59. sayımız için yaptığımız kulüp toplantısında polisiye edebiyatımızın önemli ismi, erken yitirdiğimiz Celil Oker’in son Remzi Ünal macerası Sen Ölürsün Ben Yaşarım romanını konuştuk.
Yazımız içinde geçen bazı roman detaylarının polisiye maceranın sürprizini bozabileceğini anımsatarak keyifli okumalar dileriz.
Celil OKER KİMDİR?
Türk polisiye edebiyatın önde gelen isimlerinden Celil Oker 1952’de Kayseri’de doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz dili ve edebiyatı bölümü mezunudur. Çevirmenlik, gazetecilik ve ansiklopedi yazarlığı yaptı. Uzun süre reklamcılıkla iştigal ettikten sonra, 1998 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1999’da ilk romanı Çıplak Ceset yayımlandığında 47 yaşındaydı. Aynı yılın ekim ayında Oğlak Yayınları’ndan çıkan Kramponlu Ceset, Kaktüs Kahve Polisiye Roman Yarışması’nda birinciliği kazandı. Bu iki romandan sonra Oker eski pilot, yeni dedektif Remzi Ünal’ın maceralarını anlattığı beş roman daha yazdı. Oker ayrıca, 2004 yılında Murathan Mungan, Pınar Kür, Faruk Ulay ve Elif Şafak ile birlikte Beşpeşe isimli bir roman projesine katıldı. Beşpeşe, her yazarın bir öncekinin bıraktığı yerden hikâyeyi devam ettirdiği, böylece imece usulü yazılmış bir romandır. Oker’in ayrıca yazı atölyeleri çalışmalarından derlediği Genç Yazarlar için Hikâye Anlatıcılığı Kılavuzu kitabı vardır ki acemi yazarlar için işin abc’sini öğreten güzel bir çalışmadır.
Bin Lotluk Ceset, Bir Şapka Bir Tabanca, Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Rol Çalan Ceset, Yenik ve Yalnız, Son Ceset, Ateş Etme İstanbul, Sen Ölürsün Ben Yaşarım ve Beyaz Eldiven Sarı Zarf adlı eserleriyle polisiye edebiyatın en çok aranan isimlerinden biridir. Bu kitapların dışında vefatının ardından oğlu Ali Oker’in katkılarıyla çeşitli dergilerde yayımlanmış öykülerinden oluşan derleme Haliç Manzaralı Cinayet Altın Kitaplar’dan kitaplaştırıldı.
Oker, ölümüne kadar Bilgi Üniversitesi’nde “yaratıcı yazarlık teknikleri” başlıklı dersi vermeye devam etti.
Celil Oker Romanlarının Dedektifi Remzi Ünal Kimdir?
Yazarın kendi tanımıyla Remzi Ünal; “Hava Kuvvetleri’nden müstafi, THY’den kovulma, kendine saygısı olan hiç bir ‘frequent flyer’ın adını bile duymadığı sekizinci sınıf charter şirketlerinde bile tutunamayan, sayenizde MS Flight Simulator’ın Cessna’sını bile adam gibi indirmekten aciz eski pilot, ex-kaptan, nevzuhur bir özel dedektif”dir.
Remzi ismi, Oker’in göbek adı, Ünal ise annesinin kızlık soy ismidir. İlginçtir romanlarda hiç telaffuz edilmediğinden Remzi Ünal’ın kaç yaşında olduğunu tam olarak okur da bilmez, yazar da: “Popüler kültür kahramanları yaşlanmazlar” diyor Celil Oker. Yine de onun orta yaşlı ama dinç bir adam olduğunu tahmin ediyoruz.
