Eğer hayatımda iyi bir şey olacaksa bugün olsun Tanrım. Başka günlere yıllara saklama. Bana sadece bir kere bugün baksan yeterli. Her şey döndü dolaştı, sıkıştı. Kördüğüme dönen yaşamımı kolaylaştır. Amin.
Sabahları savsakladığım diş fırçalamayı bu sefer inadına, kanatırcasına uzattıkça uzattım. Neden beyazlamadı diye düşünecek yaşı çoktan geçmiştim, yine de bir ümit aynaya baktım. Sarıydı; sigara sarısı, yalnızlığın sarısı, tutunamayışın sarısı, daha da kim bilir nelerin sarısı.
Kahvaltılıklar masanın üzerinden bakıyorlar, âdetim değil ama hemen onları da kaldırdım, iki parça bulaşığı yıkadım. Bugün büyük gün ve her işimi kitabına uygun, doğru düzgün yapmalıyım. Açık gedik bırakmamalı ve tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmalıyım bu işten. Tereyağını tezgâhta bırakmışım, onu da buzdolabına koydum. İşte böyle ufak tefek hatalar, unutkanlıklar bile olmamalı, yoksa yanarım, çıra gibi yakarlar beni. Nereden bulaştım bu işlere Tanrım! Nereden denk geldim bu beş para etmez pisliklere! O gün trene binmez olsaydım, hadi bindim diyelim o çantayı neden aldım ki, neden minnet ettim, hay benim kafama. Sen misin uyanıklık, açgözlülük yapmaya çalışan, işte böyle sıçamaz ördeğe çeviriler adamı. Giyindim, meşhur çantayı bir kere daha kontrol ettim, içindeki avrolar istif istif, tomar tomar yerinde. Ceketimi giydim, çantayı omuzuma aldım. Evden çıkarken portmantodaki aynaya bir bakış attım, gülümsedim kendime, kasabın bıçağını yalamaya giderken sırıtan koyunlara benziyordum.
Aslında, yapacağım iş kolay. O gün çantalarını aldığım ve beni kamera görüntülerinden takip ederek kim olduğumu bulan puştlara geri vereceğim paralarını. Bu kadar basit. Eksiksiz olduğunu görünce, herhangi bir üçkâğıt, yamuk yapmadığımı da anlayınca neden bana bir şey yapsınlar ki. Yapmazlar di mi, yok yok yapmazlar. Ya yaparlarsa? Daha şimdiden su koyuvermeye başladım. Ben bu işi nasıl kotarıcam ya!
Sabahları işe gitmek için hep aynı saatte trene binerim. Kaçırırsam mesaiye en az bir saat geç kalacağımdan yıllardır hiç sektirmedim. Her seferinde çok az kişi oluruz trende, kompartımanlar boştur, binen yolcuların neredeyse hepsini simaen tanırım, yani yüzlere aşinayımdır. Geçmiş yıllarda daha çok rağbet vardı ama Haydarpaşa’nın kapanmasından, metronun açılmasından sonra insanlar banliyö ile uğraşmıyor, başka vasıtalar kullanıyorlar. Son iki aydır garip bir şey tespit ettim; hiç tanımadığım biri, Aydıntepe durağından biniyor, bir spor çantayı oturduğu koltuğun altına sıkıştırıyor ve orada bırakıp bir durak sonra iniyordu. İndiği durakta başka bir kılıksız biniyor ve hemen aynı koltuğa gelip çantayı bırakıldığı yerden çıkartıyor, göz ucuyla fermuarını hafif açıp hızlıca kontrol ediyor ve sonrasında bazen bir, bazen de iki durak geçince çanta sırtında trenden ayrılıyordu. Bu durum her gün değil, haftada bir, bazen iki kere gerçekleşiyordu. Belirli bir günü de yoktu, salı da oldu perşembe de cuma da. Hafta sonları ben işe gitmediğimden bilmiyorum, belki cumartesi pazar da yapıyorlardır. Bu tespitten sonra hayatıma bir hareket geldi, evden çıkarken acaba bugün takas var mı heyecanıyla