Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

YAPBOZ ADAM

Diğer Yazılar

Larry Niven


Türkçeye Çeviren: Benan ERES

YAPBOZ ADAM

Organ nakli teknolojisi iki yüz yıllık gelişiminin ardından kendini göstermeye başlamış ve kendi içsel sorunlarını ortaya koymuştu. Kuşak en zorlayıcı toplumsal etkilerinden kaçınabilmişti. Dünya ise kaçamadı.

***

Milattan sonra 1900’de Karl Landsteiner, aralarındaki uyuşmazlıklara göre insan kanını A, B, AB ve 0 olarak dört farklı grupta sınıflandırdı. Ani kriz yaşayan bir hastaya, ölüme yol açmayacak umuduyla kan nakli yapmak ilk defa mümkün hâle geldi.

Ölüm cezasının kaldırılmasını savunan hareket daha yeni filizleniyordu ve hâlihazırda başarısızlığa uğrayacağı belliydi.

***

Telefon numarası Vh83uOAGn7 idi ve ayrıca ehliyet numarası, sosyal güvenlik numarası, askerlik celp kâğıdı ve tıbbi kayıtları üzerindeki numara aynıydı. Bunlardan ikisi iptal edilmiş ve tıbbi kayıtların dışındakilerin de bir anlamı kalmamıştı. İsmi Warren Lewis Knowles’du. Ölecekti.

Mahkemeye bir gün kalmıştı ancak nihai hüküm duruşma tarihi kadar kesindi. Lew suçluydu. Şüphesi olan varsa da savcılığın elinde kesin kanıt vardı. Lew yarın on sekizde ölüme mahkûm edilecekti. Broxton, şu ya da bu temele dayanarak karara itiraz edecekti. İtiraz reddedilecekti.

Kaldığı hücre rahat, küçük ve duvarları yastıkla kaplıydı. Bunun amacı mahkûmun akıl sağlığına nahoş bir gönderme yapmak değildi; üstelik akıl hastalığı, yasaları çiğnemek için bahane olmaktan çıkartılmıştı. Duvarların üçü sadece parmaklıklardan ibaretti. Dıştaki dördüncü duvar, yeşilin huzur veren bir tonunda, yumuşak, ses geçirmez bir malzemeyle kaplı betondan oluşuyordu. Onu koridordan, solundaki suratsız ihtiyardan ve sağındaki iri, morona benzer delikanlıdan ayıran parmaklıklar on santimetre kalınlığındaydı ve aralarında yirmişer santimetre mesafe bulunuyordu; silikon plastikle kaplıydılar. O gün Lew dördüncü defa plastikten bir avuç parça koparmaya çalışmıştı. Kalem kalınlığındaki sert metalin etrafındaki plastik, süngerimsi bir yastık hissi veriyor yine de yerinden kopmuyordu. Serbest bıraktığında gerisin geri mükemmel silindir şekline geri dönüyordu.

“Bu hiç adil değil,” dedi.

Delikanlı hiç kımıldamadı. Lew’in hücresinde olduğu on saat boyunca oğlan, düz ve cansız siyah saçları gözlerinin üzerine düşmüş vaziyette ranzasının eşiğinde oturuyor ve saat beş yönündeki gölgesi gitgide daha da karanlıklaşıyordu. Yemek zamanları uzun kıllı kollarını hareket ettiriyor fakat vücudunun geri kalanı kıpırdamadan duruyordu.

İhtiyar, Lew’in sesini duyunca başını kaldırdı. Acı bir alaycılıkla söze girdi: “İftiraya mı uğradın?”

“Hayır, ben–“

“En azından dürüstsün. Suçun nedir?”

Lew anlattı. Sesindeki incinmiş masumiyeti saklayamıyordu. İhtiyar alaycı bir şekilde gülümsedi. Ne olduğunu önceden tahmin etmişçesine kafasını sallıyordu.

“Aptallık. Aptallık her zaman en ağır şekilde cezalandırılan suç olmuştur. Madem kendini illa infaz ettirecektin, neden buna değecek bir şey bulmadın? Öte taraftaki oğlanı görüyor musun?”

