Polisiyenin, insanların en karanlık taraflarını anlatan, suçun doğasını didikleyen adaletin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren tuhaf bir tür olduğunu hep söyleriz. Söyleriz söylemesine de iş ödüllere geldiğinde aynı türün, garip bir şekilde uslu, sessiz ve kabul edilmiş bir alana dönüştüğünü fark etmeyiz. Fark etsek de pek sorgulamayız. Bir kitap ödül alır ve biz otomatik olarak “Demek ki en iyisi buymuş,” diye düşünürüz.
Gerçekten öyle mi peki? Bir kitap ödül almışsa bu onun gerçekten iyi olduğu anlamına mı gelir?
Türkiye’de verilen polisiye ödülleri söz konusu olduğunda, bu sorunun cevabı çoğu zaman düşündüğümüz kadar masum değil. Çünkü ödül dediğimiz şey, ideal olarak estetik ölçütlerin, yeniliğin ve edebi gücün bir sonucu olmalı. Oysa ülkemiz pratiğinde çoğu zaman ilişkilerin, eğilimlerin ve hatta kimi zaman ideolojik hizalanmaların bir çıktısı olabiliyor. Aynı isimlerin sürekli jüri koltuklarında oturduğu, aynı çevrelerin birbirini beslediği bir sistemde, en iyinin gerçekten “en iyi” olup olmadığını sorgulamamak saflık değilse nedir?
Türkiye’de polisiye olsun olmasın bir romanın ödül almış olması, çoğu zaman o kitabın güçlü bir metin olmasından çok, yazarının doğru zamanda doğru yerde bulunmuş olmasının sonucudur. Yayın dünyasının dar çevresi içinde dönen görünmez ağlar, eleştirinin yerini çoğu zaman nezaketin aldığı bir atmosfer yaratır. Kimse kimseyi kırmak, güçlü bir ismin karşısına dikilmek istemez. Böyle bir ortamda ödüller, risk alan, rahatsız eden, sınırları zorlayan metinlere değil; daha uyumlu, daha kabul edilebilir metinlere ve daha tanıdık isimlere gider.
Üstelik polisiye gibi zaten uzun süre ikinci sınıf edebiyat olarak görülmüş bir tür söz konusu olduğunda, ödül mekanizması çoğu zaman türü gerçekten ileriye taşıyan romanları değil, türü evcilleştiren, onu ana akıma daha zararsız biçimde sunan eserleri ödüllendirir. Yani suçun karanlığını gerçekten kurcalayandan çok, onu estetik bir mesafeye alarak sterilize eden metinler öne çıkar. Bu da polisiyenin doğasına neredeyse ters bir durumdur.
Dönüp dünyaya baktığımızda ise tablo, en azından belirli ölçülerde bizden farklı. Elbette uluslararası ödüller de tamamen kusursuz değil; onlar da politik, kültürel ve ekonomik etkilerden bağımsız sayılmazlar. Ancak aradaki temel fark, kurumsallaşma ve şeffaflık düzeyinde ortaya çıkıyor.
Bunu en başta jürilerin yapısında görmekteyiz. Edgar, CWA gibi ödüllerde jüriler tek tip insanlardan oluşmaz. Aynı masada bir yazar, bir eleştirmen, bir akademisyen ve bir kitapçı oturur. Biri metnin tekniğine bakar, biri tarihsel bağlamına, biri okur üzerindeki etkisine, diğeri ise kitabın gerçekten satıp satmayacağına. Bu insanlar çoğu zaman aynı fikirde olmazlar. Tartışırlar, itiraz ederler. Sonunda çıkan karar, bir kişinin zevki değil, bir sürecin sonucudur. Bu durum, tek bir estetik anlayışın baskın hale gelmesini zorlaştırır. Ayrıca bu ödüller, sadece belirli bir çevrenin değil, küresel bir okur ve eleştirmen kitlesinin dikkatine açık olduğu için, verdikleri kararlar daha yoğun bir denetime tabidir.
Bir romanın Edgar veya CWA gibi bir ödülü kazanması, onu otomatik olarak “kusursuz” yapmaz; ancak o kitabın farklı bağlamlarda, farklı okuma biçimleriyle sınandığını gösterir. Yani o metin, sadece dar bir çevrenin değil, daha geniş bir eleştirel alanın içinden geçmiştir. Bu da okur adına güven duygusunu artırır.
Bu ödüller sadece bir plaket vermez; listelerine girmeyi başaran romanların bile kaderini değiştirir. Onların görünür hale gelmelerini sağlar. Bu kitaplar yeniden basılır, başka dillere çevrilirler. Yani ödül, bir son değil, açıkça bir başlangıçtır.
Bunun sebebi de ödülün büyük olması değildir. Asıl mesele, o ödülün nasıl verildiğidir.
Tekrar bize dönersek…
Bizde de polisiye ödülleri var. Ama açık konuşmak gerekirse, bu ödüllerin büyük kısmı polisiye edebiyatın da, kazanan kitabın da kaderini değiştirmiyor. Bir kitap ödül alıyor, peki sonra ne oluyor? Okur gerçekten o kitaba yöneliyor mu? Satışlar artıyor mu? Yayınevi kitabı yeniden konumlandırıyor mu? Yazarın önü açılıyor mu?
Çoğu zaman hayır.
Ödül birkaç gün konuşuluyor, sosyal medyada dolaşıyor, sonra kayboluyor. Kitap yine aynı rafta kalıyor, yazar yine aynı çevrenin içinde dönmeye devam ediyor. Ödül, yazarı yukarı taşıyan bir araç olmaktan çok, kısa süreli bir görünürlük anına dönüşüyor.
İşin ironik tarafı şu: Polisiye edebiyatın özü şüphedir. Sorgulamaktır. Görünenin arkasına bakmaktır. Ama iş ödüllere gelince bu refleksi kaybediyoruz. Oysa tam da burada sormamız gerekir: Bu kitap neden seçildi? Kim seçti? Hangi ölçüye göre seçti? Çünkü ödül dediğimiz şey, mutlak bir doğru değildir. Bir tercihtir. Ve o tercihin değeri, onu oluşturan yapının gücüyle ölçülür.
Dışarıda bu yapı çalışıyor. Ödül, yazarı büyütüyor. Kitabı dolaşıma sokuyor. Okura ulaştırıyor. Bir adaylık bile çok şey ifade ediyor.
Bizde ise ödül veriliyor… ama etkisi yok.
Gerçek bir ödül, sadece “iyi”yi seçmez. Onu görünür kılar. Ve görünmeyen bir ödül… Aslında hiç verilmemiş demektir.


