Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz sevgili Hülya Balcı. Sizi ağırladığımız için mutluyuz.
Öncelikle sizi biraz tanımak isteriz. Ne tür eğitimler aldınız? Çalışma hayatınızda hangi yollardan geçerek bugünlere geldiniz? Ne zamandır Doğan Kitap’ın editörüsünüz? Polisiye dosyalara özel ilginiz nasıl başladı?
Dedektif Dergi’ye konuk ettiğiniz için ben teşekkür ederim.
Boğaziçi Tarih Bölümü’nde okudum. Aynı üniversitede tarih alanında yüksek lisans yaptım. Bitiremediğim doktora eğitimim sırasında ortaokul yıllarından beri var olan polisiye merakım arttı. Türkçe ve İngilizce, o dönemde bulabildiğim ne kadar polisiye varsa okudum. 2006 yılında ilk olarak tarih alanında kitaplarla editörlüğe başladım. Sonra yayınevi editörlüğüne geçtim. Doğan Kitap’a 2011’de başladım. Önce tarih ve dünya edebiyatı alanlarında çalıştım. Doğan Kitap’ta ciddi bir polisiye birikimi vardı. Ben de okuduğum yazarlardan kitaplar önerdim ve yavaş yavaş polisiye editörlüğü de yapmaya başladım. Hobim işe dönüştü bir anlamda.
Editörlük geçmişinizde Tess Gerritsen’den Jean-Christophe Grangé’a, Jo Nesbø’dan Camilla Lackberg’e, Elçin Poyrazlar’dan Tuna Kiremitçi’ye pek çok yazarla çalıştığınızı görüyorum. Editörlüğün en sevdiğiniz yanları nelerdir? Dünyaca tanınmış yazarlarla çalışmak üzerinizde ekstra bir baskı yaratıyor mu?
Editörlüğün en sevdiğim yanı, iyi yazarların kitapları üzerinde çalışma şansı bulmak. Polisiye yazarlarının zekâsına hayranım. Hiç kolay iş değil sağlam bir kurgu oluşturmak, paralel yapılar kurmak, tempoyu korumak, okurun bağlanacağı karakterler yaratmak… Bu yüzden saydığınız tüm bu isimlere (ve başkalarına da) saygım var ve kitaplarını yayına hazırlarken elimden gelen tüm özeni gösteriyorum. Ve evet biraz baskı da oluyor üzerimde, özellikle de yerli polisiyede. Orada daha çok işin içindeyim doğal olarak. Yerli polisiye çıtasının yükseltilmesini çok önemsiyorum.
Ve tabii en sevmediğiniz/zorlandığınız taraflarını da soracağım. Mesleğinizin hayatınızı ele geçirdiği durumlar oluyor mu? Mesela hataları görmezden gelerek keyifle bir kitap okuyabiliyor musunuz?
Editörlüğün en sevmediğim kısmı, kendi keyfim için istediğim kadar okuyamamam. İngilizce ve Türkçe edebiyat ve polisiye dosyaları aralıksız geliyor ve bunları iş dışı saatlerde okuyorum genelde. Mesai saatlerinde yayına hazırladığım kitaplar var, ciddi zaman ve emek isteyen. Bu tempo epey zorlayıcı diyebilirim. İkinci soruya gelince, gençken daha müsamahalı bir okurdum, artık üzerinde yeterince çalışılmamış (yayımlanmış) kitapları bitirmek gibi bir derdim kalmadı.
Önünüze yeni bir dosya geldiğinde ilk baktığınız şey ne olur? Kırmızı çizgileriniz var mıdır? “Şunu gördüğüm anda o dosyayı okumayı bırakırım,” dediğiniz herhangi bir şey?
Güzel bir kitap okumayı umarak başlıyorum her dosyaya. Edebiyat ve polisiyede durum farklı biraz. Polisiyede ilk 10-15 sayfada içine alması ve sizi orada tutması gerekir. Tempoyu korumak zorundadır yazar. Nereye, nasıl bağlayacak bu hikâyeyi diye düşünmeye başlamışsam iyiye işarettir. Ama malum, polisiyenin sonu belki başından da önemli. Polisiyeleri bitirmeden olumlu veya olumsuz karar verilemez. Sık yaşanmıyor ama kitabın türü ne olursa olsun, bazen yazarın Türkçesi o kadar sorunlu, ifade yeteneği o kadar sınırlı oluyor ki daha fazla okumaya gerek kalmıyor.