gidiyordum işe, eğer şahit olursam hiçbir detayını kaçırmadan dikkatlice izliyordum. Kimseye de bahsetmedim. Çantayı bırakan hep aynı kişi oluyor, alanlar değişiyordu. Geçen salı günü bana ne oldu hiç bilmiyorum, o cesaret nereden geldi, neden birdenbire böyle bir işe kalkıştım hiçbir fikrim yok. Sanki uzun uzadıya planlar yapmışım gibi, çanta bırakıldığı anda alelacele yerimden fırladım, ayağa kalktığımda kendime inanamadım ama geri dönüşü olmazdı, spontane bir şekilde, çantayı kaptığım gibi hızlıca ters yöne yürüyüp kaçtım. Şu anda düşününce mantıklı bir yorum yapamıyorum. Bir tür refleksti herhalde, efsunlanmış gibiydim. İşin ilginç tarafı, içinde ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim olmayan çanta için kendimi böyle bir riske atmamdı. Düşündükçe daha çok sinirleniyorum ve paniğim artıyor, uydum bir kere şeytana napiyim.
Çanta elimde istasyondan çıkarken ayaklarım birbirine dolanıyordu. Koşmadan hızlı hızlı yürümeye çalıştım ama her adımımda bir elin omzumdan yakalayıp “Gel bakalım, hayırdır, nereye?” dememesine şaşırarak çıktım binadan. Kurtulmuş muydum yoksa?
İstasyonun karşısındaki duraktan bir taksiye binip “Çabuk, çabuk!” dediğimi hatırlıyorum.
Şoför baygın gözlerini bana doğru devirip “Çabuk da nereye çabuk?” diye terslenmişti.
“Sahile!” deyivermiştim can havliyle. Arkada oturuyordum, şoföre çaktırmadan fermuarı araladığımda deste deste Euro’ları görünce kalbim yerinden çıkacak gibi gümbür gümbür attı. O gün bir şey olmadı ya, anladım ki kalpten ölmem ben. Çıldıracak gibi olmuştum. Neden sonra taksimetreye bakınca üç yüz yirmi liraya ulaştığını gördüm, “Dur,” dedim taksiciye, “Hemen dur!” Şaşırarak sağa çekti. Çalıştığım fabrikada yemek verildiğinden yanımda pek para taşımam. O gün iki yüz lira vardı üzerimde. “Bir bankamatiğe gidelim de para çekeyim,” dedim.
“Kredi kartın yok mu?” diye terslendi yine.
“Var,” deyince vitesin önünde duran pos cihazını gösterdi kalın parmaklarıyla. Karttan çektirdim ve indim, kurtuldum o suratsızdan. Kaldırımda durup yakınlarımda kimsenin olmadığından emin olduktan sonra çantanın fermuarını iyice açıp baktım. Tamamen avro doluydu. Tekrar aceleyle kapattım, elinde valiziyle nizamiyeden çıkan, neşeyle sokaklarda yürüyen, terhis olmuş bir asker gibiydim. İçim içime sığmıyordu, dalgalanıyor, coşuyordum. Bankamatik buldum ilkin, para çektim ve başka bir taksiyle evin yolunu tuttum.
Eve girince önce perdeleri örttüm, neme lazım bir gören olur. Desteleri çıkardım saydım, masanın üzerine dizdim. Tamı tamına üç yüz bin avro! Dile kolay. İşe gitmemiştim, gerçi kim takar bundan sonra işi. Akşama kadar evde, kahveye sigaraya buladım kendimi. Bundan sonra ne yapmalıyım diye düşündüm durdum. Her yaptığım plan bir sonraki sigarada saçma geldi. Bir ara paranın tamamını bozdurmaya niyetlendim. Çantayı değiştirdim, yenisine sıkı sıkıya yapışarak yakındaki dövizciye gittim, kurun kaç olduğuna baktım. Kasadaki kadına yüksek meblağ bozdurursam kaçtan yapacağını sordum. Benim tipimden beklemediğinden midir nedir, kaşının birini kaldırdı ve eteğine bulaşacak bir pislik gibi baktı yüzüme. “Kaç avro bozduracaksın ki?”
