Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

DEDEKTİF DERGİ KİTAP KULÜBÜNDE BU SAYI: CİNAYET İLANI – AGATHA CHRISTIE

Diğer Yazılar

Gamze Yayık
Gamze Yayık
Gamze Yayık. 1972 yılında doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle Türkiye’nin farklı şehir ve okullarında süren eğitimi, Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden 1994 yılında mezuniyetiyle son buldu. İşsiz bir mühendis olarak başladığı yetişkinliğini Ying Yang mahlasıyla DivxPlanet sitesinde polisiye dizi ve filmlere gönüllü altyazı çevirmenliği, altyazı editörlüğü yaparak geçirdi. En büyük tutkusu olan kitaplardan ve okuyup öğrenmekten asla vazgeçmedi. İzmir’de yaşıyor. Halen Handan Gökçek’in “Yaratıcı Yazarlık” Atölyesi’nde polisiye okuma tutkusunu yazma uğraşına çevirmeye çabalayan bir öğrenci.

-60. sayımız için yaptığımız kulüp toplantısında polisiye edebiyatın kraliçesi, Agatha Christie’nin ünlü romanı Cinayet İlanı’nı konuştuk. Kitap sunumu Gencoy Sümer tarafından yapılan toplantıya altı Dedektif yazarı katıldı.

Yazımız içinde geçen bazı roman detaylarının polisiye maceranın sürprizini bozabileceğini anımsatarak keyifli okumalar dileriz.

Cinayet İlanı Romanı Kitap Kapağı

Gencoy Sümer: Yazar hakkında teferruatlı bilgi vermeyeceğim. Artık hepimiz Christie’nin yüzlerce polisiye roman yazdığını, Miss Marple, Hercule Poirot gibi ünlü karakterlerin yaratıcısı olduğunu ve kitaplarının halen çok satanlar rafında yer aldığını biliyoruz.

Cinayet İlanı da yazarın başarılı kurgularından biri. Mekan tipik bir İngiliz köyü. İnsanlar birbirini tanıyor, bir kapalı oda evreni. Hikâye sınırlı bir alanda ve sınırlı sayıda karakter arasında geçiyor. Her şeyiyle klasik ve beylik bir hikâye. Christie’nin en iyi romanlarından biri diyebilirim. Yıllar önce Nil’de Cinayet romanını okuduğumda oradaki cinayet bana hikayenin güzelliğine rağmen çok absürt gelmişti. Hep şunu düşündüm, neden katiller kızı basit bir şekilde öldürebilecekken onlarca kişinin gözü önünde, uluslararası bir ortamda işlenecek gizli bir cinayet planı tezgâhladılar? İşte bu bana planın kusursuzluğuna rağmen absürt gelmişti. Aynı durum bu romanda da söz konusu. Aslında Agatha Christie’nin öncelikli amacı, okura keyifli vakit geçirtmek. Okura bir bulmaca sunarak bu evrende kullandığı arketipler ve olay örgüsü aracılığıyla eğlenceli bir roman yazmak.

Zaman ikinci Dünya Savaşı sonrası, 1950’ler. Chipping Clephorn köyünde yerel gazetede bir ilan çıkıyor. İlan şöyle: 29 Ekim Cuma 18.30’da Little Paddocks’ta bir cinayet işlenecektir. Bu ilanı okuyan dostlarımız davetlidir.

Little Paddocks, Letitia Blacklock isimli orta yaşlı bir hanıma ait. Orada çocukluk arkadaşı Dora Bunner, iki yeğeni Julia ve Patrick Simmons ve kiracısı Phillipa Haymes ile birlikte yaşıyor. Ev sahibesi ve diğer sakinlerin ilandan haberi yok. Önce bunun bir şaka olduğunu düşünüyorlar. Yine de gelecekler için evin hizmetçisi Mitzi’ye talimat veriliyor. Akşam konuklar geliyor. Yenip içiliyor. Saat 18.30’da hakikaten de önce lambalar sönüyor. Elinde fenerle oda kapısında bir adam beliriyor. Elindeki silahı birkaç kez ateşliyor. Ev sahibesi Bayan Letitia kulağından yaralanıyor. Işıklar tekrar yandığında katili yerde ölü buluyorlar. Buraya kadar olanlar gerçekten absürt. Neyse ki o sırada köyde Miss Marple var.

