YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

FERMUAR

Diğer Yazılar

Temmuz sonuydu. Akşam vaktinde rüzgâr sertleşmeye başladı. Yağmur, asfalttaki kum tanecikleriyle çamurlaşırken oyuklara dolan suyun seviyesi yavaş yavaş artıyordu. Karanlık bastıkça binanın bulunduğu sokağa sessizlik hâkim oldu. İki yana sıralanmış, dış cephelerinin rutubetten renk attığı bitişik apartmanlar, gökyüzünü dar, siyah bir boşluğa hapsediyordu. Alt katlardaki dükkânların paslı kepenkleri ise kapalıydı. Sokak boyu dizilmiş dev lambalardan bir tanesi, iki küçük arabanın ortasında duran çöp konteynerine ışık veriyor, metalden yansıyan parıltılar sokağı aydınlatıyordu. Rüzgârla sallanan ağaç yapraklarının zemindeki gölgesi, bir köpek sürüsünü andırıyordu.

Sokağa sert bir manevrayla giren taksi, orta yerde durdu. Şoför camı açtı, derin bir nefes çekip yere tükürdü ve camı tekrar kapattı. Mahalleli, perdelerin arkasından bu yabancı aracı izliyordu. Beş dakika sonra apartmandan orta boylu, takım elbiseli, uzun favorili genç bir adam çıktı. Elindeki çantayı sıkıca kavrayarak arka koltuğa oturdu.

“Karahasan Karakolu’na lütfen.”

İlçe merkezi akşam karmaşası içindeydi; dükkân önlerinde bağıran esnaf, kalabalığın arasında koşturan çıraklar ve bitmek bilmeyen korna sesleri kulak tırmalıyordu. Trafik, yeşil ışığın saniyeler içinde sönmesiyle iyice düğümleniyor, dışarıdan yükselen küfürler taksinin içindeki sessizliği bozuyordu. Taksici yarı uykulu ama dikkatliydi.

Cihan’ın bugün meslekteki ilk günüydü. Yol boyunca, kapıdan girdiğinde söyleyeceği cümleleri zihninde sessizce tekrar etti. Araba merkezden uzaklaşıp virajlı köy yollarına girdiğinde dışarıdaki gürültü yerini uğultulu bir sessizliğe bıraktı. Bir süre toprak yolda, tekerleklere havlayan çoban köpeklerinin arasından geçtiler. Kısa süre sonra güneşten rengi atmış “Karahasan Karakolu” tabelası göründü. Taksi sağa saptı.

İçeri girdiğinde beklemesi söylendi. Demirden yapılma bir sandalyeye oturdu. Tam karşısındaki pencere rüzgârdan bir açılıp bir kapanıyordu. Menteşelerden çıkan gıcırtıya kimse aldırmıyordu. Koridorun köşesindeki çay ocağında insan döngüsü yoğundu. Ellerinde bardaklarla girip çıkan polislerin oluşturduğu hareketlilik hiç bitmiyordu. Yanında kendisi gibi takım elbiseli, rahat tavırlı biri oturuyordu. Adam, Cihan’ın tedirginliğini fark etmişçesine çevik bir hareketle döndü, elini uzattı:

“Merhaba.”

Cihan toparlandı, aynı nezaketle karşılık verdi.

“Sanırım siz de yenisiniz,” dedi Cihan.

“Evet, öyleyim. Ferit ben… Ferit Sencer. Ya siz?” 

“Ben de Cihan. Memnun oldum.”

Cihan heyecandan elini çektiği hâlde tekrar uzatınca Ferit kahkahayı bastı.

“Gerçek adın mı Cihan, yoksa gizli görevdesin de yeni hedefin ben miyim?”

Gülüştüler. O an kurulan bağ, kaderlerini mühürleyen ilk düğüm oldu.

Burası; yeri unutulmuş, kanunla kanunsuzluğun paslı bir tel örgüyle ayrıldığı bir sınır noktasıydı. Geceleri buranın sessizliğini cırcır böcekleri değil; katır sırtındaki mazot bidonlarının tıkırtısı ve sınırı geçmeye çalışan gölgelerin nefes alışverişleri bozardı. Asayiş; kanun maddeleriyle değil, köy ağalarıyla içilen çaylar ve kurulan hatırlı ahbaplıklarla sağlanırdı. Karşılıklı oynanan sıradan bir tavla oyunu, gece sınırdan geçirilecek yüklü bir silah sevkiyatının habercisi olabilirdi.

Paslı tabela defalarca yağmur yedi, güneş gördü, kar altında kaldı. Zaman; karakolun duvarlarındaki rutubet lekeleri gibi ağır ama silinmez izler bırakarak ilerledi. Cihan ve Ferit artık sadece aynı odayı değil; aynı ekip arabasının ön koltuğunu ve aynı kaderi paylaşmaya başlamıştı. Ferit’in rahat tavırları Cihan’ın tedirginliğini dengeliyor, Cihan’ın dikkati ise Ferit’in gözden kaçırdıklarını yakalıyordu.

Ta ki o kış sabahına kadar… Sıradan dosyaların yerini, masanın üzerine sertçe bırakılan mavi kapaklı bir dosya aldı. Hedefte; sınırın ötesine uzanan ve silah trafiğini yöneten büyük bir şebeke vardı. Operasyonun adı çoktan konmuştu: Demir Bilek.

DEMİR BİLEK

Seher vaktiydi. Tim yerini almıştı. Namlular sıvası dökülmüş, duvarları çatlak müstakil eve çevrilmişti. Gecekondunun tahta kapısı, kilometrelerce öteden seçiliyordu. Geniş bir arazinin ortasına kurulmuş kulübeyi andıran küçük bir yapıydı. Giriş kapısını aydınlatan sarı tepe lambası, zifiri karanlıkta hedefi işaretleyen bir fener gibi parlıyordu. Çevresindeki büyük kayalıklar timin saklanabileceği bir alan oluşturmuştu. Uğultulu bir ayaz vardı, ancak operasyonun yarattığı heyecan, gecenin dondurucu soğuğunu unutturmuştu.

Emir kesindi: İçeridekiler canlı ele geçirilecek ve sorgulanacaktı. Ağaçların yoğun olduğu tepede, pos bıyıklı bir başkomiser dürbünle evi izliyordu. Hemen arkalarında siyah bir sedan, burnu yola dönük şekilde çapraz park edilmişti.

Başkomiser, dürbünü gözünden çekmeden sağ elini havaya kaldırdı. Yardımcısı telsizi avucuna bıraktı. Sol eliyle dürbünü sabitlerken sağ eliyle telsizin mandalına bastı. Konuştukça ağzından buhar kümesi çıkıyordu.

“Operasyon başlasın. Allah yardımcınız olsun.”

Dürbün, kayalıklarda süzülen silüetlere dönmüştü. Siyah kamuflajlı, kar maskeli özel harekâtçılar gecenin karanlığında eve doğru ilerlemeye başladı; hepsi birer gölge gibiydi. Tim amiri, sesini duyurabilmek için mikrofona eğildi.

“Prosedürü biliyorsunuz. Önce çağrı, sonra koçbaşı. Karşılık gelirse kontrollü atış; ölü istemiyorum, paketler bize canlı lazım. Arkanızı kollayın, sağ giren sağ çıkar. Gazamız mübarek olsun.”

“Polis! Kapıyı aç, teslim ol!” diye bağırdı Cihan.

Sesi, ovanın sağır sessizliğinde bir kurşun gibi ağırlaştı ve ayazın içinde adeta asılı kaldı. İçeride herhangi bir hareket yoktu. Cihan işaret verdi. Koçbaşı tahta kapıya tüm gücüyle vurdu. Normalde ahşap bir kapının bu darbeyle parçalanması gerekirdi ama kapı esnemedi bile. Sanki tahta değil, betondu. Koçbaşı vurmaya devam etti ancak kapı açılmıyordu. Ferit, Cihan’a baktı. Gözlerinde bir anlık şüphe belirdi.

“Abi bu kapı tutukluk yapmaz, arkası dolu!” diye fısıldadı.

Cihan bir şeylerin ters gittiğini o an sezdi. Bu bir ev kapısı değildi; bu bir barikattı.

“Geri çekilin! Tuzak ola…”

Cümlesini bitiremeden içeriden kapıya yaylım ateşi başladı. Ferit, bacağına isabet eden mermiyle yere yığıldı. Ne olduğu anlaşılmadan ortalık cehenneme döndü. Kapıdan kopan kıymıklar havada uçuşuyor, tahta yüzey mermi delikleriyle delik deşik oluyordu. Cihan, kendini yere atıp sürünerek acı içinde kıvranan Ferit’i ateş hattından çekmeye çalıştı.

“Bir şeyin yok devrem, dayan!” diyerek titreyen elleriyle palaskasını Ferit’in bacağına bağladı. Boynundaki mikrofona eğilip avazı çıktığı kadar haykırdı: “Atış serbest!”

Eren, emri alır almaz kapıya doğru mevzilenerek içeriyi adeta mermi yağmuruna tuttu. Şarjörünü çevik bir hareketle değiştirdi. O sırada gece görüşlü dürbünüyle içerideki hareketi fark etti. Bir kol, pimi çekilmiş el bombasını kapı önüne, Cihan ve Ferit’in olduğu yere fırlatmak üzereydi. Eren tereddüt etmeden tetiğe asıldı. Mermi, bombayı tutan eli parçaladı. El bombası kapının hemen arkasına düşmüştü. Eren paniğe kapıldı. Patlamanın basıncı o açılmayan kapıyı havaya uçuracak ve kapı önünde sıkışıp kalan Cihan ile Ferit’i parçalayacaktı.

Düşünmeye zamanı yoktu. Bu bir refleks değil, bilinçli bir fedaydı.

“Yatın!” diye haykırarak siperinden fırladı.

Cihan ve Ferit’in üzerine kapanıp onları şarapnelden korumak istiyordu. Ancak içerideki namlular henüz susmamıştı. Karanlıktan gelen üç mermi, Eren’in göğsüne saplandı. Bedeni yere düşerken ev büyük bir gürültüyle havaya uçtu. Gece adeta alevle aydınlandı. Cihan, patlamanın şiddetiyle kendini Ferit’in üzerine kapattı. Sırtlarını verdikleri beton duvar, onları ölümcül basınçtan kıl payı korumuştu.

Ambulansın mavi ışıkları dumanların arasında dönüyordu. Sağlıkçılar Ferit’i sedyeye alırken Cihan boş gözlerle Eren’in siyah ceset torbasına konuluşunu izledi. Fermuar çekilmeden önce Eren’in o çocuksu yüzüne son kez baktı. Henüz yirmisindeydi… Sarışın, mavi gözlü, hayat sofrasından erkenden kalkmak zorunda kalmış yağız bir delikanlı. İzin günlerinde Yıldız Pastanesi’nde buluştuğu o kızla evlenme hayalleri kuruyordu. “Bu sefer yüzüğü alacağım abi,” demişti Cihan’a. Şimdi o yarım kalmış sevda, hiç sorulamamış o soruyla birlikte bu torbaya giriyordu. Cihan eğildi, Eren’in kireç gibi beyazlaşan alnına bir öpücük kondurdu. Annesi yoktu Eren’in; Cihan onu bir anne şefkatiyle, son kez okşadı.

Fermuarın o metalik “cırt” sesi gecenin sessizliğini yırttığında, Cihan için dünya üzerindeki tüm sesler bir süreliğine susmuştu.

KARANLIK

Aradan 5 yıl geçti.

Zaman yavaş, sessiz ve ürkütücü bir şekilde ilerliyordu. Cihan artık o ütülü takım elbiseli, saçları sağa taralı, parlak komiser yardımcısı değildi. O günden sonra alkol bağımlısı olmuştu. Rozeti, bir disiplin soruşturmasının soğuk tutanakları arasında kaybolup gitmişti. Şimdi Karahasan’ın kıyısında, terk edilmiş ve rutubet kokan bir balıkçı kulübesinde; ucuz şaraplar ve küflü yiyeceklerle hayatını sürdürüyordu. Göz bebekleri küçülmüş, yüz kemikleri belirginleşmişti. Bazı geceler ter içinde uyanıyor, patlama sesini ve Eren’in yüzünü zihninden atamıyordu.

Kapı çaldığında gecenin üçüydü. Cihan, elindeki bardağı masaya bırakırken sigaranın külünü tablaya silkeledi. Sallanarak kapıyı açtı. Karşısında bedeninin sol yanını sürükleyerek yürüyen, yüzü çökmüş, saçları ağarmış, sakallı, bastona mahkûm bir adam vardı.

Ferit içeri girerken ayakkabısını çıkarmaya yeltendi. Cihan, arkası dönük bir şekilde, “Çıkarmana gerek yok,” dedi. Ferit bastonunu kapının arkasına dayadı.

Cihan sigarasından derin bir nefes daha çekti. Sonra tütün tabakasını açıp ağır ağır sigara sarmaya başladı. Sardığı ilk sigarayı Ferit’e uzattı, sonra kendisi için sarmaya başladı. Bir süre odaya sadece tütün çıtırtısı ve sessizlik hâkim oldu. Cihan, gözlerini Ferit’in kapıya dayadığı bastona çevirerek, “Ameliyatın ne zamandı?” diye sordu.

Ferit bakışlarını kaçırarak derin bir iç çekti:

“Önümüzdeki haftaymış ama pek umudum yok.”

Yedi ameliyat, onlarca dikiş ve beş koca yıl geçmişti; ancak o gece sinirlerini parçalayan merminin izini hiçbir neşter silememişti. Doktorların yüzündeki o “elimizden geleni yaptık” ifadesi, artık Ferit’in aynadaki yeni yüzü olmuştu.

Cihan sigarasını yaktığında, Ferit cebinden çıkardığı sararmış bir kâğıdı ortadaki küçük tahta masaya attı. Cihan “Bu ne?” der gibi kaşlarını kaldırdı.

Ferit, “O gün patlayan bombanın fünyesinden çıkan bir parçaya ait numara” dedi.

Cihan parçayı eline aldı. “Nasıl buldun bunu?” diye sordu.

“O gece…” Boğazı düğümlendi, yutkunduktan sonra devam etti. “…biz hastaneye gittikten sonra olay yerine gelen bir arkadaşımdan aldım. Ameliyat olacağımı öğrenince ziyaretime gelmişti.”

Ferit sigaradan bir duman çekti. Kâğıdı göstererek, “Bu fünyenin üzerindeki seri numarası: SKU-ZX-342,” dedi.

Cihan, Ferit’in söylediklerini alaya alırmışçasına güldü. “Ne olmuş yani? Her bombanın bir seri numarası, bir üretim yeri vardır. Bu bizi nereye götürecek?”

Ferit konuştukça öfkeleniyor gibiydi. Kendini kasarak konuşuyor, sürekli etrafı kolaçan ediyordu.

“Seri numarası ‘SKU’ ile başlayan bombalar piyasada satılmaz Cihan. Bu, sadece ‘Özel Harp’ envanterinde bulunur. SKU, kamuya zimmetli bir kısaltmadır. O bomba ya oraya içeriden kondu ya da kirli bir ticaretin tam ortasına daldık.”

İkisinin de sesini buz kesmişti. Cihan’ın bulanık zihni bir anda berraklaştı. Alkolün verdiği uyuşukluk, yerini göğsüne bir kor gibi oturan ihanet duygusuna bıraktı. Yavaşça ayağa kalktı, sendeledi. Bacakları bedenini taşımakta zorlanıyordu. Kapıya doğru yavaş adımlar attı. Gözü boşluğa takıldı. O gecenin kâbusunu tekrar yaşadı; Eren’in içinde olduğu ceset torbasının fermuar sesiyle bedeni irkildi. Gözlerini ovuşturarak birden Ferit’e döndü.

“Nasıl olur?” diyerek iki kolunu sıkıca kavradı. Ferit hiçbir şey demiyor, çaresiz bir şekilde Cihan’a bakıyordu.

Cihan pervaza dayanmış vazoyu kaptığı gibi duvara fırlattı. Tuzla buz olan parçaların sesi odada yankılanırken kafasını iki elinin arasına alarak yere çömeldi. Bir süre öylece durdu. Sonra ani bir hareketle ayağa kalktı. Yaşadığı ihaneti anımsayınca tekrar donuklaştı. Gözleri kıpkırmızı olmuştu; ağlamak istiyor ama yüreğindeki öfke gözyaşlarına izin vermiyordu. Yumruklarını ve dişlerini olağanca gücüyle sıkıyor, sanki ruhundaki acıyı kendisine fiziksel acı çektirerek dindirmek istiyordu.

Çevik bir hareket ile yatağın bazasını kaldırdı. Havluya sarılmış, yıllardır kılıfından çıkarmadığı ruhsatsız tabancasını beline taktı. Kapıya doğru yöneldi, durdu, geri dönüp gözündeki o tek damla yaşı eliyle silerek Ferit’e baktı.

“Gidiyor muyuz?” diye sordu. Öfke, ihanet ve intikam hissi göz bebeklerini cehennemi andıran bir alev topuna dönüştürmüştü.

Ferit, bastonunu sıkıca kavrayarak, “Rozetimiz yok Cihan,” diye karşılık verdi.

Cihan vestiyerdeki eski deri ceketini üzerine geçirdi. “Rozet yoksa artık kural da yok.”

SON TUTANAK

Karahasan köyüne vardıklarında hava, beş yıl önceki o lanetli geceyle aynıydı. Gökyüzü üzerlerine çökmüş, tekerlekler balçığa saplanmıştı. Nefesleri kesen, değdiği yeri morartan sert bir ayaz vardı. Köy kahvesinin buğulu camlarından sızan zayıf ışık, titreyerek karanlığı bıçak gibi ikiye bölüyordu.

İçeri girdiklerinde tavla sesleri kesildi, çay bardakları tabaklarına yavaşça bırakıldı. Tüm gözler Cihan ve Ferit’in üstündeydi. Cihan, operasyondan bir gün önce “Burada rüzgâr tersten eser, bugün varsın yarın yoksun. Eğer fırtına içeriden koparsa siper yetmez evlat. Sen var git yoluna, asırlık düzeni değiştirmeye çalışma,” diyen o ihtiyarı gördü. Ona doğru ağır adımlarla yaklaştı. Cihan ihtiyarın söylediği cümleleri tekrar anımsamıştı, sakin olması gerektiği için derin bir nefes aldı. Hata yapmak istemiyordu.

O anda zihninde Eren’in ceset torbasına çekilen fermuar sesi yankılandı. Cihan masadaki çay bardağını elinin tersiyle yere devirdi. Cam kırıkları etrafa saçıldı. Kahvedeki gençler ayaklanmaya yeltendi ama Ferit, kapının ağzında belinden çıkardığı silahın mermisini namluya sürüp “Oturan yaşar, akıllı olun, ölülere imrenmeyin!” diye bağırdı. Sesi, bacağının acısını bastıracak kadar gürdü.

Cihan, seri numara yazılı kâğıdı İhtiyar’ın masasına fırlattı. İhtiyar, kâğıdı müstehzi bir ifadeyle inceledi, o an dişsiz ağzı, karanlık, dipsiz bir kuyu gibiydi. Cihan masanın yanına bir sandalye çekip ihtiyarın dibine kadar girdi. Sadece bedeniyle değil, bakışlarıyla da adamı hapsetmişti. Kâğıdı göstererek, “O gece evde patlayan bombalardan birinin seri numarası” dedi. “Şimdi sen bana kimin için çalıştığını söyleyeceksin.”

Tane tane, kelimelerin üstüne basarak konuşuyordu. İçindeki öfkeyi bastırmaya, sesinin titremesine engel olmaya çalışıyordu. En ufak bir duygu kırıntısı, ölümcül bir zafiyet demekti. Otoritesini korumak için yüreğini adeta mühürlemişti. İhtiyarın yüzüne doğru eğildi.

“O kodun ne anlama geldiğini sen çok iyi biliyorsun. O yüzden böyle pis pis sırıtıyorsun.”

Dişlerini o kadar sert sıkıyordu ki çene kasları seğiriyordu. İhtiyar kendinden emin ve küçümser bir tavır ile “Sen buraları çabuk unutmuşsun, burada sorular toprağa sorulur,” diye karşılık verdi.

Cihan, silahının namlusunu ihtiyarın diz kapağına dayadı. Yakasından tutup ayağa kaldırdı, kulağına doğru eğilerek, “Konuşmazsan ömür boyu bacaksız kalacaksın,” dedi.

İhtiyar cevap vermedi, gülmeye başlayınca Cihan dayanamadı. Patlayan silah sesi, beş yıllık suskunluğu bozdu. İhtiyar acı bir çığlık atarak yere yığıldı.

“Toprak cevap vermez ihtiyar,” dedi, “ama ben veririm.”

Cihan namluyu yerde kıvranan adamın yüzüne doğrulttu. Kontrolü tamamen kaybetmişti. “Bizi orada pusuya düşüren kimdi, sizi piyon gibi kullanan o patronunuz kim?”

İhtiyar, acıdan kıvranarak kanayan dizini tuttu. Gözlerindeki o kibirli ifade, yerini korkuya bırakmıştı. Karşısındaki adamlar artık polis değildi, onlar kaybedecek hiçbir şeyi olmayan iki hayaletti.

“Namıdiğer Akrep…” dedi inleyerek. “Kudret… Kudret Bey.”

Cihan, İhtiyar’ın yakasına yapışıp sarsarak sordu: “Kim ulan bu Kudret?”

Yere doğru eğildi. İhtiyar, kesik kesik devam etti:

“Silah… Silah baronu. O kağıttaki numaralar… İkiz numara…” Duraksadı; ayağını tutuyor, acı içinde haykırıyordu. Öksürük krizine girdi, ağzından kanlı tükürükler saçılıyordu. “Devletin envanterindeki seri numaraları kopyalıyor. Aynı numarayla sınır dışına satıyor.”

Cihan, silahını ihtiyarın boynuna dayadı. “Bizi o gece oraya kim gönderdi, içimizde adamları mı var?” diye sordu.

İhtiyar artık nefes almakta dahi zorlanıyordu. Bilinci bulanıklaşırken gözleri kaymaya başladı.

“Siz o gece… Kudret’in rakiplerini temizlemeye gittiniz,” dedi fısıltıyla. “Sizi tetikçi gibi kullandı.”

Cihan duyduklarıyla beyninden vurulmuşa döndü. İhtiyarın yüzünü kendine yaklaştırdı. İhtiyarın dudakları ile Cihan’ın gözleri neredeyse birbirine değecekti.

“Ne demek lan bu? Açık konuş!”

İhtiyar, dişlerini sıkmaktan ağzına kan oturmuş halde kekeledi: “Kud… Kudret…”

Cihan namluyu adamın şakağına dayadı. “Nerede? Nerede bulurum onu? Konuş!”

Bu soru ihtiyarın yüzünde çarpık bir gülümseme yarattı. Gözleri artık tamamen kapanmak üzereydi. Titreyerek fısıldadı:

“Akrep…” Hırıltılar başladı. “Akrebin oturduğu yeri… uçan kuş bilir… Onun kimseden… korkusu yoktur…”

Cihan, ihtiyarı orada kanlar içinde bıraktı. Kahveden çıkarken Ferit’e baktı.

“Sen burada kal Ferit.”

“Saçmalama!” diye atıldı Ferit.

Cihan, arkadaşına sarıldı. Bu, bir veda sarılmasıydı.

“Birimizin kalıp anlatması lazım. Bir yola girdik, herkes üstüne düşeni yapsın. Benim artık dönecek bir hayatım yok.”

Ferit’i yağmurun altında öylece bıraktı.

Kudret’in evini öğrendikten sonra dağ yoluna koyuldu. Ev, köyün en tepesinde, kartal yuvası gibi bir yerdeydi. Etrafı çitlerle çevrili, korumalarla adeta duvar örülmüştü. Yüksek duvarlı bir kaleyi andırıyordu. Cihan, arabasını son sürat kapıya sürdü. Nöbetçi kulübesine çarparak durdu. Çarpışmanın etkisiyle başını direksiyona vurdu. Arabadan indiği gibi çift tabancayla ateş etmeye başladı. Korumalar şaşkındı. Tek bir adamın bir intihar saldırısı düzenlemesini beklemiyorlardı. Çatışma kısa ama şiddetli sürdü. Cihan; omzundan, karın boşluğundan ve bacağından vurulmasına rağmen evin ana kapısına ulaşmayı başardı.

İçeri girdiğinde Kudret şöminenin başında viskisini yudumluyordu. Dışarıdaki gürültüyü duymuş ama istifini bozmamıştı. Dokunulmazlığına o kadar güveniyordu ki, ölümün bu kapıdan içeri girebileceğine ihtimal dahi vermiyordu. Oda, bir müzeden farksızdı. Yerde el dokuması İran halıları, duvarda cilalanmış geyik başları, şöminenin hemen yanındaki cam vitrinde ise tüfek koleksiyonu duruyordu. Köşedeki fanusun içinde ışık gibi parlayan tespihler, şöminenin aleviyle birleşerek odada kızıl bir renk cümbüşü oluşturuyordu. Kudret, yetmişine merdiven dayamış olmasına rağmen zıpkın gibiydi. Geriye taradığı kır saçları, sivri burnu, beyaz sakalı ve geniş omuzları ona ayrı bir hava katıyordu.

Cihan içeri girdiğinde elleri boştu; mermisi bittiği için silahını çoktan bırakmıştı. Kudret başını ağır ağır kaldırdı. Cihan’ın ellerinde silah olmadığını görünce dudaklarında tiksinti dolu bir ifade belirdi; karşısındakini bir insan değil, ezilmesi gereken bir böcek gibi görüyordu. Halıya damlayan kanları fark edince merakla kaşlarını çattı, bir adım öne çıktı.

“Sen kimsin?” diye sordu.

Cihan, kanlı elleriyle ceketinin önünü açtı. Kudret’in kadehi elinden düşüp parçalandı. Cihan’ın gövdesinde kablolarla birbirine ustaca bağlanmış, üzerinde askeri kodlar yazan gri renkli, C4 blokları sarılıydı. Bu blokların üzerindeki seri numaraları, şöminenin ışığında parlıyordu: SKU-ZX… Kudret, kendi malını nerede görse tanırdı. Gözleri dehşetle büyüdü. Bu bombalar, sınır dışına sattığı, izi sürülemez dediği o “ikiz numaralı” sevkiyattı.

Cihan buraya gelmeden bir saat önce, İhtiyar’ın can çekişirken yerini fısıldadığı o gizli depoya uğramıştı. Nöbetçileri sessizce halledip, Kudret’in “dokunulmaz” sandığı o depodan C4 bloklarını alıp gövdesine sarması sadece yarım saatini almıştı.

“Tanıdın mı?” dedi Cihan, göğsündeki blokları işaret ederek. Ağzındaki kanı yere tükürdü. “Senin imalatın. İade etmeye geldim.”

“Yapma!” diye bağırdı Kudret, panikle geriye doğru sendeleyerek. Gözbebekleri büyümüş, nefes alışverişleri hızlanmıştı. “Ne istersen veririm! Para, itibar, servet… Ne istersen!”

Cihan, Kudret’in üzerine doğru yürüyordu ama adımları ağırlaşmıştı. Bedenini taşımakta zorlanıyordu, tökezledi, gözleri karardı ve dizlerinin üstüne çöktü. Kudret’in kahverengi kazağı ve korkudan titreyen yüzü artık bulanık bir silüetti. Düzeneğe bağlanmış kumandayı bile zor tutuyordu.

“Adalet,” diye fısıldadı.

Gözlerini kapattı.

Patlayan ev, Eren’in vurulma anı, fermuarın kapanış sesi ve Ferit’in bacağı zihninde belirdi. Kudret’in korku dolu nefesini yüzünde hissettiği o son salisede düğmeye bastı. Gecenin karanlığı, Karahasan’da ikinci bir güneş gibi parlayan devasa bir patlamayla aydınlandı. Dağ evi, Kudret, içindeki kirli sırlar ve Cihan’ın yarım kalmış ömrüyle birlikte toz ve duman oldu.

Ertesi gün gazeteler, “Ünlü iş Adamı Kudret Polat’ın Evinde Doğalgaz Patlaması” manşetini attı. Gerçek yine örtbas edilmişti.

Ferit köy mezarlığında, Eren’in mezarının başında durdu. Mezar taşına Cihan’ın isminin yazılı olduğu bir kâğıt bıraktı. Rüzgâr kâğıdı uçurmasın diye üzerine bastonunu koydu. Ceketinin fermuarını çekti. O metalik “cırt” sesi, bu sefer bir sonun değil, taşınması gereken ağır bir sırrın mührüydü. Ferit arkasını döndü ve yağmurun altında topallayarak gözden kayboldu.

En Son Yazılar