YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

LEOPOLD & LOEB VAKASI: ÜBERMENSCH, CİNAYET VE MÜKEMMEL SUÇUN İMKANSIZLIĞI ÜZERİNE

Diğer Yazılar

Bülent Tunga Yılmaz
Bülent Tunga Yılmaz
1975 yılında Samsun’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi, sosyoloji ve kültürel çalışmalar alanında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. Weitz Center for Sustainable Development’dan Yerel Kalkınma ve Kamu Yönetimi konusunda diploması bulunuyor. Çalışmaları ağırlıklı olarak AB-Türkiye İlişkileri, toplumsal araştırma, akademi-endüstri ilişkileri ve proje yönetimi alanında yoğunlaşan Yılmaz evli ve Kerem isminde bir çocuk babasıdır. Aİlesiyle birlikte Dubai’de ikamet etmektedir.


“Bir süpermen… kendisine özgü bazı üstün nitelikleri nedeniyle, insanları yöneten olağan yasalardan muaftır. Yaptığı hiçbir şeyden sorumlu değildir.”

Suça, suçun işlenmesine ve sonrasındaki sürece bakmadan önce faillerin, Nathan Freudenthal Leopold Jr. ve Richard Albert Loeb’ın geçmişlerine bir bakış atmak gerekir. Keza bu iki genç adamın yaşamları; özellikle de çocukluklarından itibaren içinde bulundukları psikolojik ruh hali, bu hunharca ve aynı zamanda son derece bilinçli ve hesaplı bir biçimde işlenen cinayeti anlamak için kritik önem taşıyor.

Hem Leopold hem de Loeb Yahudi kökenli zengin aileler içinde 20. yüzyılın başında doğarlar. Bir çocuk dahi olarak görülen Leopold, daha 20 olmadan Chicago Üniversitesi’nde çok başarılı öğrencileri onurlandıran Phi Beta Kappa derecesi ile lisans derecesini almayı başarmıştır ve cinayetin gerçekleştiği sene bir Avrupa turunun ardından Harvard Üniversitesi’nde hukuk okumaya başlayacaktır. Aynı zamanda da 15 yabancı dil üzerine çalışan ve beş dili akıcı bir şekilde konuşabilen bir poliglottur.

LEOPOLD ve LOEB

Genel tanıklıklar Leopold’un şişkin (Türkçe’de pörtlek olarak da adlandırılan) gözleri ve kısa boyundan dolayı görünüşünden hiç memnun olmadığı; aşırı hassas olduğu fiziksel durumunu kapatmak için kendini entelektüel çalışmalara adadığını söylemektedir.

Loeb da tıpkı Leopold gibi etkili, saygın ve zengin bir Yahudi aileden gelmektedir ve tıpkı arkadaşı ve suç ortağı Leopold gibi aşırı zekidir. İki yılda liseyi bitirmekle kalmaz; 17 yaşında Michigan Üniversitesi’nden mezun olarak tarihte üniversitenin en genç mezunu unvanını alır. Sonrasında da bazı dersleri takip etmek için Chicago Üniversitesi’ne kaydolur. Öte yandan Leopold’un aksine fiziksel olarak çekici ve atletiktir.

İkili beraber büyümüş olsalar da asıl olarak 1920 baharından itibaren samimi olmaya başlarlar. Bu dönemde 15 ve 16 yaşındadırlar ve ilk suçlarını da bu dönemde işlerler. Bir kleptoman olan Loeb çocukluğundan itibaren yakın çevresinden ve dükkanlardan çok ufak şeyler çalar. Hatta bu yeteneğini arkadaşları arasında övünmek amacıyla kullanır. Daha sonra Leopold’un da ona katılmasıyla daha ciddi suçlar işlemek amacıyla hırsızlıklarını büyütmek isterler ama bu amaçlarında çok başarılı olamazlar ve küçük şeyler çalmaya devam ederler. Bu aşamada Loeb bu küçük hırsızlıkları eğlence amaçlı yapar ama Leopold bu eylemlerini felsefi bir bağlama oturtmak ister. Bir hedonist olarak yaptıklarının ona getirdiği zevki düşünür. Onun için bir suç işlemekle, örneğin bir cinayetle, akşam yemeğinde pay yiyip yemeyeceğine karar vermek ‘sağladıkları zevk’ açısından farklı eylemler değildir. Karar vermesi yeterlidir. Buna ek olarak Leopold bu eylemlerinin felsefi bağlamını Nietzsche’nin ‘Übermensch’ kavramı ile de açıklamaya çalışır. Felsefe tarihinin en yanlış anlaşılmaya/okunmaya yatkın filozoflarından biri olan Nietzsche’nin bu kavramını aşırı zeki olan insanların kanunların ve genel toplum/ahlak kurallarının üzerinde olması gerektiği olarak yorumlama eğilimindedir. Bir mektubunda yazının girişinde epigraf olarak kullandığım ifade yer alır:

Bir süpermen… kendisine özgü bazı üstün nitelikleri nedeniyle, insanları yöneten olağan yasalardan muaftır. Yaptığı hiçbir şeyden sorumlu değildir.”

İkili 21 Mayıs 1924’te Loeb’in uzaktan akrabası ve komşusu olan Bobby Franks’ı kiralık arabalarına bindirirler. Loeb, Franks’ın kafasına bir keskiyle vurarak onu öldürür. Sonra cesedi Indiana sınırı yakınlarındaki bir menfezde saklayıp kimliğini gizlemek için yüzüne asit dökerler ve cinayeti örtbas etmek amacıyla Franks ailesine 10.000 dolar talep eden bir fidye notu gönderirler.

İkili uzun bir araştırmadan sonra ‘mükemmel suçları’ için niçin Bobby Franks’i seçmişlerdir? Franks de tıpkı onlar gibi zengin ve tanınmış bir Chicagolu aileden gelmektedir. Loeb ile aynı zamanda komşu olan Franks sık sık onunla tenis oynamaya Loeb’un evine gitmektedir.

Öncelikle Loeb ve Franks arasındaki samimiyet Franks’ın onlardan şüphelenmemesini sağlamaktadır. Nitekim Loeb, Franks’i evine götürmeyi teklif ettiğinde önce reddeden çocuk tenis raketi ile ilgili konuşma teklifini geri çevirmemiş ve arabaya binmiştir. Buna ek olarak zengin bir ailenin oğlu olması Franks’in fidye için kaçırılmasını da inandırıcı hale getirmektedir.

Peki neredeyse dahi derecesinde iki zeki genç tarafından ‘mükemmel suç’ olarak planlanan bu cinayet nasıl olup da Loeb ve Leopold’un kısa sürede yakalanmalarıyla sonuçlanmıştır?

İkili cinayeti işledikten sonra Chicago’ya geri dönerler. Leopold, Franks’in annesini arar ve kendini George Johnson adında biri gibi tanıtıp çocuğun kaçırıldığını söyler ve fidye süreci ile ilgili talimatları verir. Sonrasında da delilleri yok ederler ve akşam kağıt oynarlar.

Ertesi gün de fidye ile ilgili talimatlar için Franks’in ailesini tekrar ararlar. Bu arada  Franks’in cesedi bulunur. Bunun üzerine Loeb ve Leopold, cesedi taşıdıkları battaniyeyi yakarlar ve yaşamlarına olduğu gibi devam ederler. Hatta arkadaş ve akrabalarına cinayetten bahsetmekten bile çekinmezler; Leopold bir kız arkadaşına ve profesörüne gidip suçunu itiraf edeceği ve ödül parasını da kıza vereceği şakasını bile yapar.

Polis yaptığı arama sırasında Franks’in cesedinin yanında bir gözlük bulur. Cinayetle ilgili en önemli kanıt olan gözlük benzersiz bir menteşeye sahiptir ve Chicago’da sadece üç kişinin o gözlükten sipariş verdiği anlaşılır. Onlardan biri de Leopold’tur. Önceleri farklı ifadelerle cinayeti işlemediklerini söyleseler de polisin baskısına daha fazla dayanamazlar ve Loeb sonunda itiraf eder.  İfadesinde tüm planı Leopold’un yaptığı ve Franks’i de onun öldürdüğü iddiasında bulunur. Diğer taraftan Leopold da arabayı kendisinin kullandığını ve Franks’i Loeb’in öldürdüğünü iddia eder. Bir görgü tanığı arabayı Loeb’in kullandığını ve Leopold’un Franks’in kaçırılmasından kısa bir süre önce arka koltukta oturduğunu söyler.

Mahkeme Süreci

İkilinin birbirlerini suçlayan tutarsız ifadelerine karşın suçları sabittir. Bu noktadan itibaren dünya suç literatürüne geçecek ve davayı bugün bile unutulmaz bir cinayet vakasına dönüştürüp yüzyılın davası olarak tanımlayacak bir süreç başlar.

Leopold ve Loeb suçlarını itiraf ettikten sonra cinayeti gerilim ve heyecan aramak ama daha çok da Übermensch kavramının yanılgısı içinde ‘mükemmel suçu’ gerçekleştirmek için işlediklerini söylerler. Dava öncesinde aileleri ikili için dönemin en tanınan savunma avukatlarından biri olan Clarence Darrow’u tutarlar. Günümüz parasıyla yaklaşık 1.2 milyon dolar ücret alan Darrow’un davayı idam cezasına karşı oluşunu bu vaka aracılığıyla tüm kamuoyu önünde savunmak için üstlendiği söylenir.

Normal şartlarda savunmanın ‘delilik/akıl hastalığı nedeniyle suçlu değil’ ilkesi üzerine kurulması beklenirken Darrow normal bir jüri karşısında ikilinin idam cezası dışında bir seçeneği olmadığını düşünerek ‘suçun işlendiğinin kabulü’ prensibi üzerinden savunmayı yapma; böylelikle de hakimi idam yerine ömür boyu hapis cezası için ikna etmeyi amaçlar.

Halihazırda suçun işlendiği kabul edildiğinden dava 32 gün sürer. Savcılık makamı 80’in üzerinde tanık ve somut kanıt sunarken savunma tarafı suçun işlenmesinde etkili olduklarını iddia ettikleri psikolojik etkenlerle ilgili kapsamlı raporlar sunarlar. Zengin bir ailede büyümenin getirdiği sorunlar, Leopold özelinde cinsel taciz ve özellikle fiziksel görünüşü davada savunma tarafı tarafından dile getirilir. Leopold’un bilimsel adı proptosis olan ‘pörtlek göz’ durumu mahkemede özel bir sahnenin oluşmasına neden olur.

Duruşma sırasında, Clarence Darrow liderliğindeki savunma makamı, sanıkların akıl hastası olduğu veya “bozuk zihinlere” sahip olduğu yönündeki savlarını desteklemek için Leopold ve Loeb’i muayene etmesi amacıyla birkaç psikiyatrist çağırır. Bu tanıklar arasında ünlü bir nörolog ve Washington D.C.’deki St. Elizabeths Hastanesi’nin başhekimi olan Dr. William Alanson White da yer almaktadır. Mahkemede Dr. White, Nathan Leopold’u muayenesinin sonuçlarını anlatırken Leopold’un fiziksel ve duygusal durumuna da değinmiştir. Dr. White mahkemeye, Leopold’un gözlerinin “fırladığını” (veya dışarı doğru çıktığını) ve bu fiziksel durumun, Leopold’un yoğun duygusal rahatsızlığının ve içsel çalkantısının nedenlerinden biri olduğunu söyler. Bu durumun ondaki akıl hastalığının bir işareti olarak derin bir psikolojik dengesizlik yarattığının altını çizer. Dr. White’ın ifadesi ve görünür hale getirilmeye çalışılan göz imgesi, Leopold’un soğuk, entelektüel dış görünüşünün altında ıstırap çeken ve anormal bir ruh hali olduğunu göstermeyi amaçlamıştır. Nitekim bu ifade, Darrow’un müvekkillerini idam cezasından kurtarma stratejisinin kilit bir parçası haline dönüşür. Fırlak (pörtlek) gözler gibi fiziksel semptomları vurgulayarak Darrow sanıkları insanileştirmeyi amaçlar. Bu sayede Leopold’un imajını soğukkanlı bir azmettiriciden, hasta ve sorunlu genç bir adama dönüştürmek mümkün olabilecektir.