Ölen adamın aslında otelde çalışan bir garson olduğu ortaya çıkıyor. Miss Marple önce olay yerini inceliyor. Polisin gözünden kaçan bazı şeyler onun dikkatini çekiyor. Solmuş menekşeler, aşınmış bir kablo parçası vs. Ancak Miss Marple asıl olarak karakterler ve onların davranışları üzerinde duruyor, bir takım küçük ayrıntılara dikkat ediyor. Bazı şeyler fark ediyor. Örneğin Bayan Letitia Blacklock sürekli boynunu kapatan bir inci gerdanlık takıyor. Ev arkadaşı Bunny yaşı nedeniyle bunama belirtileri gösteriyor ve Bayan Letitia’ya bazen Letti demek yerine Lotti (Charlotte isminin kısa hali) diye hitap ediyor. Sonra şunu öğreniyoruz.Bayan Letitia’nın Charlotte adında bir kız kardeşi var. Charlotte yıllarca guatr tedavisi görmüş ve daha sonra da ölmüş. Letitia, Goedler isimli zengin bir adamın sekreteriymiş. Goedler ailesiyle çok yakın bir ilişki kurmuş ancak kız kardeşinin rahatsızlığı üzerine yanlarından ayrılmış. Bay Goedler ölünce mirası ölüm döşeğindeki eşine kalmış. Kocasının vasiyetnamesine göre kadın öldüğünde bütün miras hizmetlerinden ötürü Bayan Letitia’ya kalacakmış. Ancak önce Letitia ölürse miras Pip ve Emma adlı ikizlere kalacakmış. Bu ortaya çıkınca polis bunun bir cinayet motivasyonu olduğunu düşünerek katilin Pip veya Emma olduğunu varsayıyor. Pip ve Emma’nın kimliği belirsiz olunca polis Little Paddocks’ta kalan üç gençten şüpheleniyor. Argümanlar bunun üzerine kuruluyor. Nihayetinde Miss Marple’ın çalışmaları sonucu öğreniyoruz ki, aslında gazete ilanını veren, eve giren adamı ayarlayan ve onu öldüren Bayan Letitia’nın kendisidir. Bu cinayeti işlemesinin sebebi de; eve giren adamın (İsviçreli Rudi Scerz) geçmişi hakkında bilgi sahibi olması.

Bayan Letitia kız kardeşinin tedavisi sırasında İsviçre’de kaldığı otelde Scherz’le tanışmıştır. Sherz’in öldürülmesine sebep olan bilgi, Letitia’nın aslında Charlotte olduğu ve Goedler ailesinden kalan mirası alabilmek için kardeşinin yerine geçtiği. Sherz’le tekrar karşılaşınca bu gerçeğin ortaya çıkacağı endişesi onu cinayet işlemeye sürükler. Üstelik kadın durumu ortaya çıkmasın diye roman boyunca üç cinayet işler. Başta Sherz’i alengirli bir planla ortadan kaldırıyor. Bunny yaşlılık sebebiyle hakkında fazla lakırtı etti diye ona bir uyku hapı vererek ondan da kurtuluyor. Bir de 29 Ekim akşamı konuklardan biri olan ve sonradan gördüklerini düşündükçe katilin kim olduğunu anlayan Amy Murgatroyd’u (ki bu isim kimi edebiyat eserinde Roger Ackroyd göndermesi olarak geçer) öldürüyor. Uzatmayayım, romanın sonunda Bayan Letitia’nın katil olduğu anlaşılır. İncileri boynuna guatr ameliyatının izini saklamak için takmaktadır.

Kitap bittiğinde aslında Agatha Christie’nin bize bütün ipuçlarını, karakterlerin psikolojik durumunu verdiğini anlıyoruz. Aslında deliller Letitia Blacklock’u işaret ediyor ama yazar bize olayları öyle farklı bir açıdan anlatıyor ki kadından asla şüphelenmiyoruz.

