1
Üst katlardan silkilen bir yatak örtüsü parmaklardan kurtulup çamurlu suya düşerken kadının çığlığını da peşinden sürüklüyor. Yerde yiyecek arayan guguk kuşları korkuyla havalanıyor. Bir tüy yavaşça süzülüyor. Onu bir ağaç dalı durduruyor. Dalın uzandığı balkonda iki kalıp buz, rakı bardağının içine kayarken bardağı tutan kadın düşen örtüye, uçuşan kuşlara, aşağıda gazetesini açmış oturduğu bankı kaplayan adama bakıyor. Parka dalan bir bisikletlinin tel, zil ve zincir sesleri duyuluyor. Sürücü fren yapıp bisikletten iniyor. Balkonda alçak sesle çalan müzikte şarkıcı, “Yalnızlık ömür boyu,” diyor.
Uzun yaz günlerinin, güzel akşam saatlerinin keyfini yaşayan Zehra, rakı bardağından bir yudum, beyaz peynirden bir parça alıyor. Keşke rakısına buz atacak biri olsaydı karşısında diye hayıflanıyor. Oğuz’la olacak gibi değil. Hiç romantik olmayalım, bu uyuz Oğuz’la olacak gibi değil. Rakı sevmiyor bir kere, gezmeyi sevmiyor, aklı fikri ona metelik vermeyen oğlunda. Kaç yıllık Oğuz hep aynı. Sonra da kalkmış diyor ki artık evlenelim. Bu saatten sonra! Üstelik erkekler pis olur, dağınık olur, hiç çekemem.
Şarkı, “Unutsam seni bazı bazı,” derken kapı zilinin kuşu araya girdi.
Zehra, yüzünde üşengeç bir kırışmayla masadan kalkıp ağır ağır kapıya yürüdü. Zili çalan, yok olmamak için bu bedene sığınmış bir kediyi andıran Nurten’di. Dokuz numaranın gölge varlığı…
“Ah Nurtenciğim, gel,” diye kapıyı ardına dek açtı.
“Yok, Zehra abla, alışveriş yapıp geldim, çantaları kapımın önüne bıraktım, Azra evde yalnız…” Nefes aldı.
“Peki. Nasılsın tatlım?”
“Zehra Abla, benim kocadan günlerdir ses seda çıkmıyor. Hiç böyle bir şey yapmazdı. Başına bir şey gelmiş olmasın. Ne yapayım? Biliyorum polise git diyeceksin. Ya çıkar gelirse? Vallahi canıma okur. Neden hâlâ telefonu kapalı? Bazı köylerde çekmediği olurdu ama hiç bu kadar habersiz bırakmazdı.”
Zehra haberlerde gördüğü kayıp olaylarını anımsayıp ‘ya bu herif de kaybolduysa,’ diye aklından geçirdi, ama dillendirmedi.
Nurten tam, ‘bugün benimkine benzeyen ama benzemeyen birini gördüm, kıvırcık saçları, sakalları olmasa aynı Dinçer. Hele elleri tıpkısı,’ diyecekti ki sustu… ‘Hani insan gençken herkesi sevgilisine benzetir ya, bir yerden karşıma çıkıverse falan diye hayal eder… Kaygıdan mı böyle oldum ben?’ diye geçirdi aklından.
O sıra Sönmez Parlak Apartmanı’nın ağır demir kapısını açan otomatın sesi duyuldu. Telsiz sesleri arasında kapıcıyla tanımadıkları başka bir sesin anlaşılmayan konuşmaları kulaklarına çalındı. İki kadın korkuluktan eğildi, sonra göz göze geldiler; Polis!
Kapıcının “Dokuz numara,” dediği duyuldu.
Nurten’in rengi soldu. “Bizim daireyi söyledi Zehra Abla!” diye sızlandı.
İkisi birden dokuz numaranın katına indiler. Bir anda apartman sakinleri merdiven boşluğuna tünemiş, kulak kesilmişti; ‘bir şey olmuş evet, polis geldi baksana!’
Sivil giyimli memur, “Nurten Hanım hanginiz?”
“Buradayım-yani benim,” dedi Nurten, “Siz kimsiniz?”
“Emniyet,” dedi polisten çok Yeşilçam jönüne benzeyen adam.
“Ne emniyeti?” dedi Nurten mırıldanarak “Ortalıkta kan gövdeyi götürüyor, kadınlar sokak ortasında güpegündüz öldürülüyor…” Bunu aslında kendine ait bir kehanet olarak söylemişti. Sanki Dinçer de bir gün…
“Han’fendi söyleyeceklerimden sonra hâlâ şaka yapacak mısınız merak ediyorum.”
“Affedersiniz. Ben… Şey…”
“Adım Atıl Gürün. İçeride konuşsak,” dedi polis bir yandan da kimliğini uzattı.
Nurten telaşla anahtarını bulup kapıyı açtı.
“Buyurun Aaatıl bey,” der demez, genç adam,
“Atıl hanımefendi, âtıl derseniz kullanılmayan uyuşuk, miskin demek olur, atıl derseniz enerjik anlamına gelir. A harfi uzamayacak. Tamam?”
Zehra ablasının eline sıkıca yapışan Nurten, anlamadı ama sessizce “Tamam,” dedi. Kapı önüne bıraktığı poşetleri aldı, içeri girdiler. Havada kızartma kokusu asılı kalmıştı. Birbiriyle uyumsuz iki saatin sesi geliyordu. Oturmak üzere geçtikleri salon düzenliydi. Kanepenin önündeki sepette makrome örgüsü yarım kalmıştı. Yaşamına durmadan düğümler atıyor. Duvarda aile fotoğrafları. Kameraya gülümseyen bu üçlü… Diye aklından geçirdi memur. Fotoğraftaki karı koca birbirlerinden tozlu, solmuş bir elbiseyle taş bir havan kadar farklıydılar. Odanın kapısında bir kız çocuğu belirdiği gibi kayboldu. Atıl Gürün, ince burunlu, ince dudaklı ufak tefek Nurten’e, sonra da siyah boyalı küt kesim saçları, bakımlı elleri, soran bakışlarıyla koltukta dimdik oturan Zehra’ya bakarak şunları söyledi.
“….. yolunun …. Km’sinde Dinçer Kabakçı’ya ait bir araba bulundu. Göle yuvarlanmış. Arabayı çıkardılar. Ama Dinçer Bey’i arama çalışmaları devam ediyor. Allahtan ümit kesilmez.”
Nurten bayıldı.
***
Nurten cılız, tüyleri dökülmüş bir sokak kedisi gibi kamburlaşıp kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırarak banyodan salona geri geldiğinde görevlinin ilk sorduğu soru “Kocanızla en son ne zaman görüştünüz ?” oldu.
Nurten, uzun süre sessiz kaldı. Polise ne demesi gerektiğine mi karar veremiyordu, anımsamaya mı çalışıyordu anlaşılmıyordu. Bu sırada Atıl, Nurten’in telefonunu isteyip ekrana dikti gözünü. Bir ara durdu, kadına kuşkuyla baktı.
“Bugün dördüncü gün, aramalarınız cevapsız. Merak etmediniz mi?”
“Ettim elbette, etmez olur muyum? Ama gittiği yerlerde telefonun çekmediği olur yani…”
Polis, telefonla birine Dinçer’in numarasını verip araştırılmasını istedi. “Başka kadın olsa çoktan…” dedi sustu. “Ne iş yapar kocanız?”
“…”
“Nurten Hanım beni duyuyorsunuz değil mi?”
“Özür dilerim. Kocam ev kadınlarına mutfak takımları diktirip toptancılara satar.”
“Fason işi.”
“Evet.”
“Kim bu ev kadınları? Nerelerde oturuyorlar?”
“Ben onun işlerini hiç bilmem. Bilmemi istemez yani. Toptan aldığı kumaşları, dikiş malzemelerini, model kalıplarını ve ambalaj malzemelerini ev ev dağıtır. On beş gün bilemedin ayda bir aynı evlere uğrayıp paketlenmiş malları alır, parasını öder, yeni malzeme bırakır.”
“Kaç fasoncudan söz ediyoruz burada?”
“Bilmiyorum. Onların kayıtlarını tuttuğu bir defteri var ama yanındadır. Evde bırakmaz.”
“Faturayı nasıl kesiyor?”
“Bilmiyorum.”
“Kesmiyor yani?”
“Bilmiyorum memur bey, anlamam o işlerden.”
Adam faturalardan resmi kayıtlardan bir şey çıkmayacak anlaşılan, diye düşünerek duvardaki resme baktı, kadınlar da onu taklit ettiler.
“Eşinizin bir fotoğrafı gerekli,” dedi.
Nurten kalkıp cüzdanından bir fotoğraf getirdi.
“Daha yenisi gerekli,” diye buyurdu polis.
Kadın bu kere cep telefonundan bir tane seçti. Memur görüntüyü kendi telefonuna aktardı.
“Tek başına mı çalışıyor?” diye sordu telefonu geri verirken.