Celil Oker, 2015 yılında Agos’a verdiği yazıda karakterine pilotluk mesleğini uygun görüşünün gerekçesini şöyle açıklıyor. “Geçmişinde savaş pilotluğu yapan bir insanın yaşam-ölüm ikiliğinde ciddi kararlar almaya alışkın olacağını düşündüm. Diğer taraftan, popüler aşk romanlarıyla ilgili yapılan bir araştırmaya göre, özellikle kadın okurlarda en çok merak uyandıran iki meslek doktorluk ve pilotlukmuş. Bu durum da muhtemelen, ikisinin de insan hayatıyla ilgili önemli karar almasından kaynaklanıyor. Ben de pilot karakterini seçtim.”
Dedektif Dergi’nin 39. sayısında Yamaç Yalçın, Remzi Ünal’ı şöyle tanımlıyor. “Tek başına yaşar. Pencere kenarında oturup sigara içer, kahvesini yudumlar, televizyon izler, uçuş simülasyonunda vakit geçirir. Acıktığı vakit buzdolabında midesini oyalayacak bir şeyler yoksa dışarıdan yemek söyler. Öğün hakkını genellikle kıymalı pideden yana kullanır. Uzatmalı flörtü Yıldız Turanlı’yla ilişkisi olsa da yalnız uyur, uyanır. Gün içinde zaman bulursa şekerleme yapmayı sever. Uykusunu iyi almışsa yataktan borçlu değil, alacaklı gibi kalkmış hisseder. Düzenli banyo yapar. Müşteriyle görüşmeden evvel mutlaka sakal tıraşını olur. Ev dışında en çok arabasında vakit geçirir. Orada yalnız değildir ama. Cream, Blues Brothers, Kardaşlar, Dervişan, Moğollar, Cem Karaca ve Apaşlar ona eşlik eder. Silah taşımaz. Çok mecbur kalırsa Aikido ile kendini savunur. Bir iki Steven Segal numarası çeker. Sadece ev ve araç telefonu kullanır. Son dönemini hariç tutarsak cep telefonu bulundurmaz. Kullandığı zaman da bin pişman olur. Hele akıllı telefonlardan nefret eder. Hafızası kuvvetlidir Ünal’ın. Kaleme kâğıda ihtiyaç duymaz. Müşterilerinin telefon numaralarını, adreslerini aklına yazar. Kapalı kapıları Bruce Lee tekmeleri ile değil, zamanında Lizbon Hırsızlar Pazarı’ndan aldığı maymuncukla açar. İnsan sarrafıdır, içtendir, dürüsttür, ahlaklıdır, vicdanlıdır, özünde hakikidir, kimi zamansa mizahi. Başarıp başaramayacağından emin olmadığı bir şey için söz vermez, boş vaatlerden kaçınır. Dünyayı kurtaramayacağını da bilir. Yalnız, bir işi kabul ederse de sonuna kadar sahiplenir. İşin gereği neyse onu yerine getirmekle yükümlüdür. Mesela illa gerekmiyorsa suçluları adalete teslim etme kaygısını taşımaz. Polisle, savcıyla, hâkimle karşılaşmaktan hoşlanmaz. Mümkünse onlardan ve türevlerinden uzak durur. Adildir, ihtiyaç halinde 155’i arayıp ismini vermeden ihbarda bulunur. Mesleğinin bir cilvesi olarak çoğu zaman cesetlerle karşılaşır. Çoğunlukla kayıp bir kişinin peşinden iz sürer.”
Sen Ölürsün Ben Yaşarım romanında karşımıza çıkan diğer karakter Sezin Sabuncu. O’Connor Consulting Şirketi’nde danışman, bekâr, hırslı, akıllı bir iş kadını. Konuşmalarına İngilizce kelimeler katmayı seviyor. Duygusal zekâsı çok yüksek değil. Aşk ilişkileri konusunda kafası epey karışık. Roman boyunca Remzi Ünal’la en çok iletişime giren karakter o.
Yıldız Turanlı, Remzi Ünal’ın sevgilisi, psikolog. Bu romanda mesleki bir eğitim için yurt dışında olduğundan fiziksel olarak maceranın içinde görülmüyor. Ancak davanın Remzi Ünal’a gelmesine aracı olan kişi o.
Oker, bir röportajında “İlk kitaplarımla ilgili söyleşilerde ‘Neden Remzi Ünal kadınlara karşı mesafeli?’ sorusuyla karşılaşırdım. Bu durum insanların ilgisini çekmişti. Sonra yavaş yavaş Yıldız Turanlı çıktı ortaya, durumlar ilerledi, geriledi,” diyor.
Buradan anlıyoruz ki Yıldız Turanlı belki de Remzi Ünal’ın “erkek kimliğinin” tanımını güçlendirmek için yaratılmış bir yan karakter. Yazar vaka odaklı bir roman isteğiyle yola çıkmışken okurun başkarakterin özel hayatına ilgisi nedeniyle sorulardan kaçınmak için uydurduğu bir uzatmalı sevgili.
Roman boyunca Remzi Ünal ve Sezin Sabuncu dışındaki karakterleri çok sivrilmiş görmüyoruz. İki kurban var. İlki Sezai Tankıran. Remzi Ünal cesedi bulduğunda onun Santral İnşaat’ın sahibi Taylan Sezer olduğunu sanıyor, ancak roman ilerledikçe yanıldığı anlaşılıyor. Diğer kurban ise Yılmaz İncekara isimli bir mimarlık öğrencisi. Genç adam önce çalıştığı inşaatta kaza geçirir daha sonra evinde öldürülür. Remzi Ünal’ın olaya dahli aslında kaza sonrası bu gencin ailesinin ricasıyla gerçekleşiyor.
Mekânımız İstanbul, zaman güncel yani romanın yazıldığı yıllar.
Remzi Ünal müşterisi adına, buluşmak üzere anlaştığı iş adamı Taylan Sezer’in lüks bir gökdelendeki dairesine gider. Kapı aralıktır. Kötü bir şey olacağını sezince çekip gitmeyi düşünse de sorumluluk duygusu ve merakı ağır basar çevresini kontrol ederek içeri girer. Hızlıca içeriyi inceler ve çalışmakta olan televizyonun karşısındaki koltukta bir adamı kaşının üzerinden silahla vurulup öldürülmüş halde bulur. Odayı, adamın kıyafetini, adamın bedenini inceler. Tam oradan ayrılmaya karar verdiği sırada sokak kapısının anahtarla açıldığını duyar. Gelen O’Connor Cunsulting danışmanı Sezin Sabuncu’dur.
Remzi Ünal roman boyunca Sezin Sabuncu ile iletişimini kesmeden hem dairede bulduğu kurbanın hem de kentsel dönüşüm rantı, mafya ve aile üçgeninin içinde yaşamını yitiren stajyer mimarın katilinin peşine düşer. Macera boyunca kâh dayak yer, kâh dövüş tekniğini konuşturur. Muamma Remzi Ünal’ın İncekara ailesinin kondusunda gerçekleştirdiği bir aile toplantısında çözüme ulaşır.
EMEL ASLAN: Kitabı keyifle okudum. Oker’in dili kullanımı, üslubu çok iyi, bu da okumayı keyifli yapıyor. Özellikle kullandığı metaforları çok seviyorum. Her bölümü bir cliff hanger ile bitiriyor. Konuları uzatmıyor, tam tadında bırakıyor. Bu yönlerden çok beğendim. Yalnız final beni tatmin etmedi. Muammanın çözümünde anlamadığım kısımlar oldu. Örneğin Gülnur’un Sezin’e yaptığı numaranın amacı neydi? Sezin ve inşaat şirketinin patronu buluşsalar ne olacaktı ki? Orada cinayet işleneceğini bilmiyordu Gülnur.
GAMZE YAYIK: Sezin, bu oyunu şöyle anlamlandırdı. Gülnur onu adamla buluşturup rüşvet almakla suçlayacak, ayağını kaydırıp yerine geçecekti.
