Televizyonda Ziraat Bankası’nın reklamı dönüyordu. Firdevs’in eli bir türlü ocaktaki çaydanlığa uzanmadı. Suyun fokurtusu evin sessizliğini parçalayacak kadar güçlüydü. Ama o duymadı. Başını eğmiş, pencereden karşı eve bakıyordu. Neriman’ın balkonundaki çamaşırlar rüzgârla savruluyordu. Kırmızı bir etek Firdevs’in gözünü aldı. Etek uçuştu, göğe karışır gibi olacakken duvara çarptı.
“Ne oldu Mahmut?” diye sordu Firdevs, gözlerini adama çevirmeden. Mutfak masasının kenarında oturan adamın ağarmış saçları gibi kirli bir tedirginliği vardı.
“Kitab-ı Mukaddes’e yemin ettim,” dedi kısık sesle. “Bir şey olmadı.”
Firdevs başını çevirdi. Anlamsız bir bakış fırlattı ona.
“Ettin de, neye ettin? Neriman’a mı?”
“Söylemem.”
“Peki, söylemezsen söyleme,” dedi kadın, yaktığı sigarasından derin bir nefes çekerek. “Senin yeminin de, sırrın da sana kalsın.”
Mahmut’un bakışları karısının ağzına takıldı. Kadının dudakları sözcüklerin ağırlığından çatlamıştı sanki.
Masada, dün geceden kalma iki tabak. Birinde salça lekesi, diğerinde bir parça ekmek kabuğu. O sabah Firdevs’in gözleri, uzun bir zamandan sonra ilk kez ağabeyini aradı nedensiz. Firdevs, tabağa değil duvara bakıyordu. Duvarda, yıllardır Süleyman’ın asılı duran askerlik fotoğrafı vardı. Mahmut o fotoğrafa ne zaman baksa içi sıkışırdı. O yıllarda Süleyman, mahallenin harbi delikanlısıydı. Şimdi gurbette, kim bilir hangi fabrikada, hangi dilden azar işitiyordu.
Mahalle, İstanbul’un unutulmuş kenarlarından birindeydi. Ne tam şehir, ne tam taşra. İhtiyarlar bakkalın önünde oturur, çaylarını içer, her yudumda eski günleri yâd ederdi. Bir köşede çocuklar pejmürde bir topun peşinde koşar, diğer köşede kadınlar çamaşır asarken birbirlerine laf dokundurur, sonra pişman olur gülümserdi. Üstelik fakirlik kimsenin aklına takılmazdı.
O sabah güneş her zamankinden fersiz doğdu. Sanki küçümsediği bu mahalleyi bırakın ısıtmak aydınlatmak bile yüktü. Ve saat sekizi biraz geçe, Neriman’ın cansız bedeni, evinin salonunda bulundu. Kapı yarı aralık, pencere açıktı. Perdeler rüzgârla dalgalanıyordu. Onu bulan komşusu Hatice olmuştu.
“Sabah kahvesine gideyim dedim. Kapıyı birkaç kez çaldım. Baktım aralık, kapıyı hafif ittim, Seslendim. Ses yok. Salonda bir de ne göreyim? Neriman,” dedi polislere. İlk şüpheli olarak Mahmut’u emniyete götürdüler. Çünkü merhumeyle arasındakiler herkesin dilindeydi: “Neriman’la işi varmış Mahmut’un.”
Komiser Celil, karakolda ifade tutanağına bir şeyler yazdıktan sonra: “En son ne zaman gördün Neriman’ı?” diye sordu. Keskin, delici bakışlarını Mahmut’a dikti. Mahmut’un sesi çıkmadı önce. En son ne zaman görüştüklerini hatırlamaya çalıştı.
“Üç gün önce… Evine gittim, eski bir borç için…” dedi sinik bir sesle.
“Borç mu? Ne borcu?”
“Çamaşır makinesini benden almıştı, taksitle.”
Komiser kaşlarını kaldırdı. “O kadar mı?” Sesinde şüphe vardı.
Sabahın serinliğine rağmen Mahmut’un alnında boncuk boncuk ter birikmişti. “O kadar,” dedi. Ama o kadar değildi.
“Şimdilik gidebilirsin,” dedi Komiser Celil. Gözleriyle Mahmut’u şöyle bir ölçtü. “Ama şimdilik. Ve sakın bir yere kaybolayım deme.”
Mahmut yutkundu. Boğazı kupkuruydu. Dudaklarını saran ince zarın gerildiğini hissetti. “Kaybolmam amirim,” diyebildi.