Senede ortalama kaç dosya okuyor, kaçının üzerinde çalışıyorsunuz?
Bu değişiyor ama her yıl yayına hazırladığım ortalama 24-25 kitap var. Yarısı polisiye. Değerlendirdiğim dosya sayısı da herhâlde yine bu civarda.
Yazar adaylarının en sık yaptıkları hatalar nelerdir? Yayınevlerine dosya başvurusu yaparken özellikle nelere dikkat etmelerini önerirsiniz?
Yazarın veya yazar adayının profesyonel geçmişi ve romanına dair bir giriş metni bence iyi oluyor. Aklıma hata denebilecek şu geliyor sadece: Yazar adayının basılmamış iki veya üç kitabı var ve bunların editör tarafından aynı anda değerlendirilmesini bekliyor. Bu yazarın kendi kitaplarını önceliklendiremediğini gösterir ve iki veya üç vasat kitabı olduğu sinyalini verir. İlla böyledir diyemeyiz ama yazar yazdıkça gelişmeli ve başvuruda en güçlü kitabını öne çıkarmayı bilmeli.
Polisiye türünde uzmanlaşmış editörlerle her yayınevinde karşılaşmıyoruz. Sizce bunun önemi nedir? Yayınevleri bünyesinde farklı türlere özel editörler bulunması neden önemlidir?
Polisiye türünde kitap basan yayınevlerinin polisiyeyi iyi bilen editörlere ihtiyacı olduğu kesin. Türü ‒alt türleriyle beraber‒ bilmek için elbette çok okumuş olmak lazım öncelikle. Yurtdışında neler yazılıyor, neler okunuyor onlardan da haberdar olmak gerekir. Editörün tüm okumaları, polisiye kurgunun matematiğini, tempoyu ayarlamayı, karakter geliştirmeyi, serilerin mantığını ve daha birçok şeyi kavraması anlamına gelir. Yerli polisiyeleri çalışırken bu kavrayış çok gerekli… Kitabı aldım, tashihleri düzelttim, birkaç mantık hatası yakaladım’ın ötesinde, kitabın türden beklentileri karşılamasına çalışmalı polisiye editörü.
Sağlıklı bir editör-yazar ilişkisi nasıl olmalı sizce? Son sözü yazar mı söyler, editör mü? Her yazar her editörle çalışabilir mi? Tarzlarının/kafalarının uyuşması önemli midir?
Yazar ile editör birbirlerinin aklına ve bilgisine güvenirse çok güzel bir mesleki ilişki ve hatta bazen dostluk doğuyor.
Bence son sözü yazar söyler, kitap yazara aittir. (Hatalar editöre yazılır, o ayrı) Her yazar her editörle çalışabilir mi sorusunun net bir cevabı yok. Dışarıdan çalışan bir editörse yazar özgürdür, rahat ettiği kişiyle çalışır. Yayınevlerinde ise yazarın veya editörün seçme şansı olmayabilir. Deneyimli editörler her yazarla çalışmayı bilirler çünkü hangi konuda ısrarcı olacaklarını, nerede duracaklarını bilirler. Tarzların uyuşması büyük şanstır elbette editör için. Derdinizi rahat anlatırsınız.
Yayıncılık dünyasında genel gidişatı nasıl görüyorsunuz? Yazar adaylarının doğru yayınevine/editöre ulaşması, sağlıklı bir değerlendirme süzgecinden geçmesi neden bu kadar güçleşti, yoksa eskiden de böyle miydi?