EMEL ASLAN: Bunu nasıl ispatlayacaktı peki? Kendi orada değildi. Kadına bunu neden yaptın bile demediler. Bence bu okurun kafasında tam aydınlanmadı. Remzi Ünal çözüm sürecinde ipuçları yerine sezgilerine güveniyor. Örneğin Taylan’ın yakın korumasına dönüp “Sen öldürdün!” diyor. Ancak buna dair elinde bir delil yok. Yılmaz’ın ölüm anını anlatırken de biri onun üzerine atladı diyerek bir senaryo uydurdu ancak bunu neye dayandırdı belli değil. Vehbi’yi kim neden dövdü anlayamadık. Kısacası buna benzer konular kafamda açıklığa kavuşmadı. Ben daha çarpıcı bir final beklemiştim.
GÜNEŞ BARGUŞ: Romanın isminin Sen Ölürsün Ben Yaşarım olmasının nedenini anlayamadım. Üzerinde biraz düşündüm ve Remzi Ünal’ın bu düzen içinde aslında yaşamadığı çıkarımını yaptım. Üslup konusunda bazı notlarım var. Remzi Ünal sık sık kendi kendine konuşup olayları değerlendiriyor. Yazar iç monolog ve düşünce akışı tekniğini kullanmış. Kahramanın dilinden okuyoruz romanı ama anlatıcı güvenilmez. Remzi Ünal çok umursamaz bir şekilde olayları anlatıyor. Dedektife dair fiziksel bir tahlil göremedim. Keza Sezin Sabuncu da konuşmasında İngilizce kelimeler kullanıyor ama “anasının dizinin dibinde oturmak” deyimini de kullanıyor. Bu bakımdan karakterler kafamda tam olarak oturmadı.
ZEHRA ACİCBE: Roman boyunca çok fazla marka ismi geçti. Dönemi temsil etmesi açısından kullanılmış olabilir tabii, sizin düşünceleriniz merak ediyorum. Kentsel dönüşüme girecek mahallenin ismini tahmin etmeye çalıştım. Hiç ismen anılmadı çünkü. Kahraman isimlerinden yola çıkarak Gazi Mahallesi olduğunu düşünüyorum. Yazar, karakterine kendi kendine durum değerlendirmesi yapması için fırsat veriyor. Bu güzel bir teknik. Bu sayede okur unuttuğu ya da gözünden kaçan detayları tekrar gözden geçirebiliyor. Roman bana belki de Sezin karakterinin femme fatale oluşu nedeniyle Çifte Cinayet filmini anımsattı. Belli ki yazarımızın şehirle, vahşi kapitalizmle, inşaat ve rant furyasıyla derdi var. Bu benim polisiyede hoşuma giden bir şey. Bu açıdan beğendim.
MEHTAP SEZER: Kitabın ismi bence dedektif Remzi Ünal’ın kurbanlarına söylediği bir cümle. Yani siz ölürsünüz, ben de sizin katillerinizi bulur, ortaya çıkarır ve hayatta kalırım diyor. Celil Oker romanlarını birinci tekil şahıs diliyle yazıyor. Bence bu zor bir bakış açısı. Her şeye hâkim olamazsın. Yazarın dili yalın, ifadeleri net ve gösterişsiz. Remzi Ünal karakteri olaylardan ve çevresinden bahsederken detaycı ancak kendi ile ilgili şeylerde vurdumduymaz ve duygularını açık eden biri değil. Kurgunun kahramanlara odaklanarak ilerlediğini düşünüyorum. Diyaloglar az, öz. Özellikle cenaze evi betimleyişini çok beğendim. İstanbul’un sokaklarını gezdik, güzel mekân tanımlamaları vardı. Yazarın eğlenceli bir dili var. Sanki kahraman hayatla dalga geçiyor. Romanda cinayet ve dövüş sahneleri var ancak Oker asla kanlı, dehşet içeren cümleler kurmuyor.
SERAP GÖKALP: Yazarı ilk kez okudum. Diğer romanlarını da araştıracağım. Olay örgüsünün temposunu düşük buldum. Ancak sona doğru bulmaca labirenti hayli karmaşıklaştı ve bu bölümler bana daha çok hitap etti. Yalnız şunu da söylemeliyim, baştan durağan sonra çok yoğun bir metinle karşılaşınca metnin dengesine ilişkin bir sorun olduğunu düşündüm. Yani son bölümde olay adedi birden artıyor. Oysa kitabın yarısına kadar mevzu tekdüze. (Bu anlatıcı sesle de mi ilgili acaba? Remzi Ünal çok mu soğukkanlı biri?) Böyle bir olay örgüsü baştan sona hız/tempo istiyor bana kalırsa. Metindeki hız/temponun diyaloglar yüzünden dengesiz olduğunu düşünüyorum. Diyaloglarla ilgili başka bir sorunum daha oldu; akıcı değiller. “Dedi” sözcüğü öyle çok kullanılıyor ki rahatsızlık veriyor. Türkçede bu sözcük yerine elliden fazla ifade biçimi var oysa. Birinci tekil şahıs anlatımı Remzi Ünal karakteri aracılığıyla inandırıcı ve sahihlik yaratıyor. Remzi Ünal tümüyle romana hâkim ve yazar sesini tümüyle ortadan kaldırmış. Ayrıntılı betimlemeler dolgu malzemesi mi diye düşünmeden edemedim. Bu anlatımı 19.yy da bırakmadık mı? Ne gerek var?
Betimlemelerin bu denli ayrıntılı olmasını beğenenler olabilir ama ben bir okur olarak bunu imgelem gücüme müdahale olarak algıladım. Yine bu ayrıntılı anlatım, okuru metnin içine çekmek olarak yorumlansa da bendeki etkisi sıkılmak oldu. Sanki yazar ensemden tutup buraya bak, bunu dinle der gibi geldi. Ama anladığım kadarıyla bu Oker’in özelliğiymiş.
Karakterlerin genel olarak fizyolojik boyutları var, sosyolojik boyutları da algılanıyor, psikolojik boyutlarının biraz daha derin olmasını istedim. Hele bazıları için belki “tip” tanımı daha uygun.
Vehbi karakteri sırf olay için var edilmiş gibi. Zorlama bir tip. Sırf sokak kadını olay mahallinde ipucu yüzüğü bulsun, çalsın diye kuryelik dışında kadın ticareti de yapan biri var edilmiş. Belki yön değiştirici, dikkat dağıtıcı unsur olarak kullanılmıştır.
Gülnur, çok silik bir karakter. Oysa olay akışında kilit bir isimdi. Sezin’in yanında yıllardır çalışıyormuş. Bunu keşke son dakikada öğrenmeseydik. Plaza insanlarının Gülnur’un yaptığı “hata”yı affetmesi bana pek olanaklı/gerçekçi gelmedi. Bu kadar belaya neden olan öznenin salıverilmesi adalet duygumu zedeledi.
Sezin, romanın başından sonuna dek okurun ilgilendiği biri. Göz önünde olmasına karşın katil olması çok şık, çok şaşırtıcı. Ama onun katil özne oluşunun romanda en sonda ve küçük bir bölümde küt diye anlatılmasındansa (bunu yazar kasıtlı yapmıştır elbette) bu meseleyle haşır neşir olmayı isterdim. Yani Sezin’in neden cinayet işlediği romanda daha geniş yer alsa bana okur olarak iyi gelecekti. Çünkü Sezin karakteri çok iyi bir malzeme, bu malzemeyle biraz daha oyalanmak isterdim, onun kokoşluğu, kendi sosyal kesiti dışında topluma ne kadar uzak yaşadığından başka bir şey bilmiyoruz. Psikolojik boyutu keşke biraz daha güçlü olsaydı. Buna olanak vardı çünkü anlatıcı karakterle ta romanın başından beri birlikteydi. Mesleğinde çok başarılı bir kadın örneğin. Neden dişil özellikleri, bedeni, cinsel özgürlüğü vs. öne çıkarılmış? Ha diyeceksiniz ki o bir psikopat falan değil yalnızca anlık bir öz savunma nedeniyle katil oldu. Tamam, onu apartman dairesine getiren itkiler nelerdi? Hırs mesela? Bir de şöyle bir cümle var metnin içinde. Arabayı durdurup kusuyor. Remzi Ünal onun yaşadığı korku nedeniyle kustuğu kanısında ve kız ona nedeni sadece bu değil gibi bir cümle kullanıyor. Ben burada kız hamile galiba, Vehbi ile ilişkisinden mi yoksa başka bir şey mi var diye düşündüm ama kusma gerekçesine söz verdiği halde bir açıklık getirmiyor. Yüzük ayrıntısını yakalayamadım. Kiralık kızın parmağında sakil durduğuna ilişkin bir cümle vardı oradan anlamalıydım. Bu da yazarın becerisi, şapka çıkarıyorum. Sonuç olarak, Celil Oker’i tanımak için başka eserlerini de okumam gerektiğini düşünüyorum. Sanırım seçtiği polisiye tarzının kalıbı, özelliği bu. Ama okuru olur muyum bilemiyorum.
GENCOY SÜMER: Celil Oker’in romanları bildiğimiz, Amerikan hard boiled dediğimiz sert polisiyenin bir nevi Türkiye versiyonudur. Zaten Oker, Hammet ve Chandler hayranı olduğunu pek çok yerde söylemiş. Bu roman da o çizgide bir eser. Yazar, türü Türkiye şartlarına son derece güzel bir şekilde uydurmuş. Remzi Ünal hakkında detaylı bir bilgimiz yok. Ben kırklı yaşlarda olduğunu sanıyorum ama dinlediği müzikler yaşının daha büyük olabileceğini düşündürüyor. Fit, sağlıklı, spor yapan bir adam. Amerikan polisiyelerinde dedektifler genelde alkoliktir. Remzi Ünal sadece kahve ve sigara içiyor. Dayak yiyor, dayak atıyor, bol aksiyon yaşıyor. Roman, karakter ve anlatıda Amerikan polisiyelerine benzese de ayrıldığı noktalar da var. Karakter Amerikan polisiyelerindeki dedektifler gibi melankolik değil. Hikâyede umutsuzluk yok. Hammet ve Chandler romanlarında katil yakalanıp olay çözülse bile romanın sonunda adalete dair bir ümitsizlik vardır.
Anlatıcının birinci tekil şahıs olması Amerikan polisiyesine benzer özelliklerden biri. Başkarakterin olayları anlatması yazarı kısıtlasa da başka bazı imkânlar verir. Başkarakter kendi duygu ve düşüncelerini açıklama imkânı bulur. Ancak bu anlatıcının güvenilmez olmasına yol açar. Remzi Ünal kafasından geçenleri anlatabiliyorsa bize bulduğu ipuçlarını, şüphelerini de anlatması gerekirdi. O yüzden macerada bazı şeyler hissikablelvukuyla oluyor. Bu seferki okumamda ben de fark ettim, romanda bazı senaryo boşlukları var. Emel’in de söylediği gibi bazı sorular cevapsız kalıyor. Bu Amerikan polisiyesinde de olur. Raymond Chandler hakkında yazdığım yazılara bakarsanız, Chandler dedektif romanlarının baş tacı kabul edilen bir yazardır, romanlarının Amerikan edebiyatın en iyi eserleri olduğu söyleniyor. Ancak romanlarında boşluklar var, bazı cinayetleri kimin işlediği beli değil. Açıklamıyor, hatta yazara sorulduğunda “Ben de bilmiyorum,” diyerek yanıtlıyor. Diyorlar ki; Chandler olay odaklı değil karakter odaklı yazmıştır. Bu nedenle bazı hatalar olabilir deniyor. Genel görüş böyle, ben aynı fikirde değilim. Bu romanı Amerikan polisiyelerinden ayıran bir diğer fark da şu; sahnelerde hiç grafik seks, şiddet yok. Günümüz sert polisiyesinde bunlara çok fazla yer verilir.
Bu romanda caddeler, rezidanslar, kenar mahalleleriyle İstanbul var. Zengin iş adamları, şirket yöneticileri, bıçkın delikanlılar, fedailer, kiralık katiller, kızlar, pezevenkler, yer yer argo ve küfür. Bunlar sert polisiyeyle benzeşen taraflar. Zaten Oker yazdığı romanların sert polisiye olduğunu söylüyor.
Kitabın adının romanla hiç alakası yok. Bu bir Mike Hammer romanının adı gibi. Tipik bir hard boiled romanı adı bu. Bu bilinçli bir seçim, reklam amaçlı yapılmış. Romanın türü ile bağlantı kurulsun diye yapılmış. Dikkat ettiyseniz romanda sık sık bela kelimesi kullanılıyor. Bu da Hammer romanlarından aşina olduğumuz bir durum. Bunlar Oker’in bilinçli seçimleri.
Romanda femme fatale karakter var. Gayet de başarılı yaratılmış. Polisiye edebiyatın klasik Femme Fatale’i Malta Şahini’ndeki Brigitte karakteridir. Filmin sonunda kadın onu polise teslim etmemesi içim Sam Spade’e yalvarır. Bu sahne okuduğumuz romanda aynen yer alıyor. Anımsarsanız Remzi Ünal televizyonda Malta Şahini’ni izliyor. Diyalogları ezberlemiş dedektifimiz, TV sesi kısık olduğu halde kendisi mırıldanıyor. Bu sahne Remzi Ünal – Sam Spade benzerliğini açığa vuruyor. Okur açısından da iki karakter arasındaki yakınlığın iyice sezinlendiği bir bölüm bu. Metinler arası bir ilişki de kuruluyor böylece. Yazar Dashiell Hammet eserine doğrudan gönderme yaparken aslında bize bir ipucu veriyor. Yani bu bölümü okuyunca aslında katilin kim olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bu ustalık işi.
Sizlerin bazı eleştirilerine katılmıyorum. Benim de eleştirilerim var. Romanın bazı bölümlerinde gereksiz detaylar var. Bunlar akışı yavaşlatıyor, heyecanı duraklatıp kitabı daha zor okumamıza yol açıyor olabilirdi; eğer Oker’in anlatımı bu kadar mükemmel olmasaydı. Bu kısımlar romandan çıkarılabilir ancak o bölümleri okumak da zevkli. Sen, ben bu detayları yazsak kötü bir roman olur ama Celil Oker güzel yazdığı için iyi bir roman olmuş.
Biz bir Remzi Ünal macerası okuduğumuz için mutlu olduk, üzerine konuşmaktan keyif aldık. Gelecek sayımızda bakalım hangi yazarı ve kitabı okuyacağız?
- https://www.agos.com.tr/tr/yazi/13295/bu-sehirde-kim-ole-kim-kala
- https://dedektifdergi.com/remzi-unal/
Siz de kitap kulübümüze katılmak isterseniz bize yazın. Kısa özgeçmişinizi, polisiyeyi neden sevdiğinizi ve -varsa- polisiye edebiyatla ilgili çalışmalarınızı içeren bir yazıyı da e-postanıza eklemeyi unutmayın. Adresimiz, [email protected].


