Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

TESPİH TANELERİ

Diğer Yazılar

Nurhan Işkın
Nurhan Işkın
Nurhan Işkın, Almanya doğumludur. Eğitim hayatını Almanya'da tamamlamıştır. Daha sonra Türkiye'ye dönen yazar İzmir'de yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk annesi olan polisiye yazarının Geçmişten Gelen Cellat ve Katilin Özrü adlı iki polisiye kitabı bulunmaktadır. Nurhan Işkın'ın polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Rahmetli mi desem, demesem mi bilemediğim Fehmi Efendi’nin, dededen kalma tespihinin sesi, yalnızlıkla dolu koca evin içinde adeta ünlü bir senfoninin hüzünlü ezgisi gibi parmaklarımın arasından gönlüme dokunuyordu.  Bu ses salonun sessizliğini bozmakla kalmayıp Lokum’un mırıltısına da eşlik ediyordu. Müştemilatta kalan Erdal, karısı Saliha, kiracım Osman, sevgilisi komşumuz Pınar neredeyse benle yaşıt koltuklarda oturuyor, merakla beni izliyorlardı. Bense onlara bakmamak için elimden geleni yapıyordum. Çünkü hepsi ikiyüzlüydü. Fehmi Efendi’yi sevdikleri için burada olsalar neyse. Sırf meraklarından salonumu işgal ediyorlardı. Onların arasında eksik olan sadece torunum Önder ve Fehmi Efendi’nin yeğeni Selçuk’tu. Lokum ayağımın dibine gelip bana baktı, kucağıma atlayınca ortamın sessizliği bozuldu.

“Hayriye teyze bu nasıl oldu? Ben hala Fehmi dedenin öldüğüne inanamıyorum,” diye söze başladı Pınar.

“Nesine inanmadın? Öldü gitti işte,” diye biraz sertçe cevap verdim. Bu kızı sevmiyordum. Osman gibi akıllı bir çocuk bu aptal kızda ne buluyordu acaba? Arsızlığın bu kadarı fazlaydı. Bu eve hangi yüzle gelmişti. Düşüncelerimden Erdal’ın sesiyle sıyrıldım.

“Hayriye teyzem sen o gün nereye gitmiştin ki, Fehmi dede evde yalnız kaldı?”

“Ayol nereye gideceğim? Markete kadar indim. Ne var bunda?”

“Tabii ki bir şey yok. Sen hiç gitmez, beni gönderirdin.”

“O gün canım öyle istedi. Size hesap mı vereceğim? Ne saçma sorular bunlar!” Aslında nereye gittiğimi ben de bilmiyordum. Artık her şeyi birbirine karıştırıyordum.

“Hesap verme ama ben Lokum’un kuyruğuna ne olduğunu merak ediyorum,” diyen Pınar’a dönüp

“Kızım senin beyninin içinde ne var? Fehmi Efendi ile aralarında bir şey olmuş. Ben müneccim miyim!” diyerek tersledim. Bu kız yaşanan onca olayı Lokum’un kuyruğuna bağlamış. Geri zekâlı değil de ne? Zavallı Lokum! Dilerim kuyruğu kesilirken tırnaklarını geçirmiştir caninin kollarına. Bunlar da geldiler, gitmek bilmiyorlar. Bir an önce kalkıp gitseler de ben de neler yapacağımı düşünsem.

***

Sabah uyandığımda evin içindeki hareketliliği fark etmem uzun sürmedi. Ya Önder ya da Selçuk gelmişti. Eğer Selçuk geldiyse kahvaltı için endişelenmeme gerek yoktu. Eğer Önder ise o daha yataktan kalkamamıştır. Ne de olsa her gün akşamdan kalma olur, evin yolunu taksici ile bulur. Artık ne içiyor ya da kullanıyorsa bir baltaya sap olamadı. Ne okulu bitirdi ne de düzgün bir işte sebat etti. Yine de şeytan tüyü var keferede. Aklıyla her zaman beni şaşırtmayı başarıyor kerata. Neyse… Yataktan sızlayan kemiklerimin sesine kulak vermeden kalktım. Mutfağın kapısına gelmeden çay ve pastırmanın kokusu birbirine karıştı , içimden Selçuk’un varlığına şükürler ettim. Masa hazırlanmıştı.

Gözlerime inanamayarak “Önder! Senin ne işin var burada? Bunları sen yapmış olamazsın değil mi? Selçuk nerede?” diye sordum.

Söylediklerimi duymazdan gelerek yılışık bir tavırla “Of anneanne! Sana kendi ellerimle kahvaltı hazırladım. Neden bu kadar şaşırdın ki? Hem unuttun mu annem babam öldüğünden beri neredeyse otuz yıldır sizinle yaşıyorum,” diyerek çayları ince belli bardaklara doldurmaya başladı.

Bense homurdanarak “Unutur muyum hiç? Seni görmesem bile hatırlıyorum,” dedim.

“Bak bu günü milat kabul edelim. Artık beni sürekli aşağılayan dedem yok. Bu da demek oluyor ki seninle daha çok vakit geçireceğiz. Sen nasıl istersen artık öyle davranacağım,” dedikten sonra çay bardaklarını masaya bıraktı. Beni kolumdan tutup masaya götürdü. Tam karşıma otururken “Anneanne merak ediyorum dedem öldüğü için üzüldün mü?” diye sordu.

