Burası beni çok sıktı. Belki sokakta biraz hayat vardır; hep olur. Perdeyi hafifçe aralayıp aşağıya, caddeye bir göz atıyorum. Soğuk bir kış gecesi… Kalın kıyafetlerine sokulmuş insanlar telaş içinde bir yerlere koşturuyor. Köşedeki binanın önünde bir kestane satıcısı başı önüne düşmüş, kımıltısız duruyor. Uyuya kalmış galiba.
Bir müşteri tezgâhın önünde durup bir şeyler söylüyor. Satıcıdan tepki yok. Müşteri yüzüne doğru elini sallıyor, sonra omzundan sarsıyor. N’oldu ki derken omzuma bir el dokunuyor, irkilip dönüyorum. Hoş bir kadın “Merhaba,” diyor bana.
Şaşırıyorum. Kekeleyerek “Merhaba… Merhaba… Dal… Dalmışım, kusura bakmayın,” diyorum.
“Sorun değil,” diyor. “Asıl ben özür dilerim, korkuttum sizi.”
“Yok, rica ederim,” diyorum. Söyleyecek başka bir şey bulamıyorum. Öylece kalıyorum.
“Ee?” der gibi bakıyorum. Ayıp oluyor.
“Affedersiniz, beni tanımadınız sanırım. Aynı şirkette çalışıyoruz. Adım Derya,” diyor elini uzatırken.
“Merhaba,” diyorum tokalaşırken. “Ben Cenk.”
Bal rengi gözler, kıvırcık kabarık saçlar, minik bir burun, ince dudaklar, oval bir yüzü var. Hoş biri. Demiş miydim? Bir Türk filminde az önce ayrılık sahnesini oynamış gibi… Buğulu gözleriyle çok güzel bakıyor.
Sonra ince dudaklardan şu sözler dökülüyor:
“Parti çok sıkıcı, değil mi? Ben de sıkıldım. Ne yapsam diye düşünüyordum. Benim gibi yalnız olduğunuzu görünce yanınıza geldim. Belki laflarız… Ama kötü başladık sanırım.”
“Yok, rica ederim. Aslına bakarsanız, parti eğlenceli bile olsa genelde kendi başıma takılırım. Etrafı, insanları seyretmek daha çok hoşuma gider. Gelmek zorundaydım. Patronu biliyorsunuz… Hepimizi mecbur tutuyor. Yoksa şimdi evimde, TV karşısında uzanmış, belki de sızıp kalmıştım.”
“Biraz çıkıp yürüyelim mi?” diyor. “Hava soğuk, biliyorum ama ben böyle havaları çok severim. Biraz sohbet ederiz, belki bir yerde oturup salep içeriz. Salep seversiniz, değil mi?” Nefret ederim aslında.
“Camdan dışarı bakarız, laflarız. Ne dersiniz?” diye ekliyor cevabımı beklemeden.
“Neden olmasın. Kimseye belli etmeden çıkalım hadi,” diyorum.
“Tamam, ama önce siz çıkın,” diyor. Dikkat çekmeyelim.
Başımı sallıyorum, çapkınca göz kırpmayı unutuyorum, hay aksi. Vestiyerden paltomu alıp binanın önüne iniyorum.
Gözlerim köşedeki kestaneciyi arıyor. Hah, orada! O gelene kadar bir kese kâğıdı kestane alayım. Kestaneyi herkes sever nasılsa.
Tezgâha yaklaşıyorum “ Nasılsınız, daha iyisiniz ya… Önemli bir şey değildi inşallah. Biraz önceki kadın fazla mı panikledi acaba? İyisiniz değil mi?” diyorum gülerek.
Gözlerime boş boş bakıyor. Kafasını sallıyor.
“İyiyim,” kafasını sallayarak. “43 lira.”
Utandı galiba, konuşmak istemiyor diye düşünüyorum, parayı uzatıyor, lafı uzatmıyorum. Saymadan atıyor cebine.
“Neyse, hayırlı işler. Teşekkür ederim,” deyip tırıs tırıs uzaklaşıyorum. Ne saygısız adam!
Elimde bir paket kestane apartmanın girişinde beklemeye başlıyorum. Geç kaldı, biri lafa mı tuttu yoksa? Birkaç dakika daha bekliyorum… Yok, gelmiyor.
Geri dönüyorum; biraz kızgın, biraz mahcup biraz tıknefes. Partinin olduğu odadan bir uğultu geliyor. Bir sürü insan birinin başında toplanmış. Her kafadan bir ses çıkıyor.
“Kolonya var mı, kolonya?”
“Soğan var mı? Soğan koklatalım!”
“Yüzüne su mu serpsek? Ay…”
“Doktor var mı aramızda?” diye bağırıyor cırtlak bir ses.
Aralarına giriyorum. Derya bu, yere uzanmış.
“Allah Allah… Nasıl yani?”
Ben şaşkın şaşkın bakarken yavaşça kendine geliyor. Boş gözlerle etrafına bakınıyor. Kaldırıp bir koltuğa oturtuyoruz. Önünde çöküyorum. Önce tanımıyor beni, sonra küçük, utangaç bir tebessüm konduruyor yanağına.
“İyi misin?” diyorum.
“Biraz daha iyiyim,” diyor.
Etrafımızdaki kalabalık dağılıyor. Yalnız kaldığımızda bana bakıyor. Gözlerime… Bekliyor. Ben de bekliyorum. Bekleşiyoruz.
“Epilepsim var, uzun zamandır yoklamamıştı. Biraz yoruldum… Gergin bir dönemdi. Ondan olsa gerek.”
Ne yaşadığını tahmin etmem imkânsız. “Geçmiş olsun,” diyebiliyorum sadece.
Şimdi ne demeliyim. Salep? Yok, olmaz ya. Evine bırakayım desem. Amaannn diyeyim işte ne var.
“Evine bırakayım mı?”
“Çok iyi olur. Eşlik edersen sevinirim,” diye yanıtlıyor teklifimi.
Vay kolay mı oldu ne? Koluma giriyor. Bak sen! Elini göğsüme koyuyor. Yok artık! Kalbim hızlanıyor, etraf sessizleşiyor. N’oluyo bana ya! Hafif bir bulantı hissediyorum. Hayır, şimdi olmaz. Yine başlıyor galiba.
“İyi misin?” gibi bir şeyler diyor. Gözleri mi büyüyor? Dudakları da… Sonra göğüsleri… Bir şeyler daha söylüyor gibi, ama sadece uğultu duyuyorum; sanki biri boğulurken konuşmaya çalışıyor. Üzerime doğru geliyor. Kapıya geriliyorum, ayağım eşiğe takılıyor. Arka üstü düşmek üzereyken yakasına yapışıp tüm gücümle savuruyorum onu. Kafamın arkasında bir acı hissediyorum dünya sarsılıyor, düşüyorum. Sonrası karanlık, boşluk.
Ne kadar böyle kaldım bilmiyorum. Sonra etraf hafif hafif aydınlanıyor. Sanki puslu, buzlu bir ekran yavaş yavaş çözülüyor, görüntü netleşiyor. Tepemde dikilen hemşire üniformalı birini görüyorum. Derya! Elindekileri bana uzatıyor. Yatakta toparlanıp geri çekiliyorum. Gözlerimi kapatıp bekliyorum. Korkarak hafifçe aralıyorum sonra.
Yaşlıca bir hemşire var karşımda bu sefer. Sırıtıyor altın dişli ağzıyla. İlacı uzatıyor, almakta tereddüt ediyorum.
“İçmelisin Hayri, saatini geçirmemeliyiz,” diyor.
“Hayri kim lan?”
“Hemşire Hanım!” diye sesleniyor biri. “Hastanın ilaçlarını düzenledim. Gerekenleri yazdım. Halledince beni arayın, odamda olacağım.”
“Tabii, Doktor Hanım, diyor altın dişli.
Doktor Hanım çıkıyor. Kapıda iki kişi var. Onunla konuşmak istedikleri belli oluyor.
“Doktor Hanım, kaybedecek vaktimiz kısıtlı, bir sürü işimiz var. Ne zaman konuşabileceğiz?”
“Sizi anlıyorum,” diyor doktor, “Ama ne durumda olduğunu görmek için biraz beklememiz gerekti. Birazdan girip konuşabilirsiniz.”
Sonra hayretle ekliyor “Kadını merdiven boşluğundan attı, öyle mi?”
Birkaç adım geri çekilip uzaklaşıyorlar, duyamıyorum artık. Ne konuşuyorsunuz? Kim kimi attı? Gerçekten hastanede miyim? Yuvarlanınca bayılmış olmalıyım. Biri kafama mı vurdu benim. Başım ağrıyor ki. Peki, o gözler, dudaklar, o dev memeler neyin nesiydi… Ne oldu bana?
Uzun zamandır böyle olmuyordum. Tabii ya, dün akşam yediğim sütlaç! Evet evet… Tuhaf kokuyordu zaten. Ya Rukiye teyze bir şey mi koydun içine? Deli karı. Anacığımın emanetidir bana. Yoksa ben mi ona emanettim?
Annem… İçine zehir koyduğu sütlaçla öldürmüştü babamı. Yani babam olacak o pislik herifi!
Öyle miydi hakikaten? Abim öyle anlatmıştı. Yok yok, Rukiye teyze anlatmıştı. Sütlaç… Polisler eve girdiklerinde biz iki kardeş zırıl zırıl ağlıyormuşuz annemin babamın cesedinin başında. Kapı açılmayınca komşular aramış polisi. Kendine niye kıydın ki anne? Hapse girsen çoktan çıkmıştın şimdi.
Polisler doktorla konuşmayı bitirdi. Birazdan yanıma gelecekler. Kaçıp kurtulmalıyım. Pencereye koşsam açıp atlasam mı? Tamam, öyle yapayım.
Açıyorum pencereyi. Tabii ki demirli. Ne bekliyordum ki? Geri dönüp tuvalete giriyorum. Asma tavanı elimle yokluyorum. Açılıyor. Kendimi yukarı çekip kapağı kapatıyorum.
Karanlıktan, kapalı yerlerden korkar mıydım göreceğiz bakalım.
Sürünerek ilerliyorum. Yan odanın üstüne gelmiş olmalıyım. Kapağı kaldırıp odaya atlıyorum. Ha-ha! Kurtuldum!
Derken…
Çığlık atan bir hemşire her şeyi berbat ediyor. Odadan çıkıyorum. Polisler beni fark ediyor.
“Dur birader! Dur!”
Durmam tabii! Koşuyorum. Merdivenden aşağı deli gibi iniyorum. Deli gibi mi, haha! Herkes bana bakıyor. Döner kapıya yöneliyorum. Dönüyorum, çıkıyorum…
Çıkışta iki polisle öpüşme mesafesine geliyorum. Kiss the Police. Hay bin polis!
Şansa bak! Ne şansı oğlum, hıyar gibi atladım polisin kucağına. Galiba bu sefer yırtamayacağım.
Teslim oluyorum. Sakince arabaya biniyorum.
Hadi bakalım hayırlısı…
Behzat Ç’nin boyunu 20 santim kısaltın, 30 kilo ekleyin, saçlarını tepesinden açın, gözlüğü aynı kalsın, bıyığı da. Yanağına kocaman kıllı bir ben kondurun. Neye benzedi? Hah! İşte öyle bir tip karşımda duruyor. Bitirim Komiser Cevat Baş. İsmi uyduruyorum, bakmayın siz bana.
“Ne bu lan! Bir saattir sütlaç da sütlaç, başka laf ettiğin yok. Ne yaptın oğlum kadına, niye yaptın? Manyak!”
“Sen kime manyak diyorsun lan!” diyorum hışımla ayağa fırlıyorum. Kalkmamla yüzüstü yere yapışmam bir oluyor, zira sandalyeye bağlıymışım, hehe!
Komiser yanındaki sıska herife sesleniyor “Kaldır lan şu geri zekâlıyı, diyor. Ne diyor bu sürekli sütlaç sütlaç? Araştırdınız mı, bir şey çıktı mı?”
“Komiserim, bu manyak on beş sene önce annesini, babasını, ağabeyini sütlaca koyduğu
zehirle öldürmüş. İki ay önce de afla içeriden çıkmış. Bugün de bu boku yemiş.”
“Ben mi yemişim? Yok ya hiçbir halt etmedim ben. Dün partide Derya Hanım’la takılıyorduk. Yeni tanışmıştık. Ne güzel gezecektik, oturacaktık, salep içecektik. Sonra birden hastanede buldum kendimi. Bok mok yemedim ben.”
Komiser öfkeyle bakıyor gözüme. Niye öfkeli ki bu adam? Terapi görmeli.
“Ulan geri zekâlı ne partisi, ne Derya’sı, ne salebi? Dün akşam sütlaç söylemişsin eve.
Sütlacı getiren zavallı kızcağızı da artık ne düşündüysen merdiven boşluğundan aşağı atmışsın hayvan oğlu hayvan!
“Sütlaç mı? Sütlaç?”
Düşünüyorum… Tam o anda biri omzuma vuruyor. Nasıl yani? Odada başka kimse yoktu ki. Korkudan altıma edicem. Yavaşça, terli terli, soluk soluğa dönüyorum. Hoş bir kadın bana bakıyor.
“Merhaba!” diyor. Yok artık! Pencereye yürüyor, perdeyi aralıyorum. Kestaneci yaşıyor. Ulan kestaneci!