Buna ek olarak suçlu olmalarına rağmen verilen psikiyatrik ifadeler sanıkların eylemlerinden tamamen sorumlu olmadıklarını (ahlaki veya zihinsel olarak) savunmak için kullanıldı. Pörtlek göz imgesi iddia edilen akıl hastalıklarının içgüdüsel, gözlemlenebilir bir semptomu olarak hizmet etmeliydi. Ayrıca bu duygulara hitap edecek; yargıcın ve kamuoyunun zihninde, onların derin hastalıklarının kanıtı olarak kalacak canlı, neredeyse grotesk bir detaya dönüşebilecekti. Darrow’un beklentisi bu detayın idam etme fikrini; bir başka deyişle hesaplı bir suçluyu, bir katili cezalandırmaktan ziyade akıl hastası birini öldürmek gibi göstermesiydi. Dolayısıyla, davanın geniş kapsamında küçük bir fiziksel detay olsa da, Nathan Leopold’un “pörtlek gözleri” davanın anlatısında dikkat çeken bir parça haline geldi ve savunmanın katilleri sadece kötü dahiler olarak değil, psikolojik olarak çökmüş bireyler olarak tasvir etme çabasını simgeledi.

Darrow’un savunmasında eylemlerin arkasındaki nedenler arasında zenginlik ve ayrıcalık ve eylemlerini haklı çıkarmak için çarpıttıkları Nietzsche’nin ‘üstün insan’ kavramı gibi felsefelere maruz kalmaları gibi faktörler de önemli bir yer tuttu. Bu suçların savunulmasında sanıkların/faillerin maddi durumlarının hafifletici bir sebep olarak kullanılması, suç tarihine ilginç ve alışılmışın dışında bir örnek olarak geçmiştir. Savunmalar ağırlıklı olarak yoksulluğu suçun ana nedenlerinden biri olarak sunarken Darrow zenginliği ve ayrıcalıklı olmayı bir gerekçe olarak ortaya koymaya çalışmıştır. Nietzsche’nin üstün insan kavramının kullanılmasıysa felsefenin bir cinayet davasında kullanılmasının çok özel bir örneği olmuştur ama felsefenin davada tek kullanılışı değildir. Darrow’un sekiz saat süren kapanış konuşması davanın boyutlarını aşarak onun felsefi bir bağlamda Amerikan Hukuk Sistemi’ni, Ceza Hukuku’nu ve genel anlamda da bir cezalandırma yöntemi olarak idamı sorguladığı bir söyleve dönüşür.

Yargıç konuşma sonunda ikna olur ve ikiliyi cinayetten yaşam boyu; insan kaçırmadan da 99 yıl hapis cezasına çarptırır. Darrow söylevi çok ses getirse de savunması sırasında bazı psikiyatrik değerlendirmeleri sakladığı ve özellikle de suç karşısında cezalandırmayı meşru hale getiren ‘özgür irade’ olgusunu hiç ciddiye almadığı gerekçeleriyle eleştirilir.

Bu noktada dikkat çekici bir konu da ikili arasındaki ilişkinin romantik boyutudur. Leopold ve Loeb ilk olarak Chicago’nun zengin Kenwood semtinde büyüyen gençler olarak tanışmışlar ve romantik/cinsel ilişkilerine Şubat 1921’de başlayıp 1924’te tutuklanmalarına kadar devam etmişlerdir. Öte yandan sonradan anlaşılmıştır ki aralarındaki ilişki eşit olmaktan çok uzak, romantizm, takıntı ve manipülasyonun karmaşık bir karışımıdır.

Leopold, Richard Loeb’a derinden ve tutkuyla aşıktır. Otobiyografisi Life Plus 99 Years‘da Leopold, “Loeb’in arkadaşlığı benim için gerekliydi – korkunç derecede gerekliydi” ve “suçun motivasyonu sahip olduğum kadarıyla, Dick’i memnun etmek” olduğunuyazmıştır. İkili arasında cinsel dürtüleri daha baskın olan kişi olan Leopold, Loeb’in romantik ilgisini yeterli bulmaz ve bu ilişkinin umutsuz tarafını temsil etmektedir.