Hazırlıksız yakalanmıştım “Ne saçmalıyorsun sen sabah sabah,” diye mırıldandım.

“Diyorum ki üzüldün mü? Ben hep dedem ölünce senin zil takıp oynayacağını düşünmüştüm. Ama bakıyorum onun uğursuz tespihi kaç gündür elinden düşmüyor. Hem konu komşuyu da fırçalamışsın gelmeyin diye. Merak ettim gerçekten üzüldün mü?”

“Üzülmedim. Çok bile yaşadı mendebur! Giderayak Lokum’a zarar vermiş. Hayvan sevmeyen insan sever mi hiç? Beni konuşturma şimdi! Zaten canım burnumda! Yılların öfkesinin ateşi söner zannettim ama olduğu yerde sayıyor. Adam gitti hala beni uğraştırıyor. Bugün polisler gelecekmiş benimle konuşmaya. O esmer kadını da zaten gözüm hiç tutmadı. Etrafındakilere bağırıp duruyor. Biraz da anlayışı kıt. Bir şeyi on kere soruyor. Neymiş ölümünü şüpheli bulmuşlarmış,” diyerek bir yudum çay içtim. İçim yanıyordu ama bedenim nedense buz gibiydi. Bu oğlan gelse bir dert, gelmese bir dert.

“Hadi ya! Anneanne doğru söyle dedemi sen mi öldürdün?” diyerek pat diye sordu. Bu çocuk bir gün elimde kalacaktı. ‘Emanet filan demeyip geberteceğim,’ desem de inanmayın. O benim evladımdan kalan tek hatıra. Yine de kıt olan aklımı karıştırmayı başarıyor.

Elimde tuttuğum bardağı masaya bırakarak “Ne diyorsun sen oğlum?  Dedeni senin öldürmediğin ne malum? Onun yasal mirasçısısın. Ben evde bile değildim. Gerçi kim öldürdüyse iyi etti. Elli beş yıllık mahpusluğumdan beni azat etti. Katil sen isen bunca yıldır aklın neredeydi? Biraz geç olmadı mı?”  dediğim an hiddetle ayağa kalktı.

“Bunadın mı anneanne? Sen de mirasçısısın! Aslında bütün mal varlığı zaten senin değil miydi? Babamın bıraktıkları bana yeter de artar bile. Hem ben niye öldüreyim? Canıma yazık. Eğer ben öldürseydim onu merdiven dibinde bulmazdın, yemeğine zehir koyardım, ”dedikten sonra mutfaktan hışımla çıkıp gitti. Arkasından bakakaldım. Demek ki onu öldürmeyi hem de zehirlemeyi düşünmüş. Gerçi haksız sayılmazdı. Kahvaltı masasından kalktım. Odama gitmek için merdivenleri tırmandım. Yatağın kenarına oturup komedinin çekmecesini açtım. Rahmetli anneciğimin sedef kutusunu çıkarıp elimle üzerini okşadım. Geçmişin izlerini taşıyan bu kutuyu açmadan önce nefesimi tuttum. Açmamla beraber benden nasıl çıktığını anlamadığım bir çığlık attım. Odamın kapısı sertçe açıldı. Selçuk ve Önder kapının önünde durmuş yere düşen sandıktan saçılan nesnelere bakıyorlardı. Üçümüzün de gözü fotoğraflara takıldı.

***

Komiser Aylin Türkoğlu ve yardımcısı Sinan salonda beni bekliyorlardı. Taziye evine destursuz girilir miydi? Gerçi içten içe bu kadına hayranlık duymaya başlamıştım. Gözünü budaktan ayırmayan bir duruşu vardı.  Ah mendebur Fehmi! Dirin başıma belaydı ölün dert oldu. Kıyamete kadar senden kurtuluşum olmayacak anlaşılan. Sahi kaç gün oldu sen öleli? Dün müydü yoksa geçen hafta mıydı? Aman! Neyse ne! Geberdin ya!

“Hoş geldiniz demediğimi fark ettiniz değil mi? Benim gibi yaşlı bir kadınla zaman geçireceğinize gidin sokaklardaki kadın, çocuk, hayvan düşmanlarını yakalayın,” dedim demesine de bu kadın beni dinlemiyordu. Salonuma ayakkabılarıyla girdiği yetmezmiş gibi odanın ortasında volta atıp durması da sinirimi zıplattı.  Lokum Sinan’ın kucağına yayılmış halinden memnun mırlıyordu.

“Hayriye Hanım. Eşiniz Fehmi Bey’in düşmanı var mıydı?”

“Dostu var mıydı diye sorsanız daha doğru olurdu,” dedim. Kadın nedense yüzüme bakmadan konuşuyordu. Okuduğum kitaplarda, izlediğim suç dizilerinde dedektif ya da komiser kiminle konuşursa doğrudan gözlerine bakardı. Bu kadın onlara benzemiyordu. Bence beceriksizin biri. Tam o sıra aklımı okumuş gibi simsiyah delici gözlerini gözlerime dikti.

“Siz yine de söyleyin.”

“Düşmanı var mı bilmem ama kadına, çocuğa, hayvana düşmandı. Bunlar onun nasıl bir insan olduğunu anlamanıza yeter herhalde,” dedim elimdeki tespihi çekerek. Anlaması için arif olmaya gerek yok. Demek ki Fehmi Efendi’nin düşmanı varmış.

“Fehmi Bey’i siz bulmuşsunuz. Evde başka kim vardı?”

“Hiç kimse yoktu. Ben de yoktum.” Bana inanmayan gözlerle baktı.

“Sık sık dışarı çıkar mısınız?”

“Yok, çıkmam aslında. Ama o gün çıkmam gerekti. Hem yasak mı var?”

“Nereye gitmiştiniz?”

“Of! Hava almaya! Sen Fehmi Efendi’yle bir gün yaşasaydın bırak dışarıyı belki şehir değiştirirdin. Adamın ne şikâyeti, ne dırdırı bitiyordu. Ben de insanım nihayetinde. Markete gittim, geldim ev bir sessiz. Ne pikapta Müzeyyen Senar’ın sesi var ne de televizyonda aptal aptal birbirini yiyen cahil cühelanın sesi. Önce umursamadım. Kapının yanındaki lavaboya girip ellerimi yıkadım. Sonra Lokum ayaklarıma sarılıp değişik bir şekilde miyavlamaya başladı. Sanki bana bir şey anlatmak istiyordu. Aldırmadan mutfağa geçtim, kahvemi yaptım. Sonra camın önüne oturup dışarıyı izleyerek kahvemi içtim. Lokum mutfağın bir köşesine sinmiş beni izliyordu. İçim ürpermedi desem yalan olur. Seslendim yanıma gelsin diye gelmedi. Birden onda bir şeyin eksik olduğunu fark ettim, gözüm birden olmayan kuyruğuna takılınca elimdeki fincan yere düştü.”

Durdum, nefes almam lazım ama komiserin durmaya niyeti yok. Her şeyi anlatmış mıydım diye sordu. Nereye gittiğimi bilmiyordum ki? Evi nasıl bulmuştum acaba? Belki de hiç çıkmadım. Ne bileyim ben!

“Biz Fehmi Bey’e gelelim. Evde başka birinin varlığına dair bir şey gördünüz mü?”

“Ne görecektim? Kapıdan girdim, kahve yapıp içtim. Lokum’un kuyruğu yoktu. Bunları her gün görmediğim için bana garip geldi. Fehmi Efendi’ye bağırarak mutfaktan çıktım. Zira Lokum’a kızınca, ‘Senin kuyruğunu keseceğim,’ derdi. Kan beynime hücum etmişti. Yaşlı olduğuma bakma, mutfaktan nasıl çıkıp koridorun sonuna koştum ben bile bilmiyorum. Bir de ne göreyim? Fehmi Efendi merdivenin dibinde gözlerini tavana dikmiş öküz gibi yatıyor. Neden bilmem ama beni bir gülme tuttu. Ölüp ölmediğine bile bakmadım. Sonunda dualarım kabul olmuştu. Öldüğünü biliyordum.”

Bu son cümleyi kurmasam iyiydi ama ağzımdan çıktı bir kere.”

“Sonra ne yaptınız?”

“Hiçbir şey. Biraz öyle yatışını izledim. Ben gençliğimde o merdivenin dibinde ağzım burnum kan içinde çok yattım. Her seferinde üzerimden atlar, akşam namazını kılmak için camiye koşardı. Affettirecek çok günahı vardı.” Elime yaş düşünce ağladığımı fark ettim. Kendi kendime durduk yere ağladığıma kızdım.

“Hayriye Hanım, o güne geri dönün. Siz geldiğiniz kapı açık mıydı?”

“Dikkat etmedim.”

“Fehmi Bey’in otopsi raporu çıktı. Olay her ne kadar merdivenden düşme gibi görünse de başına sert bir cisimle vurulup öldürülmüş.”

Gözleri yırtıcı bir kuş gibiydi, gözlerimi deliyordu. Bakışımı kaçırdım. Bu kadın içimdeki sırları görecekmiş gibime geliyordu.

“İyi düşünün siz eve geldikten sonra dikkatinizi çeken bir şey olmadı mı?”

“Oldu dedim ya! Lokum.”

“Lokum’u bir tarafa bırakın onu anladık. Başka bir şey yaptınız mı, gördünüz mü, duydunuz mu?”

“Duymadım, görmedim!” Sesim biraz yüksek çıkmıştı.

“Yaşınıza saygı duyuyorum ama sorularımı neredeyse dinlemeden cevap veriyorsunuz!” diyerek o da sesini yükseltti.

Bense birden sakinleşerek, “Ah evladım! Boşuna sinirlenme. Bildiklerim bu kadar. Ama bana ‘Fehmi Efendi nasıl biriydi?’ diye sorsan işin daha kolay olurdu. O mendebur, şeytana pabucunu ters giydirirdi. Hoş şeytan ara sıra bana da yol göstermiyor değildi… Ne diyordum? Ha, Fehmi Efendi’nin bilmediği ise o yolları giderken ben dönüyordum. İnsan yıllarca dayak yiyince keskinleşiyor. Yaşlandıkça bana gücü yetmiyor diye hiçbir şey bulamazsa bastonuyla vuruyor, onu da yapamazsa yatarken ağzıma yastık basmaya, onu da olmadı yemek yediği çatalı, kaşığı kafama fırlatmaya çalışıyordu. Bir de bu yaşta çok af buyurun gönlünü eğlendirmemi istiyordu. Tövbe tövbe! Sizce ben bir şey görsem bu kadar kötü bir adamın arkasından size söyler miyim? Onu öldüren kişi bana ne büyük bir iyilik yaptı bilmiyorsunuz. Anlatacaklarım bu kadar. Ağladığıma bakmayın. Bu gözyaşları elli beş yıllık mahpusluğun özgürlük nişanesi. Eğer Fehmi Efendi’nin nasıl öldüğünü bulmak istiyorsanız al size bir bulmaca. Yılanın kuyruğuna basarsan o da döner seni sokar değil mi? O yılandı. Kim bilir kimi soktu da başına bunlar geldi. Şimdi bana müsaade. Daha Fehmi Efendi’den kurtulduğum için helva kavuracağım,” dedikten sonra ayağa kalktım. Bir elimde bastonum diğer elimde tespihim mutfağa doğru yürümeye başladım. Onlarsa akıllarında “Bu nur yüzlü yaşlı kadın kocasını öldürmüş olabilir mi?” sorusuyla arkamdan bakakaldılar.

***

Mutfakta helva kavururken salondan gelen sesleri duyuyordum. Önder ve Selçuk’la konuşan Komiser onların evde olmadığını, Fehmi Efendi’yi kimin öldürdüğünü bilmediklerini öğrenince eminim çok bozuldu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Komiser Aylin’in sesiyle irkildim.

“Hayriye Hanım Allah kabul etsin. Bir haftadır olayı soruşturuyoruz. Selçuk ve Önder Bey’in o gün nerelerde olduklarına dair şahitleri var. Bir tek siz nerede olduğunuzu kanıtlayamıyorsunuz. Yine soruyorum. O gün neredeydiniz? Bana bu bilgiyi vermek zorundasınız. Yoksa sizi emniyete götürmem lazım. Siz de katilin biran önce bulunmasını istemez misiniz?”

“İstemem! Hem neden merdivenden düşüp başını çarptığına inanmıyor illa bir katil arıyorsunuz?”

“Elimizde buna dair deliller var. Siz o gün saat kaç gibi evden çıktınız?”

“Ben bunak bir kadınım ne bileyim saat kaçta çıktım. Kırk yılın başı evden dışarı çıktım, kör olasıca adamın öleceği tuttu. Hiçbir şey bilmiyorum. Düşmüş ölmüş!”

“Hayriye Hanım, eşinizi sevmediğinizin farkındayım. Haklı olabilirsiniz. Ya katilin sıradaki kurbanı sizseniz? Bunu hiç düşünmediniz mi? Adaletin yerini bulması için yardımınız lazım.”

“Aklımı bulandırmayın evladım. Kim beni neden öldürsün? Hiç kimseye bir şey yapmadım iyilikten başka. Komşuma bir tabak yemek veriyorum, yetime harçlık verip kitap alıyorum, sokaktaki canlara kalan yemekleri veriyorum diye yıllarca bu adamın dayağını yedim. Bacağımı kırdı, otuz sekiz yaşından beri bastonla geziyorum. O düşüp geberdiği merdivenden beni çuval gibi aşağıya atıp sonra üzerime basıp giden adamın sonu da aynı yerde oldu şükürler olsun. Allah’ın adaleti yerine geldi. Çok beddualar ettim. Bak ne oldu? Hep ben suçluydum aklım kıtmış. Şikâyetçi olduğum zamanlar ise eve kilitlendim. Polisler bana yardım etmedi. Aile içinde olurmuş böyle şeyler diyerek beni hiç dinlemediler. Yasalar böyleymiş. Kanuna karşı gelinmezmiş. Sesimi kesmezsem adam beni öldürebilirmiş, miş de miş! Adaletten bahsediyorsun evladım. Ülkede adalet mi var? Adam karısını, komşusunu, hayvanı öldürüyor sonra çıkıp sokaklarda kendine yeni avlar arıyor. Ülkeye bir bak! Ne adaleti? Hak hukuk arayan insanlara kanun yardım etmediği için sokaklara dökülünce tutuklanıyorlar! Sen yaptığın işin sonucunu alıyor musun evladım? Gece gündüz koşturup suçluyu yakalıyorsun. Peki, mahkeme ne yapıyor serbest bırakıyor. Hâkimler kadınları öldürenlerin, çocuklara dokunan ellerin kalemini kırabiliyor mu? Soruşturma, delil toplama adı altında yargılamayı bile yapamıyorlar. Sen de biliyorsun artık adalet diye bir şey yok? Eğer adalet olsaydı caniler bu kadar cesaretli olamazlardı.”

Kadını sözlerimle şaşırtmayı başarmıştım. Yüzüme ilk kez delici bakışlarla değil anlık bir şefkatle bakmıştı. Tam ağzını açıyordu ki ölen damadım Volkan’ın kardeşi Kaya mutfağa girdi, elimi öpmek için uzandı.

“Hayriye teyzem kusura bakma gelemedim. Şehir dışındaydım. Başınız sağ olsun. İyi misin?” diyerek fazlaca kavurduğum helva tenceresini kenara almama yardım etti.

“İyiyim evladım. Sen nasılsın? Ben de diyorum bu çocuk neden ortalarda yok. Bugün seni arayacaktım ben de. Mendebur bana ailemden kalan her şeyi üzerine almıştı ya vasiyet filan bıraktı mı diye.”

“Bir ara niyetlenmiş benden de fikir istemişti ama sadece konuşmada kaldı. Sizleri mirasından çıkarmakla ilgili soruları olmuştu. Ben de kızmıştım. O yüzden başka bir şey dememişti. Rahmetli abimden Önder’e kalanları bile üzerine almak istedi. Vasisi olduğu için ama ben izin vermedim. Biliyorsun, Fehmi amca Orhan abimi hiç sevmemişti.”

“Bilmez miyim? Hala o konu canımı sıkıyor. Neyse sen geç içeri. Ben helvaları alıp geleyim. Komiser, evladım size de helva getireceğim. Bizde adettendir ölünün helvası kalanlara sağlık olsun diye yenir,” diyerek helva yı tabaklara koymaya başladım. Kaya işinin olduğunu söyleyerek geldiği gibi gitti. Aman bu gerçek miydi yoksa hayal mi gördüm? Sahi ben ne yapıyordum?

***

Bu eve ne zaman geldiğimi bile hatırlamıyorum. Annemi babamı hayal gibi sislerin içinde görüyorum. Dedem, annemin bu evdeki hatıralarını babama kaçtığı için silmişti. Sanki o hiç var olmamış gibi davranır, bizi annem hakkında konuşturmazdı. Anneannemin sakladığı birkaç fotoğraftan başka elimde ona dair hiçbir şey yoktu. Dedemin sonunun nasıl olacağını çocukluğumdan öldüğü güne kadar farklı senaryolar içinde düşünmüş ama onun eceliyle öleceğine dair bir hayalim olmamıştı. Anneanneme yaptığı zulümler, çocukken beni dövmesi, aç bırakması, ne zaman okulda bir başarı elde etsem bana engel oluşu ona olan tüm iyi duygularımı öldürmüştü. Hele yıldız gençlerde Fenerbahçe alt yapısına seçildiğim günü hiç unutmayacağım. Yediğim dayağın izleri hala bacaklarımda duruyor. Yol parasını kim verecekmiş? Futbolcu olup barlarda mı sürtecekmişim? Para konu olunca ilk kez karşısında konuşma cesaretini bulmuştum. Ondan para istemediğimi babamın mirasının bana ömür boyu yeteceğini söyleme gafletinde bulunmuş sonrasında müştemilattan getirdiği kalın sopa anneannemi ve beni bayıltana kadar dövmüştü. Sonraki yıllar bu evden ayrılmayışımın tek sebebi anneannem olmuştu. Hoş artık bir dediği bir dediğini tutmuyor.  Zavallı kadın ne bir komşuya giderdi ne de sokağa çıkardı. Dedem bizi döverken hiç yüzümüze vurmazdı. Mahalleli ne derdi? ‘ Fehmi Efendi dayak mı atıyor? Sizin yüzünüzden adıma leke getirmem. Bu evde benim borum öter. Kapı orada beğenmeyen defolup gitsin,’ der sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp giderdi.  Çocukluğum anneannemin şefkatiyle geçse de dedemin şiddeti onun bana vermeye çalıştığı duygularımı köreltmeye yetmişti. Alkolle çok küçük yaşta tanıştım. Mahalleli abiler kuytu köşelerde bira içerken ben de onlara takılır verdiklerini içmekten çekinmezdim. Lise yıllarımda ise yol paramı biriktirir okula yürüyerek gider o paraya alkol alırdım. Bir arkadaşımın doğum gününden eve sarhoş geldiğimde dedemden en kötü dayağı yedim. Anneannem üzerime kapanmasaydı, bugün nefes alıyor olmazdım. Çünkü bana vurmak için tuttuğu bıçağı anneannemin sırtına saplamıştı. Bense ilk kez içimde uyanan şeytana yenik düşüp onu can havliyle ittirmiştim. O günden sonra bana yaklaşma cesaretini bulamadı. Fakat elinin altında benden yaşça küçük olan Selçuk vardı. Bana ve anneanneme uygulayamadığı ne varsa artık Selçuk’un üzerine boşaltıyordu. Onun algısında problem olduğunu bilmesi bile şiddetini durdurmaya yetmiyordu. Selçuk boşanan ve kendini istemeyen anne babasının intikamını hiç tepki vermeden dümdüz amcasının gözlerine bakarak alıyordu. Bu ise dedemi daha da çok öfkelendiriyordu. Kemerin onun sırtında çizdiği yaraları yine anneannem tedavi ediyordu. Çok merak ediyorum acaba dedem ömrü hayatında hiçbir canlıyı sevmiş miydi? Sadece mahallemizin imamı Atilla amcadan çekinirdi. Nedense ben hep ondan korktuğunu düşünürdüm. Bir gün sokak ortasında kulağımı çekme girişimde bulunmuş, Atilla amca ona saymadığını bırakmamıştı. “Eğer çocuk kalbi kırıyorsan benim cemaatimin arasında yerin yok,” diyerek kestirip atmıştı. Dedem iki gün camiye gitmemiş namaz vakitlerini beni döverek geçirmişti. Cemaatten gelen arkadaşları araya girmiş, dedem yine namaza gitmeye başlamıştı. Bu yüzden Atilla amca benim mahallede en sevdiğim insandı. Beni kaç kez küfelik görmüş ama hiç yadırgamamış aksine benimle saatlerce kaldırıma oturup saçmalıklarımı dinlemişti. Şimdi düşünüyorum da dedem gibi insanlar neden bizim gibi masumlara zulmediyor? Onların bu dünyaya geliş amaçları ne olabilir?

