Dedektif, Femme Fatale’e Karşı
Sert polisiyenin iki temel karakteri vardır. Dedektif ve femme fatale.
Dedektif, satın alınabilen politikacıların, yozlaşmış polislerin ve her türlü yasa dışılığın kol gezdiği bir cangılda işini yapmaya çalışan tipik, sert, yalnız, alaycı bir erkektir. Suçluların dünyasıyla yasaların dünyası arasındaki sınırda yaşar. Kendi ahlaki kuralları vardır ve bunlara daima riayet eder. Yalnız bir şövalye olan dedektif, güçlü bir tutkuyla adaletsizliği ortadan kaldırmak için şiddete başvurmaktan çekinmez. Zor durumdaki kadınların kurtarıcısı ve ahlaki değerlerin hatırlatıcısıdır. Sert görünümü ve gizemli tavırları, onu kadınların gözünde oldukça çekici kılar. Cinsel arzusu en büyük, belki de tek lanetidir ve onun için ölümcül olabilir.
Romanlarda ve sinemadaki sert polisiye hikayeler, genellikle dedektifin düştüğü entrikalara, ikili ilişkilere ve tuzaklardan oluşan dedektifin eylemlerine odaklanır. Gerçeği bulma arzusu, mantığına, duygularına ve bedenine bir meydan okumadır. Şiddeti bir “erkek gibi” göğüsler. Bu kabus benzeri dünyadan kaçmaya ve onu anlamlandırmaya çalışır. Kendisine kimin oyun oynadığını bilmediği için kimseye güvenmez ve yalnız kalır. Onu bu tehlikeli oyuna çeken, kendisini kurtarması için dedektife çaresiz bir kurban gibi davranan kişi, güzel, ölümcül, manipülatif bir kadın olan Femme Fatale’dir.
Femme fatale, özellikle kara romanlarda/filmlerde sıklıkla karşımıza çıkan, çekici ve tehlikeli kadın karakterdir. Bu arketip, erkek kahramanları baştan çıkararak onları yıkıma sürükleyen, zekâsını ve cinselliğini silah olarak kullanan bir figür olarak tanımlanır.
Çatışma bu iki ana karakter üzerine kurulmuştur. Çatışmalarının sebebi, her ikisinin de arzularından vaz geçememeleridir. Arzu, Amerikan sert detektif hikayelerinin çoğunun itici gücüdür; kadın ve erkek arzularının çatışması, hikayenin etrafında geliştiği merkezi çatışmadır.
Dedektif gerçeği bulma, adaleti sağlama ve onurunu koruma arzusundan vazgeçemezken, ölümcül kadın bağımsızlık, daha iyi yaşam, para ve güç, arzusundan vazgeçemez. Bu çatışmadan canlı çıksalar bile arzuları ve şehvetleri nedeniyle cezalandırılırlar. Hem kadın hem de erkek kahraman arzularının kurbanı olurlar.

Dedektif neden her zaman kötü kızı seçer? Çünkü o, erkeğin cinsel arzusunu somutlaştırır. Ne kadar ulaşılmaz ve ölümcülse, erkek kahramanlara da o kadar çekici gelmektedir. Erkeklerin vahşi arzularının patlamasına neden olan bir cinsel arzu nesnesidir. Erkekler (dedektifler) bu kadına karşı cinsel arzularını kontrol edemezler ve bu nedenle savunmasızdırlar. Kolayca saldırıya uğrayabilirler. Kaderleri onların elindedir. Çünkü bir femme fatale, kendisinin onların arzularının nesnesi olduğunu bilir ve bu yüzden onları çok kolay bir şekilde sömürür. Erkekler onun kişisel kuklaları haline gelirler. Böylece arzularına ulaşma yolunda onun günah keçisi olurlar. Femme fatale, dedektifin ve diğer ‘düşmüş’ adamların ‘gerçek dünyasına’ giren ve onu parçalayan bir fantezidir. 1940’ların Amerikalı sert dedektifleri için karşı konulmaz görünen bir tehlikedir. Hikâyenin mantıksal akışı, sonunda dedektifi yüzleşmek zorunda olduğu ölümcül kadınla buluşturur. Bu ikisi arasındaki çatışma, bireysel arzuların ölümüne bir çatışmasıdır.
Femme fatalenin daha zengin bir yaşama erişme arzusu ve açgözlülüğü, onun cazibesine kapılan dedektifin hayatını karartıp sona erdirebilir. Ancak dedektifin gerçeği bulma ve ahlâkı koruma arzusu, femme fatale için de ölümcül olabilir. Dedektif, ölümcül kadının cinsel cazibesinden kurtulduğunda hayatta kalma şansına sahip olur. Hatta onu adalete teslim de eder. Bununla birlikte kadının kaçma veya kaderiyle ne yapacağına karar verme şansı da vardır.
Bu noktada sert polisiye romanlarla bunların sinema uyarlamaları arasında farklılığa değinmeden geçmek olmaz…
1940’ların kara filmlerindeki Femme Fatale’ler, ne kadar kurnaz, baştan çıkarıcı veya manipülatif olurlarsa olsunlar suçlarının bedelini ödemek zorunda kalmışlardır. Ya dedektif veya polisler tarafından vurulmuş ya intihar etmiş ya da idam edilmişlerdir. En şanslısı hapishaneye tıkılarak canını kurtarmıştır. Yazarlarınsa, romanlarında bu konuda daha esnek ve serbest davrandıkları söylenebilir.

Sinemadaki bu kaçınılmaz “bedel ödeme”nin altında yatan neden femme fatalenin erkeklerin savaş sonrası toplumsal düzeni yeniden tesis etme çabalarına karşı bir tehdit olarak görülmesidir. II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kadınların işgücüne katılımının artması, toplumsal cinsiyet rollerine dair algıların değişmesine yol açmıştı. Bu dönemde kadınların, savaş boyunca üstlendikleri rollerden geri çekilerek ev içi rollerine dönmeleri bekleniyordu. Ancak, beklendiği gibi olmadı. Femme fatale karakterleri bu geri dönüşe direnen kadınların sembolü olarak ortaya çıktı. Bu karakterler, bağımsızlıkları ve cinsellikleriyle toplumsal düzeni tehdit ederken, aynı zamanda ataerkil toplumun kadınlara biçtiği rollere meydan okuyordu.
O dönemin sinemasına sansür ve prodüksiyon yasalarıyla hakim olan ideoloji, bu bağımsız kadının yenilgisini garantileyecek, böylece erkek kontrolünün devamlılığını sağlayacak şekilde femme fatale karakterleri teşvik etme eğilimindeydi. Eğer kadın evde oturmuyor, çocuk doğurup ona bakmıyorsa, o zaman, özgür ve bağımsız, bir anlamda erkekle aşık atan kadının sonunun felaket olacağını herkes görmeliydi.
Bundan dolayı, bütün kara filmlerin sonunda femme fatale ya ölmüş ya da hapse atılmıştır. Yani, özgür ve bağımsız olma arzusunun bedelini ödemiştir. Sadece nedamet getirenler, örneğin, hem baştan çıkarıcı hem de kontrol edilemeyen bir figür olarak, dönemin erkek korkularını yansıtan Gilda (1946) filmindeki Rita Hayworth’un canlandırdığı Gilda gibi sonunda teslim olup tüm kötü arzularından vaz geçenler hayatta kalabilmişlerdir.


