YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

Arka Sokakların Dar Vizyonu: Raymond Chandler’ın “Gerçekçilik” Yanılsaması

Diğer Yazılar

Gencoy Sümer
Gencoy Sümerhttps://gencoysumer.com/
Gencoy Sümer İTÜ İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Master ve Doktora yaptı. www.polisiyedurumlar.com sitesini kurdu ve internette pekçok öykü ve makaleleri yayınlandı. İlerleyen yıllarda Dedektif'in kurucuları arasında yer aldı. İlk polisiye romanı Feneryolu Cinayetleri 2017 yılında, Göl Kıyısındaki Ev & Gizemli Öyküler ve Aile Sırrı & Bir Percule Hoirot macerası 2018 yılında yayınlandı. Gencoy Sümer'in polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Edebiyat tarihinde, kendi yaratıcılık sınırlarını gerçekçilik ilan ederek başkalarının dehasını küçümsemek, eşine sık rastlanmayan bir kibir türüdür. Raymond Chandler, 1944 tarihli o çok övülen Cinayetin Basit Sanatı makalesinde tam da bunu yapmış, polisiye edebiyatın kraliçesi Agatha Christie’yi steril bulmacalar yazmakla itham ederek aslında kendi edebi miyopluğunu ifşa etmiştir. Chandler’a göre arka sokakların pisliğini anlatmayan her eser yapaydır, eksiktir ve hatta ahlaken sorunludur. Oysa asıl yapaylık, dünyayı sadece bir batakhaneden ve sisli arka sokaklardan ibaret sanan Raymond Chandler’in o tek boyutlu karamsarlığındadır.

Chandler’ın gerçekçilik dediği şey, aslında bir pesimizm pornografisidir. Onun dünyasında ahlaki gri tonlar yoktur. Her polis satılıktır; her kadın tehlikelidir. Ve her politikacı rüşvet yer. Hayatın kendisi olmaktan uzak olan bu tablo, olsa olsa bir yazarın zihninde kristalleşmiş karanlık bir fantezi olabilir ancak. Chandler’ın temel yanılgısı, toplumsal yapıyı sadece batakhaneler, yozlaşmış polisler ve karanlık sokaklardan ibaret sanmasıdır. Onun evreninde herkes çürümüştür; bireylerin kurtuluşu yoktur, iyilik istisnadır, düzen ise bir masaldan ibarettir. Oysa gerçek hayat, Chandler’ın kurguladığı bu noir fanteziden çok daha farklı, geniş, karmaşık ve çelişkilerle doludur.

Gerçek dünyada, yıllarca tek bir cinayetin işlenmediği huzurlu kasabalar, işini dürüstçe yapan binlerce kamu görevlisi ve sakin bir hayat süren milyonlarca insan vardır. Chandler, bu aydınlık ve düzenli alanları bilinçli olarak kadrajın dışına iter; böylece gerçekliğin yalnızca karanlık bir parçasını alıp onu tek hakikat gibi sunar. Bu yaklaşım realizm değildir; bu, kişisel bir umutsuzluğu estetikleştirme çabasıdır.

Chandler’ın kurgularında katiller neredeyse baştan bellidir. Bir bar fedaisi, bir kumarbaz ya da yozlaşmış bir bürokrat suçlu çıktığında okuyucu şaşırmaz; çünkü bu figürlerin kaderi en baştan çizilmiştir. Onlar zaten suça meyilli tiplerdir. Oysa Agatha Christie’nin evreninde cinayet, tam da bu rahatlığın içine yerleştirilmiş bir bıçak gibi durur. Katil, asla tahmin edilemeyen sıradan bir kişidir. Toplumun güven duyduğu figürler, bir anda cinayetin faili olarak karşımıza çıkıverirler.

Kriminoloji tarihi de Chandler’ın iddia ettiği gibi suçun yalnızca arka sokaklara özgü olmadığını defalarca kanıtlamıştır. Kayıtlara geçen pek çok meşhur suç vakasında failler, batakhanelerden değil; iyi döşenmiş salonlardan, prestijli üniversitelerden ve örnek aile fotoğraflarının içinden çıkmıştır. Suç, sosyal statüyle ya da mekânsal karanlıkla sınırlı değildir; insan zihninin her köşesinde filizlenebilir.

Chandler’ın karanlık sokaklarından kaçabilirsiniz; oraya gitmezseniz hiçbir sorun kalmaz. Ama Christie’nin katilinden kaçamazsınız. Çünkü o katil, akşam yemeğinde sizinle aynı masaya oturan dostunuzdur, tansiyonunuzu ölçen hemşiredir, her sabah apartman girişinde selamlaştığınız yan komşunuzdur. Tehlike uzakta değil, yanı başınızdadır.

Chandler’ın dünyası bir polis-adliye bülteni kadar öngörülebilirken, Christie’nin dünyası bir psikolojik mayın tarlasına benzer. Christie’de okuyucuyu sarsan şey silahın kendisi değildir. Silahı tutan elin beklenmedik bir kişiye ait oluşudur. Asla tahmin edilemeyen sıradan insan, Chandler’ın sokak lambasının altında pusuda bekleyen klişe kabadayılarından çok daha rahatsız edici ve çok daha gerçektir.

Chandler, suçu büyük ölçüde kurumsal bir çürümeye indirgerken bireysel iradeyi hafife alır. Ona göre suç, sistemin kaçınılmaz bir yan ürünüdür. Christie’de ise suç, insan ruhunun içsel bir trajedisidir; vicdanla arzunun, adaletle intikamın çatışmasından doğar. Mesela; Şark Ekspresinde Cinayet’te, sistemin adaleti sağlayamadığı noktada on iki farklı hayatın tek bir intikam planında birleşmesi, Chandler’ın sığ rüşvetçi polis anlatılarından çok daha derin bir toplumsal yaraya temas eder. Christie, bu insanların psikolojik gerekçelerini öylesine titizlikle örer ki, okuyucu bir polisiye vakayı değil, bir vicdan mahkemesini izlediğini anlar.

***

Chandler, Christie’yi kâğıt üzerinde oyun oynamakla suçlamaya devam ededursun; asıl oyun, dünyayı yalnızca pavyonlar, barlar ve karanlık sokaklardan ibaret sanan o ucuz atmosfer fetişizmidir. Chandler polisiye edebiyatı dar bir alt kültüre, katı bir stil saplantısına hapsetmiş; Christie ise onu insan ruhunun laboratuvarına dönüştürerek suçun evrenselliğini, sınıfının, mekânının, üniformasının olmadığını kavramıştır.

Chandler, kendi karanlığında sıkışıp kalmış hırçın bir çocuk gibi söylenirken, Christie güneşli kumsalların, zarif salonların ve sakin kasabaların ortasına kötülüğün tohumunu eker ve bize asıl gerçeği fısıldar: Kötülük uzaklarda, sisli sokaklarda değildir. Kötülük, şu an size çay ikram eden o nazik ellerin içindedir.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar