AKSAK TİMUR – Birinci Macera
Okuduğum gazetenin üzerinden takip ettim kahvehaneden içeri girenleri. Beş gündür ikindi sonrası hemen hemen aynı saatlerde kapıyı açıyorlar, bakışlarıyla aradıkları boş masayı buluyorlar, sözleşmişçesine tek sıra hâlinde, gözlerine kestirdikleri en kuytudaki masaya oturuyorlar.
En öndekinin dazlak kafasında gri renkte Ecevit kasketi. Boyu nereden baksan 1.90 civarı. Hafif kamburu çıkmış, oldukça zayıf. Dört beş günlük tıraş var suratında. İlk geldiği gün de aynıydı. Tıraş makinesiyle özellikle aynı ayarda bıraktığı belli. İkinci sıradaki en kısaları. 1.60 boyu, XXXL genişliğiyle hem kısa hem de bodur bir şey. Kıvırcık saçları, tıraşsız kırmızı ablak suratında benim ne işim var burada bakışları. Üçüncüsü aşağı doğru sarkmış bıyıkları, sanki çatık yaratılmış kaşları, inek yalamış gibi yapışık saçları, gülmeyen yüzü, sporcu vücuduyla ve uzaktan seçebildiğim kadarıyla diğerlerine yaptığı yönlendirmeleriyle bu üçünün lideri olduğu izlenimi verdi bana. En fazla otuz yaşlarında üçü de.
Çöktükleri masadan hiç kalkmadan saatlerce fısır fısır konuşuyorlar; mesele her ne ise enine boyuna tartışıyorlar. Karınları acıktığı zaman seyyar satıcından iki lahmacun sardırıp büyük çayla birlikte midelerine indiriyorlar. Kesinlikle bizim mahallenin insanları değiller. Burası küçük bir muhit nihayetinde. Herkes birbirini tanır. Bu tipleri ise neredeyse bir hafta öncesine kadar daha önce hiç ama hiç görmediğime yemin edebilirim. Üstlerindeki bir örnek işçi tulumları ise nedense hiç kirlenmiyor. Hep aynı temizlikte, hatta ütüleri bile yerli yerinde. Nasıl bir işçilikse yaptıkları artık. Sanki burası bir sahne ve üzerlerindekiler de sahne kostümleri. O kadar temiz. Ütülü.
İki gün önce oturdukları masadan en uzun olanları elini kaldırıp üç çay istediğinde, çalışanlar çevre esnafına çay götürdüğünden, içeride ocakçıyla benden başkası kalmamıştı. Biraz da meraktan, masadan kalktım, ocaktan aldığım üç çayı masalarına götürdüm. Ben yaklaştığımda aralarında konuşmayı kestiler. “Eyvallah babalık,” dedi liderleri gözlerini gözlerime dikip. “Sana da zahmet oldu.” Hafif gülümseyip masama geri döndüm. Buralı olmadıklarına o zaman kesin kanaat getirdim. Zira bu mahallede bana herkes sadece amirim der. Amirim aşağı amirim yukarı. Son on bir senesini Cinayet Şube’de tüketmiş emekli bir başkomiserim. Bir operasyon sırasında sol ayağımdan sakatlanınca sadece kırk üç yaşındayken, uğruna canımı ortaya koymaktan bir an bile çekinmediğim sevgili devletim tarafından karşı çıkmama rağmen malulen emekli edilerek bir nevi kapı önüne konuldum. O operasyonda önemli birinin ya da birilerinin kuyruğuna basmış, tekerlerine çomak sokmuştum.
Durumumu kabullenmem, yeniden insan içine çıkmam bir yılımı aldı.
Son iki yıldır bu kahvehane köşesinde pinekliyorum. Ömrümü adadığım meslek benim ömrüm olmuş, bu sebeple de ne evlenmiş ne de çocuk sahibi olabilmiştim. Kendimi bildim bileli kiradayım. Dokuz yıldır da bu mahallede dört katlı bir binanın zemin katında, iki göz dairede yaşıyorum. Şehrin kalabalığından epey uzakta, varoş tabir edilen, özellikle inşaat işçilerinin yoğunlukta olduğu, köyden bozma bu yerleşim yerini seçmemin tek nedeni tabii ki maddiyat. Emekli bir polissen, hele de kiradaysan, büyükşehirlerde insani bir yaşam sürebilmen çok zor.
O gün çayları bırakırken bu esrarengiz yabancıların ne konuştuklarını duyabilmeyi çok isterdim ama bu mümkün olmadı. Merakım meslekten kalma olabilir. Kuvvetle muhtemel. Araştırmak, şüphelenmek genlerime işlemiş.
Gazetenin çengel bulmacasını çözmeyi bitirdiğimde ayaklandılar. Dışarı çıktıklarında uzun olanın eliyle bir yeri işaret ettiğini, diğerlerinin ise onun bu hareketine kızdıklarını surat ifadelerinden fark ettim. Onlar uzaklaştığında gazeteyi masada bırakıp dışarı çıktım; uzunun diğerlerine parmağıyla gösterdiği yere baktım. Ne göreceğimi bildiğim halde belki de sırf emin olmak için yaptım bunu.
Zekai amcanın yaşadığı iki katlı dubleks ev vardı orada. Zekai amca, Almanya emeklisi, tek oğlunu orada evlendirmiş, ev bark sahibi etmiş, yengeyi de zamansız kaybedince temelli dönüş yapmış memlekete. Hem Almanya’dan hem de buradan emekli maaşı varmış. Zamanında akıllılık etmiş, kazandığını eve, dükkâna yatırmış. Gayrimenkul zengini desem yanlış olmaz. Bu muhitte ve çevresinde otuz kırk tane dairesiyle dükkânı var. Her ay tıkır tıkır kiraları hesabına yatıyor. Kiracılarından biri de benim, ondan biliyorum bu kısmı. Bankalara güvenmediği için bütün mal varlığını evindeki kilitli kasasında muhafaza ettiğinden sağır sultanın haberi vardır. İsmini kullanan pek yoktur, genelde dede derler ona. Sekseni devirmiş, iki defa umreye, bir defa hacılığa gitmiş. İlerlemiş yaşına rağmen giyimine kuşamına özen gösterir, evden sinekkaydı tıraş olmadan dışarı adım atmaz. Bütün bunların çoğunu mahallelinin kendi aralarındaki konuşmalarından biliyorum. Zekai amca öyle kimseyle konuşmaz, mahalleliyle pek içli dışlı olmaz. Arada kaybolur. Bu sırada Almanya’ya gider, altı ay dönmez. Burada olduğu vakitler haftada bir gün kahvehaneye uğrar, iki çay içer, ocakçıya bir miktar para bırakır. O da ihtiyacı olana, zor durumda kalana bu paradan verir. Yaptığı iyiliği dillendirmeyi, ön planda olmayı sevmez.
Burnuma pis kokular gelmeye başladı bir anda. Acaba, dedim. İnsanlar çiğ süt emmiş yaratıklardı sonuçta. Hem söylentiler doğruysa dedenin kasasında yüz milyondan fazla dövizle altın vardı.
Bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum. Zekai amcaya zarar gelmesi, isteyeceğim son şey. Ama beni kapı dışarı eden devletin kapısını da çalamazdım. Zekai amcayı uyarmaya kalksam yanlış anlama ihtimali de yüksekti. “Ne malum beni dolandırmaya çalışmadığın,” diyebilirdi. Demezdi belki ama kendi adıma ufacık da olsa bu ihtimali göz ardı edemezdim.
Paslanmış olabilirim son üç yıl içinde. Bir ayağım aksıyor olabilir. Ama ben yılların Timur Başkomiseriydim. Çözemediğim, yarım kalan, peşini bıraktığım tek bir vaka yoktu. Emekliliğime sebep o lanet operasyon dışında. Yolumu kesmeseler, önüme çıkmasalar, beni durdurmasalar o olayın da üstünü çizmiştim. Tabii, madalyonun öteki yüzü de var: Bugün yüzüme “Amirim,” diyen tanıdık tanımadık herkesin arkamdan “Aksak Timur,” diye dalga geçtiklerini de biliyorum. Gocunmuyorum. Bana taktıkları lakabın sahibi, koskoca Timur İmparatorluğunun kurucusu Timur da aksak ayağına rağmen nihayetinde büyük ve güçlü bir komutandı.
Ertesi gün ve sonraki gün üçlü grup aynı şekilde tenhaya geçip gizli konuşmalarına devam etti. Önlerindeki kâğıt kalemle bir şeyler yazıp çizdiler. Beni fark etmemeleri, benden rahatsız olmamaları için onlara arkam dönük, çok uzak olmayan bir masada oturuyordum. Arkam dönük olsa da ortadaki kiriş direğine monteli boydan boya ayna sayesinde gizlenmek, saklanmak ya da kaçamak bakışlarla uğraşmak zorunda kalmadan bütün hareketlerini görebiliyordum. Elimdeki gazetenin üstünden, bulmaca çözerken gözlüklerimin üstünden onları resmen göz hapsine almıştım. Üstelik bir avantajım daha vardı. Mesleğimin ilk yıllarında dudak okuma eğitimi almıştım ve bu yeteneğim kariyerimin özellikle ilk yıllarında narkotik büroda çalışırken çok işime yaramıştı.
İşin garibi, bu üçlü benden başka kimsenin dikkatini çekmiyordu. Üstlerindeki hiç kirlenmeyen işçi tulumları onları diğerlerinin arasında kamufle etmeyi başarıyordu demek ki.
Konuşuyorlardı. Gençlik yıllarımdaki kadar yapamasam da çözmeye çalışıyordum konuşmalarını. Yanılmamıştım. İlk gün anlayamamıştım ama cuma diyorlardı. Cuma akşamından bahsediyorlardı. Yani yarın. Çok seri, hızlı konuşuyorlardı, ben de eski ben değildim, yıllardır bu özelliğimi kullanmamıştım, neyi nasıl yapacaklarını çözemiyordum ama kesinlikle emindim cuma akşamından.
Dedeyi, yani Zekai amcayı en son iki gün önce mahallenin aşağısındaki Köşem Mini Market’e giderken görmüştüm; karşılıklı selamlaşmıştık. Ben sigara almak için markete girerken o da alışverişini yapmış, iki elinde birer poşetle dönüyordu.
Üçlü grup planlarını yaparken ben de kendi planımı yapmalıydım. Vakit çok azdı. Ama beynim durmuştu âdeta, aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Eskiden olsa b ve hatta c planlarıyla birlikte beş dakikada işlem tamamdı. Hey gidi koca Timur. Sen bu hâllere düşecek adam mıydın? En iyisi her şeyi akışına bırakmaktı. Onları iş üstündeyken ama dedeye bir zarar vermeden enseleyecektim. Polise haber vermeyi düşünmüyordum. Başarılı olursam o zaman düşünürdüm elemanlara ne yapacağımı. Yok, başarısızlık hâlinde zaten sonuç açıktı: Dede de ben de çoktan terk-i dünya etmiştik.
Cuma günü kahvehaneye gelmediler. Tahminim doğruydu. Hazırdılar. Akşamı zor ettim. Operasyon zamanıydı. Böyle bir heyecan yaşamayalı çok olmuştu. İlk defa bir olay çözmeye gidiyormuşçasına heyecanlıydım.
Hava karardığında operasyonu başlattım. Cep telefonumu uçak moduna aldım. Maymuncukla önce dış kapıyı sonra da dairenin kapısını gizlice açtım, sessizce içeri girdim. Dedeyi korkutmamam gerekiyordu; az sonra yaşanacaklardan haberinin olmamasını sağlamak zorundaydım. Alt katta çıt yoktu. Tahta merdivenlerden usulca yukarı çıktım. İçeriden epey gürültülü bir televizyon sesi geliyordu. Aralık kapıdan baktığımda gördüm dedeyi. Üçlü kanepeye uzanmış, elinin birini başının altına almış, televizyon seyrederken uyumuştu. Bu, işimi daha kolaylaştırdı. Onu rahatsız etmeden yatak odasındaki gardıroba saklandım. Sol ayağım aksıyor olabilirdi ama elimde ağzına kadar dolu beylik tabancam, yedek şarjörüm, kemerimde rambo bıçağım, ayrıca sakatlanana kadar antrenmanlarını aksatmadan yaptığım dördüncü dan tekvando siyah kuşağım vardı. İçeri girmeden son sigaramı yakmış, damarlarıma nikotin yüklemesi yapmıştım. Adrenalin seviyem yüksekti. Gözüme kestirmiştim hepsini. Üç kişiye karşı Timur tek. Buradan sağ çıkarsam tekvando antrenmanlarına yeniden başlardım belki.
Beklemeye başladım. Geleceklerdi. O gün bugündü. Buna emindim. Bugün kahvehaneye uğramamışlardı. Yarın akşam, demişlerdi. Kavilleşmişlerdi. Dün çıktıklarında çaktırmadan peşlerine düşmüş, onları takip etmiştim. Dedenin evinin önünden geçerlerken durmuşlar, evi ve çevresini iyice etüt etmişlerdi. Kolay işti onlar için. Hareketlerinde ya da davranışlarında ne tedirginlik ne de şüphe vardı. İşçi olamazlardı bunlar. Kılık değiştirmiş soygunculardı ve meslek hayatımda bu tür insanlar yüzünden işlenmiş onlarca cinayet çözmüştüm. Şimdi amacım yeni bir cinayet işlenmesini önlemek, bu arada soyguna engel olmak ve soyguncuları yakalamaktı. Esasında, onları sağ yakalarsam, yakaladıktan sonra polise teslim edip etmemeye hâlâ karar vermemiştim. Cezalarını kendim de kesebilirdim. Kendime hemen bir lakap bile uydurmuştum: Cezalandırıcı. Pek afili. Hoşuma gitti.
Ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Bir ara gözüm dalmış. Tıkırtı sesine ayıldım. Başlıyorduk işte. Aşağı kattan tıkırtılar geliyordu. Nefesimi tuttum, pür dikkat ayak seslerini dinlemeye başladım kapalı gardırobun içinden. Tek kişiydi içerideki. Tahta merdivenlerden çıktı, dedenin yanına gitti. Üstelik bütün bunları yaparken hiç de sessiz değildi. Bu nasıl gözü dönmüşlüktü böyle. Dedeyi etkisiz hâle getirdiğini, ayaklarının tahta zemindeki tepinmelerinden ve iniltilerinden anladım.
Demek önce bir tanesi, muhtemelen liderleri girmişti, ortalığı temizleyince öbürlerine haber verecekti. Şimdi benim sıramdı. Arkası bana dönüktü. Arkadaşlarını arayıp telefonu kapattığında kafasına indirdim elimdeki çelik tavanın tabanını. Ardından aynı tavayla karnına ve sırtına iki defa sertçe indirdim. Peşinden iki can yakıcı tekvando hareketi ile bu kas yığını adamı yere yıkmam hiç de güç olmadı. Adamın üstünde bu defa doğalgazcı kıyafeti vardı. Bir sıkıntı çıksa doğalgazcıyız diyerek sıyrılacaklardı işin içinden. Dün çözemediğim kelimelerden biri buydu demek ki; eve doğalgazcı kıyafetleri giyerek gireceğiz demişlerdi ama o anda ben bunu anlamlandıramamıştım. Şimdi taşlar yerine oturuyordu.
Dede, ben adamla boğuşurken kocaman açılmış korku dolu gözlerle bizi izliyor, yerinde debeleniyordu. Zavallı yaşlı adam ellerinden ve ayaklarından sandalyeye bağlanmıştı.
Dedeyi çözdükten sonra onu bağladıkları sandalyeye etkisiz hâle getirdiğim çete liderini aynı şekilde bağladık, ağzını sıkıca bantladık. Dede ipin morarttığı bileklerini acıyla ovalarken bağlı adamın suratına tükürdü. “Rezil,” dedi. “Benim gibi bir adama bu yapılır mı? Derdin varsa söyleseydin, ne kadar istiyorsan verirdim. Bugüne kadar kimi geri çevirdim kapımdan?” Ardından bana döndü. “Nereden çıktın bilmiyorum evlat ama seni Allah gönderdi. Sen olmasan bu şerefsiz benim canıma kastedecekti.”
“Dede,” dedim. “Bunları konuşuruz elbet. Ama şimdi çok daha önemli bir sorunumuz daha var. Bu şerefsizin işbirlikçileri. İki kişiler.”
Başını salladı. “Telefonda konuşurken duydum. İki ya da beş, ne fark eder. Gelecekleri varsa görecekleri de var.” Televizyonun altındaki kilitli dolabı açtı, içinden iki tane tabanca çıkardı. Şaşkın baktım suratına. “Üstümü unlu gördün de değirmenci mi sandın yoksa sen beni evlat?” dedi. “Benimle ilgili bilmediğin çok şey var. Ama senin de dediğin gibi önce şu sorunu bir halledelim.”
Kapıyı tıklattıklarında yavaşça açtım. İki yandan iki çete elemanını kıskıvrak yakaladık. İkisi de soğuk namluyu enselerinde hissettiklerinde fazla direnmedi. Açıkçası bu kadar kolay, tereyağından kıl çeker gibi halledebileceğimizi tahmin etmemiştim. İlk operasyon başarıyla tamamlanmıştı benim açımdan.
Üç soyguncuyu karşımıza oturttuk. Liderlerinin değil de ablak suratlı olanın ağzını açtım. “Anlat bakalım,” dedim. “Öt her şeyi. Kimsiniz? Neden böyle bir aptallık yaptınız?”
“Valla billa Hakan abinin fikriydi,” dedi ağlamaklı bir ses tonuyla. “Bizi bu işe o soktu.” Başıyla tam tahmin ettiğim gibi liderlerini işaret ediyordu. Bir iki zırıldadıktan sonra devam etti anlatmaya. “Biz tiyatroda çalışıyoruz abi,” dedi. “Şehir Tiyatrosu’nda sözleşmeli temizlik elemanlarıyız.” Anlamıştım. Doğru tahmin etmiştim. Gerçek işçi tulumları değildi onlar. “Kahvehaneye geldiğinizde giydiğiniz işçi tulumları, bugünkü doğalgazcı kıyafetleri. Tiyatrodan arakladınız değil mi?” Başıyla onayladı beni. “Hepsi Hakan abinin fikriydi. Eniştesinin arkadaşından duymuş. Çilingirmiş. Bu evin anahtarlarını değiştirmiş yakın zamanda, o arada yedeklerini almış kendisine. Dediğine göre yüklü para saklıyormuş evinde bu bey amca. En az iki yüz, üç yüz milyonluk dolarla altın varmış. Kanımıza girdi. Kolay iş, dedi. Kimsenin canı yanmayacak, dedi. Biz de inandık. Paranı yüzü sıcak. Kandık. Mahalleyi, çevreyi, etrafı inceledik, plan yaptık. Özellikle işçi kıyafetleri giydik ki dikkat çekmeyelim. Amacımız mahalleden biri imajı vermekti. Ama dün akşam Hakan abi üstümüzdeki doğalgazcı kıyafetlerini bulmuş. Bakın, dedi, ola ki yakalansak bile kimse bizden şüphelenmez, eve girerken bunları kullanacağız, dedi. Kimsenin canı yanmayacaktı. Yemin ederim. Hani elimizden aldığınız silahlar var ya, onlar da tiyatrodan, oyuncak hepsi. Valla.”
Dede elindeki beylik silahını kemerinin arasına sıkıştırdı. Ondan beklenmeyecek bir çeviklikle, konuşan ablak suratlı şişmanın ağzını bantladı, sandalyeyle birlikte kaldırdı, başka bir odaya sürükledi. Ben de peşlerinden gittim. “Bak,” dedi. Köşede duran kocaman kasayı işaret eti. “İşte meşhur kasa. Açalım mı? İster misin?”
Sandalyeyi üzerindekiyle birlikte odanın ortasına bıraktı. Kasayı açtı. İçinde para ya da altın namına hiçbir şey yoktu. Sadece evrak. Kâğıtlar. Biri mavi öteki kırmızı iki klasör. “Gördün mü milyonları? Beğendin mi?” Kasayı kilitlerken devam etti. “Ulan aptal herif. Güvenli bankalar varken, hatta gayrimenkulden kazandığım parayı yine gayrimenkule yatırım yapmak varken o kadar yüklü parayı kasada saklayacak kadar bunak ihtiyar mı bellediniz beni? Hiç mi beyin yok sizde?” Aynı şekilde tuttu arkadaşlarının yanına götürdü adamı. “Arkadaşınız altınlarla dövizleri gördü,” dedi gülümseyerek. “Neler kaçırdığınızı bilmek bile istemezsiniz.”
“Ne yapalım dede?” diye sordum. “Aramamı ister misin polisleri?” Başını iki yana salladı. “Sen o işi bana bırak.” Televizyonun üstünde duran cep telefonunu aldı, bir numara tuşladı. “Evde üç emanet var. Gelin alın bunları.”
Sadece on dakika geçmişti ki siyah takım elbiseli, siyah güneş gözlüklü dört kişi geldi, önce dedenin sonra benim elimi sıktılar. “İyi misiniz?” diye sordular dedeye. “İyiyiz biz, merak etmeyin,” dedi. “Daha ölmedik çok şükür.” Evi gösterdi. “Bir ara buraya alarmla kamera sistemi taktıralım çocuklar.” Görevliler “Anlaşıldı efendim,” dedikten sonra soyguncuları alıp gittiler. Şaşkınlığım artık hayrete varmıştı. Yılların tecrübesiyle gelenlerin istihbaratçı olduğuna, bu üç aptalı da bir daha görmeyeceğime adım gibi emindim. Yaşananları sadece izliyor, dedenin bu adamlarla ne işi olabileceğini çözemiyordum. Gerçekte kimdi dede? Bu adamlar kimdi?
Herkes gidince kapıyı kapattı. Bana döndü. “Geç otur. Rakı mı viski mi?” diye sordu. “Rakı,” diyebildim. “Ben de öyle tahmin etmiştim,” dedi. Ben önde o arkada oturma odasına girerken sırtımı sıvazladı. “Benim hayatımı kurtardın Timur. Şaşkınlığını görebiliyorum. Belki farkında değilsin ama seni kiracım olduğundan bu yana yakından takip ediyorum. Yaşadığın onca şeye rağmen böyle dik durabilmek her yiğidin harcı değil. Adam gibi adamsın sen. Benim sırrımı anlatabileceğim, güvenebileceğim tek kişi sensin. Buna bu akşam bir kere daha inandım. Sana hepsini anlatacağım. Sen de bana bu soyguncuları anlat. Her şeyi bilmek istiyorum evlat.”
O akşam duyduklarımdan, öğrendiklerimden sonra benim için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.