Firdevs, haberi duyunca deterjanlı elinde tabakla donup kaldı. Mahallenin kadınları kapıya doluştu. “Duydun mu?” “Yazık kızcağıza.” “Süleyman nerelerdeydi ki?” Fısıltılar ve sorular birbirine karıştı.
Süleyman’ın adı geçince, Firdevs’in içi yandı. Abisi iki sene önce Fransa’ya işçi olarak gitmişti. Ama bir süre sonra adı uyuşturucu ticaretiyle anıldı. Sonra unutuldu. Kendisi gibi. Ne karısı Neriman ona ulaşabildi ne de Firdevs. Sırra kadem basmak bu olsa gerekti. “Ya geri geldiyse?” diye mırıldandı Firdevs. “Hayır,” dedi fısıltıyla hemen sonra. “Hayır, dönmedi. Bana öldü dediler.”
***
Mahmut karakoldan çıkınca, sokakta kimseyle göz göze gelmeden evine girdi, kapıyı arkasından kilitledi. Firdevs’i salonda buldu, ağlıyormuş gibi yapıyordu ama kadının gözünde tek damla yaş yoktu.
“Beni sorguya aldılar,” dedi Mahmut.
“Niye seni?”
“Beni sen söylemişsin.”
Firdevs sertçe döndü, “Delirdin mi?” diye bağırdı.
“Beni sen yakacaksın, kaltak karı,” dedi Mahmut, dişlerinin arasından.
Firdevs ayağa kalktı, yüzü kıpkırmızıydı. “Kaltak, senin anandır lan! Yakarım, söndürmem de!” O an odaya bir sessizlik çöktü. Minareden yankılanan ezan sesine uzakta bir martı çığlığı karıştı. Mahmut bir sandalye çekip oturdu.
“Ben yapmadım,” dedi.
“Yapmadınsa kim yaptı?”
Soru cevapsız, havada asılı kaldı.
***
Süleyman, o gün bakkalda görüldü. Kimse “hoş geldin” bile diyemedi. “Döndün mü Süleyman?” diye sordu yaşlı bakkal bir imayla. Süleyman cevap vermedi. Yüzü taş kesilmişti, konuşmadı. Bir sigara aldı, parasını masaya koydu. Sigarayı yakmadan cebine yerleştirdi. Bir hışımla bakkaldan çıktı.
Fasarya Mahallesi’nde söylentiler hızlı yayılırdı. Konu diğerlerinin hayatı olunca insanlar saatlerce konuşurdu. Günlerce. Ballandırarak. Yeni yetme gençler hormonlarının da etkisiyle hâllenirdi. Tabii hayıflanmak cabası. Belki onlar da evli, yalnız bir kadın bulurdu.
“Neriman’ın kocası döndü!” “Tam da karısının ölümünde,” deyip hayret ettiler. Polis şaşırmadı. “Demek dönmüş,” dedi Komiser, “Bu tesadüf olamaz.” Süleyman’ın evine giden ekip onu evde bulamadılar. Sokağın kamera kayıtları incelendi. Süleyman’ın bakkaldan çıktığı görüldü. Sonra kalabalığa karışmış, kaybolmuştu. Süleyman bu görüntülerden ibaret bir kaçaktı artık.
Akşam, Firdevs yine camın önünde oturmuş, Neriman’ın evini izliyordu. Biri öldüğünde, ışıklar sönmezdi normalde, ayakkabılar kapının önünde birikirdi; ama o ev kararmıştı. Ölüyü uğurlayacak kimse yoktu çünkü. İpe dizili çamaşırlar da yoktu. Ve Fasarya Mahallesi’nde çamaşırsız her balkon anormaldi.
Kapı çaldı. Gelen Süleyman’dı. “Abi…” diyebildi Firdevs şaşkınlıkla. Süleyman’ı bir anda karşısında görmek ürküttü onu, çocukluğuna döndü. Elinde oyuncak tabancayla “Vuruyorum seni” diyen ağabeyini hatırladı. Ne zaman bu kadar ayrı, yabancı düştüklerinden emin olamadı.
“Firdevs,” dedi Süleyman. Sesinde insanı vuran müthiş bir soğukluk vardı.
Firdevs’in sesi titredi. “Abi… Buyur içeri!”
“Konuşmamız lazım.”
Süleyman içeri girmedi. Kapı eşiğinde kaldı. “Neriman…” dedi, “bana ihanet etmiş.”
Kelimeler Firdevs’in kuruyan boğazını yırtarak çıktı: “Nereden biliyorsun?”
“Geldiğim gece. Banyoya geçtiği sırada telefonuna mesaj geldi. Yabancı numaraydı. Yazışmaları gördüm.”
