Ama bütün mesele de bu ya!” diye kükredi diğeri. “Kardaki izler 37 numara bir ayakkabıyla yapılmış! Harry onları yapmış olamaz, tıpkı benim yapamayacağım gibi. Bu fiziksel olarak imkânsız. Harry 44 numara giyiyor. Ayaklarını kızımın giydiği o düz deri mokasenlerin içine sokabileceğini söylemiyorsunuz herhalde?”

“Hayır,” dedi Albay March. “Ama ellerini sokabilir.”

Bir sessizlik oldu. Albay’ın yüzünde memnun bir ifade vardı.

“Ve bu sıra dışı ama son derece pratik eldiven çiftiyle,” diye devam etti Albay “Harry Ventnor diğer kulübeye ellerinin üzerinde ilerleyerek geçti. Hepsi bu. Gümüş kupalarından da anlaşılacağı üzere— eğitimli bir jimnastikçi için bunu yapmak kolaydır. Paraya ihtiyacı olan boş kafalı bir beyefendi içinse ideal. Karın ağırlık farkını göstermeyeceği ince bir kar tabakasının üzerinde geçti. Saçakların kar tutmadığı kapı basamakları, ayağa kalktığında her iki uçta da onu korudu. Yan kapının anahtarını ele geçirmek için sayısız fırsatı vardı. Ne yazık ki, çitteki o oldukça alçak kemer geçidi vardı. Kendini elleri üzerinde taşırken, dengesini sağlamak için ayakları vücudunun üzerinden yukarı ve arkaya doğru kıvrılmıştı; bir hata yaptı ve kendi ayak izini çitin yan tarafına bıraktı. Dürüst olmak gerekirse, bu yönteme bayıldım. Bu, tepesi taklak bir suç; gökyüzünde ayak izi bırakmak, bu…”

“Tam bir yakalanış efendim,” diye tamamladı Başkomiser Mason, başını kapıdan içeri uzatarak. “Onu Guildford’un öteki tarafında yakaladılar. Fotoğraf çektiğimizi görünce bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı. Ama çaldığı mallar üzerindeydi.”

BİR GARİP YOK OLUŞ

“İstemem ulan!” diye bağırdı Haydar abi, ona bağırmak denirse tabii. “Kaçakçılık şubenin gözü üstümde zaten,” diye devam etti. Etti etmesine ya, bir süre ardını getiremedi. Çaresizliğini, çektiği çileyi belli etmemeye çalışıyordu, orası kesindi ya, boşa çabaydı. Belli olmayacak gibi değildi ki be kardeşim. Koca adam… Çıkçıkçıkçık… Tövbe haşa, çarpılmış gibi.

Derin bir nefes çekti içine ama pek hayrını gördü mü bilemedim. Harıl harıl, gürül gürül etti ciğerleri, son lavını püskürten yanardağ misali, nefes diye bir “hırk” sesi çıktı gırtlağından.  Yine de devam etti sözüne. “Dikkat çekersek, alıverirler içeri, gün yüzü göstermezler bir daha.”

Gün yüzü görsen ne olacak bu hâlde, görmesen ne olacak, demek istedim ama onun için mabat lazımdı, diyemedim tabii. Pes etmek de bilmiyordu, illa getirecek o cümlenin sonunu. Dediği de bi’ halt olsa, içim yanmayacak. Sus da laf dinle işte biraz. Ağzın burnun yan döndü, etlerin dökülüyor haftalardır, gözlerine kan oturdu, Allah affetsin, tırnakları bile döküldü, korku filmlerindeki canavarlar gibi. Hastaneye gitmek varken, hâlâ konuşmak derdinde herif.

Ben içimden, “Sus ulan işte, sus artık,” diye veryansın ederken o tuttu, bi’ alımlık canına bakmadan, “Siz de arkamda, tığ teber kalıverirsiniz ortada,” dedi, iyi mi? “Eh be abicim,” dedim. “Biz niye tığ teber kalalım. Var bizim de üç beş birikimimiz. Düşünme sen bizi, şu hâline bak, ölmüşsün de helvanı kavurmak kalmış zaten.” Bunları hep içimden dedim yalnız, ne olur ne olmaz, tutar ayaklanır falan, mimlenmenin alemi yok şimdi.

İç sesimi duymuş gibi, “Sen bizi düşünme patron!” diye atıldı, çaylakların en afilisi. “Allah adı için çağıralım bi’ ambulans. İçim yanıyor bu hâline abim.” Anladık, bu işe gönül verdin, Haydar’ı atan belledin, uğruna ölecek kadar emrine amadesin de bu neyin yıkama yağlaması be koçum? Herif gidici zaten, sen kendine daha yağlı bir kapı aramaya başla, bana sorarsan. Ama genç işte ya, biz de aynı böyleydik vaktiyle. Patronların eline eteğine yüz süre süre, yüzümüzün derisi köseleye dönmüştü. Yaranmıştık sanki. Amaan, neyse ne işte…

“İzin ver abi, hâlin hâl değil bak,” diye devam etti şevkli fedai. “Şeklin şemalın kaydı anam avradım olsun. Yara bere sardı yüzünü gözünü. Bi’ hâller var sende, bak demedi deme. Canın mı çekiliyor, nedir?” Haaah, sıçtı Cafer bez getir. Oğlum o laf edilir mi?

Korktuğum kadar esmese de gürledi patron. “Alıcam ben senin canını Hasan!” dedi, tıslar gibi. “Dur hele, ayaklanayım önce. Neymişsiniz ulan siz? Biraz üşütmüşüm, altı üstü virüs işte. Geçecek üç beş güne. Ölmedik daha. Bi’ de üstüme toprak atın da tam olsun bari.” Valla büyük başarıydı. Hani, son yirmi dokuz gündür üçüncü cümleden sonra başı yastığa düşen adam, dördüncüye geçmişti. Hadi inşallah iyileşme emaresidir, diye düşündüydüm de o iş öyle değilmiş, daha sonra görecektim.

“Defolun gidin başımdan, etlerim dökülüyor zaten ağrıdan. Anaaam, anam anam anam anam… Kemiklerim sızlıyor, dinime imanıma.”

Sesi çatlak, nefesi tıslak, gözleri baygındı ama iş laf yetiştirmeye gelince bizim patrona gökten zembille bi’ keçi inadı inerdi. Amasya bardağı gibi hazır ol vaziyetinde dizilmekten gayrı elimizden bir şey gelmiyordu maalesef. Ya hastaneye gitmeyi kabul edecekti, ya da… Hey Allah’ım sen affet, tövbe tövbe…

“Patron, sana ne olduysa o geceden sonra oldu,” diye atıldı bizim Necati. Kaş göz ettim, el kol işareti çaktım, sallamadı öküz. Şimdi sırası mıydı, o geceyi hatırlatmanın? Hatırlatmak yetmedi Necati’ye, üstüne üstüne bastı, kanırttı şerefsiz. “Abi, hani o dolunaylı gecede, hani Zülküf abinin orman evinde konaklamıştık, ava çıkacaktık hani?”

Konum da vereydin Necati, konum da vereydin oğlum. Biz adama unutturmaya çalışıyoruz, sen yarasına tuz basıyorsun.

Aslına bakarsanız tam da Necati’nin dediği gibi olmuştu. Yirmi dokuz gün önce bugün bizim patronun ortaklarından Zülküf abinin orman evine gittik, maaile. Hani ne gerek vardıysa, hepimizi birden oraya taşımaya ama Haydar abim severdi hava atmayı, malıyla, mülküyle, fedaileriyle caka satmayı, aldı işte bizi de yanına. Zülküf abi kıymış ama paraya, büyük ihtimal devlet arazisi olan bir boşluğa, saray yavrusu gibi bir orman evi yaptırmış.

Bütün gün yedik içtik, ava çıktık, bir iki tavşan, bir geyik derken, oturduk bir ağaç kütüğüne, Zülküf abinin anlattığı bir hikâyeye kulak kesildik. Neymiş, o ormanda bir hayvan varmış ama böyle, eni iki metre, boyu üç metreymiş. Yok devenin arka bacağı. Üç metre hayvan mı olur be? Neyse, olurmuş sözde. Zülküf abinin demesine göre bu civarda o hayvanı gören tek kişi, rahmetli dedesi Biçerdöver Hüsnü’nün biricik baş fedaisi Şimendifer Şevki’ymiş. Şanslıymış ki birkaç sıyrıkla kurtulmuş canavar dediği hayvanın pençesinden. Kurtulmaya kurtulmuş ya, bir vakit sonra kaybolmuş ortalıktan. Millet “Şevki, Biçerdöver Hüsnü’nün kasasını patlatmış, voliyi vurmuş ve kaçmış,” diye dedikodu çıkarmış ama Hüsnü asla kabul etmemiş bu ithamları. Şevki’yi iyi tanırmış, canını verir, yine de sırtından vurmazmış patronunu.

Neyse işte, günahı boynuna, o herif duman olup uçmadan önce anlatmışmış, ormandaki üç metrelik, ne idüğü belirsiz hayvanı. Bana hiç inandırıcı gelmedi bu hayvan hikâyesi ya, ses edemedim yine de. Malum, fedailik sessizlik gerektirir. Gel gelelim, anasını satayım, Haydar abime bahis olsun. Herif duramaz, her işten bir bahis fırsatı çıkarır kendine. “Ejderha mı oğlum bu, adı var kendi yok?” dedi, gülerken karnını tutuyordu sözüm ona, palavra, asıl zoru, katakulliye getirip bahse tutuşmak. Tabii Zülküf abi başına geleceklerden habersiz, atladı enayi gibi. “Yok işte oğlum, günlerce aramış dedemin adamları ama bir Allah’ın kulu bulamamış hayvanı.”

“Ben bulayım da görün siz,” diye el yükseltti patron. Koydu kafaya, donuna kadar alacak kan kardeşinin. “Yarın sabaha orman evinin sundurmasına sermezsem o dediğiniz hayvanı. Var mısın ulan Zülküf, var mısın iddiasına?”

Eh be patron, yaptın yine yapacağını, demeye kalmadı, asıl amacını açık etti Haydar abim. “Kazanırsan Muğla’daki tripleks yazlık senin ama kaybederseeen, bana vereceksin ulan bu orman evini, tamam mı, anlaştık mı?” Oldum olası gözü vardı zaten Haydar abinin bu Zülküf’ün orman evinde.

Zülküf de az anasının gözü değil, kumara düşkünlüğü buradan Ankara’ya yol olmuş. “Tamam ulan,” diye atladı. El sıkıştılar. Gece çöker çökmez hepimize ormanda olma emri verdi Haydar abim. Hayır, bırak da gece uyuyalım be abi. El mahkûm, boyun eğdik tabii emre. O dolunayın şıkır şıkır aydınlattığı ormanda, başımıza ne geleceğinden habersiz, takıldık bizim uydumakıllı patronların peşine.

Takıldık da ne oldu sanki, ben diyeyim bir saat siz deyin iki saat sonra toplaştık yine ayrıldığımız konumda. Yalnız bir eksikle. Haydar abim ortada yoktu. “Nerede ulan Haydar?” diye böğürdü Zülküf abi. Onun fedailer, biz, bir de çok anlarmış gibi peşimize taktığımız, Zülküf’ün küçük oğlan, bön bön bakıştık birbirimize. En son Necati görmüş Haydar abiyi. Görmüş de denemez ya, sesini duymuş aslında. “Saat dört yönüne, kuzey doğuya doğru gelin, burada bir şey var,” diye bağırmış sözde patron. Ulan andaval, saat dört yönü de neyin nesi? MI6 ajanı mıyız biz, ne anlarız o şekil yön tarifinden? Anlamamış tabii bizim Necati de. Aklınca belirlediği bir yöne doğru koyulmuş. Aramış, taramış, bulamamış Haydar abiyi. Seslenmiş ama bu sefer cismi gibi sedası da yokmuş ortada abiciğimin.

Bizimkilerle Zülküfünkiler, “Nerede ulan Haydar abi, ben ne bileyim, sen daha iyi bilirsin ulan,” diye birbirlerine girmeye hazırlanırken çalıların arasından hayalet gibi süzüldü Haydar abim. Abartmıyorum ha, hayalet gibi değildiyse bile hayalet görmüş kadar vardı. Rengi kireç gibi olmuş, gözleri yuvalarından fırlamıştı korkudan. Alnında biriken boncuk boncuk ter, yol yol süzülüyordu şakaklarından. Dudakları mosmor kesilmişti, tir tir titriyordu koca adam. “Abi n’oldu? Abi, neyin var?” demeye kalmadı, dağ gibi devrildi, yığıldı ayak ucumuza. O an fark ettik, kolu kanıyordu. Apar topar sırtlandı bizim Hulk Bahtiyar adamı. Adı üstündeydi bizim Bahtiyar’ın, eni enine, boyu boyunaydı, zorlanmadı hiç, çarçabuk getirdik orman evine abimizi.

Zülküf özel doktorunu çağırdı hemen. Baktı doktor, bir hayvan dişlemiş bizim patronu ya, yarası derin değilmiş Allah’tan. Gel gelelim küçücük yaranın kanı durmak bilmedi bir türlü. Ne yapacağını şaşırdı doktor olacak herif. Tabii bizim patronun hemofilisi olduğunu nereden bilecek. Hani şu, bir yerin kanayınca, kan kolay pıhtılaşmaz, akar da akar ya, hah, işte o hastalıktan. Eskilerin ali kıran baş kesen  kabadayısı, şimdilerin mafya babası Kara Haydar’a bu hastalığı veren Rabbimin de vardır tabii bir bildiği. Neyse işte, allem etti kullem etti, dindirdi doktor patronun kanamasını. Sardı sarmaladı kolunu, çekti gitti. O sıra Haydar abimin de yüzüne can gelir gibi oldu, ufaktan ayılmaya başladı.

Biz neyin ne olduğunu öğrenmek için can ataduralım, bize kim sorar köpeğin bayramını, Zülküf abi atıldı söze. “Ne oldu be kan kardeş, ayı mı saldırdı, kaplan mı kovaladı, bu hâlin ne?” dedi. Bıyık altından da sırıtıyor ama şerefsiz. Kan kardeşi olacak bir de ölse, zerre yaş akıtmaz gözünden, öyle de sinsidir.

Bir şey olmamış sözde. Zülküf’ün dediği hayvanı buldu sanıp çalılara dalmış Haydar abim, o esnada üzerine başka bir hayvan atlamış ama öyle hızlı olmuş ki her şey, görememiş bile ne menem bir şey olduğunu. Koca koca dişleri varmış, ona eminmiş bak. “Ayıydı kesin, başka ne olacak?” dedi canım abim, o titrek sesle. İçimden bir ses, bu işte Haydar abinin anlattığından daha fazlası var, dedi ya, karıştırmadım iç sesimi konuya. Neme lazım, altı üstü fedaiyiz adamların gözünde. Ne malum, o sinirle bacağıma sıkmayacağı. Hem yakışık almazdı zaten, diyeceksem, yalnız kalınca diyecektim abimize sözümü. Aksi halde kan kardeş görüntüsü altında, en birinci rakibi olan Zülküf’ün önünde ona yalancı muamelesi yaptım diye, değil bacağıma, kafama bile sıkabilirdi aslan abim.

“İyi o koca dişlerle ikiye ayırmamış seni o ayı, Haydar’ım,” diye devam etti Zülküf abi. Ulan, korkusu da yok herifçioğlunun. Haydar abim senin alay konun olacak adam mı, puşt. Keşke sesli diyebilseydim ya, diyemedim tabii. Bir gün ben de patron olursam, o zaman ananızı ağlatmasını bilirim, diye geçirdim içimden, o bile yetti keyiflenmeme.

Uzun lafın kısası o geceden sonra günden güne çöktü dağ gibi Haydar abim. Önce biz de üşüttü sandık. Abimizin hâlini görenler, “Yeni bir virüs dolanıyormuş, eşek tepmişe çeviriyormuş,” dediler. Zülküf’ün doktoru başlarda uğradı üç beş kez. “Yatsın, dinlensin, geçer,” dedi, gitti denyo. Hayır, başka doktor da istemiyor abim.

Yok ama, ben o kadar dedim Haydar abime, gel şu son işten kaldırdığın parayla bir hastane satın alalım, yaparız alakasız birinin üstüne, sana bulaşan da olmaz hem gelir getirir hem işimiz düşünce bir hastanemiz olmuş olur, dedim de dinletemedim.

Şimdi, serde erkeklik var, kabadayılık var, mafyalık var, son birkaç yıldır, modern ismiyle konsey üyeliği var… Var oğlu var, anasını satayım. Eve doktor getirmemek için sayacak bin tane bahane var. Çağıramadık biz de kimseleri, bahsini bile edemedik sağda solda. Sorana, abimiz çok meşgul, yurt dışında, kafa izninde, karı peşinde, diye yalanlar sıktık. Bizim patronun günbegün etlerinin lime lime söküldüğünden, dişlerinin tane tane döküldüğünden, gözlerinin ferinin söndüğünden bahsedemedik kimselere. Elimiz mahkum, gözümüz yaşlı, koca adamın canını teslim etmesini bekledik işte.

“Çıkın, çıkın dışarı! Yalnız bırakın beni!” diye bağırmak istedi patron. Bağıramadı zavallım, kesik kesik öksürmeye başladı. E, adam haklı bir yönden. Oda büyük olmasına büyük ya, on iki fedainin on ikisi de içeriye doluşunca, nefes almaya yer kalmıyor tabii. “Açılın ulan!” diye bağırdım bizim fedailere. “Ama abi…” diyecek oldu Süleyman, yapıştırdım ağzına bir tane. Zaten hiç sevmem şerefsizi. Hepsinden yaşça katbekat büyüğüm, bir tek o Süleyman pisliği saygı göstermez bana. Her fırsatta gözünün baş fedailikte olduğunu belli eder. Ne zamandır ağzının payını veresim vardı, iyi fırsat geçti benim de elime, aldım öcümü. Bi’ şey diyemedi tabii, öfkelendi, sıktı dişlerini, horoz gibi kabardı, belli belirsiz. Tam, “Bi’ derdin mi var koçum?” demeye yeltenmiştim ki patronun kesik öksürük, oldu birdenbire boğmaca. Nefessizlikten gidecek adam.

Necati su koşturdu hemen. Suyu görecek hâli mi var zavallının? Bahtiyar koca avucunu dayadı patronun sırtına, vur Allah vuruyor, adamcağızın iki parça ciğeri kaldıydı, onu da dökecek, koydu kafaya herif. Hasan’la Hüseyin, bizim çaylaklar, patlatmışlar gözlerini, far görmüş tavşan misali, ööyle bakıyorlar. Remzi almış eline kolonyayı, kafasına kafasına boca ediyor abiciğimin. Haydar abimin derdinin dermanı kolonya değil yalnız, o çok belli.

Öksürük öksürüklükten çıktı, sanırsın kükrüyor adam. Yüzü kıpkırmızı oldu, gözleri kan çanağı. Dili dışarıda, nefes namına bir şeyleri içeri çekmeye çalışıyor ya, yok, boşa çaba. Herkesin eli ayağına dolandı. Dedik, tamam, can veriyor bizim patron. Çaresizce boş boş kaçındık etrafta. O orada koşturuyor, bu burada feryat ediyor, öteki adamı, sırtına vura vura son yolculuğuna uğurlayacak, derken gümbüür diye bi’ ses çıktı Haydar abiden.

Birden can geldi adama, yatakta doğruluverdi, bir çırpıda pijamasının üstünü çıkardı attı. Dört ayak üstüne abandı. Kedi misali sırtını yukarı doğru itti. Amanın Allah, nasıl oldu, anlamadık, omurgası yay misali gerildi, kemikleri kırılır gibi çatır çutur sesler çıkmaya başladı. Bir takırtı, bir tukurtu derken, tövbe bismillah, iskeleti yer değiştirdi adamın. Hâlâ dört ayak üstünde, başladı deli gibi altındaki yorganı avuçlamaya. Ulan ne oluyor, demeye kalmadı, elleri ayakları tırıs tırıs uzamasın mı? Daha önce dökülen tırnaklarının yerine böyle kara sarı, pençe gibi bir şeyler fışkırmaya başladı parmak uçlarından. Aynı anda bütün kasları şişti şişti, indi, yine şişti. Bu sefer inemeden çart diye bir ses çıktı, çarşaf gibi yırtıldı adamın derisi. Yırtılmak ama ne yırtılmak. Biz daha neye uğradığımızı anlayamadan, yırtıklardan kalın kara kıllar fışkırmasın mı? Cin çarpmışa döndü demeye kalmadı, çene kemiği haşırt diye öne kayıverdi, ağzından burnundan kan fışkırırken, dökülmüş dişlerin yerine koca koca sivri dişler uzamaya başladı. Kulakları içine göçtü, kafasının üstünden geri çıktı ama insan kulağı demeye bin şahit lazım. Kan çanağı gözler anında kehribarla karışmış kor kırmızısına dönüverdi.

Bakmayın böyle uzun uzun anlattığıma, her şey saniyeler içinde olup bitti. Başımıza geleceklere hazırlıksız oluşumuz da o yüzdendi zaten.

İlk Bahtiyar’ı yakaladı, bizim patronun canavara dönüşmüş hâli. E malum, ciğerlerini sökme işlemi için yanı başındaydı Bahtiyar. Dev gibi adamı aldı önce havaya kaldırdı sonra pozisyonu beğenmemiş olacak ki geri indirdi. Şimşek hızıyla ortadan ikiye cart diye ayırdı bizim ayıyı. Necati salağı elinde su bardağı kalakalmış olduğu yerde, döndü onu da kaşla göz arasında yedi sekiz parçaya ayırdı. Salak Remzi de belindeki silaha davranmak yerine elindeki kolonya şişesini fırlattı canavar patrona. Tınmadı bile bizim patron hatta sanki bıyık altından sırıttı gibi bile geldi bana, “Şimdi sıçtım çarkına Remzi,” der gibi. Ömrü kısa oldu Remzi’nin de. Hasan’dı, Hüseyin’di, Süleyman’dı, oydu, buydu, hepimiz aynı anda silahlara davrandık. Saniyeler içinde boşalttık şarjörleri patronun üzerine ama ne çare. Kimisini paraladı, kimisini ayırdı, kimisini yedi, kimisini koca pençesiyle vura vura gebertti, hepimizi hakladı en nihayetinde. Çok büyük bir iş başarmış gibi başını tavana dikip uzun uzun uludu bir de. En son hatırladığım, odanın penceresini bir darbede yerle bir edip maymun gibi sıçrayıp tavşan gibi hoplayıp cumbaya tünemesiydi. Ondan sonrası hayal meyal.

Gözümü açtığımda bir hastanedeydim. Üç gün olmuş buraya getirileli, öyle söyledi o suratsız hemşire. Polis bekliyormuş kapıda, takatim varsa benimle konuşmakmış dertleri. “Hıııh,” dedim içimden. “İşimdi yandın Muzaffer.” Nasıl anlatacağım polise, böyleyken böyle oldu, diye? Adamlar kıçıyla gülerler bana. O da yetmez, evde parçalara ayrılmış parüperişan yatışan adamların günahını da benim boynuma yüklerler. Ohhh, yatarız artık ondan sonra ömrü billah, demir parmaklıklar ardında. Derhal saksıyı çalıştırıp yepyeni bir senaryo oluşturmak şarttı. Şarttı ya, önce Komiseri bi’ dinlemek lazımdı. Bakalım o ne diyor, kimden şüpheleniyor?

İyi ki de öyle yapmışım. Komiser ekmeğime yağ sürdü sağ olsun. “Vahşi bir hayvanın saldırısına uğramış olmalısınız. Ayı mıydı size saldıran?” der demez atladım. “Ayıydı ya, ben ömrümde böyle ayı görmedim. Biçti geçti hepimizi.” Ufaktan bi’ işkillenmedi değil hani. “Emin misiniz?” dedi kinayeli bir sesle. “Kara Haydar’ın düşmanları da saldırmış olabilir, ne dersiniz?” Bu tuzağa düşmeye hiç niyetim yoktu. O gece gördüğüm her şey benimle mezara gidecekti, gitmeliydi zira besbelli ki Biçerdöver Hüsnü’nün Şimendifer Şevki’si hiçbir zaman ortadan kaybolmamış, o ormanda pusuya yatmış ve her ay dönüştüğü canavarla yaşamaya alışmıştı. Ta ki bizim salak patronu dişleyene kadar. Suratına ettiğimin patronu, on iki kişinin içinden sağ kurtulan tek enayi olarak beni de bu lanete esir etmişti. Başıma gelecekleri biliyordum artık. Son bir aydır, her hâlini ezber etmiştik Haydar abinin. Hasta sandıydık adamı ya, meğer onunki, kurt adam olmadan önceki sessizlikmiş.

Neyse ne, inkâr ettim tabii, yemin verdim ayı saldırdı diye. “Öyleyse Kara Haydar nerede?” diye yapıştırdı, en can alıcı soruyu. Bilmediğimi söyledim. “Can havliyle kim, nereye kaçıştı, göremedim,” dedim. Meğer o biliyormuş Haydar abinin akıbetini, beni yemlemiş açıkgöz. Zülküf’ün orman evinin yakınlarında, parçalanmış olarak bulunmuş cesedi. İşin garibi yanı başında kimliği belirlenemeyen bir adamın cesedi yatıyormuş, o da paramparçaymış tabii. Şimendifer Şevki olsa gerek. Belli ki birbirlerini parçalamış enayiler.

Komiser birkaç gün daha geldi gitti. Taşlar bir türlü yerine oturmuyormuş. Bize evde ayı saldırmış, tamammış da öyleyse Haydar’ın cesedi ne ararmış taaa bilmem hangi ormanda? “Bunda anlamayacak ne var Komiserim,” dedim. “Demek ayı bizi parça pinçik ettikten sonra atmış abimizi sırtına, ormana götürmüş, sonra da…” Aklına yatmış olacak ki bir daha görmedim Komiseri. Zaten bir hafta dolmadan bütün yaralarım iyileşti ve taburcu edildim. İlk işim de beni kimselerin tanımadığı, uzak bir kasabanın, sık bir ormanında bir ev satın aldım kendime. Dedim ya bizim de üç beş birikimimiz vardı diye, denk geldi, kaçırmadım ıssız orman evini. İnsanlardan ne kadar uzak olursam hem onlar için hem benim için en iyisi olacağına emindim.

Bugün kırk yedi sene oldu, bu lanete yüz süreli. Kırk yedi koca senedir her ay ben, ben olmaktan çıkmaya bıktım, o benden bıkmadı. Şimendifer Şevki elli yıl o ormanda yaşadığına göre beni de günün birinde bir kurt adam parçalayana kadar yaşamaya devam edeceğim demekti. Bunu artık anlamıştım zira anlayana kadar sekiz kez canıma kıymaya kalkıştım, ne var ki ölemedim. Ne yaparsam yapayım, bu lanet benden, bu can içimden çıkmamaya yemin etmişti sanki. En nihayetinde kabullendim hâlimi, alıştım yalnızlığa. Kurt ya da canavar, içimdeki şeytanla baş etmenin yollarını buldum. Senelerdir, o canavarın bir karıncaya bile kıymasına izin vermedim. Alıştım alışmasına ya, lanet etmediğim bir günüm de geçmedi kırk yedi senedir. Allah senin gani gani belanı versin Haydar abi.

BAŞKOMİSER ÇAKIR VE OLAĞANÜSTÜ ŞÜPHELİLER / BÖLÜM 2: KAOS


Anne ve babalar çocuklarıyla beraber okuyabilsin diye yazılan bu hikâyede, coğrafi yer isimleri dışında tüm isimler ve olaylar hayal ürünüdür. Hikâyenin yazılışında sınırda ve satıhta ülkemizi hainlerden koruyan tüm emniyet güçlerimizden ve insanoğlunu kayıtsız şartsız seven güzel hayvanlardan ilham alınmıştır.


30 Eylül 2018, Bartın Limanı

Sarı konteynerler, Tekirdağ’dan gelen Anemurium isimli gemiden limana indirilirler. Bekçi köpeği Tonguç, miskin miskin yattığı yerden bir hamlede fırladı. Önceden örgütlediği sokak köpeklerine bir işaret çaktı. Tonguç’un işaretinden sonra, Kesikkulak Corç, Güdükkuyruk Aybars ve Kepçekulak Kocaoğlan gelip Tonguç’a sataştılar. Hep beraber bir dövüş tutturdular. Dövüşün sonunda köpekler sırayla balıkçı teknelerinin önünde dizildiler. Sarı konteynerin gizli bölmesinden indirilen 50 kilo patlayıcıyı hamsi kasalarının altına yerleştirdiler. Her bir kasaya 5 kilo patlayıcı kondu. Kamyonet başına bir kasa hamsi yüklenen toplam 10 balıkçı kamyoneti patlayıcıları da alıp Safranbolu’ya doğru yola çıktı.

Kesikkulak Corç: Amma da hırpaladı bizi Tonguç abi!

Güdükkuyruk Aybars: Neyse ki kuyruğum kopuk. Yoksa bu kavgada koparırdı o Tonguç denen azman!

Kepçekulak Kocaoğlan: Oğlum siz dua edin Tonguç’a! Asıl Gecenin Öfkesi’yle karşılaşmadığınıza şükredin!  İşimizi iyi yaptığımız için bize bir kasa hamsi göndermiş Gecenin Öfkesi. Hadi gelin afiyetle yiyelim.

***

Üstte hamsiler altta patlayıcıların bulunduğu balık kasaları kamyonetlere yüklenerek yola çıktı. Safranbolu’ya 15 kilometre mesafede bulunan Ahmetusta Geçidi eylül ayı olmasına rağmen kırağıdan dolayı buzlanmıştı. Kayarak yoldan çıkan bir kamyonet bariyerlere çarptı. Sürücü, kendini kamyonetten atabildi fakat araçta büyük bir patlama meydana geldi ve yanmaya başladı. Çevre köylerden bile duyulan patlamadan sonra yerel polisler Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB’den Başkomiser Çakır’ı olay yerine çağırdılar. Yılların tecrübeli polisi Çakır, olay yerine yardımcısı Komiser Şanslı’yla varır varmaz buz mavisi gözleriyle patlamanın çapını taradı ve kararını verdi.

Başkomiser Çakır: Kamyonet ne taşıyormuş?

Komiser Şanslı: Hamsi, mezgit ve istavrit Başkomiserim.

Başkomiser Çakır: Bir kamyonetin mazot deposu dolu da olsa bu kadar büyük çaplı patlamaya sebep olmaz. Ne hamsi ne mezgit ne de istavrit bir kamyoneti ve bir kilometre uzunluğunda çelik bariyeri patlatamaz. Değil mi Komiser Şanslı?

Komiser Şanslı: Patlatamaz Başkomiserim. Bu kadarını yapabilmek için kamyonette patlayıcı olması lazım.

Başkomiser Çakır: Mesela…

Komiser Şanslı: Mesela C4!

Başkomiser Çakır: Aracın şoförü önce hastaneye gönderilsin. Sonra sorguya alınsın. Bu kamyonet kimin adına kayıtlı, hangi balıkçı şirketi adına mal taşıyor öğrenelim.

Komiser Şanslı: Son bir haftada Bartın Limanı’na balık bırakan tüm balıkçı tekneleri hangileriymiş? Limana giriş yapan tüm gemilerin isimleriyle yükleri neymiş? Nereden yüklenmişler ve nereden geliyorlar?

Başkomiser Çakır: Hızlı öğreniyorsun. Evet, bu bilgileri acilen istiyorum. Olay yeri incelemeye söyle, patlama alanını iyi ölçüp biçsinler. Tahminime göre en az 5 kiloluk patlayıcı varmış burada.

Komiser Şanslı: Eğer patlayıcı taşıyan tek araç bu değilse o zaman gerçekten sorunumuz var demektir Başkomiserim. Olay Yeri İnceleme’den Komiser Tombiş’e mesaj attım. İstediğiniz bilgilere ulaştığım an haberiniz olacak.

30 Eylül 2018, 2 saat sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi

Cingöz Peyami: Bartın’dan balıkçı kamyonetleriyle gelecek olan patlayıcıları saklamak için saksıları devirip tüm bahçeyi çamur yapmıştık ya Hilmi! 

Hinoğluhin Hilmi: Eee n’olmuş?

Cingöz Peyami: Veteriner kadın bu sabah biz kulübede uyurken her yeri yıkamış! Her yer pırıl pırıl! Nasıl saklayacağız malı?

Hinoğluhin Hilmi: Deme yahu! Patlayıcıları satmak için hemen başka bağlantılar bulmalıyız!

Tıktık Kâmil: Veteriner Nalan’ın evinde yaşayan, Arapça ve Farsça konuşan Nazlı Necmiye diye dişi bir kedi var. İran’da kuvvetli bağlantıları varmış diyorlar. Bir de fırlama erkek kedi var. El Medique. Büyük büyükbabası İspanya’daki El Hamra Sarayı’nda bekçilik mi yaparmış ne! Ne dersin onlarla irtibata geçeyim mi?

Hinoğluhin Hilmi: Kedi olalı bir fare tuttun diyeceğim ama bir köpeğe hakaret olacak. Neyse sen git getir o iki kediyi. Bağlantı kısmını ben hallederim. Hadi fırla.

Cingöz Peyami: Hilmi, bu veteriner kadın biz uyurken her yeri pırıl pırıl etmiş ya. Bizim böyle gizli bir işe giriştiğimizi biliyor olmasın! Dediklerimizi anlıyor mu acaba? 

Hinoğluhin Hilmi: İnsan zekâsı biz hayvanları anlayacak kadar ileri değildir Peyami! Bunu aklına sok. Onun tek anladığı havhav da hav hav, hevhev de hev hev. Takma kafanı, devam et sen.

30 Eylül 2018, 10 dakika sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi

Tıktık Kâmil: Kedileri çağırdım abi.

Nazlı Necmiye: Benim gibi pırıl pırıl tüylü nazlı bir kediyi bu pis sokak köpeklerinin arasına çağırtan kişi çok önemli biri olmalı. Mesela gece gibi. Mesela öfke gibi. Mesela gecenin…

Hinoğluhin Hilmi: Öhömm… Şeyy… Sus kızım yerin kulağı vardır!

Nazlı Necmiye: Ay bunlar da köpek olacaklar güya! Hepimizin acayip keskin kulakları varken yerin kulağından korkuyorlar! Beceriksizler sizi! Demek bir işe kalkıştınız ve o iş başınızdan aştı! Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

Hinoğluhin Hilmi: Bizim işimiz başımızdan aşmaz kızım. Şanslıydık ve bağlantımız beklediğimizden fazla mal gönderdi diyelim şuna.

Nazlı Necmiye: Ama az önce polis telsizinde duyduklarım öyle demiyor. Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav… Bir parti malınız Ahmetusta Geçidi’nde havaya uçmuş. Hahayyt! Bu durumda sizin için ne yapabilirim beyler? Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

El Medique: Bırak da önce beyler aniden verdiğin bu taze bilgiyi hazmetsinler Necmiyeciğim! Şu suratlara baksana! Yan gelip yattıkları için patlamadan haberleri bile olmamış gariplerin!

Hinoğluhin Hilmi: Öhöm… Şeyy… Olmaz mı? Haberimiz var tabii ki. Patlamadan yani. Mehmetusta geçidindeki. Ahmet miydi? Her neyse. Biz işimize bakalım.  Bu malın devamı da gelecek. O yüzden bir kısmını İran’a bir kısmını da İspanya’ya göndermek istiyoruz. Sizin bağlantılarınızla elbette.

Nazlı Necmiye: Benim bu veterinerin evinde bir patim yağda bir patim balda.

El Medique: Ben de patimi sıcak sudan soğuk suya sokmadan yaşayıp gidiyorum.

Nazlı Necmiye: Bunca zahmete girmemin karşılığında bana ne vereceksiniz bakayım beyler? Mrrr… Mrrr… Mrrrr… Miyaaaav…

El Medique: Ben söyleyeyim sana Necmiyeciğim! Para ve şöhret!

Hinoğluhin Hilmi: Tam üstüne bastın kaldır ayağını El Medique Efendi. Haydi şimdi işimize bakalım.

30 Eylül 2018, 5 dakika sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi:

Hilmi, Ahmetusta’daki kamyonet patlamasından hemen haberdar olamadığı için sinirden deliye döndü. Hırsını Cingöz Peyami ve Tıktık Kâmil’den çıkardı.

Hinoğluhin Hilmi: Malımızı taşıyan balıkçı kamyoneti Mehmetusta Geçidi’nde infilak ediyor ve biz bunu kıytırık bir kediden öğreniyoruz öyle mi? Bu nasıl iş bilmektir? Bu nasıl kaçakçılıktır? Bu nasıl organize suç örgütüdür! Sizden suç örgütü olmaz olsa olsa sıç örgütü olur ulan!

Cingöz Peyami: Mehmetusta değil Ahmetusta…

Hinoğluhin Hilmi: Suuuuuus! Bir de cevap veriyorsun bana! Her şeyi biliyordun da neden orada patlama olduğunu kedilerden önce öğrenemedin! Kimlerle iş yapıyorum ben yahu! Bir de en iyi iki adamını seç gel demişti bana! Şu hâle bak!

Tıktık Kâmil: Kim dedi onu? Biz senin en iyi adamların değil miyiz zaten?

Hinoğluhin Hilmi: Suuuus! Sus! Cevap verme! Delirtme adamı!

30 Eylül 2018, 5 saat sonra Safranbolu Kıranköy balık pazarı:

Balıkçı Hamdi, Bartın’dan getirttiği hamsi kasalarından çıkan gri renkli sabun kalıbı gibi paketlenmiş materyalin ne olduğunu anlamadı ama bu işte bir bit yeniği olduğunu anladı. Hemen polise haber verdi. Kıranköy’e doğru yola çıkan Komiser Şanslı, Başkomiser’e acilen attığı mesajda olayı özetledikten sonra sonunu şöyle bağladı:

BAŞKOMİSERİM GERÇEKTEN SORUNUMUZ VAR.

Başkomiser Çakır tam o sırada olay yeri inceleme ekibinin başı Komiser Tombiş’le telefonda konuşuyordu.

Komiser Tombiş: Evet Başkomiserim. Miktar tahmin ettiğiniz gibi 5 kilogram C4. Yalnız bildiğiniz gibi C4, tek başına kurşunla…

Başkomiser Çakır: Çarpışmayla, yanmayla ya da…

Komiser Tombiş: Ya da radyasyonla patlamaz. Patlamasının tek yolu şok dalgası veya içine yerleştirilen fünyenin ateş almasıdır.

Başkomiser Çakır: Anlaşıldı. Bu da demektir ki, fünyelerle C4’leri bir araya koyan…

Komiser Tombiş: Bir grup amatörle karşı karşıyayız.

Başkomiser Çakır: Ya da bir grup beceriksizle! Neyse… Az önce Şanslı’dan mesaj geldi. Anlaşılan yanlışlıkla bir balıkçıya mal inmiş. Tahmin ettiğimiz gibi 5 kilogram daha C4 çıkarsa bu işin organize olduğuna karar vereceğim. Bakalım nereden geldiğini bulabilecek misin patlayıcıların?

Komiser Tombiş: Çok basit Başkomiserim. Avrupa Patlayıcı Üreticileri Federasyonu ile İNTERPOL’ün bir yıl önce imzaladığı bir anlaşma var. Bu anlaşma gereği patlayıcıları, her fabrikanın kendi imzasını taşıyan ambalajlara sarıyorlar. Patlayıcı maddeler yasadışı yollardan satılamasın ve kötü niyetli kişilerin eline geçemesin diye böyle bir tedbir alındı. Bu fabrika bilgisi ambalajda direkt olarak yazmıyor. Özel kimyasal maddeler kullanılarak tespit ediliyor.

Başkomiser Çakır: Sonuç?

Komiser Tombiş: Ambalajı laboratuvara göndererek C4’leri üreten yeri bulabilirim.

Başkomiser Çakır: Yordun beni yahu Komiser. İlk söyleyeceğini en son söylüyorsun. Peki o iş sende. Bakalım nereden gelirmiş bütün bu C4’ler? Sonra da nereye gittiğini bulacağız elbet!

1 Ekim 2018, Ertesi gün Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin bahçesi:

Hinoğluhin Hilmi: Nereye gitti 50 kilo patlayıcı yahu! Nereye gitti söyleyin bana!

Cingöz Peyami: Hilmi sakin ol!

Hinoğluhin Hilmi: Sakin ol deme bana! 50 kilo patlayıcı 10 adet kamyonete yüklenmişti. 5 kilosu yolda patladı! 5 kilosu balıkçıdan çıktı. Necmiye denen kedi 10 kilosunu İran’a sattı. El Medique 10 kilosunu İspanya’ya yollandı. Geriye 5’er kilodan 4 kamyonetteki 20 kilo patlayıcı kaldı! Hani nerede o kamyonetler? Hani nerede bu patlayıcılar? Hay ben size de, sizin yapacağınız işe de! Ne diyeceğim ben şimdi ona?

Cingöz Peyami: Kime ne diyeceksin Hilmi? Patron sen değil misin?

Hinoğluhin Hilmi: Ne demek o? Benim tabii! Benden başka patron mu var burada!

Tıktık Kâmil: Bir dahaki sefere daha dikkatli oluruz. Kendimiz getiririz malı. Geç olur da güç olmaz inşallah.

Hinoğluhin Hilmi: Bu işi böyle savsaklarsak bir daha iş olur mu sanıyorsun sen! Onun öfkesinden haberin yok belli! Yeter be! Dırdır etmeyin başımda! Yıkılın karşımdan ikiniz de!

1 Ekim 2018, 2 saat sonra Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin birinci kattaki salonu:

Kara Murat: Miyuuuv! Necmiye abla ve El Medique abi, size bir şey soracağım, miyuuuv. Siz aşağıdaki suratsız sokak köpekleriyle pek sıkı fıkı oldunuz. Nedir elin köpekleriyle alıp veremediğiniz acaba?

El Medique: Ne olacak Kara Murat kardeş. Üç tane beceriksiz köpek C4 kaçakçılığı yapmaya kalkışmışlar. Güya bu patlayıcıları da sokak köpeklerini doyurmak gibi iyi bir amaç için kullanacaklarmış! Külahıma anlatsınlar! Gelen malı satamamışlar. Bizi buldular. Necmiye’den İran’a, benden de İspanya’ya mal satmamızı istediler. Biz de sattık. (Bling-bling, bling-bling.) Aaaaaa Necmiyeciğim! İkimize de aynı anda mesaj gelmesi tesadüf mü acaba? Hahahahahahaha!

Nazlı Necmiye: Yoksa ikimize de aynı anda para yatıran Paris’teki sarı tasmalı arkadaşlarımız olmasın! İran’a ve İspanya’ya gönderdik dediğimiz toplam 20 kilo C4’ü nasıl da sattık ama onlara! Aşağıdaki beceriksiz köpekler işi ellerine yüzlerine bulaştırırken biz köşeyi döndük şekerim! Çak bir pati!

Kara Murat: (kendi kendine) Hmmmm… Demek öyleeeee…

1 Ekim 2018, Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Başkomiser soruşturma için Bartın’a giderken, cep telefonunun ekranına Komiser Şanslı’dan istediği bilgiler düştü:

Komiser Şanslı / Whatsapp Mesajı:

Aracın şoförünün ismi: Ahmet Yılmaz

Bu kamyonet kimin adına kayıtlı: Ahmet Yılmaz

Hangi balıkçı şirketi adına mal taşıyor: Dalyan Balıkçılık A.Ş.

Son bir haftada Bartın Limanı’na balık bırakan tüm balıkçı tekneleri: Yakamoz, Pelinsu, Hicran, Aycan.

Limana giriş yapan tüm gemiler, yükleri ve nereden yüklendikleri, nereden geldikleri: ANEMURIUM, kuru yük gemisi. Tekirdağ’dan geliyor, demir-çelik, mühimmat taşıyor.

ZEYNEP, kuru yük gemisi. İzmir’den geliyor, mobilya malzemesi taşıyor.

ATLANTİK, kimyevi madde tankeri. Mersin’den geliyor, petrol taşıyor.

KARADENİZ, yolcu/yük gemisi. Samsun’dan geliyor, otomotiv parçaları taşıyor.

Başkomiser Çakır Bartın’a iner inmez, balıkları teknelerden indiren balıkçıları limanda anormal bir durum oldu mu diye sorguladı. Soruşturma esnasında öğrendi ki Tonguç denen bekçi köpeği limanın efesiydi. Kesikkulak Corç, Güdükkuyruk Aybars ve Kepçekulak Kocaoğlan isimli sokak köpeklerinden oluşan bir çetesi vardı. Görgü tanığı mazlum bir sokak köpeği olayları şöyle anlattı:

Mazlum sokak köpeği: Sarı üzerine kocaman kırmızı E harfi logolu konteynırların boşaltılmaları sırasında Tonguç, bu köpeklerle birlikte ortalığı karıştırdı.  Tonguç’la kavga eden köpekler dövüşün sonunda balıkçı teknelerinin önünde sıraya girdiler. Sarı konteynerin gizli bölmesinden indirilen patlayıcıları hamsi kasalarının altına dizdiler. Tüm bunlar olurken kulaktan kulağa dolaşan bir isim vardı. Söylerken bile korkudan kuyruklarını arka ayaklarının aralarına kıstırmalarına sebep olan bir isimdi bu: GECENİN ÖFKESİ.

Çakır, Karabük’e döner dönmez Komiser Şanslı’yı odasına çağırdı ve sesli olarak düşünmeye başladı.

Başkomiser Çakır: Karşı karşıya olduğumuz bir grup amatör kimmiş şimdi anlaşıldı! Patlayıcı fünyelerle C4’leri bir araya koyanlar, ortalık karıştırmada becerikli ama patlayıcı işini bilmeyen sokak köpekleriymiş meğer! Amatörler! Hep derim, kel, kör, kendi işini kendin gör! Bu hırsızlıkta da böyledir polislikte de! Dalyan Balıkçılık’a ait kamyonetin getirdiği 5 kilo mal Ahmetusta’da patladı. İkinci 5 kilo mal balıkçı Hamdi’den çıktı. Peki bu kadar mıydı? Gerisi nerede bu patlayıcıların?

Komiser Şanslı: Komiserim, Tekirdağ’dan gelen soruşturma sonuçları şöyle: Liman müdürünün doberman köpekleri sürekli kavga ederlermiş. Görgü tanığı fanatik Fenerbahçeli bir fino köpeğinden şu bilgi alınmış: Hep birbirlerini boğazlayan Napolyon ve Çörçil isimli dobermanlar üzerine kocaman kırmızı E logolu sarı konteynerleri görünce daha bir azmışlar. Görgü tanığı, kardeş olan köpeklerden Napolyon’un Galatasaraylı Çörçil’in de Fenerbahçeli olduğunu biliyormuş. Sarı-kırmızıya alerjisi olan Çörçil, konteynerleri görünce Napolyon’u boğazlıyor diye düşünmüş. Saklandığı yerden birtakım işçilerin, ülkeye giren kaçak patlayıcıyı taşıyan sarı konteyneri gizli bölmesiyle beraber Anemurium gemisine yüklediklerini görmüş.

Başkomiser Çakır: Anlaşıldı.

Komiser Şanslı: Başkomiserim, Edirne Kapıkule’den de aynı yönde bilgiler geldi. Sarı üzerinde kocaman kırmızı E harfi olan tırlar sınırdan geçerken gümrük kontrol köpeklerinden biri aşırı havlamış. Rita ve Bozkurt isimli köpeklere C4 patlayıcıları bulmaları için de eğitim verilmiş. Bozkurt bu tırlardan birini tespit edip yakalattırmış. Ve bir de herkes korkudan kuyruklarını kıstırarak aynı isimden bahsediyormuş…

Başkomiser Çakır: GECENİN ÖFKESİ!

Komiser Tombiş Çakır’ın odasına girdi.

Komiser Tombiş: Patlayıcıların üretildiği fabrikayı belirledik Başkomiserim. 

Başkomiser Çakır: Sarı üzerinde kocaman kırmızı E harfi logosu olan bir firma mıymış?

Komiser Tombiş: Ama siz… Siz… Firmanın logosunda kırmızı bir E harfi olduğunu nereden bildiniz?

Başkomiser Çakır: Bunca yıllık tecrübemle ipuçlarını birleştirdim kızım.

Komiser Tombiş: Çekya’nın başkenti Prag’daki EXPLOJIA isimli firmaya ait çıktı patlayıcılar.

2 Ekim 2018, Safranbolu Kıranköy balık pazarı:

Balıkçı Hamdi’ye gelen hamsi kasasından 5 kilo patlayıcı çıktığını duyan kamyonet şoförleri başlarının belaya girmesinden korkup saklandılar. Kamyonetlerindeki hamsi kasasını kontrol ettiler. Her birinin kamyonetinden 5’er kilo patlayıcı çıkınca ne yapacaklarını bilemediler. Bir yandan patlayıcıları polise teslim etmeleri gerektiğini biliyor, öte yandan enselerinde Gecenin Öfkesi’ni hissediyorlardı. Bu yüzden gece inince Safranbolu balıkçılarına mal indirmek için gizli gizli yanaştılar. O gece Safranbolu balık pazarı, sokak köpekleri tarafından yağma edildi. Bir kasa hamsi dışında çalınan tek şey hamsi kasalarındaki son 20 kilo C4 patlayıcıydı.

2 Ekim 2018, Veteriner Nalan Hanım’ın Safranbolu Bağlar’daki müstakil evinin sokağı:

Sokak köpekleri çaldıkları 20 kilo patlayıcıyı Hilmi ve adamlarının kaldığı evin bahçesine getirdiler. Bu patlayıcılar, Ankara, İstanbul ve İzmir’deki yasadışı evcil hayvan ticareti yapan dükkânlara dağıtılacaktı.

Hinoğluhin Hilmi: Her bir kutuya 1 kilo patlayıcı koyun, anladınız mı mankafalar? 1 kilo C4 kocaman bir binayı yerle bir etmeye yetecek güçtedir. Cezalarını çekmesi gerekenlere yeter de artar bile! Bu işi de berbat edip gecenin öfkesini üzerinize çekmek istemezsiniz değil mi!

Tıktık Kâmil: Neyin öfkesi?

Hinoğluhin Hilmi Sus sus! İşine bak sen!

2 Ekim 2018, Aynı anda Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Başkomiser Çakır: Limanlarda ve Kapıkule’de adı geçen olaya karışmış hayvanların hepsini tek tek KE-devletten araştırın. Bakalım tahmin ettiğim kişinin sahiplendirdiği sokak hayvanları mı çıkacak bunlar?

Başkomiser Çakır hayvanların KE-devlet sonuçlarıyla içeri giren Komiser Şanslı’ya söz hakkı vermeden sordu.

Başkomiser Çakır: Hepsi Veteriner Nalan Hanım’ın sahiplendirdiği hayvanlar değil mi?

Komiser Şanslı: Evet Başkomiserim. Ama… Ama… Siz yine nereden bildiniz?

Başkomiser Çakır: Hayvanların ırkları ve isimleri tanıdık geliyordu zaten. Ben de bir zamanlar o evde idim. Sonra polis teşkilatına sahiplendirildim. Veteriner Nalan’ın evini ve kliniğini derhâl dinlemeye alın.

Komiser Tombiş: Komiserim şu sarı konteynerlerden birini yakalatan gümrük koruma köpeği Bozkurt ve idarecisi Derya Hanım’dan gizli bir e-posta geldi. Beraber çalıştıkları Rita ve idarecisi Raşit Bey’den şüpheli olarak şikâyette bulunmuşlar.

Başkomiser Çakır: Neden?

Komiser Tombiş: Adamın olay anında söylediği bir cümleden dolayı. O gece kontrollerde Bozkurt isimli köpek, Rita isimli köpeğin geçiş verdiği tırdaki kaçak C4’ü tespit etmiş. Bunun üzerine Raşit Bey; ‘Memleketi kötü adamların eline geçecek 100 kilo patlayıcı maddeden kurtardınız bu gece!’ demiş. Daha tır içeri alınıp C4’lere el konmadan konteynerde 100 kilo patlayıcı olduğunu nasıl bildi acaba?

Başkomiser Çakır: Yakalanan tırdaki C4 miktarı yanlışlıkla izin verilen tırdan daha fazlaymış demek…

Komiser Tombiş: Evet efendim. Tam 100 kilo.

Başkomiser Çakır: Demek ki 100 kilo malı yakalatmışlar, yem olması gereken mal var şimdi ellerinde! Hâlbuki rüşvet alan yöneticinin idare ettiği gümrük kontrol köpeği 100 kilo patlayıcıyı gümrükten geçirecek, daha az olan patlayıcıyı da yakalasın diye öteki köpeğe bırakacaktı.

Komiser Tombiş: Ama öteki köpeğin yani Bozkurt’un büyük parti C4 taşıyan diğer tır için havlayacağını hesaba katamadılar.

Başkomiser Çakır: Her daim hainlerin hesaba katamadığı bir Bozkurt çıkacaktır Komiser Tombiş! Rita isimli köpeği de yöneticisi olan adamı da merkeze alsınlar.

2 Ekim 2018, Edirne Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Rita ve Raşit Bey merkeze alındı. Raşit sorguya çekildi. Her şeyi itiraf etti. Rita’ya yasak madde dolu bir kutu koklatıldı. Kutuyu koklar koklamaz havlaması gereken köpek, alıştığı üzere yöneticisinin gözünün içine baktı ve havlamadı. Bunun üzerine Raşit’in işine son verilirken, Rita’nın da artık gümrük kontrol köpeği olamayacağına karar verildi.

2 Ekim 2018, Edirne Kapıkule Sınır Kapısı:

Gümrükte görevli tüm köpeklerin kulübeleri yan yanaydı. Kulübesinden alınan Rita’nın görevli tasması çıkarıldı. Artık bekçi köpeği olarak görev yapacaktı. Rita’nın sahiplendirilmek üzere arabaya bindirildiğini gören Bozkurt, Rita’nın arkasından seslendi.

Bozkurt: Ne oldu güzeller güzeli Ritacığım? Güzelliğin on par’etmez o boynundaki gümrük kontrol köpeği tasması olmasa! Ama senin kadar güzel bir köpek nerede olsa yuva ve mama bulur! Merak etme!

2 Ekim 2018, aynı anda Karabük Kedi-Köpek Güvenlik Birimi-KKGB:

Komiser Şanslı: Komiserim Veteriner Nalan’ın evini neden sadece dinlemeye aldık? Emredin evi basalım…

Başkomiser Çakır: Bekle! Birileri neden ülkeye yasadışı patlayıcı sokar? Basitçe cevap ver.

Komiser Şanslı: Patlatmak için!

Başkomiser Çakır: O iş cepte. Asıl sormamız gereken şu: Ne zaman ve nereyi patlatmak için?

Komiser Tombiş: Amacımız kaçak patlayıcıyı yakalamak olsa çoktan yakalardık. Ama sadece beceriksiz bir çeteyi yakalamak değil tüm organize suç çetesini çökertmek istiyoruz. Değil mi Başkomiserim?

Başkomiser Çakır: Daha öğreneceğiniz çok şey var ama doğru yoldasınız gençler! Hadi çalışmaya devam!

AKSAK TİMUR/3. MACERA: ŞUBAT SOĞUĞU

Bilgisayarımı yeni açmış, takip ettiğim gazetenin internet sayfasına yeni tıklamıştım kapıdan girdiğinde. Şehrin puslu, geniz yakan kömür kokulu sabahlarından biriydi. Klima anca ısıtmaya başlamıştı ofisimi. Kuru ama dehşet bir şubat soğuğu vardı dışarıda. Yeni yılda kendini fragman niyetine şöyle bir gösterip geri çekilen kar yeniden gelse, bize uzun metrajlı bir film şöleni sunsa da, şu soğuklar kırılsa diye geçiriyorduk içimizden bütün kasaba. Sabahın köründe gelen kim diye kaldırdım kafamı.

Kapıda, üzerine geçirdiği pahalı siyah kaşmir paltosuyla, tedirgin bakışlarını etrafta gezdiren orta yaşlı bir kadın duruyordu. Gözlerinde kocaman siyah gözlükleri, parmaklarında siyah deri eldivenleriyle baştan ayağa siyahlar içerisindeydi. Omzunda kocaman bir çanta vardı. Hafif makyajlı, uzun boylu, zarif bir hanımefendiydi. Omuzlarına dökülen sarı saçları lüle lüleydi. Ellerini önünde sıkıca kavuşturmuştu. Parmaklarındaki pırlanta yüzükler, kadının zenginliğini haykırıyordu.

“Timur Bey siz misiniz?” diye sordu, sesi titreyerek.

“Buyurun hanımefendi, benim,” dedim, sandalyemden hafifçe doğrulup aksayan bacağıma yüklenmemeye çalışarak. “Size nasıl yardımcı olabilirim? Kiralık dükkân mı, yoksa danışmanlık mı?”

Kadın yutkundu, kapıyı arkasından hızla kapattı. Çantasını masamın önündeki sehpaya koyup boş koltuğa teklifsizce oturdu. Yığıldı demek daha doğru belki de. Güneş gözlüklerini burnuna doğru indirdikten sonra ayağa kalktı, elini uzattı. “Böyle girdiğim için özür dilerim,” dedi. “Benim adım Meryem Hürriyet.” Elini sıkarken ben de kendimi tanıttım. “Sizi şahsen tanımasam da isminizi biliyorum,” dedi.

“Size nasıl yardımcı olabilirim Meryem Hanım?” diye sordum yeniden. Tekrar oturdu. Koltukta geriye yaslandı, bacak bacak üstüne attı. Kararsız kalıp indirdi bacaklarını. Tedirgin bir hâli vardı. Gözlerinden süzülen bir damla yaşı pahalı ipek mendiliyle sildi. Gözlüğünü geri yerleştirdi.

Gözlüklerinin üzerinden dışarıyı gözetlerken sürdürdü konuşmasını. “Oğlum… Cihan kayıp Timur Bey. Beş gün oldu.” Burnunu çekti. “Ben artık onun yaşadığına olan inancımı kaybetmek üzereyim.”

Oturduğum yerde öne doğru eğildim. “Polise gittiniz mi?”

Başını salladı. “Polise gittik, ‘Kocaman adam, bunalmıştır, döner,’ deyip baştan savdılar. Ama o dönmez. Cihan durduk yere ortadan kaybolmaz…” Sesi çatallandı. Devam etmesini bekledim. İpek mendilini bir kez daha gözlerine götürdü. “Affedersiniz,” dedi. “Çok özür dilerim. Ama tahammülüm kalmadı artık. Lanet olsun. Polislerden bir sonuç çıkmadı. Cinayet şubeye verin dosyayı dedim. Öldürülmüş olabileceğine ilişkin herhangi bir kanıt yokmuş.”

Susmasını fırsat bilip diyafondan iki çay söyledim. Kolonya uzattım, böylece biraz olsun kendine geldi. Nefeslendi. “Sakin olun lütfen. Baştan başlayalım. Eşiniz ne diyor bu işe? Neden birlikte gelmediniz?”

“Kocam… Haldun. Ondan çok korkuyorum Timur Bey. Kocam katı bir adamdır. Merhameti yoktur. Hatta… Cihan’ın kaybolmasıyla onun bir ilgisi olabileceğini bile düşünüyorum. Aklıma mukayyet olamıyorum, kendi kocam oğluna zarar vermiş olabilir mi diye düşünmekten uyuyamıyorum.”

Kaşlarımı çattım. Bir annenin, çocuğunun babasından bu denli şüphelenmesi için ortada ciddi bir şeyler yaşanması gerekirdi. “Neden böyle düşünüyorsunuz? Aralarında ne husumet vardı?”

Meryem Hanım derin bir nefes aldı. “Cihan askerden yeni döndü. Paralı yaptı askerliğini. Üniversite mezunudur. Pırıl pırıl, merhametli bir çocuktur. Bizim büyük bir tekstil atölyemiz var, kocam Haldun orayı demir yumrukla yönetir. Cihan askerden gelince atölyede işleri öğrensin diye yanına aldı. Ama Cihan, orada çalışan Elif adında bir kıza vurulmuş. Kızcağız asgari ücretle ortacılık yapan, kendi hâlinde fukara bir kız. Haldun bunu öğrenince kıyameti kopardı. ‘Benim oğlum bir çulsuzla evlenemez, ailemizin adına leke sürdürmem,’ diyerek kızı herkesin içinde aşağılayıp işten kovdu. Cihan da o gece eve geç geldi, babasıyla çok fena kavga etti. ‘O kızı bulup onunla evleneceğim, senin o kirli paranı da, atölyeni de istemiyorum,’ diyerek odasına geçti. Gece yarısı biz uyuduktan sonra evden çıkmış. Ve bir daha dönmedi.”

Çaylar gelince sustu. Şeker atmadan büyük bir yudum aldı bardaktan. Meryem Hanım’ın gözlerindeki korku, çayın buharının ardında bile net bir şekilde okunabiliyordu.

“Kocanız ne diyor bu kaybolma işine?”

“Abarttığımı iddia ediyor. Genç adam, bir yerlerde takılıyordur, diyor. Hep böyledir. Kocamın genişliğinden, bu huyundan nefret ediyorum. Şey. Sigara yakabilir miyim? Mahzuru var mı?” Elimle sorun yok işareti yaptım. Çantasının derinliklerinden bir paket çıkardı. Bir dal ağzına götürdü, sonra “Ah, çok pardon,” dedi. “Lütfen buyurun.” Bir dal da ben çektim paketten. Kalktım, masanın üzerindeki çakmakla öne doğru eğilerek sigarasını yaktım. Kendi sigaramı yakarken uzun bir nefes çekmişti bile. “Hangi cehenneme gittiyse orada kalsın, bizi istemeyeni ben de istemem, bundan sonra bu kapıdan içeri giremez, geri gelirse ben kovacağım bu defa, diyor bir de. Ama ben anneyim. Ben doğurdum onu. Üstelik benim oğlum bu yaşına kadar böyle bir şey yapmış değil.” Sehpadaki küllüğe silkeledi sigaranın küllerini. Kalın gözlüklerinin üzerinden gözleri dışarıyı taradı. “Kocam peşime birini takmış olabilir. O yüzden fazla kalamayacağım burada.”

Sigaranın izmaritini küllüğe bastırdım. Masanın altındaki çöp kovasına boşalttım. İzmarit kokusunu oldum olası sevmem. Masanın üstündeki dolma kalemi alıp elimde çevirmeye başladım. “Benden ne istiyorsunuz?” diye sordum. Elimdeki kalemi dükkânda gezdirdim. “Gördüğünüz üzere burası bir emlakçı…”

Sözümü bitirtmedi. “Sizi tanıyorum,” dedi. “Gıyabınızda çok konuştuk.” Sustu. Hatırlamaya çalıştı. Hatırladığını gösteren bir işaretle başını kaldırdı. “Dede ile. O gönderdi beni buraya zaten.” Araya girmeme müsaade etmiyordu. Eli tekrar gitti çantasına. “Lütfen oğlumu bana bulun. Onu sizden başka kimse bulamaz. Kuş olup uçtu sanki çocuğum. Lütfen Timur Bey, oğlumu bulun. Haldun ona bir şey yapmış olabilir mi? Kocam, oğluna ders vermek için…”

Cümlesini tamamlayamadı, hıçkırıklara boğuldu. “Ölmemiş olsun… Yalvarırım, oğlum yaşıyor deyin bana.” Sabırla bekledim kendini toparlamasını. Çantanın içinden mavi, plastik bir dosya çıkardı. Bana uzattı. “Bunun içerisinde oğlumun kaybından sonra yapılan her şey var. Kayıp Şahıslar Bürosu’nun oğlum için tuttuğu dosya.”

Tekrar ayağa kalktı. Elini uzattı. “Gitmem lazım şimdi.” Elini sıktım. Kapıya yaklaştığında durdu. Bana döndü. “Ha,” dedi, o an aklına gelmiş gibi. “Dosyanın içinde bir de zarf var. Çalışmalarınızın, emeğinizin karşılığı değil. Yapabileceğiniz masraflar için bir ön ödeme diyelim. Ben iki gün sonra size yeniden uğrarım. Aynı saatte. Lütfen kocamın haberi olmasın buraya geldiğimden.”

“Merak etmeyin Meryem Hanım,” dedim, sesimi olabildiğince güven verici bir tonda ayarlayarak. “Bir adam buharlaşamaz. İllaki bir iz bırakmıştır. Size yardımcı olacağım.”

Geldiği hızla çıktı. Arkasından bakakaldım. Girerken fark etmediğim az öteye park ettiği aracına atlayıp gözden kayboldu. Paranoya mı yapıyordu yoksa gerçekten takip ediliyor olabilir miydi? Şurası açıktı ki kadın gerçekten korkuyordu.

Karşımdaki duvarda asılı duran saat sekiz buçuğu biraz geçiyordu. Midem, aç karnına içtiğim çayla birlikte iyice guruldamaya başlamıştı. Kapıya çıkıp baktım, köşedeki tostçu kepenklerini kaldırmıştı. Telefon açıp kendime bol kaşarlı bir tostla büyük çay sipariş ettim. Aç ayı oynamazdı nihayetinde.

Takdir edersiniz ki ilk baktığım zarf oldu. Şişkinceydi. Açtığımda içinde benim beş aylık emekli maaşım kadar bir miktar gördüm. Zarfla birlikte masamın çekmecesine attım. İhtiyacım olabilirdi gerçekten.

Şöyle gelişigüzel ilk taramamı yaptım. Mavi dosya içerisinde dişe dokunur pek bir şey bulamadım. Çocuğun üç farklı fotoğrafı vardı. Birinde saçları uzun, birinde askerden yeni gelmiş, üçüncüsünde ise sakallı. Kaybolduğunun ertesi günü karakola kayıp başvurusu yapılmış. Annenin, babanın, komşuların, kayıp şahsın kız arkadaşının, ailesinin, arkadaşlarının, atölyedeki işçilerin bilgi sahibi sıfatıyla beyanları alınmış. Şahıs evinden ayrılmadan ya da kaybolmadan önce cep telefonunu cüzdanını ve arabasının anahtarını evde bırakmış. Arabada inceleme yapılmış, şüpheli bir bulguya rastlanmamış. Gelen ve giden aramaların, mesajların, sosyal medya uygulamalarındaki mesajlaşmalarının kayıtları çıkarılmış. Cep telefonundaki incelemelerde ismi geçenlerin ifadeleri alınmış. Dişe dokunur hiçbir şey çıkmamış bunlardan. Beş gün için oldukça iyi çalışmışlar diye düşündüm.

Anne ve babasının dosyada mevcut yazılı ifadeleri benzerdi. Meryem Hanım’ın anlattıkları ile örtüşüyordu.

Olay gecesi kayıp şahıs, Cihan, babası ile tartışmış. İfadelere göre dışarıda alkol almış, eve sarhoş geldiği için babası kızmış. Babasının oğluna, “Hem çalışmıyorsun hem de her gece sarhoş geliyorsun,” demesi yüzünden çıkmış kavgaları. Öyle çok büyük bir tartışma değilmiş aslında. Babası bağırıp çağırmış. O da sarhoşmuş. Esas sebep kız meselesiymiş tabii. Cihan o gece onlar yattıktan sonra evden çıkmış ve geri dönmemiş. İlk defa böyle bir şey yapmış. Akşama kadar beklemişler döner diye. Babası sabah işine gitmiş. Annesi gün içinde babasını sürekli aramış. Haber var mı, döndü mü, geldi mi, öğrenebildin mi… Baba hep olumsuz cevap vermiş. Kaçırılmış olabilir mi sorusuna “Kim, ne diye kaçırsın?” şeklinde ortak bir cevap vermişler. Bildikleri kadarıyla herhangi bir düşmanları, onlara bu kötülüğü edebilecek bir tanıdıkları yokmuş.

Bir insan evden kaçıyorsa–tabii öldürülmemişse– cep telefonunu ve cüzdanını neden evde bırakırdı? İşe nereden başlamalıydım? İfade tutanaklarını tekrar okudum. Notlar aldım. İfadeleri birbirleriyle karşılaştırdım. Masamın üzeri tam bir curcunaydı. İtiraf etmem gerek; cüzdanın ve cep telefonunun evde bırakılmış olmasıyla ilgili ilk düşüncem, ortada bir cinayet varsa, katilin baba olduğu yönünde idi. Ancak dosyanın en altındaki ayrı bir poşet dosyadan çıkan flash bellekte çocuğun sabah evden çıktığına ilişkin görüntüler vardı. MOBESE’lerde belediye otobüsüne bindiği görünüyordu. Otobüsün içindeki kameranın açısına göre sol tarafta ayakta üç durak yolculuktan sonra iniyor, ara bir sokağa giriyordu. Sonrası yoktu. Görüntüler bu kadardı. Kameraların çözümlerinde bu kayıtların fotoğrafları çıkarılmış, altlarına nerede, saat kaçtaki görüntüsü olduğu yazılmış. Tutanaklardan anladığım kadarıyla girdiği sokakta MOBESE ya da güvenlik kamerası yokmuş, ev ve işyerlerinden de araştırma yapılmış ama buradan da bir sonuç çıkmamış.

Karnım da doyduktan sonra ceketimi giydim, dükkânın kapısına “Görüşmedeyim” tabelasını asıp kilitledim. Dışarıda şehrin o kendine has rüzgârı esiyordu. İlk durağım, Cihan’ın buharlaştığı o meşhur ara sokaktı.

Eski hal binasının arkasındaki bu sokak, şehrin unutulmuş bağırsakları gibiydi. Dar, nemli, çöp konteynerlerinin taşarak pis kokular yaydığı bir geçit. Sokağın girişindeki köşede bir manav vardı, onun kamerası sokağın ağzını görüyordu. Cihan bu açıdan sokağa girmişti. Sokağın uzunluğu topu topu elli metreydi ve diğer ucu daha geniş bir caddeye bağlanıyordu, ancak orada ne bir dükkân ne de bir kamera vardı.

Sokak boyunca yavaşça, aksayan bacağıma inat her detayı inceleyerek yürüdüm. Sağlı sollu yüksek, penceresiz depo duvarları vardı. Bir insan bu sokakta nasıl buharlaşırdı? Ya sokağın sonundan çıkıp kamerasız caddede onu bekleyen bir araca binmişti ya da bu duvarların arasında bir yere girmişti.

Duvarları inceledim. Sağ tarafta rengi solmuş, paslı, büyük bir demir kapı vardı. Üzerinde hiçbir tabela yoktu. Kapının kilidine baktım. Eski tip bir asma kilit vardı ama dikkatimi çeken şey kilidin dili değil, kapının altındaki asfaltta tekerleklerin bıraktığı taze sayılabilecek siyah lastik izleriydi. Kapı bir yükleme alanı için açılıyor olmalıydı ve belli ki ağır bir araç burada yakın zamanda manevra yapmıştı.

Cebimden telefonumu çıkarıp hızla bir numara çevirdim.

“Dede… Nasılsın ihtiyar?”

Karşıdan boğuk, genizden konuşan bir ses geldi. “Sana da merhaba Timur. Yine hangi belanın ortasındasın?”

Dede, eski istihbaratçıydı. Teşkilattan yıllar önce emekli olmuş ama “bilgiye” olan açlığı ve kaynakları asla körelmemişti.

“Yanına geliyorum,” dedim. “Bana biraz sihir yapman lazım.”

Yarım saat sonra mahalledeki kahvehanede Dede’nin karşısında oturuyordum. Masanın üzerinde simit kırıntıları ve Dede’nin kalın camlı gözlükleri duruyordu.

“Mesele ne?” diye sordu Dede, çayından höpürdeterek bir yudum alırken.

Olayı, Meryem Hanım’ın anlattıklarını, Haldun’un profilini ve o sokağı baştan sona anlattım. “Çocuk, sevdiği kız, babası tarafından kovulunca evi terk ediyor. Kameralarda son görüldüğü yer o ara sokak. Sokakta paslı bir depo kapısı var. Çocuğun babası kilit bir isim, Haldun Karaca. Tekstilci.”

Dede çantasından çıkardığı tablet bilgisayarını masaya koydu, önüne çekti, kalın parmaklarıyla ekranda birkaç şeye tıkladı. “Haldun Karaca… Eski toprak. Aslen Oflu. Piyasada acımasızlığıyla bilinir. İşi vaktinde teslim etmeyen fasoncuların bacaklarını kırdırdığı dedikoduları var. Ama kendi oğluna zarar verir mi? Bir Karadenizli, ne kadar mafya ayakları olursa olsun, kendi soyunu sürdürecek tek erkek evladını öldürmez Timur. Döver, söver ama yok etmez. Bu denklemde başka bir iş var.”

“Ben de öyle düşünüyorum,” dedim masaya eğilerek. “Ama kadın adamdan çok korkuyor. Haldun, kızı da yok etmiş olabilir mi?”

“Bakalım,” dedi Dede. “Kızın adı ne demiştin? Elif… Elif Yılmaz. Atölyenin SGK kayıtlarına giriyorum. Evet, çıkışı verilmiş. Adresi: Kavakpınar Mahallesi, 700. Sokak, No. 45.” Dede bir süre sessiz kaldı, ekrana bakarken alnındaki kırışıklıklar derinleşti. “Timur, sana o sokakla ilgili enteresan bir şey söyleyeyim. Bahsettiğin paslı kapı, eski bir iplik boyama tesisinin arka girişine ait. Tesis yıllar önce kapanmış. Fakat mülkiyeti kime ait biliyor musun?”

“Kime?”

“Karaca Tekstil’e. Yani Haldun’un şirketine. Ve daha ilginci… MOBESE kayıtlarına erişimim var, biliyorsun. O gün o sokaktan çıkan araçlara bir bakayım dedim arka caddeden. O kapının bulunduğu yönden o saatlerde çıkan tek bir araç var. Siyah, camsız bir panelvan. Plakası sahte, kayıtlarda ‘çekme belgeli’ bir araca ait görünüyor.”

Gözlerim parladı. “Çocuk o sokağa girdi, kendi babasına ait eski bir deponun önünden geçerken o panelvana bindirildi veya zorla sokuldu. Ama neden?”

“Onu da sen bul Komiser,” dedi Dede, tabletini kapatırken.

Dede’ye hesabı ödeyip teşekkür ettikten sonra hızla kalktım. İlk hedefim kızı, Elif’i bulmaktı. Cihan evden çıkıp neden o sokağa gitmişti?

Kavakpınar Mahallesi, şehrin yoksullukla yoğrulmuş, çamurlu sokaklara sahip bir bölgesiydi. Elif’in evini bulmam zor olmadı. İki katlı, sıvası dökük bir gecekondu. Kapıyı çaldım, bir süre içeriden ses gelmedi. Sonra kapı aralandı ve gözleri ağlamaktan şişmiş, gencecik, güzel ama bitkin bir kız yüzü belirdi.

“Elif Yılmaz?”

“Siz kimsiniz?” dedi kız korkuyla kapıyı kapatmaya yeltenerek.

Hemen araya ayağımı koydum. “Korkma, kötü adam değilim. Beni Cihan’ın annesi tuttu. Cihan’ı bulmak için buradayım. Lütfen, konuşmamız lazım.”

Cihan’ın adını duyunca kızın direnci kırıldı. Kapıyı açıp beni derme çatma, sobalı bir salona aldı. İçerideki rutubet kokusu insanın içine işliyordu.

“Cihan nerede?” dedi sesi titreyerek. “Yok mu? Kim ne yaptı ona?”

Sakinleşmesi için epey uğraşmam gerekti. Annesi de kızdı bu davetsiz ziyaretime. “Allah kahretsin onları,” dedi annesi. “Hepsini yok etsin Allah.” Annesinden Elif’le bizi biraz yalnız bırakmasını istedim. Çünkü çocuklar ebeveynlerinin yanında rahat konuşamazlardı. Kapıyı arkamızdan kapatarak istemeye istemeye çıktı odadan.

Elif burnunu çekiyordu. “Demek nerede olduğu bilinmiyor. Beni bıraktı yani. Sevmiyormuş beni. Babası haklıydı belki de, benim gibi bir kızla yapamazdı…”

“Cihan seni bırakmadı Elif,” dedim. “Senin için tartışmış kaybolduğu gece babasıyla. En son seninle ne konuştu? O gün ne oldu?”

Elif elleriyle yüzünü kapattı, bir süre sessizce ağladı. Sonra derin bir iç çekerek konuşmaya başladı: “Haldun Bey beni o gün herkesin içinde rezil edip kovunca, Cihan arkamdan geldi. İkimiz de çok ağladık. Ona, ‘Baban haklı, biz denk değiliz,’ dedim. Ama o kabul etmedi. ‘Seni alıp gideceğim buralardan,’ dedi.”

“Devam et lütfen,” dedim. “Alıp nereye götürecekti seni?”

Elif etrafına bakındı, sanki birileri bizi dinliyormuş gibi sesini alçalttı. “Bilmiyorum ki abi,” dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. “Sen de polis misin?” diye sordu bana. “Değilim,” dedim. “Merak etme. Ben sizin tarafınızdayım. Bana güvenebilirsin kızım,” dedim. “Hadi anlat bana. Sen de sevdiğin adamı, Cihan’ı sağ salim bulmamı istersin değil mi?”

Başını salladı. Nefes aldı. “Cihan bana bir şey anlattı. Önemli mi bilmiyorum. Askerden döndüğünden beri babasının gözüne girmek için atölyede gece geç saatlere kadar kalıyordu. Fevzi Bey var, atölyenin müdürü. Cihan, Fevzi’nin gece vardiyalarında bazı tuhaf işler çevirdiğini fark etmiş. Resmi üretim kayıtlarında olmayan, defosuz malları geceleri gizlice sivil araçlara yükletiyormuş. Sadece bu da değil… İhraç edilecek iplik balyalarının içine başka şeyler sakladıklarını da görmüş.”

Kaşlarım havaya kalktı. “Başka şeyler mi? Ne gibi şeyler?”

“Bilmiyorum, Cihan’ın dediğine göre uyuşturucu ya da kaçak mal olabilirmiş… Cihan bana ‘Fevzi, babamın altını oyuyor, atölyeyi kullanarak kaçakçılık yapıyor. Elimde belgeler, depoda çektiğim videolar var. Fevzi’nin yakasına yapışacağım. Bana ikimiz için yüklü bir sus payı verecek, biz de o parayla uzaklara gideceğiz,’ dedi.”

Lanet olsun, diye geçirdim içimden. Zengin ve şımarık bir çocuğun saflığı. Suçlularla şantaj pazarlığına oturmak, her zaman felaketle sonuçlanırdı.

“Peki, sonra ne oldu?” diye sordum.

“Bana, ‘Benden haber bekle,’ dedi. ‘O eski boyahane deposuna gideceğim, parayı orada teslim edecek bana,’ dedi. Bekledim. Beş gündür de bekliyorum. Ne aradı ne sordu. Ben de babası öğrendi, onu zorla yurt dışına falan gönderdi sandım.”

“Bu konuşmayı ne zaman yaptınız?” diye sordum.

“Evi terk ettiğinin ertesi günü. Babasına ders vermek, onsuz da var olurum demek için arabasının anahtarını, cüzdanını falan evde bıraktığını demişti bana.”

Ben Elif’le konuşurken Dede aradı. “Timur, sana bir ipucu daha. Karaca Tekstil’in atölye müdürü, Haldun’un sağ kolu Fevzi adında biri. Bu Fevzi son altı aydır Kıbrıs’a çok sık gidip gelmiş. Bütün maaşını kumarda yediği yetmezmiş gibi tefecilere de ciddi borçlanmış.”

Taşlar yerine oturuyordu. Cihan, babasının zalimliğinden kaçmak için yanlış adama toslamıştı. Fevzi, köşeye sıkışmış bir fareydi. Kumar borçları belli ki onu kaçakçılığa itmiş, patronunun oğluna suçüstü yakalanmış, şantaja uğramıştı. Cihan’ı o arka sokaktaki eski boyahaneye parayı vermek bahanesiyle çağırmış, ardından o sahte plakalı panelvana atıp kaçırmıştı.

Peki, Cihan ölmüş müydü?

Eğer Fevzi basit bir katil olsaydı, Cihan’ı çoktan ortadan kaldırır, cesedini de denizin sularına bırakırdı. Ama Fevzi bir işadamının sağ koluydu. Haldun Karaca’nın eli uzundu. Oğlunu Fevzi’nin öldürdüğü ortaya çıkarsa daha polis bulmadan Haldun onu lime lime ederdi. Fevzi muhtemelen taşımacılığını yaptığı kaçakçılık işinden alacağı parayı bekliyordu. Cihan’ı rehin tutarak kendini garantiye almıştı.

“Elif, bana anlattıklarını polise de anlattın mı?” Başını iki yana salladı. Korkmuş. Görmedim, demiş. Bilmiyorum, demiş. “İyi yapmışsın. Konuştuklarımızı sakın kimseye anlatma. Kapıyı da tanımadığınız kimseye açmayın,” diyerek evden çıktım. Hedefim belliydi. Fevzi’yi bulmak.

Karaca Tekstil, sanayi sitesinin girişinde devasa bir fabrikaydı. Güvenliği geçmek için klasik ‘Emlakçı’ numaramı kullandım. “Haldun Bey’in yanındaki arsayla ilgili bir değerleme raporu için gelmiştim,” diyerek içeri sızdım.

Atölyenin içi arı kovanı gibiydi. Yüzlerce dikiş makinesinin sesi kulakları sağır ediyordu. İdari bölüme geçtiğimde, camekânlı odalardan birinin kapısında “Fevzi Arslan – Fabrika Müdürü” yazdığını gördüm. Kapıyı tıklatmadan içeri girdim.

Fevzi ellilerinde, saçları dökülmüş, gömleğinin yakası terden sararmış, gergin bir adamdı. Karşısındaki bilgisayar ekranında uçak biletleri veya yurt dışı çıkışlarıyla ilgili bir şeyler arıyordu, ben girince hızla sekmeyi kapattı.

“Siz kimsiniz kardeşim? Dağ başı mı burası, kapıyı çalmadan giriyorsunuz?” diye kükredi.

Yüzüme soğuk, alaycı bir gülümseme yerleştirdim. Ceketimin önünü ilikleyip dalga geçer bir tavırla reverans vererek selamladım kendisini. Sonra da sandalyeye yayılarak oturdum. “Adım Aksak Timur. Bu şehrin tozunu dumanını bilirim. Size Meryem Hanım’ın selamını getirdim Fevzi Bey.”

Meryem Hanım’ın adını duyunca adamın rengi kül gibi oldu. Elleri masanın üzerinde titremeye başladı. “Meryem yenge mi? Anlamadım… Ne münasebetle?”

“Oğlu kayıp, biliyorsun değil mi Fevzi? Cihan… Hani şu askerden dönüp de gece vardiyalarında senin o karanlık ihracat işlerini öğrenen, iplik balyalarının arasına sakladığın o ‘özel’ paketlerin videosunu çeken Cihan.”

Fevzi ayağa fırladı. “Sen ne saçmalıyorsun lan! Güvenlik! Defol git buradan.” Masadaki telefona yapışıp güvenliği aramaya çalışırken ayağa kalkıp masaya doğru eğildim, telefonu elinden alıp kapattım. Sesimi ölümcül bir fısıltıya düşürdüm. “Güvenliği çağırırsan patronun Haldun’a kumar borçlarını, Kıbrıs’taki tefecileri ve en önemlisi… oğlunu eski boyahanede nasıl pusuya düşürdüğünü anlatırım. O sahte plakalı siyah panelvanı biliyorum Fevzi. Çocuğun sana yaptığı şantajı biliyorum. Çocuğu öldürmedin, bunu da biliyorum. Çünkü Haldun’un oğlunu öldürürsen yaşayacak tek bir deliğin kalmaz. Sadece kaçmak için zaman kazanıyorsun.”

Fevzi’nin göz bebekleri büyüdü, alnından soğuk terler boşanmaya başladı. Dudakları titriyordu. “Ben… Ben bir şey yapmadım. Çocuk kendisi kaşındı! Yıllarımı verdim ben bu adama! Yıllarımı! Haldun bana üç kuruş maaş verirken kendisi milyonlarla oynuyordu. Sadece hakkımı alıyordum.”

“Cihan nerede Fevzi?” diye kükredim, elimle yakasına yapışıp onu masanın üzerinden kendime doğru çekerek. “Bana çocuğun yerini söyle. Yoksa seni Haldun’un önüne atarım.”

Fevzi ağlamaya başladı. “Eğer Haldun öğrenirse derimi yüzer. Çocuğa zarar vermedim. Yemin ederim dokunmadım. Sadece bu akşam paramı aldıktan sonra Yunanistan’a kaçacaktım, o zamana kadar uslu dursun diye bir yere kilitledim.”

“Nereye kilitledin ulan?!”

“Organize sanayinin arkasında, terk edilmiş bir tuğla fabrikası var. Onun alt katındaki depoda… Lütfen… Eğer polise gidersen ya da Haldun’a söylersen beni yaşatmazlar.”