Bu kitap bir bulmaca (puzzle) polisiye. Ancak benim dikkatinizi çekmek istediğim bazı noktalar var. Romanda alt metinler var. Christie bunları bağıra çağıra yapmıyor, sadece imayla üstü örtülü bir şekilde söylüyor. Bunlardan biri‘kimlik belirsizliği’, bir takım maskelerin takılması yani insanların göründükleri gibi olmaması. Komşunun, evdeki hizmetçinin, kiracının, doktorun, hemşirenin aslında tehlikeli biri olabileceğini görüyoruz. Bu önemli bir şey. Reymond Chandler’ın romanlarındaki anlatıda karanlık sokaklar, kötü kadınlar, yozlaşmış polis, silahlı adamlar vardır ve toplum bunlardan dolayı zarar görür. Oysa biz okurlar o anlatılan batakhanelere gitmezsek kötülük bize erişemez. Ancak Christie anlatısına göre bize iğne yapan hemşire, binamızın kapıcısı, mahallemizin bakkalı, herkes katil olabilir. Kötülüğün burnumuzun dibinde olması… Asıl korkunç olan budur. Rahat polisiye bu anlamda aslında hiç de rahat değil. Romanın rahatlığı aslında yazarın okurla yaptığı anlaşmadır. Rahatlık burada, yoksa cinayet elbette işleniyor, kötüler var. Hem de kötüler Chandler’in romanlarındaki gibi apaçık ortada değil, gizli. Size çay servisi yapan melek gibi bir kadının avcunda sizi öldürecek zehir var. Rahat polisiyenin rahatlığı şu; finalde katilin yakalanacağını biliyoruz, adaletin tecelli edeceğine eminiz. Rahat polisiyedeki konfor burada.

Kimlik belirsizliği konusuna dönersek, Bayan Letitia boynundaki incilerle asıl kimliğini gizliyor, Pip ve Emma da öyle. Julia Simmons aslında servet avcısı Emma.

Alt metinlerden bir diğeri de, İngiltere’de savaş sonrası ‘ekonomik ve toplumsal çöküş’. Roman boyunca ekonomik sıkıntıyı ima ediyor yazar. Kömür sıkıntısı var, et için karne veriliyor. Bu karneleri insanlar başkalarına satıyor. Ahlaki bir erozyon da var. Karaborsa ve yasadışı değiş tokuşlar yaşandığını görüyoruz. Kısacası kanunların nazikçe çiğnenmesi olağan hale geliyor. Tüm bunlar küçük mekânlarda büyük suçların işlenmesi için zemin hazırlıyor.

‘Yabancı düşmanlığı’ da işlenmiş romanda. Elbette yazar düşmanlık yapmıyor, karakterlerine bunu yaşatarak okura sorunu anlatıyor. Buna örnek hizmetçi Mitzi karakteri. Savaşın travmalarını yaşayan, polisten korkan bir kadın. Nazilerden kaçmış. Çevresi onun her söylediğini yalan kabul ediyor. Polis müfettişi bile başta Mitzi’ye karşı önyargılı.

Bir diğer alt metinde ‘fiziksel kusur ve sosyal dışlanma’ konusu işlenmiş. Letitia (yani Charlotte) hastayken kız kardeşine, sonra ise emekli maaşıyla geçinemeyip zor duruma düşen arkadaşı Dora’ya merhamet duyuyor. Onlarla ilgileniyor.

Bir başka alt metin konusu “lezbiyenlik’. O dönem için polisiye edebiyatta en belirgin kabul edilebilecek alt metinlerden biri, bu Amy Murgatroyd ve  Miss Hinchhliffed arasındaki ilişki. Chandler romanlarında bu tip ilişkilere korkunç bir etiketleme ve aşağılama vardır. Oysa Christie bu romanda karakterleri tasvir ederek, yaşam biçimlerini anlatarak ve aralarındaki duygusal bağı ifade ederek o ilişkiyi açığa çıkarıyor. O yıllarda İngiliz toplumunda homoseksüel ilişki yasaktı ve cezası vardı. Buradaki tasvirlere bakalım. Miss Hinchliffed geleneksel bir kadın görüntüsü dışında kısa saçları, asker ceketini andıran kıyafeti, çizgili kadife pantolonuyla maskülen bir görünüşe sahip. Amy ise onun zıttı olarak yumuşak başlı, evcil ve otoriteye ihtiyaç duyan tipik bir femme. Agatha Christie bu iki kadın üzerinden toplumsal cinsiyet rollerini esnetiyor. Aralarında sessiz ama güçlü bir ortaklık olduğunu vurguluyor. Bu kısım, romanın duygusal ağırlık merkezlerinden biri. Amy’nin öldürülmesinden sonra Miss Hinchliffed’in yaşadığı yıkım bu alt metne gerçeklik katıyor. İki kadının bir arada yaşaması o dönem için neden normal karşılanıyor? Çünkü savaş sonrası çekilen ekonomik sıkıntılar yüzünden insanlar evlerini başkalarıyla paylaşıyorlar. Odalarını kiraya veriyorlar. Eskiden bunun komünizmin bir özelliği olduğu iddia edilirdi ancak belli ki bu ihtiyaçtan doğan bir zorunluluk. Günümüzde de genç öğrenciler, bekârlar bu şekilde aynı evi paylaşıyorlar.