Genel gidişatı biraz sorunlu buluyorum. Ekonomik zorluk, geleceğe dair umutsuzluk, entelektüel birikimden çok tüketime meyil gibi birçok faktör varken, çok kitap basılıyor ama kitap satışları artmıyor. 85 milyonun yaşadığı bir ülkede hâlâ ilk baskılar çok düşük. Yayınevleri kitapların tüm maliyetlerini (kâğıt, baskı, editöryal hizmet, telif hakkı, pazarlama, dağıtım) üstlenip o kitaptan iyi ihtimalle 6 ay, bazen 1 yılda geri dönüş alabiliyorlar ya da alamıyorlar ve zarar ediyorlar. Nihayetinde frene basıyorlar. Satacağından, en azından zarar etmeyeceğinden emin oldukları kitapları basıyorlar. Bu daha az yeni yazara şans verilmesi anlamına geliyor; bu açıdan değerlendirme süreçlerinde değil bence sorun.
Yerli polisiyemizin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz? Yayınevleri ve okurlar nezdinde hak ettiğimiz değeri görüyor muyuz sizce? Daha fazla okura ulaşmak için neler yapmalıyız/yapmamalıyız?
Yerli polisiye gelişiyor elbette. Ancak nicelik ile nitelik el ele gitmiyor tam olarak. Çıkan her romanı elbette okuyamıyorum, olabildiğince takip ediyorum. Bana olay örgüleri, karakterler bazen yeterince işlenmemiş gibi geliyor; yan hikâyelerin, suçun etrafındaki psikolojinin, derinliğin geliştirilebileceğini düşünüyorum. Beğenmezlik gibi algılanmasın; gittikçe daha iyi kitaplar yazılıyor, yazılacak da.
Yerli polisiyeye karşı okurların önyargısı olduğunu kitap fuarlarında kendi standımızda görüyorum. Yerli polisiye yazarlarımızı hâlâ duymayan Grangé / Nesbø okurlarımız var, bana epey inanılmaz geliyor. Biz o kadar yoğun tanıtıyoruz ve çaba gösteriyoruz ki herkes biliyor zannediyoruz. Demek ki daha çok çalışmalıyız.
Yerli polisiye yazarları kendi içlerinde çok bölünmüş vaziyette. Yazarların birbirlerini okuduğu, desteklediği ortam herkesi besler. Daha fazla polisiye etkinliği yapmalıyız. Keşke bu işler için daha fazla kaynağa ulaşabilsek ama bunun ne kadar güç olduğunu biliyorum.
Sizin de yazmaya yönelik çalışmalarınız var mı?
Benim (ortak yazarlı) yayımlanmış üç çocuk kitabım var, Eğlenceli Tarih serisi. 2026’da seriden bir kitap daha basılacak. Ama yetişkin-kurgu alanında bir şey yazma hayalim yok. Emeklilikte editörlük üzerine bir kitap yazmayı çok isterim. Belki 1.000 filan satar!
Çok yoğun çalıştığınızı biliyorum. Farklı yayınevlerinden çıkan polisiye eserleri takip edebiliyor musunuz? Zaman zaman hiç editör filtresinden geçmemiş, imlası bile düzeltilmemiş eserlerle karşılaşıyoruz. Hatta kitabın künyesinde editörün ismine bile yer verilmediği durumlar oluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Elimden geldiğince çıkan kitapları takip ediyorum. Evet, dediğiniz örnekler var. Bu kitapların bu şekilde basılması okur kaybına sebep, benim gözümde. En kötüsü de bu sanki… Editörün adı elbette olmalı, bu kitabın sorumluluğunu almak anlamına geliyor en başta.
İş dışındaki özel zamanlarınızda okuduğunuz eserler, izlediğiniz yapımlar yine polisiye ağırlıklı mı, yoksa uzaklaşma ihtiyacı hissediyor musunuz? Başka nelerle ilgilenirsiniz?
Bence iyi polisiye dizilerin çoğunu izledim. “Şunu kaçırma,” dedikleri her şeyi seyrediyorum ama polisiye seyredeceğim diye vasat vasat dizilerle vaktimi de harcamıyorum. Tatillerde çoğunlukla dünya edebiyatı okuyorum. Türkiye’den kafamı çıkarma ihtiyacı hissediyorum. Polisiyeyi Doğan Kitap’a yerli-yabancı yazar ararken bol bol okuyorum. İş ve eğlence orada birleşiyor aslında, şanslıyım.
Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz Hülya Hanım. Başarılı çalışmalarınızın devamını dileriz…
Teşekkür ederim, ben de sizin…