Onu sertçe sandalyesine geri fırlattım. “Şansını zorlama Fevzi. Buradan çıkmıyorsun. Benim adamlarım kapıda. Ben çocuğu alana kadar bir yere kıpırdarsan beynini dağıtırım.” Kapıda kimsem yoktu ama bu blöf onu felç etmeye yetmişti. Olduğu yerde yapıştı kaldı.

Arabaya atladığım gibi organize sanayinin yolunu tuttum. Hava kararmaya başlamış, şehrin üzerine şubat yağmuruyla birlikte o bildik akşam hüznü çökmüştü. Terk edilmiş tuğla fabrikası şehrin eteklerinde, ıssız bir arazinin ortasında devasa bir iskelet gibi duruyordu.

Silahımı belimden çekip mermiyi namluya sürdüm. Aksayan bacağıma inat, adımlarımı sessiz ve sağlam atmaya çalışıyordum. Binanın içi çürümüş ahşap ve küf kokuyordu. Alt kata inen merdivenleri buldum. Fenerimi açarak karanlık koridorda ilerledim. Koridorun sonunda ağır, demir bir kapı vardı ve üzerinde kalın bir zincirle kilit bulunuyordu. Etrafta Fevzi’nin adamları falan yoktu; belli ki olayı gizli tutmak için her şeyi kendi başına yapmıştı. Yerden bulduğum ağır bir demir çubukla kilide asıldım. Eski kilit birkaç zorlamadan sonra pes edip kırıldı. Kapıyı gıcırdartarak açtım. İçerisi zifiri karanlıktı.

“Cihan?” diye seslendim.

Ses gelmeyince deponun içinde fener yardımıyla ilerledim. Merdivenlerden ikinci kata çıktım. Küçük bir odanın önüne geldiğimde karanlığın içinden boğuk, zayıf bir inilti geldi. Kapıyı açtım. Küçük oda büyük depoya nispeten sıcaktı ama içerisi pis kokuyordu. Fenerimi o yöne çevirdiğimde, köşede elleri ve ayakları sandalyeye bağlanmış, ağzı bantlı bir genç gördüm. Saçları dağılmış, yüzü gözü toz içinde kalmıştı ama hayattaydı. Gözleri fenerin ışığından kamaşarak bana korkuyla bakıyordu. Hızla yanına gittim, ağzındaki bandı yavaşça söktüm. Ardından cebimdeki çakıyla iplerini kestim.

“Siz… siz kimsiniz?” dedi Cihan, öksürerek ve uyuşmuş bileklerini ovalayarak.

“Annenin tuttuğu emlakçıyım,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Aynı zamanda seni bu delikten çıkaran adamım. Hadi, kalkabiliyor musun?”

Cihan ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları tutmadı. Koluna girip ona destek oldum. “Fevzi… o şerefsiz beni kandırdı,” dedi nefes nefese. “Parayı verecek sandım. Babamın şirketini soyuyordu abi. Elif’le kaçacaktık…”

“Biliyorum çocuk, hepsini biliyorum. Ama büyüklerin oyun alanına girerken iki kere düşüneceksin. Az kalsın canından oluyordun. Elif seni bekliyor, o güvende. Annen de perişan oldu.”

Birlikte yavaş yavaş dışarı çıktık. Şerefsiz adam yüzünden defalarca altına yapmıştı. Dışarıdaki soğukla kendine gelen çocuğun yüzündeki o saf korku yavaş yavaş yerini derin bir rahatlamaya bırakıyordu.

“Şimdi ne olacak?” diye sordu Cihan.

“Şimdi,” dedim, “Fevzi’yi paketleyip benim eski mesai arkadaşlarıma, Emniyet’e teslim edeceğim. Kaçakçılık, adam alıkoyma, zimmet… Epey yatacak. Ama senin de babanla yüzleşmen gerekecek Cihan. Ona her şeyi anlatmalısın. Fevzi’nin şirketini nasıl soyduğunu, senin bunu ortaya çıkardığını… Belki o zaman sana ve Elif’e olan bakış açısı değişir. Değişmezse de, artık kendi yolunu çizecek kadar büyümüşsündür.”

Cihan başını salladı. Gözlerinde artık bir erkeğin kararlılığı vardı.

Ambulans çağırdım. O hastaneye giderken ben de annesine haber verdim. İşim bitmişti. Arabayı şehrin ışıklarına doğru sürdüm.

Ertesi sabah, yalancı şubat güneşi emlak ofisimin tozlu camlarından içeri süzülüyordu. Dizimdeki sızı geçmişti. Gazetenin spor sayfası açıktı önümde. Masamın üzerinde duran demli sıcak çayımı yudumlarken Meryem Hanım ve Cihan kapıdan içeri girdiler. Kadının yüzündeki o karanlık korku bulutu tamamen dağılmıştı. Oğlunun koluna sıkı sıkı sarılmıştı.

“Size ne kadar teşekkür etsem azdır Timur Bey,” dedi Meryem Hanım. Gözleri minnetle doluydu. “Haldun her şeyi öğrendi. Fevzi’nin yaptıklarını duyunca beyninden vurulmuşa döndü. Cihan sayesinde o pislikten kurtulduk. Kocam, Cihan’a ve kararlarına artık saygı duyuyor. Hatta… Elif’i de aileye kabul etmeye razı oldu.”

Gülümsedim. “Mutlu sonları severim Meryem Hanım. Ama bu şehre dikkat edin, karanlık köşeleri çoktur.”

Onlar gittikten sonra masaya bıraktıkları zarftaki parayı sayarken Dede’yi aradım. Beklediğimin epey üzerinde bir miktar vardı zarfın içinde. Para kokusu güzel şeydi vesselam. “Dede, bu akşam bizim mekânda buluşalım. Hem yer hem içeriz. Bendensin.”

Dükkânın camına doğru yürüdüm, “Açık” yazısını dışarıya çevirdim. Aksak Timur, yine sadece bir emlakçıydı. Ta ki şehrin saklayamadığı bir başka sır kapısını çalana kadar. Ceketimin yakasını düzelttim ve sıcak çayımdan bir yudum aldım. Hayat, bu eski şehrin ara sokakları gibiydi; ne zaman nerede biteceği, hangi kapının ardında nelerin gizlendiği hiç belli olmuyordu. Bize düşen, sadece o kapıları açacak cesareti bulmaktı.

KIRMIZI DEFTER

-I-

Kayıp

Ben, Cinayet Büro Başkomiseri Rıfat Alagöz. Otuz yıllık meslek hayatım boyunca öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu olmuştur: Bir insanın kaybolması, ölmesinden daha tehlikelidir.

Ölüler konuşmaz biliyorum… Ama deliller konuşur ve katili ele verir. Kayıplarsa her an konuşur; hem de herkesin zihninde. Sonuçta ortaya öyle bir gürültü çıkar ki işin içinden çıkamazsınız.

Antalya’nın küçük bir ilçesinde görev yaptığım yıllarda yaşadığım bir olayı anlatacağım. Siz de bu sözlerime hak vereceksiniz.

İlçe küçük, insanlar birbirini tanır. Böyle yerlerde suç işlemek zordur; çünkü herkes birbirinin hikâyesinin parçasıdır.

Bir sabah, masama bırakılan dosyayı açtığımda dikkatimi ilk çeken şey bir fotoğraftı. Orta yaşlarda bir kadın… Gözlerinde garip bir dinginlik… Altında bir not vardı:

Adı: Necla Yalın

Meslek: Edebiyat Öğretmeni

Durum: Kayıp (3 gün)

Üç gün… Bir insanın hayatından durup dururken üç gün eksildiğinde, geriye sadece kötü ihtimaller kalır.

Ben bunları düşünürken yardımcım Tolga içeri girdi.

“Yeni vaka mı amirim?” diye sordu.

“Bir öğretmen kayıp,” dedim, “Üç gündür ortada yokmuş.”

Tolga dudak büktü.

“Kaçma ihtimali yok mu?”

“Olabilir,” dedim, “Ama öğretmenler genelde kaçmaz, Tolga. Dayanırlar…”

Dosyayı koltuğumun altına sıkıştırdım “Gidiyoruz,” dedim bu kez.

***

Necla Yalın’ın evi eski apartmanlardan birindeydi. Girişteki merdivenler yılların yükünü ve kirini taşıyordu. En azından kirini gitsin diye yıkanmıştı, etraf çamaşır suyu kokuyordu. Kirletmekten utanarak daire kapısına geldik.

Kapıyı çaldık, açan olmadı. Çilingir marifetiyle açtırdık kapıyı.

 Ev çok düzenliydi. Fazla düzenli…

“Bir insanın evi bu kadar düzgünse ya çok disiplinlidir ya da bir şey saklıyordur,” diye düşündüm ister istemez.

Salon sade döşenmişti. Kitaplık, duvarlardan birinin tümünü kaplıyordu. Edebiyat kitapları, romanlar, eski baskılar…

Tolga kitaplara göz attı.

“Okuyan biriymiş,” dedi.

“Yani, kadın edebiyat öğretmeniymiş,” dedim.

“Okumayan çok öğretmen tanıdım amirim,” dedi Tolga.

O kadar çok öğretmeni nereden tanıyor olabileceğini düşünürken masanın üzerindeki kırmızı, sert karton kapaklı defter dikkatimi çekti. İlk sayfada koyu harflerle yazılmış tek bir cümle vardı:

“Herkesin bir hikâyesi vardır. Bazıları yazılmamalıdır.”

 Tolga “Günlük mü?” diye sordu.

“Değil, bu başka bir şeye benziyor.”

Sayfaları çevirdim.

İsimler vardı.

Altlarında kısa notlar…

Sanki… Başka insanların hayatlarına dair küçük notlardı bunlar.

Dikkatimi çeken ilk ismi ve notu okudum.

Murat K. – “Karısını aldatıyor. Ama en büyük korkusu yalnız kalmak.”

Diğer isim Zehra A. – “Her gün ağlıyor. Kimse bilmiyor.”

Defterde daha çok isim vardı. Ben dikkatimi çeken, karanlık ve şüpheli bir tarafı olanlarla ilgileniyordum.

Üçüncü isim; Ahmet U. – “Birine zarar verdi, kendine bile itiraf edemiyor.”

Dördüncüsü Cem S. – “En karanlık o… Polislerden saklanıyor.”

Defteri şaşkınlıkla kapattım.

Bu, bir günlük değildi. Bu… Başka insanlar hakkında bir gözlem defteriydi.

“Öğrencilerini mi yazmış?” diye sordu Tolga.

“Hayır,” dedim, “Bu insanlar öğrenci olamaz gibi geldi bana. Kadının mesleğinden bağımsız olarak yaptığı şeyler bunlar. İnsanları gözetliyor ve sırlarını yakalıyormuş.”

“Nasıl yani?”

“Okuduklarımdan bunu anladım. Buradaki her isimle görüşmemiz lazım. Bunlardan biri muhakkak Necla Hanım’ın nerede olduğunu biliyordur.”

Tolga sustu.

Aslında ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk. Bu defter tehlikeliydi.

-II-

İsimler

Önce komşularla konuştuk.

Alt katta oturan yaşlı kadın “Necla Hanım, sessiz bir kadındı,” dedi.

“Son zamanlarda farklı bir şey dikkatinizi çekti mi?”

Kadın düşündü. “Geçen hafta bir adam geldi,” dedi.

“Nasıl bir adam?”

“Sinirliydi. Kapıyı çaldı, bağırdı, çağırdı biraz. Sonra gitti.”

“Ne dediğini duydunuz mu?”

“Bir defter mi ne varmış. Onu istiyordu.”

“Adamı görseniz tanır mısınız?”

“Evet, tanıyabilirim belki… Kapım açıktı, adamı göz ucuyla gördüm.”

“Tarif eder misiniz? Nasıl biriydi?”

“Keldi, kafasının iki yanında dökülmeden kalan sarı saçları vardı. Bıyıklıydı. Orta boyluydu.  Eski bir mont giymişti, bordo renk… Güneşten rengi atmıştı.”

Tolga’yla göz göze geldik. Bu adam kırmızı defterdekilerden biri olmalıydı.

Listedeki -kadın da olsa- kimseyi atlamadan bulmaya çalıştık. Şüphelimiz bir erkekti ama kadın bir tanık elbette bizi ona götürebilirdi.

İlk isim: Murat K.

Akşam olmadan adamı bulduk. Sarışın değildi, kara kuru bir herifti. Tarife uymuyordu ama “belli olmaz” diye düşündüm; belki o kaçırmıştı kadını ve bir yerde tutuyordu ya da öldürmüştü. Nedense bütün senaryolarımda da Necla Yalın ölüydü. Sağ salim bulacağımız hiç hesabımda yoktu.

Murat’la bir kafede buluştuk. “Necla Yalın’ı tanıyor musunuz?” diye sordum.

Yüzü değişti bir anda “Hayır,” dedi.

“Emin misiniz?”

“Evet.”

Defteri açıp ismini gösterdim.

Adamın elleri titremeye başladı. “Bu… Nerden çıktı?”

“Soruları ben sorarım.”

Adam sustu. Sonra fısıldayarak konuştu.

“O kadın,” dedi, “Beni takip ediyordu.”

Murat’ın bundan sonra anlattıkları ilginçti ve Necla Yalın’ın durumu hakkında özetleyici bilgiler içeriyordu.

“Her yerdeydi,” dedi kadın için, “Markette, sokakta, hatta iş yerimin önünde.”

“Neden?” diye sordum.

“Bilmiyorum.”

“Hiç konuşmadınız mı?”

“Konuştum elbette,” dedi Murat, “Bana dedi ki: ‘Seni tanıyorum.’”

“Ne demek istiyordu sizce?”

“Bilmiyorum ama… Hakkımda çok şey bildiği kesin.”

“Karınızı aldattığınız doğru mu?”

“Bu sizi ilgilendirmez.”

“Doğru, olarak alıyorum bu cevabı. Peki, Necla Hanım bunu nerden biliyordu?”

“Bir bilsem… Sürekli peşimdeymiş demek ki.”

Murat’ın bakışları sakindi. Yalan söylediğini düşünmedim. Karısını aldattığını bildiği için birini kaçıracak bir tip gibi görünmedi gözüme. Yine de bilemezdik tabii… İşyeri adresi elimizde vardı zaten. İlçenin tek noterinde memur olarak çalışıyordu. Şüphelendiğimiz bir durum olursa hemen aldırırdık merkeze. Adamı kafede bırakıp kalktık.

***

İkinci ismi arayıp bulduk bundan sonra.

Zehra A…

Evine gittik. Kapıyı açtığında şişmiş gözlerini gördük. Belli ki ağlamıştı. Necla Hanım haklı olmalıydı.

“Necla Yalın’ı tanıyor musunuz?” diye sordum.

“Tanıyorum.”

“Nerden?”

“Okuldan…”

“Aynı okulda mı çalışıyorsunuz?”

“Evet, Necla Hoca’nın okulunda temizlik görevlisiyim ben.”

Kadına, defterde hakkında yazılanları sordum.

“Neden ağladığınızı sorabilir miyim?”

“Necla Hoca… O biliyordu.”

“Ondan ölmüş gibi bahsettiniz.”

“Ne? Ölmüş mü? Neden?”

“Hayır, siz öyle bahsettiniz.”

“Necla Hoca biliyor, başkasının bilmesine gerek yok demek istedim.”

“Anlıyorum. Evli misiniz?”

“Evet, evliyim…” dedi kadın ve tekrar ağlamaya başladı.

“Ağlamanızın nedeni kocanız olmasın?”

“Konuşmak istemiyorum.”

“Peki, aradığımız zaman size ulaşabilelim. Telefonunuz açık olsun.”

***

Tablo yavaş yavaş netleşmeye başlamıştı. Necla Yalın, insanları gözlemliyor, onların sırlarını öğreniyor, sonra yüzlerine vuruyordu.

Bu neydi? Saplantı mı?

Tolga, “Kadın tehlikeli bir tipmiş,” dedi.

“Evet,” dedim, “Ve sanırım biri bunu fark etmiş.”

Sonra defterdeki üçüncü isme gittik.

Ahmet U. – Birine zarar verdi…

Adamı evinde bulduk. Altı aydır işsiz olduğunu söyledi. Karısı çalışıyormuş, evlere temizliğe falan gidiyormuş. Necla Yalın’ın evine de… Oradan tanıyorlarmış Necla Hanım’ı.

“İşsiz kaldığım günlerde karımla çok tartıştık.”

“Ne oldu sonunda peki?”

“Ne olacak? Bir gün hafifçe vurdum bizimkine, eti çok nazik, hemen morarmış. O haliyle temizliğe gidince hoca görmüş bunu.”

“Size bir şey dedi mi bundan sonra?”

“Kapıya kadar geldi. Demediğini bırakmadı. Karım girdi araya, yoksa elimde kalacaktı.”

“Siz hep böyle mi çözersiniz işleri?”

“Hayır, amirim ama…”

“Tolga arkadaşı merkeze alalım.”

Evet, Ahmet’i merkeze aldırdım. Çok bariz bir şekilde suça, insan kaçırmaya hatta öldürmeye meyilli bir tipti. Fakat aklımın bir köşesinde de bir şey vardı: suçlular hiçbir zaman bu kadar net göstermezdi kendini.

Mecbur dördüncü isme doğru hareketlendik.

Cem S…

‘En karanlık’ olarak nitelendirilen adam… Polislerden saklanan…

Galerisi vardı adamın. Hemen öyle galeri deyince bir şey anlamayın. Eski model doğanlar, şahinler, hacı muratlar satıyordu adam. Dükkânın bir köşesinde de modifiye işiyle uğraşıyor, ses sistemi falan takıyordu arabalara.

Kendi ofisi vardı ama herifin. İçeri buyur etti bizi. Kel ve sarışın değildi. Necla Hanım’ın evine gelip defteri isteyen o adamla bir türlü karşılaşamıyorduk.

İki sandalyeye kurulduk. Masa ve kendi koltuğundan başka bir mobilya yoktu zaten ofiste.

Kadının yazdıklarını gösterdim ona da.

“Hoca, komşumuz olur bizim,” dedi Cem.

“Neden öyle karanlık falan yazmış sizin için.”

“Ya amirim, bu edebiyat öğretmeni biliyorsunuz. Ben de ezelden beri polisiye edebiyat meraklısıyım. Kendi çapımda öykülerim var. Biraz karanlık tabii… Ne düşündüyse artık hocam?”

“Bu kadar basit yani…”

“Nasıl edebiyatçı olmuş ben de anlamadım. ‘Sen bunları hayal edebiliyorsan yaparsın da…’ demişti bana bir seferinde.”

“Yapmaz mısınız?”

“Ya amirim ne alakası var? Allah’ınızı severseniz…”

“Polislerden saklanıyor, demiş sizin için. Buna ne diyeceksiniz?”

“Yok, öyle bir şey amirim, neden saklanayım ben. Kendi kuruntuları hoca hanımın…”

Cem’in GBT’sine çoktan baktırmıştım. Temiz görünüyordu adam. Fakat neden Necla Hanım öyle yazmıştı? Cem ne kadar inkâr etse de aklımın bir köşesinde kaldı bu. Merkezde karısına şiddet uygulayan Ahmet U. bekliyordu bizi.

Karısını sevdiğini, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden kavga ettiklerini, yaptığının anlık bir şey olduğunu söyledi. Üç gün önce ilçede olmadığını da ispatlamaya çalıştı. Güya şehir merkezinde bir yere iş görüşmesi için gitmişti. Verdiği telefonu aradık hemen. Sanayide bir dükkânındı aradığımız numara. Karşımıza çıkan usta, Ahmet’in gerçekten de görüşmeye geldiğini söyledi.   

Sorgudan yeni çıkmıştık ki bir görgü şahidinin bizi beklediğini söylediler.

“İşte bu,” dedim o anda, “Olay çözülecek herhalde…”

Bir anda aklım Ahmet’ten, Murat’tan ve Cem’den başka bir şüpheli olma ihtimaline gitti. Bu iyiye işaretti.

-III-

Görünmeyen Bağlar

Bizi bekleyen görgü şahidi Necla Hanım’ın komşusu olan yaşlı kadındı.

Nefes nefese kalmıştı.

“Evladım,” dedi, “O gün gelen adamı daha önce de gördüğümü hatırladım. Kapıda bağırıp çağıran o sarışın, kel adam… Onu dün mahalledeki bakkalın önünde de görmüştüm. Zehra’yla konuşuyordu, şu Necla’nın okulundaki hademe kız…”

“Siz nerden tanıyorsunuz onu?”

“Birkaç sefer temizliğe geldi bana. Okuldaki işi de ben ayarladım zaten ona. Necla Hanım’a rica ettim…”

Tolga’yla bakıştık.

Zehra’nın o şişmiş gözleri, kocasından bahsederken boşalan gözyaşları geldi aklıma.

“Tolga,” dedim en sonunda. “Zehra’nın kocasını hiç gördük mü?”

“Hayır, amirim, sadece Ahmet’i aldık sorguya.”

“Hemen Zehra’nın kocasının kimlik bilgilerine bak,” dedim Tolga’ya.

Bu arada ben de yaşlı kadını evine yolladım.

Tolga birkaç dakika sonra geldi.

“Amirim, Zehra’nın kocası Refik A… Eski bir gardiyanmış. Üç yıl önce görevi kötüye kullanmaktan ihraç edilmiş. Ve amirim… Fiziksel tarifi komşunun verdiği eşkale tam uyuyor. Sarışın ve kel…”

-IV-

Gizli Sayfa

Olay yerini, yani Necla Hanım’ın evini tekrar incelemeye karar verdik. O kırmızı defterde bir gariplik vardı. İlk sayfadaki “bazı anılar yazılmamalıdır” cümlesini tekrar okudum. Eğer Necla Hanım iyi bir gözlemciyse sadece gördüklerini yazmazdı. Gördüklerinin arkasındaki gizli bağları da kurgular ve yazardı.

Defteri havaya kaldırıp ışığa tuttum. Sayfanın biri dışarı doğru çıkıntı yapıyordu. Hemen o sayfayı açtım.

“44 numaralı dolap, anlatılmaz… Zehra için…  Daha fazla ağlamasın diye…” yazıyordu.

“Nasıl görmedim bu sayfayı,” diye hayıflandım kendi kendime.

Hemen okula gittim. 

44 numaralı dolap hakikaten Necla Hanım’a aitti.

Dolapta kitaplar, defterler, yazılı kâğıtları ve bir sürü kırtasiye malzemesi vardı.

Ne arayacağımı bilmiyordum. Kitapları karıştırmaya başladım çaresizce. Sonunda bir fotoğraf buldum.

Fotoğrafta Zehra ve kocası Refik vardı. Arka plânda bir çöp konteynerinin yanına bırakılmış bir paketi alıyordu Refik. O rengi atmış bordo mont üzerindeydi.

Biraz düşününce taşlar yerine oturdu. Refik muhtemelen oradan bir uyuşturucu paketini alıyordu. Okulda ve okulun çevresinde satıyor olmalıydı bunu. İşte Necla Hanım bu tehlikeli bilgiye tesadüfen ulaşmış ve fotoğraflamıştı.

Zehra da bu yüzden sürekli ağlıyor olmalıydı. Kocasının bulaştığı işlerin ağırlığından ve endişeden… Necla Hanım’ın onları ele verebileceğinden kaygılanıyor olmalıydı.

Zehra’yı sorguya aldık hemen.

“Necla Abla aile içi ilişkilerimize çok karışıyordu…”

“Uyuşturucu satmak mı aile içi ilişki?”

“Siz, ama siz… Gördünüz değil mi?”

“Fotoğrafı kastediyorsan, evet…”

“Aslında iyi adamdır Refik, satmazdı da işsiz kalınca…”

“Bu mu yani bahanesi? İşsizlik… Sen kocan nerde onu söyle!”

“Yayladaki evdedir. Bademağacı’nda…”

Bademağacı… Bize seksen kilometre, şehir merkezine kırk kilometre uzaklıktaydı. Hemen bir ekip ayarladım. Refik orada saklanıyorsa, Necla Hanım’ı da yanında götürmüş olmalıydı.

Biz gidesiye kadar sağanak bir yağış başladı. Sicim gibi yağan bir yağmurun altında Bademağacı’na girdik. Refik’in abisinin evi vardı burada. Muhtemelen orada saklanıyordu. Hemen bulduk.

“İstemeden oldu,” dedi Refik, “Kadın durmadı, peşimi bırakmadı…”

“Ne oldu istemeden?” diye sordum. Necla Hanım’ın öldüğüne neredeyse emindim.

“Buraya getirdim onu, biraz gözünü korkutmak için, ama lanet karının çenesi hiç durmadı.”

“Sen ne yaptın?”

“Sinirle yapıştım boğazına…”

“Nerde şimdi?

“Bahçede, ağacın altında…”

Yaşlı bir portakal ağacından bahsediyordu Refik. Hemen altını kazdık. Necla Hanım’ın cansız bedenine ulaştık. Bir şilteye sarılıp gömülmüştü.

Cesedin üzerinde incelemeler yapıldı sonra, Refik’in parmak izleri ve DNA’sının yanında başka bir DNA daha saptandı.

Bunu sorduk Refik’e.

“Tek başına yaptığına emin misin bu işi?”

“Hayır, başlangıçta tek başıma değildim.”

“Kim vardı yanında?”

“Ahmet,” dedi Refik, “Karısını dövdü diye üzerine gitmiş bu Necla.”

“Onu biliyoruz… Ahmet’in nasıl bir parmağı var bu işte?”

“Beni buldu bir gün. Bu kadına bir ders vermek istediğini söyledi. Beraber buraya getirdik hocayı. Fakat olur olmaz dövmeye başladı karıyı, her yerini mosmor etti bu Ahmet. Baktım durmuyor, sinirlenip yolladım evden.”

“Necla Hanım’a fiziksel şiddet uyguluyor diye yani… E sen daha beterini yapmışsın ya!”

“O anlık bir şeydi amirim, size yemin olsun. Böyle olsun istemedim.”

***

Olaydan birkaç gün sonra, Refik ve Ahmet içeride mahkeme gününü beklerken Cem S. aradı beni. Merkeze gelmek istedi.

Yanında not defteri ve kalemini getirmişti. Olayın ayrıntılarını, soruşturma sürecinin detaylarını, izlediğimiz yolları öğrenmek istiyordu. Yeni bir hikâye yazacakmış ve bizi malzeme edecekmiş. Ne yaptım dersiniz? Kibarca sepetledim adamı tabii ki.

“Bizimkisi pek karanlık bir hikâye sayılmaz, her zaman yaşanan cinsten…” dedim ve kapıyı gösterdim. Cem karşı çıkmadı. Rahmetli Necla Hanım, bu adamda nasıl karanlık bir şeyler görmüştü, anlamadım. Fakat bundan sonra gözüm üzerinde olacaktı, ilçe küçüktü ne de olsa.

VAMPİR-KÖYLÜ: SON OYUN

“Her cinnet bir cinayettir”

Bora, iki av köpeğinin yaralı bir geyiği sıkıştırdığı tabloyu izliyordu. Hava kararmış, yağmur çiselemeye başlamıştı. Damlalar konağın ahşap çatısına vurdukça içeride ritmik bir ses yankılanıyordu. Şehre uzak sapa bir konumda bulunan bu köy, yazlıkçıların çekilmesiyle neredeyse tamamen boşalmıştı. Ağır sessizliği sadece komşu köylere giden birkaç aracın motor sesi bozuyordu. Arabaların cılız farları ışıklarıyla duvardaki tablo bir an parlıyor, sonra yeniden karanlığa gömülüyordu. Doğa şartları burada sertti; yaz kavurucu, kış dondurucu geçerdi. Nitekim dışarıda, koca ağaçların gövdesini bile sarsan uğultulu bir rüzgâr vardı. Bora’nın telefonu çalınca konağın kasvetli havası bir anda dağıldı. Arayan, kız arkadaşı Ece’ydi.

“Bora, biz köye girmek üzereyiz. Nereye gelelim?”

“Ben köy meydanına çıkarım, siz de oraya gelin. Sonra hep birlikte kamp alanına geçeriz.”

“Harika! Tam duymak istediğim cevap. Beş dakikaya oradayız.”

, Bora Serinkışla’ya dedesi vefat edince miras işlemlerinde babasına yardım etmek için gelmişti. Bu mecburi ziyaret, arkadaş grubuyla uzun zamandır niyetlendikleri kamp macerasını gerçeğe dönüştürmek için iyi bir fırsattı. Bora, lüks otellerin konforuna alışkındı. Ancak bu kez durum farklıydı. Dış dünyadan tamamen izole olma fikri ve ormanın sunduğu o tekinsiz bilinmezlik, içlerindeki çocuksu hevesi kışkırtıcı bir adrenaline dönüştürüyordu. Üniversite arkadaşlarıyla birlikte köyün epey uzağında, vahşi doğanın hüküm sürdüğü yabanıl bir orman arazisine gideceklerdi. Üstelik gidecekleri yerde telefon çekmeyecekti.

Bora, köy meydanında arkadaşlarını beklerken bir sigara yaktı. Dağların zirvesini kaplayan karın soluk parıltısı, gecenin koyu karanlığını adeta yırtıyordu. Meydanda yalnızca tek bir sokak lambası yanıyor, bu cılız ışık, zifiri karanlığın ortasında bir işaret feneri gibi parlıyordu. Gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü; rüzgârın hızla savurduğu bulutların arasından çıkan yıldızlar bir görünüp bir kayboluyordu. Bora’nın park ettiği yerin hemen yanında eski bir bakkal dükkânı ve sac çatısı paslanmış köhne bir köpek kulübesi vardı. Yaşlı bakkal dışarıdaki tezgâhı yavaş yavaş içeri taşıyor, zorlandığı yorgun hareketlerinden anlaşılıyordu. Kırmızı bir pikap, toz kaldırarak Bora’nın yanında durdu. Bora sigarasını ayağıyla ezip pikaba atladı. Gençler başlarına geleceklerden habersiz, adeta karanlık bir bilinmezliğe doğru yol alıyordu.

***

Soğuk şiddetini iyice artırmıştı. Kampı ağaçların nispeten seyrek olduğu bir alanda yapacaklardı. Herkes işin bir ucundan tutmaya çalışıyor ancak bu karmaşa, çalışmanın daha da yavaşlamasına yol açıyordu. Bulundukları bölge; insan eli değmemiş, sadece tabiata ait gizli bir mabet gibiydi. Belki de bu yüzden, tuhaf şekilli çeşitli yabani bitkiler yeşermişti. Gülüyorlar, şarkı söylüyorlar, ormanın sessizliğini yırtarcasına avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı. Ortamın enerjisini yükselten kişi her zamanki gibi Ece’ydi. Aylin ondan daha sakindi ama Ece’nin coşkusuna kapılıp ona eşlik etmekten gizli bir haz duyuyordu. Bora ile Serdar, ormandan topladıkları odunları alana getiriyor, geceye hazırlık yapıyordu. Cevdet ile Deniz, su doldurmak için biraz ilerideki çeşmeye gitmişti. Aylin, Ece’yle alanın etrafını temizlemekle meşguldü. Çadırlar, girişleri birbirine bakacak şekilde çapraz yerleştirilmişti. Güçlü bir rüzgâr çıkma ihtimaline karşı tepe ipleriyle birbirine bağlanmıştı. Dört çadırın ortasındaki geniş boşluğun tam ortasına ateş kovası oturtulmuştu. Çok geçmeden altı arkadaş ateşin etrafına toplanıp biralarını yudumlamaya başladı. Konserve yiyeceklerle alelacele kurdukları o mütevazı sofra, günün tüm yorgunluğunu unutturmuş, kamp alanı sıcacık bir sığınağa dönüşmüştü.

***

Ece dışında herkes, ateşin sıcaklığı ve alkolün etkisiyle iyice mayışmıştı. Ece birden elini şaklatınca hepsi irkildi.

“Hadi Vampir-Köylü oynayalım!”

Serdar, “Pufff, başladı bizim mesai! İş çıkarma,” diyerek homurdandı.

Aylin gözlerini ovuşturdu. “Bence de arkadaşlar; uyumaya mı geldiniz buraya? Hadi, canlanın biraz!”

Herkes yerinde doğruldu. Oyunun kuralı basitti: İçlerinden biri yönetici olacak ve vampirleri o seçecekti. Yöneten kişi komutu verdiğinde, vampirler hariç herkes gözlerini kapatacaktı. Bu gizli tanışma anından sonra tüm grubun gözlerini açmasıyla, vampirler ve köylüler arasındaki çetin psikolojik savaş başlayacaktı. Stratejiyi ve algıyı iyi yöneten taraf kazanacaktı.

Oyunu yönetmeyi Cevdet üstlendi. Belki de bu durum, yetimhanede büyümüş bir çocuğun her şeyi kontrol altında tutma güdüsünün masum bir yansımasıydı. Aile şefkatinden yoksun büyümesine rağmen hırsı ve keskin zekâsı sayesinde en iyi okulları tam burslu kazanmış, kendini gruba kabul ettirmişti. Oyun bile olsa gerilimden çabuk etkileniyor, kenarda durup insanları izlemeyi tercih ediyordu. Bakışlarını herkesin üzerinde eşit gezdirmeye çalışsa da ateşin kızıllığı Deniz’in yüzüne her vurduğunda gözleri kızın üzerinde istemsizce asılı kalıyordu. Durumu fark ettiğinde irkilerek hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu.

Saatler ilerleyip alkol kana karıştıkça zihinler iyice bulanmaya başlamıştı. Gözler kızarmış, kahkahaların dozu kontrolden çıkmaya başlamıştı. Diller çözülüyor, tuvalet ihtiyacı için ayağa kalkanlar karanlıkta tökezliyordu. Bir ara Bora ateş kovasına düşecek gibi olmuş, Ece’nin son andaki hamlesiyle yanmaktan kıl payı kurtulmuştu. Bu tehlikeli denge kaybı bile aralarında büyük bir eğlence konusuna dönmüştü.

Saat gece ikiye geliyordu. Son sohbetler de yerini sessizliğe bıraktığında, herkes ağır adımlarla çadırına çekildi. Geride yalnızca çıtırdayarak yanmaya devam eden kamp ateşi ve onun toprak üzerindeki titrek kızıllığı kalmıştı.

***

Serdar gerinerek çadırın fermuarını açtı. Gün çoktan ağarmış, gecenin ayazı, güneş ışıklarıyla biraz yumuşamıştı. Kuş cıvıltılarına, ormanın derinliklerinden esen rüzgârın uğultusu karışıyordu. Ateşin geceden arta kalan küllerinden hala ince bir duman,  yükseliyordu. Serdar, ihtiyacını gidermek için ağır adımlarla ağaçların arasına ilerledi. Gözden kaybolduktan kısa bir süre sonra Serdar’ın ciğerlerini yırtan çığlığı, sabah sessizliğini bıçak gibi kesti. Kamp alanına doğru delicesine koşarken, çığlığı duyan arkadaşları birer birer çadırlardan fırladılar.

Serdar ateş kovasının yanına ulaştığında nefes nefeseydi. Konuşmaya çalışıyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. Titreyen eliyle sadece ormanın içini işaret edebildi. Diğerleri dehşet içinde etrafını sarmış, onun ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu. Serdar derin bir nefes alıp gücünü toplamaya çalıştı.

“Cevdet…” dedi, dudakları titriyordu. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi.

“Cevdet… Cevdet öldürülmüş! Boğazı kesilmiş, çöp torbası gibi çalılıkların arasına atılmış.”

Herkes buz kesti. Sanki bütün dünya durmuş, zaman yavaşlamıştı. Rüzgârın uğultusu, kuş cıvıltıları yerini uğursuz bir sessizliğe bırakmıştı.

Ece, şaka yaptığını düşünerek fısıldadı: “Hangi Cevdet?”

Serdar, “Kaç tane Cevdet var geri zekâlı!” diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı.

Bora, Ece’nin önüne geçip Serdar’ı göğsünden sertçe itti, “Ne bağırıyorsun lan kıza, hayvan herif!”

Serdar hala yaşadığı şokun etkisindeydi. Bora’nın yakasına yapıştı. “Yürek mi yedin lan sen!” diyerek Bora’nın yüzüne okkalı bir yumruk patlattı. Bir süre boğuştular. Deniz ve Ece çığlık çığlığa onları ayırmaya çalıştı.

Deniz, “Arkadaşlar!” diye haykırdı. Zihninde inşa etmeye çalıştığı o sakin ve özgüvenli liman, şu an sığınabileceği tek yerdi. Ece titreyen elleriyle Bora’yı geriye çekti, bir yandan da Serdar’ın kolunu tuttu.

“Serdar, derin bir nefes al, anlat. Ne gördün? O gördüğün kişi gerçekten Cevdet miydi? Yüzünü seçebildin mi? Belki… Belki başka biridir.”

Serdar hâlâ burnundan soluyordu. “Evet, Cevdet diyorum. Gözlerimle gördüm. Tam şurada…”

Eliyle ağaçların sıklaştığı yeri gösterdi. “İsterseniz gidelim, kendi gözlerinizle görün.”

Aylin, “Tamam sakin olun, önce bir olayı anlayalım,” dedi. Sakin kalmaya çalışsa da sesindeki titremeye engel olamıyordu.Serdar tam Aylin’e doğru bir adım atmıştı ki Deniz ani bir refleksle Serdar’ın koluna yapışıp onu sertçe geriye çekti. Sesi dehşet dolu ama bir o kadar da kararlıydı. “Tamam. Şimdi sakin sakin düşünelim.”

Bu cümleyi, sanki diğerlerinden çok kendisini ikna etmek için söylemişti. Ece elleriyle yüzünü kapattı.

“Ne yapacağız şimdi?”

Deniz etrafına, ağaçların arasına tedirgin bakışlar atarak “Ne mi yapacağız! Hemen arabaya binip polise gideceğiz,” dedi.

Serdar başını iki yana salladı, gözlerinde saf bir paranoya vardı. “Polise gidip ne diyeceğiz! Bizden şüphelenebilirler.”

Aylin bağıraraköne atıldı. “Ne olduysa onu söyleyeceğiz. Eğlenmeye geldik. Bizim ne suçumuz var?”

Ece, Aylin’i başıyla onaylayarak “Şüphelensinler, isterlerse tutuklasınlar umurumda değil! Şu an burada kalamayız, can güvenliğimiz yok. Eşyaları bırakalım, canımızı kurtaralım, “dedi.

Deniz, grubun etrafında dolandı “Arkadaşlar hızlı olmalıyız. Katil şu an bizi o ağaçların arkasından izliyor olabilir. Arabaya koşun.”

Beş arkadaş arkalarına bile bakmadan çalıların ve yüksek otların arasına park ettikleri arabaya koştu. Serdar direksiyona geçti, titreyen elleriyle kontağı çevirdi. Motor çalıştı ancak gazı köklediğinde araba ağır bir sarsıntıyla yana yattı. Serdar küfrederek aşağı atladı. Pikabın  dört lastiği de janta kadar inmişti.

Bora başını pencereden uzatıp bağırdı: “Ne oluyor Serdar?”

Serdar’ın boğazı düğümlendi. Bakışlarına saf bir çaresizlik çökmüştü. Parçalanmış lastiğin başında diz çökmüş vaziyette “Hepsini patlatmış. Hiçbir yere gidemeyiz,” dedi.

Arabanın içine ölümcül bir sessizlik çöktü. Umutsuzluk ve korku, dondurucu ayazdan daha hızlı bir şekilde iliklerine işliyordu. Ece, zihnindeki o korkunç görüntüden kaçmak ister gibi elleriyle başını sıkıca kavradı.

“Nasıl yapmış bunu… Katil dibimize kadar nasıl girmiş olabilir?” dedi.

Serdar kaputu yumruklayarak, “Bilmiyorum!” diye bağırdı. “Ama arabada kalamayız; çadıra, ateşin başına dönmemiz lazım. Burda hepimiz avız!”

Bora arka koltuktan ön cama doğru atıldı, “Sen delirdin mi? Adamın boğazını kesmişler, çadıra nasıl döneriz!”

Aylin titreyen çenesi yüzünden cümle kurmakta zorlanıyordu:

“Burada duramayız.”

Beş arkadaş, istemeyerek arabadan inip kamp alanına döndü. Serdar etrafı kuşkuyla süzerek söze girdi. “Ormanın içinden yavaş yavaş ilerleyelim. Sırt sırta veririz; birimiz bir tehlike sezdiğinde diğerlerine haber verir.”

Bora “Katile av olmayı yabani bir domuza av olmaya yeğlerim,” dedi.

Kurduğu cümlenin ağırlığını sonradan idrak edince tüyleri ürperdi. Tedirginlik, soğuk bir sis gibi her yanlarını sarmıştı; sanki doğa onlara karşı ölümcül bir oyun kurguluyordu. Deniz, gözlerini kısarak etrafı süzdü. Pikabın arkasında yığılı duran malzemeleri ve ateşin çevresine saçılmış eşyaları büyük bir dikkatle inceliyordu.  “Arkadaşlar…” diye fısıldadı.

Parmağıyla az ilerideki içi boşalmış ağaç kütüğünü gösterdi.

“Bıçak… Akşam konserveleri açtığımız o büyük kamp bıçağı nerede?”

Bora hışımla Serdar’a döndü, “Kamp bıçağı senindi. Neden yerinde değil?”

Sesi adeta hesap soruyordu. Beklemediği bu suçlama karşısında afallayan Serdar, “Ben ne bileyim oğlum, buralarda bir yerdedir!” dedi. Savunmaya geçmenin verdiği refleksle sesi giderek yükseldi. “Hayırdır, benden mi şüpheleniyorsunuz?”

“Ne alakası var,” dedi Deniz, “Bora sadece bir soru sordu.”

“Hiç kimse sana öyle bir imada bulunmadı,” diye ekledi Aylin telaşla. Sesi, Serdar’ın yükselen öfkesini dindirmek istercesine yumuşaktı. Serdar alaycı bir sinirle güldü.

“Hepiniz bir olmuş üstüme geliyorsunuz! Çocuk mu var karşınızda?” dedi ve parmağını Bora’nın suratına doğru uzattı: “Nereden bileyim bu pezevengin benim bıçağımla Cevdet’i öldürüp suçu bana atmayacağını?”

Bora hışımla ayağa fırladığında, Serdar çoktan ringdeki bir boksör gibi yumruklarını sıkıp gardını almıştı. “Hadi gel! Hadi gel de yine seni bok çuvalı gibi yere sereyim!” diyerek bağırdı.

Korkusunu, kontrolsüz öfkesiyle bastırmaya çalışıyordu. Bora, yüzünü ekşiterek Serdar’a baktı. Onu aşağılık, ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyordu.

“Sana alt tarafı bir soru sordum, konuyu nerelere çekiyorsun? Yazık kafana,” diye karşılık verdi.

Sergilediği bu sakinlik ve “ben farklı bir dünyaya aitim” hissi, o an arkasına sığınabileceği tek zırhtı.

Serdar “Arkadaşımız öldürüldü! Durumun ciddiyetinin herkes farkındadır umarım,” dedi.

Kimse cevap vermedi. Kışkırtıcı sessizliği, Ece’nin sarsıntılı hıçkırıkları böldü. Sinir krizi geçiriyor; “Hepimizi… Hepimizi öldürecek, buradan çıkamayacağız!” diyerek feryat ediyordu. Grubu bir anda Ece’yi sakinleştirme telaşı sardı.

Deniz “Arkadaşlar dinleyin,” dedi, sesi titrese de otoritesini korumaya çalışıyordu. “Katil muhtemelen tek kişi. Biz  beş kişiyiz.”Yani sayıca üstünüz, ona karşı şansımız var.”

Bora, gözlerini Serdar’a dikerek “Tabii katil içimizden biri değilse…” dedi.

Cümlesini bitirmeden Serdar’ın yumruğu Bora’nın suratında patladı. Bora ne olduğunu anlayamadan sendeledi; kızların çığlık çığlığa araya girme çabalarına rağmen ikili saniyeler içinde yerde boğuşmaya başladı. Serdar avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

“Sen çok oluyorsun hadsiz herif! Artık işin bitti, köpek!”

Deniz, “Yeter!” diyerek çığlık attı. İkili anlamsız itiş kakışın ardından yerden kalktılar.

Deniz “Arkadaşlar,” dedi nefes nefese, “Serdar öldürmüş olsa neden gelip bize söylesin? Cevdet’i bulan oydu.”

Kimse cevap vermedi.

“Katil belli ki dışardan birisi. Burada birbirimizi yiyeceğimize, birlikte hareket edelim. Ne dersiniz?”

Kısa bir sessizliğin ardından Serdar, “Benim ölmeye niyetim yok. Yaşamak için  ne gerekiyorsa yaparım,,” dedi.

Aylin, Ece’ye sıkıca sarılan  Bora’ya döndü “Ne yapacağız, onu düşünelim,”

 diyerek iki elini şakaklarına dayadı. Serdar düşünceli bir şekilde çenesini sıvazlıyordu. Gözlerini kısarak ortaya zehirli bir soru bıraktı:

“Dün gece oyun oynarken… Herkes burada mıydı?”

Bu soru, az önce zorla kurdukları o ince güven bağını bir anda kopardı. Havaya yeniden ağır, kuşkulu bir sessizlik çöktü. Herkes birbirini süzmeye başladı. Bora kaşlarını çatarak Serdar’ın üzerine doğru bir adım attı “Ne demek istiyorsun?”

Serdar savunmaya geçerek ellerini kaldırdı. “Bir şey demiyorum, sadece anlamak istiyorum!” dedi ve Bora’ya doğru parmak sallayarak ekledi: “Bir adım daha atarsan seni bu sefer buraya gömerim.”

Deniz ortamı yumuşatmaya çalışarak telaşla araya girdi”Abi, hepimiz sarhoştuk. Oyun esnasında kimin kalkıp gittiğini kimin oturduğunu algılayabilecek durumda değildik.”

Aylin de ona hak vererek ekledi:

“Cevdet oyunda değil miydi zaten? Dün o da bizimleydi.”

Ece hafızasını zorladı “Cevdet sadece oyunun başında vardı, sonra nerede olduğunu hiç hatırlamıyorum.”

Bora’nın gözleri aniden kısıldı, bakışları Deniz’e kilitlendi:

“Deniz, sen dün gece Cevdet’le çeşmeye su almaya gitmiştin.”

Bu beklenmedik çıkış karşısında Deniz’in yüzü gerildi.

“Eee, ne olmuş yani?” Sesi savunmacı ve tiz çıkmıştı. “Şimdi de şüpheli ben miyim?”

Bora, ellerini cebine sokup onu süzmeye devam etti “Hayır. Sadece durumunda bir gariplik sezdin mi diye soruyorum. Ne konuştunuz giderken?”

Deniz güçlükle yutkundu. “Öyle çok derin bir konu konuşmadık. Havadan sudan muhabbet ettik işte.” Sonra birden duraksadı. “Aslında… Bir ara şey dediğini hatırlıyorum…”

Deniz anımsamaya çalışırken, etraftaki herkes pürdikkat onun ağzından çıkacak kelimelere odaklanmıştı.

“’Hayat, her şeye rağmen güzel,’ demişti. Önce garipsedim bu lafını ama sonra çok üstünde durmadım.”

Bora, derin bir iç çekerek başını iki yana salladı. “Cevdet gibi kendi halinde birinin kimle ne derdi olabilir ki?”

Aylin de üzüntüyle başını öne eğdi. “Çok iyi bir insandı gerçekten. Hâlâ inanamıyorum böyle vahşice bir cinayete kurban gittiğine.”

Serdar araya girip zayıf bir ihtimali dillendirdi. “Acaba… İntihar olabilir mi?”

Bora bu fikre alaycı bir öfkeyle karşı çıktı. “Kendi boğazını mı kesecek? Saçma!”

Serdar, “Lan oğlum, beni tahrik etme! Akıl yürütüyoruz,” diye karşılık verdi. Yumruklarını sıkmış, patlamaya hazır bir bomba gibi Bora’ya bakıyordu.

Ece de titreyen sesiyle Bora’yı onayladı. “Bana da mantıklı gelmiyor. Hayatı bu kadar seven biri neden kendi canına kıysın ki?”

Deniz, aniden okları başka yöne çevirme ihtiyacı hissederek Aylin’e döndü, “Aylin, Cevdet’i en son ne zaman gördün, hatırlıyor musun ?”

Aylin hiç tereddüt etmeden, “Evet, hatırlıyorum,” dedi. “Hatta sızdığınız için sizi çadırlarınıza Cevdet’le birlikte taşıdık.”

Bora’nın bakışları anında keskinleşti “Yani herkes uyuduktan sonra ateşin başında Cevdet’le baş başa kaldınız, öyle mi?”

Aylin, beklemediği bu soruyla sarsılarak bir adım geri çekildi “Bu ne demek oluyor şimdi Bora!”

Bora ellerini havaya kaldırarak geri adım atar gibi yaptı ama gözlerindeki şüphe silinmemişti. “Bir şey demek değil; sadece zihnimde olay örgüsünü kurmaya çalışıyorum.”

Aylin sinirlenmişti,  kollarını göğsünde bağladı. “Şu an birbirimizden şüphelenmemiz son derece saçma!”

Bora aynı sertlikle karşılık verdi “Olabilir! Ama hayatta kalmak istiyorsak masum olduğumuzdan emin olmak zorundayız.”

Deniz bıkkın bir tavırla kollarını iki yana açtı “ne yapacağız peki?”

“İz süreceğiz,” dedi Bora. “Boğazı kesilmiş birinden bahsediyoruz, her yerin kan olması lazım. Eğer katil kamp alanına girdiyse çadırların çevresinde boğuşma izi buluruz.”

Ormanın derinliklerine bakarak duraksadı “Yok eğer sadece ayak izleri varsa… Bu, Cevdet’in oraya kendi isteğiyle gittiği anlamına gelir. O zaman  katil içimizden biri demektir.”

Beş arkadaş patika boyunca zemini inceleyerek ilerledi. Bora, bakışlarını yavaşça etrafta gezdirirken gözleri Deniz’in botlarına takıldı. Kaşları çatıldı. “Deniz… Serdar çığlık atana kadar hepimiz çadırdaydık, değil mi?”

Deniz omuz silkti, “Evet, ne oldu?”

Bora parmağıyla Deniz’in ayakkabılarını işaret etti:

“O zaman senin botların neden çamur içinde? Üstelik bağcıklarına pıtrak otları takılmış. O otlardan kamp alanında yoktu.”

Tüm bakışlar Deniz’in ayaklarına çevrildi. Aylin bir adım geri çekildi, “Deniz… Sen ormanın içine mi girdin?”

Deniz’in yüzü sarsıldı, “Ben… Ben gece tuvalete kalktım” diyerek kekeledi.. Arkadaşları şüphe dolu gözlerle Deniz’i izliyordu.

“Karanlıkta biraz ileriye gittim galiba, hatırlamıyorum.”

“Tuvalete kalktın ve çamura mı battın?” diye sordu Bora.

“Ben yapmadım!” dedi Deniz, sesi artık çok daha zayıf çıkıyordu. Yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu.

Ece dehşetle fısıldadı, “Dün gece içimizde en az içen sendin Deniz. Ne yaptığını hatırlamıyor olamazsın.”

“Hayır, ben yapmadım yemin ederim.”

Deniz arkasını dönüp gitmeye kalkışınca Bora ve Serdar üzerine atıldı. Kısa bir boğuşmanın ardından onu etkisiz hale getirip ağzını koli bandıyla kapattılar ve kamp alanındaki meşe ağacına sıkıca bağladılar. Serdar nefes nefese “Hemen gitmeliyiz. Ana yola ulaşsak yeter.” dedi.

“Hava kararıyor, kayboluruz,” diye itiraz etti Bora “katili bulduk, bağladık. Sabah gün ağarınca çıkalım.”

Karanlıkta, orman adeta yeniden uyanmıştı. Derinlerden yankılanan uzun ulumalar, tiz baykuş sesleri onlara tarifsiz bir korku veriyordu. Gece boyunca, ağaca bağladıkları arkadaşlarının heykeli andıran silüetini izleyerek oturdular. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Uykuya teslim olmamak için direndiler; ancak bir süre sonra bedenleri yorgunluğa yenik düştü. Dördü de dışarıda, tulumların içinde titreyerek uyuyakaldı.

***

Sabah uyandıklarında karşılaştıkları manzara kan dondurucuydu. Deniz’in boynundan akan kan, ağacın dibini adeta küçük bir göle çevirmişti.

“Sen yaptın…” diye mırıldandı Bora. Gözbebekleri büyümüş, öfkeyle Serdar’a bakıyordu.

“Gece kalktığını gördüm! Deniz’in başındaydın!”

“Ateş için kalktım, sönseydi hepimiz donacaktık,” Serdar’ın sesi titriyordu, “Sadece düğümü kontrol ettim, dokunmadım bile!”

“Yalan söylüyorsun!” Bora bir adım attı. “Kolundaki o leke ne?”

Serdar koluna baktı. Dün gece Deniz’i bağlarken eli ağaca sürtüldüğü için kesilmişti; ancak o heyecanla hissetmediği için kan lekesini fark etmemişti.

“Ben… Ben bilmiyorum,” dedi. Ancak sesi, kendi kulağına bile suçluymuş gibi geliyordu.

Bora, ölüm korkusunun verdiği o hayvani güdüyle yerden ağır, kalın  bir dal parçasını kaptı. Serdar, Bora’nın gözlerindeki cinneti gördüğü an kaçmaya yeltendi ama Bora çoktan üzerine çullanmıştı. İki adam, sabahın dondurucu ayazında  boğuşmaya başladı.

Ece, “Durun!” diye çığlık atarken Bora elindeki dalı Serdar’ın kafasına vuruyordu. Her darbede “Neden yaptın?” diye bağırıyordu. Kemik çatırtısı ormanda adeta yankılanıyordu.

Aylin bu sefer araya girmemişti; çünkü gerilmiş olan o ince ip  çoktan kopmuştu. Serdar’ın çırpınışları durduğunda Bora nefes nefese, üstü başı kan içinde geriye doğru devrildi. Titreyerek kendi kanlı ellerine ve Serdar’ın cansız bedenine bakıyordu.

“Bora…” dedi Aylin. Ağır adımlarla ona doğru yaklaştı. Yere çöktü, ellerini usulca Bora’nın kanlı omuzlarına koydu.

“Geçti, katildi o.”

Bora yaşlı gözlerle Aylin’e baktı. Cinnet hâlinin getirdiği sarsıntı onu ağlamaya itiyordu.

“Evet, öldürdüm pisliği!”Ardından Ece’ye döndü, “Sevgilim, erkeğin seni kurtardı,” dedi.

Nefes nefese kalmıştı. Serdar’ın donuk gözlerine,cansız yüzüne tekrar baktı. Aylin’e döndü, “Ben… Ben katil değilim.”

Aylin’in sesi ipek gibi yumuşak, fırtınasız bir deniz kadar sakin ve bir tanrı kadar bağışlayıcıydı.

“Biliyorum,” diyerek fısıldadı ve yüzündeki o tebessüm solmadan, montunun içinden çıkardığı kamp bıçağını Bora’nın şah damarına tek ve kusursuz bir hareketle sapladı.

Bora gözleri dehşetle büyüyerek yere yığıldı. Ormana ağır bir sessizlik çöktü. Geriye sadece Ece’nin hırıltılı nefesi kalmıştı.

Aylin elindeki kanlı bıçakla ağır ağır doğruldu. Yavaş adımlarla, Ece’ye doğru yürüdü.

“Neden?” diye inledi Ece. Sesi boğuk, boğazı yırtılmış gibi çıkıyordu. 

Aylin hemen cevap vermedi. Önce kanlı ellerine baktı, sanki bu eller ona ait değildi. Sonra bakışlarını Ece’ye çevirdi; tebessüm etti. Yüzündeki o donuk, kusursuz maske bir anlığına dalgalandı. Omuzları çöktü. Gözyaşları yanaklarından boynuna doğru süzülüyordu. Gözlerinde sadece sonsuz bir tükenmişlik ve bir onaylanma arzusu vardı. Altında ezildiği o sırları anlatmak, Ece’nin gözlerinde bir anlık bile olsa “seni anlıyorum” bakışını yakalamak istiyordu. Yutkundu, sanki anlatmazsa olduğu yere yığılacak gibiydi. “Herkes… Herkes sızmıştı,” dedi.

Sesi pürüzlüydü. Bir an duraksadı, sanki o anı zihninde tekrar yaşıyordu. Geçmişten merhamet diliyor gibiydi. Ellerini doğru açarak yavaş yavaş konuştu, “Cevdet’i uyandırdım. Konuşmak için dışarı çağırdım.”

Ağlamamak için çenesini sıkıyor, dudaklarını birbirine bastırıyor ama gözyaşlarını tutamıyordu.

“Biraz yürüyelim dedim.”

Hıçkırığını yuttu. Elleri titremeye başladı. “Ona her şeyi… Yıllardır içimde biriktirdiğim ne varsa her şeyi anlattım.”

Sanki o reddedilişin soğukluğu tekrar üzerine çökmüş gibi omuzlarını büktü.

Bakışları yerdeki cesetlerle Ece arasında gidip gelirken dudakları sessizce bir şeyler mırıldanıyordu. Ece, sırtını bir ağaç gövdesine dayamış, kaçacak yeri kalmadığını anlamıştı. Hıçkırıklarını yutmaya çalışıyordu.

“Neden Aylin?” diye inledi Ece. Dişleri birbirine çarpıyordu. “Cevdet… Sana ne yaptı?”

Aylin bir an duraksadı. Gözlerindeki yaşı sildi.

“Hiçbir şey yapmadı! Hiçbir şey!” dedi. “Sorun da buydu zaten. Yıllardır içimde büyüttüğüm o koca dağı görmedi bile. Sadece konuşmak istemiştim, ormanın sessizliğinde beni duyar sanmıştım.”

Ece, Aylin’in gözlerindeki o deliliği görünce tekrar yutkundu. Sesini yumuşatarak onu sakinleştirip hayatta kalmaya çalışıyordu.

“Peki ya diğerleri? Sen bizim için çok değerliydin. Hâlâ öylesin.”

“Korktum!” diye haykırdı Aylin, “Anlıyor musun, korktum!” Bir anda dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle toprağı eşeledi.

“Deniz’in bakışları… Her şeyi biliyor gibiydi. ‘Beni polise verecek’, ‘Beni  soğuk bir hücreye kapatacaklar’ diye düşününce uyku tutmadı. Yanına gittim. O suçlayanbakışları susturmak istedim. Sadece kaçmak istedim!” Gözyaşlarını sildi “Arabanın lastiklerini de ben patlattım.”

Bora’nın cansız bedenine baktı. “Bora… Deniz’i suçladığında bir an, bir an dedim ki işte evren de benim yanımda.”

Ece, Aylin’in kendisine doğru emeklediğini görünce bağırmaya başladı “Lütfen… Dur artık!”

Aylin bıçağı sımsıkı kavradığı elini yavaşça havaya kaldırdı. Gözlerini yumdu.

“Ölmek istemiyorum,” diye mırıldandı, “hapse giremem!”

Sesi rüzgârda kaybolan bir fısıltı gibiydi. Rengi çekilmiş yüzünde geri dönülmez bir kararın buz gibi soğukkanlılığı vardı. Ece’nin bağırmasına fırsat vermeden,  bıçağı tek bir hamlede kendi şah damarına sapladı. Bedeni bir çuval gibi önce dizlerinin üzerine, sonra da yere yığıldı. Geriye sadece sağır edici bir sessizlik ve o katliamın ortasında kaskatı kesilmiş bir hâlde duran Ece’nin titreyen hıçkırıkları kaldı.

ŞAHİNLER TEKKESİ CİNAYETİ

Temmuz 2006’da bir ikindi vakti, Fatih Çatladıkapı’daki sur dibinde parçalara ayrılmış ve bavula yerleştirilmiş bir ceset bulundu. Bu ceset Zeytinburnu’nda yerleşik Şahinler Tekkesi Şeyhine aitti. Şahinler Tekkesi yüzyıllardır kendi hâlinde yaşayan insanlardan oluşan minik bir tekkeydi. Orijinali tarihi bir ahşap konakken zaman içinde yapılan eklemelerle büyük bir betonarme yapıya dönüşse de Şeyhin mimari zevki sayesinde ahşap görünümlü kaplamaları ve avlusundan odalarına kadar süslemelerle eski görünümünü korumayı başarmıştı.

İstanbul’a tayinim çıktığı sıralarda teşkilat eşrafınca “Kesik Şeyh” olarak anılan bu dosyaya gizli soruşturmacı olarak atanmıştım. Tekkedeki muhbirimiz yeni mürit olarak beni tekkeye sokacak ve orada vakit geçirmemi sağlayacaktı.

Hafız Şahin –Tekkede herkesin müstear adı vardı; müstear adın yanına Şahin adı takılırdı– ile beraber tekkedeki ilk gün ritüeli için buluştuk. İlk gün Şeyh ile tanışıp üç günlük bir kampa alınacaktım. Ondan sonra tekkeye kabul edilip edilmediğim belli olacaktı. Bu intibak sürecinde bol bol herkesi gözlemlemeye çalışıyordum. Acemi olduğum için sorduğum sorular dikkat çekmiyordu. Bu safhada öğrenebildiğim kadar şeyi öğrenemeye çalışıyordum. Kimler Şeyhi en çok severdi, sevmeyenler kimlerdi, hizmetçilerin davranışları nasıldı, tekkeye dışarıdan girip çıkan var mıydı?

Genelde Hafız Şahin bana eşlik ederdi. Yeni Şeyhi çok seviyordu. Eski Şeyhle ilgili bir şey sorduğumda, “Her şey olacağına vardı, Allah’ın hikmeti,” gibi şüpheli cevaplar veriyordu. Bir keresinde, “O ehli sünnet yolundan çıkdıydı, belkim daha fazla günaha batmadan gitmesi ahreti için eyi bile olmuştur,” demişti.  Aslında eski Şeyhe itikatla ilgili konularda muhalif bir grubun olduğu her meşveret toplantısında belli oluyor, aralarındaki gerilim her konuşmada ortaya çıkıyordu. İlk etapta anladığım, eski Şeyh tekkenin yönünü bazı sapkın(!) fikirlere doğru döndürmeye başlamıştı. Kütüb-i Sitte’den bazı parçaların Hak dine aykırı olduğunu bunların uydurma olabileceğini iddia edermiş. Hatta bir kere muhalifler vaaz sırasında Şeyhi derdest etmeye çalışmışlar da muhaliflerin önde gelenleri tekkenin disiplini bozulmasın  diye araya girmiş. Sonra da Şeyhi derdest etmeye kalkanlar tekkeden gönderilmiş.

Tekkede Şeyh ve mürit takımından başka, Şeyhlerin hareminin kaldığı bir bölüm de vardı. Bunun için yapılan bina farklı bir yerde olsa da arazi çok küçük olduğundan asıl binayla iç içe gibiydi. Arada sırada çarşaflı da olsa birkaç kadın görmek bakirliğini gözle bile korumayı âdet edinmiş müritlerin içini gıcıklatırdı. Bolca dedikodunun ve çekişmenin olduğu böyle bir ortamda tekkenin kadınlarıyla ilgili bir bilgi olmaması mümkün değildi ancak Hafız Şahin’in bu konuda ağzı sımsıkıydı. Hafız Şahin’i cumartesi geceleri dışarıdan aldırttığı votkayı gizli gizli odasında içtikten sonra konuşturmak fazla zamanımı almadı.

Tekkede muhaliflerden olan yeni Şeyhin amcasının kızı olan Hacer adında bir genç kız vardı. Tekkenin evlilik çağındaki tek kızı olunca sürekli talipleri olurmuş ve bu talipler ara sıra it dalaşına girermiş. Aile de öyle herkese kız vermek istemez, tekkenin şanına yaraşır bir damat isterlermiş.

Bu kız gençliğini doğru yerlerde yaşayamadığından mütevellit, içindeki uçarı yönü tekkede yaşamaktan çekinmezdi. Nadir denk gelişlerimizde ufaktan gerdan kırmasını ve peçesinin altından gülümsemesini hissederdim. Bu kızı kullanmak işime arayabilirdi. Hafız Şahin’e sevdiği ettiği var mıdır diye sordum. Melih diye bir yurt talebesinin bir zamanlar buraya gidip geldiğini ancak son zamanlarda aniden ortadan kaybolduğunu söyledi. Şeyhin ölümünden önce muhalif grupta yer alıp gönderilen elemanlardan olduğunu düşünüyormuş.

Tekkede Hacer ile yaşıt ve onun ayarındaki tek kişi ben olduğum için onu etkilemem uzun sürmedi. Mutfağın önünü temizlerken haremden gelen taş duvarlı koridorda ansızın denk gelivermiştik. Geçerken omzumun ve kolumun göğsünden yukarı doğru sürtünmesi sonrasında ise karşılaşmalarımız artmıştı.

Hacer haftada iki gün dışarıda ebru ve hat kursuna giderdi. Market alışverişi sırası bana denk geldiğinde, çıkışımı onunla aynı saatlere ayarlayıp onu takip ederdim. Yanında hep nedimesi olurdu. Bir gün nedimesiyle ayrı ayrı yerlere gittiklerini fark ettim. Meğer bunlar arada böyle kaçamaklar yaparlarmış. Fırsat bu fırsat deyip Hacer’in yanında bitiverdim. Hafif irkilse de köşe başında uzun uzun konuştuk. O kadar az görüşme fırsatı vardı ki onu etkileyecek şekilde aşkımı ilan ettim.

Tekkenin içinde onunla ufak gülüşmeler ve sürtüşmeler çok riskli oluyordu. Her an yakalanabilirdik. Nitekim Hafız Şahin bunu fark etmiş olacak ki “O kahpe herkese öyledir, çok umutlanma,”  demeyi ihmal etmedi. Bu lafı duyduktan sonra iyice cesaretlendim. Tekkenin kilerini temizleme sırası çarşamba günleri bendeydi. Hacer’i tenhada sıkıştırdığım bir zaman kilere gelmesini söyledim. Heyecan içinde “Bilmem ki, nasıl olur,” diye gevelese de çabucak kabul etti. Sonraki çarşamba ikindiye doğru kilerde gerekli güvenlik önlemlerini almıştım. Hacer gelir gelmez dış odanın kapısını kilitleyip onu iç odaya alacaktım. İç odada kapı aralığından sızan ışık dışında hiçbir ışık kaynağı yoktu. Hacer gelir gelmez onu hızlıca içeri çektim, gergin değildi aksine kıkır kıkır gülüyordu. Ellerim belini sımsıkı sarmasına rağmen direnmedi. Elim feracesinin başlığını usulca indirdi. Simsiyah saçlarını uzun uzun okşadım. Ürküp vazgeçmesin diye hemen dudaklarımızı birleştirdim, öpüşürken hiç yabancılık çekmiyordu. Kilerin köşesindeki buğday yığınının üzerine serildik.  İçindeki içliği çıkarıp tüm benliğimle ona doğru yaklaşırken yine hiç itiraz etmedi. Her şey bitip nefes nefese uzandığımızda daha önce sevgilisi olup olmadığını sordum. Melih diye birisini sevdiğini ama onu buradan attıklarını söyledi. Yol yine şüphelendiğim adamlardan birine çıkmıştı. Ufak bir kıskançlık hissetsem de sonradan buna kendi kendime güldüm. Aslında başka şüphelerim de vardı. “İlkin o muydu peki?” dedim. “Yok,” dedi. Israr etsem de kim olduğunu söylemedi, kaçıp giyindi. Biraz daha sohbeti uzatmak niyetindeydim. Konuyu eski Şeyhe getirdim. “Sevmem, lanetin tekiydi,” dedi tereddütsüz. Ama söylediğine pişman olmuş gibiydi, hemen konuyu kapattı.

Hacer’le buluşmalarımız o günden sonra da devam etti. Sık sık kilerde, bazen de dışarıda buluşurduk. Sur diplerinde, en heyecanlı anlarımız sonrasında çözülen dilinden en mahrem sırlarına inerdim.

Hacer’in anası ve babası aslen Afgan olup orada evlenmişler; fakat bir zaman sonra Afganistan’dan –kendi deyimiyle– hicret etmek zorunda kalmışlar, Türkiye’ye sığınmışlar. Önce Avcılar’a yerleşmişler, sonrasında Zeytinburnu’na. Tekkeyle orada tanışmışlar. Arada çorba içmeye giderlerken Hacer tatlılığıyla herkesin dikkatini çekmiş. Orada ana babası, çocuğu olmayan bir aileye kızlarını evlatlık vermişler. Bu sırada Hacer beş, altı yaşlarındaymış.  Kız büyüyüp akıl baliğ olduğu sıralarda Melih tekkeye gidip gelir olmuş. İlk zamanlar ufak tefek bakışmalarla başlasa da ilk aşkın ateşi fazla bekleyememiş.  Birbirleriyle halvet oluvermişler. Melih bunun vicdan azabına dayanamayıp âdet olduğu üzere kızı Şeyhten istemeye cüret etmiş.  Kurnaz Şeyh olayı anlamış ve Hacer’i de çağırıp ikisini çapraz sorguya çekmiş. Kuran’a el bastırmalar, evliyaların yeleklerini öptürmeler gibi türlü ritüellerden sonra iki saf âşık beraber olduklarını söyleyivermiş. Bunu duyar duymaz içi ve tüm uzuvları gıcıklanan Şeyh, planlarını o anda yapmış. Melih’i tekkeden derhâl o gece kovdurmuş. Kızı da “Gözlem altına alacağım, bundan sonra benim gözetimimdesin,” diyerek dayalı döşeli bir harem odasına aldırmış. Kızı adını çıkarmakla tehdit edip o günden sonra kapatmasına dönüştürmüş. Hacer’in dediğine göre o zamanlardan sonra Melih’i ne gören ne işiten olmuş.

Bu bilgiler benim için yeterliydi. Şeyh, Hacer’i Melih’e vermemiş, kendi kapatması yapmış, Melih’i tekkeden kovmuş, bunu kendine yediremeyen Melih de bir şekilde Şeyhi kaçırıp parça parça ederek bir bavula tıkmıştı. Hemen kurduğum senaryoyu Amirime anlattım. Arama ve yakalama kararı çıktı. Tüm senaryom birebir doğru çıkmış, Melih’in Fatih’te kaldığı evde Şeyhe ait kan izleri bulunmuştu. Tekkeden iki, üç tanık da olayın kapanmasını isteyen yeni Şeyhin telkiniyle tanık yazdırılmıştı. Dosya elimden alındı ve güvenlik programıyla başka bir şehre tayinim çıktı.

Birkaç ay sonra Whatsapp’tan gelen Hacer’in mesajıyla irkildim. Tam her şeyi unutup yeni hayatıma odaklanacakken olmayacak şeydi. Üstelik görevde sınırı aşıp kızla beraber olmuştum, başıma iş açabilirdi. Mecbur buluşmayı kabul ettim. Bir çay bahçesinde oturup hasbihâlle başladık. Gerginliğim yüzümden okunuyor olacak ki, “Korkma, seni ele vermeyeceğim. O çocuğu boş yere içeri attınız,” dedi. Melih’ten bahsediyordu. Anlatmaya devam etti.

Yeni Şeyh bu olaylar durulunca Hacer’i serbest bırakmamış. Hacer’e, “Senin adın çıktı,” deyip eski düzene devam etmiş. Bir zaman sonra hizmetlerinden ötürü onu cariye mertebesine yükseltmiş. Tekkede cariye olup şeyhe hizmet etmek aslında büyük bir saygınlık getirmiş Hacer’e. Yeni Şeyhin çok içme huyu varmış. Bu içme işini de sadece cariyenin odasında yapabilirmiş, kimse görmesin diye. Hacer biraz cilve yapıp Şeyhe fazla içirse Şeyh olan biten her şeyi dökülüverirmiş. Bir gün konu eski Şeyhe gelmiş. Yeni Şeyh yaşından ötürü iktidarsızlık sorunu yaşadığı bir anda kıskançlık krizine girip eski Şeyhi sormuş Hacer’e. Hacer de aşağılandığını düşünüp, “O çok iyiydi, hiç böyle olmazdı,” deyince yeni Şeyh delirmiş. “Onu nasıl geberttik, o pis çükünü ağzına tıktığımızda görseydin böyle konuşamazdın,” demesin mi? Hacer eski Şeyhi hiç sevmese de, içi bir an cız edivermiş. Akıllılık edip daha da konuşturmuş Şeyhi. Her şeyi ayrıntısıyla öğrenmiş:

Bir gün âlimler meclisinde sohbet edilirken konu zina ile ilgili bir hadise gelmiş. Meclisteki bir akıllı eski Şeyhe laf dürtmek için Amr ibn Meymûn’dan, “Ben Cahiliye devrinde zina etmiş olan bir maymunun üzerine birçok maymunların toplanmış olduklarını gördüm. Maymunlar o zina eden maymunu recmettiler. Ben de o maymunlar topluluğunun beraberinde zina eden maymuna taş attım,” hadisini iç geçirerek okumuş. Üstüne alınan Şeyhimiz de bir an boş bulunup kendini savunma refleksiyle  “Olur mu ya, uydurma hadisleri okumayın kardeşim,” deyivermiş.

Mesele zinadan, “Sen nasıl Buhari’ye uydurma dersin,” demeye gelmiş. Eski Şeyh hem zinayı savunmak hem de Buhari’ye uydurma demek durumunda kalmış. O andan da geriye dönüş olmamış. İlim egosu arşlara çıkan eski Şeyh iddiasını kanıtlamak için başka uydurma hadisleri de ortaya dökmüş. Hadislere uydurma denmesi meclisteki herkesin tansiyonunu çıkarmış. Bir an arbede çıktığında genç âlimlerden birisi kürsüdeki vazoyu kaptığı gibi Şeyhin başına geçirmiş. Şeyhin düşüp ölmesi beş saniyeyi geçmemiş. Her yer kan revan olmuş. Mecliste büyük bir şok yaşansa da herkes bir nevi suç ortağı olduğu için Kuran okunması eşliğinde sessizlik yemini edilmiş. Cesedin bir an önce tekkeden çıkması gerektiği için yeni Şeyh efendinin muhalifliğini sonuna kadar sömürdüğü Melih aranmış. Melih her zaman kendine destek çıkan yeni Şeyhin talebini emir saymış ve bir zamanlar kovulduğu tekkeden cesedi almak için bir kamyonetle gelmiş. Üstü brandalı kamyonete koyduğu cesedi yol boyu küfürler ederek Fatih’teki ablasının evine getirmiş. Parça parça ettikten sonra askerliğe giderken aldığı kırmızı siyah dandik bir bavulun içine doldurmuş. Sonra da Çatladıkapı’daki olay yerine fırlatıp gitmiş. 

Bu bilgileri Amirime tek tek anlattım. Sonrasını uzun yıllar sonra Hacer’den duydum. Amirime olayları anlattıktan sonra polisler tekkeyi aramaya, Şeyhi gözaltına almaya gelmişler. Tam o sırada Şeyh, Hacer’in tekkede sık sık gördüğü bir adamı çağırmış. Adam olay yerine geldiğinde polislerle uzun süre tartışmışlar. İki taraf da sürekli telefonla konuşup duruyormuş. Sabaha karşı polisler çekilip gitmiş. Şeyhin çağırdığı adam meğer savcıymış. Araya birilerini sokup polislerin tekkeye girişini engellemiş. Amirim de bu yüzden emekli edilmiş.

Şahinler Tekkesi ise hakkındaki dedikodularla birlikte hâlâ aynı yerinde durur. Zeytinburnu’nun ara sokaklarını didik didik ederseniz belki siz de denk gelebilirsiniz.

KANLI KAR

Çetin bir kış havası Daskazan’ı çepeçevre sarmıştı. Kar, Dartma Dağı’nın civarındaki köy ve kasabaların üzerini beyaz bir yorgan misali örtmüştü. Heybetli Kazdak Nehri coşmuş; yatağındaki bağ ve bahçeleri önüne katıp süpürmüştü.

​Daskazan’ın güneybatısında, nehrin öte yakasında kalan Tepeder kasabası ise kışın ayazından çok daha karanlık bir musibetle çalkalanıyordu. Bir hafta kadar önce kasabada bazı tuhaf olaylar vuku bulmuş, idareciler olayları çözmekte kifayetsiz kalmıştı. Nalbant İzzet adında bir zat kaybolmuş, üç gün sonra kasaba meydanında çıplak halde, çapraz tahtalara el ve ayaklarından mıhlanmış olarak ölü bulunmuştu. Bedenine tuhaf semboller kazınmış olması, cinayeti çok daha çetrefil ve dehşetli bir hale getirmişti.

​Bu muammayı aydınlatmak üzere Daskazan Kadılığı’ndan altı zaptiye vazifelendirilmişti; başlarında “Hafiye” lakaplı Muhittin adında bir zat vardı. Kafile atla çıkılan yolun yarıdan sonrasını yaya olarak devam etti. Bir günlük meşakkatli yolculuğun ardından öğlen vakti kasabaya vardılar. Lakin ceset çoktan defnedilmiş, izler mütemadiyen yağan yoğun karla birlikte silinmişti.

​Hafiye Muhittin ve beraberindeki zabitleri köy eşrafından Murat Efendi karşılamış ve konağına buyur etmişti. Tepeden tırnağa ıslanan grup önce ısınıp kurulandı. Yorucu yolculuğun üzerine Murat Efendi’nin sıcak misafirperverliği zabitleri rahatlatmış, konağın ikramlarıyla karınları doymuş, sırtları ısınmıştı. Lakin bu güzel karşılamanın lezzeti, yalnız Hafiye Muhittin’in zihninde ekşimsi bir tat bırakmıştı.

​Toprakla sıvanmış ocağın ateşiyle ısınan odadaki minderlerle döşeli köşkün üzerinde oturan Muhittin Bey, zihnini aydınlatmak için yerinden doğruldu:

“Misafirperverliğiniz ve ikramlarınız için müteşekkiriz Murat Efendi. Sebebi ziyaretimiz malum. Nalbant İzzet tam olarak ne zaman kayboldu, nasıl bulundu? Bu vahim olayı bir de sizden dinlemek isterim.”

​Murat Efendi üzüm şerbeti dolu tastan bir yudum aldı; elinin tersiyle ağzını sildi. “Anlatayım Hafiye Efendi, anlatayım,” diyerek iyice geriye yaslandı, gözlerini pencereden dışarı, lapa lapa yağan kara dikti ve anlatmaya başladı: “Bir hafta kadar evveliydi. Vakit geceye dönüyordu ki kapı çalındı. Gelen, merhum İzzet’in oğlu Osman’dı. Çocuk gayet telaşlı bir vaziyette babasının kaybolduğunu söyledi. Ben de ‘Koca adam, ne olacak; bir eşe dosta gitmiştir, gelir,’ dedim. Amma çocuk, İzzet’in öğlen sırası gittiğini anlattı. Yabancı bir zat gelmiş ve babasını çağırmış; yolda kaldıklarını, arabayı çeken hayvanlardan birinin ayağının yaralandığını söylemiş, bakmasını istirham etmiş. Ben oğlanın yalancısıyım. Bu hikaye bana da biraz tuhaf geldi neme lazım… İzzet, ‘Bu karda kıyamette ne yolculuğu?’ diye sual edince; adam ‘Sorma beyim sorma, yetiş canımızı kasabanıza atalım,’ demiş. Tüm bildiğimiz bu. Tabi ben hemen zabite vardım, durumu anlattım.”

​Murat Efendi bir müddet susup yüzünü ekşitti.

“Olanı biteni anlattım lakin bizi sayan mı var? Kendi bildiğini okudu mel’un!” Mahcup bir edayla Muhittin Bey’e bakarak: “Kusura kalmayasın Hafiye Efendi, ağzımdan kaçtı; ancak hak etmiyor da değil hani, neyse.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin eğilip bükülmelerine baktıkça içinden mırıldanıyordu: “Burada işimiz zor; kim kiminle dost, kim düşman; önce onu anlamak gerek.

​”O gece gariban İzzet’i kimse aramaya gitmedi. Ertesi sabah baktım olmayacak, ben kendim marabalarımla aramaya koyuldum.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin sözünü keserek araya girdi: “İzzet Efendi nereye gitmişti, nerede aradınız?”

“Kasabanın ilerisinde eskiden kullanılan bir yol vardı. Dağların arasından dolanarak Faraşin şehrine doğru giderdi. Savaş vaktinde eskiler kullanırlarmış. Şimdilerde pek bilinmez. Bizler ‘Kervankesen’ deriz, çetindir.”

​Muhittin, tütün dumanıyla yanan gözlerini ovalayıp merakla sordu: “Şu zabitin adı Bâki’ydi değil mi? Bizi karşılaması gerekiyordu lakin ortada yok.”

​Murat Efendi pos bıyıklarının altından gülerek: “Beyim belki bana celalleneceksiniz amma velakin izaha çalıştığım tam da bu. Bu zabit pek toy… Devletimize boynumuz kıldan ince fakat bu vaka onun üstesinden geleceği bir vazife değil.”

​Muhittin Bey, Murat Efendi’nin haddini aşan konuşmalarına mahal vermemek için araya girdi:

“Neyse Murat Efendi, ona karar vermek bize düşmez. Osman’ın zabitandan önce size gelmesi kasabalının size itimat ettiğini gösterir. Nalbant İzzet’i aramaya çıkmıştım demiştiniz az evvel, sonra ne oldu?”

​Murat Efendi’nin buruşan suratı, Muhittin Bey’in üstü örtülü azarından pek hoşnut kalmadığını gösteriyordu.

“Sağ olsunlar,” dedi Murat Efendi, başıyla pencereden dışarıyı işaret ederek. “O gün kar, adeta yüzümüzü dövüyordu. Hiçbir şey bulamadık. Zabit de eratıyla aramaya başlamıştı ancak artık çok geçti; kar her şeye perde çekmişti. Yine de devam ettik amma nafile. Günlerce ne iz var ne bir işaret, sanki yer yarılmış da İzzet içine girmişti. Üçüncü günün sabahında merhumun cesedini meydanda bulduk.”

​Muhittin araya girdi: “Mevtayı ilk kim görmüş?”

“Karakolun devriye gezen muhafızları. Haberi alır almaz ben de gittim, gitmez olaydım. Garibanı öyle görünce içim bir tuhaf oldu.”

“Tam olarak naaşın vaziyeti nasıldı, hatırlıyor musunuz?”

​Murat Efendi yüzünü buruşturdu. “Hiç gözümün önünden gitmiyor ki. İzzet’i çarmıha gerer gibi çivilemişler. Gırtlağını kesmiş mel’unlar, yetmemiş bir de gözlerini dağlamışlar, ağzını dikmişler. Göğsüne kazıyarak göz çizmişler.”

​Adamın gözleri sulanmıştı; sesi boğuk çıkıyor, kesik kesik konuşuyordu.

“Bu anlattıklarınız bende katletmenin yanında bir nevi ayin tatbik edildiği fikri uyandırdı.”

Naaşı oraya taşımak zahmetli ve vakit almış olmalı,” diye düşündü Muhittin Bey, fazla gecikmeden sordu:

“Devriyeler nasıl fark etmemişler? Bu adamlar maktulü meydana taşıyıp çivileyene kadar neredelermiş?”

“Bu kış çok çetin, bundan mütevellit erat devriyeyi üç saatte bir yapıyor.”

​Muhittin Bey odanın tavanında biriken tütün dumanına bakıp: “Bu da izlerin kapanması için kâfi bir müddet. Belli ki, kış gibi bu cinayetin açıklığa kavuşturulması da çetin olacak.”

​Murat Efendi tütünden bir duman çekip üfledi: “Beyim bana kalırsa bu cinayeti bizim Pir İhsan’ın dediği gibi fazla kurcalamamak gerekir.”

​Bu söz üzerine Muhittin Bey’in gözleri adama mızrak gibi saplandı: “Ne demek o Murat Efendi?”

​Adam bıyığına bulaşan üzüm şerbetini elinin tersiyle sildi:

 “Pir İhsan’ın dediğine göre bu cinayet insi değil, cinni varlıkların işiymiş. ‘Ardına düşmek kasabaya bin bir musibet getirir’ dedi.”

​Murat Efendi anlatırken Hafiye yolun yorgunluğunu unutmuş, her detayı aklında bir harita gibi ince ince işliyordu. Nalbant İzzet’in naaşına yapılanlara bakılırsa adamcağız bir şeye şahit olduğu için öldürülmüş olabilirdi. Pir İhsan doğrudan veya dolaylı yoldan bu vaziyete dahil olduğu için de soruşturmayı kapatmaya gayret ediyordu. Murat Efendi de belli ki bu cinayet vesilesiyle Zabit Bâki’den kurtulmanın peşindeydi. Ancak diğer tanıkları dinlemeden üstü hâlâ karlarla kaplı bu cinayetin katilini bulamazdı. Eğer Pir İhsan halkı susturmak için bu safsatayı ortaya atmışsa bütün oklar ona dönüyordu.