Loeb, romantik olarak belki az istekli olsa da Leopold’un bağlılığını kendi avantajına kullanmıştır. Loeb daha çok suç işlemenin heyecanıyla ilgileniyordu. İddiaya göre, Leopold kendilerini “üstün insanlar” ilan ederek birlikte bir suç kariyerine atılacakları bir anlaşmaya razı olana kadar onunla cinsel ilişkiye girmeyi reddetmiştir. Bir tür ahlaksız cinsel anlaşma olarak tanımlanabilecek ilişkide Leopold, ancak onunla bir suç işlerse cinsel ilişkiye girerdi. Bu dinamikte, Loeb genellikle baskın, “üstün” partner olarak görülürken, Leopold daha boyun eğen ve tutkulu takipçi konumundaydı.

Leopold ve Loeb’in basına cinsel bir ilişkileri olduğunu itiraf etmeleri 1920’lerin kamuoyu için zaten şok edici olan suçun sansasyonel doğasını önemli ölçüde arttırmıştır. Leopold’un “eşcinsel bir ilişki” yaşadıklarını iddia ettiği bir mektup bile savcılık tarafından delil olarak sunulmuştur.

Savcılık, ilişkilerini onları ahlaksız ve sapkın olarak göstermek için kullanmış ve onlardan “korkak sapıklar” olarak bahsetmiştir. İlişkiyi cinayete katkıda bulunan bir motivasyon olarak sunmaya çalışarak ikiliyi kamuoyunun gözünde daha da şeytanlaştırmaya çalışmıştır.

Dönemin önyargılarını yansıtan bir hamleyle avukatları Darrow da ikilinin eşcinselliklerini savunma lehine kullanmaya çalışmıştır. Darrow, müvekkillerinin “cinsel sapkınlığının” daha geniş bir akıl hastalığı ve deliliğin kanıtı olduğunu; bunun da yargıcı müsamahakar olmaya ve onları idam cezasından kurtarmaya ikna etmesi gerektiğini savunmuştur. İdamdan kaçınmak için başarılı bir strateji olsa da, bu durum kamuoyunun zihninde eşcinsellik ile suç veya akıl hastalığı arasında zararlı bir bağlantıyı pekiştirmesi açısından dikkatle incelenmeye değerdir.

Hapishane Yılları

Loeb 1936’da hücre arkadaşı tarafından cinsel saldırıda bulunduğu gerekçesiyle bir jilet ile öldürülür. Yargılama sonucunda Loeb’u öldüren hücre arkadaşı Day bu cinayetten dolayı suçsuz bulunmuş olsa da bir süre sonra cinsel saldırı iddiasının gerçek olmadığı anlaşılmıştır. Hatta Day sonrasında bir başka hücre arkadaşına cinsel saldırıda bulunurken yakalanmıştır.

Leopold hapishane günlerini öğretmenlik ve sıtma tedavilerinde deneklik yaparak geçirir. 1950’lerin başında kendisi de bir Chicago Üniversitesi mezunu olan yazar Meyer Levin, Leopold’dan Franks cinayeti üzerine yazdığı roman için işbirliği talebinde bulunur. Leopold yaşadıklarının bir kurmacaya konu olmasını istemediğini belirterek bu talebi reddeder. Bu red üzerine Levin, Leopold’un tüm itirazlarına rağmen romanı tamamlar ve Compulsion (İçgüdü) adlı romanı 1956’da yayınlanır ve 1959’da Richard Fleischer tarafından filme uyarlanır. Leopold daha sonra Levin’i gizliliğinin ihlali nedeniyle dava eder ancak Illinois Yüksek Mahkemesi 1970’te aleyhine karar vererek hâlâ kamuya mal olmuş bir kişi olduğuna hükmeder. 1959 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye adayı olan filmde Leopold ve Loeb’u canlandıran Dean Stockwell ve Bradford Dillman en iyi erkek oyuncu dalında ödülü paylaşırlar. Film ile ilgili bir önemli nokta da avukat rolünde büyük yönetmen Orson Welles’in rol almasıdır.

