YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

KIYIDAKİ DÜŞMAN

Diğer Yazılar

Gamze Yayık
Gamze Yayık
Gamze Yayık. 1972 yılında doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle Türkiye’nin farklı şehir ve okullarında süren eğitimi, Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden 1994 yılında mezuniyetiyle son buldu. İşsiz bir mühendis olarak başladığı yetişkinliğini Ying Yang mahlasıyla DivxPlanet sitesinde polisiye dizi ve filmlere gönüllü altyazı çevirmenliği, altyazı editörlüğü yaparak geçirdi. En büyük tutkusu olan kitaplardan ve okuyup öğrenmekten asla vazgeçmedi. İzmir’de yaşıyor. Halen Handan Gökçek’in “Yaratıcı Yazarlık” Atölyesi’nde polisiye okuma tutkusunu yazma uğraşına çevirmeye çabalayan bir öğrenci.

Güneş eğilmiş, gölgeler denize doğru uzuyordu. Isınmaya başlayan biradan koca bir yudum aldım, maviliğe uzanan iskeleye, daha ötelerde ağır ağır dönen rüzgârgüllerine baktım. Uykum vardı, serinlersem açılacağımı biliyor ama harareti yükselmiş bedenimi soğuk suya sokmaya ikna edemiyordum. Sahilin araç girişini engellemek için iki beton blokla kapatılmış kısmında bir hareketlenme oldu. Kocam uzandığı yerden başını kaldırıp baktı. “Geliyor İskele Anası,” dedi gülerek. Ben de gülümsedim çünkü yanık tenli kadına bu ismi ben takmıştım.

İnsanlar şezlonglarından, açılır kapanır sandalyelerinden doğrulup kadını selamladılar. Neredeyse her tatilci grubun önünde birkaç dakika durup sohbet ediyor, ara sıra sahilin merdivenle ayrılmış bölümünden seslenenlere eliyle selam veriyordu.

Güneş gözlüklerimin ardına gizlenerek hem onu hem de sahil müdavimlerini izlemeye daldım. Bugün üzerinde kahverengi bir bikini vardı. Sarıya boyanmış ve güneşten iyice rengi açılmış saçlarını dağınık bir topuzla başının üzerine tokalamıştı. Halhalı, bilekliği ve elbette deniz kabuklu kolyesiyle kombinini tamamlamış, parmak arası terliklerini ve hasır çantasını mağrur ve kendinden emin bir tavırla taşıyordu. Gören buranın sahibi o sanırdı. İşin aslı sahilin sahibi gerçekten de oydu.

Taşlı kıyı şeridinin, iskelenin ve emekli vali sekreteri Şennur Hanım’ın hikâyesini bizzat kendisinden dinlemeye üç yaz önce başlamıştık. Sahili keşfe çıktığımız bir gün bu korunaklı alanı görmüş, kumsal boyunca sere serpe güneşlenen ailelerle konuşunca buranın çevredeki yazlık sitelerin sakinlerince kurulmuş bir nevi kulüp olduğuna kanaat getirmiştik. Peki, kimdi bu nezih kulübün başkanı? Bize Şennur Hanım’ın telefon numarasını verdiler. Sigaradan kalınlaşsa da taşıdığı cilveyi saklayamayan sesiyle bizi seve seve kulübün üyesi olarak kabul etti. Elbette iskelenin ve sahilin bakımı için küçük bir meblağı gözden çıkardık. Küçük derken şaka etmiyorum; Çeşme’de, Kuşadası’nda tek bir şemsiye için ödenen parayla bir yaz boyunca bu sahilde, ağaç altında keyif çatabilecek, iskeleyi kullanabilecektik. Çantalarımızı, özel eşyalarımızı çevremizdeki ailelere emanet edip rahatça denize girecek, uzandığımız havlularımızın üzerinde acaba kim bizi dikizliyor endişesi olmadan güneşlenebilecektik. Öyle de oldu.

Bir müddet eski bir dubanın üzerinde kara kara düşünen martıyı izleyerek o günlere dalmıştım. Az önceki uykulu hâlimden cıvıltılı, neşe dolu bir “Merhaba!” ile sıyrıldım. Derhâl ayağa fırladım. Hazır ola geçişim sadece bu iş bilir kadının sahilin yöneticisi olmasından kaynaklanmıyordu. Üç senelik derin gözlemlerim onun istediğini almakta kararlı, hazırcevap, özgüveni yüksek kişiliğine hayranlık duymama neden olmuştu. Benim kendime yakıştıramadığım bikiniler o giyince özgürlüğün ve kimin ne dediğini umursamamanın sembolü hâline geliyordu. Aheste adımlarla iskelede yürüdüğünde hatta denize girdiğinde bile insanlar ışığa vurgun pervaneler gibi çevresinde dönüp duruyorlardı. Kendine has tavırlarını bir başkasında görsem yadırgardım belki, ama yaptıkları ve söyledikleri bende tarif edemediğim bir hayranlık uyandırıyordu.