​Muhittin Bey ve beraberindeki altı zaptiye, Murat Efendi’nin sıcak köşkünden ayrılıp karakola gitmek için Tepeder’in soğuk, karlı sokaklarına kendilerini attılar. Birbirine bitişik evler kasabayı labirent gibi sarıyordu. Yollarda biriken karı yararak ilerleyen halk, ince bir patika oluşturmuştu. Hafiye Muhittin zihnini perişan eden suallerden, bıçak gibi kesen rüzgârla sıyrılmıştı. Göz ucuyla ardına bakındı; peşi sıra dizilmiş onu takip eden zaptiyelerin keskin soğuk karşısında nasıl çaresiz kaldıklarını gördü.

​Bir süre ilerledikten sonra kasabanın yukarısında kalan karakola vardılar. Burası karakoldan ziyade alelade bir mesken gibiydi. Kapısı boştu ne bir bekçi ne bir gözcü vardı. Muhittin Bey kapıya yaklaşıp üç kez tıkladı. Demir şeritlerle güçlendirilmiş büyük ahşap kapı, yılların yorgunluğuyla inleyerek açıldı. Üstüne çul geçirmiş bir asker kapıyı açıp gelenleri içeri buyur etti. Askerin gözlerinden, “Hadi hemen girin de sıcak ocağın başında koşup ısınayım,” diye düşündüğü belliydi.

Karakolun büyük salonunun köşesinde cansız yanan bir ocak vardı ve etrafına askerler koyun gibi dizilmişti. Duvarların toprak sıvası yer yer dökülmüş, ince aralıklardan giren rüzgârın ıslığı zihinleri donduruyordu. Askerlerden biri ayağa kalkıp Hafiye’ye yaklaştı. Adamın beyaz ve solgun yüzünü, kanlı gözlerini gören Muhittin Bey ne diyeceğini şaşırmıştı; dili düğümlendi.

​”Hafiye Efendi hoş geldiniz.”

İlk şaşkınlığını ivedilikle üstünden atan Hafiye “Zabit Efendi konuşacağımız bir oda var mı? Öğrenmek istediğim şeyler var,” diyerek hemen mevzuya girdi.

​Bâki Bey eliyle bir kapıyı işaret ederek: “Buyurun, makamım şurası,” dedi. Beraberce odaya girdiklerinde soğuk yüzlerini yaladı.

​Muhittin Bey’in yüzü gerilmişti. “Muhtemelen geleceğimizden haberdardınız Bâki Efendi, lakin bizi karşılamaya niyet etmediniz. İkimiz de devletine hizmet eden iki memuruz. Yeni tanışmış olmasak bana gareziniz var sanacağım.”

​Bâki sırtındaki eski çula sıkıca sarıldı: “Size bir garezim yok Efendi. Ancak yüreğimde devlete bir burukluk, bir kırgınlık var. Dediğiniz gibi ona hizmet ediyoruz. Lakin devletin, küçük çocuğun bu vazifenin altından kalkamayacağını düşünüp abisini göndermesi onur kırıcıdır… Karşılamaya gelmeyişimiz bir hesap hatasıdır. Sizi yarın bekliyorduk.”

​Bâki Bey’in sıcak ciğerlerinden çıkıp gelen nefes, konuştuğunda sise dönüşüyordu. Muhittin Bey’in soğuktan gerilen yüzü yumuşamıştı. Komutanı kendince haklı buldu.  “Amma hissiyat kanun ve kaidelerin önüne geçmemelidir,” diye düşündü.

​”Bâki Efendi, devlet iradesinin olduğu yerde şahsi hisler, vazifeyi tehlikeye atmak demektir. Bu düşünceden kurtulmanızı, kendinizi bir an önce toplamanızı ve bu görevi sonuca kavuşturmak için yanımda durmanızı isterim.”

​Zabit başıyla onayladı, dışarıyı işaret ederek “Gelirken gördünüz değil mi eratın halini? Ben ne kadar mücadele versem de onları korkudan ve soğuktan kurtaramıyorum.”

​Zabit’in samimi çaresizliği Muhittin Bey’i etkilemişti. Lakin Bâki’ye ne kadar güvenilebilirdi?

​”Bâki Bey, beni buraya bu cinayeti çözmem için gönderdiler… Sen de bundan sonra yanımda olacaksın. Adamlara gelince; korkmalarının sebebi şu ‘inli cinni’ muhabbeti mi?”

​Bâki gözlerini yere dikti “Evet. Pir İhsan’ın hurafeleri kasabayı sardı.”

“Halkta olduğu gibi askerler de bu işin üzerine gitmek istemiyorlar, öyle mi?”

​Bâki sessizce başını salladı.

“Naaşı bulan askerler burada mı?”

“Evet, İzzet Efendi’yi biz bulduk, ben de oradaydım.”

​Muhittin Bey cebinden tütün kesesini çıkardı:

“Anlatın, ne oldu o gece?”

“Hava dondurucuydu. Ben dâhil askerlerin üzerinde bir ağırlık vardı… Sarhoş gibiydik lakin ben içki içmem, askerlerime de görev başında müsaade etmem. Daha çok… Nasıl desem… rüyada gibiydik. Sonra meydanda cenazeyi fark ettim; yanında başına siyah çul sarmış bir adam vardı.”

​Muhittin Bey sigarasını yaktı. “Yüzünü gördün mü?”

“Hayır, kar ve rüzgâr müsaade etmiyordu. Bizi fark etmiş olacak ki uzaklaşmaya başladı. Ben ve iki asker cesedin yanına vardığımızda diğer devriyedeki iki asker de yanımıza geldiler. Onları mevtayla bırakıp biz üçümüz kaçan adamın peşinden gittik. Çıkmaz bir sokağa girdi, gözden kayboldu. Aklım almıyor, bu nasıl olabilir Muhittin Efendi?”

​Muhittin Bey sarma tütünden çektiği dumanı üfleyip:

“Anlattıklarınız işleri daha da karıştırdı. Ama belli ki bazı şeyler göründüğü gibi değil. İzzet’in oğlunu sorguladınız mı?”

​Zabit Bâki’nin soğuktan ağzı zar zor açılıyordu. “Evet, çocuk yabancı birinin geldiğini, babasını çağırdığını söylüyor; başka da bir şey bilmiyor.”

​Muhittin Bey, zihnindeki labirentte çıkış yolu ararken birden Bâki’ye döndü: “Murat Efendi nasıl bir adamdır?” diye sordu.

​Genç zabit, Murat Efendi adını duyunca soğuk oda sanki birden ateş almıştı.

“Kasabanın ağasıdır, varlıklı… kasabalı pek sevmez, para ve menfaat için şeytanla bile iş tutar!”

​Muhittin Bey, Bâki’nin Murat Efendi’yi anlatırken gözünden taşan öfkeyi fark etmişti: “Sizin fikriniz nedir?”

“Birbirimizden pek hazzetmeyiz. Karakolun burada olmasından pek rahatsız kendisi.”

“Pir İhsan nasıl biridir?”

“Hikmet sahibidir. Maalesef ettiği kelamlar beni hayrete düşürdü. Ne yalan söyleyeyim o çullu adamın birden ortadan kaybolması benim de kafamı karıştırdı.”

​Muhittin Bey, Zabit anlatırken parçaların bir şekilde Pir İhsan’ı işaret ettiğini görüyordu. Ne var ki kanıtlar hala yetersizdi.

“Bâki Bey karakolda kaç asker var?”

“Benimle beraber on.”

“Pekâlâ, askerleri izne gönderiniz; onların yerini benimle gelen zaptiyeler alacak. Bu cinayet çözülene kadar böyle devam edecek. Siz de yanımdan ayrılmayacaksınız.”

​Zabit selam vererek odadan çıktı. Muhittin Bey tütününden bir duman çekip üfledi: “İzzet’i öldürenler onu susturmak istemişler ve bunu yaparken başkalarına da ‘Susmazsanız sıradaki siz olursunuz,‘ demişler,” diye geçirdi aklından. Muhittin Bey kafasında noksan parçaları oturttukça tetkik sırasını da değiştiriyordu. Kendi kendine “Önce şu hurafelerin yayılmasına sebep olan çıkmaza gitmek gerek,” dedi.

​Sigarasını tozlu, ahşap masanın üzerindeki küllükte söndürdü. Bir süre odayı gözden geçirdi, sonra “Bu vaka çok su kaldıracak,” diye mırıldanarak odadan çıktı.

Bâki Bey, askerleri bir bir izne yollarken Muhittin Efendi de zaptiyelere vazifelerini izah etti. Zaptiyelerden Ahmet’i yanına çağırıp kulağına bir şeyler söyledi.

​Muhittin Bey, Bâki’yi de yanına alıp karakoldan çıktı. Hava kapalı olduğundan ortalık erkenden kararmaya başlamıştı. Hava fırtınaya dönmüş, kar yüzlerini bıçak gibi kesiyordu.

“Beni önce İzzet’i bulduğunuz yere, sonra da o adamın kaybolduğu çıkmaza götürün,” dedi Muhittin Bey.

​Kasabanın içlerine ilerlediler; meydana varana kadar bir âdemoğluna dahi rastlamadılar. Genç Zabit, İzzet’i buldukları yeri gösterdiğinde, Muhittin Bey dizine ulaşan karda delil aramanın imkânsız olduğuna kanaat getirdi. Etrafa göz gezdirdi. Bâki’ye dönüp:

“Çıkmaz sokak ne tarafta?” diye sordu.

​Zabit kasabanın içine sokulan bir yolu gösterdi. Hafiye “Eğer cesedi buraya taşıyıp çiviledilerse bu evlerden birinin görmemesi mümkün değil,” diye geçirdi zihninden. İleride gözüne takılan yeri işaret edip sordu:

“Burası nedir?”

“Kasabanın şerbethanesi.”

​Muhittin Bey, işaret edilen yöne yürümeye başladı. Zabit arkasından seslendi:

“Çıkmaz sokak bu tarafta Muhittin Efendi.”

“Gel Bâki, sıra değişti.”

​Yağan karın etkisiyle kapanan ahşap tabeladaki yazı okunmuyordu. Şerbethaneye yaklaştıkça artan gürültü, içerinin dolu olduğuna işaretti. Yarıya kadar karla kapanmış pencerelerden içerinin sıcak, sarı ışığı dışarı sızıyordu. Muhittin Bey ve Bâki içeri girdiklerinde haneye birden ölüm sessizliği hâkim oldu. Üzüm şerbetinin mayhoş kokusuyla karışan tütün dumanı çehrelerine çarpıp dışarı hücum ediyordu. Sağ köşede bir masa etrafına toplanmış kalabalık, masanın başında oturan sarıklı adamı dinliyordu. Meraklı ve keskin bakışların altından geçerek uzakta boş bir masa bulup oturdular. Muhittin Bey bir süre sessizce etrafı süzdü, kendilerini gözleriyle hançerleyen halkı tarttı. İçeri girdiklerinden beri Bâki’de bir gerginlik olduğunu fark etmişti.

​Bâki’nin gözlerini karşılarındaki sarıklı adama diktiğini fark edince sordu: “Kim bu?”

Bâki bir süre sessiz kaldı, sonra “Pir İhsan,” dedi.

​Hafiye, Zabit’in omzuna elini atıp “Sen burada bekle,” dedikten sonra kalktı. Kalabalığın arasından geçip Pir İhsan’ı selamladı. “Selamün Aleyküm İhsan Efendi. Bendeniz Mühittin, Dazkazan Kadılığı’ndan vazifeli geldim. Yalnız konuşmamız mümkün müdür?”

​Pir İhsan etrafındaki kalabalığı başının bir hareketiyle dağıttı: “Buyurasın Muhittin Efendi, hoş gelmişsiniz.”

Muhittin bir iskemle çekip oturdu: “Malum olduğu üzere merhum İzzet Efendi’nin katlini tetkik ve bu cürmü işleyenleri tevkif için buradayım. Bu hadiseyi bir de sizden dinlemek isterim.”

​Pir İhsan sarığını düzeltti. “İzzet, kasabamızın nadir zanaatkârlarından biri idi. Ömrünün böyle nihayete ermesi beni ziyadesiyle müteessir etti.”

Muhittin Bey araya girdi: “İzzet’in ölümü için ‘Cinlerin işi bu, üzerine gitmeyin, kasabaya musibet gelir,’ demişsiniz, doğru mudur?”

​Pir İhsan, yüzünde hafif, yaralı bir gülümsemeyle Hafiye’nin sualini cevapladı:

“Muhittin Efendi, âdemoğlu fıtratı gereği iki türlü yaratılmıştır: Aydınlık ve karanlık. Hangisine yönelirse kalbi ona dönüşür. Sorarım size efendi; İzzet’e yapılanı aydınlık bir kalp yapar mı? Daha doğrusu insanlığını kaybetmemiş bir varlık bu cürmü işleyebilir mi?”

​Muhittin Bey, Pir İhsan’ın sözlerini anlamıştı yine de kafasını kurcalayan o soruyu hemen sordu: “Kasaba ahalisine bunu böylece açıklamak yerine neden korku salmayı yeğlediniz  Efendi?”

​Adam sakallarını sıvazlayarak cevap verdi: “Hafiye Efendi, hakikati çıplak anlatırsan halk kör olur; ancak bir efsanenin arkasına saklarsan herkesi… Ben onları korkutarak korumaya çalıştım ama görüyorum ki senin fenerinin ışığı o karanlığı çoktan delmiş.”

​Muhittin geriye yaslandı: “Demek İzzet üzerinden sana ‘sus ve sustur’ demişler.”

“Ben bir garip biçareyim; varlığımın kıymeti yok. Gözlere mil, dillere ısırgan otu sürülmesi icap etti, ben de bu uğurda İzzet’i feda ettim. Lâkin Hafiye Efendi şunu iyi muhakeme et; benim çektiğim mil, senin nazarına işlememiş amma görürüm ki bu davada bir başınasın. Bir gözün ardında olsun.”

​“İhsan Efendi, bu yaptığınız halkı korumaz; aksine tehlikeye sürükler. Bunun vebali de ağır olur, bilesin.”

​Hafiye Muhittin, bakışlarını Bâki’ye çevirdi. Bâki ise şerbethanenin kapısına bakıyordu. Muhittin, zihnindeki çıkmaz labirentin kaybolmasıyla parçaları birleştirmeye başladı:

“Eyvallah İhsan Efendi. Her ne kadar üstü karla kaplanan cinayetin üzerine bir de siz kara bir yorgan atmış olsanız da söylediklerinizin bana yardımı dokundu.”

​Muhittin Bey, Bâki’yi de yanına alıpşerbethaneden çıktı. Zifiri karanlığı delen kar taneleri, rüzgârın ulumasıyla birlikte havada dans ediyordu. Muhittin Bey, gözlerini kanca gibi Bâki’ye geçirerek sordu: “Zabit Efendi, birini mi bekliyorsunuz?”

Bâki afalladı, gözlerini Muhittin’den kaçırarak:

“Ne beklemesi Hafiye Efendi? Soğuktan kemiklerim büzüştü… Boş lakırdıyı bırakalım artık da şu sokağa gidelim.

​Muhittin Bey sualinde ısrar etmedi. “Akşam iyice çöktü, git içeriden çıra getir de önümüzü görelim,” dedi.

​Bâki şerbethaneden iki çıra getirip Muhittin Efendi’ye uzatırken sordu: “İçeride suallerinize cevap alabildiniz mi?

Bâki’nin gösterdiği yöne yürürlerken konuşmaya devam ettiler.

“Eh, hurafelere inanan bir Pir’den ne öğrenilirse o kadar.”

​ Bâki, aldığı cevabın üzerine kirli sakalını sıvazlayıp: “Bunlar hep böyledir; devlet, otorite bilmezler… Cahil halkın gözüne perde indirirler,” dedi.

Muhittin Bey “Ya, ne güzel dedin,” diyerek onayladı. “Şu sokağa ne kadar kaldı?”

​Bâki, çıranın titrek sarı ışığında yağan kar tanelerinin gölgelediği dar bir arayı gösterdi: “İşte burası.”

​Muhittin Bey kar yığınlarını aşarak sokağın başına geldi. “Sonu bu sis gibi yağan karda dahi görünmekte. Burası çıkmazdan ziyade kör bir sokak. Ne kapı var ne bir girinti,” diye mırıldandı. Bâki’ye dönüp sordu:

“Adamın kaybolduğunu gördüğünde sen neredeydin?”

“Tam buradaydım.” Bâki eliyle iki adım ileriyi gösterdi.

Muhittin Bey tekrar sordu: “Emin misin? İyi düşün, havsalanı iyi yokla.”

“Dün gibi hatırımda. Tam buradaydım… Çullu adam da şu ileride, evin çıkmasının altındaydı, in midir cin midir bilmem, kayboldu.”

​Muhittin Bey elinde çıra, dizini geçen kara bata çıka bahsi geçen çıkmanın altına ilerledi; Bâki de arkasından geliyordu. Çıranın ışığı taş duvarları yaladığında tüm girinti ve çıkıntılar aşikâr olmuştu. Muhittin Bey üstünkörü bakıp: “Akli melekelerin sana oyun etmiş Bâki Efendi, burada bir şey yok,” dedi.

“Olur mu Hafiye Efendi? Eminim, iyi bakın; burada muhakkak bir giriş olmalı.”

​Muhittin Bey, Zabit’in dilindeki ısrarı gözlerinde de görmüştü. Önceden duvarda fark ettiği çıkıntıyı iteleyerek zifiri karanlığa açılan küçük bir kapıyı araladı. Bâki elindeki çırayı yere atıp dizlerinin üzerine çöktü. Derin bir nefes alıp:

“Biliyordum Hafiye Efendi… Adamın buradan kaybolduğuna emindim,” dedi.

​Muhittin Bey, elinde çıra karanlığı delip kapıdan girdi. Uğuldayan rüzgârı arkalarında bırakıp merdivenlerden indiler ve dar bir tünelden ilerlediler. Sessizlik, karanlıkla beraber enselerine çökmüştü. Muhittin Bey belinden emektar tabancasını çekip adımlarını sıkılaştırdı. Bir süre sonra ileride bir ışık kıpırtısı fark ettiler. Yaklaştıklarında tünelin büyük bir odaya açıldığını anladılar. Etrafta dizili sandıkları görünce Muhittin Bey:

“Burası bir depo olmalı,” diye mırıldandı.

​Bâki ileri atılıp sandıklardan birini açtığında bağırdı: “Tüfek… Hafiye Efendi bunlar tüfek dolu!”

Etrafı dikkatle tetkik eden Muhittin Bey, odaya açılan başka tüneller olduğunu fark etti. Sandıklardan bir başkasını açıp içindeki tüfekleri hayretle izlerken “İzzet bu depoyu görmüş olmalı ki öldürüldü,” dedi.

​Muhittin Bey sözünü bitirmişti ki arkalarından bir ses yükseldi, “Ya Hafiye Efendi, ancak bir yanlışın var, düzelteyim. İzzet gördüğü için değil; ortak olduğu sevkiyattan fazla pay istediği için öldü.”

​Muhittin Bey, tabancasını sıkıca kavradı. Arkasına döndüğünde beş namlunun hedefinde olduğunu gördü. Konuşan âdemin yüzünde kara bir peçe vardı. Tuzağa düştüğünü anlayan Hafiye soğukkanlılıkla:

“Madem beni faka bastırdınız en baştan alalım… İzzet’i ortak olduğu kaçak sevkiyattan fazla pay aldığı için öldürdün. Ağzını dikip gözüne mil çektin ki bunu gören Pir İhsan halkı sustursun. Göğsüne de göz çizdin çünkü “Gözüm üzerinde, aksi olursa sıradaki sensin,” mesajı verdin. Ve Bâki’nin aklını karıştırdın ki Pir İhsan’ın dedikleri içine korku salsın. Öyle değil mi Murat Efendi?”

​Murat Efendi peçesini yavaşça indirdi; konağında sergilediği o sahte misafirperverlikten eser yoktu. Yüzünde sadece bir kurdun dişlerini gösteren o soğuk gülüşü kalmıştı.

“Akıllı adamsın vesselam. Amma ve lakin bizim buralarda bir söz vardır: Aklı olan değil, gücü kullanan kazanır Hafiye Efendi.”

​Muhittin Bey, adamı dinlerken göz ucuyla Bâki’ye bakıyordu. Kafasında kurduğu her senaryoda ya kendi ya da Bâki kurşun yemeden kurtulamıyorlardı. Oda belli ki az sonra barut kokusuyla dolacaktı. Murat Efendi, Bâki’ye dönüp sordu:

“Haksız mıyım Komutan?”

Bâki elindeki silahı Muhittin Bey’e çevirdi:

“Hakkın var Murat Efendi.”

​Hafiye, namluların gölgesinde küçüldüğünü fark etti, “Ham demir çeliği ancak çizer,” deyip Murat Efendi’ye ateş ettikten sonra kendini yanındaki sandıkların arasına attı. Tüm çevikliğine rağmen havada sağ bacağına bir kurşun yedi. Tüfekler patlamış, barut dumanıyla dolan odaya sis perdesi çökmüştü.

​Muhittin Bey, sandıkların arasında hızlıca sürünerek yerini değiştirdi. Bir yandan da “Nerede kaldı bunlar?” diyerek acı içinde mırıldanıyordu. Bâki, Murat Efendi ve adamları etrafa dağılmış, ateş ediyorlardı. Hafiye kendini nispeten güvenli bir yere attı. Akan kanı durdurmak için yerde bulduğu bir halatla bacağını sardı. Sırtını duvara yaslayıp oturdu.

​Murat Efendi, omzunu sıyıran merminin acısıyla kuduz köpek gibi uluyor, Hafiye’ye küfürler ediyor, bulmaları için adamlarına tehditler savuruyordu. Barut dumanıyla zihni bulanan Bâki, Murat Efendi’nin yanına gidip:

“Hakkın var Murat Efendi, Muhittin Efendi amacıma ulaşmam için bana yolu açtı,” dedi.

​Murat Efendi acısı ve öfkesi yüzünden bu sözlere bir mana veremedi. Bâki’nin gözlerine bakınca derin bir karanlığın içinde küçük bir ışık gördü. Tabancasına davrandı ancak Bâki’nin silahından çıkan soğuk kurşun çoktan alnını delip geçmişti. Murat Efendi’nin öldüğünü gören adamlar namlularını Bâki’ye çevirdiler.

​Muhittin Bey sığındığı kuytudan doğrulduğunda genç Zabit’le göz göze geldi; ikisi aynı anda ateş etmeye başladılar. Dört adam ölüp düşerken Bâki’nin de yere yığıldığını gören Muhittin Bey, sandıklara tutunarak Zabit’in yanına gitti. Bâki göğsünden vurulmuştu, ağzından kan geliyordu. Muhittin Bey, “Dayan Bâki, birazdan Ahmet ve zaptiyeler burada olurlar,” dediyse de Zabit’in durumu iyi görünmüyordu.

​Bâki, Hafiye’nin elini tutarak titrek ve kanlı bir sesle:

“Ben asla ve kat’a devletime ihanet etmedim…  Yalnız bırakıldım…” dedi.

​Son sözü ağzından çıkarken nefesi de kesilmişti. Muhittin Bey, elinden kayan kanlı elleri genç zabitin göğsüne koydu. Ceketinin cebinden tütün kesesini çıkartıp bir sigara sardı. Henüz bir nefes çekmişti ki Ahmet ve zaptiyeler geldiler. Muhittin zaptiyelere dönüp yorgun bir sesle, “Kirli eller suç işler, bilge eller gizler, kanlı eller ise temizler,” dedi.

MOR DÜĞÜM

Sabahın körüydü. Parkın demir kapısı yarı aralıktı, içeriden gelen rutubetli soğuk sokağa ağır ağır yayılıyordu. Çimenlerin üzerinde ince bir kırağı tabakası vardı; adım attıkça çıtırdıyordu. Sokaktaki kuru ayaz, içeride yerini ağır, nemli ve küf kokulu bir serinliğe bırakmıştı.

Başkomiser İhsan, cesedin beş adım uzağında durdu. Esmer yüzü, uykusuzluktan ve boşanma davasının bitmek bilmeyen evrak yükünden dolayı iyice çökmüştü. Hafif kırlaşmış bıyıklarını sıvazladı. Derin, yorgun gözlerinde sadece sabahın bu saatinde bir cesede bakıyor olmanın rahatsızlığı değil, günlerdir telefonlarını açmayan kızının kaygısı da vardı. Paketinden bir dal çekti, yaktı ama içmedi; sigara, parmaklarının arasında kendi kendine yanıp küle döndü, izmariti yere attı. Cebinden eldivenlerini çıkardı, parmaklarını tek tek içine yerleştirirken denk getiremedi, parmakları denk gelmedikçe sinirlendi.

“S.ktiğimin…” derken Komiser Levent arkadan yetişti. İri gövdesi ve masum ifadesiyle İhsan’ın yanına dikildi. Liseden beri âşık olduğu hamile karısı Leyla’yı sıcak yatağında bırakmanın suçluluğu yüzünden okunuyordu. Elinde kâğıda sarılı sıcak bir tost vardı, kenarından kocaman bir ısırık alıp ağzı dolu konuştu. “Amirim, sıcak daha. İster misin, böleyim mi yarısını? Sabah sabah asit yapar o sigara.” Bir yandan da eldivenlerini ellerine geçirmeye çalışıyordu. İri yarıydı ama çocuk gibiydi. Çabuk parlar, çabuk sönerdi. Sinirlendiğinde yüzü kızarır, İhsan gibi okkalı küfür etmek ister ama beceremezdi. “Hay ben senin… Terbiyesiz herif!” derdi en fazla, sonra kendine kızardı.

“Amirim, botlar su alacak, girmesek mi hemen?”

İhsan yeni bir sigara yaktı, sert bir nefes çekip cesede baktı. “Gir Levent, gir. Botun kurur da, bu herif dirilmez bir daha. Kim bulmuş?”

“Köpeğini gezdiren bir adam, şurada yürüyüş yolunun kenarında memur arkadaşlar ifadesini alıyorlar, Amirim.”

Ceset bankın önünde, bir su birikintisinin içinde yan dönmüş hâldeydi. Üzerindeki pahalı olduğu belli olan lacivert mont, boğazına kadar kapalıydı. Pantolonu ütülü, ayakkabıları ise sanki bu parkın çamuruna hiç değmemiş gibi tertemizdi. Levent çömeldi, maktulün yüzündeki şaşkınlığı gördü.

“Darp yok, kurşun yok… Kalp krizi mi acaba?” dedi safça. İhsan kaşlarını çattı.

O sırada yanlarına gelen adli tıp uzmanı diz çöktü. “Göz bebekleri çok daralmış,” dedi. “Zehirlenme olabilir ama net bir iz yok. Otopsiden sonra anlarız.”

Levent o sırada cesedin bileğindeki kurdeleyi fark etti. “Bu ne lan? Kurdele bağlamışlar adama, Amirim.”

İhsan yanına çöktü. Bıyıklarını sıvazladı. İnce, özenle bağlanmış bir fiyonk. “Özenmiş Levent. Bak, düğümü tam ortaya getirmiş.”

***

Öğleden sonra maktul Murat Aydın’ın ofisindeydiler. İçerisi askeri bir nizamla düzenlenmişti. Kalemlikteki kalemlerin boyları sıraya dizilmiş, masanın üzerindeki her evrak cetvelle yerleştirilmiş gibi kusursuzdu. Kitaplıktaki dosyalar renklerine göre ayrılmış, toz konmasına izin verilmemişti. Levent odanın bu steril halinden huylanıp cebindeki kuruyemiş paketini çıkardı. Bir yandan çitliyor bir yandan etrafa bakıyordu.

“Normal bir adam, Amirim.”

İhsan, doğrudan masaya yöneldi. Üst çekmeceleri açtı. Faturalar, sözleşmeler, sıradan şeyler… Sonra alt çekmeceyi çekti. Kilitliydi. Cebinden çakısını çıkardı. Kilidi zorlamaya başladı. Kısa bir uğraştan sonra kilit açıldı. Çekmece, ağzına kadar evrak doluydu.  Klasörler vardı; kalın, düzenli dosyalar. Üzerlerinde kadın isimleri yazıyordu. Levent bir tanesini aldı, açtı. İlk sayfada bir kimlik fotokopisi. Altında el yazısıyla notlar:

“Yalnız yaşıyor, ailesi şehir dışında,  akşam geç geliyor.”

Levent’in yüzü gerildi. “Amirim…”

İhsan yanına geldi, dosyaya baktı. Sayfaları çevirdikçe yüzündeki ifade değişti. Bir sayfada fotoğraflar vardı. Kadınların habersiz çekilmiş gibi duran görüntüleri… Kimisi apartman girişinde, kimisi sokakta yürürken. Bazıları daha mahremdi. Bir pencere aralığından çekilmiş gibi. Bir kadının üstü yarı çıplak, evinin içinde olduğu belli. Levent bir an dondu kaldı. Sonra dosyayı kapatacak gibi oldu ama eli havada kaldı.

“Bu ne lan…” dedi, sesi öfkeliydi.

Dosyayı alıp açtığında İhsan’ın nefesi kesildi. Fotoğraftaki kızın gülüşü, saçlarını toplayış tarzı aynı kendi kızıydı. Yüreği ağzına geldi. Hemen telefonuna sarıldı, kızını aradı ama açmadı yine. “Aç şu telefonu be kızım, aç…” diye mırıldandı. Eli titreyerek telefonu cebine koydu. Çenesi kasıldı.

“Pis herif…”

Başka bir dosyayı açtılar. Notlar, fotoğraflar, ev adresleri, telefon numaraları… Levent sertçe nefes verdi, kadınların habersiz çekilmiş fotoğraflarını görünce çekirdek elinde kaldı. Yüzü aniden kıpkırmızı oldu, iri gövdesi sinirden titremeye başladı.

“Vay namussuz… Vay senin ben… Senin ben cibilliyetini… Terbiyesiz herif!” Levent küfretmeye çalışıyor ama dili damağına dolanıyordu. “Amirim, şu fotoğraflara bak! Benim karım hamile, sokakta yürürken bu itlerin bizi izlediğini düşünmek… Vallahi şişleyesim geliyor şu ölüyü!”

İhsan dosyaları sertçe kapattı. “Sakin ol oğlum. Biri şişledi zaten.”

Kendi kızının sosyal medya hesaplarındaki fotoğrafları geldi aklına, laf da dinlemiyordu ki! “Boşandık diye Şam babası olduk anasını satayım!” diye geçirdi içinden.

“Amirim… Bu adam…”

İhsan dosyayı masaya sertçe bıraktı.

“Pisliğin tekiymiş.”

***

İhsan’ın parmaklarının arasındaki, içilmeden yanıp biten üçüncü sigaraydı. Kül pantolonuna döküldü ama umurunda bile olmadı. Sorgu odasının floresan ışığı cızırtı yapıyordu. Kadınların anlattıkları, odada nefes almayı imkânsızlaştırmıştı.

Levent, masanın bir kenarına iliştirdiği simidinden küçük bir parça koparıp ağzına attı ama çiğneyemedi. Duydukları boğazına dizilmişti.

İçeri giren ilk kadın, ince bir montun içinde kaybolmuş gibiydi. Levent ona bir bardak su uzatırken ellerinin titrediğini gördü.

“Emlak işi için gitmiştim ofisine,” dedi kadın, sesi sanki derin bir kuyudan geliyordu. “Kapıyı kilitlediğinde önce şaka yapıyor sandım. Sonra o şekerli, ağır koku… Gözlerimi açtığımda ofisteki o deri koltukta yatıyordum. Üstüm başım dağınıktı. Bana bakıp gülümsedi, ‘Sadece biraz dinlendin,’ dedi. Şikâyet ettim. Polise gittim.”

İhsan yerinde kıpırdandı, bakışlarını kadının yüzüne dikti. “Şikâyetini geri çekmişsin?”

Kadın yutkundu, gözlerinde o anın dehşeti yeniden parladı. “Ertesi gece telefonuma bir fotoğraf düştü. Ben yatağımda uyurken çekilmiş. Başucumda duruyormuş meğer. ‘Polise gidersen sonraki fotoğrafını giyinik çekmem,’ yazmıştı. O günden sonra her gece kapının arkasına dolap dayadım. Onu ben öldürmedim ama çok isterdim. O gece hastanede nöbetteydim, kontrol edebilirsiniz, girişte çıkışta kart basıyoruz, kameralar da var…”

İkinci kadın öfkeyle oturdu sorgu masasına. Yorgun, uykusuz, bıkkındı sesi.

“Beni haftalarca izledi, marketten dönerken, işe giderken… Hep bir adım arkamdaydı. Bir akşam evime girdi. Nasıl girdiğini hâlâ bilmiyorum. Mutfağımda oturmuş çay içiyordu. ‘Seninle konuşacaklarımız var,’ dedi. Sabaha kadar gitmedi. Bana sadece fotoğraflarımı gösterdi. Duş alırken, giyinirken, ağlarken çekilmiş onlarca fotoğraf… ‘Eğer susmazsan bunları iş yerine, ailene gönderirim,’ dedi. Hiçbir yerde güvende hissetmiyorum onun yüzünden.”

Levent sinirden simidi elinde sıktı, susamlar masaya döküldü. “Neredeydin cinayet gecesi?”

“Şehir dışındaydım. İzmir’de toplantım vardı. Otelden sorabilirsiniz. Ben öldürmedim ama yapanın eline sağlık.”

En son giren kadın, uykuda gibiydi. Tepkisiz, donuk bakıyordu. Delil poşetinde duran mor kurdeleye baktı bir süre.

“Ben kendi evime hapsoldum o şerefsiz yüzünden. Tayinim çıktı, ev arıyordum. Emlak ofisine gittim, nasıl güler yüzlü bir adam. Evimi o buldu, çok ilgili, çok inceydi. Yeni gelmiştim buraya, hiç arkadaşım yoktu, ne bileyim… Bir süre sonra bunaldım fazla ilgilenmesinden, mesafe koymaya çalıştım. Dışarı her çıktığımda bir köşe başında belirdi. Telefonuma sürekli ne giydiğimle, nasıl göründüğümle ilgili mesajlar attı. Polise gitsem ne olacaktı? Beni izliyor diyecektim, o da yoldan geçiyordum diyecekti… Çabalasam da sonuç alamayacaktım.” Masadaki sudan bir yudum aldı. “Korkumdan perdelerim kapalı oturdum hep.”

Hem cevap gerekiyordu hem de sorgu daha fazla yıpratıyordu karşısındaki kadınları. Sordu İhsan yine de.

“Cinayet saatinde neredeydin?”

“Annemin yanındaydım. Annem yatalaktır, hemşiresi de var, söyler size orada olduğumu.”

İhsan masadaki telefonuna baktı. Kızı hâlâ dönmemişti. Duyduğu her cümle içini daha da daralttı. Elindeki sigara tamamen bitmiş, filtresi parmağını yakmaya başlamıştı.

Levent elindeki simidi çöp kutusuna attı. İştahı tamamen kesilmişti. “Amirim,” dedi. “Ben mazeretleri kontrol ederim ama doğru söylüyorlar bence.”

***

Teknik ekipten Selim kapıdan kafasını uzattı. “Kayıtlar hazır, Amirim.”

İhsan’ın parmaklarının arasındaki dördüncü sigara yarıya kadar inmişti. Selim güvenlik kamerası görüntülerini duvardaki solgun ekrana yansıttı. Kamera parkın kuzey girişini gösteriyordu.

Murat Aydın kadraja girdi. Üzerinde lacivert montu vardı. Adımları hızlıydı ama birinden kaçar gibi değil, bir buluşmaya yetişir gibiydi. Arada bir kolundaki saate bakıyor, adımlarını sıklaştırıyordu.

“Kendi ayaklarıyla gitmiş namussuz herif. Baksana, sanki buluşmaya gidiyor Amirim.”

“Başka açı var mı Selim?”

“Var Amirim.”

Görüntü parkın içinde ağaçların ve gölgelerin yoğunlaştığı bank bölgesine geçti. Murat, bankın önünde durdu. Etrafına bakındı. O sırada ağaçların karanlığından zayıf, orta boylu biri çıktı. Üzerinde gri, bol bir kapüşonlu vardı. Yüzü tamamen gölgedeydi. Cinsiyetini anlamak imkânsızdı. Zayıf bir erkek de olabilirdi, orta boylu bir kadın da. Yüzünü görmeye çalıştılar ama seçilmiyordu.

Murat onu görünce duraksadı. Önce şaşırdı, sonra ellerini kollarını sallayarak konuşmaya başladı. İhsan sigarasından derin bir nefes çekti. Ekranda Murat’ın dudak hareketleri seçiliyordu; bağırıyor, üste çıkmaya çalışıyordu. Bir ara parmağını katilinin yüzüne doğru salladı, üzerine yürüdü. Katili ise bir santim bile kımıldamadı. Rüzgârda sallanmayan bir ağaç gibiydi.

Murat’ın öfkesi doruğa çıktı. Karşısındakinin kapüşonunu çekmek ya da ona vurmak için elini kaldırdığı anda katil hareket etti. Sol eliyle Murat’ın hamle yapan kolunu hafifçe yana itti, sağ eli ise yanan bir kibrit hızıyla Murat’ın boynuna gitti.

Levent elindeki elmayı masaya bıraktı. “Gördün mü Amirim? Çıt çıkarmadı herif.”

Murat’ın devasa gövdesi bir anda kaskatı kesildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, ağzından bir şeyler çıkacak gibi oldu ama nefesi boğazında düğümlendi. Dizlerinin bağı çözüldü, önce bankın kenarına tutunmaya çalıştı, sonra yavaşça çimenlerin yanındaki su birikintisinin üzerine yığıldı.

Katil kaçmadı. Koşmadı. Murat’ın başucunda diz çöktü. Murat’ın bedeni birkaç saniye boyunca sarsıldı, toprağı tırmalayan parmakları yavaşça gevşedi. Adamın son nefesini verişini tam bir dakika boyunca, başını hafifçe yana eğerek izledi. Sonra cebinden o mor kurdeleyi çıkardı. Levent ve İhsan nefeslerini tuttular. Katil, maktulün sol bileğini avucuna aldı. Kurdeleyi doladı. Hareketleri o kadar özenli, o kadar yumuşaktı ki… Parmakları kurdelenin üzerinde zarifçe dolaşıyordu. Bir düğüm attı, sonra fiyonk yaptı. Düğümü tam ortaya getirmek için saniyelerce uğraştı.

İhsan’ın gözleri doldu, parmakları arasındaki sigara filtresine kadar yanmıştı. Kızının saçlarını tarayıp kurdele taktığı o pazar sabahını hatırladı. Katil işini bitirince sakince ayağa kalktı. Arkasını döndü, hiçbir telaş göstermeden, aynı yumuşak adımlarla parkın derinliklerindeki sisin içine girip kayboldu.

Levent ekrana bakakaldı. “Amirim… Bu hiç normal değil…”

İhsan pencereye döndü, dışarıdaki karanlığa baktı. “Değil Levent… Değil…”

MANTO

Aylin haftalardır çıkamadığı sokağa bakarak, “Hadi ağlama artık küçük kızım, babayı uyandıracaksın. Bak şu kediye, nasıl da çöp bidonuna atladı,” diye fısıldadı kucağında salladığı bebeğine. O sırada yolun ortasından yürüyen kadını gördü. Temmuz sıcağında manto giyen kadın, tekerlekli bir valizi çekerek ilerliyordu. Tekerleklerin çıkardığı tıkırtılardan ürken kedi çöpten dışarı fırladı. Aylin pencereye iyice yaklaştı ve dikkatle baktı. Kadın sokak lambasının ışığının altından geçerken başını kaldırdı. Dudağı patlak, yüzü yara bere içindeydi. Bir anlığına göz göze geldiler ve Aylin hızla perdeyi çekti.

***

Sadece şortuyla yattığı hâlde ter içinde yatağında kıpırdanan Ömer’in telefonu çaldı. “Kahretsin, sesi kısmamışım,” diye kızdı kendine. Tüm operasyonu tehlikeye atmıştı. Tam yedi gündür kayıp olan küçük kızın bu av kulübesinde tutulduğuna emindi. Kulübenin camından içeri baktı. Kimse yoktu. Ortağı Cemal’e mutfak kapısına gitmesini işaret etti. Elindeki maymuncukla sessizce kapıyı açtı. Tam içeri girdiği sırada iki el silah sesi duydu. Mutfağa koşarak girdiğinde Cemal karnından vurulmuş, yerde çırpınıyordu ama eliyle arka kapıyı gösterdi.  Ömer katilin peşinden koşmak yerine ortağının yanına koştu. “Bu sefer hata yok,” dedi ona. Bir eliyle ortağının karnına baskı yaparken ambulansı aramak için telefonunu cebinden çıkardı. Telefon hâlâ çalıyordu. Kan ter içinde uyanan Ömer korkarak telefona baktı. Numara kayıtlı değildi.

“Kimsin?”

“Ömer abi, ben Kemal. Geçen ay başlamıştım ya.”

“Ne var?”

“İhbar gelmiş bir saat önce. Devriye gidip maktulü buldu.”

“Tamam da beni niye arıyorsun? Açıktayım ben.”

“Abi, Mahmut Müdürüm Ömer’e söyle hemen gelsin dedi.”

“Kim ölmüş? Niye bu kadar tutuştular?”

“Belediye başkanının kayınbiraderi. Geçen sene bizim laboratuvarı yenilemek için bağış veren.”

“Anladım. Konumu at.”

“Ben senin evin önündeyim zaten. Bekliyorum.”

“Bekleme, önden git.”

“Abi, bilemedim ne yapacağımı. Birlikte gidelim”

“Tamam,” diyerek telefonu kapattı Ömer. Yatağın yanında yerde duran kot pantolonuna tekme atıp sandalyenin üzerinde buruşuk hâlde duran siyah tişörtünün yanına fırlattı ve banyoya girdi. Yüzünü yıkarken eline sakalları battı. Dişlerini fırçalayıp nefesini burnuna doğru üfledi. Çaylağın almaya gelmesi iyi oldu, diye düşündü. Rozetten sonra bir de ehliyeti kaptırmak istemiyordu. Banyodan çıkıp kotunu giydi. Tişörtünü koklayıp tekrar yere attı ve çekmecesini açıp başka bir siyah tişört çıkardı. Mutfağa girip biraz su içti ve sigara paketini alıp bir tane yaktı.

“Hızlısın abi. Ben de gececiydim. Beş dakikayla piyango vurdu. Böyle büyük bir olay istiyordum başladığımdan beri, biliyor musun? Müdür, Ömer’i de al getir dedi.”

“Geçen hafta da psikolojik değerlendirmen bitmeden geri dönemezsin demişti.”

“Abi, prosedür işte. Yoksa herkes seni biliyor yani. Kolay değil.”

“Hiçbir şey bilmiyorsunuz,” dedi Ömer bir sigara daha yakarak.

“Kim olsa o sapığın peşinden giderdi. Cemal abiyi kurtaramazdın zaten.”

Ömer cevap vermek yerine arabanın camını açarak dumanını dışarı üfledi. Dar bir sokaktan geçiyorlardı. Başını kaldırdığında kucağında minik bir bebekle pencereye yüzünü dayamış kadınla göz göze geldi. Aklına Cemal’in annesi düştü. Cenaze töreninde tabutu kucaklamış hâli. “Senin yüzünden,” demişti. “Sen kahraman olmak istiyorsun diye Cemal’im öldü.”

“Kim bulmuş cesedi?”

“Sabah şoförü gelmiş, Haldun Bey’i havaalanına götürmeye. Ankara’ya gidecekmiş, ihale varmış sanırım. Ulan bu gazeteciler bizden önce nasıl geliyorlar her seferinde?”

Ömer cevap vermeden arabadan indi. Önünde üç ekip arabası ve bir ambulansın beklediği villanın bahçesine hızlıca girdi. Arkasından koşturan sarışın muhabir kızın yüzüne ters ters bakarak bahçe kapısını kapattı ve polislere “Şunları uzaklaştırın,” diye emir verdi. Erkeklerin terslemesine alışkın olmayan kız dudaklarını büzerek kameramanın yanına giderken Kemal’i gördü.  

“Efendim, birkaç sorumuz var.”

“Şu anda bilgi veremem,” dedi Kemal.

“Maktulün ünlü iş adamı Haldun Tamer olduğu doğru mu?”

“Şu anda kesin bir şey söyleyemem.”

“Katil bulundu mu?”

“Hayır. Bilmiyorum.”

“Bir şey öğrenince bana haber verir misiniz? Lütfen, kanalda deneme sürecindeyim. Bu habere ihtiyacım var,” dedi bir kart uzatarak. Kemal başını sallayarak kartı arka cebine soktu ve bahçeye girdi.

Ömer, Olay Yeri İnceleme ekibiyle konuşmaya başlamıştı.

“Kan kaybından ölmüş. Otuz bıçak darbesi var,” dedi adli tıp memuru. Elindeki poşette duran ekmek bıçağını kaldırdı.

“Bunların hepsi kan lekesi mi? Renkleri farklı gibi,” dedi Ömer poşeti alırken.

“Yok, hepsi kan değil. Kurumuş dışkı da var. Bıçağı makatından çıkardık,”

“Kıçından mı bıçaklanmış,” dedi Kemal heyecanla.

“Katille ilgili ne düşünüyorsun peki?” diye sordu Ömer, Kemal’e dik dik bakarken.

“Komiserim, bıçak darbelerinin çoğu yüzeysel. Bence cılız bir kadın. Muhtemelen 50-55 kilo arasıdır,” dedi adli tıpçı.

“Nerede bulundu adam? Banyoda mı?”

“Hayır, Komiserim. Salonda bulundu,” diyerek diğer elindeki tableti uzattı.

 Fotoğrafta adam, kafası bir avuç dışkıya gömülü hâlde yüzüstü yatıyordu. Belden aşağısı çıplaktı.

“Parmak izi?”

“Yok, alamadık. Laboratuvarda yeniden inceleyeceğiz. Şu anda sadece bıçaktakiyle yerdeki dışkının aynı olduğunu söyleyebilirim.”

“Ne boktan olay. Yani adamı öldürmeden önce zorla kaka mı yaptırmışlar?” dedi Kemal tabletteki resimleri kaydırırken.

Ömer sabrı taşmış hâlde tableti Kemal’in elinden çekip aldı ve Emniyet Müdürünün yanına gitti.

“Nerede kaldın?”

“Beni açığa almıştın en son.”

“Tebrikler, göreve geri döndün. Burası sende artık. Başkanla konuşmaya gidiyorum. Fidye telefonu gelebilir.”

“Ne fidyesi?”

“Maktulün karısı Cavidan Hanım. Bulamadık. Başkanın ablası olduğunu biliyorlarsa, kaçırmışlardır.”

“Şu tablo bile tek başına servet eder. Para için olsa onları da alırlardı. Hem bu kadar pisliğe ne gerek var?”

“Katil kadının âşığıdır belki,” dedi Kemal, Ömer’in arkasından kafasını uzatarak.

“Bu zevzeği yanımda istemiyorum,” dedi Ömer.

Mahmut, onu kolundan tutup çekti ve kısık sesle, “O zevzek benim yeğenim ve gözünü üstünden ayırmadan adam edeceksin. Anladın mı beni?” dedi.

“Başka şansım var mı?” dedi Ömer.

“Yok. Buradaki işi bitirince merkeze dönün. Rozetinle silahın odamda,” dedi.

Birkaç adım ilerledikten sonra geri döndü. “Ömer, bu bok olayını gazeteciler duyarsa bir daha Emniyet’in önünden bile geçemezsin. Bir hata daha istemiyorum.”

Ömer, Kemal’e “Tek kelime bile etme,” diyerek eve girdi. Beyaz gömleğinin kolu sıyrılmış hâlde oturan şoförün tansiyonunu ölçüyorlardı. Ömer ilk yardım görevlisine döndü.

“Durumu nasıl?”

“Tansiyonu normale döndü şimdi. Maktulü bulunca fenalaşmış.”

“Saat kaçta buldun Haldun Bey’i?” dedi Ömer.

“Saat beş buçukta buradaydım. Yedide uçağı vardı. On dakika bekledim. Dışarı çıkmayınca merak ettim. Aradım, açmadı. Hiç yapmaz böyle. Çok dakiktir.”

“Kaç senedir tanıyorsun?”

“Eylülde yirmi yıl olacak.”

“Sonra?”

“Kapıyı çaldım. Kimse açmadı. Kesin bir şey oldu dedim. Gaz kaçağı falan. Kapıyı kırıp içeri girdim.”

“Niye hemen şüphelendin? Belki evden erken çıkmışlardır?”

“Hayır hayır, mümkün değil. Hadi Haldun Bey neyse. Ama Cavidan Hanım hep evde olurdu.”

“Nasıl yani?”

“Valla bunca senedir dışarı çıktığını hiç görmedim. Alışverişini de ben yapardım.”

“Niye?”

“Oğlunun vefatından sonra diye duydum. Çocuk ben işe girmeden önce ölmüş.”

“Evde değişik bir şey gördün mü peki? Yeri değişmiş bir eşya, alınan bir şey?”

“Bilmiyorum ki evin içini. Kapıdan market torbalarını bırakırdım, o kadar. Çok kibar bir hanımdı. Sağ salim bulursunuz inşallah.”

Ömer etrafı inceleyerek salona girdi. Antika mobilyalar ve kuyruklu bir piyanonun olduğu salon gümüş şamdanlar ve tablolarla doluydu. Yerde bordo bir İran halısı seriliydi. Halının ortasında Haldun Bey’in kakası etrafı sarı bantla çevrili halde duruyordu. Kemal yere çömelmiş, büyülenmiş gibi ona bakıyordu.

Ömer sedyeye yatırılmış cesedin yanına gitti. Her yerinden delik deşik edilmiş Haldun Bey, eski Türk filmlerindeki babacan iş adamlarını andırıyordu.

“Bu şekilde öldürülmek için ne yapmış olabilir?” dedi yanına gelen Kemal.

“Sana konuşmayacaksın demedim mi?” dedi Ömer. Yatak odasına giderek, inceleme yapan polislere “Kadının kıyafetleri duruyor mu?” diye sordu. Erkek polis “Hepsi yerinde,” derken arkadan gelen kadın memur, “Duruyor ama bir tuhaflık var,” dedi.

“Ne tuhaflığı?”

“Bu kıyafetler kaliteli ama hepsi çok eski. Durdukları yerde eskimişler. En az yirmi sene öncesinin modası hepsi. Hatta bir cekette kuru temizlemeci fişi buldum. Haziran 1995’ten kalma.”

“Yani?”

“Yani, bu kadın son yirmi senedir hiç kıyafet almamış, evdekileri de hiç giymemiş sanki. Sadece birkaç tanesi yeni yıkanmış gibi.”

“Kadın hiç dışarı çıkmıyormuş diyorlar.”

“Evet, efendim. Olabilir. Zaten hiç mantosu da yok. Ayakkabıları da giyilmemiş gibi.”

“Adın ne senin?”

“Defne, Komiserim.”

“Aferin Defne. Raporu sen hazırla. Tuhaf gelen her şeyi önemsiz demeden yaz. İki saat içinde bana gönder,” dedi Ömer. Kapıda kıza bakarak bekleyen Kemal’i kolundan tutup kendine çekti.

“Kıza asılırsan trafik lambalarının önüne dikerim seni. Şimdi Cavidan Hanım’ın bir fotoğrafını bul da merkeze dönelim.” Arabaya binerlerken muhabir kız arabanın önünde bekliyordu. Ömer, Kemal’in kulağına bir şey söyledi. Arabanın anahtarlarını aldı ve merkeze tek başına döndü.

Birkaç saat sonra Emniyet’in on üçüncü katındaki odasında adli tıp raporlarını incelerken odaya Kemal girdi. Muhabir kızla birlikte Cavidan Hanım’ın fotoğrafını uygulamayla yaşlandırıp televizyonda yayımlamışlardı. “Ünlü iş adamı Haldun Tamer evinde ölü bulundu. Karısı Cavidan Hanım’ın kaçırıldığı düşünülüyor…” başlığıyla öğle bültenin en dikkat çeken haberi olmuştu.

“Abi, Simge arıyor?”

“Simge kim?”

“Muhabir kız işte. Haberi geçtikten beş dakika sonra bir kadın aramış kanalı. Adı Aylin’miş. Bu sabah kadını gördüğünü söylemiş.”

“Nerede?”

“Yer belirtmemiş. Gece bebeği uyumamış. O da pencereden bakıyormuş. Üç buçuk, dört gibi. Fotoğraftaki kadının elinde tekerlekli bir bavulla yoldan geçtiğini görmüş. Kadın için endişelenmiş. Haberi görünce hemen aramış.”

“Niye endişelenmiş?”

“Abi, kadının üzerinde kalın bir manto varmış. Bu havada. Sonra yüzünde morluk vardı, demiş. Bir de gözleri çok hüzünlüymüş.”

“Hüzünlü derken?”

“Öyle demiş işte. Simge soyadını, adresini falan sorunca telefonu kapatmış. Ama doğru diyorsa, o zaman kadın kaçırılmadı.”

Ömer adli tıp raporunu eline aldı ve birkaç sayfa çevirdi. Sonra telefonu eline alıp, “Defne’yi çağırın,” dedi.

“Rapora göre Haldun Bey gece bir gibi ölmüş. Cavidan Hanım üç buçukta sokakta görüldüyse cinayetten çok sonra evden çıktı demektir,” derken Defne içeri girdi.

“Defne, kıyafetlerine göre Cavidan Hanım kaç kilodur?”

“Amirim, kıyafetlerin çoğu 36 beden. Pantolon boylarına göre de kısa bir kadın. En çok 50-55 kilo arasıdır.”

Ömer tekrar adli tıp raporuna baktı ve masaya fırlattı. Kemal’e dönerek:

“Dayını ara, Cavidan Hanım için tutuklama kararı çıkartsın,” dedi. Defne’ye, “Evden bavulla çıkmış. Havaalanı, liman, otogar her yere eşkâlini gönder,” diyerek masadaki rozetini ve silahını ceketinin cebine yerleştirdi. Arabaya binerlerken Kemal sordu.

“Bu işte bir tuhaflık yok mu? Yani niye kocasını bu şekilde öldürsün?”

“Birden çok tuhaflık var,” dedi Ömer. “Cevaplar Cavidan Hanım’da.”

“Şimdi ne yapıyoruz? Havaalanına mı önce?”

“Bu kadın yirmi senedir evden çıkmıyordu, değil mi?”

“Evet, abi.”

“O zaman havaalanına gitmiş olamaz. Bıraktığı yerde bile değil.”

“Haklısın abi, sudan çıkmış balık gibidir şimdi. En yakın yere gider.”

“Bak bakalım navigasyona. Evine yakın tren garı var mı?”

“Gar yok abi, liman var en yakın. Bayağı bir yürümesi lazım ama”

“Yürümüştür. Zaten tanık da onu yürürken görmüş. Aç GPS’i de gidelim o limana.”

“Kaç saat geçti. Kaçmıştır çoktan.”

“Belli olmaz. Fotoğrafı yanında mı?”

“Evet. İkinci sağa dön şuradan.”

Limanın otogarına park edip arabadan çıktılar. Bilet gişesine doğru yürürken Ömer’in hiç umudu yoktu. İlk başta kadının kaçırıldığını düşünerek hata yapmışlardı. Hayır. Emniyet müdürü onu kadının kaçırıldığına ikna etmişti.

“Abi, dayım arıyor. Açayım mı?”

“Açma. Önce çalışanlara soralım.”

“Abi, sen sor da ben bize simit alayım.”

“Simit mi?”

“Daha hiçbir şey yemedik.”

“Çay da al.”

On dakika sonra Kemal karton tepside iki plastik bardak çay ve gazete kağıdına sarılmış iki simitle limanda bir banka oturmuş Ömer’i bekliyordu. Ömer elleri cebinde yanına geldi ve omuzlarını düşürerek oturdu. Bir sigara yakıp iki nefes çekti, sonra bir parça simit koparıp ağzına attı.

“Kimse görmemiş mi?”

“Hayır.”

“Defne aradı şimdi. Havaalanı, otogar, hepsi temiz. Kadının adına alınmış bilet yok,” dedi Kemal. Çayından bir yudum aldı.

 Ömer izmaritini atacak bir çöp kutusu bulmak için ayağa kalktı. Sırtını dikleştirip hafifçe gerinerek sağa sola döndü. Omuzlarından gelen çıtırtıları dinlerken birkaç bank ilerde oturan tuhaf kadını fark etti. Otuz beş derecesıcaklıkta, siyah mantosuyla oturan kadın elindeki simidi ufalayarak önündeki kuşlara atıyordu. Taş çatlasa elli kiloluk minyon bir tipti. Yanında tekerlekli bir bavul vardı. İnanamayarak bakakaldı Ömer. Aralarında en fazla elli metre ve onlarca martı vardı. Kuşları ürkütmeye çalışarak küçük adımlarla kadına doğru ilerledi. Onu bakışlarıyla takip eden Kemal de heyecandan karton tepsiyi devirerek ayağa kalktı. Martılar havalandı. Kadın uzun saçlarını geriye atarak morarmış gözleri ve çürük içindeki yüzüyle polislere baktı. Rahatlamış bir hâli vardı.

“Buldunuz beni, sizi bekliyordum,” dedi.

***

Saat başı kalkan Çanakkale vapuru uzaklaşırken Ömer ve Kemal iskelede yan yana durmuş, yaşlı kadının gidişini seyrediyorlardı. Cavidan Hanım daha önce sadece oğlunun cenazesinde giydiği mantosunu çıkarmış, içi boş olan bavuluna koymuştu. Son yirmi senesini evde hapis, yeri, göğü ve denizi görmesi yasak hâlde geçiren kadın, saçları rüzgârda uçuşurken gülümsüyordu. Ömer ve Kemal’e neşeyle el salladı.

Ömer ve Kemal hiç konuşmadan vapurun uzaklaşmasını beklediler. Gözden kaybolduğunda, Kemal tuttuğu nefesini bırakarak Ömer’e döndü:

“Abi, ne olacak şimdi? Çanakkale’de yakalarlar.”

“Ona yapacağımız bir şey yok. Bir yirmi sene daha hapsedilmeden geçirebileceği birkaç saat kazandı. Şanslıysa, bir gün.”

“Haksızlık ama ya. Her gece dayak atıp bokunu zorla yediren adamı öldürdü diye hapse mi girecek? Hiç adil değil.”

Ömer elini Kemal’in omzuna koyup hafifçe sıktı. “Anca bu kadar, hadi şimdi şu büfeye gidip köfte ekmek yiyelim.”

HİKÂYENİN SONU

Ofiste uzun zamandır hazırlandığım sunum için son tekrarları yapıyordum. Cep telefonum ısrarla titredi. Tanımadığım bir numara. Firma sahipleri koridorun başında, başımla selamladım uzaktan. Cep telefonum yine titremeye başladı. Aynı numara. Bu sefer birine bir şey mi oldu diye meraklandım.

“Alo!”

“Eren Bey ile mi görüşüyorum?”

“Evet, siz kimsiniz?”

“Avukat Ateş. Dedenizin vasiyeti ile ilgili aramıştım.”

“Dedem mi?”

“Çok acil görüşmemiz gerekiyor. Yarım saat sonra ofisimde bekliyorum,” deyip konumunu attı.

O sırada pazarlama müdürümüz Kenan Bey içeri girdi. “Hazır mısın?”  Daha ne diyeceğimi bilemeden, sunum yapacağım Aks Holding’in yetkilileri de masanın etrafında yerlerini aldılar. Sunuma başladım; sorular, cevaplar derken el sıkışıp ofisten çıkmam iki saatimi aldı.

Hemen avukatı aradım. Açmadı. Mesaj attım. Aradan yarım saat geçtikten sonra cebim yine titredi. Yanıt gelmiş: “Gelmediğiniz için bugünkü görüşme iptal. Yarın göndereceğim adrese gelin. Diğer mirasçılar da oraya gelecek.”

İyi de dedelerim yıllar önce vefat etmişlerdi. İsim benzerliğinden, herhâlde avukat karıştırdı.

İş çıkışı bölümdeki arkadaşlarla bir bara gidip kutlama yaptık. Patron sunumdan çok memnun kalmıştı. “Aferin, hep böyle işte,” deyip duruyordu. Benim aklım avukattan gelen telefondaydı. Bir fırsatını bulup kardeşim Nazan’ı aradım.

“N’aber Nazan?”

“İyi, sen?”

“Bugün tanımadığın bir numaradan arandın mı?”

“Yoo, niye ki?”

“Dedeniz öldü, miras için görüşmemiz lazım, dedi biri. Avukatmış. Yarın konum atacakmış, oraya çağırdı beni.”

“Deli misin, sakın gitme. Ölecek dedemiz kalmadı ki!”

“Diğer mirasçılar da gelecekmiş.”

“Kimmiş onlar?”

“Bilmiyorum ki, mesaj ile cevap verdi, telefonu açmadı.”

“Sakın gitme diyorum bak, sakın.”

“Tamam, merak etme, içerden arkadaşlar çağırıyor, kapatıyorum.”

Bir iki duble daha içtikten sonra herkes evlerine dağıldı. Ertesi günün hafta sonu olması daha çok uyuyacağım anlamına gelmiyordu tabii. Cep telefonunum acı acı çalmaya başlamıştı bile.

“Alo Eren Bey, konumu gönderdim, bekliyorum.”

“Size de günaydın Ateş Bey, bence yanılıyorsunuz. Alo, aloo…”

Yine kapatmıştı. Bu köşe kapmacalar artık can sıkıcı olmaya, bir taraftan da içimdeki merak giderek artmaya başlamıştı. Hemen duşa girip hızlıca ayıldıktan sonra üzerimi giyinip verdiği adrese doğru arabamla yola koyuldum. İki saat sonra bir benzincide kahve molası verdim. Gideceğim yere daha üç saat mesafem vardı. Benzinimi de aldıktan sonra müzik kanallarını çevirirken Chris Rea’nın The Road to Hell şarkısında durdum. Gençliğimizin şarkılarıydı ne de olsa. Navigasyonu ayarladım,  hiç bilmediğim yollara kendimi bıraktım.

Uzun bir süre daha gittikten sonra yol ikiye bölündü. Tabela yoktu. Avukata telefon açtım, ama klasik, cevap vermedi. Çok sıkışmıştım. Ormanlık yolda bir ağaç kenarına yapsam kimsenin haberi olmazdı nasılsa. İşimi bitirip fermuarımı çektim. Arabamın yanına döndüm. Önce yolun sağ tarafından gitmeyi düşündüm. Uzun ince bir yoldu. Ağaçlardan ilerisi gözükmüyordu. Sonra vazgeçtim, sola döndüm. Sol taraftaki yolun başlangıcında mezarlık vardı. Bakımsız, sarmaşıkların sardığı, ağaçların arkasında saklambaç oynar gibi mezar taşlarının olduğu yerden geçerken navigasyondan gelen “Varış noktasına ulaştınız,” sesi ile irkildim. Cihaz herhâlde saçmaladı diye ekranına tekrar baktığımda, kapandığını gördüm.

Sağıma soluma bakarak ilerledim. “Kimse var mı?” diye anlamsızca bağırdım. Ağaçların arasından bir iki gölge geçer gibi hissettim. “Ateş Bey!” diye seslendim. Cevap gelmedi. Elim cep telefonuna gitti. Avukatı aradım. O sırada gözüm yeni kazıldığı belli olan bir tümseğe takıldı. Telefon çalıyor, çalıyor, yine açılmıyordu. Üçüncü çalışta telefonun sesini duyar gibi oldum. Kulak kesilip yere eğildim. Ses toprağın altından geliyordu. Telefonu bırakıp, ellerimle kazmaya başladım önümde duran taze toprağı. Telefonun hoparlöründen, “Nihayet geldiniz Eren Bey,” sesi geliyordu. Serin bir rüzgâr ensemden geçti sanki. Ayağa kalkmaya çalışırken hemen yanındaki kazılmış boş mezarı gördüm. Dizlerimin bağı çözülüp toprağa devrilirken gördüğüm son şey, mermerin soğuk yüzündeki o taze yazıydı: “Hikâyenin sonu.”

ARMUT BAHÇESİ

İşçi kadınlar, ilk sıradan itibaren ikişer ikişer karşılıklı dağıldı. Toplama kovaları kollara takıldı. Armut bahçemizde hasat başlamıştı. Biraz geri çekilip kadınları izlemeye koyuldum. Her şey yolunda görünüyordu.

Ta ki… Toplama sıralarının sonundan bir ses yükselene kadar.

“Patroon! Buraya gelir misin?”

Bu çağırıda bir tuhaflık vardı… Ne acele ne panik… ama kesinlikle “normal” de değildi.

Yanlarına yürüdüm. “Ne oldu?”

Kadınlardan biri eliyle önümüzdeki ağaçları işaret etti: “Bu sıralar… toplanmış.”

Gerçekten de o iki sıranın ortalarındaki ağaçlarda tek bir armut bile yoktu.

Her sıranın başında ve sonunda ikişer ağaç bırakılmıştı… ama ortadaki ağaçlar tamamen soyulmuştu. Meyveler öyle aceleyle koparılmış gibi de değildi. Dikkatle bakınca dal uçlarında düzgün koparılmış meyve sap izleri seçiliyordu. Bu, “kopardım kaçtım” işi değildi. Bu… bildiğin işçilikti.

Biraz daha ilerledim. Devamı da aynıydı. Sıra sıra… Sistemli… Tertipli… Sanki biri gelmiş, bahçemizde çalışmıştı.

Eşim, traktör işçimiz ve işçi çavuşuyla boş dallara bakıyorduk. Kimse konuşmadı.

Eşim kollarını bağladı, gözünü sıralardan ayırmadan konuştu: “Bu düpedüz hırsızlık.”

Eliyle çizgi çizer gibi havayı işaret etti: “Bak… yoldan görünen ilk üç sıraya dokunmamışlar. Dördüncü sıradan başlamışlar… Ve en az sekiz sıra toplamışlar. Her sıranın başında ve sonunda birkaç ağaç bırakmışlar… Uzaktan bakınca ‘toplanmış’ gibi durmuyor. Ama sıraların içine girince… bomboş.”

“Profesyonel…” dedim yavaşça. “Bayağı profesyonel.”

Hesapladık, yaklaşık iki ton civarı meyvemiz çalınmıştı.

Sabah erkenden kadın işçileri almak için arabayla ilçe merkezine inmiştim. Eylül’ün son demleriydi… Havanın serinliği kendini hissettirmeye başlamış ama güneş inatla ortalığı ısıtmaya çalışıyordu. İşçiler her zamanki köşelerinde toplaşmışlardı. Kimi sigarasından derin bir nefes çekiyor, kimi komşunun gelinini çekiştiriyor, kimi de sadece dinliyormuş gibi yapıyordu.

Beni görünce sohbetleri bir anda yarım kaldı… Sanki görünmez bir düdük çalmış gibi herkes toparlandı. Sepetler kapıldı, sigaralar aceleyle atılıp ayak ucuyla ezildi. Malzemeler bagaja tıkıştırıldı.

İşçi çavuşu, doğrudan ön koltuğa kurulurken, dört kişi arkaya ustaca sıkıştı. Eşim de kalan beş kişiyi kendi aracına aldı. Konvoy halinde yola çıktık.

Daha yolun başında sohbet yeniden alevlendi. Düğünler, hastalar, gelinler, kaynanalar… Konu hiç bitmiyordu.

Sessizlik olunca, fırsatı kaçırmadım: “Bakın,” dedim, “armutları dikkatli toplayın. Tırnaklar kesilmiş olsun, meyveyi çizmesin. Kovaları ağzına kadar doldurmayın, alttakiler eziliyor. Siz fark etmiyorsunuz ama iki gün sonra hepsi ortaya çıkıyor. Sonra komisyoncu fireyi bastırıyor…”

Her hasat öncesi yaptığım o meşhur konuşma… Aynı cümleler, aynı ton.

Dinlediler mi? Dinlediler. Umursadılar mı? Orası biraz şüpheli.

Hiçbirinden “Tamam, dikkat ederiz” gibi bir ses çıkmadı. Yüz ifadeleri sanki şöyle diyordu: “Biz bu işin kitabını yazdık, gereksiz laflar bunlar!”

Sözlerim havada asılı kalınca, çavuş devreye girdi. Hem beni memnun etmek hem de otoritesini göstermek için sesini biraz kalınlaştırdı: “Hepiniz işi biliyorsunuz ama gene de patron ne diyorsa ona dikkat edin!”

Aynı kadınlar… Aynı yüzler… Bu sefer ağız birliği etmiş gibi: “Tamam çavuş, dikkat ederiz.”

Hafifçe gülümsedim. “Demek ki mesele anlatmak değil… kimin anlattığıymış.”

Bahçeye vardığımızda arabayı armut ağaçlarının arasından dikkatlice sürdüm. İki üç sıra ilerledikten sonra durdum. Yemek sepetleri en gölge ağacın altına dizildi.

Kadınlar çabucak işe girişti.

Hasat başlamak üzereydi. Şimdi düşünüyorum da o sabah içimde tuhaf bir his vardı.

Sıra aralarındaki otları her sezon makineyle biçtiğimizden oralar neredeyse stabilize yol gibiydi. Arabayla içeri süzülmek çocuk oyuncağıydı. Sıra üzerlerini yani ağaçların altlarınıysa çapa makinasıyla geçiyorduk.

Hırsızlık ortaya çıkınca bahçede bir sessizlik oldu. Az önceki kahkaha dolu atmosfer şimdi tuhaf bir şekilde ağırlaşmıştı.

Eşimle işçimiz, bahçenin önündeki asfalt yoldan başlayıp içeri doğru uzanan izleri incelemeye koyuldu. Toprak, bazen konuşmayı sever.

Çok geçmeden seslendiler. “Burada bir şey var.”

Yanlarına gittiğimde bizim traktörün kalın, tanıdık izlerine bitişik daha dar, hafif bir binek araca ait izler gördüm.

İzler beşinci ve altıncı sıraların ortasına kadar geliyor, sonra birden kesiliyordu. Sanki araç orada durup geri dönmüş gibiydi.

Eşim bir an durdu. Dört sıra atladı, dokuzuncu ve onuncu sıraların arasına geçti. Eğildi, toprağı eliyle yokladı.“Bu izler daha taze,” dedi.

Sonra başını kaldırdı. O bakışı iyi bilirim. Bir şeyleri çözmeye başlamıştı.   

Bahçe artık sadece ağaçlardan ibaret değildi. İzler, boş dallar, hesaplanmış adımlar… Hepsi bir hikâye anlatıyordu. Ve bu hikâyede biz yoktuk.

“Temiz iş,” dedim kendi kendime. “Fazla iz bırakmadan, çok gürültü çıkarmadan…”

Herkes sabretmez. Bazı müşteriler vardır, “Hemen ver,” der.

Anlaşılan… Bazı “müşteriler” hiç sormadan almayı tercih eder.

Bahçeye bir kez daha baktım. Ağaçlar sessizdi. Ama içimdeki his hiç de sessiz değildi.

Eşim, işçilere o sekiz sıraya kimsenin dokunmamasını sıkı sıkıya tembihledi. Sanki olay yeriymiş gibi… ki aslında öyleydi. Sonra hiç vakit kaybetmeden jandarmayı aradı.

Kısa süre sonra bir ekip geldi. Bahçeyi gezdiler… dallara baktılar, yere baktılar, birbirlerine baktılar. Ama en çok… “çok da bakmadılar.”

Komutan sonunda omuz silkerek konuştu: “Bahçenin etrafı tel çit ama sağlam değil. Kapı kilitli değil. Kamera da yok. İsteyen girer, isteyen çıkar. Biz gece devriyesinde bir kere geçeriz, o da denk gelirse.”

Yani tercümesi şuydu: “Geçmiş olsun. Üstüne bir bardak soğuk su için.”

Yine de umutsuz değildik. Muhtarlığın kamerasına bakmaya gittik.

Kamera vardı… Ama çalışmıyordu.

Jandarma muhtarı hafifçe uyardı. O da başını sallayıp klasik cümleyi kurdu: “Tamir ettireceğim.”

Ne zaman? Orası muamma.

Bahçeye geri döndüğümüzde hepimiz sessizdik. Kimse açık açık söylemiyordu ama herkes aynı soruyu düşünüyordu: Kim yaptı?

Şüphelendiğimiz biri yoktu. Köyde bugüne kadar ciddi bir hırsızlık olmamıştı. Kapılar kilitlenmez, anahtarlar kapı üstünde bırakılırdı.

Ya şimdi? Birileri gelmiş… Meyvemizi toplamış ve ortadan kaybolmuştu. Bu bir kerelik miydi yoksa böyle devam edecek miydi?

Zihnimden hızla hesaplar geçmeye başladı. İlaç, gübre, mazot, işçilik maliyetleri  son zamanlarda öyle bir artmıştı ki. Bizim ürün fiyatlarıysa ya az artıyor ya yerinde sayıyordu.

Hesap basitti aslında: Satıcı kazanıyordu. Tüccar kazanıyordu. Aracı kazanıyordu.  Bir tek… Toprağa eğilen kaybediyordu.

İçimden sert bir cümle geçti: “Bu… sadece hırsızlık değil. Bu, emeğe karşı yapılmış bir saygısızlık”

Eşimle göz göze geldik. İkimizin de yüzünde aynı ifade vardı: Öfke, hayal kırıklığı, biraz da çaresizlik.

“Masrafa mı yanalım,” dedim. “Yoksa emeğe mi?”

Cevap yoktu.

Ama içimde başka bir şey daha vardı. Sessiz, ama inatçı bir his… Bu iş burada bitmeyecekti.

Akşam işçileri ilçeye bıraktık. Gün boyu toplanan armutları traktöre yükleyip depoya taşıdık. Kasalar yerleştirildi, kapılar kapandı. Gün bitti.

Yorgunluktan omuzlarımız çökmüştü. Akşam yemeğini ancak geç vakitte yiyebildik.

Eşimle karşılıklı oturuyorduk. Ağzımızı bıçak açmıyordu.

Birden  “Çay yap,” Dedi. Kısa bir duraksama… “Termosa koy. Bahçeye gideceğim.”

Sözleri sadeydi  ama içindeki niyet sertti.

“Ben de geleyim mi?” dedim hemen.

Hiç düşünmeden cevap verdi: “Yok. Sen gelme.” Sonra ekledi: “Telefonun açık olsun. Bir şey olursa seni ararım.”

Bu “bir şey” kelimesi… insanın aklına iyi şeyler getirmiyordu.

Termosu aldı, gitti. Kapının önünde birkaç saniye öylece kaldım. Sonra içeri girdim. Bekleyiş başladı.

Televizyonu açtım. Görüntüler akıyordu ama aklım başka yerdeydi. Ne izlediğimi anlamadım, kapattım. Yarım bıraktığım kitabı aldım. “Okuyayım,” dedim. İki sayfa… Üç sayfa… Aynı satırı üçüncü kez okuyunca fark ettim: Hiçbir şey anlamıyorum. Onu da kapattım.

Saat ilerliyordu. Yarın sabah erken kalkılacaktı. İşçiler alınacak, bahçeye gidilecekti, yine uzun, yorucu bir gün. Normalde bu saatte çoktan uyumuş olmamız gerekirdi.

Ama o gece… Uyku bizim eve uğramadı.

Eşim, arabayı bahçenin üst tarafına, ağaçların arasına çekip bekleyeceğini söylemişti.

Kafamda sahneler dönmeye başladı. Ya hırsız yalnız değilse? Ya gelenler kalabalıksa? Ya bir şey olursa?

Yüreğim sıkıştı. “Keşke…” dedim içimden. “Keşke köyden birilerine daha haber verseydik.”  Ya da işçiyi alsaydı yanına. Bir an durdum. “Acaba aldı mı?” Bu düşünce içimi daha da huzursuz etti.

Dayanamadım. Hızlıca işçimizin kaldığı alt kata indim. Kapıyı çaldım.

Adam, karşımda eşofmanıyla, uykulu gözlerle duruyordu. Saçlar darmadağın…

“Sen de gitseydin keşke,” dedim.

Gözlerini ovuşturdu. “Söyledim patrona, ben de geleyim diye. Ama ‘Sen kal, uyu. Sabah erken kalkacaksın,’ dedi. Götürmedi beni.”

Bir an sustuk. Sonra tereddütle sordu: “Şimdi… traktörle gitsem olur mu?”

Soru havada asılı kaldı.

Ne desem? “Git” desem… yanlış bir şey mi olur? “Gitme” desem… ya gerçekten gitmesi gerekiyorsa? Karar vermek zordu..

Biraz düşündüm. İçimdeki sesler birbirine karışıyordu. “Biraz daha bekleyelim,” dedim sonunda.

Başını salladı.

Tekrar yukarı çıktım. Ev aynı evdi… Ama sessizlik büyümüş, odalara yayılmıştı. Saat ilerliyor… Telefon susuyordu.

Ve her geçen dakika içimdeki o kötü ihtimali biraz daha büyütüyordu. Eşim “Arama, telefon sesi çıkmasın,” demişti… O yüzden sadece bekliyordum.

Birden aklıma bir fikir geldi. Bahçeye üstteki tarla yolundan girersem aşağıdan görünmezdim. Hırsız geçen sefer alttaki asfalt yoldan gelmişti; bu gece gelmiş olsa bile arabamı fark etmezdi.

Hırkamı kaptım, anahtarı aldım, arabaya atladım. Çukurda kalan üst yoldan ağır ağır ilerleyip bahçeye girdim. Eşimin arabasının yakınına park ettim.

Beni görünce yüzü gerildi. Dişlerinin arasından, “Niye geldin, işi bozacaksın,” dedi.

“Seni yalnız bırakmak istemedim. Sessiz dururum. Gerekirse jandarmayı, muhtarı ararım.”

Başını iki yana salladı. “Kendi arabanda kal. Bir şey olursa sakın dışarı çıkma.”

Bekledik. Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bir ara uyuklamışım. Kapım açıldı.

Eşim “Jandarmayı, muhtarı ara. Geldiler,” dedi ve hızla aşağıya yürüdü.

Hemen jandarmayı aradım. “En yakın ekip on beş-yirmi dakikaya orada,” dediler. Muhtarı aradım; uykuluydu. “Bahçedeyiz, bir araba geldi. Hırsız olabilir,” dedim. “Geliyorum,” dedi.

Telefonu sessize aldım. Ağaçların arasından görünmeden aşağı indim. Uzaktan eşimi gördüm. Benden bir sıra aşağıda, bir ağacın arkasında, elinde kalın bir sopayla bekliyordu. Hırsız iki sıra aşağıda çalışıyordu. Hızlıydı. Uzun boylu, eşofmanlı, spor ayakkabılı. Kasketinin önündeki küçük lamba kırmızı bir ışık veriyor, sadece topladığı yeri aydınlatıyordu. Profesyonel.

Kovaları doldurup arabasının açık bagajına boşalttı, tekrar döndü. İşine gömülmüştü.

Eşim yavaşça arabaya yaklaştı. Hırsızın uzağındaki lastiklerin yanına çömeldi. Cebinden çıkardığı aletle valf çekirdeklerini söktü. Bir, iki, üç… Ardından keskin bir fışırtı.

Hırsız sesi duydu. Kovayı bırakıp arabaya koştu. Elinde bir bıçak vardı.

“Çekil, binip gideyim. Yoksa deşerim.”

Eşim yerinden kıpırdamadı. “Lastikler indi. Gel de dene.”

İçimden dua ediyordum. Ne bir far ne de bir motor sesi…

Hırsız hamle yaptı. Eşim sopayı bıçak tutan ele indirdi. Bıçak yere düştü, hırsız sendeledi. Eşim bir hamle daha yaptı; sopa adamın başını sıyırdı. Hırsız sopaya vurunca bu sefer de sopa düştü.

Adam cebinden ikinci bir bıçak çıkardı. Savurdu. Eşimin elini sıyırdı; kan gördüm.

Dayanamadım. Ağacın arkasından bağırdım: “Ahmet! Ali! Koşun, hırsız var! Jandarma geliyor!”

Hırsız bir an duraksadı. O anda eşim yumruğu indirdi. Adamın burnundan kan boşaldı. Döndü, tarlalara doğru kaçtı.

Eşim peşine atılacaktı ki kolundan yakaladım.

“Bırak kaçsın. Arabası burada. Jandarma yolda.”

“Kaçırdım… Keşke gebertseydim şerefsizi!” dedi soluk soluğa.

“İyi ki yapmadın. Gerisini jandarma halleder.”

Yüzüne baktım. Şükür, iyiydi. Rahat bir nefes aldım.

Bir an sonra gülümsedi. “Ahmet, Ali de kimdi?”

“Kalabalığız sansın diye.”

“Yuttu mu?”

“Yuttu.”

Ama sahne bitmemişti.

Sıraların ortasında hırsızın arabası, üç lastiği inmiş, adeta çökmüş.

Açık bagajda iri iri armutlar.

Arabanın etrafında kovalar… bazıları devrilmiş… içlerindeki meyveler yere saçılmış.

Gece yeniden sessizliğe bürünmüştü. Ama bu sefer o sessizlik boş değildi.

Biraz sonra muhtar geldi. Hemen arkasından jandarma ekibi. Farlar bahçeyi aydınlattı.

Eşim olanları tek tek anlattı. Yerdeki bıçağı gösterdi. Jandarma not aldı, fotoğraflar çekti, tutanak tutuldu.

Arabanın plakasını aldılar. İş bu noktadan sonra hızlandı. Kimlik kısa sürede tespit edildi.

Meğer “profesyonel” dediğimiz kişi  sandığımız kadar görünmez değilmiş.

Bahçede rüzgâr ağaçları hafifçe sallıyordu. Yere saçılmış armutlara baktım. Bazıları ezilmişti.

İçimden “Biz günlerce uğraşıp büyütüyoruz. Birileri iki gecede toplamaya geliyor,” diye geçirdim.

Ama sonunda mücrimin hesabı yine bir yerde kesiliyor.

Sonradan öğrendiğimize göre, mesele sandığımızdan da eskiymiş.

Bu adam, yıllardır bizim bahçeye girip armutları usul usul topluyormuş. Öyle gürültüyle değil, sessiz, dikkatli, kimseye fark ettirmeden.

Evine götürüp depoluyor, sonra da kış boyunca pazarda tezgâh açıp: “Buyurun! Kendi armutlarım,” diye satıyormuş.

Biz fark etmeyince cesaretlenmiş. Bu yıl işi büyütmüş. Daha çok toplamış, daha rahat davranmış. Ve sonunda kendi kendini ele vermiş.

Sonuç? Dört yıl hapis.

Olay köyde, il ve ilçede duyulunca telefonum susmaz oldu. Arayan arayana…

“Abla kusura bakma… Biz de o adamdan armut aldık. Hırsızlık olduğunu bilmiyorduk. Hakkını helal et.”

Bir başkası: “Çok da lezzetliydi vallahi. Hangi pazarcıya veriyorsan söyle, ondan alalım.”

Ne yapacağımı bilemedim. Kızsam mı? Sevinsem mi? Adam bizim malı çalmış. Ama pazarlamasını da fena yapmamış. Üstelik müşteri memnuniyeti zirvede.

İşin en ilginç kısmıysa bundan sonra başladı. O günden sonra benden armut alıp satan pazarcılar, tezgâhlarının üzerine kocaman yazılar asmaya başladı: “Aylin Hanım’ın Armutları”

Bir çeşit marka olduk. Armutlar kapış kapış gidiyordu. Hatta pazara çıktığımda bir şey daha fark ettim. Benden armut almayan bazı pazarcılar bile tezgâhlarının üzerine aynı yazıyı yazmıştı: “Aylin Hanımın Armutları”

Tezgâhta başka armut… Üstünde benim isim.

İçimden gülmek geldi.

Birileri çalışmıştı…

Birileri farkında olmadan yemişti…

Ve sonunda…

Armutlar kendi adını bulmuştu.

“Yoksa bazı emeklerin değeri… çalınmadan anlaşılmıyor muydu?”

KÜÇÜREK ÖYKÜLER


61. sayımızdan itibaren yayımlamaya başladığımız ‘Küçürek Öyküler’ sayfamız çok ilgi gördü. Bölüme gösterilen bu ilgi ve gelen öykülerin başarısı bizi çok mutlu etti. Umarız polisiye öyküleri seven siz değerli okurlarımız da bu kısa hikayeleri okurken bizim gibi heyecan duyar, keyif alırsınız. Küçürek öykü yazarlarımızdan talebimiz; aşağıdaki görselden ilham alarak 500 kelimeyi geçmeyen, muamma içeren ve polisiye kurallarına uygun yazılmış metinler göndermeleriydi. Bize öykü gönderen tüm yazarları tebrik ediyor, aralarından seçtiklerimizi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

Gamze Yayık


MÜREKKEP KEFENİ

OĞUZ KAĞAN AYDOS

Haldun çatı katı kapısını omuzlayarak açtı. Menteşelerin feryadı rutubetli boşlukta yankılandı. Toz bulutu genzini yaktı. Tavandan sarkan cılız ampul, rüzgârın etkisiyle sarsılıyor, duvardaki gölgeleri devleştirip cüceleştiriyordu. Pencerenin kırık camından sızan solgun akşam ışığı, sallanan sandalyenin üzerine buzdan bir şerit gibi uzanıyordu. Sandalye görünmez bir elin dokunuşuyla hareket ediyor, zeminde ritmik bir gıcırtı bırakıyordu. Haldun duraksadı, hava ağırlaşmıştı, oda zamanın durduğu tekinsiz bir sessizlik içindeydi. Yerdeki sararmış kâğıtlar hışırdadı. Tozların arasında dans eden ışık huzmeleriyle geçmişin silik anıları ayaklarının tam altındaydı.

