Sessiz bir akşamdı. Bahçedeki sardunyaların kokusu havayı dolduruyordu. Bir esinti yüzümü usulca okşarken, televizyonda beliren bir sahne bütün dikkatimi anında üzerine çekti. Hafızamın yaşlı ve tozlu sayfaları aralanmaya başlamadan hemen önce, sahneye dikkatlice baktım. Evet, gözlerim doğru görüyordu. İshak Paşa Sarayı’ydı bu. Ve işte tam oradaydı, o bazalt taş. Hafızam yıllar önceki o anı, bütün ağırlığıyla geri çağırıyordu.
***
1990 yılının Temmuz’u… Doğubayazıt’ın üzerini bir kilim gibi ağır, boğucu bir sıcak örtmüştü. Ağrı Dağı, erimiş dondurma gibi akan karlarıyla, uzaktan, bu sıcağa inat eder gibi duruyordu. İshakpaşa Sarayı ise bu cehennemî sıcağın ortasında yükselen, taştan, ihtişamlı bir hayaleti andırıyordu. Altın rengi kesme taşları öğle güneşinde âdeta yanıyor, insanın gözünü kamaştırıyordu. Ama içeri adımınızı attığınız anda o yakıcı sıcaklık yerini, asırların biriktirdiği nemli, keskin bir serinliğe bırakıyordu. Burası zamanın farklı aktığı, fısıltıların duvarlardan sızdığı bir yerdi.
Ben, Emine, bu kadim yapının yenileme ekibinin başındaydım. Mesleğimi sadece bir iş olarak değil, bir nevi tarihe saygı duruşu, geçmişle kurulan bir diyalog olarak görüyordum. Elimdeki neşterle çürümüş bir ahşabı temizlerken ya da bir kalemle bozulmuş bir süslemeyi belgelerken, sanki o taşların, o ahşapların ruhuyla konuşuyor, geçmişle bağ kuruyordum. Yanımdaysa bu diyaloğun dilbilgisi, semboller ve kayıp medeniyetler konusunda uzmanlaşmış Doç. Dr. Alp vardı. Alp, her detayın bir anlamı olduğuna inanırdı; bir çatlağın yönü, taştaki bir aşınmanın şekli bile onun için birer ipucuydu. Bense daha çok bütünün uyumuna, yapının ruhuna odaklanırdım. Bu farklılık, ikimizi mükemmel bir ekip yapıyordu.
O kader günü, sarayın en ücra köşelerinden birindeydik; havalandırması neredeyse hiç olmayan, duvarları nemden ıslak, tavanındaki ahşap işçiliği zamanın yükünü taşıyan küçük bir oda. Burası, bir zamanlar belki de bir hazine odası ya da mabedin gizli bölümüydü. Şimdiyse, bizim gibi, geçmişin tozunu almak isteyenlerin uğrak yeri olmuştu. Cemal, ekibimizin en genç, en heyecanlı teknisyeni, bir iskeleye tırmanmış, duvardaki bir yazıtın alçı kalıbını almaya çalışıyordu. Onun o coşkulu enerjisi, odanın kasvetli havasını bir nebze olsun dağıtıyordu. Murat, yetenekli bir restoratör olma yolunda hızla ilerleyen bir diğer genç, Cemal’e malzeme uzatıyor, bense bir köşede daha önce çıkardığımız rölöveleri kontrol ediyordum. Alp ise el feneriyle duvardaki başka bir sembolü inceliyor, derin düşüncelere dalıp gidiyordu. Sibel fotoğraflama yapıyor, güvenlik görevlisi Hamit de avlunun giriş kapısında sessizce bizleri izliyordu. Akşam karanlığı hafiften inmişti.
Tam o sırada koridorun içlerinden metalik bir ses yankılandı; sanki boş bir teneke taş zeminde yuvarlanmıştı. Ses, dar ve nemli odada beklenmedik derecede güçlü yankılanınca hepimiz irkildik. İskelede çalışan Cemal, refleksle başını çevirdi ve o anda dengesini kaybetti. Ayağı tahtaların birinin kenarına takıldı; iskele hafifçe sallandı.
“Dikkat et!” diye bağırdı Murat, bir adım öne atılarak onu tutmaya çalışırken. Ancak her şey saniyeler içinde oldu. Cemal geri doğru savruldu, iskele gıcırdayarak yana kaydı ve Cemal’in şaşkınlıkla yükselen çığlığı odada yankılandı. Ardından, taş gibi ağır bir sessizlik…
Aşağı koştuğumda Cemal yüzükoyun yatıyordu. Başını, yanında duran bazalt bloğun keskin kenarına çarpmıştı. Gözleri açıktı; cansız bakışları o ani gürültünün ne olduğunu anlamaya çalışmış gibiydi. Murat birkaç adım ötede, elinde hâlâ çekiçle donmuş gibi kalmıştı; yüzünde hem dehşet hem suçluluk okunuyordu. O an ne olduğuna dair herkesin aklında sadece belirsizlik vardı. Olanları anlamaya, zihnimdeki bulanıklığı dağıtmaya çalışıyordum. Bu bir kaza mıydı? Cemal düşerken mi başını vurmuştu? Yoksa Murat mı? Soru işaretleri havada asılı kalmıştı.
***
Olay yerine gelen polis ekipleri ve Komiser Ergün Bey ile birlikte odanın kasveti yerini, soğuk ve metodik bir soruşturma havasına bıraktı. Ergün Bey orta yaşlarını sürmesine rağmen, yüzündeki çizgilerde onlarca yıllık tecrübenin ağırlığı okunuyordu. Sakin, gözlemci, detaycı biri olduğu her hâlinden belliydi. Cemal’in cansız bedenini incelerken yüzünde bir gerginlik belirdi. Dikkatini Cemal’in sağ eline verdi. Yumruğu sımsıkı kapanmıştı. Ergün Bey nazikçe ama kararlılıkla parmaklarını açtı onun.
Nefesim kesildi.
Cemal’in avucunda kanla kaplanmış, pişmiş topraktan yapılma, avuç içi büyüklüğünde bir tablet vardı. Üzerinde bir daire içinde, son derece sembolize edilmiş, âdeta birbirinin içinden geçen üç hilal ve ortasında ışınları dalgalı, neredeyse büyüleyici bir güneş diski kabartması bulunuyordu. Sembol, ilkel ve aynı zamanda son derece karmaşık görünüyordu. İçimi tarifsiz bir ürperti kapladı.
Komiser Ergün, tableti Alp’e doğru uzattı. “Alp Bey, bir fikriniz var mı? Bu neyin nesi?” Komiserin sesindeki bilinmezlik, içimde kıpırdanan merak… Ama korku hepsinden üstün geliyordu. Hepimiz korkmuştuk. Tarifi güç duyguları anlatmak için bazen kelimeler kifayetsiz kalırdı; işte böyle bir anın içindeydik.
Tableti eline aldığı birkaç saniye içinde Alp’in yüzündeki renk tamamen solmuş gibiydi. Bir hayalet görse ancak bu kadar olurdu. Parmakları tabletin üzerinde titreyerek gezindi. “Bu… Bu imkânsız,” diye fısıldadı, sesi neredeyse boğuk bir hışırtıya dönüşmüştü. Nefesimizi tutmuş onun dudaklarından dökülecek kelimelere kilitlenmiştik. Sonunda, “Üç Gece Yıldızı…” dedi. “Urartu panteonundaki kayıp bir sembol. Tabletlerde, efsanelerde bahsedilir ama somut bir örneği hiç bulunamamıştı.” Komiser Ergün, olaya uzak kalmanın rahatsız edici ağırlığını omuzlarında taşıyor gibiydi. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Soru dolu gözlerini Alp’e dikmişti. Alp, merakımızı bir nebze de olsun gidermek adına, “Güneş battıktan sonraki üç karanlık saatte açılan kapının anahtarı olduğu söylenir. Gölgelerin efendisiyle bağlantılı… İshakpaşa’nın, Urartu döneminden kalma kutsal bir sunak üzerine inşa edildiği söylenir. Belki de sunak değil, bir türbe, hatta bir hapsedilme yeriydi,” dedi.
İçimde bir şeyler daha da derinden kıpırdamaya başladı. Hayır, korku değildi. Cemal, bana birkaç gün önce, sarayın altındaki terk edilmiş su sarnıcında “Garip, parlaktı ama ışık yansıtmıyordu,” dediği bir taş parçası gördüğünden söz etmişti. Daha da tuhafı, “Sadece taşları onarmıyoruz Emine Hanım,” demişti, gözlerinde o tanıdık, meraklı pırıltıyla. “Biz aslında bir uyanışa tanık oluyoruz. Buradaki her şey canlı. Duvarlar konuşuyor.” Onu dinlerken, genç heyecanına gülümsemiş, “Fazla hayal kuruyorsun Cemal,” deyip geçiştirmiştim. Keşke onu daha ciddiye alsaydım. Keşke onu daha dikkatli dinleseydim.
O gece, saray jeneratörünün boğuk uğultusu ve loş, titreşen ışıkları altında, bir kâbus gibi geçti. Polis, ekibin tüm üyelerini tek tek sorguluyor, odaları arıyordu. Herkes birbirinden şüpheleniyor, bakışlar kaçıyor, fısıltılar koridorlarda yankılanıyordu. Murat şoktan daha çıkamamış, bir sandalyeye çökmüş, tekrarlayıp duruyordu: “Ona bir şey olacağını bilseydim… Sadece ona yardım etmek istedim…” Fotoğrafçı Sibel, her zamankinden daha sakin hatta soğuk görünüyor, defterine bir şeyler karalıyor, arada bir objektifini silip duruyordu. Güvenlik görevlisi Hamit ise tuhaf bir tedirginlikle ortalıkta dolanıyor, sürekli “Kaza işte, belli değil mi?” diye mırıldanıp duruyordu. Ama gözlerindeki endişe, söyledikleriyle uyuşmuyordu.
Ben ve Alp odaya çekilmiş, olan biteni anlamaya çalışıyorduk. Alp, tabletin bir kopyasını çiziyor, kitaplarını karıştırıyordu. “Bu sembolün gücüne inanan bir kült olabilir Emine,” dedi, sesi ciddi. “Cemal, istemeden de olsa onların kutsal saydığı bir şeyi rahatsız etmiş olabilir.” Tüylerimin o an nasıl ürperdiğini hayal bile edemezsiniz. “Ya da,” diye ekledim, içimdeki şüphe büyüyerek. “Cemal’in bulduğu şey, bu tabletten çok daha değerliydi ve biri onu susturmak istedi.”
***
Ertesi sabah, Alp beni kahvaltı masasının kenarına çekti. Yüzü, az uykunun ve yoğun düşüncelerin verdiği yorgunlukla bitkin hâldeydi. “Emine, o tablet bir anahtar. Cemal’in son günlerde en çok vakit geçirdiği yer, saray camisi. Özellikle de minberin olduğu kısım. Orada bir şey olmalı.”
Komiser Ergün’den izin almadan, sessizce camiye girdik. Sabahın ilk ışıkları, camsız pencereden süzülerek içeriyi mistik bir aydınlıkla dolduruyordu. Minbere yaklaştık. Alp, el feneriyle ahşap oymaları incelemeye başladı. Ben ise Cemal’in bir şey saklamak isteyeceği en olası yeri, gözden ırak köşeleri arıyordum. Minberin alt kısmı, toz ve gölgelerle kaplıydı. Eğilip baktığımda, orada, neredeyse görünmeyen, üç hilalin bu sefer ters yönde, âdeta bir aynadaki yansıması gibi kazınmış hâlini gördüm. Kalbim göğsümde hızla atmaya başladı.
“Alp, burada!” diye fısıldadım.
Birlikte, o kısmı dikkatle inceledik. Ahşap oymaların arasında, bir tahtanın kenarında ufak bir düzensizlik vardı. Hafifçe bastırdığımda tahta oynadı. Kalbim ağzıma gelmişti. Nazikçe tahtayı çıkardığımızda, arkasında, Cemal’in küçük, siyah ciltli defteri duruyordu.
Defter, onun zihninin, merakının ve nihayetinde, sonunun bir haritasıydı. İlk sayfalarında, sıradan restorasyon notları vardı. Ama ilerledikçe, çizimler değişmeye, daha kişisel, daha esrarengiz bir hâl almaya başladı. Urartu yazıtlarından alıntılar, kendi yorumları, tuhaf geometrik şekiller… Ve en çarpıcı olanı, sarayın altındaki, resmi planlarda olmayan tünelleri ve odaları gösteren ayrıntılı krokilerdi. Bir sayfanın altına, titrek bir el yazısıyla, “I. Murat’ın emaneti… O, gerçeği biliyordu. O koruyor,” diye yazmıştı.
“I. Murat, İshak Paşa’nın oğlu,” diye fısıldadım, tarih derslerinde okuduğum o gizemli şahsiyet gözümün önüne gelirken. “Tarihçiler, onun babasından farklı olarak okült bilimlerle ilgilendiğini söyler.”
Bu arada Komiser Ergün, sorgulamalara devam ediyordu. Murat’ın ifadesi, önceki güne dair önemli bir ayrıntıyı artık daha berrak hâle getirmişti. Murat, Cemal’in bir gün önce alışılmadık biçimde tedirgin olduğunu, “Beni buldular,” diyerek sürekli arkasını kolladığını söylemişti. Bu gerginlik, ertesi gün iskelede çalışırken de devam etmişti.
Murat’ın anlattığına göre, o an dar pencereden hızlı bir gölge belirmiş ve ışığı kısa bir anlığına kesmişti. Cemal bir an irkilmiş, sanki beklediği şey sonunda kapının eşiğine dayanmış gibi panikle geri çekilmişti. Cemal’in “Sen ha!” dediğini duymuştu; tam o sırada ayağı iskele tahtasının çıkıntısına takılmış ve dengesini kaybederek aşağı düşmüştü. Taşa çarpan başının çıkardığı ses tüm odada yankılanmış, Cemal çarpmanın şiddetiyle anında bilincini yitirmişti. Murat, gölgeyi gördüğünü fakat karanlıkta yüzünü seçemediğini, ne var ki Cemal’in o korkuyla kendini geriye atmasının tesadüf olmadığından neredeyse emin olduğunu söylüyordu.
Ergün Bey’in ekibi daha sonra Sibel’in odasında, Cemal’in notlarına benzeyen çizimlerin fotoğraflarını buldu. Ayrıca Sibel’in telefonunda şifreli bir mesajlaşma uygulaması olduğu tespit edildi. Hamit ise gece nöbeti kayıtlarındaki açıklayamadığı boşlukları kabul etmek zorunda kaldı. Bu gelişmelerle birlikte her ikisi de artık çok daha ciddi şüphe altındaydı.
***
Alp ve ben, defterdeki krokiye dayanarak kimseye haber vermeden, sarayın arka tarafındaki, yarı yıkık durumdaki su sarnıcına inmeye karar verdik. Bu, mantıklı bir karar değildi, belki de delilikti. Ama Cemal’in sesi, o son sözleri, içimi kemiriyordu. Ona inanmadığım için kendimi affetmemin tek yolu, gerçeği bulmaktı.
Sarnıcın ağzı, yere oyulmuş, demir bir kapakla kapatılmıştı. Zorlanarak da olsa kapağı açtık. Aşağısı zifiri karanlık, ölüm gibi sessiz ve ağır, küflü bir havayla doluydu. Taş merdivenler kaygandı. Dikkatsiz bir adımda merdivenlerden aşağı yuvarlanmak işten bile değildi. Aşağı indiğimizde, el fenerlerimizin ışığı, devasa, tonozlu bir mekânı aydınlattı. Her yerde örümcek ağları, su birikintileri ve zamanın ağırlığı altında ezilmiş gibi duran sütunlar duruyordu.
Krokiyi takip ederek, sarnıcın doğu duvarına ilerledik. “Bak,” dedi Alp, neredeyse fısıltılı bir sesle. Onun işaret ettiği yere baktım. Duvarda, daha önce bulduğumuz tabletin devasa bir versiyonu duruyordu. Üç hilal ve güneş diski burada daha derin, daha vahşi görünüyordu. Taş, diğer duvarlara göre farklıydı; daha koyu, daha yoğun. Alp, heyecanla kabartmayı incelerken benim dikkatimi kabartmanın hemen altındaki zemin çekti. Diğer taşlara nazaran, bir taşın etrafındaki harç daha yeni, daha az doğal görünüyordu. Cemal ya da başka birileri, belli ki burayla uğraşmıştı. Birlikte, taşın kenarlarını bıçakla kazıdık. Parmak uçlarımız kanayana kadar uğraştıktan sonra, taşı yerinden oynatmayı başardık. Altında küçük, insan yapımı bir boşluk vardı. Ve o boşluğun içinde, deri bir kılıfa sarılı, sararmış, nazik bir parşömen duruyordu.
Ellerim titreyerek parşömeni çıkardım. Alp feneri tutarken ben dikkatle parşömeni açtım. Üzerinde Osmanlıca, süslü, eski bir yazıyla yazılmış metin vardı. Alp yavaş yavaş, zorlanarak metni çevirmeye başladı. İshak Paşa’nın oğlu I. Murat’ın ağzından yazılmıştı. Gecenin Çiçeği adını verdiği, Urartu rahiplerinden kalma, “göğün yüreğinden düşmüş” bir taştan bahsediyordu. Taşın, “zihni bulandırdığını, rüyaları gerçek, gerçeği rüya kıldığını, saf hâlinin ise deliliğe ve hatta ölüme sürüklediğini” yazmıştı. Onu saklamanın, insanlığın karanlık yüzünün hırsından korumanın bir görev olduğunu düşünmüştü. Metnin son cümleleri, hâlâ kulaklarımda yankılanır: “Hırs insanı ölüme, bilgelik ise hakikate götürür. Bekçi uyanık kalmalı; çünkü gölgeler derinlerde saklıdır.”
Tam o anda, sarnıcın diğer ucundan bir taş yuvarlanıverdi. İkimiz de yerimizden sıçradık. Fenerimi hızla sesin geldiği yöne çevirdim. Gölgelerin arasında, yüzünde tuhaf, keskin bir gülümsemeyle Sibel duruyordu. Elinde artık bir fotoğraf makinesi yoktu. Onun yerine kabzası oyma işlemeli, antik, ölümcül bir hançer vardı.
“Sonunda,” dedi. Sesi, sarnıcın nemli duvarları arasında yankılandı, soğuk ve duygusuz. “Ailemin yüzyıllardır peşinde olduğu şeyi buldunuz. Cemal çok meraklı, saf bir çocuktu. Onu uyardım. Defterini bana vermesini, bu işin peşini bırakmasını söyledim. Ama dinlemedi. O gece onu tehdit ettim. Hançeri gösterdim, korkup kaçmasını, pes etmesini umdum.” Hançeri parşömene doğru uzattı. “Şimdi, onu bana verin. Bu lanetli şey, daha fazla kan dökülmesine sebep olmasın.”
Alp, şaşkınlık ve öfkeyle, “Sen… Sen kimsin?” diye sordu.
“Ben bir Bekçi’nin torunuyum,” diye yanıtladı gururla. “Ama gerçek Bekçi’nin değil. Benim atalarım, bu gücün kilidini açmak, onu kontrol etmek isteyenlerdi. İshak Paşa ve oğlu I. Murat, bu gücü bizden çaldı, sakladı. Yüzyıllardır onu arıyoruz. Ve şimdi, anahtar sonunda elimize geçecek.” Tam o sırada, sarnıcın girişinden gürültüler, ayak sesleri geldi. Birkaç saniye içinde, Komiser Ergün ve ekibi, el fenerleriyle etrafı aydınlatarak içeri daldı. Arkalarında, yüzünde derin bir ıstırap ve pişmanlık ifadesiyle Hamit vardı.
Hamit, parmağıyla Sibel’i işaret ederek, “O! O yaptı!” diye bağırdı, sesi çatallaşmıştı. “Beni tehdit etti! Cemal’i öldürdüğünü itiraf etti. Eğer onu ele verirsem aileme, torunlarıma zarar vereceğini söyledi.”
Sibel’in yüzündeki güven yerini, bir vahşi hayvanın sıkıştırıldığındaki öfkeye bıraktı. Planı suya düşmüştü. Hançeri, beklenmedik bir hızla bana doğru fırlattı. Zaman yavaşlamış gibiydi. Bıçak, havada döne döne bana doğru gelirken, Alp’in itişiyle yere yuvarlandım. Hançer, omzumu sıyırarak arka taraftaki duvara çarpıp yere düştü. Sonrası bir karmaşaydı. Polisler Sibel’in üzerine atılırken o, “Siz anlamıyorsunuz aptallar!” diye çığlık atıyordu. “O taş bulunursa, sınırlar yıkılır! Gerçeklik değişir! Dünya yanacak!” Sibel etkisiz hâle getirilip kelepçelenirken Komiser Ergün, Hamit’e döndü. Yaşlı adamın omuzları çökmüş, gözleri dolmuştu. Yere bakıyor, başını kaldırmaya cesaret edemiyordu.
“Hamit,” dedi Komiser Ergün, sesi yumuşak ama gerçeği öğrenmeye de kararlıydı. “Gerçeği söyleme zamanı. Cemal’i tanıyor musun? Cemal’in bunlarla ilgisi ne?”
Hamit’in sesi, bir fısıltıdan farksızdı. “Cemal… Cemal benim oğlumdu Komiserim. Öz oğlum değil, evlatlıktı. Onu bebekken bulmuş, büyütmüştüm. Bu sarayın, bu toprakların Bekçisi bendim. Gerçek Bekçi. I. Murat’ın yeminini taşıyan son kişi. Cemal büyüdü, meraklandı. Sırları öğrendi. Ama o, bu gücü saklamak değil, paylaşmak ve bilim için kullanmak istiyordu. ‘Mirasçılar’ denilen ve Sibel’in de bağlı olduğu o şebeke, onun peşine düştü. Cemal’le konuşmaya çalıştım. Yalvardım, yakardım; bu işin peşini bırakmasını istedim. Ama o beni dinlemedi. Bu da onun hayatına mâl oldu.”
***
Olaylar resmiyet kazandı. Parşömen ve tablet devlet yetkililerine, üzerinde çalışılmak üzere teslim edildi. Sibel, “Mirasçılar” adlı uluslararası antik eser kaçakçılığı şebekesiyle bağlantıları nedeniyle tutuklandı. Hamit ise Cemal’i bu işlere bulaştırdığı için derin bir üzüntü içerisindeydi.
Restorasyon çalışmaları, soruşturma tamamen bitene kadar durduruldu. Murat’ın masumiyeti anlaşıldı ama yaşadığı travmanın izleri hafızasından uzun süre silinmeyecekti şüphesiz.
Bir sabah güneş doğmadan önce Alp’le birlikte sarayın avlusuna çıktık. Serin bir rüzgâr, Ağrı’dan iniyor, yüzümüzü okşuyordu. Ufukta, güneşin ilk ışıkları dağların silüetini altın bir çizgiyle çizmeye başlamıştı. Taşlar yavaş yavaş ısınıyor, günün sıcağını haber veriyordu.
“Gerçekten bir Gecenin Çiçeği var mıydı sence Alp?” diye sordum, sesim hâlâ olanların ağırlığıyla tedirgindi. “Yoksa hepsi, nesilden nesile aktarılan bir efsane miydi?”
Alp, derin bir nefes aldı. Gözleri, ufukta yükselen güneşe dikilmişti. “Bilemiyorum Emine. Belki de gerçek hazine, o taşın kendisi değil, onun etrafında örülen bu hikâyelerdi. Aşk, ihanet, sadakat, görev… İnsanlığın en eski, en evrensel temaları. Bu taşlar…” diyerek eliyle sarayın ihtişamlı cephesini işaret etti. “Biz onları restore etmeden çok önce de bu hikâyelere tanıklık ediyorlardı. Ve biz gittikten sonra da etmeye devam edecekler. Belki de bizim asıl görevimiz, bu hikâyelerin yeni bekçileri olmaktı.”
Sessizce onayladım. Ama içimde, derinlerde bir yerde, bir şeylerin henüz bitmediğine dair bir his vardı. Parşömendeki o son cümle: “Bekçi uyanık, gölgeler derinde.” Hamit Bekçi’ydi ve artık yoktu. Sibel’in tarikatı veya şebekesi hâlâ oradaydı. Ve Gecenin Çiçeği’nin gerçekten var olup olmadığı asla kanıtlanamadı.
İshakpaşa Sarayı, Ağrı Dağı’nın eteklerinde, her zamanki gibi vakur ve sessizce duruyordu. Güneş artık tamamen doğmuş, taşları altın rengiyle yıkıyordu. Ama ben, o altın renginin altında hâlâ kımıldayan, bir sonraki meraklı zihni, bir sonraki Bekçi’yi, bir sonraki trajediyi bekleyen derin gölgeler olduğunu biliyordum. Ve bu sefer, o gölgeleri izleyen, onlara hazırlıklı olan ben olacaktım. Çünkü artık ben de bu kadim taşların sırlarına dokunmuş, onun bekçilerinden biri olmuştum.