Nasıl mıydık? İyiydik, sayesinde güneşin ve denizin tadını çıkarıyorduk. Evet, aidatımızı ödemiştik, teşekkür ediyordu. Şu ağacın altındakiler iki sezondur beş kuruş vermemişlerdi ve pişkin pişkin gelmeye devam ediyorlardı. Cıkcıkladık. Olacak iş miydi canım! İskelenin bakımı şu kadar, yıllık vergisi bu kadar tutmuştu, sahili –sağ olsunlar– belediyedeki bağlantıları sayesinde ücretsiz temizletmiş ve işçilere yemek ısmarlamıştı. O kadar da olsundu elbet. Daha başka işler de yapılacaktı ama sürprizdi. Konuşacak çok şey vardı ancak bak, Mustafa Bey el ediyordu karşıdan. Bir denize girsin, dinlensindi, yine konuşurduk.

Sandalyeme geri oturunca ünlü görmüş hayran gibi sırıttığımı fark ettim. Kızım kitabına gömülmüş yaşananları unutmaya çalışıyor, eşim uyuyor numarasına devam ediyordu.

“Denize gireceğim, yandım sıcaktan,” deyip elbisemi çıkardım.

Eşim de ayaklandı. “Ben de geleyim… Bu kadın ya muhtar olur ya da belediye başkanı, söylediydi dersin.”

Dönüp bir yandan konuşan bir yandan beline doladığı bolerosunun kuşağıyla uğraşan kadına baktım. “Olsun ne var!”

***

Deniz, kıyıya inat buz gibiydi. Sıcağın ve biranın bulandırdığı zihnim, bir müddet karşı kıyıdaki dev yük gemisiyle, martı uçup gidince bir başına kalan eski ahşap dubayla ve yazlık evimizin bitmeyen tadilat işlerinden bahseden eşimin konuşmalarıyla meşgul oldu. Sonunda üşüdük, havlularımıza sarınma vaktinin geldiğine karar verip çıktık. Islak ayaklarımızı iskelenin sıcak tahtalarında ısıtarak yürüdük. Sandalyelerimizi güneşe alıp tam oturmuştuk ki birkaç metre ötemizde bir adam “Cüzdanım çalındı!” diye bağırdı.

Ortalık birden pazar yerine döndü. Adam çantasının ceplerini tekrar tekrar yoklarken panikten yüzü kızaran eşi havluları silkeleyerek cüzdanın bir yerlerden çıkmasını umuyordu. Tanıdık tanımadık bütün sahil müdavimleri olay yerini bir polis şeridi gibi sardı. Tabii, ben de onlar arasında yerimi almıştım. Deneyimli bir polisiye okuru olarak hatmettiğim onca romanın ve soluksuz izlediğim dizi ve filmlerin bana kazandırdığı engin tecrübemi kullanmanın zamanı sonunda gelmişti. Tam öne çıkıp adama olay yerinden ayrılıp ayrılmadığını soracaktım ki Şennur Hanım gür ve sert bir sesle tebaasına seslendi. “Arkadaşlar sakin olun. Önce durumu bir anlayalım. Bugüne kadar hiç böyle bir şey başımıza gelmedi. Eminim bir yanlış anlama oldu.”

Sonra adama dönüp “Eyüp Bey kardeşim, eşyalarınızı sakince bir daha elden geçirin,” dedi. Adam eşiyle kıyıya getirdikleri her şeyi ters yüz etti ama cüzdan ortada yoktu.

Kalabalığın uğultusunu bir el hareketiyle susturan İskele Anası hepimizi şöyle bir inceledi. Elleri belinde ve kaşları çatıktı. Bu hâliyle içimizden birine “Suçlu sensin,” dese bırakın itiraz etmeyi, “Allah da benim belamı versin,” diyerek jandarmaya teslim olmaya hazırdık.

Şennur Hanım hepimizden gidip yerlerimize oturmamızı ve sakince beklememizi rica etti. Kolluk kuvvetlerine haber verme fikrini şiddetle reddetmişti. Burada hepimiz birbirimizi az çok tanıyorduk ve yaşadığımız beldede topluluğumuzun bir itibarı vardı. Kol kırılmalı, yen içinde kalmalıydı. Bu utanç verici olayı kendi içimizde en kısa sürede halledebileceğimize itimadı sonsuzdu.

Kalabalık sessizce dağıldı. Biz de oturup Şennur Hanım’ın bizimle konuşmak için gelmesini bekledik. Bu sırada iki genç adam sandalyelerini kumsalın dar girişine yakın bir yere yerleştirdi ki hain hırsız şaşkınlığımızdan yararlanıp tüymesin.

