Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

UMUT KAYGISIZLA SÖYLEŞİ

Diğer Yazılar

Ramazan Atlen
Ramazan Atlen
1984 yılında Uşak’ta doğdu. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Doktorluğun yanı sıra İngilizceden polisiye roman çevirileri yapıyor. Türkiye’nin Polisiye Dergisi Dedektif Dergi’nin 2021 yılında düzenlediği 2. Zehirli Kalem Öykü Yarışması’nda birincilik ödülü aldı. Öykü, deneme ve incelemeleri Dedektif Dergi’de ve çeşitli öykü seçkilerinde yayınlanmaya devam ediyor. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Merhaba Umut Bey. Dedektif Dergi sayfalarına hoş geldiniz. Sizi Zehirli Kalem Öykü Yarışması’ndan hatırlıyor ama daha yakından tanımak istiyoruz, bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Kimdir Umut Kaygısız?

Merhaba. Öncelikle nazik davetiniz için çok teşekkür ederim. Yazarlar için kendilerini ifade etme fırsatı bulmak paha biçilemez doğrusu. Ben Hacettepe Uluslararası İlişkiler bölümü mezunuyum ve özel sektörde üretim planlama uzmanlığı yapıyorum. Manisa’da yaşıyorum. Yazmayı seven ama aslında yazmaktan ziyade gözlem yapmaya bayılan biriyim, dersem daha doğru olur. Onun dışında spor, tiyatro, sinema, yabancı dil öğrenme teknikleri ve elbette edebiyat vazgeçilmezlerim.

Mahal Edebiyat ve Suçüstü Dergisi iş birliğiyle düzenlenen İlk Polisiye Roman Yarışması’na başvurmaya nasıl karar verdiniz, ödülü kazandığınızı duyunca neler hissettiniz?

İki dergiyi de takip ettiğim için yarışmadan hemen haberim oldu. Ama ben o sırada tamamen tiyatroyla haşır neşirdim. Ve işin güzel tarafı kısa zaman önce yeni bir oyun yazmıştım. İyi denk geldi anlayacağınız. Biraz tereddüt etsem de metni romana dönüştürmek için yeterli cesareti buldum kendimde. Yarışmaya yetişmese bile elimde içime sinen bir roman olacaktı sonuçta. Bu şekilde ikna ettim kendimi. Ödüle gelince… O gün yoldaydım. Bana haberi kıymetli polisiye yazarı Selin Bak verdi. Elbette çok mutlu oldum. Ama ondan daha fazla hissettiğim şey, arkamda eser bırakabilecek olmanın gururuydu.

Bahsi geçen yarışmada birincilik ödülü alan Küpelerini Tak Anne isimli romanınız yakın zamanda yayınlandı. Romanınızın konusundan, yazım süreci ve karşılaştığınız zorluklardan bahsedebilir misiniz?

Başlangıçta belirlediğim ana tema adaletti. Sonra hikâye derinleşti. Bir sürü katman ekledim ve attığım her düğüm bir yenisine zorladı beni. Tiyatro metni olarak yazdığım zamanlarda Devrim Pınar Gürbüzoğlu ile çalışıyorduk. Ve projemi okur okumaz bana şunu söylemişti: “Her şey harika. Tek eksiği atmosfer.” Sorduğunuz soruya cevap işte burada. Beni zorlayan ama aslında en kolay çözüme kavuşturduğum şey tam olarak buydu. Tabii bir de her karakterin kendine ait sesi olmasına özen gösterdim. Şöyle ki, romandan herhangi bir diyalog okusam size, sonra da bunu kim söylemiştir, diye sorsam… Şak diye bu Entel Nuri’nin lafı veya bunu olsa olsa Şükrü söylemiştir, Pelin’in tepkisi tam da böyle olur, diyebilir misiniz? Şayet bunu başarabildiysem zorlandığıma değmiş demektir.

Küpelerini Tak Anne toplumsal içeriği ağır basan, polisiye soruşturmadan ziyade karakterlere ve toplumun suç algısına odaklanmış bir metin. Hikâye kurmaca bir kasabada (Yamalı) geçiyor, karakter anlatılarınızın yoğunluğu nedeniyle Titri, Pelin, Salih, Beko, Entel Nuri, Şükrü üzerinde fazlaca çalıştığınız anlaşılıyor. Klasik bir soru sorayım; anlatılanların ne kadarı gerçek ne kadarı kurmaca?

Çok güzel bir soru. Tamamı kurmaca. Ama aslında hepsi gerçek. Şöyle ki, hikâyemin temelleri çok eskiye dayanıyor. Üniversitede okurken alt sınıftan Deniz isminde bir arkadaşım vardı. Görseniz… Hayat dolu, cıvıl cıvıl, yerinde duramayan bir kızdı. Sonra bir gün erkek arkadaşının evinde bunalıma girip balkondan atladığını, intihar ettiğini öğrendik. Hiç inanmadık doğruluğuna ama yapacak bir şeyimiz yoktu. Aradan yıllar geçti. Mezun oldum, çalışma hayatına atıldım. Bu kez de Manisa’da hiç tanımadığım ama benimle aynı muhitte oturan genç bir kadının balkondan atlayıp intihar ettiğini duydum. Sıradan gibi gözüküyordu ama fısıltı gazetesi işbaşındaydı. Meğer erkek arkadaşının sabıka defteri bir hayli kabarıkmış ve kızı zaman zaman alıkoyuyor, eve kilitliyormuş. Enteresan biçimde olay hemen kapandı. Yani sizin anlayacağınız hikâye beni çağırdı. Kurguydu evet ama gerçeğe hiç uzak değildi.

Göl metaforu üzerine biraz konuşalım. Yamalı’nın göl kenarında oluşu ve gölün oluşma efsanesi ilginç. Yaratım sürecini duymak isteriz.

Etrafımıza şöyle bir bakalım. Herkes önce ellerini, sonra bir şekilde vicdanını temizliyor. Kirden kurtulmak için ille de su bulunuyor yani. Göl olmalıydı. Çünkü deniz her yerde yok. Ama ufak bir su birikintisine bile rahatça göl denilebilir. Bizler bireysel olarak kendimizi temize çıkaracak bahaneleri nasıl kolay bulabiliyorsak, toplum da gerektiği zaman en kötü suçun bile üstünü rahatça örtebiliyor. Genel irade tam da böyle bir şey. Çıkarı neyi gerektirirse onu savunur. Güçlüyü destekler, haklı da olsa zayıfı düşman ilan eder. Hele ki işin sonunda her birey ayrı ayrı kötülüğüyle yüzleşecekse… İşte o zaman muhakkak bir göl bulunur.

Camdan, balkondan düşen(!) kadınlar sorunu ülkemizde çok güncel bir mevzu. Şiddetin kadının en yakınındakinden gelişi, kronikleşmesi, toplumda kanıksanması ve kurbanlar için adalet çarklarının adil işlememesi hepimizin içinde derin bir yara. Bu bağlamda romanınızın bu yaraya parmak basarak göz önünde olup görmezden gelinene bir daha dikkat çektiğini düşünüyoruz. Sizce toplum düzen ve huzurunu temelden sallayan bu şiddet belasından nasıl kurtulabiliriz?

Ah. Keşke formülü olsa. Ama sadece kadın özelinde durmayalım. Fiziksel, ruhsal, maddi vb. herhangi bir açıdan dezavantajlı olan herkes şiddet mağduru. Çocuklar… Zihinsel özürlü, engelli kardeşlerimiz… Ve hatta yaşı küçük erkek çocukları, belki kız çocuklarından daha da mağdur. Çünkü onlar başlarına taciz gibi bir şey gelirse, toplumun üzerlerine yüklediği erkeklik misyonu yüzünden durumu ailelerine bile anlatmıyorlar. Galiba farkında olmadan cevabı da verdim. Her şey çocuklukta başlıyor. Çocuklarımızın sağlıklı ve şiddetsiz bir ortamda büyümesini sağlayabilirsek, ancak öyle dur diyebiliriz kötülüklere.

Romanınız dışında öykülerinizle farklı yarışmalarda ödül aldınız. Bunun dışında dijital mecralarda edebiyat yazıları kaleme alıyorsunuz. Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı? Sizi yazmaya, bilhassa polisiyeye yönelten sebepler nelerdi?