“Evet,” dedi Lew, o yana bakmaksızın.

“Organ kaçakçısı.”

Lew yüzünün donduğunu hissetti. Kendini, bir gayret yandaki hücreye bakmaya zorlamasıyla vücudundaki her bir sinir ucu elektriklendi. Oğlan da ona bakıyordu. Paspası andıran saçlarının ardında zar zor seçilen donuk karanlık gözlerle, bir kasap sığır etinin gereksiz yere fazla dinlendirilip bozulmuş kısmına nasıl bakarsa, O da Lew’e öyle bakıyordu.

Lew, ihtiyarla kendi hücresi arasındaki parmaklıklara yanaşarak boğuk bir fısıltıyla sordu:

“Kaç kişiyi öldürmüş?”

“Hiç.”

“?”

“Kurbanları kaçıranlardanmış. Gece tek başına dolanan birini bulunca ilaçla uyutup şebekenin başındaki doktora yetiştiriyormuş. Öldürme, kesme işlerini yapan doktor. Bernie eve ölü bir organ bağışçısı getirmeye görsün, doktor canına okurmuş.”

İhtiyar hemen yanındaymış gibi Lew’in dibine yanaştı. Lew’le konuşmak için iyice eğilmişti ancak ilgisi dağılıyordu. Kemikli sırtının ardında gizlenmiş elleri durmaksızın hareket hâlindeydi.

“Kaç kişiyi kaçırmış?”

“Dört. Sonra yakalanmış. Pek zeki değil bu Bernie.”

“Sen, buraya tıkılmak için ne yaptın?”

İhtiyar cevap vermedi. Lew’e sırtını tamamıyla dönerken omuzları ellerinin hareketiyle seğiriyordu.

Perşembe akşamı, saat on dokuzdu.

***

Şebekenin içinde adam kaçıran üç kişi vardı. Bernie henüz mahkemeye çıkmamıştı. Bir diğeri ölmüştü. Etkisiz hâle getirmek üzere ateşlenen kurşunun koluna saplandığını fark ettiğinde yürüyen yol bandının eşiğinden boşluğa savrulmuştu. O sırada üçüncü kişi bant üzerinde hemen yandaki hastaneye taşınıyordu.

Adam resmi olarak hâlâ yaşıyordu. Hükmü verilmiş, karara itirazı reddedilmişti ama onu taşırlarken hayattaydı. Verdikleri uyuşturucunun etkisinde ameliyat odasına alınmıştı. İntern doktorlar onu masadan kaldırdılar ve donma sıvısına batırdıklarında nefes alabilmesi için ağzına bir ağızlık yerleştirdiler. Sıvının etrafa sıçramasına izin vermeden içine indirdiler ve vücut ısısı düşerken damardan bir şey enjekte ettiler. Hem de çeyrek litre kadar. Vücut ısısı donma noktasına düştü, kalp atışları hızla yavaşladı. Nihayet kalbi tamamen durdu. Ama tekrar başlatılabilirdi. Bu noktada cezası hâlâ ertelenebilirdi. Resmi olarak hâlâ hayattaydı.

Doktor, bir taşıma kayışıyla birbirine bağlanmış makineler dizisiydi. Organ kaçakçısının vücut ısısı belli bir seviyeye ulaştığında bant çalışmaya başladı. İlk makine göğsünde bir dizi yarıklar açtı. Doktor, mekanik bir biçimde ve ustalıkla kalbi yerinden çıkardı.

Organ kaçakçısı resmi olarak ölmüştü artık. Kalbi derhal depoya nakledildi. Ardından derisi, çoğunluğu tek parça olmak kaydıyla, tamamı hâlâ canlı biçimde, kalbi izledi. Doktor hassas bir titizlikle, esnek, kırılgan ve olabildiğince karmaşık bir yapbozu sökercesine onu parçalarına ayırdı. Beyin, külleri bir küp içinde defnedilmek üzere şok ızgaraya tabi tutuldu ancak bedenin geri kalanının tamamı, dilimler, küçük kitleler, kâğıt inceliğinde katmanlar ve boyluca tüpler biçiminde hastanenin organ bankası depolarına gönderildi. Bunların her biri derhâl taşıma kapları içinde paketlenip dünyanın her yerine bir saatten kısa sürede gönderilebilirdi. Şans yaver giderse, doğru insanlar, doğru zamanda, doğru hastalıklara yakalanacak olursa, organ kaçakçısı, kıydıklarından daha fazla hayatı kurtarabilirdi.

Asıl amaç da buydu.

***

Sırtüstü uzanmış, tavandaki televizyon setine bakarken Lew birden ürperdi. Kulaklığını kulağına yerleştirmeye mecali yoktu ve çizgi film karakterlerinin sessiz devinimleri bir anda gözüne korkunç görünmüştü. Televizyonu kapatsa da bu bir işe yaramadı. Onu yavaş yavaş parçalara ayıracak ve bir depoya koyacaklardı. Daha önce hiçbir organ bankası deposu görmemişti ama amcasının bir kasap dükkânı vardı…

“Hey!” diye bağırdı.

Delikanlının gözleri, vücudundaki tek hareketli kısım, yukarı kalktı. İhtiyar geriye eğilerek omuzunun üzerinden baktı. Koridorun sonundaki muhafız bir kereliğine kafasını kaldırıp ardından, kitabını okumaya devam etti.

Korku Lew’in karnındaydı ve boğazına doğru yükseliyordu. “Buna nasıl dayanabiliyorsunuz?”

Oğlanın gözleri gerisin geri yere döndü. İhtiyar, “Neye?” dedi.

“Bize ne yapacaklarını bilmiyor musunuz?”

“Bana yapamayacaklar. Beni bir domuz gibi parçalara ayıramayacaklar.”

Lew derhâl parmaklıklara yanaştı. “Nasıl yani?”

İhtiyarın sesi iyice kısıldı. “Çünkü sağ kalça kemiğimin olduğu yerde bir bomba bulunuyor. Kendimi havaya uçuracağım. Geriye kalanı hiçbir zaman kullanamayacaklar.”

İhtiyarın yaktığı umut ışığı, gerisinde ümitsizlik bırakarak söndü. “Saçma. Bacağına nasıl bir bomba yerleştirebilirsin ki?”

“Kemiği yerinden çıkar, içinde boylamasına bir boşluk aç, boşluğun içine bir bomba mekanizması kur, kemikten tüm organik maddeleri çıkar ki çürümesin, kemiği tekrar yerine yerleştir. Elbette ardından alyuvar sayımın düşecektir. Sana şunu sorayım. Bana katılmak ister misin?”

“Sana katılmak mı?”

“Parmaklıklara yaslanıp çömel. Bu şey ikimizin de icabına bakacaktır.”

Lew ters yöndeki parmaklıklara doğru geri çekildi.

“Senin tercihin,” dedi ihtiyar. “Sana neden burada olduğumu hiç söylemedim değil mi? Doktor bendim. Bernie insanları benim için kaçırıyordu.”

Lew omzunun parmaklıklara değdiğini hissetti ve arkasına döndüğünde delikanlının, gözlerinin içine yarım metre geriden boş gözlerle baktığını fark etti. Organ kaçakçıları! Etrafı profesyonel katillerle çevriliydi.

“Nasıl yapıldığını biliyorum,” diye devam etti ihtiyar. “Bunu bana yapamayacaklar. Pekâlâ. Temiz bir ölüm istemiyorsan git, ranzanın arkasında yere yat. Yeterince kalın görünüyor.”

Ranza, yere bütünleşik çimento bir bloğun üzerine yerleştirilmiş bir şilte ve bir dizi yaydan oluşuyordu. Lew cenin pozisyonu alıp, gözlerini elleriyle kapadı.

Şimdi ölmek istemediğinden emin değildi.

Hiçbir şey olmadı.

Bir süre sonra, ellerini yüzünden çekerken gözlerini açtı ve etrafa bakındı.