Masada devrilmiş bir hokka duruyordu. Divit kalem kâğıdın yanına sanki aceleyle bırakılmıştı. Mürekkep lekesi taze bir yaradan sızan kan gibi koyu parlaktı. Haldun parmağıyla lekenin kenarına dokundu. Parmak ucuna bulaşan siyahlık, birinin buradan yeni çıktığının kanıtıydı. Titreyen elleriyle notu aldı. Kargacık burgacık bir cümle: “Üçüncü sandıkta, babanın vasiyeti saklı.” Haldun’un zihni geçmişin sisli anılarında yolculuğa çıktı, çocukluğunda burada oynadığı saklambaç oyunlarını, babasının sandıkların arasına gizlediği gülüşleri hatırladı. Şimdi, sandıklar sadece karanlık sırlar vaat ediyordu.

Yirmi yıl öncesini, babasının aniden ortadan kaybolduğu fırtınalı geceyi anımsadı. Şirket hisselerinin amcasına devredildiği, babasının “yurt dışına kaçtığı” söylentilerinin yayıldığı kirli mevsime… Masanın altındaki üç büyük ahşap sandığın deri kayışları zamanla aşınmış, köşelerindeki pirinç aksamlar nemden kararmıştı. Dizlerinin üzerine çöktü. İki sandığın üzerindeki toz tabakası duruyordu, üçüncü sandıksa her gün özenle silinmiş gibi tertemizdi. Sandığa dokunduğunda parmak uçlarında tarifi imkânsız bir ürperti hissetti.  Kapağı yavaşça kaldırdığında yükselen keskin naftalin ve rutubet kokusu başını döndürdü. Sandığın içinde annesinin ipek elbiseleri ve yıpranmış aile fotoğrafları vardı. Fotoğrafların arasından sararmış bir gazete kupürü düştü. “Kayıp Miras Davasında Kanlı Son” başlıklı haberin altında amcasıyla babasının fotoğrafları yan yanaydı. Kupürün arkasına kurşun kalemle titrek bir not düşülmüştü: “Dozu ayarlayamadım, kalbi dayanamadı. Onu buraya, kendi ellerimle gömdüm.”

Haldun’un kalbi göğüs kafesini döven vahşi bir davul gibi atmaya başladı, dehşetle sandığın tabanını yokladı. Çift taban! Tırnaklarıyla ahşabı zorladığında çatlayan tahtanın altından beyazlaşmış parmak kemikleri belirdi. Babası, yirmi yıldır bu tozlu odada, amcasının her gün kendi ellerindeki kanı temizlemek için sildiği sandığın içinde yatıyordu. Demek yıllardır kaza sanılan trajedi, aslında cinayetti.

Sallanan sandalyenin gıcırtısı aniden kesildi. Haldun, ensesinde hissettiği soğuk nefesle donup kaldı. Arkasındaki gölge, masanın üzerine düşen ışığı tamamen kesti. “Sandıklar asla boş kalmaz Haldun,” dedi tanıdık, hırıltılı ses. Haldun kafasını çevirince elinde ağır birzincir tutan amcasıyla göz göze geldi. Karanlık gecenin katili gülümsedi. “Babanın yanına yer açmıştım. Tam vaktinde geldin.”

Haldun kaçmak için hamle yaptı fakat ayağı devrilmiş hokkaya takıldı. Yere yayılan mürekkep, gömleğinin önünü kapkara bir kefen gibi sardı. Amcası Haldun’u bir darbeyle bayılttı ve ağır sandık kapağını üzerine kapattı. Karanlık her yanı sardığında duyduğu son ses zincirin sandığın etrafına dolanırken çıkardığı metalik, soğuk şakırtıydı.

Divit rüzgârla yuvarlanıp mürekkeple buluştu, “vasiyet” yazısının sonunda durdu. Sabah, pencereden sızan güneş ışığı sadece kendi kendine sallanan sandalyeyi ve içine iki cesedi hapsetmiş, sıkıca zincirlenmiş üçüncü sandığı aydınlatıyordu. Cellat, geçmişin akrebini karanlığa doğru çevirmeye devam ediyordu.

Haldun oturduğu sandalyenin gıcırtısıyla geçmişin sisli düşüncelerinden panikle uyandı. Ensesinde o tanıdık soğuk nefes, yine tam arkasındaki gölge, masanın üzerine düşen ışığı tamamen kesti. “Bu kez dozu doğru ayarladım Haldun.”


DELİ DEDE’NİN SON DENEYİ

OYA GÖNEN

Sabahın erken saatlerinde köpeklerin acı acı uluması, bakkalı açmaya gelen Muhtar Havva’nın içini huzursuz etti.

“Niye böyle uluyorlar?” diye söylendi.

Sesler sıradan değildi. Uzun, kesik kesik, sanki bir şeyi haber veriyorlardı.

Arka sokağa. Köpekler onu görünce havlamayı artırdı. İçlerinden dişi olan Melek, Havva’nın yanına geldi. Gözleri telaşlıydı. Bir an durdu, sonra dönüp diğerlerinin olduğu yöne yürüdü. Birkaç adım sonra durup tekrar bakınca Havva anladı…

“Göster bakalım…”

Hayvanın peşine düştü.

Sesler Deli Dede’nin evinin bahçesinden geliyordu. Kapı aralıktı. Havva bahçeye girdiğinde ağacın altında gördüğü manzarayla donakaldı.

Rauf Dede yerde yüzükoyun yatıyordu. Etrafında Karabaş, Sosis ve Melek dönüp duruyor, havlayarak onu kaldırmaya çalışıyorlardı.

“Rauf Dede… Ne oldu sana?..”

Havva dizlerinin üzerine çöktü. Yaşlı adamın kalbini dinledi… Ses yoktu. Boynuna uzandı… nabzı atmıyordu.

Elini yavaşça çekti. Cebinden telefonu çıkarıp jandarmayı aradı.

Kısa sürede gelen ekip, ilk incelemede bunun şüpheli bir ölüm olduğunu belirledi. Rauf Dede boğularak öldürülmüştü. JASAT devreye girdi.

Jandarma komutanı Cemal ve Muhtar evi birlikte araştırmaya başladılar.

Alt katta küçük bir laboratuvar vardı. Cam şişeler, bitki kalıntıları ve ilkel düzenekler… Havva, “Bahçedeki otları burada işlerdi,” dedi. “Zararlı böcekleri yok eden ilaçlar yapardı. Geçen yaz bizim gülleri yaprak bitlerinden onun ilacı kurtardı.”

Cemal odayı dikkatle inceledi. “Belki de önemli bir şey bulmuştu…”

Tavan arasına çıktıklarında hava değişti.

Pencereden süzülen solgun ışık, toz zerrelerini havada asılı tutuyordu. Odanın ortasındaki sallanan sandalye, neredeyse fark edilmeyecek bir hareketle kıpırdıyordu. Sanki az önce biri kalkmış gibi.

Yerdeki kâğıtlar dikkat çekiciydi. Yeniydiler.

Cemal eğildi. Bir kâğıdı alıp okudu: “Deney tamamlandı…”

Kalem yanındaydı. Mürekkep şişesinin kapağı açıktı.

“Cinayet burada işlenmemiş,” dedi. “Mücadele izi yok… Ama adam çalışırken acele çıkmış.”

Soruşturma derinleşti.

Deli Dede’yi sık sık ziyarete gelenlerden Okan, ifadesinde şöyle dedi: “Doğal bir biyo ilaç geliştirmişti. Formülleri siyah kaplı bir ajandadaydı. Birkaç denemeden sonra Entomoloji Kongresi’nde açıklayacaktı… Buluşunu Devlet’e vermek istiyordu. Tarım Bakanlığından yetkililerle görüşmüştü.”

Ama ajanda ortada yoktu. Okan’ın alibisi sağlamdı.

Yaşlı adamın yanında çalışan kadın, birkaç gün önce gelen birinden bahsetti: “Takım elbiseliydi… siyah bir arabayla geldi. Dede’yle tartıştılar. Giderken ‘Sana boşuna Deli Dede demiyorlar,’ dedi.”

Tarif edilen kişi köy çıkışındaki kameraya yakalanan aracının plakası sayesinde bulundu. İlaç şirketi sahibi Ahmet Kuriş önce suçunu inkâr etti. Ama Rauf Dede’nin tırnaklarında onun DNA’sı vardı. İtiraf gecikmedi.

“Yüksek fiyat teklif ettim… kabul etmedi,” dedi Ahmet Kuriş. “Bahçede tartıştık. Bana tokat attı… ben de karşılık verdim. Kavga ettik…” Sesi kısıldı. “Boğazını sıktım… öldürmek istemedim. Bayıldı sandım. Ajandayı alıp kaçtım.”

Jandarma komutanı Cemal son bir kez bahçeye baktı.

Köpekler hâlâ ağacın etrafındaydı…Sessiz bir nöbet tutuyor gibiydiler.

“Bir adam, insanlık için bir şey buluyor…” dedi üzüntüyle. “Bir başkası onu para için öldürüyor.”

Rüzgâr hafifçe esti…

Ve tavan arasındaki o eski sandalye… Yeniden sallandı.


AÇIM BEN

EKİN TOPRAK ERTUĞRAL

Yaşlanmıştı Hayriye Hanım.  Bastonu yetmez olmuştu yürürken. Zavallı kocasına yemek taşıyan bir motosikletli çarpmıştı. Aslında kabahati yoktu delikanlının. Yaşlı adam kırmızı ışığı fark etmemiş, motosikletli çocuk da kazaya engel olamamıştı. Adamcağız iki hafta hastanede kaldıktan sonra eve dönemeden, çınar ağacının altındaki yerine uzanmıştı.

Delikanlı suçlu olmasa da vicdan azabı çekiyordu yaşlı bir adama çarptığı için. Cenazesinde en önde saf tutmuş, günlerce yaşlı kadına yemek taşımıştı.

İşte o günlerden sonra daha bir korkar olmuştu Hayriye Teyze sokakta yürümekten.

Nisan ayının ilk haftası kocasının ölüm yıldönümü için helva kavurmak istedi. Küs olmasalar, bütün apartmana dağıtırdı. Komşular, neredeyse çöp ev kıvamındaki dairesinden gelen kokulardan rahatsızdı. Birkaç kez uyarmışlar, hatta temizlik için yardım teklif etmişlerdi. Fakat yaşlı kadın evine kimseyi sokmamıştı. Komşular da bu çatlak kadınla uğraşmayı bırakıp merdiven boşluğundaki camları sürekli açık tutmaya başlamışlardı.

Helvayı komşulara dağıtmasa bile, pazarcılara götürürdü. İçi rahatladı.

Kapıcıdan irmik, şeker ve çam fıstığı istedi. Karşı binanın altındaki ambalajcıdan da yirmi tane kapaklı kutu ve kaşık aldı.

Öğlene kadar bütün işini bitirdi. Apartman mis gibi kavrulmuş fıstık, yanmış şeker, irmik ve hasret kokuyordu.

Hayriye hanım bütün helvaları çekçek çantasına dizdi. “Yavaş yavaş giderim, niyet ettim bir kere,” dedi.

Tam kuruyemişçinin önünden geçerken durdu. Musa Efendi pek severdi kocasını. Leblebi kavurduğu zaman muhakkak ona da gönderirdi. Para da almazdı çoğu zaman. O sarı ateş toplarını görünce eski günleri hatırladı. Çantasından bir kutu helva çıkarmak için eğildi.

İşte tam o sırada; su bidonları taşıyan bir motosikletli kaldırıma çıkıp Hayriye Hanım’ın helva dolu arabasına çarptı. Devrilen bidonlar da Hayriye Hanım’a. Allahtan Musa Efendi atik davranıp kadıncağızı kolundan tutup çekmişti de düşmesine engel olmuştu. Helvalar ortalığa dağılmış, kuşlar bu tazecik şekerli yemleri kaçırmamak için heyecanla gagalamaya başlamıştı.

Kadıncağız korkudan titriyordu. Sucu kadıncağıza koluna girip evine kadar eşlik etmeyi teklif etti. Birlikte eve kadar yürüdüler. Üçüncü kata kadar dinlene dinlene çıktılar. Adam kadını koltuğuna oturtup sevabına bir de çay demlerim diye düşündü. Tuhaf, tozlu bir evdi burası. Etrafta eski gazeteler ve sabah kavrulan helvaya rağmen, kötü bir koku vardı. Belki kedisi vardır diye düşündü adam.

“Çay yapayım teyze sana,” dedi.

“Ihlamur daha çok makbule geçer, sana zahmet olmazsa,” dedi kadın.  

Ihlamur kaynayınca, evin kötü kokusunu biraz olsun bastıran çiçeksi bir koku yayıldı etrafa.

Sucu ıhlamur çayını içip gitmek için kalkınca, yaşlı kadın son bir ricada bulundu. Çatı katındaki bavulda kocasının eskileri vardı. Tam ona göreydi.

Adamcağız bir koşu merdivenleri çıkıp kapıyı açtı. Sallanan bir sandalye, yerde dağılmış kağıtlar, örümcek ağlarının kendilerine film platosu kurduğu ağır kokulu bir oda. Köşede kadının bahsettiği valizi gördü. Gıcırdayan tahtalara dikkatlice basarak yürüdü. Birkaç adım atmıştı ki koku dayanılmaz oldu. Başını kokunun yoğunlaştığı tarafa çevirince ölü bir adam gördü. Üzerindeki “Açım Ben” logolu sarı gömlek vücuduna yapışmıştı, kafasında bir kask vardı. Kusacak gibi oldu. Bir an önce çıkmalıydı buradan. Kaçmak için kapıya yöneldi. Bu manyak kadının vereceği üç kuruşluk kıyafetlere ihtiyacı yoktu. Başı dönmeye başladı, olduğu yere yığılıp kaldı.


AVA GİDEN AVLANIR

GAMZE İLKAY AKALIN

Mehmet, lastik kaldırıma sürtünce içinden okkalı bir küfür savurdu, kontağı kapattı.

İnip kamyonetin etrafında bir tur attı. Soğuk hava iyi gelmişti. Etrafı kolaçan etti. Bakışları karşıdaki iki katlı köhne eve kilitlendi. Aynı anda şiddetli bir öğürtüyle midesinde kalan ne varsa kaldırıma çıkarttı.

Saat sabahın dördüydü. Alışkanlıkla elini cebine attı. Küçük bir kurşun kalem çıkarıp dişlerinin arasına aldı, çiğnemeye başladı. Odunsu tat, az önceki keskin kokuyu bastırmıştı. Kaleme baktı, “Tekrar başlayacağım,” dedi.

Kamyonetin arkasından merdiveni indirdi, levyeyle koli bandını montunun cebine soktu. Bu iş bu gece bitecekti.

Ev, bu bölgede yıkılmadan kalmış son binalardandı. Bu tuhaf yaşlı adamı, evi satmaya bir türlü ikna edememişti. Patronunun sesi aklından çıkmıyordu. “Burayı alamazsan işi Selim’e devredip seni göndermek zorundayım.”

Merdiveni sıkıca toprağa oturttu. “Aylin’i de bu evi de sana bırakmaya niyetim yok Selim Efendi,” diye söylendi. İkisini sarmaş dolaş dans ederken görmüştü. Selim ne yapar eder, insanları ikna edip evlerini sattırırdı. Şimdi de gözü Aylin’deydi.

Basamakları tırmandı, çatı penceresinin önündeydi. Camla bütünleşmiş kalın kir tabakasını koluyla sildi. İçeriye bakar bakmaz irkilerek geri çekildi, az kalsın düşecekti.

“Allah kahretsin! İçeride biri mi var! Işık gördüm sanki,” diye fısıldadı.

Bu ışığı daha önce fark etmemişti. Yaşlı adam çatıya çıkmış olamazdı, zor yürüyordu.

Yoldan geçen bir araç dikkatini dağıttı, bir ses duyduğunu sandı. Yalpalayarak yürüyen bir sarhoş olduğunu görünce rahatladı.

Doğramalar öyle eskiydi ki, levyeye gerek kalmadan pencereyi açtı.  Yüzüne yapışan örümcek ağlarını temizledi.

Bir an koltuk sallanır gibi oldu. Tahtaların arasında gri ince bir kuyruk görünce rahatladı, tuttuğu nefesini verdi.  

Gözü yerdeki kağıtlara takılmıştı, eğilip aldı. Işığa tutunca baş parmağına mürekkep bulaştı, hızlıca mindere sildi.   

“1 Mart- Cesedi yok etmek için her yolu denedim. Sonunda başardım. Yerini sadece ben biliyorum. Asla bulamazlar.”

“23 Mayıs- Aptal esmer çok direndi ama bacağını keserken son nefesini verişini izlemek çok zevkliydi. Bunu tekrar yapmalıyım.”

Kâğıtları elinden fırlattı, donup kalmıştı. 

“Adam seri katilmiş! Gizlice adamın evine girdim! Polisi aramalıyım! Neydi 911… Böyle bir numara yok mu? Salak! Amerika mı burası! 112 tabi ki! Ama dur bir dakika. Bunlarla adama şantaj yaparım ben! Tabi ya nasıl aklıma gelmedi! 911’i çevirmek gerçekten de hayatımı kurtardı.” Kahkahalarla gülmeye başladı.

“Ellerini havaya kaldır! Kapıya yaklaş!”

O daha ne olduğunu anlayamadan içeriye iki polis girdi.

“Yere yat!”

“Ama! Nasıl olur? Ben henüz bir şey yapmadım ki!” diye bağırdı. Polis bileklerine kelepçeyi geçirmişti bile.

“Daha ne yapacaksın ulan! Haneye tecavüz, mülke zarar…”

“Hayır! Asıl suçlu o, ben değilim! Bu adam seri katil! Kâğıtlara bakın! İşlediği cinayetleri yazmış manyak. Suçlu ben değilim o!”

“Tabi hiçbiriniz suçlu değilsiniz zaten. Derdini karakolda anlatırsın!”

Polislerden biri kağıtları eline aldı, Mehmet’e baktı. Bitirince merdivenin başındaki yaşlı adama seslendi.

“Kim yazdı bunları? Nedir bu?”

“Seneler önce yazmaya başladığım bir romanın taslakları memur bey, burada olduklarını bile unutmuşum.”

Polis bir kaşını kaldırdı, “Basıldı mı?”

“Sürekli geri çevrildi, ben de vazgeçtim.”

Evden çıkarlarken polis yaşlı adama dönüp kuşkuyla;

“Odaya kimse girmesin hiçbir şeye dokunmayın. Gidelim!”

Yaşlı adam kafasını salladı. Arkalarından bakarken gözleri parlıyordu.  

Ekip arabasının içinde Mehmet olanca gücüyle bağırıyordu.

“Mürekkep! Mürekkep ıslaktı!”


FIRSAT MALİYETİ

CAN VODİNA

İnsanın ayağına kaç defa böyle bir fırsat gelirdi ki… Sonunda düştüğüm yerden kalkmanın yolunu bulmuştum. Başarılı bir cerrahın malpraktis* yüzünden kariyerinin zirvesinde mesleğinden olması gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinin konusu değildi sadece. Yegâne gerçekliğimdi.

“Egenin unutulmuş kıyılarında denize nazır, kupon arazi… Üstünde iki katlı taş ev…” diye bilgi verdi aracılar telefonda. Aslında tapuda zeytinlik olarak geçiyor, ama zamanında belediyede imar sorunu çözülmüş. Kelepir. Sahibinin pek aklı yerinde mi değilmiş, yurtdışında mı yaşıyormuş ne… Aracılar “noterden biz onu da hallettik” dediler. Satıştan sonra anahtarları aldım. Mekânı butik otele dönüştürme fikriyle arazinin sapa yoluna girdim, tozu dumana katarak kaybettiğim hayatın düşlerine hızlıca yaklaştım.

Bahçeye bakım gerekiyordu. Olsun, bu zamanda bu fiyata böyle bir yer bulmak imkansızdı. “Bunun kokusu çıkar, yaş tahtaya basmayalım…” demişti eşim, kulak asmadım. Elde avuçta ne kaldıysa buraya yatırdım. Arabadan inmeden eşimin onaylamayan bakışlarını başımdan savdım. Yağmurun kokusunu içime çekip beyaz çakıl taşlarıyla bezeli patikadan eve ilerledim. 

Estetik duygusu güçlü bir mimarın dokunuşunu belli eden taş bina karşımdaydı. Kırmızı beyaz pötikareli reçel kavanozları, organik sızma zeytinyağı damgalı şişeler, köşedeki taş fırında gözleme yapan köylü kadınlar, yoga seansları, taptaze organik kahve çekirdekleri, gün batımında düzenlenen şarap tadımları ve bunların hepsine maaşlarını yetiştirmeye çalışan beyaz yakalılar… Hayallerim şimdiden büyümeye başlamıştı.

“Yalnız tek koşulu var” demişti aracılar. “Tavan arasındaki bazı evrakların, yeni malik tarafından eski sahibine gönderilmesi gerekiyor. Adam ısrarcı.” Kabul etmiştim, tuhaf bir şart ama önemsiz bir detaydı. Salon tozlu ve yıllanmış mobilyalarla doluydu. Çevirmeli telefon, tüplü televizyon, kakmalı ahşap koltuklar… Zaman bu evde adeta 1994 yılında donmuştu.

Tavan arasına çıktım. Sallanmayı uzun süre önce bırakmış bir sandalye, sağda solda üst üste dizilmiş bavullar ve pencereden sızan titrek ışığın aydınlattığı mektupları gördüm. Ev sahibinin bahsettiği evraklar bunlar olmalıydı. Yerden alıp okumaya başladım.  Farklı insanlar tarafından yazılmış gibiydiler. Kimi elleri titreyerek yahut duraksamadan, kimisi neredeyse sükûnetle yazmıştı. Fakat hepsinin sonu aynıydı: Onu ben öldürdüm! Son mektuba geldiğimde, hafif bir çığlık attım. Bu benim el yazımdı. O anı hatırladım. “Prosedür gereği,” demişti aracılar… “Şuraya el yazınızın bir örneğini almamız gerekiyor.” Pek üstünde durmamıştım. “Kabul ve beyan ederim,” diye yazıp imzalamıştım.

‘Ben kimseyi öldürmedim,’ diyecek oldum ama geçmişimin karanlık yüzü itiraz etti. Sessiz kalmak bazen öldürmekten beterdi. Otopsi masasındaki bedene yapışan delilleri bacak arasından yok ederlerken susmuş ve sessizliğimin mükafatını almıştım. Ailesinin bile umursamadığı bir genç kız diye avutmuştum kendimi, terfiler ardı ardına gelirken ve vicdanım körelirken. Başkaları tarafından kaleme alınan itirafnamemi okurken mavi kırmızı ışıklar camdan yansıdı.

Polis ihbar üzerine gelmişti. Telefonun ucundaki bir ses, emniyet teşkilatına yıllar önce işlenmiş bir cinayetin itiraf mektuplarının yerini fısıldamıştı. Eğer geç kalırlarsa failler delilleri ortadan kaldırabilirdi. Polisler itiraf mektuplarının sahiplerini evin bodrumunda elleri, kolları bağlı şekilde buldu. Emekli adli tıp uzmanı Selim Kırca, kıdemli emniyet müdürü Tekin Akkoru, sanık müdafi Emel Çetin, fail Sadık Mehmetoğlu ve bendeniz müstafi cerrah Orkun Sakin, 1994’ün bütün gerçekliğiyle tekrar bir araya gelirken, kasaba nezarethanesinin penceresinde bir ruh özgürlüğüne kavuşmuştuk.

*Malpraktis (tıbbi uygulama hatası), sağlık çalışanının bilgi eksikliği, tecrübesizliği veya ilgisizliği (ihmal) nedeniyle tıbbi standartlara aykırı davranıp hastanın zarar görmesine neden olmasıdır.


ARINDIRICI

İSMET CAN DURMUŞCAN

‘Arındırma Yuvası’ dediğim bu eve yıllar sonra geri geldim. Ormanın ortasında kimsenin uğramak istemediği bu yapı artık terk edilmiş ve çürümeye bırakılmış. Tıpkı yirmi sene önce benim bulduğum hali gibi. Tavan arasının gıcırdayan parkeleri, tozdan neredeyse bembeyaz olmuş sandıklar. Hepsini yeniden düzenlemem gerek, düzen koruyucuları -polisler- delil aramak için burayı darmadağın etmiş.

Oysa son bıraktığımda ara sıra yanıp sönen bir ampul, üst üste dizdiğim bavullar ve sandıklar, sallanan bir sandalye ve önünde dağılmış halde beni bulmak için gelen düzen koruyucularına yazdığım veda mektupları vardı.

Gazetelerde benim için attıkları manşet hala aklımda; “Seri katil aramızda: Saprofit!”

Kurbanları bulamadıkları için bana bu adı vermişlerdi. Cesetleri bir saprofit gibi ortadan kaldırdığımı düşünüyorlardı. Bu hakaretlerini asla unutmadım. Oysa bana verdikleri isim arındırıcı olmalıydı. Çünkü insanlara vermek istediğim mesaj buydu, günahlarınızdan arının!

Ayrıca, bana seri katil demeleri de bir hakaret. İnsanları belirli aralıklarla, teker teker öldürmedim ki. Onları bir araya toplayıp aynı anda arındırdım.

Hatırlıyorum da buraya ilk getirdiğim günahkâr iri yarı, tombul bir iş adamıydı. Parayı her şeyden çok severdi, rabbinden bile. Çalışanlarına zulmeder, haklarını vermezdi. Bir zalimdi ama benim asıl ilgimi çeken şey şuydu: Büyük günahlardan olan şirk!

İkincisi yaşlı bir köylü kadındı, büyü yaparak insanların arasını bozuyordu. O kadından tiksindiğim kadar hiç kimseden tiksinmemiştim. Müşrikten bile.

Üçüncüsü haksız yere kızını katleden bir hayvandı. Onun hakkında konuşmak bile istemiyorum. Değersiz bir hiçti. Onu insandan sayacak olsaydım, en tiksindiğim yaratık bu olurdu.

Dördüncü kurbanım abisinden yadigâr emanetlere sahip çıkmayan bir haindi. Mirasa konmak için yeğenlerinin hakkını yiyen bir hain.

Beşinci bir tefeciydi. O adam müşrikten de tombuldu. Onu buraya taşıdıktan sonra beş gün belim ağrımıştı.

Altıncıya üzülebilirdim. Gençti. Askerliğini Doğu’da yapmamak için araya torpil sokan bir zengin çocuğuydu. Savaştan kaçmak da büyük günahlardandır! Diğer günahları herkes bilir ve işler. Ama bu günah unutulmuş bir günah olduğu için, kimse bunu işlemekten kendini sakınmıyor. Halka hatırlatılmalıydı.

Sonuncusu tam bir ırz düşmanıydı. İstediği genç kız kendine yüz vermeyince, ona iftira atmıştı. Kız mahalle baskısına dayanamayıp intihar etmişti. Zina iftirası atmak da büyük günahtır.

Aylar süren gözlemlerimle bu günahkârları bulmuştum. Haftalar süren uğraşlar sonucu hepsini bu eve getirdim. Bodrumdaki kafeslere yerleştirdim. Ağızlarını bağladım. Ölmemeleri için günde bir kez sırayla yemek yediriyordum. Bu böyle sürdü ta ki son hedefimi getirene kadar.

Onları nasıl öldürüp ortadan kaldırdığımı anlatmayacağım. Çünkü düzen koruyucuları beni halka doğru anlatmadı. Kimi neden öldürdüğümü yazdığım mektuplarım sümen altı edildi.

Arındırdıklarımın arkasından sadece bir avuç insan ağladı. Ama kat kat fazla insan sevindi.

Yine de halk vermek istediğim mesajdan mahrum kaldı. Belki de bu yüzden insanlar artık daha saygısız, daha kibirli ve hayvan gibiler. İşte bu yüzden bir yemin ettim. Sadece büyük günahlar için değil, her bir günah için kurbanlar bulacaktım. Buldum da…

Bu sefer toplu halde değil teker teker arındıracağım. Ve mesajımı halka mektuplarla değil, kelime kelime vereceğim. Arınma başlasın!


BAZI TABUTLAR GÖKYÜZÜNE GÖMÜLÜR

DURSALİYE ŞAHAN

Neden hep çatı katlarında oturuyorsun diyorlar. Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Bildiğim tek şey, tavanı alçak, toprak yerine gökyüzüne gömülmüş bir tabutu andıran, o daracık çatı katlarını seviyor olmam. Bu anlaşılmaz tercihim geçmişimle ilintili olabilirmiş. Geçmiş… Hangi geçmiş? Yoksa otuz yıl önceki unutamadığım o talihsiz olay mı?

Sadece suçu işleyen mi suçludur? Ya tanık olduğu halde engellemeyen veya failleri görmezden gelen ve dolayısıyla suçu saklayan…

Dün onlardan biriyle karşılaştım. Tanıdı beni. Boynumdaki denizci fuları hâlâ aynıymış.

“Mesleğe başladığımda rahmetli babam hediye etmişti,” dedim.

Bankada şube müdürü olmuş. İkinci evliliğini yapmış. İki de çocuğu varmış. O kadar çok şey anlattı ki, uzun uzun ülkenin niye düzelemeyeceğinden filan bahsetti.

O meşum suça hiç değinmedi.

Üç arkadaştılar. İkisi on üç, biri on iki yaşındaydı. Arka sırada oturan Vanlı çocuğu hedef almışlardı. Oğlan taşradan yeni gelmişti. Aksanıyla başlayıp kilosuyla devam ettiler. Şişko Kekeç lakabını üzerine mühürlemişlerdi.

Müdür yardımcısı, müdahale etmemek gerek deyince kendi hallerine bırakmıştım. Çok geçmeden Şişko Kekeç’in yanına Kokarca da eklenmişti. Hâlâ ne zaman aklıma gelse içim sızlar. Bir öğretmen öğrencisi o haldeyken nasıl müdahale etmez? Aslında en büyük suçlu bendim.

Sınıfın yarısını sessizce örgütlemişlerdi. Derslerine dört elle sarılmış o masum çocuğu bir anda sınıfın paspası haline getirmişlerdi.

“Kokuyorsun sen.”

“Konuştukların anlaşılmıyor.”

“Bizimle oynama.”

“Benimle konuşma.”

“Koca burnunu her yere sokma.”

O sessizleştikçe şiddeti artırdılar. Dün karşılaştığımız banka şube müdürü sınıfa girerken oğlana çelme takmış, boylu boyunca yere uzatmıştı. Ön dişlerinden biri kırılmıştı. Sınıfa girdiğimde etrafında çember olmuş gülüyorlardı.

İntihar haberi geldiğinde mideme bıçak gibi bir ağrı girmiş, bir daha da gitmemişti. Geride buruşuk bir kâğıt üzerinde bıraktığı o tek cümlelik not:

“Ölümümden kimse sorumlu değildir.”

Müdür yardımcısıyla evlerine taziyeye gitmiştik. Annesini hastaneye kaldırmışlar, babası perişan, ablası çırpınarak ağlıyordu.

Dönüş yolunda müdür yardımcısı, “Kim bilir ne derdi vardı?” dedi. Hiç cevap vermedim.

Ertesi gün sınıfa girdiğimde, “Yarın arkadaşınızın cenazesi var,” dedim.

Kimseden çıt çıkmadı. Sesimi biraz daha yükselttim.

“Hepiniz geleceksiniz.”

Müdür, müdür yardımcısı ve öğrenciler otobüse bindik. Mezarlık kalabalıktı. Annesinin ağlamaktan sesi kısılmıştı, babası donmuş gibi tabuta bakıyordu.

Cenaze mezara indirilirken üç arkadaşın yüzüne baktım. O gün ilk kez anladım ki kötüler kötülüklerinin farkında olmuyordu.

Tayinimi isteyip Anadolu’ya geçtim. Tek sınıflı köy okulu bana iyi gelmişti.

“Hocam sizinle karşılaştığıma çok memnun oldum,” dedi banka şube müdürü.

Hafifçe başımı salladım “Hâlâ burnun çok hassas mı?” dedim. Şaşkınlıkla dudaklarını büktü.

“Nasıl yani hocam?”

“Bizim duyamadığımız kokuları duyardın. Unuttun mu?”

Kısa bir süre bakıştık. Hayır, o bakışlarda pişmanlık yoktu. Peki bu adam hangi duygular içindeydi? Ne hissediyordu? Bilmiyorum. Yavaşça kalkıp elimdeki yarım kalmış çayı masaya bırakarak kapıdan çıktım. Suç ortağı olduğumuzun farkında bile değildi.


KURUNTU

EMRE YAZGEÇ

            Eski konağın merdivenlerini çıkarken yüzüm asıktı. Sabahın köründe iki saat yol gelmiştim. İlçe ekiplerine olay yerini dar etmeye niyetliydim. Genç, güleç bir memur isminin Samet samet olduğunu söyleyerek verandada karşıladı beni.

“Hoş geldiniz komiserim.”

Başımı salladım.

Kapıdan girerken,  iğrenerek baktım içeridekilere. Gözüm bir köşede titreyen Asyalı güzele takıldı önce, ardından salonun ortasında sırt üstü uzanan cesede. Çırılçıplak bir erkek, hayli yaşlı ve yağlıydı. Ağzından sızan kan çenesini kızıla boyamış, göğsüne bulaşmıştı. Ellerindeki sarı bulaşık eldivenleri de kana bulanmıştı.

Güzel bakan güzel görürdü. Samet’e gözlerimle kızı işaret ettim.

“Bakıcıymış,” dedi, “Adamı o bulmuş.”

Uzaktan tebessüm ettim, kız başını eğdi.

Samet parmağını cesede doğrulttu, ihtiyarın edep yerini gösterdiğini fark edip elini hızla cebine soktu. “Yakup A,” dedi, “Emekli profesör. Kızıyla yaşıyormuş, kadın tatilde. Bakıcı yakın zamanda işe başlamış, gündüzleri geliyormuş. Adam hastaymış ama kız nesi olduğunu bilmiyor. ‘Sessizdi, tavan arasından inmezdi’ diyor.”

Samet sözünü bitiremeden, bir şeye takıldı gözüm. Koşup cesedin ayakucuna eğildim. Adamın ayakları beceriksizce budanmış, filizlenen patateslere dönmüştü. Bazı parmaklar yerinde yoktu, bıraktıkları boşlukları eski dikiş izleri doldurmuştu. Bakışlarım ellerine kaydı. Kalemimi çıkarıp kanlı eldivenlerin parmaklarına bastırdım, bazıları boştu. Garipsedim, soran gözlerimi kanlı suratına doğrulttum. Ağzının karanlık bir kuyuya döndüğünü o zaman fark ettim. Dişler de yerinde yoktu.

“Lavabodalar,” dedi Samet.

Banyoya gidip kapıdan başımı uzattım. Olay yeri ekibi yerdeki kanlı kerpeteni ve nar taneleri gibi lavaboya saçılmış dişleri fotoğraflıyordu.

“Çatıya çıkalım,” dedim Samet’e. “Kızı al, adamın ilaçlarını da getirin.”

Tavan arası loştu. Küçük pencereden sızan cansız ışık odanın ortasındaki sandalyeyi güçlükle aydınlatıyordu. Lambanın düğmesini buldum. Oda aydınlanınca yere saçılmış kağıtlar ortaya çıktı. Aralarında diz çöktüm. Bazıları daha temiz, okunaklı bir el yazısıyla yazılmıştı; bazılarıysa karmakarışık, belirsiz, sıkışık harflerle doluydu, derin duygusal inişler ve çıkışlar içeriyordu. Korku, nefret, aşk ya da delilik kokuyorlardı. Değerli gibiydiler, delil olarak ya da eser olarak. Elimi ceketimin yenine sokup yazılanlara göz attım.

“Bedenimde olmalı. Her yerde benimleler….

Delilik değil bu, deli olsam onları her yerde duyardım. Başkaları varken konuşmuyorlar…

Artık dilimi tutmayı öğrendim. Nasılsa kimse yardım etmiyor. Ne zaman bir şey desem doğru hastaneye…

Beni görmüyorlar. Deli olsam beni gördüklerini de düşünürüm…

‘Canım tehlikede’ diyorum birkaç parmak ne ki? En iyisi susmak…

Bütün sesler kesildiğinde endişeleniyorlar, beni kışkırtmak için sinir bozucu laflar ediyorlar….

Tek silahım sessizlik. Tavan arasına çıktığımda kuduruyorlar…

…Dişimde olmalı. Şimdiye kadar nasıl anlamadım? Diş tedavimden sonra başladı her şey.

…Kızım dönmeden bu işi halletmeliyim.”

Samet bakıcıyla gelince başımı kağıtlardan kaldırdım. Kız çekinerek elindeki kutuları uzattı.

“Şizofreni ilaçları,” dedim, “Adam paranoyakmış, kendi dişlerini sökmüş. Yaşlıydı, muhtemelen acıyı kaldıramayıp öldü.”

Bakıcının gözleri dehşetle büyüdü. Bozuk Türkçesiyle fısıldadı. “Bilmiyordum.”

“Kızı biliyordur. Babasını tek başına bırakması garip.”

Ürkek gözleri doldu. Sayıklar gibiydi. “Yalnız kalabilirim, evinde uyu demişti.”

Bir süre iyi uyuyamayacaktı. Ayağa kalktım, buradaki işim bitmişti. Gıcırdayan merdivenleri ağır ağır indim. Çıplak ihtiyarı başımla selamladım. Tam konaktan çıkacakken içeriden bir uğultu yükseldi. Merak ettim, dönüp banyodan taşan gölgelerin içine girdim. Olay yerinden biri, tuttuğu cımbızı tepedeki beyaz ışığa uzatıyordu. Etrafındakiler elindekini, tanrının bir lütfuymuş gibi, yarı şaşkın izliyordu. Cımbızın ucundaki bir dişti; kanlı kökünde solgun, kırmızı bir ışık yanıp sönüyordu.


SÜRPRİZ SON!

PINAR CEBECİ

Orhun, ünlü bir polisiye yazarlarıydı. Kitapevlerinde satışta olan on iki kitabı vardı. Bir söyleşi gününde yeni romanına başladığını ve okuyucuyu büyük bir sürprizin beklediğini söylemişti.

Pelin, yazarın hayranlarındandı. Romanlarda polislerin küfürlü konuşmalarını ve özel yaşantılarına dair mahrem ayrıntıların olduğu bölümleri sevmiyordu. El kaldırarak söz istedi.

“Orhun Bey, kitaplarınızı büyük bir keyif ve heyecanla okuyorum. Ama komiser Burak karakteri bazen beni zorluyor. Onun cinsel hayatının detayları okuyucuya ne katıyor? Hormon seviyesini düşürseniz de biz de katile odaklansak daha iyi olmaz mı?”

Katılımcılar arasında gülüşmeler olmuş, yaşlıca bir kadın “Ben bu durumdan çok memnunum. Zira karakterlerin özel yaşantıları romanı onları bizden biriymiş havasına sokuyor,” demişti.

Orhun “Aslında Komiser Burak’la benim de başım dertte. Aklımdakilerle kaleme dökülenler bazen çok farklı oluyor. Bir romanımda hormonlarını düşürdüm. Bir diğerinde felsefe okuttum. Ne yaptıysam çare olmadı. Son kitabımda yine kendi karakterine büründü,” deyip içten bir kahkaha attı.

Pelin, o gün yazarla fotoğraf çektirmiş, sonraki günlerde de sosyal medyadan paylaşımlarını takip etmişti. Yazar hep aynı kafeden fotoğraf paylaşınca, Pelin içindeki sesi dinledi ve kafeye gitti. Fakat yazarı orada göremedi. Yanına gelen garsona “Pardon, Orhun Bey’i tanıyor musunuz?” diye sordu.

 “Hayır. Buranın müdavimi çoktur ama içinde ne yazık ki bir yazar yok.” yanıtını alınca şaşırdı.

“Emin misiniz? Sosyal medyada hep bu kafeyi paylaşıyor.”

“İki yıldır buranın garsonluğunu yapıyorum. Müşterilerimizi tanırım. Belki ortamın güzelliği hoşuna gitmiş ve paylaşmıştır,” diyerek kahveyi bırakıp başka bir masaya yöneldi adam. Pelin duruma pek anlam veremese de kahvesini içip şüphe içinde evine döndü.

Aradan geçen iki ay boyunca yazardan hiçbir paylaşım olmaması Pelin’i iyice meraklandırdı. Orhun’un samimi olduğu diğer yazarların söyleşilerinde yanlarına gidip adam hakkında bilgi edinmeye çalışmış ancak aldığı cevaplar benzer olmuştu. “Yazarken ortadan kaybolur.”

İyi de nereye? Polisiye kitaplarla fazla haşır neşir olan Pelin, bu gizemi çözmeye karar verdi. Yazarın sosyal medyada paylaştığı fotoğraflardan yola çıkarak ondan bir iz aradı. Nihayet Orhun’un evini tespit etti. Adres, Kadıköy, Telalzade sokakta bakımsız, bitişik nizam müstakil evlerden biriydi. Evin kapısını çaldı, açan olmadı. Birkaç yeri kurcaladı. Solmaya yüz tutmuş sardunya saksısının altına baktı. Gözleri ışıdı. Yaşadığı an, okuduğu cinayet romanlarından bir pasajdı sanki. Geceyi bekledi, ortalık kararınca bir hırsız gibi içeri süzüldü. Cep telefonunun feneriyle etrafa baktı. Ev dağınıktı. Kitaplar yere saçılmış, eşyalar dağılmış, masa yan yatmıştı. Çatı katına çıktığında hayatının şokunu yaşadı. O ünlü yazar romanlarını burada mı yazıyordu! Tavandan sarkan örümcek ağları, gitmek için hazırlanmış ama bir türlü yola çıkamamış bavullar, yanıp sönen ampulün altında korku filmlerindeki sahneleri anımsatan boş bir sallanan sandalye ve odanın sessizliğine uyum sağlayan bir gramofon… Kapağı açık kalmış, mürekkebi kurumuş dolmakalemin yanında elle yazılmış kağıtlar gördü. Eğilip okumaya başladı heyecanla. Kağıtlarda kin, öfke ve hesaplaşma vardı. Orhun kalemiyle saldırıya geçmiş, Komiser Burak keskin kelimelerle karşılık vermişti.

“Şimdi seninle yer değiştireceğiz. Bundan sonrasını sen düşün,” diye bitiriyordu yazıyı Komiser Burak. Sayfanın derinliklerinden bir çığlık, pencere kenarındansa bir kahkaha duyar gibi oldu Pelin. Ürperdiğini hissetti.

KÜÇÜREK ÖYKÜLERİNİZİ BEKLİYORUZ

Her sayı yeni bir iz sürerek açıyoruz sayfalarımızı. Kimi zaman karanlık bir sokak lambasının titrek ışığından sızan bir gölge, kimi zaman masum görünen bir eşyanın ardına gizlenmiş bir sessizlik, kimi zamansa sıradan bir bakışın içinde saklanan çarpıcı bir gerçeklik yakalıyoruz. Bir polisiye dergisi için tüm bunlar doğal gibi görünse de, aslında en büyük gerilim her zaman tek bir yerde başlar: Hayal gücünde. Bu yüzden sözü biraz da size bırakıyoruz. Aşağıdaki görsel, belki bir anlık duruş, belki bir bakış, belki de çözülememiş bir olayın ilk ve tek ipucudur. Ama bundan sonrası artık size ait.

Her okuyucumuzun kendi iz sürme biçimi olduğunu biliyoruz. Kimileriniz görseldeki detaylara dikkatle eğilecek, kimileriniz yalnızca atmosferin yoğunluğuna kapılıp zihinlerinde yeni bir dünya kuracak. Bazılarınız cinayet çözecek, bazılarınız kaybolmuş bir objenin peşine düşecek; bazılarınız ise sırlarla dolu bir bilmecenin kapısını aralayacak. Belki de bu görsel sizin için bir suçun başlangıcı değil, sonucudur, kim bilir? Belki de bu görselde gördüğünüz şey, gerçeğin kendisi değil, gerçeği saklayan bir yanılsamadır. Ve siz, tam da bu nedenle, bu resmin söylemediği şeyleri söyleyecek kişi olacaksınız.

Biz de tam olarak bunu istiyoruz: Görsele baktığınızda içinizde beliren ilk kıvılcımı yakalamanızı ve onu kelimelere dönüştürmenizi. Adı üstünde: Küçürek bir öykü. Kısa, ama etkisi uzun; birkaç satır, ama bellekte iz bırakan türden. Çünkü iyi bir polisiye, yalnızca uzun anlatılarla değil, doğru anı yakalayan kısa darbelerle de yazılır. Bir gölge, bir ses, bir dokunuş, bir kesinti, bir şüphe… Hepsi bir araya geldiğinde hikâyenin çerçevesi ortaya çıkar.

Bu yüzden sizden beklentimiz çok net: Bu görselden yola çıkarak en fazla 500 kelimelik bir küçürek suç öyküsü yazmanızı istiyoruz. Öykünüzü mutlaka Word dosyası olarak bize gönderiniz. E-posta üzerine yazmayınız.

Öykünüz mutlaka suçla ilişkili olmalı. İster bir suçun işlendiği anı, ister suçtan hemen önceki gerilimi, isterse olaydan sonra kalan boşluğu anlatın… Seçim sizin. Yeter ki öykünüzün merkezinde bir suçun izi, yankısı ya da gölgesi olsun.

Kelime sınırını belirlememizin nedeni, kısa anlatıda yoğunluğu, keskinliği ve etkiyi yakalamanız için size bir sınır çizmek. Bu sınır yaratıcı gücü baskılamaz; aksine, onu keskinleştirir. Birkaç cümle bile yeterli olabilir; yeter ki anlatmak istediğiniz gerilimi, şaşkınlığı ya da şüpheyi okura geçirebilsin.

Hazırladığınız öyküyü bize ilettiğinizde, en özgün, en çarpıcı, en ustalıkla kurulmuş küçürek suç öykülerini “Küçürek Öyküler” bölümümüzde yayımlayacağız. Belki sizin satırlarınız bir sonraki sayımıza damga vuracak, belki de kalemi elinize almanız yeni bir alışkanlığın, hatta belki yeni bir yazarlık serüveninin ilk adımı olacak. Kim bilir?

Şimdi sıra sizde. Yukarıdaki resimde ne görüyorsunuz? Daha doğrusu, bu resim size hangi suçun hikâyesini fısıldıyor? Bir adım yaklaşın, detaylara bakın, sessizliği dinleyin. Ardından yazmaya başlayın. Küçürek öykülerinizi merakla bekliyoruz.

Öykülerinizi göndereceğiniz son tarih: 1 Temmuz 2026.

2. İZMİR POLİSİYE ŞENLİĞİ

İzmir’de polisiye edebiyat meraklılarını buluşturacak olan 2. İzmir Polisiye Şenliği, 11 Nisan 2026 Cumartesi günü Kültürpark’taki Konak Gençlik Tiyatrosu’nda gerçekleştirilecek. Etkinlik, Kelime Sahaf ve İzmir Dayanışma Akademisi’nin iş birliğiyle düzenleniyor. Polisiye yazarları ile okurlarını buluşturacak etkinlik, söyleşi ve sunumlarla ülkemizde ve dünyada polisiye anlatının izini sürmeyi hedefliyor.

Etkinlik programı:

11.00-11.30 Açış Konuşması: “Şiddeti Sıradanlaştırmakla Sorgulamak Arasında Polisiye Edebiyat” Gülce Başer

11.30-12.00 Söyleşi: “Polisiyenin Tiyatroya Uyarlanması ve Polisiye Oyun Yazmak” Umut Şeddadi / Gamze Yayık

12.15-12.35 Sunum: “Akdeniz Kara Romanı İçinde İtalya Polisiyesi: Kısa Bir Giriş” Aydın Arı

13.30-13.50 Sunum: “Yüksek Edebiyatın ve Akademinin Polisiyeye Bakışı” Nalan Arman

14.05-14.35 Söyleşi: “Suçun Edebiyatı” Alper Kaya / Özlem Arı

14.50-15.10 Sunum: “Polisiye Dedektiflerinin Etik Sorumluluğu” Önce Lale

15.40-16.10 Söyleşi: “Türkiye’de Dergicilik ve Dergiciliğin Polisiye Edebiyata Katkısı” Gamze Yayık / Alper Kaya

16.25-16.55 Söyleşi: “Şüphe, Bakış ve Hakikat: Polisiye Anlatının Sinemadaki Dili” Melis Ezgi Yaman / Suphi Varım

17.20-17.50 Söyleşi: “İlk Roman ve Polisiye Edebiyat Üzerine” Umut Kaygısız / Gamze Yayık

17.50-18.20 Kapanış Konuşması: “Kentin Polisiyesini Yazmak” Suphi Varım

18.30 Kokteyl ve Kapanış

Etkinlik ücretsiz olup tüm polisiye severler davetlidir.

JO NESBØ: ON PARMAĞINDA KAÇ MARİFET OLAN ADAM

Hary Hole isimli polis kahramanı için 2003 yılında yazdığı The Devil’s Star, Şeytan Yıldızı romanından Netflix’e uyarlanan Detective Hole dizisiyle gündeme oturan Norveçli yazar Jo Nesbø’yu tanıyalım mı?

Nesbø, yazar, ekonomist ve futbolcudur. Norveçli müzik grubu Di Derre’nin vokalisti, gitaristi ve şarkı yazarıdır. Dedektif Harry Hole tiplemesinin de yaratıcısıdır. 2014 itibariyle Norveç’te 3 milyon satan kitapları, 2021 yılına kadar dünya çapında 50’den fazla dile çevrilmiş, 50 milyon adetten fazla satmış bir korku-gizem-polisiye yazarından bahsediyorum. Ne mutlu bana ki bu 50 milyon kitabın 11 tanesi benim kitaplığımda yer almakta.

FOTOĞRAF: Kiko Huesca/EPA

Beş parmağında pek çok marifet olan bir adam Jo Nesbø. 29 Mart 1960 Oslo doğumlu. Üstelik hâlâ yakışıklı. Peki bunları neden anlatıyorum? Çünkü ben romanlarını her okuyuşumda Harry Hole’e âşık oluyorum. Allah’tan bu hissim kitabı bitirince geçiyor! Onun sarsak, beceriksiz, hayatın sillesini yemiş, mutsuz, alkolik ama hayatta kalmak için de bir o kadar çabalayan karakterinin başına gelenleri okumak bana heyecan veriyor. Çünkü her şeye muktedirmiş gibi davranan ve insanlara yüksekten bakan karakterler değil de Harry Hole gibi özel hayatında işler yolunda gitmezken, polislik kariyerini bu mesleğe olan inancı ve topluma olan borcu yüzünden yapmaya devam edebilen polis karakterler benim gözümde daha bir kıymetli. J.K. Rowling’in Robert Galbraith mahlasını kullanarak yazdığı polisiye romandan uyarlanan dizideki Dedektif C.B. Strike karakteri gibi örneğin. Kendileri mükemmel olmayınca suçlulara farklı bir açıdan bakan, böylece onlara daha rahat yaklaşacağını bilen, aklını kibrinden öne koyan insanlar. Harry Hole’un hikâyelerini aydınlatan kısım bu sanırım.

Dedektif Dergi’nin 30 sayısı boyunca sürüp sona eren Tilda ve Diğerleri hikayemin “Kedi Basti Kanser, Tilda ise Aşık Oldu” isimli 11. bölümünde Harry Hole’u misafir etmiş ve kendi kahramanım Dedektif Tilda ile bu ödünç anti-kahramana kısa ama tutku dolu bir ilişki yaşatmıştım. 

“Harry Hole iflah olmaz bir alkolik, görev ve sorumluluk açısından berbat bir polis ama gözlem ve muhakeme yeteneği bakımından müthiş bir dedektifti. Bu kadar kötü huyu olmasına ve kanun adamı statüsündeyken bile kuralları çiğneyerek çalışmasına rağmen Norveç Polis Teşkilatı’ndan atılmamasının sebebi bu gözlem ve muhakeme yeteneğiydi. Bir işten veya bir ortamdan çok çabuk sıkılıyor, eğer onu tatmin etmeyecek cevaplar aldıysa şiddete başvurabiliyor, çözümsüz kaldığını hissettiği anlarda hacim olarak %50’dan az alkol içermeyen herhangi bir şişeyi dibini görene kadar kafasına dikebiliyordu.

Tilda, Harry’yi Oslo’ya kalkacak uçağı için yolcu etmek ve uçağa bindiğinden emin olmak için havalimanına gelmişti. Efsane dedektif, daha önce kendi de bunu denemiş, uçağı bilerek kaçırarak soluğu tekrar Tilda’nın yanında almıştı. Âşık olmak güzeldi ama ikisinin de görev ve sorumlulukları dağ gibi yığılmış onları bekliyordu. Harry bunlardan alkol şişelerine sığınarak kaçabilmeyi başarıyordu. Tilda’ya gelince henüz gelecekte ne yapacağına karar verme aşamasındaydı, sorumluluklarını boşlayamazdı.

‘Bana aşık mısın?’ Sesini biraz alçaltarak sormuştu soruyu Tilda. Saçını elindeki lastikle toplarken dikkatlice Harry’ye baktı. Harry hislerini dinledi. ‘Şu anda değil.’ Tilda güldü, yüzü şaşkın bir hal aldı. ‘Şu anda değil mi? O ne demek?’ ‘Şu anda ayrılıyor olduğumuz için ruhumun o kısmı kapalı kalacak demek.’ Tilda başını iki yana salladı. ‘Sen arızalı birisin Hole.’ (Bu paragraf Jo Nesbø’nun Leopar isimli kitabının 439. sayfasındaki diyalogdan uyarlanmıştır.)

Harry’yi yolcu ederken arkasından bağırdı:

You’re an asshole Harry Hole. But I think I loved you- Sen bir pisliksin Harry Hole ama sanırım seni sevdim.”

***

Jo Nesbø’nun kişisel web sitesindeki otobiyografisine kısaltılmış bir çeviriyle göz atalım:

“Çok kitap okunan ve hikâyeler anlatılan bir aileden geliyorum. Yedi yaşındayken bir gün kitaplıktan Sineklerin Tanrısı’nı alıp babamdan bana okumasını istedim. Sanırım kitaptan çok kitap kapağındaki bir mızrağın ucunda ağzından ve gözünden kanlar akan domuz kafası ilgimi çekmişti. Babam hikâyeyi okudu ve ben bu hikâyeyi daha ilginç yazabilirdim diye düşündüm.

Ama o zamanlar en büyük tutkum futboldu. 17 yaşında doğduğum şehir olan Molde’de prömiyer ligdeki bir takımda oynadım. İngiltere’nin Tottenham takımına gitmeye hazırlanıyordum ki çapraz bağlarım koptu. Okula devam etmedim ve orduya katıldım. Oradaki üç yılım boyunca liseyi dışarıdan bitirdim, Hamsun ve Hemingway’le tanıştım. Sonra Bergen’de prestijli bir okul olan School of Economics and Bussiness Administration’a kaydoldum.

Bir gün kafeteryada otururken tanımadığım bir öğrenci gelip gitar çaldığımı duyduğunu söyledi. Aslında sadece üç akor biliyordum. Birlikte bir müzik grubu kurarak gürültülü türden elektronik bir müzik yapmaya başladık. Vokalistlerin hepsi kısa sürede ayrılınca kendimi mikrofonun önünde buldum. Sonra şarkıları da ben yazmaya başladım. Ama bu grupla çok ileri gidemedik. Üniversite bitince Oslo’da finans sektöründe çalışmaya başladım. Bir gece tanıdık bir caz bas gitaristi şarkılarımdan birkaçını dinledi. Hemen ertesi gün onunla Di Derre (‘Şu Çocuklar’ diye çevirebiliriz) grubunu kurduk. Bir yıl sonra ilk konser turumuza çıkmıştık bile. İkinci albümümüz Norveç’te en çok satan albüm oldu. Birdenbire bir pop yıldızı olmuştum.

Di Derre Müzik Grubu/

Müziği hobiden iş haline getirdikten sonra hayatlarına çok fazla müdahale eden bu talepkâr sektör yüzünden çoğu müzisyenin başına neler geldiğini görüyordum. O yüzden finans sektöründe çalışmayı bırakmadım. Grup olarak konserlerimiz ve albümlerimiz de tam gaz devam etti. Norveç’in en büyük borsa brokerliği firmasında işe girince haddinden fazla çalışmaya başladım. İş ve müzik derken hayatta her şeyden nefret etmeye başladım. İş yerimden altı ay izin istedim ve Avustralya’ya giden bir uçağa atladım. Amacım Norveç’ten en uzak yere gitmekti. Ama laptopumu yanıma almıştım.

Bilgisayarı yanıma almamın nedeni, bir yayınevinin, grup ile konser turları için yollarda olmanın nasıl bir duygu olduğunu yazmamı istemesiydi. Birden, bundan daha başka bir şeyler yazabileceğimi ama bunun sadece an meselesi olduğunu hissettim. Norveçli yazar Aksel Sandemose’nin dediği gibi yazmaya değecek iki şey vardı: cinayet ve aşk.

Oslo’dan Sydney’e uçakla otuz saat süren yolculukta kafamda bir hikâye oluşmuştu. O yolculuktan sonra otele vardım. Jetlag oldum ve Harry adında bir adamın Sydney havalimanına inişini, jetlag oluşunu ve benim kaldığım otelde kalışını yazdım.

Avusturalya’dan döndüğümde ilk Harry Hole romanım olan Yarasa neredeyse tamamdı. Roman taslağını mahlasla bir yayınevine gönderdim. Finans dünyasındaki işime döndüğüm ilk gün baktım ki, bir evim var, harika bir müzik grubum var ve hiç borcum yok. Babam hep II. Dünya Savaşı’ndan kalma hikayelerini yazmak isterdi ve yazamadan ölmüştü. Ben de onun gibi olmak istemedim. Ve o gün istifa ettim. Artık yazmak ve hayatımı yaşamak istiyordum. Yayınevinden telefon gelip de görüşmeye gittiğimde bana neden kendi ismimle değil de mahlas kullanarak yazdığımı sordular. Ben de Di Derre isimli meşhur müzik rubunun solisti ve gitaristi olarak tanındığım için böyle yaptığımı söyledim. Müzik grubumu ve şarkılarımı bilemediler. Böylece ilk romanım ‘Yarasa’ 1997 yılında kendi adımla basıldı. Kitap çıktıktan sonra bir pop müzik şarkıcısı polisiye roman yazmaya kalkmış diyecekler diye bekledim ama aksine eleştirmenler romana odaklandılar ve güzel eleştiriler aldım.

Yarasa 1997 Riverton En İyi Norveç Suç Romanı ödülünü aldı. Sonra Harry Hole romanları birbirini izledi.

2009’da bir Harry Hole vakfı kurarak Headhunters- Kafa Avcıları kitabımın tüm gelirlerini bu vakfa bağışlamaya karar verdim. Bu vakıf her yıl bir Saygın Adam veya Saygın Kadın ödülü ile bir kişi ya da kuruluşa burs veriyor. Dünya çapında eğitim amaçlı başarılı çalışmalar yapanlar bir komite tarafından değerlendiriliyor.”

***

jonesbo.com’da Harry Hole ile ilgili bir biyografi sayfası da var. Kurgu bir karakter de olsa üzerine 11 defa hem de pek çok ülkede bestseller olmuş roman yazılınca hem yazara eski bir arkadaşını yazıyormuş hem de okura çok tanıdık birini okuyormuş hissini verdiği kesin. Harry’nin biyografisine bir göz atalım:

Harry Hole hikayeleri genel olarak Oslo’da geçer ama Avustralya ve Tayland’a kadar uzanır. Bu da hikayelere uluslararası bir boyut kazandırır. Harry bir anti-kahramandır. Kendisi imkânsız bir karakter olmakla beraber onu beğenmemek imkansızdır. Amirlerine göre Harry, Oslo Polis Teşkilatı’ndaki en iyi dedektiftir ama aynı zamanda çok berbat bir kamu çalışanıdır. Sıkı bir içki içici olduğu ve her türlü otoriteye karşı durduğu için adaleti kendi yöntemlerince sağlamayı adet edinmiştir. Teşkilattan uzaklaştırma aldığı ve amirlerince baş ağrısı olarak nitelendirildiği zamanlarda bile Hole, kendi meslektaşlarınca polislik yetenekleri için saygı görmüştür.

Kızılgerdan macerasında hayatına giren ve bekar bir anne olan Rakel’le olan ilişkisi oldukça çalkantılıdır. Tam anlamıyla birlikte olamadıkları gibi ayrı da kalamamaları işleri daha karmaşık hale getirmektedir. Harry, Rakel’in oğlu Oleg’le de sıkı bir ilişki kurmuş ve onun için sert bir baba figürü olmuştur. Harry’nin Down sendromlu kız kardeşi Sis de Oleg gibi Harry’nin hayatını renklendirmektedir. Ta ki en sevdiği votka olan bir şişe Jim Beam bu renklendirme işini devralana kadar.

Harry Hole, uzun boylu, atletik, sarı saçlı, beyaz tenli, büyük burunlu, mavi gözlü bir adamdır. Ağzı ve dudakları kadınların dikkatini çekecek kadar güzeldir.

Polis koleji ve hukuk mezunu olması Harry’yi polis teşkilatında ortalamanın üzerine çıkarmaktadır.

***

Yazar, Polis isimli romanını 2013’te yayınlamış. Bu romanın tanıtım partisi için Oslo’daki en büyük kulüp tutulmuş: Rockefeller. Partide sevdiği bazı şarkıcılar sahne almış. En son bir Di Derre hiti olan şarkı çalınca dayanamayıp sahneye fırlamış ve o söylemiş. 

“Şarkının ortasında bir gitar solo vardı. Soluma göz attım. Knut, orada, olması gereken yerde yoktu, gitar çalmıyordu,” diye anlatmaya devam ediyor. Ve hikâye gibi başlayıp hikâye gibi anlattığı otobiyografisinin sonunu 2013’te vefat eden kardeşi için şöyle bitiriyor;

“Polis romanımı Knut Nesbø’ya ithaf ediyorum. Futbolcu. Gitarist. Dost. Kardeş.”

***

Yazarın Eserleri / Harry Hole Serisi:

 The Bat, Yarasa 1997

Cockroaches, Hamamböcekleri 1998

The Redbreast, Kızılgerdan 2000

Nemesis, Nemesis 2002

The Devil’s Star, Şeytan Yıldızı 2003

The Redeemer, Kurtarıcı 2005

The Snowman, Kardan Adam 2007

The Leopard, Leopar 2009

Phantom, Hayalet 2011

Police, Polis 2017

Knife, Bıçak 2019

Killing Moon, Kanlı Ay (2023

Olav Johansen serisi:

Blood on Snow 2015

Midnight Sun 2015

Doctor Proctor serisi:

Doctor Proctor’s Fart Powder, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu (2010)

Doctor Proctor’s Fart Powder: Bubble in the Bathtub, Doctor Proctor’un Osuruk Tozu: Küvette Köpük (2011)

Doctor Proctor’s Fart Powder: Who Cut the Cheese, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu: Peyniri kim kesti? (2012)

Doctor Proctor’s Fart Powder: The Great Gold Robbery, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu: Büyük Altın Soygunu (2014)

Doctor Proctor’s Fart Powder: Silent (but Deadly) Night, Doktor Proctor’un Osuruk Tozu: Sessiz (Ama Ölümcül) Gece (2018)

The Kingdom romanları:

The Kingdom (2020)

Blood Ties (2024)

Bağımsız kitapları:

The White Otel 2007

Headhunters 2008

The Son 2014

Macbeth ve Shakespeare Yeniden 2018

Rat Island and Other Stories (2021)

The Night House (2023)

Wolf Hour (2025)

Film/Dizi:

Jackpot 2011, film.

Hodejegerne Jo Nesbø’s Headhounters, Kafa Avcıları 2011, film.

Okkupert, Occupied, 24 bölümlük dizi,2015-2020

The Snowman, film, 2017

Detective Hole, 2026, The Devil’s Star, Şeytan Yıldızı (2003) kitabından uyarlanan 9 bölümlük Netflix dizisi.

EDİTÖRÜN MASASINDAN

Değerli polisiye severler,

Dedektif Dergi’nin 61. sayısıyla, suçun, gizemin ve adaletin izini sürdüğümüz soluk kesici bir yolculuğa bir kez daha çıkıyoruz. Bu sayımızda, “İşte polisiye dediğin böyle olur” dedirten eserlerden suçun teknik ve bilimsel yönlerine uzanan zengin bir içerik sizleri bekliyor.

Öykü sayfalarımızda bu ay, farklı coğrafyalara ve insan zihninin karanlık dehlizlerine doğru sürükleyici bir keşfe çıkacaksınız. Murat Yüksel’in “Aksak Timur – Tavşan Kanı” adlı eserinde, emekli bir başkomiserin bir “intihar” vakasına dair derin şüphelerine ortak oluyoruz. Tuğba Turan, “Başkomiser Çakır ve Olağanüstü Şüpheliler” öyküsünde hayvanların başrolde olduğu, gümrük kapılarından limanlara uzanan sıra dışı bir kaçakçılık operasyonunu anlatıyor. Tahir Gençtürk’ün “Fermuar” adlı öyküsü ise ihanet ve intikamın soğuk yüzünü, trajik bir operasyon ve beş yıllık bir hesaplaşma üzerinden gözler önüne seriyor.

Klasik muamma tutkunları için Edward Hoch’un kaleme aldığı, Gencoy Sümer’in çevirdiği “Sekizgen Oda Vakası”, Dr. Sam Hawthorne’un anlatımıyla kilitli oda cinayetinin ustaca çözümünü sunuyor. Ali Hulki Cihan, “Moda’da Cinayet”te avukat Teoman’ın Kadıköy sokaklarında işlenen bir cinayeti titizlikle aydınlatma sürecini aktarırken; Furkan Kılıç, “Nizam” adlı öyküsünde bir katilin ürpertici derecede düzenli rutinine odaklanıyor. Gamze Yayık, “Kıyıdaki Düşman”da bir tatil beldesinde geçen gizemli bir hırsızlık olayını ele alırken, Yeşim Yörük “Misk-i Amber” adlı psikolojik gerilim öyküsünde koku takıntılı bir seri katilin yarattığı dehşeti çarpıcı bir dille anlatıyor.

Polisiye tarihine uzandığımızda, Dinçer Batırbek’in Danyal Peygamber’in “Suzan” ve “Baal” vakalarındaki dedektiflik yönünü analiz ettiği dikkat çekici bir inceleme sizleri bekliyor. Ayrıca bu sayımızdaki “Çifte Dul” bulmacasıyla, Nihat Erden cinayetinin karmaşık ipuçlarını takip ederek katili bulmaya davetlisiniz.

“Suçun Mutfağı” köşemizde ise bu ay, polisiye edebiyatımızın önemli kalemlerinden Ayşe Erbulak’ı ağırlıyoruz. Erbulak, romanlarında gerçek mekân kullanımına verdiği önemi, katilini en baştan belirleme yaklaşımını ve polisiye okumanın zihinsel bir çaba gerektirdiğini samimi bir dille paylaşıyor.

Bu sayıda yazarlarımıza yönelttiğimiz “Keşke bunu ben yazsaydım…” sorusu da oldukça ilgi çekici yanıtlar doğurdu. Ahmet Ümit’ten Agatha Christie’ye, Stephen King’den Orhan Pamuk’a uzanan geniş bir yelpazede, usta işi eserleri yazarlarımızın gözünden yeniden keşfedeceksiniz.

Kuramsal bölümde ise polisiye edebiyatın köklü tartışmalarından birine odaklanıyoruz. Gencoy Sümer, Raymond Chandler’ın “Altın Çağ” polisiyesine yönelttiği “yapaylık” eleştirilerini kriminolojik veriler ışığında yeniden değerlendiriyor ve suçun yalnızca karanlık sokaklarda değil, kimi zaman en beklenmedik yerlerde karşımıza çıkabileceğini hatırlatıyor. Polisiye Atölyesi köşemizde ipuçlarının okuru yanıltmak için değil, doğru zamanda şaşırtmak için nasıl kullanılabileceğini incelerken; Emel Aslan’ın hazırladığı “Suçun Sıra Dışı Yöntemleri” köşesinde manipülasyon temelli suçlara odaklanıyoruz.

Teknik ve bilimsel bölümlerimizde ise çarpıcı gerçeklerle karşılaşacaksınız. “Otopsi Odası”nda, otopsi sırasında dirilme vakalarının tıbbi arka planını; “yalancı ölüm” ve “Lazarus Fenomeni” gibi kavramlar üzerinden ele alıyoruz. “Dedektifin Sözlüğü”nde ise parmak izi, DNA ve balistik gibi kriminalistik unsurların soruşturmalar üzerindeki belirleyici etkisini inceliyoruz.

Ekran ve kitaplık rehberimizde, Slow Horses dizisinin sıra dışı dünyasından Agatha Christie uyarlamalarına ve gerçek suç tarihinin sarsıcı örneklerinden Leopold & Loeb vakasına kadar geniş bir içerik sizleri bekliyor. Ayrıca Tuğba Turan ve Burak Akgüç ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportajları da bu sayımızda bulabilirsiniz.

Bu sayıdan itibaren okurlarımıza da özel bir alan açıyoruz: Küçürek Öyküler. Her sayıda farklı bir temayla sizlerden gelecek kısa öykülere sayfalarımızda yer vereceğiz.

Özenle hazırladığımız bu sayımızda, suçun teorisinden pratiğine uzanan pek çok konuyu keyifle okuyacağınızı umuyoruz.

İpuçlarını takip edin, polisiye ile kalın.

POLİSİYE EDEBİYAT ÖDÜLLERİ: KİM SEÇİYOR, NEYE GÖRE SEÇİYOR?

Polisiyenin, insanların en karanlık taraflarını anlatan, suçun doğasını didikleyen adaletin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren tuhaf bir tür olduğunu hep söyleriz.  Söyleriz söylemesine de iş ödüllere geldiğinde aynı türün, garip bir şekilde uslu, sessiz ve kabul edilmiş bir alana dönüştüğünü fark etmeyiz. Fark etsek de pek sorgulamayız. Bir kitap ödül alır ve biz otomatik olarak “Demek ki en iyisi buymuş,” diye düşünürüz.

Gerçekten öyle mi peki? Bir kitap ödül almışsa bu onun gerçekten iyi olduğu anlamına mı gelir?

Türkiye’de verilen polisiye ödülleri söz konusu olduğunda, bu sorunun cevabı çoğu zaman düşündüğümüz kadar masum değil. Çünkü ödül dediğimiz şey, ideal olarak estetik ölçütlerin, yeniliğin ve edebi gücün bir sonucu olmalı. Oysa ülkemiz pratiğinde çoğu zaman ilişkilerin, eğilimlerin ve hatta kimi zaman ideolojik hizalanmaların bir çıktısı olabiliyor. Aynı isimlerin sürekli jüri koltuklarında oturduğu, aynı çevrelerin birbirini beslediği bir sistemde, en iyinin gerçekten “en iyi” olup olmadığını sorgulamamak saflık değilse nedir?

Türkiye’de polisiye olsun olmasın bir romanın ödül almış olması, çoğu zaman o kitabın güçlü bir metin olmasından çok, yazarının doğru zamanda doğru yerde bulunmuş olmasının sonucudur. Yayın dünyasının dar çevresi içinde dönen görünmez ağlar, eleştirinin yerini çoğu zaman nezaketin aldığı bir atmosfer yaratır. Kimse kimseyi kırmak, güçlü bir ismin karşısına dikilmek istemez. Böyle bir ortamda ödüller, risk alan, rahatsız eden, sınırları zorlayan metinlere değil; daha uyumlu, daha kabul edilebilir metinlere ve daha tanıdık isimlere gider.

Üstelik polisiye gibi zaten uzun süre ikinci sınıf edebiyat olarak görülmüş bir tür söz konusu olduğunda, ödül mekanizması çoğu zaman türü gerçekten ileriye taşıyan romanları değil, türü evcilleştiren, onu ana akıma daha zararsız biçimde sunan eserleri ödüllendirir. Yani suçun karanlığını gerçekten kurcalayandan çok, onu estetik bir mesafeye alarak sterilize eden metinler öne çıkar. Bu da polisiyenin doğasına neredeyse ters bir durumdur.

Dönüp dünyaya baktığımızda ise tablo, en azından belirli ölçülerde bizden farklı. Elbette uluslararası ödüller de tamamen kusursuz değil; onlar da politik, kültürel ve ekonomik etkilerden bağımsız sayılmazlar. Ancak aradaki temel fark, kurumsallaşma ve şeffaflık düzeyinde ortaya çıkıyor.

Bunu en başta jürilerin yapısında görmekteyiz. Edgar, CWA gibi ödüllerde jüri üyeleri tek tip insanlardan oluşmaz. Aynı masada bir yazar, bir eleştirmen, bir akademisyen ve bir kitapçı oturur. Biri metnin tekniğine bakar, biri tarihsel bağlamına, biri okur üzerindeki etkisine, diğeri ise kitabın gerçekten satıp satmayacağına. Bu insanlar çoğu zaman aynı fikirde olmazlar. Tartışırlar, itiraz ederler. Sonunda çıkan karar, bir kişinin zevki değil, bir sürecin sonucudur. Bu durum, tek bir estetik anlayışın baskın hale gelmesini zorlaştırır. Ayrıca bu ödüller, sadece belirli bir çevrenin değil, küresel bir okur ve eleştirmen kitlesinin dikkatine açık olduğu için, verdikleri kararlar daha yoğun bir denetime tabidir.

Bir romanın Edgar veya CWA gibi bir ödülü kazanması, onu otomatik olarak “kusursuz” yapmaz; ancak o kitabın farklı bağlamlarda, farklı okuma biçimleriyle sınandığını gösterir. Yani o metin, sadece dar bir çevrenin değil, daha geniş bir eleştirel alanın içinden geçmiştir. Bu da okur adına güven duygusunu artırır.

Bu ödüller sadece bir plaket vermez; listelerine girmeyi başaran romanların bile kaderini değiştirir. Onların görünür hale gelmelerini sağlar. Bu kitaplar yeniden basılır, başka dillere çevrilirler. Yani ödül, bir son değil, açıkça bir başlangıçtır.

Bunun sebebi de ödülün büyük olması değildir. Asıl mesele, o ödülün nasıl verildiğidir.

Tekrar bize dönersek…

Bizde de polisiye ödülleri var. Ama açık konuşmak gerekirse, bu ödüllerin büyük kısmı polisiye edebiyatın da, kazanan kitabın da kaderini değiştirmiyor. Bir kitap ödül alıyor, peki sonra ne oluyor? Okur gerçekten o kitaba yöneliyor mu? Satışlar artıyor mu? Yayınevi kitabı yeniden konumlandırıyor mu? Yazarın önü açılıyor mu?

Çoğu zaman hayır.

Ödül birkaç gün konuşuluyor, sosyal medyada dolaşıyor, sonra kayboluyor. Kitap yine aynı rafta kalıyor, yazar yine aynı çevrenin içinde dönmeye devam ediyor. Ödül, yazarı yukarı taşıyan bir araç olmaktan çok, kısa süreli bir görünürlük anına dönüşüyor.

İşin ironik tarafı şu: Polisiye edebiyatın özü şüphedir. Sorgulamaktır. Görünenin arkasına bakmaktır. Ama iş ödüllere gelince bu refleksi kaybediyoruz. Oysa tam da burada sormamız gerekir: Bu kitap neden seçildi? Kim seçti? Hangi ölçüye göre seçti? Çünkü ödül dediğimiz şey, mutlak bir doğru değildir. Bir tercihtir. Ve o tercihin değeri, onu oluşturan yapının gücüyle ölçülür.

Dışarıda bu yapı çalışıyor. Ödül, yazarı büyütüyor. Kitabı dolaşıma sokuyor. Okura ulaştırıyor. Bir adaylık bile çok şey ifade ediyor.

Bizde ise ödül veriliyor… ama etkisi yok.

Gerçek bir ödül, sadece “iyi”yi seçmez. Onu görünür kılar. Ve görünmeyen bir ödül… Aslında hiç verilmemiş demektir.

BURAK AKGÜÇ’LE POLİSİYE EDEBİYAT VE TALİHSİZ BİR HADİSE ROMANI HAKKINDA KONUŞTUK

Burak Bey, sizi Dedektif sayfalarında ağırlamaktan mutluluk duyuyorum. Sizinle yolumuz bir yarışma vesilesiyle üçüncü Cemil Arıkan macerasında kesişti. Ödülünüzü tebrik ediyor kendi adıma sizi okumakta gecikmemi “talihsiz bir hadise” olarak addediyorum.

Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi okuduktan sonra uzun süre bankacılık yapmış ve emekli olmuş biri neden edebiyat dünyasına girmeye karar verdi?

Gençliğimden beri edebiyat ve sinemaya meraklıydım. 1987 yılında antik tarih ve arkeoloji üzerine bir kitabı Türkçeye çevirdim. Cem Yayınları tarafından Karia ismiyle basıldı. Çalışma hayatım boyunca bu merakım devam etti. Bankada tanıştığım Erol Üyepazarcı’nın polisiye edebiyat üzerine yazdığı, Korkmayınız, Mister Sherlock Holmes! kitabı ve onunla yaptığım konuşmaların da üzerimde etkisi olmuştur. 

Bankacılığımın son iki yılında, Amerika’da yerleşik kuruluşların senaryo ve roman yazma üzerine düzenlediği çevrimiçi seminerlere katıldım. Bu konuda ortak çalışmalar yaptım. Oldukça keyifliydi.

En nihayetinde, çalışma hayatında bir beş yıl daha kalmak veya edebiyat alanında ilerlemek arasında tercihimi ikinciden yana kullandım. Bugün, verdiğim kararın isabetli olduğunu düşünüyorum.

Cemil Arıkan başka meşguliyetler sonrası kendini kitapların huzurlu dünyasına atarak dinlenmeyi umuyor, fakat hayat karşısına türlü muammalar çıkarıyor. Yer İstanbul, sene 1941 olunca ortam karışmaya ve maceraya oldukça müsait. Cemil Arıkan’ın zihninizde ilk doğduğu ana gitmek ve düşünceden kâğıda aktarım yolculuğunu sizden dinlemek isterim.

İkinci Dünya Savaşı öteden beri ilgi duyduğum bir konuydu. İçinde yaşadığımız düzenin temeli, neredeyse bütün kurum ve kuruluşlarıyla savaş ve sonrasında tesis edilmiş. Bu konuda epeyce kitap okudum, film ve belgesel seyrettim, bugün de bunlara devam etmekteyim.

Ancak beni yazmaya iten doküman, Barry Rubin’in İstanbul Entrikaları (Istanbul Intrigues) adlı belgesel çalışması oldu. Savaşın hemen öncesi ile bitişinden sonrasını ele alan kitap bu dönemde İstanbul’da yaşananları anlatıyor.

O yıllarda pek çok ilginç unsur şehirde bir araya gelmiş. İngiliz, Alman, Rus casuslar ve istihbarat elemanları; Avrupa’dan kaçmaya çalışan zengin mülteciler; Türkiye’yi kendi taraflarında savaşa sokmaya çalışan politikacılar ve İstanbul’un zengin kültürel mozaiği. Sonuçta bu geniş yelpaze içinden çok sayıda ilginç öykü çıkmış.

Cemil Arıkan hem askeri geçmişi hem de sahaflıktan dolayı edebi kimliği olan biri. Hayatıyla ilgili radikal kararlar alabilme ve kendini sürekli sorgulama özellikleriyle birlikte bu dönem öyküleri içinde pek çok fonksiyon üstlenebilecek bir karakter haline geldi.

Dönem polisiyesi yazmak, her ne kadar keyifli olsa da maddi hatalar yapmaya elverişli, riskli bir çalışma alanı. Fazladan araştırma ve gayret istediğinden yazarı zorladığını, kurgunun dışında tarihi gerçekliklere dayandırılması gerektiğinden yorucu bir okuma süreci gerektirdiğini düşünüyorum. Bize kitaplarınızı tasarlama aşamasında yaptığınız çalışmalar ve okuma alışkanlıklarınızdan bahseder misiniz?

Tecrübeme göre, dönem polisiyesi yazarken işlemek istediğiniz tarihi olay ile bunun içine yerleştireceğiniz kurgunun uyumunu ve bütünlüğünü sağlamak en önemli nokta. Bu kapsamda, tarihi olayın kullanacağınız detaylarıyla ilgili ilave çalışma yapmak gerekebilir. 

Örneğin, üçüncü romanımda Barbarossa Harekâtı’nın başlangıcı ile İstanbul’daki bir casusluk öyküsünü harmanlamaya çalıştım. Bunun için, harekât başlangıcında düzenlenmiş Alman askeri belgelerini ve Sovyet Gizli Polisi’nin 1941 yılı içindeki örgüt düzenini araştırdım.

Bir başka önemli nokta da yazmaya başlamadan önce romanın iskeletini bitirmiş olmaktır. Hangi bölümleri yazacağım ve bu bölümlerde ne anlatacağımı önceden belirlemeye önem veririm. Kullanılacak bilgiyi netleştirmek de bu etabın işidir. Romana, ilk on veya on beş sayfa içinde okurun ilgisini yakalayacak şekilde başlamaya çalışırım.

Üzerine yazacağım konularla ilgili olarak genellikle belgesel kitaplara, makalelere bazen de romanlara başvururum. Bir roman üzerine çalışırken çoğunlukla o konuyla ilişkili şeyler okurum.

Son yıllarda polisiye edebiyatta üretilen metinlerin sayısı arttı. Bir polisiye yazarı olarak türdeki gelişmeleri ve güncel romanları takip edebiliyor musunuz? Özellikle yerli polisiye eserler hakkında genel görüşünüzü ve eleştirilerinizi öğrenmek isterim.

Polisiye romanların, katil kim sorusuyla başladığı, günümüzde cinayet psikolojisi ve sosyal olgularla harmanlanmış suç öyküleri olarak karşımıza çıktığı söylenebilir. Ancak bunun kesin bir kural olmadığını düşünüyorum. Örneğin, Sherlock Holmes öyküleri Victoria döneminin sosyal, iktisadi ve kültürel yönlerini yansıtmakta başarılıdır.

Güncel polisiyemizde aile içi şiddet, rant politikaları, göçmen sorunları gibi ekonomik ve sosyal konuların romanlarda daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Suçun artık ana tema olmadığı, başka bir konuyu veya fikri aktarmak için bir araç olarak kullanıldığı romanlar sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Örneğin Akdeniz ve İskandinav polisiyeleri bu yapı içinde iyi örnekler sunuyor.

Polisiye türdeki gelişmeleri takip ederken, aylık dergi veya gazete eklerinden çokça faydalanıyorum. Buralardan aldığım bilgi, bir sonraki okuma tercihimi etkileyebiliyor.

Eski Şehrin Gölgesinde, Bahar Temizliği ve Talihsiz Bir Hadise kitaplarından oluşan seriye eklenecek diğer maceraları ne zaman okuyacağız ve Cemil’in aşkları artık bir evlilikle sonlanacak mı?

Serinin dördüncü romanının sonuna yaklaştım. Bir-iki ay içinde tamamlayacağım. Dönem ve karakterden kendimce ilginç öyküler üretebildiğim sürece devam etmeyi düşünüyorum. Seri kronolojik bir sıra izliyor. Eğer yazarsam, bundan sonraki roman 1942 yılında geçiyor olacak. Henüz beşinci romanın konusu ve ana karakterin işlevi hakkında bir karar vermiş değilim. Şu an için önceliğim, dördüncü romanı bitirmek.

Son olarak şu an okumakta olduğunuz romanı ve izlediğiniz son dizi veya filmi bizimle paylaşırsanız sevinirim.

Şu an Zülfü Livaneli’nin Serenad romanını okuyorum. En son seyrettiğim film, Nuremberg’di. Ancak filmin, 1961 yapımı Nuremberg Duruşması ile kıyaslandığında hayli sönük kaldığını düşünüyorum.

Polisiye roman söz konusu olduğunda Umberto Eco’nun Gülün Adı, filmlerde ise Roman Polanski’nin Çin Mahallesi beni çok etkilemiştir.

Sorularımı yanıtladığınız için okurlarımız adına teşekkür ediyor, başarılı kurgunuz ve duru Türkçenizle tanıştığım için mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.

Ben teşekkür ederim, sevgiler.