Ben polisiyeye suçlular açısından bakıyorum. Travmalar, hezeyanlar, psikolojik rahatsızlıklar… İnebildiğim kadar derine inip suça sebep olan geçmişle mücadele ediyorum aslında. Ve işte tam bu noktada başlıyor yazarlık yolculuğum da. Çünkü yazmak için bence dolup taşmak ve illa ki bir yerden yaralı olmak gerek. Zaten bugün olduğumuz kişi, çocukluğumuzun bir ürünü değil mi? İnsan dönüp dolaşıp geçmişine gidiyor. İşte beni yazmaya iten de bu. Artık susmamalıyım dediğim an yazmaya başladım sanırım.

Hangi yazarları ya da kitapları okumayı tercih edersiniz? En sevdiğiniz yerli ve yabancı polisiyeler nelerdir?

Uzak ara sorduğunuz en zor soru bu. Çünkü çok fazla isim var. Ama ben soruya genel düzlemde bakacağım müsaadenizle. “Ah keşke ben de böyle yazabilsem” dediğim yazarları söyleyeceğim. Sait Faik Abasıyanık, Melih Cevdet Anday, Yusuf Atılgan ilk üçümdür. Yabancılarda Magda Szabó ve Nick Hornby. Polisiye özelinde Melih Günaydın, Gencoy Sümer ve Sevil Atasoy okurum. Yabancılarda Lars Kepler ve Jo Nesbo’ya bayılırım.

Türk polisiye edebiyatını takip ediyor musunuz? Yerli polisiyenin mevcut durumuyla ilgili görüşleriniz nelerdir?

Yerli polisiye eserlerde ciddi gelişme var bence. Eskiye nazaran çok fazla iyi kalem çıkıyor. Ama eksik bulduğum bazı noktalar da yok değil. Bizim polisiye öykülerimizin çoğunda yabancı romanlardan veya filmlerden esinlenme görüyorum. Bu topraklara ait değil çoğu öykü. Devşirme. Oysa ki toplumsal ve tarihsel bilinç göz ardı edilmemeli. Ayrıca karakter eksikliği de göze çarpan bir diğer husus. Sadece cinayet şüphelisi artsın diye eklenmiş onlarca isim, ne yazık ki tip kıvamına bile ulaşmadan öylece kalıyor. Bu çok ciddi bir sorun aslında. Okuyucu katili öğrendiğinde çok şaşırsın diye, yarım sayfalık yerde çaycı, odacı, manav, komşu vs. diye gelip geçen ve yalnızca bir isimden ibaret olan kişiler kullanılmamalı. Okurun empati kurma ihtimali olan, yaptıklarını ve yapmadıklarını tartışacağımız karakterler yaratılmalı. Son olarak üzerine çok çalıştığımı ifade ettiğim roman karakterlerinin kendine has seslerinin olması da çok önemli bence. Malumunuz, günlük hayatta herkes farklı konuşur. İlla ki kendimize has söyleyişlerimiz, sık kullandığımız kelimeler vardır. Hatta bir adım öteye taşıyayım. Devrik, yarım yamalak konuşuruz çokça. Ancak romanlarda yaşamsallıktan uzak, kusursuz cümleler, düz ve yapay diyaloglar gördüğüm zaman okuyucu olarak hayal kırıklığına uğruyorum. Biraz uzun oldu ama sanırım beklediğiniz cevabı verebildim.

Daha önce pek çok öykü yarışmasında dereceniz varken ilk kitabınızı roman türünde yayınladınız. Öykü yazmaya devam edecek misiniz yoksa bundan sonra sadece roman mı? Yakın gelecekteki planlarınızı öğrenebilir miyiz? Tezgâhta neler var?

Her şey var, yeter ki yayınevi olsun. Şaka bir yana tür ayırt etmeden üretiyorum ben. Ve kenarda öykü dosyam da var, roman da. Tiyatro oyunları yazmaya zaten devam ediyorum. Öykü kitabım için özgün bir hazırlığım var mesela. Sonra roman olarak da hem polisiye hem de çok farklı bir tür var beklemede. Ama belirttiğiniz gibi toplumsal çizgiden şaşmayacak, bir derdi olan, atmosferi ve karakterleri güçlü bir kitapla tekrar karşınıza çıkmayı hedefliyorum. Niyetim bu yönde olsa da gelişmeler elbette yayınevlerine bağlı. İyisi mi biz kısmet, diyelim.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz.

Her şey için tekrar teşekkürler. Görüşmek üzere.

En Son Yazılar