Delikanlı ona bakıyordu. Yüzünde ilk defa hırçın bir gülümseme vardı.  Devamlı çıkış kapısının oradaki sandalyede oturan muhafız, hücresinin parmaklıkları önünde dikilmiş yukarıdan onu izliyordu. Endişeli görünüyordu.

Lew ensesinden, burnundan, kulaklarında yükselen bir yanma hissetti. İhtiyar adam onunla dalga geçiyordu. Ayağa kalkmaya davrandı…

Ve yerle gök bir oluverdi.

Muhafız ezilmiş hâlde koridorun öbür ucunda yerde yatıyordu. Cansız saçlı delikanlı ranzasının arkasında dikilmeye çalışırken kafasını silkeliyordu. Birisi inledi. İnleme, çığlığa dönüştü. Hava çimento tozu kaplıydı.

Lew ayağa kalktı.

Kan, kızıl bir yağ gibi patlamanın etrafındaki tüm yüzeylere sıçramıştı. Görebildiği kadarıyla ihtiyardan geriye pek bir şey kalmamıştı.

Duvardaki bir oyuk dışında.

Tam… orada… durmuş olmalıydı.

Lew ulaşabilseydi oyuk sürünerek geçebilecek genişlikteydi. Ama ihtiyarın hücresinin içindeydi. Hücreler arasında parmaklıkların üzerindeki silikon plastik kaplama yırtılıp kopmuş, geriye sadece kalem kalınlığında metal kalmıştı.

Lew aralarından sıyrılıp geçmeye çabaladı.

Parmaklıklar zangırdıyor, titreşiyordu ama hiçbir ses yoktu. Lew titreşimi algıladığında aynı zamanda sersemlediğini fark etti. Kendini panik içinde, otomatik olarak devreye girmiş ses dalgalarıyla iş gören sersemleticiye yakalanmış vaziyette, parmaklıkların arasına sıkıştırmıştı.

Parmaklıklar müsaade etmiyordu. Ama bedeni müsaade etti; parmaklıklar da kaygan kırmızı sıvıyla kaplanmıştı. Aradan sıyrılmayı başardı. Kafasını duvardaki oyuktan uzatıp aşağıya baktı.

Oldukça aşağıya. Başını döndürecek kadar aşağıya.

Topeka İlçe Adliye binası ufakça bir gökdelendi ve Lew’in hücresi tepeye en yakın konumda olmalıydı. Çıkıntıları olmayan pencerelerle süslenmiş, pürüzsüz betondan bir levhaya bakıyordu. O pencerelere ulaşmak, onları aşmak ya da kırmak asla mümkün görünmüyordu. Sersemletici ses dalgaları azmini emip tüketiyordu. Vücudunun gerisi gibi başı da hücresinin içinde olsaydı şimdiye çoktan bilincini yitirmişti. Kendini yukarıya bakmaya zorladı.

En tepedeydi. Çatının eşiği, göz hizasından bir metre yukarıdaydı. İyice sarkmadan oraya ulaşamazdı.

Oyuktan dışarıya doğru sürünmeye başladı.

Kazansa da kaybetse de organ bankasını boylamayacaktı. Düştüğü takdirde, araç trafiğinin olduğu yüksekliğe ulaştığında işe yarayabilecek tüm parçaları paramparça olurdu. Bacakları dışında tüm bedenini sırtüstü oyuktan dışarı çıkardı. Göğsünü duvara dayayıp kollarını çatıya doğru uzattı. İşe yaramamıştı.

Bacağının tekini altına alıp diğerini gergin şekilde dışarıda tutarak bir hamle daha denedi. Geriye doğru düşerken elleriyle eşiğe tutundu. Şaşkınlıkla bir çığlık attı ancak çok geçti. Adliye binasının üst katı hareket ediyordu! Eşiği bırakmasına fırsat kalmadan onu oyuktan dışarı çıkarmıştı. Tutunmaya devam etti. Hareketli kat onu alıp götürürken, vücudu boşlukta ileri geri sallanıyordu.

Adliye binasının en üstü, hareketli bir yüksek yaya geçidiydi.

Ayağından destek almadan geçidin üstüne tırmanamıyordu. Kolları yeteri kadar güçlü değildi. Geçit, yaklaşık aynı yükseklikteki başka bir binaya doğru hareket ediyordu. Sadece tutunmaya devam ederse oraya ulaşabilirdi.

Bu binanın pencereleri farklıydı. Onlar da açılmak üzere yapılmamışlardı; hele bu dumanlı sis altındaki havalandırma çağında bu imkânsızdı. Ama bunların dış cephe denizlikleri vardı. Belki cam kırılabilirdi.

Belki de kırılmazdı.

Kollarındaki baskı dayanılmazdı. Vazgeçip kendini boşluğa bırakmak öyle kolay olurdu ki… Hayır. Ölmeye değecek bir suç işlememişti. Ölmeyi reddetti.

***

Yirminci yüzyıl boyunca bu hareket ivme kazanmaya devam etti. Uluslararası ölçekte ve zayıf bağlarla örgütlenmişti ve üyelerinin tek bir hedefi vardı: Ulaşabildikleri her eyalet ve ülkede idam cezası yerine, hapis ve rehabilitasyonu yerleştirmek istiyorlardı. Birini suçu karşılığında idam etmenin ona hiçbir şey öğretmediğini, aynı suçu işleyebilecek başkaları için caydırıcı bir gücü olmadığını; ölüm geri döndürülemez olduğundan, bunun yerine masumiyeti kanıtlanabilecek birinin hapisten çıkartılabileceğini savunuyorlardı. Birinin hayatını sonlandırmanın, öç almaktan başka topluma hiçbir faydası yoktu. Öç almak ise aydınlanmış bir topluma yakışmıyordu.

Belki haklıydılar.

1940’ta Karl Landsteiner ve Alexander S. Wiener, insan kanında RH unsuru üzerine yaptıkları çalışmalarını yayınladılar.

Yüzyılın ortalarına doğru suçu kanıtlanmış çoğu katil müebbet ya da daha düşük hapis cezaları alıyordu. Birçoğu cezalarını çektikten sonra, bazıları “ıslah olmuş”, bazılarıysa olmamış bir şekilde topluma geri dönüyorlardı. Bazı eyaletlerde insan kaçırma ve alıkoyma suçu karşılığında idam cezası isteniyordu ancak jüriyi ikna etmek oldukça zordu. Aynısı cinayet için de geçerliydi. Kanada’da soygunculuktan, Kaliforniya’da ise cinayetten aranan biri Kanada’ya iade edilmemek için mücadele vermişti. Kaliforniya’da hüküm giyme ihtimali çok daha düşüktü. Birçok eyalet ölüm cezasını kaldırdı. Fransa’da zaten yoktu. 

Suçluların ıslahı psikoloji bilim/sanatının başlıca hedeflerinden biriydi.

Oysa kan bankaları dünyanın her yerine yayılmıştı.

Böbrek yetmezliğinden mustarip kişilerin, tek yumurta ikizlerinden alınan böbrek nakliyle hayatları kurtulmuştu. Her böbrek hastasının tek yumurta ikizi yoktu elbet. Paris’te bir doktor yakın akrabalardan nakiller denemiş, sıfırdan yüzde yüze kadarlık bir uyumluluk yelpazesinde, yapılacak naklin başarısını önceden öngörebilmişti.

Göz nakli sıradandı. Bağışçılar öldükten sonra, bir başkasının görme yetisini geri getirebiliyorlardı.

İnsan kemiği her zaman nakledilebilirdi; önce organik maddeden temizlenmesi yeterliydi.

Yüzyılın ortasında manzara böyleydi.

1990 yılına gelindiğinde herhangi bir insan organını, makul herhangi bir süre boyunca saklamak mümkündü. Organ nakilleri olağan hâle gelmiş, “sonsuz incelikteki neşter”, yani lazer sayesinde büyük gelişme göstermişti. Ölmek üzere olanlar düzenli bir şekilde tüm bedenlerini bağışlıyorlardı. Cenaze evi kulisleri bu akımı durduramamıştı. Ancak bu armağanlar her zaman işe yarar olmuyordu.

İlk organ bankası yasası 1993’te Vermont’ta çıktı. Bu eyalet idam cezasını hiç kaldırmamıştı. Şimdi bir idam mahkûmu, ölümünün hayatlar kurtaracağını bilecekti. İdamın hiçbir hayırlı tarafının olmadığı artık doğru değildi. En azından Vermont’ta.

Ardından, Kaliforniya’da. Ya da Washington’da. Gürcistan, Pakistan, İngiltere, İsviçre, Fransa, Rodezya’da…

***

Hareketli yaya yolu saatte on beş kilometre hızla ilerliyordu. Lewis Knowles, aşağıda mesaiye kalmışlarla turlarına yeni çıkmış gece kuşları farkında olmaksızın yürüyen bantta asılı ilerliyor, sallanan ayaklarının altından geçip giden pervaz çıkıntısını kolluyordu. İyice gerdiği ayak parmaklarının iki metre aşağısındaki pervaz, yarım metreden daha geniş değildi.

Kendini bıraktı.

Ayağı yere değer değmez bir pencere kanadının kenarına tutundu. Hareketin ivmesi onu sarsmıştı ama düşmemişti. Uzunca bir süre sonra tekrar nefes almaya başladı.

Bu binanın neresi olduğunu bilmesi imkânsızdı ama bina boş değildi. Akşamın dokuzunda tüm pencereler pırıl pırıl aydınlıktı. İçeriye bakarken ışıktan uzak durmaya çalıştı.

Bu bir ofis penceresiydi. İçeride kimse yoktu.

Camı kırmak için elinin etrafına bir şeyler sarması gerekiyordu. Ama üzerinde sadece bir çift lastik tabanlı çorap ve hapishane tulumu vardı. O anda, hiçbir zaman olmadığı kadar göze batıyordu.

Tulumu çıkartıp bir bölümünü eline doladı ve cama yumruğunu geçirdi.

Neredeyse elini kırıyordu.

O hâlde… değerli eşyalarını, kol saati ve elmas yüzüğünü takmasına izin vermişlerdi. Yüzüğüyle camın üzerinde bastıra bastıra bir daire çizip diğer eliyle tekrar vurdu. Mutlaka cam olmalıydı; eğer plastikse mahvolmuştu.

Camın, neredeyse mükemmel bir yuvarlak parçası yerinden fırladı.

Açıklığın geçebileceği büyüklükte olması için bunu altı kere daha tekrarlaması gerekti.

İçeri adımını atarken tulumu hâlâ elinde, sırıtıyordu. Şimdi tek ihtiyacı bir asansördü. Polisler onu sokakta hapishane tulumuyla görürlerse anında tutuklayıverirlerdi ama tulumdan kurtulursa güvende olacaktı. Kim kayıtlı bir nüdistten şüphelenirdi ki?

Yalnız nüdistlik kaydı ve onu koyabileceği bir omuz çantası yoktu.

Ya da bir tıraş makinesi.

Hayli berbat bir hâldeydi. Hiç bu kadar kıllı bir nüdist görülmemiştir.

Yüzündeki bir günlük kirli sakal değildi; tabiri caizse basbayağı kaba sakal olmuştu.

Nereden bir tıraş bıçağı bulabilirdi?

Masanın çekmecelerini denedi. Birçok işadamı çekmecesinde yedek tıraş bıçağı ya da makinesi bulundururdu. Çekmecelerin yarısına gelmişken durakladı. Bir bıçak bulduğundan değil, nerede olduğunu anlamış olduğundan. Masanın üzerindeki evraklar her şeyi apaçık ortaya koyuyordu.

Tulum hâlâ eline sarılıydı. Çöp sepetine tıkıştırıp kâğıtların arasına sıkıca sakladı ve masanın ardındaki sandalyenin üzerine neredeyse yığılıverdi.

Bir hastanedeydi. Bula bula bir hastaneyi bulmuştu; hem de Topeka İlçe Adliye binasının, manalı ve akılcı bir biçimde hemen yanı başına inşa edilmiş bu hastaneyi.

Ama o buldu sayılmazdı. Hastane onu bulmuştu. Hayatında, başkalarının iteklemesi dışında kendi kendine bir karar vermiş miydi? Dostları, geri ödememek üzere borç almışlardı ondan, birtakım adamlar sevgililerini çalmıştı. Görmezden gelinme yeteneği sayesinde terfi etmekten sakınmıştı hep. Shirley zorbalıkla onu kendisiyle evlenmeye ikna etmiş ve dört yıl sonra, zorbalamaya gelmeyecek bir dostu için onu terk etmişti.

Şimdi, hayatının muhtemel nihayetinde bile durum aynıydı. İhtiyar bir mezar soyguncusu kaçmasını sağlamıştı. Bir mühendis hücre parmaklıklarını, ufakça birinin arasında sıkışıp geçebileceği kadar aralıklı inşa etmişti. Bir diğeri iki münasip binanın çatıları arası bir hareketli yaya yolu konduruvermişti. Ve işte şimdi buradaydı.

En kötüsü burada nüdist numarası sökmezdi. Arkası açık hastane önlüğü ve bir maske anca kurtarırdı.  Nüdistler bile bazen bir şeyler giymek zorundaydılar.

Dolap?

Dolapta havalı yeşil bir şapka ve tamamen transparan bir yağmurluktan başka bir şey yoktu.

Hızla kaçabilirdi. Bir tıraş bıçağı bulsa sokağa ulaştığında güvende olabilirdi. Parmağını ısırdı, asansörün nerede olduğunu bilebilseydi. Şansına güvenmek zorundaydı. Tekrar çekmeceleri aramaya başladı. Kapı açıldığında siyah bir tıraş makinesi kabını bulup eline almıştı. Hastane önlüğü giymiş irice bir adam içeri giriverdi. İntern (hastanede insan doktorlar bulunmuyordu) Lew’i açık çekmecenin başında fark ettiğinde masaya olan yolu yarılamıştı. Durdu. Ağzı açık kaldı.

Lew hâlâ tıraş bıçağını tuttuğu yumruğuyla bu ağzı geri kapadı. Adamın dişleri keskin bir tıkırtıyla birbirine çarptı. Lew onu geçip kapıdan çıkarken dizleri çözülmüş hâlde yere yığılıyordu.

Asansör koridorun sonunda kapıları açık şekilde duruyordu. Lew içine girip 0’a bastı. Asansör aşağı doğru indikçe Lew tıraş olmaya devam etti. Makine azıcık gürültülü olsa da hızlı ve iyi tıraş ediyordu. Kapı açıldığında göğsündeki kıllarla meşguldü.

Sıska bir kadın teknisyen, asansör bekleyenlere mahsus tamamen boş ifadeli gözleriyle tam karşısında duruyordu. Lew, onu anca fark edip bir özür mırıldanarak yanından geçip asansörden indi. Kapılar kapanırken Lew yanlış katta olduğunu idrak etti.

Kahrolası teknisyen! Asansörü zemin kata ulaşmadan durdurmuştu. Geri dönüp aşağı düğmesine bastı. İnerken üstünkörü gördüğü o görüntü geri geldi ve bir daha bakmak için başını aniden arkaya çevirdi.

Geniş odanın tamamı, kütüphanelerdeki kitaplıklar gibi düzenlenmiş labirentler biçiminde tavana kadar cam tanklarla doluydu. Tankların içindekiler Belsen’de olabilecek her şeyden daha müstehcendi! Bu şeyler kadın ve erkekler miydi? Hayır, bakamayacaktı. Asansör kapısından başka bir yere bakmayı reddediyordu. Asansörün geri gelmesi neden bu kadar uzun sürüyordu?

Bir siren duydu. Çıplak ayaklarıyla sert zeminin titreştiğini hissetti. Kaslarında bir uyuşukluk, ruhunda bezginlik hissetti.

Asansör geldi… çok geçti. Kapının arasına bir sandalye yerleştirdi. Çoğu binanın merdivenleri yoktu. Sadece alternatif asansörler bulunurdu. Şimdi ona ulaşabilmek için başka asansörleri kullanmak zorundaydılar. Diğer asansör neredeydi? Ona ulaşabilecek zamanı yoktu. Epey uykulu hissetmeye başlamıştı.  Birden fazla ses dalgası projektörünü bu odaya yönlendirmiş olmalıydılar. Dalganın geçtiği yerdekiler hafif gevşemiş hissederken,  dalgaların kesiştiği yerdekiler bilinçlerini yitirirlerdi.

Önce bir şeyi halletmesi gerekiyordu.

Buraya ulaştıklarında onu öldürmeye değecek bir şeyleri olacaktı.

Tankların dışı cam değil, plastiktendi. Binlerce beden parçasının savunma dalgalarından kaçınabilmesi için plastiğin kendine özgü belli özellikleri olmalıydı. Hiçbir mühendisten, bu özelliklerden ayrı olarak bir de kırılmaz yapması beklenemezdi.

Plastik tatmin edici bir biçimde kırıldı.

Sonra Lew nasıl olup da bu kadar ayık kalabildiğini merak etti. Sesten hızlı yatıştırıcı mırıltı dalgaları ona yönelmeye devam ediyordu, onu her an daha yumuşak hissettiği zemine doğru çekiyordu. Tankları paralamak için kullandığı sandalye gittikçe ağırlaşmıştı. Ama yukarı kaldırabildiği sürece tankları parçalamaya devam etti. Dizlerine kadar besleyici depo sıvısına batmıştı ve her hareketinde ölmekte olan şeyler bileklerine sünüyor, dokunuyordu; sessiz siren şarkısına artık dayanamayacak duruma geldiğinde işin anca üçte biri bitmişti.

Yere yığıldı.

***

Ve tüm olanlardan sonra parçalanmış organ bankalarından bir kere bile söz etmediler.

***

Mahkeme salonunda oturup duruşma ritüellerinin vızıltısını dinlerken Bay Broxton’un kulağına eğilip bu soruyu sordu. Bay Broxton gülümsedi. “Niye o konuyu açsınlar ki? Ellerinde hâlihazırda yeteri kadar şey var. Bundan yakayı sıyırsan bile, seni değerli tıbbi kaynakların ahlaksızca tahribinden kovuştururlar. Ama yakayı sıyıramayacağından eminler.”

“Ya sence?”

“Sanırım haklılar. Ama şansımızı deneyeceğiz. Şimdi Hennessey suçlamaları okuyacak. İncinmiş ve kırgın görünmeyi başarabilecek misin?”

“Elbette.”

“İyi.”

Savcı suçlamaları okudu. Sesi, ince sarışın bir bıyığın altından yükselen kıyamet nidasını andırıyordu. Warren Lewis Knowles incinmiş ve kırgın görünüyordu. Ama artık öyle hissetmiyordu. Ölmeye değecek bir şey yapmıştı.

Bunların tüm nedeni organ bankalarıydı. İyi doktorlar ve organ bankalarında yeterli miktarda malzeme akımı olduğu sürece vergi mükellefleri sonsuza kadar yaşamayı umabilirlerdi. Hangi seçmen ölümsüzlüğü reddedecek şekilde oy kullanırdı ki? İdam cezası onun ölümsüzlüğüydü ve her türlü suç için idam cezası lehine oy kullanacaktı.

Lewis Knowles bunun karşılığını vermişti.

“İddia makamı, adı geçen Warren Lewis Knowles’un iki yıl içerisinde bilerek toplam altı kırmızı ışığı ihlal ettiğini kanıtlayacaktır. Aynı zaman içerisinde Warren Knowles, bir keresinde saatte yirmi beş kilometreyi aşacak şekilde, en az on kere yerel hız sınırını ihlal etmiştir. Sicili hiçbir zaman iyi olmamıştır. Size 2082 yılında alkollü araç kullanmaktan suçlandığına dair kayıtları sunacağız ki beraat etmesinin tek nedeni—“

“İtiraz ediyorum!”

“Kabul edilmiştir. Eğer beraat ettiyse, mahkeme sanığı suçsuz kabul eder.”

SON

En Son Yazılar