1959’da bir dizi başarısız girişimin ardından Leopold affedilir ve Porto Riko’ya taşınır. Orada bir evlilik yapar ama evli olmasına rağmen bir dizi eşcinsel ilişki yaşar. Bu ilişkilerin bir bölümü hapishanede tanıştığı kişilerledir; diğerleri de Porto Riko’daki eşcinsel barlarında tanıştığı kişilerle ve erkek seks işçileriyle gerçekleşir. İddialara göre tecavüz ve yardım paralarını zimmetine geçirme gibi suçlar işlese de yakalanmaz ve yargılanmaz. 1971’de 66 yaşında şeker hastalığına bağlı kalp krizi sonucu ölür.

Sanat ve Bilimde Leopold & Loeb Vakası

Konunun içeriği, faillerin karakterleri ve savunma/mahkeme süreci vakanın bir dizi sanatsal ve bilimsel çalışmaya esin kaynağı veya doğrudan konu olmasına neden olmuştur. Bunların en bilineni ise kuşkusuz 40’ların en önemli filmlerinden biri olarak kabul edilen Alfred Hitchcock’un efsanevi başyapıtlarından biri olan Rope‘dur. Patrick Hamilton’un Franks’ın cinayetinden esinlenerek yazdığı aynı adlı oyundan uyarlanan film oyuna sadık kalarak “mükemmel cinayet” işleme girişimine odaklanmıştır. Gerçek hayattaki katiller Leopold ve Loeb gibi filmdeki karakterler Brandon Shaw ve Phillip Morgan da Alman filozof Nietzsche’nin “üstün insan” (Superman/Übermensch) kavramını çarpıtarak kendilerini toplumun sıradan ahlak kurallarının üstünde görürler. Gerçekte olduğu gibi filmde de suçlular, yakalanmamak için karmaşık planlar yapar. Filmin en dikkat çekici detayı, katillerin cesedi bir sandığa koyup üzerinde yemek masası kurarak misafirleri ağırlamasıdır. Bu durum, katillerin üstünlük duygusunu ve cesedi herkesin gözü önünde saklamanın verdiği gerilimi simgelemektedir. Filmde Brandon ve Phillip’in yakın arkadaşlığı ve birlikte yaşamaları, Leopold ve Loeb arasındaki ilişkiye dair iddiaları yansıtır. Filmin çekildiği dönemdeki katı sansür kuralları (Hays Code) nedeniyle bu ilişkinin eşcinsel alt metni doğrudan gösterilememiş ancak bakışlar ve aynı yatak odasını paylaştıkları izlenimi gibi detaylarla seyirciye hissettirilmiştir. Film olayı Amerika’dan İngiltere’ye, Londra’ya taşır. Filmin, gerçek olaydan önemli bir farkı da filmde katillere ders vermiş olan ve onların bu fikirlerini sorgulayan Rupert Cadell (James Stewart) karakterinin eklenmesidir.

Rope, Compulsion filminin aksine davanın doğrudan bir uyarlaması değildir. Senaristliğini uyarlandığı Hamilton’un oyunundaki gibi onun felsefi ve psikolojik özünü alıp kurgusal bir çerçevede işleyen bir yorumdur. Hitchcock, bu gerçek vakayı kendine özgü gerilim ve deneysel çekim teknikleriyle birleştirerek, suç, üstünlük kompleksi ve ahlak üzerine derinlikli bir film ortaya koymuştur.

Buna ek olarak 1957’de James Yaffe Nothing but the Night ve Mary-Carter Roberts Little Brother Fate adlı, olaydan esinlenen romanlar yazmışlardır. Tiyatro alanında çalışan önemli bir akademisyen olan Jordan Schildcrout da 2014’te kaleme aldığı Murder Most Queer kitabında Leopold & Loeb vakasındaki eşcinsel temanın sinema ve tiyatrodaki temsillerine odaklanmıştır.

En Son Yazılar