Firdevs bakışlarını yere indirdi, sonra ani bir hareketle Süleyman’a dikti. Firdevs’in uykusuzluktan kanlanmış gözlerinde korku vardı.
“Yoksa sen… abi… sen öldürmedin, değil mi?”
Süleyman sessiz kaldı bir süre. “Hayır,” dedi sonunda.
“Sonra?”
“Neriman çay getirdi, içtim,” dedi ve kısa bir süre durdu. O anı hatırlamaya çalışıyor gibiydi. “Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladı çaydan sonra. Gözlerimi biraz dinlendirmek istedim. Sabah soracaktım. Dalmışım. Uyandığımda yatakta yoktu. Seslendim cevap vermedi. Salona geçtim. Kanlar içindeydi. Koştum, kaldırmak istedim. Onu ben öldürmedim.”
“Ee sonra?”
“Korktum Neriman’ı o halde görünce. Evden kaçtım.”
Firdevs’in kalbi bir savaş davulu gibi hızlandı. Yüz kasları gerildi. “Git teslim ol,” diyebildi sadece.
Süleyman başını iki yana salladı. “Kimse inanmaz. Gömleğimde kanı var. İhanet ettiği için öldürdüğümü düşünüyorlar, ama ben öldürmedim.”
Firdevs’in dizlerinin bağı çözüldü. “Mahmut’la… onunla da bir şey… vardı, değil mi?” Süleyman’ın gözleri karardı, derin bir nefes aldı, kapı kenarından elini çekse, yere devrilecekti.
“Var mıydı? Karısı değil misin? Bunu senin bilmen lazımdı,” diye sertçe çıkıştı kardeşine. Firdevs iyice afallamıştı küçükken beraber oyun oynadıkları ağabeyi yoktu artık karşısında. Yerine soğuk ve yabancı birini koymuştu ecnebiler.
“Ben ne bileceğim abi? Benimle konuştuğu mu var sanki.” Yalan söylüyordu Firdevs. Mahmut’tan şüphelendiğini anlatamazdı.
Süleyman, Firdevs’e bir adım yaklaştı. “Sen de kirlisin, Firdevs.” Sesinde öfke, nefret vardı. Sonra, “Dünya, sizler olmadan da güzel,” dedi.
Firdevs başını öne eğdi. Söyleyecek bir şey bulamadı, sustu. “Ben ne yapmışım, neden kirliymişim abi?” diye sordu sonra hışımla. Dönüp ince, çiçekli eteğini savura savura içeri geçti. Süleyman, eve girmedi.
***
O gece Mahmut dışarı çıktı. Bir şişe rakı aldı, sahile indi. Kıyıda oturup tuz ve yosun kokan dalgaların karanlığa çarpmasını izledi. Suları köpürterek gelen bir dalganın siyah taşlarda parçalanışına şahitlik etti. “Ben yapmadım,” dedi kendi kendine, “Yemin ederim bilerek yapmadım.” Sesi, dalgalara karışıp gitti. Işığın sudaki kırılmalarını seyretti bir süre. Başka bir dünyaya aitti olmalıydı bu ışıklar, bu kadar canlı olmaları, ya bir aldatmacaydı ya da başka türlü bir oyundu.
Mahmut, çakırkeyifti. Ayağa kalktı güç bela. Karanlıkta bir ayak sesi duydu. Arkasını döndü, “Süleyman!” dedi. Nutku tutulmuştu. “Sen misin?” diye sordu. Emin olmak istercesine gözlerini ovuşturdu. Kafası ayık olsaydı belki bu kadar şaşmazdı ama şimdi geçmişteki bir hayalete bakıyordu.
“Geç lan karşıma şöyle. Seninle konuşmamız gerek,” dedi Süleyman.
“Ne… ne konuşacağız?”
“Gerçeği.”
Mahmut sendeledi. “Hangi gerçeği?”
Süleyman’ın gözleri öfkeyle kısıldı. “Karımla ne yaptın?”
Mahmut cevap vermedi.
“Konuşsana puşt, neler çevirdiniz Neriman’la?”
Mahmut elindeki şişeyi yere fırlattı. “Ben bir şey yapmadım!” diye haykırdı. Kelimeler yarım yamalak döküldü dudaklarından. Sesinde acınası bir ton vardı. Süleyman cebinden bir tabanca çıkardı. Mahmut’un dizleri titredi. Yalvaran bir sesle, “Yapmadım diyorum Süleyman. Koy şunu yerine oğlum…” diye inledi.
Rüzgâr uğuldadı, tabanca tetiği gıcırdadı, ama patlamadı. Süleyman’ın eli titriyordu. “Beni yakalayacaklar,” dedi Süleyman.
“Sen… sen mi öldürdün?”
Süleyman, bakışlarını denize çevirdi. Dalgalara baktı. “Hayır, ihanetini affedecek kadar seviyordum. Ama Neriman’ın ihanetini hak etmiyordum.” Sonra öfkeyle Mahmut’a döndü. “Doğru söyle lan, Neriman’la bir iş çevirdin mi? Bak anam avradım olsun seni yakarım şuracıkta.”
Şakası yoktu Süleyman’ın. Mahmut, bunu çok iyi biliyordu. “Yok, oğlum…” dedi kekeleyerek. “Kitab-ı Mukaddes’e yemin ederim.”
Yalandı, hem de en okkalısından. Ancak Süleyman inandı. Kitab-ı Mukaddes’e yok yere yemin etmek günahtı ne de olsa. Süleyman biraz yumuşadı. Mahmut tedirgin bir adım attı ona doğru. Süleyman’ın elindeki silah yer çekimine karşı koyamadı, çakıllara düştü. Süleyman eğilip silahı alacağı sırada Mahmut onun üstüne çullandı. Süleyman doğrulmaya fırsat bulamadan Mahmut silahı kaptı. Çocukluğunda herkesin gıptayla baktığı Süleyman karşısındaydı. “Neriman’la yattım. Zorla da değil. Erkek olsaydın karına sahip çıkardın,” dedi. Süleyman ona doğru atıldı. Mahmut’un parmağı daha hızlıydı. Tok bir ses yankılandı. Süleyman gözleri açık, yere kapaklandı.
***
Sabah polis mahalleyi sardı. Bir balıkçı, köhne teknenin altında bir erkek cesedi bulmuştu. Üstünde Süleyman’ın kimliği, alnında bir kurşun. Komiser Celil ve ekibi Mahmut’u şehir dışında kıskıvrak yakaladı.
Karakolun boğuk havası Komiser Celil’in öfkeli yumruğuyla dağıldı. Mahmut’un bakışları yerdeydi. Susuyordu.
“Ölüler ifade vermiyor Mahmut. Bu sefer yalan söyleme,” dedi Komiser Celil sertçe. “Süleyman morgda. Otopsi bekleniyor. O gece senin de sahilde olduğunu biliyoruz. Yaşlı bir balıkçı görmüş.”
Mahmut başını kaldırdı. Yüzü bembeyaz kesilmişti. Dudakları kıpırdandı, ama konuşamadı.
Komiser Celil masaya eğildi, “Şimdi anlat bakalım,” dedi. “Gerçeği. Çünkü bu sefer kaçış yok.”
Mahmut yutkundu. Boğazı kuruydu, nefesi anason kokuyordu. “Üç gün önce… Neriman’la tartıştık, borç meselesi değildi. Benden ayrılmak istiyordu. Sonra Süleyman’ın geldiği gece beni eve çağırdı, konuşmak için. Tartıştık, sinirlendim.” Duraksadı. Devamını getirmek istemiyor gibiydi.
“Sonra?” diye sordu Komiser. “Yanıma aldığım bıçakla korkutmak istemiştim. Tartışma kızışınca panikledim, elime aldım… Öldürmek istemedim ama…”
Komiser Celil, Mahmut’a acıyarak baktı. “Ne demişti Ramiz Dayı? ‘Oysa herkes öldürür sevdiğini,’ sen onu korkutmaya değil, öldürmeye gittin.” Bir anlık sessizlik yaşandı. Sorgu odası buz kesti. “Süleyman peki, buna ne diyeceksin?”
Mahmut bir cevap vermedi. Komiserle göz göze gelmemeye çalıştı.
“Bana bak! Cevap ver,” diye bağırdı Komiser.
Mahmut irkildi, “Onu çok seviyordum. Öldürmek istemedim,” dedi. Gözlerinde pişmanlığın gözyaşları tomurcuklanmıştı.
“İnsanlara şaşırmamayı öğrendim. Ama yine de merak ediyorum. Süleyman evdeydi. Nasıl haberi olmadı?” diye sordu Komiser. Mahmut boğazındaki kuruluk gözlerinde yoktu. “Neriman,” dedi, “Süleyman’ın çayına uyku ilacı katmıştı.”
***
Firdevs, elinde boş çay bardağı kahvaltı masasında oturuyordu. Mahmut yoktu. Bardak parmaklarının arasından kaydı, yerde tuzla buz oldu. Fasarya’da yankılanan sesler hep aynıydı. Ama bu seferki kırılma, geri dönüşsüzdü.