Savaş sonrası köye yabancıların gelişi, birbirini tanıyan küçük toplulukta ‘kimliklerin belirsizleşmesi’ne neden olmuş.

Romanda ayrıca metinler arası göndermeler var. Birçok yerde Shakespeare’in eserlerine atıfta bulunuluyor. Şiir ve edebiyat referansları var. Rahip Julian Harmon’ın eşi Bunch akşamları kocasının ona Edward Gibbon’ın eserlerini okuduğundan bahsediyor. Tennyson’un Maud şiirinin “hiç kusursuz, buz gibi şahane bir hiçlik” dizesi alıntılanmış. Ayrıca İncil’den göndermeler var. Sanat akımlarına ve tarihsel sanat figürlerine göndermeler var. Mesela bir yerde Julia için oyuncu Sarah Bernhardt benzetmesi yapılıyor. Polisiye türüne göndermeler var, Bunch Harmon’ın kütüphaneden aldığı Ölüm ve Şapka Oyunu adlı bir kurgusal eserden bahsediliyor. Hatta bu kitap, vaazını hazırlarken Rahip Julian’ın dikkatini dağıtmış. Patrick Simmons polisiye romanlar üzerine şaka yaparken ipek çorap ve ölüm gibi türün klişelerine atıfta bulunuyor.

Özetle bu roman sadece bir katil kim hikâyesi değil. Aynı zamanda vicdan azabı, çaresizlik ve yalnızlığı anlatan bir roman. Agatha Christie bu eserinde bize toplumsal güvenin ne kadar kırılgan olduğunu ve masum görünen komşuların bile ardında karanlık sırlar taşıyabileceğini ustalıkla gösteriyor.

Serap Gökalp: Teşekkür ederiz bu güzel sunum için. Kitabı enteresan buldum. Bir kere kalabalık bir kadrosu var ve kapalı bir mekânda geçiyor. Sahneye uyarlanması da güzel olur diye düşünüyorum.

Mehtap Sezer: Gencoy hocam neredeyse tüm detaylara değindi. İlgiyle okudum. Klasik bir Christie hikâyesi. Olayları anlatışını çok beğendim. Okuru kendi istediği yöne sürükleyebiliyor yazar. Sonunda hiç tahmin etmediğim biri katil çıktı. Christie sarışınlardan pek hoşlanmıyor sanırım iki yerde onlardan aptal olarak bahsetti. Romanda yan karakterlerin de ana karakter kadar güçlü olduğunu düşünüyorum. Özelikle gazete ilanı fikri çok hoşuma gitti. Fikrin ve kurgunun zekâ ürünü olduğunu düşünüyorum. .

Murat Yüksel: Bu romanı ikinci okuyuşum. İlk seferinde katilin kimliğini mektupların okunduğu bölümde anlamıştım. Çünkü orada seslenilen kişi Charlotte’tu. Mektupların diğer kadında olması zaten mantığa tersti. Ben o noktadan sonra katilin ev sahibesi olduğunu düşünerek okudum romanı.

Romanın başlangıcını çok sinematografik buluyorum. Çok hoş. Yazar bizi cinayet işlenene kadar karakterler arasında epey bir gezdiriyor. Bu romanda Miss Marple yan karakter gibi kalmış. Pastanın büyük dilimini Müfettiş Craddock yemiş. Onu soruşturmanın içinde daha fazla gördük. Ama sonuçta kaymağı yiyen yine bizim ihtiyar Marple oldu. Ben iki okuyuşumda da sunumda bahsedilen eşcinsel ilişkiyi yakalayamadım.