***

Aylin Komiser sanırım benden şüpheleniyor. Amcamın katili olduğumu düşünüyor. Neden böyle hissettiğimi henüz bilmiyorum. Ben kolay kolay Hayriye yengem dışında bir şey düşünmem. Bu evde yaşananları anlatmak ve anlatmamak arasında çok bocaladım. Komiser sorularını farklı şekillerde tekrar tekrar sordu. Ben çabuk cevap verecek bir zekâya sahip değilim. Keşke benimle konuşurken Önder abimi dışarı çıkarmasaydı. Onun yanında kendimi güvende hissederdim. Hayatta güvendiğim tek insan olması dışında o beni hep kollayıp gözetir. Amcam yani baba yarım beni evin müştemilatına aç susuz kapattığı zaman bana gizli gizli yemek ve su getirirdi. Amcam, babamın serkeşliğinin, vefasızlığının acısını benden çıkarır küçücük zihnime bulanık tohumlar ekerdi. Öldüğüne üzülmedim. Hani kan tutardı? Beni hiç tutmadı. Duygusuzca başucunda durdum. Hayriye yengem, Önder abim ve ben yerde öylece yatan bu adamın ölüsüne inanamayan gözlerle bakakalmıştık. Hayriye yengem dua mı beddua mı okudu hala anlamış değilim. Ben zaten zor anlarım. Bir tek mutfakta yemek yapmayı bilirim. O yüzden amcam bana çocukluğumdan itibaren ‘kız kılıklı’ lakabını taktı. Erkekler yemek yapamaz mı? Hayriye yengem her seferinde kızıyordu ama ne zaman sesini yükseltse dayak yiyip oturuyordu. Bense neden dövüldüğümü çözemezdim. Çocukken evde koşmak, merdivenlerin tırabzanından kaymak, sokakta ıslanmış hayvanları bahçeye almak büyük suçtu. Ben aç ittim, beyinsizdim, geri zekâlıydım. Kolumu kırıp engelli olmama sebep olduğunda yeni bir lakabım daha olmuştu. Çolak p.ç. Babam ve annem neydi ki ben ne olacaktım. Armut dibine düşmüştü. Bunun gibi nice hakaretlerle büyüdüm bu evde. Amcama göre sığıntı, yengeme göre nimettim. Önder abimin gözünde bu dünyaya ait olmayacak kadar kıymetliydim. Ama ben kendimi biliyorum. Anne ve babasının bile sevmediği bir fazlalığım. Kaç kez canıma kıymayı düşündüm sayısını bilmiyorum. Her seferinde Hayriye yengemin emekleri ve sevgisi bana engel oldu. Denedim de. Tansiyon ilaçları yerine vitaminleri içmişim. Onu bile becerememiştim. Anlayacağınız o kadar aptalım işte. Gerçi daha on yaşındaydım.

En kötü dayağımı yengemin babasından kalma Kartal’daki küçük dairenin tapusunu üzerime verdiği gün yemiştim. On dört yaşındaydım. Yengem bu işi gizli saklı yapmıştı güya ama vasim amcam olduğu için bir yetkili arayıp haber vermişti. Yengem tapuya ben reşit olana kadar vasimin bile hakkının olmadığı şerhini koydurmuştu. Bir hafta bize sadece su ve ekmek verdi. Hepimizi odaya hapsetti. O olaydan sonra ben derslerimi anlayamadım. Başıma aldığım darbelerden dolayı bugün bile şiddetli baş ağrısı çekiyorum. Geceleri çok korkardım.  Karanlıktan korktuğum zaman sırf yengemin yanına gitmeyeyim diye beni kaç sefer odama kilitledi sayısını hatırlamıyorum. Amcama hiç karşı gelmedim. Sanki dayağı ben yemiyordum. Hep gözlerinin içine bakardım. Ne aradığımı bilmesem de gözlerimi gözlerinden ayırmaz beni dövmesine izin verirdim. Sanki ben böyle yapınca yengem daha az dayak yiyecekmiş gibi düşünürdüm. Evlenmeme de mani olmuştu. Sevdiğim kız bana layık değilmiş, paranın peşindeymiş. Oysa Pınar hala bu eve gelip gidiyor ama beni unuttu.

Amcamın hiçbir çocuğu sevdiğini görmedim. Bayram sabahları bize şeker toplamaya hiç çocuk gelmezdi. Tabii biz de gidemezdik. Camdan bile mahalleli çocukları izlememize izin vermezdi. Bak bu içimde kalmış. Şimdi engelli kadrosuyla tren garında memurluk yapıyorum. Gişede bilet verirken, çocuklara ailesinden izin isteyerek çekmecemde duran çikolata ve şekerleri veriyorum. Belki onları da aileleri tıpkı beni bu şehre getiren anne babam gibi terk etmeye götürüyorlardır.

***

Zorla da olsa Aylin komiser ve yardımcısı Sinan helvadan bir kaşık aldılar.  Önder ve Selçuk da salona gelmişlerdi. İçimden eksik olanları geçirdim. Erdal ve karısı Saliha gelmediler diye düşündüm. Aman helvanın tadı da çok güzel olmuş. Ne de olsa Fehmi Efendi gebermiş ağzıma bir tat gelmişti. Ayak seslerini duyunca başımı çevirdim. Bazen ne düşünürsem hemen gerçek oluyordu. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Gerçi beklediğim değil beklenmeyen geldi. Osman neyse de Pınar niye gelmişti? En arkada Atilla Hoca vardı. Herkese selam oturdular. Gözleri yabancı kadın ve adamın üzerindeydi. Hal hatır faslı geçtikten sonra hiç konuşmasın diye dua ettiğim Pınar’a diktim gözlerimi. Boynunda gömleğinin yakasında bana tanıdık gelen bir şey vardı. Tövbe tövbe ne dikkatimi çekti ki şimdi. İyice bunadım artık ben. Aklım bir gelip bir gidiyor. Bu salak kız bunamamı daha da hızlandırıyor. Gömleğinin kolunu çekip durması da sinirimi bozmaya yetti. Hiç kimse değil bu kız beni öldürür kesin. Bak, ben düşünürken o konuşmaya başladı bile.

“Komiser hanım Fehmi Efendi’nin ölümü bana da şüpheli geldi. Onu biri öldürdü. Bu eve herkes giremediği için şüpheliler bellidir değil mi?”

Allah’tan Aylin komiser bu kıza meydanı bırakmadı. Onun sorusuna “Siz bu eve sıklıkla gelir misiniz?” diye soruyla karşılık verdi.

“Elbette. Ben çok merhametli biriyim. İhtiyarların her işini yaparım değil mi Hayriye teyze?”

Tövbeler olsun. Deli midir nedir?

“Ne işi a benim aptal kızım. Sen demlikten çay alamayan birisin. Hangi işten bahsediyorsun? Bu eve ne zaman sık geldin? Aptal mısın sen, uydurup uydurup konuşuyorsun.”

“Pınar sen bir sus istersen. Biz Aylin Komiser’in sorularına odaklanalım,” diyerek Osman onu susturmasa sabaha kadar sazı eline alıp hem çalar hem de söylerdi. Size daha önce söylemiş miydim Osman bu kızda ne buluyor diye. Gönül işte ota da b.ka da konuyor. Selçuk’la olan muhabbetini biliyor mu acaba? Neyse ben uygun bir zamanda Osman’a anlatırım.

“Osman Bey, siz bu eve sıklıkla gelir miydiniz?”

“Çok sık olmasa da uğruyordum. Ruhuna ağırlık varmasın Fehmi amca misafir sevmezdi.”

“Düşmanı var mıydı?”

“Bildiğimiz kadarıyla yoktu. Yani nasıl söylesem biraz huysuzdu ama kimsenin ona öldürecek kadar düşman olduğunu zannetmiyorum.”

“Öyle deme canım, Atilla hocam onu sevmiyordu. Değil mi hocam?”

“Olur, mu hiç Pınar kızım. Fehmi Efendi ile anlaşamasam da ölümü beni üzdü. Hem yıllardır aynı sokağın sakinleriyiz. Gençliğimiz beraber geçti. Benim ona kızdığım nedenler belliydi. Uzun zamandır da aramızda sıkıntı yoktu. Allah taksiratını affetsin.”

“Atilla Bey, kızgınlığınızın sebebi neydi?”

“Bu biraz özel Komiserim. Şimdi burada söylemek hoş olmaz.”

“Söyle Atilla Hocam aramızda yabancı mı var?” diyerek kıkırdayan Pınar’a öyle bir göz attım ki sandalyenin üzerinden düşecekti. Şu kolunda ne varsa iki de bir kaşıması da cabasıydı. Allah’ım şunu biri tutup dışarı atsa ya! O konuştukça Selçuk ayakta duran Önder’e daha çok yanaşıyordu.

“Bakın bu bir cinayet soruşturması, dolayısıyla özel neden diye bir şey olamaz. Kurban zor bir insan olsa da adalet yerini bulmalı. Şimdi tekrar soruyorum. Onunla anlaşmazlığınızın sebebi neydi?”

Atilla Hoca odada bulunan herkesin yüzüne baktıktan sonra gözlerini benim üzerimde sabitledi. Benden onay bekliyordu. Ona gözlerimle yapmamasını söylemeye çalıştım. Beni dinlemeyeceğini biliyordum. Söze karışan Pınar “Ah Komiserim, Atilla Hocam anlatamaz utanır. İsterseniz ben anlatayım.”

“Sen kes sesini!” diyerek müdahale ettim. Susmaya niyeti yoktu. Meydan ona kalmasın diye Atilla Hoca söze girdi.

“Bakın, Komiser kızım. Fehmi ile husumetimiz yıllar öncesine dayanır.” Sustu, nefesini düzenlemeye çalıştı.

