Burak Bey, sizi Dedektif sayfalarında ağırlamaktan mutluluk duyuyorum. Sizinle yolumuz bir yarışma vesilesiyle üçüncü Cemil Arıkan macerasında kesişti. Ödülünüzü tebrik ediyor kendi adıma sizi okumakta gecikmemi “talihsiz bir hadise” olarak addediyorum.
Boğaziçi Üniversitesi’nde siyaset bilimi okuduktan sonra uzun süre bankacılık yapmış ve emekli olmuş biri neden edebiyat dünyasına girmeye karar verdi?
Gençliğimden beri edebiyat ve sinemaya meraklıydım. 1987 yılında antik tarih ve arkeoloji üzerine bir kitabı Türkçeye çevirdim. Cem Yayınları tarafından Karia ismiyle basıldı. Çalışma hayatım boyunca bu merakım devam etti. Bankada tanıştığım Erol Üyepazarcı’nın polisiye edebiyat üzerine yazdığı, Korkmayınız, Mister Sherlock Holmes! kitabı ve onunla yaptığım konuşmaların da üzerimde etkisi olmuştur.
Bankacılığımın son iki yılında, Amerika’da yerleşik kuruluşların senaryo ve roman yazma üzerine düzenlediği çevrimiçi seminerlere katıldım. Bu konuda ortak çalışmalar yaptım. Oldukça keyifliydi.
En nihayetinde, çalışma hayatında bir beş yıl daha kalmak veya edebiyat alanında ilerlemek arasında tercihimi ikinciden yana kullandım. Bugün, verdiğim kararın isabetli olduğunu düşünüyorum.

Cemil Arıkan başka meşguliyetler sonrası kendini kitapların huzurlu dünyasına atarak dinlenmeyi umuyor, fakat hayat karşısına türlü muammalar çıkarıyor. Yer İstanbul, sene 1941 olunca ortam karışmaya ve maceraya oldukça müsait. Cemil Arıkan’ın zihninizde ilk doğduğu ana gitmek ve düşünceden kâğıda aktarım yolculuğunu sizden dinlemek isterim.
İkinci Dünya Savaşı öteden beri ilgi duyduğum bir konuydu. İçinde yaşadığımız düzenin temeli, neredeyse bütün kurum ve kuruluşlarıyla savaş ve sonrasında tesis edilmiş. Bu konuda epeyce kitap okudum, film ve belgesel seyrettim, bugün de bunlara devam etmekteyim.
Ancak beni yazmaya iten doküman, Barry Rubin’in İstanbul Entrikaları (Istanbul Intrigues) adlı belgesel çalışması oldu. Savaşın hemen öncesi ile bitişinden sonrasını ele alan kitap bu dönemde İstanbul’da yaşananları anlatıyor.
O yıllarda pek çok ilginç unsur şehirde bir araya gelmiş. İngiliz, Alman, Rus casuslar ve istihbarat elemanları; Avrupa’dan kaçmaya çalışan zengin mülteciler; Türkiye’yi kendi taraflarında savaşa sokmaya çalışan politikacılar ve İstanbul’un zengin kültürel mozaiği. Sonuçta bu geniş yelpaze içinden çok sayıda ilginç öykü çıkmış.
Cemil Arıkan hem askeri geçmişi hem de sahaflıktan dolayı edebi kimliği olan biri. Hayatıyla ilgili radikal kararlar alabilme ve kendini sürekli sorgulama özellikleriyle birlikte bu dönem öyküleri içinde pek çok fonksiyon üstlenebilecek bir karakter haline geldi.

Dönem polisiyesi yazmak, her ne kadar keyifli olsa da maddi hatalar yapmaya elverişli, riskli bir çalışma alanı. Fazladan araştırma ve gayret istediğinden yazarı zorladığını, kurgunun dışında tarihi gerçekliklere dayandırılması gerektiğinden yorucu bir okuma süreci gerektirdiğini düşünüyorum. Bize kitaplarınızı tasarlama aşamasında yaptığınız çalışmalar ve okuma alışkanlıklarınızdan bahseder misiniz?
Tecrübeme göre, dönem polisiyesi yazarken işlemek istediğiniz tarihi olay ile bunun içine yerleştireceğiniz kurgunun uyumunu ve bütünlüğünü sağlamak en önemli nokta. Bu kapsamda, tarihi olayın kullanacağınız detaylarıyla ilgili ilave çalışma yapmak gerekebilir.
Örneğin, üçüncü romanımda Barbarossa Harekâtı’nın başlangıcı ile İstanbul’daki bir casusluk öyküsünü harmanlamaya çalıştım. Bunun için, harekât başlangıcında düzenlenmiş Alman askeri belgelerini ve Sovyet Gizli Polisi’nin 1941 yılı içindeki örgüt düzenini araştırdım.
Bir başka önemli nokta da yazmaya başlamadan önce romanın iskeletini bitirmiş olmaktır. Hangi bölümleri yazacağım ve bu bölümlerde ne anlatacağımı önceden belirlemeye önem veririm. Kullanılacak bilgiyi netleştirmek de bu etabın işidir. Romana, ilk on veya on beş sayfa içinde okurun ilgisini yakalayacak şekilde başlamaya çalışırım.
Üzerine yazacağım konularla ilgili olarak genellikle belgesel kitaplara, makalelere bazen de romanlara başvururum. Bir roman üzerine çalışırken çoğunlukla o konuyla ilişkili şeyler okurum.
Son yıllarda polisiye edebiyatta üretilen metinlerin sayısı arttı. Bir polisiye yazarı olarak türdeki gelişmeleri ve güncel romanları takip edebiliyor musunuz? Özellikle yerli polisiye eserler hakkında genel görüşünüzü ve eleştirilerinizi öğrenmek isterim.
Polisiye romanların, katil kim sorusuyla başladığı, günümüzde cinayet psikolojisi ve sosyal olgularla harmanlanmış suç öyküleri olarak karşımıza çıktığı söylenebilir. Ancak bunun kesin bir kural olmadığını düşünüyorum. Örneğin, Sherlock Holmes öyküleri Victoria döneminin sosyal, iktisadi ve kültürel yönlerini yansıtmakta başarılıdır.
Güncel polisiyemizde aile içi şiddet, rant politikaları, göçmen sorunları gibi ekonomik ve sosyal konuların romanlarda daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Suçun artık ana tema olmadığı, başka bir konuyu veya fikri aktarmak için bir araç olarak kullanıldığı romanlar sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Örneğin Akdeniz ve İskandinav polisiyeleri bu yapı içinde iyi örnekler sunuyor.
Polisiye türdeki gelişmeleri takip ederken, aylık dergi veya gazete eklerinden çokça faydalanıyorum. Buralardan aldığım bilgi, bir sonraki okuma tercihimi etkileyebiliyor.

Eski Şehrin Gölgesinde, Bahar Temizliği ve Talihsiz Bir Hadise kitaplarından oluşan seriye eklenecek diğer maceraları ne zaman okuyacağız ve Cemil’in aşkları artık bir evlilikle sonlanacak mı?
Serinin dördüncü romanının sonuna yaklaştım. Bir-iki ay içinde tamamlayacağım. Dönem ve karakterden kendimce ilginç öyküler üretebildiğim sürece devam etmeyi düşünüyorum. Seri kronolojik bir sıra izliyor. Eğer yazarsam, bundan sonraki roman 1942 yılında geçiyor olacak. Henüz beşinci romanın konusu ve ana karakterin işlevi hakkında bir karar vermiş değilim. Şu an için önceliğim, dördüncü romanı bitirmek.
Son olarak şu an okumakta olduğunuz romanı ve izlediğiniz son dizi veya filmi bizimle paylaşırsanız sevinirim.
Şu an Zülfü Livaneli’nin Serenad romanını okuyorum. En son seyrettiğim film, Nuremberg’di. Ancak filmin, 1961 yapımı Nuremberg Duruşması ile kıyaslandığında hayli sönük kaldığını düşünüyorum.
Polisiye roman söz konusu olduğunda Umberto Eco’nun Gülün Adı, filmlerde ise Roman Polanski’nin Çin Mahallesi beni çok etkilemiştir.
Sorularımı yanıtladığınız için okurlarımız adına teşekkür ediyor, başarılı kurgunuz ve duru Türkçenizle tanıştığım için mutluluk duyduğumu belirtmek istiyorum.
Ben teşekkür ederim, sevgiler.