Emniyet teşkilatını bu işe intihar gözüyle bakıp davayı kapatmaya bakıyor aslında. Bu nedenle ipuçlarını bulmak ve olayı açıklığa kavuşturmak Marple’a kalıyor.  Miss Marple maceralarını Poirot hikâyelerinden daha soft buluyorum.

Gamze Yayık: Pek çoğumuz gibi ben de polisiye okumaya Christie kurgularıyla başladım. Tabii romanları orijinal dilinden okuyamadık ve Altın Kitaplar’ın çevirilerine mahkûm kaldık. O nedenle de yazarın dil ve anlatımının kıymetini o zamanlar anlayamadım. Romanların başındaki karakter listesinden nefret ederim örneğin. Romanı okurken kurgu içinde tanımak isterim herkesi.

Gencoy Sümer: Orijinal baskılarda öyle bir sayfa yok. Ancak bazı romanlarında kroki bulunur. Roger Ackroyd Cinayeti’nde vardır mesela.

Gamze Yayık: Roman için çıkardığım karakter haritası çok kalabalık. Kendimle ilgili tespitim şu, karakter sayısı çoğaldıkça olaylar çetrefil hale geliyor ve bağlantıları kurmak, çözümlemek, ifadeleri akılda tutmak zorlaşıyor. O nedenle bu tür romanları okumak zihnimi çok yoruyor. Özetle az karakterli ve girift olmayan kurgulardan daha fazla keyif alıyorum. Ne yazık ki romanı okumadan önce bir incelemeye göz atarak katilin kim olduğunu öğrendim. Bu belki de iyi oldu. Çünkü az önce anlattığım nedenden ötürü keyifle takip edemeyecektim olay örgüsünü.

Pip ve Emma’nın ikiz oluşu, Emma’nın soruşturma sırasında Julia olduğunun anlaşılması, Pip’in Phillipa çıkması ve bir erkek bir kadın olmalarını beklerken ikisinin de kadın çıkması biraz göz devirtti. Ev sahibesinin ara kapıyı olay için hazırlayıp ışıklar sönünce oradan geçmesi, silahlı adamı öldürüp yine o yoldan yerine dönüp kulağını kanatması üzerine yapılan kurgu bana zorlama ve gerçek dışı geldi. Başta fikir çok güzeldi, ilan üzerine bir evde toplanılması ve hakikaten bir cinayet işlenmesi hoş bir düşünce. Ev sahibesinin durumdan haberi olmadığını iddia edip sonra da akşam için ikramlık hazırlanmasını istemesi bile aslında bizi şüphelendirmeliydi.

Özellikle Mitzi karakterini önemli ve iyi işlenmiş görüyorum. Sosyal statüsü yüksek karakterler arasında ezildiğini görmek beni üzdü. Kimsenin ona inanmaması ve sürekli geçmişinde hizmetçilik yapmadığını anlatması dramatikti. Okur olarak ben de bir ara Christie’yi köşklerde, yüksek sosyete içinde yaşanan olayları ve cinayetleri yazmakla suçladım. Ancak toplumsal mevzulara hiç de duyarsız olmadığını şimdi daha bilinçli okumalar yapınca anlıyorum.

Gencoy Sümer: Bak unuttum söylemeyi, hizmetçi bulmanın ne kadar zor olduğundan bahsediliyor romanda. Aman kızdırmayalım, küsmesin deniyor. Bu sınıfların birbirine yaklaştığını gösteriyor. Romanlarını orijinalinden okursanız sınıflar arası dilin ve hitap şekillerinin de ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Yazar özellikle diyaloglarda bunu çok güzel verir.

Gamze Yayık: Mitzi karakterini önemli buluşumun bir diğer nedeni de şu, kitap boyunca diğer karakterlerin onu yalancı diye yaftalamalarına karşın, kadın dobra dobra ne düşündü ve gördüyse söyledi. Bir yan karakter olarak epey öne çıkmış.

Son olarak şunu söylemek isterim. Yukarıda bahsettiklerimiz umalım ki Agatha Christie romanlarını alt metinleri fark etmeden okuyan ve katil kim kurgusundan ibaret sanan okurların kulağına küpe olsun. Başka bir bakışla tekrar okusunlar dilerim.