“İlk başlarda öyleydi. Altı ay önce Erdinç diye birini yanına aldı. Fasoncu sayısı artmış sipariş de çokmuş. Yetişemiyorum dediydi de…”
“Bu Erdinç’le ilgili bilgileri alayım. Fotoğrafı, adresi, onun da aracı vardır sanırım, plakası…”
Nurten, durumla ilgili tuhaflıktan dolayı özür dileyen bir yüzle, “Ben kendisini hiç görmedim. Kocamla her zaman dışarıda bir yerde buluşuyorlar, iş ve para meselesini halledip yola koyuluyorlarmış.”
“İş yeri yok mu kocanızın?”
“Yok.”
Atıl, kadını zorlamak için bir süre sustu. Sonra, “Nerede buluşuyorlar?” dedi.
“Bilmiyorum. Belki mal aldıkları fabrikada belki tuhafiye toptancısında, belki başka bir yerde,”
“Fabrika ve tuhafiyecinin adı, adresi?”
Nurten’in göz bebeklerinde nemli bir perde titriyordu. Yutkundu sustu. Memur sinirlendiğini gizlemeyerek, “Han’fendi hiç yardımcı olmuyorsunuz. İnsan kocasının işine karşı bu kadar ilgisiz olur mu canım? Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?” diye çıkıştı.
“İnanın… Bildiklerimi anlatıyorum size, kocamın gittiği yerlerin yarısını o adam almıştı. Kendi aracı varmış, hesaplaşıp yeni mal yükleyip ayrılıyorlarmış. Bunları da kocamdan duydum. B-ben yalnızca onun söylediği kadarını…”
Adam kadının öne eğdiği başını izleyip “Nerelere gidiyorlar mesela?” dedi keyifsiz.
Nurten’in bakışları jiletle aldığı bacaklarındaydı, kanı çekilip aşağı kıvrılmış dudaklarından, “Marmara bölgesindeki köyler, kasabalar, mahalleler, Erdinç’le paylaşıyorlardı…” cümleleri döküldü. Sustu, çelişkili duygular içinde olduğu belliydi. Memur, onu kendi haline bırakıp bir süre çırpınmasını izledi.
Kadından başka ses çıkmayınca, “Evde,” dedi, “Sözünü ettiğiniz ürünlerden varsa görmek istiyorum.”
Nurten iç geçirdi. Mutfakta kullandığı örnekler etiketsizdi gerçi. Adam mutfakta önlüğe bakıp sağa sola göz gezdirirken Nurten, “Memur Bey, yola çıkmadan iki gün önce… Kahvaltıda kocamın yüzü çok asıktı,” dedi birden hatırlamış gibi. “Gece uyuyamamış, kalkıp dolanmış evde. Ne oluyor, dedim. ‘Şu işe aldığım Erdinç hergelesi bir işler karıştırıyor. Kadınlar paramızı niçin göndermiyorsun, diye telefon ediyorlarmış bizimkine.” dedi. “Erdinç’e sormuş- kaçamak cevaplar vermiş. Adam on gündür telefonlarına da çıkmıyordu. Açıkçası kocam Erdinç’in peşinden onun gezdiği fasonculara gidecek, durumu kendi gözleriyle görecekti. Onu bulmayı da umuyordu.”
“Bak sen,” diye sırtını dikleştirdi Atıl. “Şimdi işin rengi değişir. Kaza dedik ama…”
Mutfak masasının yanından bir sandalye çekip oturdu. İzin falan istemeden bir sigara yaktı. Nurten evde hiç kül tablası olmadığı için bir çay tabağı uzattı.
“Çay içer misiniz?” dedi. “Ya da kahve yapıvereyim.”
“Hayır,” dedi Atıl, düşüncelere dalmıştı. Dinçer yol boyu ortağını aradı, buldu. Hesap sordu, kavga çıktı. Ortak bunun icabına baktı. Buluşma yerleri arabanın göle yuvarlandığı yerdi. Arabayı suya gömünce basıp gitti. Öyle ya, nasılsa kimse buluştuklarını bilmiyor. Kayıt kuyut da yok.
“Nurten Hanım, polisi bunca zamandır niye aramadınız?”
Nurten yardım ister gibi Zehra’ya baktı. “Vallahi aramak istedim. Hatta Zehra ablaya da çıtlattım konuyu. Ama kocam terstir, çıkar gelirse zor durumda kalırım, diye… Kızar çünkü. Kızarsa diye yani…” Parmaklarıyla oynadı. Ellerinin hareketleri daha fazlası olduğunun ipucunu veriyordu.
“Evet memur bey, siz geldiğinizde mevzumuz oydu. Dinçer biraz tuhaftır, sessizdir, insanların işlerine karışmasına hiç tahammül edemez. Ortalığı ayağa kaldırdı diye sorun çıkarmasından çekindi Nurten.”
Zehra yüzünde çarpık bir gülümsemeyle içinden hayatımızın erkeğiyle evleniriz öyle mi? Oysa hayat bir erkekten daha uzundur derler, diye geçirdi.
Memur bir iç muhasebeye daldı. O zaman bu sinirli vatandaş ortağını hakladı, kendi arabasını göle… Ortağının arabasını alıp kayıplara karıştı. İyi de o zaman eve dönünce konuyu nasıl bir yalanla süsleyecek? Bunca zamandır neden ortaya çıkmadı? Başka olasılık; kavga ediyorlar, Dinçer öldürülüyor, ortağı olaya kaza süsü verip kayıplara karışıyor, bu olabilir mi? Belki de Dinçer Kabakçı ortağıyla hiç karşılaşmadı, parası ödenmeyen bir fasoncu tarafından ortadan kaldırıldı… Peki, ortağı neden piyasada yok? Yoksa fason iş dedikleri uyuşturucu gibi kanunsuz bir işin kod adı mı? Belki de bir hata yaptılar, iki ortağın da biletini kesip yok ettiler.
“Anladım,” diye mırıldandı dişlerini sıkarak. Sigarasını söndürdü, ayağa kalktı. Saat ilerlemiş, hava iyice bunaltıcı olmuştu. Ezik bir kadın, kocasından ödü kopuyor. Rol yapmıyorsa…
Polis memuru Atıl Gürün, binadan ayrılırken, Zehra’nın açık kalmış balkon ışığı sokağa vuruyor, öylece bıraktığı masada yiyeceklerin içinde küçük sinekler ölüyordu.
***
‘Zalım bir güneş yeryüzünü dişliyordu.’ Aklında bu kitap cümlesiyle yakışıklı, genç bir adam siyah gösterişli saçlarını zayıf eliyle sıvazlayıp arabasının kapısını kapattı. Etrafına bakındı.
“Ustan nerede?” diye sordu yanına yaklaşan yeni yetmeye.
Çırak çenesiyle işaret etti.
“Adamın motoruna gece işemişler, korna çalışmıyormuş. Bütün teslimatlar bekliyor diye başında duruyor sahibi, çay söyleyeyim mi?”
“Yok, çağır gelsin.”
“Kim diyeyim?”
“Polis.”
Kıvırcık saçlı, sakallı, zayıf, kambur yürüyüşlü bir adam çalışmaktan yıpranmış vücuduna göre iri ellerini üstüpüyle temizleyerek geldi. Sağ elini tekrar gözden geçirip uzattı.
“Buyurun?”
Memur tabeladaki isme sonra adama bakıp elini uzattı.
“İyi günler. Ben Atıl Gürün, emniyetten. Erdinç Gümüş sen misin?”
“Hoş geldiniz. Evet, benim, hayırdır?” Çürük dişlerini göstererek güldü.
Memur bir fotoğraf gösterdi, “Bu adamı tanır mısın?”
Usta, ağzını kapatıp yutkundu, “Evet, müşterimdir. Dinçer ağbi.”
“En son ne zaman görüştünüz?”
“Bir ay olmuştur, arabasının frenlerine baktım. Bir şey mi oldu?”
“Kayıp. Arabasının modeli neydi?”
“Citroen Berlingo, gri renk, ticari araç.”
“O zamandan beri bir daha görmedin yani.”
Adam, polo şapkasını çıkarıp elinin tersiyle alnını sildi, “Nasıl kayboluyor koca adam, anlamadım ki?” dedi.
“Arabayı bulduk, plakası sökülmüş, kendi yok. Torpido gözünden senin kartvizitin çıktı. Plakayı hatırlıyor musun?”
“Bilgisayardan bakalım isterseniz, kesin geldiği günü de söylerim.”
Ofise girdiler. Etraf dağınık ve pisti. Kalfa bilgisayarın tuşlarını tıkırdatırken memur, ustaya
“Kimlik yenilemişsin,” dedi sıradan bir şeyden söz edercesine.
“Yeniledim.”
“Neden?”
“E, kaybettim. Zaten eski tip kimlikti, çipliye çevirdim. Cüzdanımdaydı, bulamadım bir türlü. Düşürdüm mü ne?”
Kalfa araba plakasını, tamir tarihini bir kâğıda yazıp masanın üstüne koydu. Memur kâğıdı alıp başıyla selam verdi, kapıya yöneldi. O sırada telefonu çaldı, “Evet?”
“Kayıp Dinçer Kabakçı’yla ilgili bilgiler vardı da uygunsanız… Beş yıldır adli sicili temiz ama ondan önce dört kere adam dövmek, yaralama, kavga suçlarına karışmış. Saldırgan birine benziyor. Her seferinde şikâyetçi olmuşlar ama geri çekmişler… Ortağı Erdinç Gümüş vardı ya komiserim, onunla ilgili de bilgi geldi, ileteyim dedim. Hani karısı Dürre vardı ya estetik ameliyatı olan. Galip adlı bir şahıs hastanede kadının eşi olduğunu söyleyerek olay çıkarmış. Adamın ifadesine göre, Dürre safra kesesi ameliyatı için hastaneye yatıyor. Kadına bir yakını refakat ediyormuş. İki gün öncesine kadar sorun yokmuş. Kadın, Galip’e hastanede biraz daha kalması gerektiğini söylemiş. Ama adam kadına bir daha telefonla ulaşamamış. Kalkıp hastaneye gelmiş. Ne deseler beğenirsiniz? Dürre hanım eşinin -Erdinç Gümüş yani-refakatinde beş gün önce taburcu… Bunu duyunca adam epey arıza çıkarmış anlayacağınız. İki metrelik adam, üstü başı da hırpani. Baş edemeyince polis çağırmışlar.”
“Anladım,” dedi Atıl, telefonu kapattı, sonra ustaya döndü.
“Erdinç usta, karın… … Hastanesinde ameliyat mı oldu senin?”
“Yoo,” dedi adam, ne münasebet dercesine.
“Beş gün önce hastanede yatan karının işlemlerini ve hastane çıkışını yapmışsın.”
Usta kirli tırnaklı baş parmağını hayretle göğsüne sapladı, “Beeeen?” dedi, nasıl bir belaya çattığını anlamaya çalışarak. Ama karşısındaki memur öyle kendinden emindi ki, karısını arayası geldi.
“Hastane masraflarını trink ödemişsin.”
“Tövbe estağfurullah! Kim diyor bunları?”
“Hastane kayıtları.”
Usta birden panikledi. Başının dertte olduğu aşikârdı. “Yalan!” dedi, şiddetle.
“O tarihlerde neredeydin?”
“Burada! Hep burada! Çalışıyordum. Sor arkadaşlara. Karım da evde. Ameliyat falan yok.”
Polisin yargılayan bakışları Erdinç ustayı telaşlandırdı. Ensesinden beline bir ürperti indi. İster misin yok yere kodesi boylayayım? Bu hastane hikâyesi de ne?
Bu karmaşık ruh hali yüzünden durumu inandırıcılıktan uzaklaşıyordu. Bu yüzden Polis suç kokusu aldığını düşünmeye başlamıştı. Ama henüz kokunun kaynağını bulamıyordu. Erdinç mi? Şimdilik değil. Erdinç tamirhane ve ter kokuyor. Ağzı da kokuyor, pis adam. İnsan dişini fırçalamaz mı be?
“Tamam Erdinç usta. Seninle ilgisi olmayan ama garip biçimde seni ilgilendiren bir olay var. Çözeceğiz. Aklına bir şey gelir, Dinçer buraya uğrar falan… Bana bilgi ver.” Kartını uzattı. “Ararsa nerede olduğunu anlamaya çalış. Tabi arayacak durumdaysa. Senin araban hangisi demiştin?”
Adam sessizce park halindeki kırmızı Nissan Frontier’i işaret etti. Atıl’ın kaşları kalktı.
“Kaç model?”
“Doksan sekiz.”
“Yürüyor yani.”
“Hem de nasıl.”
“Hadi hayırlı işler.”
“Eyvallah Aaatıl bey.”
“Atıl diyeceksin. Atıl kurt, der gibi. Anladın?”
Erdinç başını salladı. Ne fark ederdi ki?
2
Atıl Gürün, yol kenarında karla kaplı halde bulunan cesetle ilgili raporunu yazmak üzere arabasına bindi. Eli radyoya gitmişti ki, “Vay canına!” diye bağırdı. Pencereyi açıp cesedin üstünden çıkan kimliği bir daha sordu. Aldığı cevapla direksiyona bir tokat savurdu.
O sırada, Sönmez Parlak Apartmanı’nda Zehra Hanım televizyon izliyor bir yandan da şu Dinçer’in başına ne gelmiş olabilir diye kafa yoruyordu. Bu kadar zamandır adamdan bir haber alınamadığına göre hayatta olamazdı. Aman iyi işte, bir problem eksilir dünyadan, diye düşündü. Zehra zaten adamın karısını dövdüğünden de kuşkulanıyordu.
“İnsan kocasından tövbe haşa Allah’tan korkar gibi korkar mı canım?” diye homurdandı.
Adam kaybolunca Nurten aldatıldığını düşünmeye başlamıştı. “Öyle ya bir mezarı olsa yasını tutarım. Ağlayamıyorum bile, ya ölmediyse?” diyordu.
Zehra cümlenin bu şekilde bitişinden ‘keşke ölse,’ denmek istendiğini anlıyordu elbet.
Kapı ziliyle irkildi. Kapıcı çoktan servisi bitirmişti. Günlerden salıydı, saatine baktı. 11.40. Bu saatte! Pencereye baktı, kar tipiye çevirmişti. Bu havada!
Kapıyı açtı. Hiç tanımadığı genç, şişman bir kadın yüzünde rahatsız ettiği için mahcup bir gülümseme ile karşısında…
“Buyurun, kimi aradınız?”
“Şey, rahatsız ettim kusura bakmayın. Dinçer Bey’in evini arıyorum, dokuz numara dediler, kapıyı açan olmadı.”
“Niçin aradınız Dinçer Bey’i?”
“Evde kimse yok mu, nerede olabilirler? Kendisiyle görüşmek istiyordum da.”
“Neyi oluyorsunuz? Akrabası falan mısınız?”
“Öyle değil, çalışanıydım ben onun, terziyim…”
“İçeri gelin, evde değiller.”
Kadın, çekinerek kardan ve çamurdan ıslanmış ayakkabılarını çıkardı, Zehra ona bir çift terlik uzattı, oturduğu odaya götürüp televizyonun sesini kıstı.
“İsminiz nedir, buraya niçin geldiniz?”
“Adım Refika. Dinçer Bey’e fason iş yapıyorum. Ama aylardır ondan haber alamadık. Hiç sektirmeden hep aynı gün gelirdi. Başına bir şey gelmiş olmalı diye düşünüp, araştıra araştıra evinin adresini buldum. Kusura bakmayın sizi de böyle vakitsiz…”
Zehra arkasına yaslandı.
“Şöyle ablacığım…” dedi kadın.
Birden ablacığım demesi Zehra’yı rahatsız etti.
“Dinçer Bey, on beş günde bir mahalleye gelip malzeme getirir. Diktiğimiz takımları paketlenmiş olarak kendisine teslim ederiz. Ücretimizi öder. Bu hemen hemen iki yıldır böyle sürdü. Dinçer Bey’den memnunduk. Biz derken mahallede on beş, yirmi kadın bu işi yapıyoruz.”
“Sonra…”
“E, Dinçer Bey gelmez oldu…” Derin bir nefes aldı. “Gelmez oldu da …” Refika’nın gerdanı titredi, “Size söylemeli miyim bilmiyorum. Sevmem ben böyle insanların özel işlerine burnumu sokmayı… Dinçer Bey ne zaman eve geliyor onunla nasıl görüşürüm?” Kendinden emin konuşmasından akıllı ve tuttuğunu koparan bir kadın olduğu belliydi.
Zehra kadına doğru eğildi, “Dinçer Bey aylardır kayıp. Aracı gölden çıkarıldı. Kaza dediler ama cesedini bulamadılar. O gün bugündür ne ölüsü ne dirisi bulunmadı.”
Refika bembeyaz oldu, elini göğsüne bastırdı.“Ah biliyordum bir terslik olduğunu, zavallı adam,” dedi.
“Karısıyla görüşün diyeceğim ama şimdi evde değil. Siz alacak için mi gelmiştiniz?”
Bu yeni bilgi Refika’nın aklına yeni bir plan getirdi. Kaç liralık bir alacaktan söz etmeliydi? Miktarını fazla söylemeye karar verdi.
“Evet… Hem elimde dikilmiş takımlar var. Üstelik komşular da durumu öğrenmek istiyorlar,” diye zaman kazandı.
“Evini nasıl buldunuz?”
Kadın sanki onları duyabilecek birileri varmış gibi etrafını kontrol ederek, “Bakın Zehra Hanım, karısıyla görüşmeyi doğrusu pek istemiyorum, ama adam ortada yoksa eğer… Benim ve tabi ki öteki alacaklıların da paralarını almak açısından görüşmem gerekiyor. Benim alacağım hayli birikti, başka iş de yapamıyorum, Dinçer Bey ha bugün ha yarın gelir diye…”
“Ben size bir bardak çay getireyim, su da ister misiniz?”
“Teşekkür ederim. İyi olur, biraz kendime geleyim. Ne yapacağıma da karar veremiyorum ki…”
Zehra, zigon sehpaya suyu ve çayı bırakıp yerine oturdu. Kadın yudum yudum suyunu içti, teşekkür etti, eteğinin ucundaki tozları eliyle süpürdü.
“Zehra ablacığım, Dinçer Bey’le ilgili bir konu daha var. Ay bilmem ki… Söylemekte kararsızım… Kayıp dediniz, işler değişti. Öldü kaldı mı ki bir köşede?”
Zehra’nın kaşları kalktı, başını iki yana salladı. Refika çayından aldığı yudumlarla ara vererek konuşmaya başladı.
“Şimdi bizim bir arkadaşımız var. Çok güzel, etine butuna dolgun, cilveli biri… Öyle diyeyim ben sana… Kocası hayvancılıkla uğraşıyor. Çiftlikte hayvan bakıp satıyor. Adam sürekli dışarılarda. Çocukları yok. Kadın sırf can sıkıntısından bu dikim işine girdi. Ama sonra işler değişti. Bizim mahallede meraklı bir komşumuz var, Merve. Lâf aramızda, Merve insanların hayatlarıyla ilgili ne var ne yoksa öğrenmeye bayılır. Hiç kimsenin yüzüne bir şey söylemez, sormaz da ama neyi nasıl öğreniyor vallaha şaşıyorum. Kimi sorsan anlatır sana dibine kadar. İşte bu Merve bir gün dedi ki…”
Refika, Merve’nin sesiyle ve onun yüz hareketleriyle konuşmaya başladı. Zehra’nın hayalinde zayıf, kara kuru biri olan Merve’nin içine girememişti bu tombul kadın ama yine de ilgiyle kaşları kalktı, bekledi.
“Bu bizim fasoncu Dinçer’le Dürre’nin arasında bir şey var kızlar haberiniz olsun, dedi Merve. Paralı günde toplanmıştık. Herkes sus pus oldu. Sonra Merve tüm bildiklerini anlattı. Dinçer Bey’in öyle on beşte bir değil daha sık Dürre’ye geldiğini, bazen geceleri de kaldığını falan… Anlayacağınız bunlar işi pişirmişler. O günden bu yana…” Birden lafını yarım bıraktı, “Neyse, şimdi ben bunları karısına anlatamam. Dinçer Bey, Allah rahmet eylesin iyi adamdı da…”
“Ölüsü bulunamadı ki,” dedi Zehra. Biraz duygusuz mu çıkmıştı sesi? Aman canım boş ver, baksana adam neler karıştırmış…
“Değil mi? Unuttum birden. Neyse. Sizce karısı borçlarını öder mi acaba?”
“Valla karısını bilmiyorum da bu işi soruşturan bir polis memuru vardı, ona bunları anlatsanız iyi olur diyeceğim. Bende telefonu olacaktı,”
“Ay yok, yok, beni polis işlerine karıştırmayın sakın. Karısıyla alacak verecek işini kapatalım bitsin bu iş. Neme lazım.”
“Refika Hanım, Dürre, Dinçer’in yerini bilmez mi acaba? Ben öldüğüne inanamıyorum bir türlü de…” diye yalan söyledi Zehra.
Kadın gözünü Zehra’ya dikip bir an düşündü, “Ay Dürre’yi kim bulacak ablacığım? O da ayrı bir hikâye. Şimdi bu bizimki tutturdu burun estetiği, botoks bilmem ne yaptıracağım diye. Para biriktirmiş güya. Kocası nasıl razı oldu bilmem artık. Laf aramızda biraz höt zöt bir adamdır. Kendine hiç bakmaz. Milyoner adam ama görsen acır da eline para sıkıştırırsın, öyle allahlık giyinir anlayacağın. Selam vermez, başını eğer geçer insanın yanından. Hayvanlarla uğraşa uğraşa… Aman neyse… Bizimki operasyon için hastaneye yattı. Dürre yani. Gidiş o gidiş. Kocası diyor ki ‘Karım safra kesesi ameliyatı için hastaneye yattı, ortadan kayboldu.’ Fehmi’nin karısına da Dürre, ‘Burun ameliyatında bir sorun olmuş, Ankara’ya gideceğim’ demiş. Merve’ye göre Dürre altınmış paraymış ne varsa alıp kocasını soyup soğana çevirdi, ortadan kayboldu. Yani anlayacağın Dürre ortada yok. Kocası polise başvurdu.”
“Şaka!”
“İki gözüm önüme aksın ablacığım. Dur bir dakika. Dinçer Bey’in ölüsü bulunmadı dediniz değil mi? Kayıp …”
“Aranmıyor…”
İki kadın arasında kısa bir sessizlik oldu.
“Peki, bu Dinçer Bey’in bir de ortağı varmış, o ne oldu?” dedi Zehra bilmiyormuş gibi.
Refika kısa bir tereddüt geçirdi. Dinçer’in izini sürerken fabrikada da tuhafiye toptancısında da böyle bir ortaktan söz edilmemişti. Telefon şirketinin kayıtlarında da tek adres bu Sönmez Parlak Apartmanı’ydı. Bunları söylemek yerine susmaya karar verdi. Bu işe daha fazla bulaşmayı istemiyordu. Onu ilgilendiren alabileceği kadar parayı almaktı. Ayağa kalktı.
“Hiç bilmiyorum ablacığım, hiç. Biz hep Dinçer Bey’le… Müsaadenle,” dedi. “Eve dönmem lazım. Hava da çok kötü. Tekrar geleceğim. Size telefon numaramı bırakayım da, eşi beni arasın, bir zahmet. Ama n’olur, o fındıkçılık işinden eşine söz etmeyin kadıncağız yıkılmasın.”
Mantosunu, kardan ıslanmış ayakkabılarını giydi, şalını ve çantasını alıp teşekkür etti. Zehra perdenin arkasından baktığında onun karşı kaldırıma geçip apartmanı şöyle bir gözden geçirdiğini sonra uzaklaştığını gördü. Atıl’ın numarasını tuşladı.
***
Atıl Gürün döner sandalyesinde arkasına yaslanıp kadınları şöyle bir süzdü.
“Lafı dolandırmadan anlatacağım hanımlar. Eşinizi bulduğumuzu düşünüyorum Nurten Hanım. Artık kayıp aramıyoruz.”
Nurten’in ellerindeki titremeyi görmezden geldi,
“Öldürülmüş,” diye sürdürdü konuşmasını. “Teşhis için sizden yardım isteyeceğim. Benimle işiniz bitince adli tıbba gidip teşhis işlemlerini yapmanız gerekiyor. Şimdi gelelim eşiniz Dinçer’e ne olduğu meselesine. Kısaca durum şöyle; tamircinin nüfus cüzdanını araklamış ve onun kimliğine bürünmüş. Önceki gün bir ceset ihbar edildi. Üzerinden Erdinç Gümüş kimliği çıktı. Sanırım maktul, eşiniz Dinçer Kabakçı. Birbirlerinden çok farklı insanlar ama görüntü peruk, sakal ve başka ayrıntılarla halledilmeyecek bir şey değil. Dürre ile işi pişirmiş ve kaçmışlar. Erdinç yani ortağı tümüyle uydurma biriydi. Adının tersi olduğunu fark etmişsinizdir. Bu kaçma planının bir parçasıydı. Hastanede Dürre’nin faturasını ödeyen eşiniz Dinçer beymiş ama Erdinç Gümüş kimliğiyle işlem yapmış. Çok uzağa gitmemişler, il sınırları içinde kalmışlar sanırım. Belki de gitmeye zamanları olmadı.”
Nurten market kasasında karşılaştığı, yalnızca elleri kocasına benzeyen ama fena halde kocası olduğunu düşündüğü, yabancı adamı hatırladı. Duraksamış, tereddüt etmiş miydi? O hissi hâlâ hatırlıyordu. Memur’un sesindeki değişimle irkildi.
“Amaaaaa! Bu hikâyede bir de koca var. Dürre’nin kocası Galip peşlerine düşmüş, Dinçer’i öldürenin o olduğunu düşünüyorum. Büyük olasılıkla Dürre’yi de öldürmüştür. Kadının cesedini henüz bulamadık. Neyse…”
Bir kâğıda bir şeyler yazıp Nurten’e uzattı.
“Adli Tıp adresi, görüşeceğiniz kişinin adı vs. Cesedi Erdinç Gümüş diye aramalısınız. Bir sorun yaşarsanız arayın lütfen,” deyip ayağa kalktı. Çıkması gerekiyordu.
İki kadın hiç konuşmadan binadan çıktılar, taksi durağına yürüdüler. Zehra yanından geçen adama kötü kötü baktı,
“İnsanların esnerken ağzını kapatmamaları sinirime dokunuyor. Ne bu yoksa moda mı?” diye homurdandı. Nurten cevap vermedi.
SON


