Bu emeklilik denen zımbırtıya alışıyorum galiba. Ben eski Başkomiser Timur, emekliliğimin üçüncü yılında bütün gün kahve köşelerinde pinekleyip ölmeyi beklemek yerine yeni kararlar aldım. Ev sahibim, herkesin “Alamancı” bildiği, eksi istihbaratçı İsmail amca -namıdiğer Dede- sağ olsun, bana dükkânlarından birini tahsis etti. Emlakçılık yapmaya başladım. Artık çengel bulmacalarımı ofisimde çözüyorum ama çayım yine köşedeki kahvehaneden. Kahveci Mustafa abinin çayının tadı başka yerde yok.
Sabah büronun önüne geldiğimde gördüm kahvehane etrafındaki telaşı. Polis arabası, ambulans, meraklı kalabalık, mekânın çevresinde birikmişti. Büroyu açmadan kalabalığa yöneldim. İnsan sürüsünü tam ortasından yardım, sarı Olay Yeri şeridini geçtim, açık kapıya yaklaştım, içeri girmek üzereydim ki polis engeliyle karşılaştım. Beni tanıyan memurlardan biri yanıma geldi. “Amirim, kimseyi alamıyoruz, kesin talimat var. Savcı bekleniyor,” dedi. İbrahim’di sesin sahibi. Ben de onu tanıdım. Zamanında az iyiliğim dokunmamıştı. Fena çocuk değildir hani. “Ne olmuş burada?” diye sordum. “Kahvehaneci,” dedi kafasıyla içeriyi işaret ederek. “İntihar etmiş. Asmış kendini.” Şaşkın, baktım suratına İbrahim’in. “Yok canım,” dedim. “Daha neler. Tanımasam inanacağım da…” Beni durduran memur girdi araya. “Valla Amirim,” dedi. “Biz de gördük. İple asmış kendini. Kapıyı da arkasından kilitlemiş. İntihar yani, açık.”
Uzaktan polis engelinin arkasındaki çalışmayı izlemeye çabaladım. Tanıyabildiklerimden OYİ Başkomiseri Mesut’la Adli Tıp Uzmanı Bahri içerideydi. Maktul yerde yatıyordu. “Ee,” dedim. “Adam yatıyor ya yerde. Nasıl intihar bu? Sakın bana savcıyı beklemeden ölmüş adamı asıdan indirdik demeyin.” Kendimi bir anda eskisi gibi polis günlerimde hissettim. Neredeyse fırça atacaktım memurlara. “Yok Amirim,” dedi İbrahim. “Öğrendiğimiz kadarıyla kahveyi zaten her sabah maktul açıyormuş, bir saat sonra elemanlar geliyormuş. Oğlu İsmet de işe geçmeden her sabah uğruyormuş. Oğlu geldiğinde kahvenin kapısının kilitli olduğunu, anahtarın arkada olduğunu görünce kapıyı kırmış. O babasını ipten kurtarmaya çalışırken elemanlar da peşinden girmişler. Belki yaşıyordur diye ipten almışlar.” Anladım anlamında salladım kafamı. “Nereye asmış kendini?” Eliyle içerdeki duvarı gösterdi. Tavana yakın doğalgaz borularını işaret etti. “Nereden baksan yüz kiloluk adam lan bu,” dedim. Ne bileyim, anlamında başını salladı memur.
İçeri giremeyecektim. Orası açıktı. Kalabalığın içinde beklemeye başladım. Savcı Hanım, assolist havalarında nihayet geldi. Sıkkın bir surat ifadesiyle şöyle bir göz gezdirdi olay yerine. Kırık kapıya, kilide, halata, kalorifer borularına, maktule güneş gözlüğünün arkasından baktı, talimatlarını sıraladı, kâtibiyle birlikte geldiği hızla gitti. Bu tavırları biliyordum. Yakından tanıyordum. Savcı anında çözmüştü vakayı işte. Olay basit, sıradan bir intihardı, herhangi şüpheli bir durum yoktu, otopsi raporunu ve OYİ raporunu bu doğrultuda masasına istiyordu. Giderken böyle basit işler için rahatsız edilmenin hoşnutsuzluğu yerleşmişti suratına. “Haydi,” dedi arkadaşlarına Mesut Başkomiser. “Savcıyı duydunuz. Burada işimiz bitti çocuklar.” O dakikadan sonra OYİ etrafı kolaçan edip delil toplamayı bıraktı. Savcı intihar diyorsa ortalığı bulandırmaya gerek yoktu. Çok yaşamıştım benzer durumları. Yok, dedim cesedi götürürlerken kendi kendime. Benim aklıma yatmadı.
Dükkânı açtım ama aklım kahvecinin intihar adı verilen vakitsiz ölümündeydi. Üzerime vazifeymiş gibi bir şeyler yapmak, gerçekten intihar edip etmediğini araştırmak istiyordum. Daha dün takılmıştı bana. “Amirim, kahvedeki sekiz beş mesaisini bıraktığınızdan beri masanızda gözüm sizi arıyor valla,” demişti. “Gönüller bir olsun Mustafa abi,” demiştim. Haklıydı. Üç yıl önce malulen emekli edildiğimde yaşadığım bir yıllık buhranın ardından iki yıldır yaz kış düzenli olarak kahvehanedeydim. Sabah sekizde gelip akşam beşte çıkıyordum. Bazı günler mesaiye kaldığım da oluyordu tabii. Müşteri olarak bile olsa aynı ortamı paylaşmışlığımız vardı rahmetliyle. Rahmetli. İnsan ne çabuk alışıyor birinin ölümüne. Hayret ettim kendime. Hâlâ aklıma yatmıyordu, hiç intihar edecek bir insan profili çizmiyordu.
Mahallede oturan Emrullah’ı gördüm dükkânın önünden geçerken. Seslendim. Gazetecidir kendisi. Cevval çocuk. Olay kokusunu almasın. “Sen,” dedim, “duydun mu olanları?” “Duymam mı Amirim,” dedi. “Sabah buradaydım zaten.” “E iyi ama görmedim ben seni,” dedim. “Ohooo. Polis anonsu geçtiğinde çoktan buradaydım, onlardan önce geldim,” dedi övünerek. “Onlar gelene kadar ben işimi bitirmiştim bile. Gazeteye gittim hemen.” Söylemiştim değil mi cevval olduğunu? “Hadi ya,” dedim. “İşini aşkla yapmak böyle işte.” Sonra aklıma geldi. “Sende fotoğrafları da vardır olay yerinin,” dedim. “Olmaz mı Amirim,” dedi. “Ayıpsın yani.” Makineyi gösterdi boynundaki. “Polisler gelse çekemezdim bunları. İzin vermiyor aynasızlar.” Sonra benim de eski polis olduğum aklına geldi. “Pardon Amirim,” dedi. Boşver gibisinden salladım elimi. “Açsana şunu,” dedim. Masamın önündeki koltuklardan birine çöktü. Makineyi açtı. Elime verdi. “Sağ tuşa bas abi ilerletmek için,” dedi. Mustafa abinin boynunda kalın bir urgan vardı. Yaklaştırdım. Boynundaki halat izleri belirgindi. Bayağı dikkatle inceliyordum fotoğrafları. Saatine bakınıyordu Emrullah. “Amirim,” dedi. “Belediyenin toplantısına gitmem gerekiyor. Haber için. İstersen bilgisayarına atayım fotoğrafları?” Şaka yapıyor sandım. Baktım ciddi. “At lan,” dedim. “Polisliğim depreşti, biraz incelerim. Bana da meşgale çıkar.”
Bütün günüm ekranda fotoğraflarla videolara bakmakla geçti. Büyüttüm, küçülttüm, noktalara sabitledim. Maktulün kendini astığı demirin hemen önünde yattığı yerden hem uzak hem de yakın çekimleri vardı. Doğalgaz borusunu da gördüm. Herhangi bir tahribat yoktu. Üzerine binen onca ağırlığa rağmen ne boyasında kalkma vardı ne de bir eğilme. Çelikten mi yapılmıştı acaba?
O akşam geç vakitte kahvehaneye gittim. Ayağıma galoş elime eldivenleri geçirdim. Tek çıt çıkarmadan hırsızlama daldım içeri. Saat ikiye geliyordu. Issızdı ortalık. İçeride yalnız başıma bir araştırma yapmalıydım. Maktul götürüldükten sonra o şekilde bırakılmıştı olay yeri. Kimse bir şeye dokunmamıştı. Hemen işe koyuldum. Sadece yolun kıyısındaki sokak lambasının ışığı vuruyordu içeriye. Telefonumun flaşını kullanarak kör karanlıkta her yeri fotoğrafladım. Mustafa abinin yazıhane olarak kullandığı kısımda mecbur kaldım elektrikleri açmaya. Yetersiz kalıyordu telefonun ışığı. Köşe bucak taradım, elime geçen birkaç parça eşyayı parmak izi incelemesi için yanıma aldım. Dede bu işi benim için hallederdi.
Mustafa abinin cenazesi epey kalabalıktı. Seveni çoktu. Herkes dağıldığında oğlu İsmet’i tek yakaladım. Taziye dileklerimi ilettim. “Sen ne diyorsun babanın ölümüne?” diye sordum. “Takdiri ilahi Amirim,” dedi. “Sıkıntıları vardı. Dayanamadı zahir.” Eli avuçlarımın içindeydi. Üstteki elimle eline vurdum hafifçe. “Baban,” dedim, “hiç intihar edecek gibi durmuyordu.” Omuz silkti. “İnsan bilemiyor tabii,” dedi. “Bir süredir kemoterapi alıyordu babam.” Elini bıraktım, cebimden sigara paketini çıkardım, bir tane yaktım, ona da uzattım. Almadı. “Evet, ondan haberim var,” dedim. Ses tonu çatallaştı bir anda. “Ölmekten çok korkuyordu, depresyona girdi belki…” dedi. Cümlesini tamamlayamadı. “İyi ya,” dedim. “Ölmekten korkan insan intihar mı eder? Hem baban hastalığına rağmen hayat doluydu.” Tuhaf tuhaf baktı suratıma. “Ne demek istiyorsun Amirim?” dedi. “Babam intihar etmedi de biri mi öldürdü diyorsun? Babamı ipten ben aldım. Bu ellerimle.” Ellerini gösterdi. Titriyorlardı. Başımı iki yana salladım. “Yok,” dedim. “Ben bir şey demiyorum. Polislikten kalma bir alışkanlık. Şüpheyle yaklaşıyorum sadece olaya. Otopsi sonucu çıktı mı?” Kaşlarını çattı. Cevap vermeden uzaklaştı yanımdan. Acılı gününde fazla üstüne gitmiştim. Mesleki deformasyon dedikleri bu olsa gerek. Durman gereken yeri bilmiyorsun.
Hep açık görmeye alışkın olduğum kahvehanenin şimdiki kapalı, ıssız hâli tuhaf geliyordu. Hiç kimse gelmese de belki bir inşaat işi çıkar da yevmiyeyi doğrulturuz diye saatlerce oturup bekleyen ameleler olurdu içerde. İki garson çalışıyordu yanında Mustafa abinin. Aralarında iç servisle dış servisi bölüşürlerdi, Necip’le Celâl. Edi’yle Büdü gibiydiler. Biri iri yarı, kaslı, kalıplı çam yarması cinsinden diğeri de tam aksine hem kısa hem de kara kuru bir şeydi. İri olanı vücut çalışıyordu. Öbürü ise eski sağlık memuruydu. Çalıştığı hastaneden haksız yere ihraç edilince küçük çocuklarına acıyıp yanına almıştı Mustafa abi. Sessiz, mülayim insanlardı. İkisi de ben bildim bileli burada çalışıyordu. İyi çocuklardı. Böyle iyilik dolu bir adamı ipin ucunda gördüklerinde kim bilir nasıl şok yaşamışlardı.
Ertesi gün aklıma çocuklarla Mustafa abiyi yâd etmek için toplanmak geldi. Akşam yakındaki meyhanelerden birinde buluşalım istedim. Garsonlara, kahvenin müdavimlerine, çevre esnafa, oğluna haber verdim. Kahvehane zaten Mustafa abinin ölümünden bu yana kapalıydı. Bu sayede İsmet’in kahvehaneyle ilgili gelecek planlarını, ne yapmak istediğini de öğrenmiş olurdum.
Akşam mekânda iki masa birleştirdik. Güzel anılar biriktirmişiz hepimiz de. İyi adamdı Mustafa abi. Fakir dostuydu. Yedik, içtik, bol bol andık rahmetliyi. Gecenin ilerleyen saatlerinde garson çocuklara sordum. “Eee çocuklar,” dedim. “Tekkenin sahibi öldü. Ne yapacaksınız bundan sonra? Var mı bir düşünceniz?” Çam yarması Necip, önündeki rakıdan sağlam bir yudum alıp konuştu. “Ben eski işime dönerim belki Amirim,” dedi. “Eve yakın olmak, akşamları sıcak yuvada uyumak iyi de bir noktadan sonra karı dırdırı çekilir şey değil. Sırf hanımdan uzaklaşmak için eski işime dönebilirim.” Kahkaha attık. “Ne iş yapıyordun önceden?” diye sordum. “Gemide çalışıyordum Amirim. Amerika, Avrupa, Uzakdoğu. Aklına neresi gelirse. Evlenince aylarca ayrı kalmak istemedim evden, bıraktım denizi.” Uzakta aileden ayrı çalışmak zordu. “Hayırlısı,” dedim. Diğer elemana, Celâl’e döndüm. “Sen?” dedim. “Bilmiyorum ki Amirim,” dedi. “Mustafa amca bana sahip çıktı. Allah ondan razı olsun. Babam gibi severdim. Ben çoluk çocuğu bırakıp gidemem buralardan.” Ağlamaya başladı. “Tamam lan,” dedim. “Zırlama. Ağlamaya gelmedik oğlum buraya, Mustafa abinin güzelliklerini konuşmaya geldik.” “Kim yapardı Amirim?” dedi. “Onun bana yaptığını? Babamdı o benim.” Oğluna döndüm. “Kahveyi ne yapacaksın?” diye sordum. “Hiç düşünmedim,” dedi. “Devren satarım herhâlde. İsteyen, talip olan varsa üç aşağı beş yukarı anlaşırız aramızda.” “Sen işletmeyi düşünmez misin?” dedim. “Valla bilmiyorum Amirim,” dedi. “Üç, dört ay sonra emekli olacağım. Aslında benim için de vakit geçirecek bir sebep olabilir ama bilemedim şimdi. Hem o kadar uzun saatler boyu, kim bakar kim ilgilenir?” Celal atıldı hemen. “Ben dururum,” dedi. “Bak,” dedim, “en azından artık düşünmene gerek kalmadı.”
İki hafta sonraydı. Dükkânda bir müşterimle laflıyorduk. Güzel fiyata kupon bir daire satmıştım kendisine. Kahvehaneden çay söyledim, çayları Celâl getirdi. Eski düzene devam ediyorlardı. “Ooo Celâl Bey,” dedi müşterim. “Yahu sen hiç uyumaz mısın?” Önce bana sonra adama bakıp gülümsedi Celâl. “Afiyet olsun,” deyip çıktı. Sesi cılız çıkmıştı. “Zor iş,” dedim. “Sabahın köründen gecenin on ikisine kadar çalışıyor çocuklar. Ben bile merak ediyorum ne zaman uyuyor bunlar diye.” Tok bir kahkaha patlattı müşterim. “Yok yahu Amirim,” dedi. “Ondan bahsetmiyorum ben. Pazartesi, çarşamba ve cuma geceleri saat ikiden dörde kadar mekânda al takke ver külah, paralı kumar oynanıyor. Valla bu aldığım dairenin parasını da kumardan kazandım. Hem sen niye gelmiyorsun ki? Bilmiyor olamazsın,” dedi. Kaplama dişleriyle sırıtıyordu. “Sen ne zamandır oynuyorsun orada?” dedim. Bilmediğimi belli etmemeye çalıştım. “Valla nereden baksan altı ay. Ha,” dedi. “Var ya. Bir keresinde bir adam geldi yaşlıca. Tam oyunun en cafcaflı yerinde. Bağırdı, çağırdı, milleti kovdu. Bir rezillik çıkardı sorma. Paramızla rezil olduk. Sanki polis baskını gibiydi. Mülk sahibi miymiş neymiş. O ara bir hafta kadar gece açılmadı, büyük zararım oldu ama sonra anlaştılar galiba ki eski düzen devam etti.” Kalkarken elimi avuçlarının arasına aldı. “Bu gece gel, benim misafirim ol. Seyret beni.”
Mustafa abinin kumarla işi olmazdı. Gece geldiği söylenen oydu muhakkak. Burnuma pis kokular geliyordu. Organize bir işe benziyordu. Kimse anlamasa bile mahalle bekçilerinin gözünden nasıl kaçardı? Onları nasıl etkisiz hâle getirmişlerdi? Tabii ki para! Para her kapıyı açardı. Bizim iki ahbap çavuş tek başına yapıyor olamazdı bu işi. Başka kimler vardı acaba işin içinde? Günlerden çarşamba olduğuna göre çok uzun sürmeyecekti merakım. Öğrenmenin tek yolu geceyi beklemekti. Bekledim ben de. Gece birden sonra gerçekten tek tek düşmeye başladı müdavimler. Ben de girecektim. Cebime, her ihtimale karşı, oynamak gerekirse diye biraz para koydum, normal bir işmiş gibi kapıdan girdim. Masaların çoğu doluydu. Necip beni fark edince kollarını açıp yanıma geldi. “Ooo Amirim,” dedi. “Siz buranın yolunu bilir miydiniz?” Celâl’le ikisi vardı sadece. “İsmet yok mu?” diye sordum. Suratı düştü bir anlığına. Peşinden sırıtmaya başladı. Dişleri sayılıyordu sırıtırken. “Yok Amirim,” dedi. “İsmet abi uyuyordur bu saatte. Biz ikimiz ilgileniyoruz. Oturmak ya da oyunlara katılmak istemez misin?” Başımı salladım. “Yok,” dedim. “Geçerken uğradım öylesine. İşim çoktu ofiste, ışığınızı görünce bir bakayım istedim.” İnandılar mı bilmiyorum. “Oyuna da bekleriz Amirim,” dedi peşimden.
Sabah Dede’ye uğradım. “Dede,” dedim. “Bana kahvehanecinin otopsi raporuyla Olay Yeri İnceleme’nin tutanakları lazım. Ben de alırım ama biliyorsun. Tövbeliyim teşkilattan bir şey istemeye.” “Hallederiz evlat,” dedi. “Ama senin şu parmak izi biraz gecikecek. Benim uzman izindeymiş, yeni geldi, o işi de hemen çıkaracak aradan. Bugün yarın sonuçlar eline geçer. Aklında kalmasın.” Gün içinde mail kutumdaydı istediklerim. Halata atılan düğüm raporda yazılı olmasa da daha ayrıntılı fotoğraflar vardı elimde. Bu kesinlikle gemici düğümüydü. Halatta sadece Mustafa abinin, oğlu İsmet’in ve garsonların parmak izleri vardı. Boynundaki ekimozlar halatla boğulmayla eşleşiyordu. Yok. Raporlardan tatmin olmamıştım. Benim topladığım örneklerden de bir sonuç çıkmamıştı. Canım sıkılmıştı. Üstelik kahvehanenin haftanın belli geceleri kumarhaneye dönüştürüldüğünü bilmek canımı daha da sıkıyordu. Buna Mustafa abinin müsaade ettiğine inanmak mümkün değildi. Ya oğlu?
Mustafa abi hangi gün ölü bulunmuştu? Hemen ajandama baktım. Salı. Kahvehanede kumar oynatılmıyordu salı geceleri. Yok. Düşündüğüm saçmaydı.
Arabama atladım, İsmet’in çalıştığı kuruma giderken yolda bizim gazeteci çocuğa rastladım. Hükümet konağına gittiğini öğrenince, “Hadi atla,” dedim. “Ben de oraya geçiyorum.” Aslında onu görmem iyi olmuştu. Aklıma not ettiğim birkaç hususu sorabilirdim. “Sen oradayken başka kim vardı?” diye sordum. “Kimi gördün? İyi düşün.”
Hiç beklemeden cevapladı sorumu. “Garsonlar,” dedi. “Ha, bir de İsmet abi vardı. Polisler de benden on beş dakika falan sonra geldiler.”
“İsmet ne yapıyordu?” dedim.
“Ben geldiğimde arka taraftaki yazıhane kısmından çıkıyordu. Feryat figandı. Babasının yanına çöktü, on-on beş saniye kadar sessizce durdu, ayağa kalktı, yine feryat figan, bir o yana bir bu yana dolanıp durdu. Trans hâlindeydi sanki. Ne yaptığını bilmiyor gibiydi.”
“Ne yaptığını bilmiyor gibiydi derken?”
“Ya ne bileyim Amirim, şoktaydı belki de. Hani olur ya. İnsan böyle bir ölümü kabullenemediğinde şoka girer. O da şoktaydı bence o anda. Geride bir mektup var mı, niye böyle bir şey yapmış olabilir diye yazıhaneye de bakmış ama bulamamış bir şey. Açıkçası ben de klasiktir ya böyle vakalarda, geride bir intihar mektubu bırakmıştır diye düşünüyordum.” Sonra güldü. “Sana verdiğim fotoğraflar var ya Amirim, bizim gazetede çıkınca Emniyet’e aldılar beni. Ben de olay yerine onlardan önce geldiğimi ama hiçbir şeye dokunmadığımı, ayağıma galoş taktığımı falan anlattım. Çok bağırdılar. Ucuz yırttım ehe ehe.” Oturduğu koltukta bana döndü. “Amirim,” dedi. “Seninle böyle karşılaşmasak yanına uğramayı düşünüyordum. Bilmiyorum suç mu işledim ama ben bir halt yedim. Ne yapacağımı da bilemedim.” Yavaşlayıp sağa çektim. Cebinden bir poşet çıkardı. “Bunu,” dedi, “o gün olay yerinde buldum. Niye aldım bilmiyorum. Olay Yeri İnceleme’ye özendim belki de. Ama dokunmadan koydum poşete. Sonra korkudan polise de veremedim.”
***
Beni ayakta karşıladı İsmet. Cenazedeki o suratsız ifadesi yoktu. Hayat devam ediyordu nihayetinde. Sıcak bir hoş beşin ardından ziyaret sebebimi anlattım. “Sen,” dedim, “sizin kahvehanede bazı geceler saat ikiden sonra paralı kumar oynatıldığını biliyor musun?” Şaşırmışa benzemiyordu. “Yok,” dedi sakince. “Öyle şey olur mu Amirim? Tamam. Çocuklar bana kahvehaneyi yeniden açarken bir iki defa öyle bir şey yapalım mı diye çıtlattılar ama kabul etmedim. Sonra da kapandı konu. Devlet memuruyum ben Amirim, insan böyle yasa dışı kumar işleri için memuriyetini yakmayı göze alabilir mi?”
“Hmmm,” dedim. “Tamam, sağ ol.”
“Zaten satacağım orayı Amirim. Kahvecilik benim yapacağım iş değil.”
Cevap bekler gibi baktı suratıma. Elimdeki çaydan son fırtı çekip masaya koydum. “Rahmetli babanın çayını tutmuyor,” dedim. “Tavşankanı çay yapardı. Eminim babanın da haberi yoktu dükkânında kumar oynatıldığından.”
Benim kadar o da ısrarcıydı. “Bence size yanlış bilgi verilmiş. İstihbarat kaynağınız sizi yanıltmış. Mümkün değil Amirim,” dedi. “Bizim mekânımızda paralı kumarın yeri yoktur. Bir şekilde haberi olurdu babamın.”
Gülümsedim. “Mümkün mümkün,” dedim. “Hatta şu iki gözüm de şahit oldu bu mümkünlüğe.”
Gördüklerimi anlattım ona. Sakin tavırları birden değişti. “Nankörler!” diye hiddetlendi. “Ulan ben size sormaz mıyım? Ulan Allahsız kitapsızlar,” diye tıslamaya başladı. “Amirim,” dedi. “Babamın ölümünde bunların parmağı olabilir mi?” “Bak,” dedim, “bu da mümkün.”
Yerinde duramıyordu. “Gemici düğümünü babam nereden bilsin. Tabii. Bak şimdi oturuyor Amirim taşlar yerine. Denizciydi o iki şerefsizden biri.” Eli telefona gitti. “Polisi arıyorum hemen,” dedi.
“Dur,” dedim. “Acele etme. Önce biz konuşalım. Ama öyle sorgu gibi olmasın, babanı yâd edelim yine. Elimizde sağlam bir delil yok, neyle itham edeceğiz, nasıl suçlayacağız?” Cumartesi akşamı saat onda kahvehanede toplanmayı teklif ettim. “Sen, ben, garsonlar. Birkaç tane de esnaf çağırırım ben.”
Onun da kafasına yattı bu önerim. “Tamam,” dedi. “Babam iyi ki bugünleri görmedi Amirim. Yıkılırdı adamcağız. Kimin aklına gelir gemici düğümüyle intihar etmek. Siz en başından haklıydınız. Kusura bakmayın.”
Elimle önemli olmadığını anlatmaya çalıştım. Müsaade istedim. “Ben de,” dedim, “bakalım neler bulabileceğim bu konuda. Elimi sağlamlaştırmadan kimseyi açık açık suçlayamam.”
Ben çıkarken hâlâ söyleniyordu arkamdan.
Arabaya bindim, kapıyı kapattım, emniyet kemerini taktım. Geriye yaslandım. Gözlerimi kapattım. On saniye kadar. Ardından anahtarı soktum, döndürdüm, motorun sesini duydum. Radyoyu açtım. Haber dinleyecek tadım yoktu, türkü kanalında bıraktım. Hafif ses verdim. Aracı vitese taktım, egzozu bağırtarak hareket ettim. Aklıma geldi. Torpidoda sigara paketi olacaktı. Şimdi biraz araştırma yapmam lazımdı. Dede’ye yine ihtiyaç duyuyordum ve bu defa önümde sadece üç gün vardı.
Cumartesi akşamı saat onda kahvehanede pek kimse kalmamıştı. Son müşteriler de bizimle birlikte bu ikinci anma gecemize katıldılar. Mahalleden üç beş kişiden başka garsonlar, birkaç esnaf, İsmet ve Dede vardı. Ben başladım konuşmaya. Mustafa abiyi ne kadar özlediğimi, gözlerimin her gün onu aradığını anlattım. Herkes bir anısını paylaştı. Bir saat böyle geçtikten sonra sandalyemi aldım, masaların önüne geçtim, ters çevirip oturdum. Sırtlığına kollarımı koydum. “Şimdi,” dedim. “Sizinle konuşmak istediğim başka bir konu var.” Herkes bana verdi dikkatini. “Mustafa abi,” dedim, “sandığınız gibi intihar etmedi. Öldürüldü.” Nasıl yani, diye bir uğultu yükseldi. “Anlatıyorum,” dedim.
“Mustafa abi her zamanki gibi gece on ikide kahvehaneyi kapattı. Evine gitti. Ama tam yatacağı vakit aklına ehliyetiyle ruhsatını yazıhanesinin çekmecesinde unuttuğu geldi. Ertesi sabah mekânı garsonlardan biri açacaktı, o da saat beşte kalkacak üniversite hastanesine gidecekti. Üç saatlik yolu vardı. Kemoterapiye girecekti. Oğlu İsmet ile kalıyordu. İsmet, babasına ben alır gelirim, dediyse de yok, dedi. Oğlu ısrar etti. Gece birlikte ehliyetle ruhsatı almaya kahveye geldiler. Baktılar, ışıklar yanıyor. İsmet’e babası arabada beklemesini, hemen geleceğini söyledi. İsmet arabada beklerken Mustafa abi içeri girdi. Tanımadığı tipler. Masalarda para yerine kullanılan jetonlar. ‘Burada ne yapıyorsunuz,’ diye bağırıp çağırdı garsonlara. Bir şekilde sakinleştirdiler, geri yolladılar. Milleti gönderip kapattılar kahvehaneyi. Arabaya bindiğinde hâlâ öfkeliydi. İsmet ne olduğunu sordu. ‘Bu saate kadar kapatmamışlar, çıkarken işinizi bitirip çıkın demiştim. Başımıza iş açacaklar, ceza yazacak polisler, onlara kızdım,’ dedi ama kumar olayından bahsetmedi. Bu olayın üstünden sadece üç dört gün geçmişti. Aklına takılmıştı. Bir daha kumar oynatılmayacağına söz vermişti elemanlar ama bir kere kulağına kar suyu kaçmıştı. Mustafa abi herkes yattıktan sonra kalktı kahveye gitti. Değişen bir şey yoktu. İçeride kumar gırla gidiyordu. Hiçbir şey söylemeden çıktı arabasına bindi. Bekledi. Saat dörde gelirken son müşteriler de güle eğlene çıkmıştı.”
Ayağa kalktım. İçeride volta atıyordum konuşurken.
“Arabadan indi, içeri girdi. Necip’le Celal, yani siz ikiniz. Mustafa abiyi görünce yine panik yaptınız. Sizi kovdu. İkiniz de bunun üzerine çıktınız. Mustafa abi masalardan birine oturdu, dirseklerini masaya dayamış, ellerini kafasına koymuş öfkesinin geçmesini beklerken nereden bulduğunuzu bilmediğim halatı arkadan gelip boynuna doladınız. Bu işi cüssesine bakarak rahatlıkla Necip yaptı diyebilirim. Çırpınmasına bile müsaade etmeden Mustafa abiyi öldürdünüz orada. Nasıl yapman gerektiğini de sana Celâl gösterdi. Sonra aynı halatı doğalgaz peteğine bağladınız. Düğüm attınız. Ama işte orada büyük yanlış yaptınız.”
Necip, “Vallahi de hikâye yazıyorsun Amirim,” dedi alaycı bir tavırla. “Biz niye öldürelim Mustafa abiyi? Kumar işinde zaten ortaktık. Öyle değil mi?” diye sordu arkadaşına.
“Evet, evet, ortaktık tabii,” dedi diğeri de kekeleyerek.
“Kesmeyin lan adamın sözünü!” diye bağırdı İsmet. Ayağa kalkıyordu ki elimle yerinde kalmasını işaret ettim.
“Yaa, tabii,” dedim. “Fakir fukara dostu Mustafa abi aslında bir kumarhane işletmecisiymiş demek. Vay anasını. Nasılsa adam öldü gitti değil mi? Sallayın bakalım işkembeden. Ne diyordum. Evet. Peteğe bağladığınız halata gemici düğümü atmak her babayiğidin harcı değildir. İntihar edecek bir insan da öyle gemici düğümüyle uğraşmaz, hoş, Mustafa abinin bu düğümü bilmesi de olacak iş değil. Memur emeklisi, hayatında ne denizde ne de gemide çalışmış. Gemide çalışmak gerek böyle bir düğüm için. Senin gibi Necip.”
“Allah belanızı versin,” diye ayağa kalktı İsmet. “İnsan ekmek yediği kaba yapar mı lan bunu? O adam size sahip çıktı. Babalık yaptı.”
“Hayır!” diye inledi Celâl. “Kahvehanede kumar oynattığımız doğru. Ama biz yapmadık. Yemin ederim. Valla suçsuzuz. Tek suçumuz kumar oynatmak.”
Necip girdi araya. “İyi de abi, Mustafa abiyi biz bulmadık ki, biz girdiğimizde boynunda ip vardı, İsmet abi kucaklamış, indirmeye çalışıyordu. Biz de yetiştik, yardım ettik, aldık aşağıya. Dış kapı kırıktı. İçeriden kilitlemiş kapıyı Mustafa abi intihar etmeden önce. İsmet abi babasını öyle görünce kapıyı kırıp girmiş.” İsmet hızını alamamış, iki garsonun üstüne yürüyecekti ki oturmasını söyledim. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Uğultuyu kestim.
“Evet arkadaşlar,” dedim. “Bu katilin b planıydı.” Nasıl yani der gibi baktılar suratıma. “Eğer intihar olduğuna inanılmazsa bu plan devreye girecekti. Katil bu durumda da anlattığım hikâyeyi düşünmemizi istiyordu. Kumar olayını biliyordu ama kendisinin bunu bildiğini kimsenin bilmesini istemiyordu. Ben dâhil. Hatta o kadar ki suçlunun siz olduğuna ilişkin şimdi anlattığım senaryoyu yazmam için beni yönlendirdi.”
Edi ile Büdü cinayet olgusuna hâlâ karşıydılar. Aynı şeyleri ısrarla tekrar ediyorlardı. “Hem biz kumarı salı geceleri oynatmıyorduk.”
Başımı salladım. “Doğru,” dedim. “Pazartesi, çarşamba, bir de cuma. Oradan kurtarıyorsunuz. Gelelim yeniden kapıya. Kapı içeriden kilitliymiş. Kapı kırılarak içeri girilmiş. Ya da katil bizim öyle olduğunu sanmamızı istedi.” Dikkatleri yeniden üzerime toplamıştım. “İşin özü şu. Katil, Mustafa abiyi öldürdükten sonra kapıyı kilitleyip çıktı. Anahtar da ondaydı. Sabah geri dönene kadar ondan önce başkasının yerde yatan ölüyü görmemesi için maktulü duvar dibine çekti.”
“Sabah yeniden geldi. Kilitli kapıyı ayağıyla kırarak içeri girdi. Eldiveni taktı. Cebinden çıkardığı anahtarı önce mendille sildi, maktulün parmak izinin çıkması için eline tutuşturdu, kapının arkasına taktı. Düzeneği hazırdı. Her şeyi planlamıştı. Maktulü yattığı yerden kaldırdı. Sanki asılıymış da kurtarmaya çalışıyormuş gibi bir pozisyonda beklemeye başladı. Çok beklemesine gerek kalmadı, elemanlar tam zamanında göründüler, çırpınan İsmet’i fark ettiklerinde koşarak yanına geldiler, ona yardım ettiler, tutup yere aldılar Mustafa abiyi. Nefes almadığını, nabız olmadığını anladıklarında İsmet bir vaveyla kopardı. Bir bağırış çağırış ortalığı ayağa kaldırdı. Şimdi, bu anlattıklarım neden detaylıca araştırılmadı derseniz eğer. Bu tür vakalarda adli tıpçıların baktığı belli başlı kıstaslar var, o kıstaslar intihar olgusunu destekleyince savcı da onunla aynı yönde kanaatini bildirince Olay Yeri İnceleme’nin yapacağı pek bir şey kalmıyor. Hele de başlarında emekliliğini bekleyen, aman etliye sütlüye dokunup da bu saatten sonra şaş kaza kendimi yakmayayım derdindeki Olay Yeri İnceleme Başkomiseri Mesut varsa. Ailenin de şüpheli vaka itirazı olmayınca… Böylelikle intihar damgası vuruldu, dosya açılmadan kapatıldı.”
Bir “Ama…” daha dedim. “Katil burada hayatının hatasını yaptığını bilmiyordu.” Oturanların hepsine birden diktim gözlerimi. “Tabii, bizim gazeteci Emrullah’ın da payı var katilin kim olduğunu bulmamda.” Herkes nefesini tutmuş, dinliyordu. “Olay yerinde onun çektiği fotoğraflarla Olay Yeri İnceleme’nin çektiği fotoğrafların hatta benim çektiklerimin uyuşmadığını fark ettim. Çok ince bir detay belki. Tekrar tekrar en az yüz kez bakmam gerekti önümde sırıtan ayrıntıyı görebilmem için. Emrullah’ın çektiği ilk fotoğraflarda maktulün yanında, yerde bir tespih görünüyor. Ama aynı tespihe ilişkin bizim çektiklerimizde hiçbir iz yok. O fotoğrafları çektiğinde içeride sadece Emrullah ve garsonlar var. Tespih Mustafa abinin değildi, çünkü onun tespih sevmediğini hepimiz biliyoruz. Evet. Bu birinci detay. İkinci detaya gelince. Olayda kullanılan halat bizzat Mustafa abi tarafından internet üzerinden sipariş edilmiş. Adres olarak kahvehane verilmiş. Böylece katilimiz suç aletini kendisi almadığı için bir sorun yaşamayacaktı. Peki, bu halat esasında ne için alınmış? Kurbanda hayvan bağlamak için. Bunu duyan, bunu bilen iki tane şahit var. Bu da cinayetin önceden planlandığını gösterir. Evet İsmet. Şu an elinde çektiğin tespih maktulün yanı başındaydı. Unutmadan. Bir de şu var. Kimse ve hatta otopsi raporunda ve OYİ tutanaklarında bile halatın gemici düğümü ile bağlandığı yazmıyordu. Bana suçluların garsonlardan biri olabileceğini telkin ettiğinde benim de aklıma seni araştırmak geldi. Şöyle bir geçmişine baktığımda memuriyetten önce dört yıl gemide çalıştığını öğrenmem zor olmadı. Ayrıca dün senin evin çevresindekilere olağan dışı bir hareketlilik ya da başka bir durum görüp görmediklerini sorduğumda bundan bir ay kadar önce bankaya olan borcundan ötürü eve haciz geldiğini öğrendim. Sanal kumar oynuyor, bahis sitelerinden çıkmıyormuşsun. Hatta bir yıl önce karın sırf bu kumar merakın yüzünden seni terk etmiş. Ayrıca çalıştığın kurumda ve çevresinde senden yaka silkmeyen kimse yoktu. Borç alıp ödememeyi iş edinmişsin kendine. Tabii aldığın borçları da kumara yatırdın kazanma hırsıyla. Ve son olarak. Doğalgaz borusu. O borunun asla ve asla yüz kilo tartması mümkün değil. Benzerinin kırk elli kiloda yamulduğunu bizzat deneyimledim. Üstelik ne bir boya atması ne başka bir şey vardı kahvehanedeki boruda. Tuhaf değil mi? Çünkü gerçekte asıda hiç kalmadı baban.”
“Hepsi yalan, iftira. Bana çamur atamazsın. Hem sen polis bile değilsin. Zaten bunun için atılmışsın mesleğinden de…” diyerek kalktıysa da tuttum oturttum yerine.
“Bitmedi,” dedim. “Bir kere ben kovulmadım, emekli edildim. Onun sebebi de ayağımın sakatlanması. İkincisi; evet, şu anda polis olmayabilirim ama ben bir cinayet şube dedektifiydim.” Bir sigara yaktım. Devam ettim.
Cebimden bir poşet çıkardım, içinde şeffaf eldiven vardı. “Bunu bir yerden hatırlıyor musun?” diye sordum İsmet’e. Bütün gardı düşmüştü eldiveni gördüğünde.
“Sen…” dedi. “Nasıl buldun onu? Nereden?”
Gazeteci Emrullah bulmuştu eldiveni o sabah. İsmet’in intihar mektubu var mı diye yazıhaneye bakması, kahvehane içinde bir o yana bir bu yana dolanması o yüzdendi. Eldiveni o kargaşa sırasında düşürmüş, Emrullah da gizlice cebine atmıştı. Üzerinde maktulle İsmet’in DNA’ları vardı.
“Zavallı adamdan para istedin, kumar borçların için. Belki de burayı satalım, dedin ama baban asla kabul etmedi, bunun için beni öldürmen gerek dedi. Sen de öyle yaptın, belki başkası olsa direnecekti, kendini savunacaktı ama böyle bir hamle en yakınından, canından bir parça olan oğlundan gelince, sana bilerek direnmedi zavallı adam. Kahvehanede oynatılan kumar konusundan ise haberin yoktu. Sadece kötü bir tesadüf. Ama planını geliştirmen için biçilmiş kaftandı. Kumarın hangi günler oynatıldığını bilsen belki kusursuz planın işe yarayabilirmiş. Tabii, bir de ben olmasaydım. Maalesef oyun bitti, buraya kadar.”
“Hayır, hayır, hayır!” diye bağırdı İsmet. “Hapse giremem. Bankada bir dünya parası vardı, ne olacaktı sanki birazını bana verseydi. Bunlar yaşanmayacaktı. O halat geldi aklıma. Kurban için almıştık gerçekten. Ama planlı değildi. Aklımda yoktu onu kullanmak. Bana küfür etti, hakaret etti, dayanamadım, aradım buldum halatı.”
Çözülmüştü işte. “Sonra da intihar süsü verdin,” dedim.
“Hapiste yapamam ben. Hayır, hayır,” diye tekrarlamaya başladı kafasını iki yana sallayarak. Kahvehanenin kapısını açtı, koşarak kayboldu gözden.
“Size gelince,” dedim iki kafadara. “Siz de kumar oynatmak ve yer temin etmekten yargılanacaksınız.”
Burada yapacak işim kalmamıştı. Dede’yle birlikte çıktık.