Ramazan Atlen: Romanın özellikle başlangıcı okuru hemen sarıyor, içine alıyor. Sonuna kadar da merakı diri tutup beklenmedik sürprizler yaparak devam ediyor. Finali de çok şaşırtıcıydı. Bu nedenlerle beğenerek okudum. Ancak okurken beni rahatsız eden şeyler vardı. İlki cinayet planının fazla zorlama olması. Elbette polisiye kurguda karmaşık planlar yapılır ancak katilin bu planı yapmak dışında bir seçeneği kalmamış olmalı. Letitia Blacklock, Rudi Scherz’i başka bir şekilde öldüremez miydi? Tek yol bu olamaz sanırım. Çünkü bu plan aksamaya çok müsait. Karakter yaşlı, dakiklik gerektiren hareketler yapması gerek. Planın aksamaması mucize ki aksıyor bir noktada. Kapının arkasında fener ışığından etkilenmediği için katili fark eden bir karakter kalıyor. Ayrıca Letitia’nın gazeteye ilan vermesinin nedenini anlayamadım. Konukları eve başka bir bahaneyle de toplayabilirdi. Ayrıca daveti kabul edip gelecek kişi sayısından da emin olamazdı. Çok daha fazla insan gelebilir ve salon tamamen dolabilirdi. Julia ve Patrick’in tesadüfen tanışması da bana zorlama geldi. Sevgili olmalarına rağmen kardeş rolü yapmalarını da mantık dışı buldum. Aralarındaki ilişkiyi biri illa fark ederdi diye düşünüyorum.

Geleneksel polisiyenin toplumsal olaylara değinmediği üzerine iddialar var. Geçtiğimiz sene epeyce bir Agatha Christie okuması yaptım. İlk romanlarında büyük köşkler ve aristokrat aileler varken zaman ilerledikçe aileler dağılıyor, mekânlar değişip küçülüyor. Bu açıdan dönemi iyi yansıttığı söylenebilir. Mitzi karakteri kadar yaşlı bahçıvanın diyaloğunu da beğendim. Romanda yan karakterlerin güçlü işlendiğini düşünüyorum. Bahçıvanın zamana ayak uyduramamaktan ve değişimden kaynaklanan şikâyetleri oldukça gerçekçiydi.

Bir diğer can sıkan tesadüf de Amy ve Miss Hinchliffed’in cinayet hakkında konuştukları sırada katilin bu sohbete kulak misafiri olmasıydı. Bu da bana biraz fazla tesadüf geldi okurken.

Gencoy Sümer: Onlar klişe işte. Günümüz filmlerinde de var bunlar. Biz yazarken elbette bunlardan kaçınmalıyız.

Gamze Yayık: Ben yine de karakter kalabalığından şikâyet edeceğim.

Agatha Christie Kitaplarının İngilizce Baskıları

Gencoy Sümer: Bu kitaplar karakteri ön plana çıkaran romanlar değil. Bunlarda olay örgüsü önemli. Dolayısıyla kurgu önceden oluşturulduğu için karakterler de ona göre belirleniyor. Olay örgüsünde bir karaktere ihtiyaç olunca o karakter giriyor kurguya. Christie romanları sinemaya uyarlanırken genelde karakterlerde eleme yapılır. Yakın ve benzer işlev gören karakterler birleştirilir. Yani olay örgüsünün ihtiyacı kadar karakter yaratılır geleneksel polisiyelerde.

Yazarın eserlerini kronolojik olarak okursanız başlangıçta, papazı, zengin aileleri olan basit bir köy hayatından bahseder. Kütüphanedeki Ceset romanı böyledir mesela. Onda da alengirli bir cinayet planı vardır. Daha sonraki romanlarda aynı köyü yine görürüz ancak bazı şeyler değişmiştir. Aradan yirmi sene geçer, karakter kocası ölünce yaşadığı evi bir Amerikan film şirketine satmıştır. Miss Marple romanda oranın ne kadar değiştiği üzerine epey düşünür, toplumsal değişimi anlatır. Özetle Christie romanlarını dikkatli gözlerle okumak gerekir.

Bizler kitabı okurken ve tartışırken büyük keyif aldık. Umarız siz de yazımızı okurken aynı duyguları hissetmişsinizdir. Önümüzdeki sayı başka bir polisiye romanla tekrar sizlerle olacağız.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar