Merhaba sevgili Gencoy Sümer. Daha önce merhum polisiye yazarı Celil Oker’in Genç Yazarlar İçin Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu isimli bir çalışması yayınlanmıştı ancak doğrudan polisiye roman yazımına odaklanan bir kitap yoktu. Birkaç ay önce yayınladığınız Polisiye Roman Nasıl Yazılır isimli kitabınız büyük bir boşluğu doldurdu. Öncelikle neden böyle bir kitap yazma ihtiyacı hissettiniz, dört roman üç öykü kitabı kaleme almış bir polisiye yazarı olarak tecrübelerinizi paylaşmak mı istediniz yoksa başka saikler de var mıydı?
“Polisiye Roman Nasıl Yazılır” fikri aslında bir anda ortaya çıkmadı; yıllar içinde gelişti. Öncelikle, yazma serüvenim boyunca karşılaştığım zorluklar beni böyle bir kitap yazmaya yöneltti diyebilirim. Bir bakıma, tecrübelerimi paylaşmak istedim. Tabii çeşitli ortamlarda sık sık karşılaştığım “İpuçlarını nasıl yerleştiriyorsunuz?”, “Finali en baştan mı biliyorsunuz?”, “Polisiye yazmanın püf noktası ne?” gibi soruların da bu çalışmaya girişmemde etkisi büyük oldu. Türkçede, polisiye roman yazımını doğrudan ve sistematik biçimde ele alan, masa başında yazar adayına eşlik edecek bir kitap olmadığını fark edince kolları sıvadım. Dediğiniz gibi, Celil Oker’in harikulade bir kitabı var. Çok kıymetli bir çalışma. Ama daha genel seviyede bir hikâye anlatma kılavuzu o. Benim eksikliğini gördüğüm şeyse, polisiye yazmanın mutfağını açık eden, deneyimle yoğrulmuş bir rehberdi.

Kitabınızda olay örgüsü, karakter, atmosfer, diyalog, anlatıcı gibi kurmaca unsurlarını, polisiye özelinde ise ipuçlarının yerleştirilmesi, suç türleri ve araçlarının seçimi, klişelerden kaçınma gibi konuları ayrıntılarıyla açıklıyorsunuz. Bu kadar kapsamlı bir çalışmanın hazırlık ve yazım sürecinden bahsedebilir misiniz? Türkçe literatürde alanında ilk olduğunu göz önüne alırsak hangi zorluklarla karşılaştınız ve nasıl üstesinden geldiniz?
Kitabın hazırlık süreci oldukça uzun ve yorucu geçti. Yazarken biriktirdiğim çok sayıda not vardı elimde. Kendi romanlarımın taslakları, kullanmadığım planlar, yanlış ipuçları, çöken finaller… Hepsini bir araya getirdim. Ama asıl zorluk, sezgisel olarak yaptığım şeyleri bilinçli, aktarılabilir ve öğretilebilir bir yapıda sunmaktı. “Ben böyle yapıyorum” demek yetmiyor; neden işe yaradığını da açıklamak gerekiyor. Türkçede örnek alabileceğim doğrudan bir kaynak olmadığı için hem dünya polisiye literatürünü taradım hem de kendi yazarlık pratiğimi didik didik ettim. Bazen bir paragraf için günlerce düşündüğüm oldu. “Bunu okuyan biri gerçekten masaya oturup polisiye roman yazabilir mi?” sorusu, kitabı yazarken en büyük pusulamdı.
Kitabınızda bir polisiye yazarı adayının mutlaka okuması gereken yazar ve kitaplardan söz ediyorsunuz. Sizce bir polisiye yazarı polisiye ağırlıklı mı okumalı, yoksa polisiye dışı okumalar yapmayı da önerir misiniz?
Bir polisiye yazarının sadece polisiye okuması gerektiğini söylemek doğru olmaz. Aksine, sadece polisiye okuyan bir yazarın bir noktadan sonra aynı kalıpları tekrar etmeye mahkûm kaldığını düşünüyorum. Polisiye elbette türün dilini, ritmini ve geleneğini öğrenmek için vazgeçilmez ama iyi karakterler, güçlü atmosferler ve derinlikli çatışmalar başka türlerden beslenmeden zor kurulur. Ben roman, öykü, deneme, hatta şiir okumayı çok önemsiyorum. Polisiye yazarı, insan ruhunun karanlık tarafını anlatıyorsa, bunu sadece cinayet üzerinden değil, hayatın bütün çatlaklarını tanıyarak yapmalı
Çalışmanızda iyi bir polisiye romanın sadece sağlam bir olay örgüsü ve sürpriz bir finalden, katil kim sorusundan ya da yapay bir bilmeceden ibaret olmadığını, gerçekçi karakterler yaratmayı, etkileyici bir atmosfer kurmayı, doğal diyaloglar yazmayı ve insanın karanlık taraflarını anlatmayı da gerektirdiğini vurguluyorsunuz. Sanırım polisiyenin edebi türlerden biri olduğu halde edebiyattan sayılıp sayılmayacağı tartışması, kitabınızda vurguladığınız hususun göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Ne dersiniz?
İyi bir polisiye roman insanın karanlıkla ilişkisini anlatır; suçun toplumsal, psikolojik ve ahlaki boyutlarını sorgular. Eğer bir metin karakterleriyle, diliyle, atmosferiyle okuru ikna ediyorsa edebiyattır. Tür etiketi bunu değiştirmez. Bence, kötü yazılmış polisiyelerin türün tamamını temsil ediyormuş gibi algılanması asıl problem. Bu da haksız bir genelleme. Bir diğer haksızlık da “katil kim” bulmacası şeklinde okunan kimi iyi polisiyelerin alt metinlerindeki felsefi ve psikolojik katmanları görmemezlikten gelmek. Bu haksızlığa uğrayan yazarların başında da Agatha Christie’nin gelmesi çok ilginç. Edebiyat elitleri, onun sadece bir suçluyu değil, aynı zamanda algılanan dünyanın güvenilmezliğini anlattığını uzun süre kavrayamadılar.
Yazarlık kariyeriniz boyunca polisiye edebiyata yeni yazarların kazandırılmasına imkân veren çok sayıda öykü seçkisi hazırladınız. Bunlardan sonuncusu geçtiğimiz günlerde Türk Polisiyesinin İlk Kilitli Oda Öyküleri Antolojisi alt başlığıyla yayınlanan Kilitli Odaların Esrarı’ydı. Bu proje nasıl ortaya çıktı ve ilerledi? Polisiyenin en zor alt türlerinden biri olduğu için aynı zamanda bir meydan okuma sayılabilecek böyle bir seçkiyi hazırlamanın anlamına dair neler söylemek istersiniz? Benzer projeler gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?
Bu tür seçkiler benim için sadece editörlük işi değil, doğrudan yazarlığın bir devamı.
Polisiye edebiyata yeni yazarlar kazandırmak fikri, başından beri çok önemsediğim bir mesele. Çünkü ben yazarlığa başladığımda, özellikle polisiyede, insanın elinden tutan, “gel dene, hata yapabilirsin ama yine de yaz” diyen mecralar neredeyse hiç yoktu. Dergiler, ana akım medya ve yayınevleri edebiyat baronlarının kontrolündeki klanların elindeydi. Bugün durum biraz onların aleyhine değişmiş olsa da güçlerinden çok şey kaybetmiş değiller. O yüzden yıllar içinde hazırladığım her seçkide, bir yandan ortaya iyi metinler koymayı, bir yandan da yazarlara gerçek bir alan açmayı hedefledim.

“Kilitli Odaların Esrarı” fikri ise biraz meydan okuma duygusuyla ortaya çıktı. Kilitli oda polisiyesi, sadece Türk edebiyatında değil, dünya polisiyesinde bile en zor alt türlerden biri. Okur bu türde şuna inanmak zorunda: Kapılar kilitli, pencereler kapalı, içeriden dışarıya tek bir çıkış yok ve yine de bu tecrit edilmiş ortamda bir cinayet işlenmiş. Bu hem yazardan hem okurdan çok yüksek bir dikkat ve ikna gücü talep ediyor. Türk polisiyesinde bu alt türe ait örneklerin çok az olduğunu fark edince “Neden ilk girişimi biz yapmayalım?” sorusu kendiliğinden geldi.
Proje, ilk aşamada alt türü tanıma ve bir deneme yazma süreci olarak başladı. Yazarları özellikle zorlamak istedim. Çünkü kilitli oda polisiyesi, klişelere yaslanmaya izin vermez; en küçük mantık hatası metni çökertebilir. Bu nedenle seçki çağrısını yaparken beklentimi de açıkça söyledim: Burada kolay çözümler yok, okuru kandırmak yok, son anda uydurulmuş açıklamalar yok. Ve hepsinden önemlisi, kilitli odanın gerçekten öykünün kilit noktası olması gerek. Gelen metinler arasında çok ciddi emek harcanmış, üzerinde defalarca düşünülmüş, yeniden yazılmış öyküler vardı. Editörlük sürecinde de en çok üzerinde durduğum şey, “Bu çözüm gerçekten ikna edici mi?” sorusuydu.
Böyle bir seçkiyi hazırlamanın benim için en önemli anlamı, polisiyenin, sadece konfor alanında dolaşan bir tür olmadığını göstermekti. Kilitli oda polisiyesi, türün matematiğini, mantığını ve edebi tarafını aynı anda sınar. Bu alt türde yazmaya cesaret eden bir yazar, aslında polisiyenin tamamıyla ciddi bir ilişki kurmuş demektir. O yüzden bu kitabı sadece bir antoloji olarak değil, aynı zamanda bir tür “kolektif meydan okuma” olarak görüyorum. Yazarlar kendilerini sınadı, okur da bu sınamaya tanıklık etti.
Benzer projeler yapmayı elbette düşünüyorum. Polisiye edebiyatın içinde keşfedilmeyi bekleyen çok fazla alan var: Alt türler, temalar, anlatım biçimleri… Bu tür seçkiler hem yazarlar için bir vitrin oluyor hem de türün kendi kendini yenilemesine katkı sağlıyor. Ama şunu da önemsiyorum: Her proje gerçekten gerekli ve anlamlı olmalı. Sırf üretmiş olmak için değil, polisiyeye bir şey eklediğine inandığım zaman bu tür işlerin altına giriyorum.
“Kilitli Odaların Esrarı” kolektif bir çabanın somut örneklerinden biri. Umarım yazarlara ve okurlara, Türk polisiyesinin ne kadar zengin ve potansiyelli bir alan olduğunu bir kez daha hatırlatmayı başarmışızdır.
Çoğu yazar kurmaca yazarlığında yetenek ve çalışmanın önemi konusunda hemfikir görünüyor ancak diğer edebi türlere nazaran daha kurallı bir yapısı bulunan polisiye özelinde düşünürsek polisiye yazmak yetenekten çok çabayla alakalıdır denebilir mi?
Kesinlikle. Polisiye yazmanın çabayla çok yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum. Yetenek elbette önemli ama polisiye, diğer türlere kıyasla daha fazla mühendislik gerektiriyor. Olay örgüsü, zaman çizelgesi, ipuçları, mantık tutarlılığı… Bunlar ciddi bir emek ve disiplin istiyor. Yetenek sizi başlatır ama sizi sona ulaştıran şey çoğu zaman sabır ve çalışmadır. Polisiye yazmak isteyen birinin “ilham gelsin” diye beklemek yerine, defalarca plan kurmayı, kurduğu planı bozmayı ve yeniden kurmayı göze alması gerekiyor.
Siz de zaman zaman yazar tıkanıklığı yaşıyor musunuz? Yaşıyorsanız üstesinden nasıl geliyor, motivasyonunuzu yeniden nasıl kazanıyorsunuz? Yazma disiplinini sağlamak için tavsiyeleriniz var mı?

Evet, ben de zaman zaman yazar tıkanıklığı yaşıyorum. Hatta bunun yazarlığın doğal bir parçası olduğunu düşünüyorum. Tıkandığımda kendime şunu sorarım: “Burada hikâye gerçekten bitiyor mu, yoksa ben yanlış yapma korkusuyla yazmaktan mı kaçıyorum?” Çoğu zaman mesele mükemmeliyetçilikten kaynaklanır. Böyle anlarda yazıyı bırakıp yürüyüşe çıkmak, başka bir metin okumak ya da bilinçli olarak kötü yazmaya izin vermek bana iyi geliyor. Yazma disiplinine gelince; ilhamı beklemek yerine masaya oturmayı bir alışkanlık hâline getirmek en önemli şey. Her gün aynı saatte, kısa da olsa yazmak, tıkanıklığı büyütmemeyi sağlıyor.
Gün geçtikçe okuma oranlarının düşmesini ve yapay zekânın gelişimini hesaba katarak kurmaca yazarlığının geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Kurmaca yazarlığının geleceği konusunda karamsar değilim. Okuma oranlarının düşmesi ve yapay zekânın gelişimi hayatın bir gerçeği ama insanın hikâye anlatma ihtiyacı bundan bağımsız. Yapay zekâ metin üretebilir ama yaşanmışlık, sezgi ve çelişki üretemez. Kurmaca, insan deneyiminin bir yansıması olduğu sürece var olmaya devam edecek. Belki biçimi değişecek, belki mecraları farklılaşacak ama iyi hikâyelere olan ihtiyaç hiç bitmeyecek.
Çok üretken bir yazarsınız. Aynı anda birden fazla proje üzerinde mi çalışıyorsunuz? Sırada neler var? Polisiye hakkında kurgu dışı kitaplarınızın devamı gelecek mi?
Aynı anda birden fazla proje üzerinde çalışıyorum, evet. Bu benim için bir tercih değil, neredeyse bir refleks. Bir projede tıkandığımda diğerine geçmek zihnimi açıyor. Şu sıralar hem yeni bir polisiye roman üzerinde çalışıyorum hem de kurgu dışı metinler yazıyorum. “Polisiye Roman Nasıl Yazılır” bir başlangıçtı; polisiye üzerine düşünmeye ve yazmaya devam etmek istiyorum. Devam kitapları da büyük ihtimalle gelecek ama acele etmiyorum. Her kitabın kendi zamanını beklemesi gerektiğine inanıyorum.
Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Bu tür soruların, insanın dönüp kendi yazarlık yolculuğuna bakmasını sağlamak gibi çok faydalı bir işlevi var. Böyle bir sohbetin taraflarından biri olmak benim için çok değerli.