Kocam yarım bıraktığı uykusuna geri dönmüş, olan biteni konuşmak için geriye kurban olarak kızım kalmıştı. Çevrede konuşulanlardan anladığımız kadarıyla Eyüp Bey ve eşi sabah saatlerinde delikanlı çağındaki iki oğullarıyla kıyıya gelmişlerdi. Deniz ve kahvaltı faslından sonra çocuklar sıkılıp eve dönmüşlerdi. Eyüp Bey çocuklarına alışveriş için bir miktar para verdiğine ve cüzdanını plaj çantasının ön gözüne, araba anahtarının yanına koyduğuna yüzde yüz emindi. Eşi çantayı, gölgesinde oturdukları şemsiyenin kancasına takmış ve oradan sadece iskelenin altında yüzen balıklara bakmak için beş, bilemedin on dakika uzaklaşmışlardı.

Biz sahile geç bir saatte gelmiştik. Üstelik olay esnasında denizde olduğumuzdan Şennur Hanım’ın çapraz sorgusunu kısa sürede atlattık. Herkes çantalarını açıp içlerine bakılmasına, ceplerinin boşaltılmasına izin verdi. Tüm aramalar sona erdiğinde akşam güneşi tepenin ardına eğilmiş, denizde birkaç çocuktan başka kimse kalmamıştı.

Şennur Hanım hepimizi büyük çınarın altında topladı. Sıcağın ve yaşadığımız stresin etkisiyle keyifsizdik.

“Arkadaşlar, sizi burada daha fazla tutmanın âlemi yok. Evet, cüzdanı bulamadık ancak hepinizle tek tek konuşunca ve şüphelendiğim birkaç kişinin davranışlarını dikkatlice gözlemleyince suçluyu bulduğuma inanıyorum,” dedi Şennur Hanım kendinden emin bir rahatlıkla.

Hepimiz heyecanla etrafımıza bakıp birini işaret etmesini bekledik. Ancak o sözlerine biraz da sitemkâr bir tonla devam etti.

“O kişiyi burada rencide etmeyeceğim. Size bir sürprizden bahsetmiştim anımsarsanız. Topladığımız aidatları akıllıca harcayıp para biriktirdik. Mustafa Bey’le birlikte birkaç güvenlik şirketinden fiyat alıp uygun bulduğumuza da işi verdik. İki günden beri alanımız kamera sistemiyle görüntüleniyor. Henüz deneme aşamasında olduğundan size söylemek istememiştim. Fakat bugün yaşadığımız olay durumu değiştirdi.”

Pek çoğumuz kameraları görme ümidiyle sağa sola bakınırken kalabalıktan bir kadın, “Kayıtlara bakalım Şennur, neden boş yere üst baş aradık bunca zaman?” diye sordu.

“Bakacağız elbette,” dedi Şennur Hanım. Saçlarının bir kısmı topuzundan kurtulmuş, yorgun yüzünün etrafına dağılmıştı. “Ben cüzdanı alan kişiye yaptığından pişman olması için bir şans verilmesi taraftarıyım. Şeytan hepimize ara sıra yanlış işler yapmamızı fısıldar. Şimdi evlerinize dağılın. Yarın gün doğmadan önce kimse sahile gelmesin. Eyüp Bey, siz sabah erken gelin, cüzdanınız burada tam kaybettiğiniz yerde olacak.”

Birkaç kişi bu fikre muhalif olsa da iktidar sahibine itaat etmeye alışkın bünyemiz bir an evvel evlerimize dönüp duşun altına girmek taraftarıydı.

Akşam yemeği boyunca muhabbetimiz kayıp cüzdan olayı ve İskele Anası’nın soruşturması üzerineydi. Ben Şennur Hanım’ın bize açıklamadığı bir şeyler bildiğine inanıyordum. Eşim, Eyüp Bey’in çoktan jandarmaya gittiğini düşünüyordu. Ertesi gün erkenden sahile inmeyi planlayarak yataklarımıza girdik. Olanları düşünmekten uzun süre uyuyamadım.

***

Geç uykuya dalmanın bedeli, sabahın ilk ışıklarını ve günü selamlayan kuşların cıvıltılarını kaçırmak oldu. İnşaat yasağını delerek açgözlü bir akbaba gibi toprağın göğsünü didikleyen iş makinelerini zabıtaya şikâyet etmek yaz başından beri sabah rutinimiz olmuştu.

Fakat bu sabah inşaat gürültüsü bile uykumuzu bölememiş, yedi kadim dostunu bekleyen Kıtmir misali dalgın uyumuş, günün neredeyse yarısını yatakta harcamıştık. Kahvaltı sonrası eşimi ve kızımı sahile gitmek konusunda ikna edemeyince plaj çantamı koluma takıp yakıcı güneşe aldırmadan yola koyuldum. İskeleye bir darağacı kurulmasını beklemiyordum elbette ama en azından failin kimliğinin açığa çıkmış olmasını umuyordum.

Kıyı beklentimin aksine sakindi. Aileler şemsiyelerin, ağaçların gölgelerine çekilmiş tatilin gerektirdiği tembelliğin hakkını veriyorlardı. Gözlerim hızlıca Şennur Hanım’ı aradı fakat ortalarda yoktu. Bir an için dün yaşananların benim haylaz hayal gücümün ürünü olduğunu düşünmedim desem yalan olur.

Denize girip biraz kulaç attım. Yük gemisi gitmişti. Ahşap duba akıntıyla ileriye sürüklenmiş, martısını bekliyordu. Sudan çıkınca kıyıdakilerle konuşmaya karar vermiştim ki İskele Anası’nın “Merhabalaarrr!” diyerek çevresinde kurmaylarıyla alana girdiğini gördüm. Fişek gibi sudan çıkıp havluma sarındım ve gelişmeleri öğrenmek için tebaaya karıştım.

Cüzdan, tıpkı Şennur Hanım’ın tahmin ettiği gibi sabah saatlerinde çalındığı yerde bulunmuştu. İçinden bir şey alınmamış,  hasar görmemişti. Konuyu uzatmayacak, bu olayı dışarı yansıtmayacaktık. Aramızdaki dostluk ve birliği pekiştirmek için akşam müzikli bir eğlence tertip edeceğini, herkesi beklediğini açıkladı. Sonra da başarısıyla gurur duyan bir parti lideri edasıyla şezlonguna gidip uzandı.

“Avını sabırla bekleyen bir kaplan gibi yalnız kalmasını bekledim,” demek isterdim ama hem acıkmış hem de fena sıcaklamıştım. Merakımı giderememenin keyifsizliğiyle eve yollandım.

Akşam, içkimiz ve atıştırmalıklarımızla sahilde maaile yerimizi aldık. İnsanlar dans ediyor, içkiye erken başlayan bir grup çalan pop müziğe inat kürdili hicazkâr bir şarkıyı detone icra ediyordu. Sanırım dün sahilde kopan kıyamet benim dışımda kimsenin umurunda değildi.

Sonunda Şennur Hanım’ı yalnız başına merdivenlerin başında durmuş iskelesini seyrederken yakaladım. Biraz hâl hatır ve hoşbeşten sonra olaya yaklaşımını ve çözümü överek konuya girdim.

“İnsanlar ne tuhaf!” dedi son derece dalgın ve üzgün. Bir süre dalgaların arasında oynaşan ışıkları izledik. Sonra muzip bir gülümsemeyle bana bakıp göz kırptı. “Henüz kamera sistemini kuramadık, aramızda kalsın. Blöfümü yuttu şerefsiz,” deyip kıkırdadı. “Geçen gün yanımda getirdiğim yedek bikinimi kesmiş. İllaki bulacağım kim olduğunu.”

Dönüp ortada dans eden çoğu emekli yazlıkçılara baktı. Doğrusu failin kimliğinin ortaya çıkmaması beni hayal kırıklığına uğratmıştı. “Peki, sizce bunları neden yapıyor?” diye sordum.

“Beni itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Topluluğumuzu dağıtıp birliğimizi bozarak burayı kim bilir kimlerin elinde heba etmek istiyor.”

“Şennuurr! Hadi gel!” diye seslendi kurmayları. Sarı saçlarını savurarak uçtu gitti, kalabalığa karıştı. Bu yaşadığım bir polisiye öykü olsaydı, katilin uşak çıkması beni şaşırtmazdı. Kurbanın kahvesine zehri koyanın aynı çatı altından biri olmasını kurguda kabullenebilirdim. Ama gerçek hayatta suçlunun bu kadar yakınımda olması beni inanılmaz korkutmuştu. Şu birbirine gülen, sarılan kadınlardan biri ya da köşede komşularına hararetle bahçesine diktiği gülü nasıl aşıladığını anlatan adam dün bir cüzdan çalmış, öncesinde de bikini keserek bir kadına gözdağı vermişti. Üstelik suçlu hâlen aramızdaydı. Belki de yeni bir hareket planlıyor, masumlar arasından sinsice bir kurban seçiyordu.

İskeleye, denizdeki yansımasını izleyen aya ve karşı kıyının yanıp sönen ışıklarına son bir kez bakıp eşim ve kızımın soran gözlerine aldırmadan eşyalarımızı topladım. “Hadi kalkın eve gidelim, buralar hiç tekin değil.”

En Son Yazılar