“Yıllar önce Hayriye Hanım’la birbirimize söz vermiştik. Ben askerden geldikten sonra evlenecektik. Eskiden sevgililer birbiriyle görüşemezdi. Mektupla haberleşilirdi. Hayriye Hanım’ın babasının bana kızını vermeyeceğini bilsem de gönül ferman dinlemiyordu. Onun ailesiyle benim ailemin arasında uçurum vardı. Askerden döndüğümde ne Hayriye Hanım kalmıştı ne de aşkımız. Babası onu zorla Fehmi’ye vermişti. O günden sonra ben Hayriye Hanım’dan uzak durdum. Fehmi’nin ona yaptığı eziyetlerin sebebinin ben olduğumu yıllar sonra öğrendim. Zira Hayriye Hanım, evlenmeden önce ona sevdalı olduğunu söylemiş. İmam oldum, hiç evlenmedim. Kendimi mahallemin düşkünlerine, hayvanlarına adadım. Fehmi ise Hayriye Hanım’ı döver sonra camiye gelirdi. Bunu bilir ama yine de işlerine karışmazdım. Benim onunla bir derdim yoktu. Sadece gençler küçükken bir iki atışmamız oldu. Zira onlara çok eziyet ediyordu. Ben de elimden geldiğince çocukları korumaya çalıştım. Öldüğü gün onu sabah namazında gördüm. Sonrasında bütün gün bir aile dostumu ziyaret için Gebze’ye gitmiştim. İsterseniz teyit ettirebilirsiniz.”

“Aaa mahalleli böyle demiyor ama Atilla Hocam. Siz Hayriye teyze ile görüşüyormuşsunuz!”

“Seni edepsiz, arsız herkesi kendin gibimi sanıyorsun? Osman’la çıkmadan önce Selçuk’a az vaatte bulunmadın. Şimdi burada namus bekçiliği mi yapıyorsun? Fehmi Efendi’yi sen öldürmüş olabilirsin. Selçuk’la evlenmene kim mani oldu? Buldun saf çocuğu az kalsın üzerine kalıyordun. Şimdi utanmadan konuşuyor musun?”

“Ben niye öldüreyim? Bu evde yaşayan sensin! Hem Selçuk’la olan ilişkimin konuyla ne ilgisi var?”

“Ne ilgisi mi var? Yatak odamda, annemden kalan sedef kutunun içinde duran Selçuk’la olan fotoğraflarınızı kim kesti?”

O kadar sinirlendim ki elimdeki tespihi nasıl çektiysem koptu. Taşları yere yuvarlandı? Odada bulunan herkes yakalamak için hamle yapınca Pınar’ın gömleğinin kolu yukarı sıyrıldı. Kolundaki çizikler unuttuğum bir şeyi hatırlamam için gözüme gözüme giriyordu. Erdal nerede kalmıştı? Alt tarafı şu aptalın evine girecekti. Tüm bunları aynı anda düşünürken bulanan zihnimden geçenler çığlık şeklinde boğazımdan dışarı dökülmeye başladı.

“Komiser evladım! Katili arıyordun, bak karşında oturuyor. Fehmi Efendi’yi o öldürdü! Boynundaki altın zincir Fehmi Efendi’ye düğünde babamın hediye ettiği cep saatinin zinciri! Bu kıza aptal diyordum kimse bana inanmıyordu. Lokum’un kuyruğunu da o kesmiş. Kollarındaki çiziklere bakar mısınız? Katil o! Size söylüyorum beni duymuyor musunuz?” Sözümü bitirmeden Pınar ayağa fırladı.

“Seni bunak karı,” diyerek üzerime yürümeye başladı. Bense Komiser Aylin’e fırsat vermeden bastonumu Pınar’ın bacağına doğru uzattım. Hazırlıksız yakalandı, yere kapaklandı.

“Seni şeytan yüzlü bunak! Ben öldürdüm tabi! Selçuk’la evlenmeme izin vermedi. O fotoğrafları ben değil senin kocan olacak adam kesti. Onları istemeye gelmiştim. Vermedi, benimle alay edip hakaretler yağdırdı. Sonra makasla onları kesmeye başladı. Makası elinden almaya çalışırken yere düştük. Makası aldım, Lokum üzerime atladı. Tırnaklarını kollarıma geçirince kuyruğunu tuttuğum gibi kestim. Fehmi bunağı bunu fırsat bilip merdivene koştu. Senin sedef kutunla başına vurdum. Sendeleyince merdivenden aşağıya iteledim. Salak kimmiş gördü! Geberdi gitti!”

“Salak hala sensin kızım! Akıllı bir insan öldürdüğü adamın zincirini boynuna takar mı hiç? Ben kendime bunak diyorum maazallah sende hiç beyin yokmuş.”

O ağzını açmadan Erdal içeri girdi. Kimseye aldırış etmeden yanıma gelip, “Hayriye teyze bak Fehmi amcanın saatini Pınar’ın evinde buldum fakat zinciri yoktu. Sen nereden anladın Pınar’ın katil olduğunu?”

“Aaaa! Ben nereden bileyim oğlum? Pınar mı öldürmüş Fehmi Efendi’yi? Hem o saat Fehmi Efendi’nin değil rahmetli babamın. Şu polis kadın helvasını yedi. Artık gitsinler evimden. Ben daha tespihimin taşlarını dizip helva yapacağım. Bizde adettir ölünün arkasından helva yapılır ki kalanlara sağlık olsun.”

En Son Yazılar