“Bin,” çıktı ağzımdan,
“Aynı fiyat kardeşim,” diyerek önündeki işine devam etti. Ben de sessizce uzaklaştım oradan. Biraz daha etraflıca düşünmem gerekiyordu anlaşılan. Hızlıca eve döndüm. Üç gün çıkmadım dışarı. İşten aradılar ‘Hastayım,’ dedim. Üçüncü günün gecesi yani dün gece, tanımadığım bir numara aradı. Saat on bire geliyordu. Taksi durağında kamera varmış, oradan taksiciye ulaşmışlar, o da kredi kartıyla ödeme yaptığımı söylemiş, sonrasında nasılsa benim numaramı bulmuşlar. Arayan adam şiveli konuşuyordu ve bol küfürle karışık tehdit etti beni. Yarın, yani bugün öğlene kalmadan Kadıköy merkezdeki bir türkü bara götürecekmişim parayı. Yoksası malum. Omzumdaki çantanın içindeki paranın hikâyesi kısaca böyle.
Evden sağ ayağımla çıktım. Yapmış olmama rağmen tuvaletim gelir gibi hissedince geri döndüm, iki damla daha varmış. Artık hazırdım. Ya da hazır gibiydim, her neyse. Elimde paralarla dolaşmak mantıklı gelmedi, yine taksi tuttum, “Kadıköy’e,” dedim bu sefer “Barlar sokağının orada ineceğim.” Camdan yansıyan yüzüme baktım büyük travmalar yaşayanlara özgü sınırsız bir iyimserlik var ifademde ya da ben öyle zannediyordum. Paranın birazını bozdurmayı düşünmüştüm ilk başlarda, iyi ki yapmamışım, şimdi bir de onu tamamlamakla uğraşacaktım. Barda kiminle karşılaşacağımı öğrenmek için dün gece arayan numaranın whatsapp profil fotosuna baktım, tanıdık geldi. Her seferinde parayı metroda bırakan at hırsızına benzeyen bir tipti. Kim bilir nereden, ne işlerden kazanmıştı bu parayı. Arada bir şeytan diyordu ki, kaç git başka şehre, başka ülkeye, nasıl bulacaklar ki. Ama hemen vazgeçiyordum bu düşüncelerden. Bir ömürlük macerayı bu üç beş günde yaşadım, daha fazlasını kaldırazdım. Kadıköy Mühürdar tarafında indim taksiden. Ayaklarım titriyor, başım dönüyordu, tansiyonum düşmüştü herhalde. Bir büfenin önündeki sandalyelerden birine oturdum, tuzlu bir açık ayran söyledim. Aklımı başıma toplamalıyım, paralar üstümdeyken düşüp bayılırsam tam bir felaket olur. Ayranı yudumlarken nefesimi dizginlemeye çalıştım, daha iyiydim sanki. Tarife göre gideceğim türkü bar da yakınlarda, bir arka sokakta olmalıydı. Şu parayı vereyim de kurtulayım psikolojisiyle bi gayret ayaklandım. Hesabı öderken sirenleri çalan polis arabaları peş peşe önümden geçti. Ellerinde silahlarıyla yelekli polisler koşturuyorlardı. Yayalar yolun kenarına çekilip yol verdiler. Yavaş yavaş çıktım büfeden. Hengâmenin olduğu arka sokakta çok daha fazla polis arabası ve ekip vardı. Dikkatli bakınca benim gideceğim barın önünde toplaştıklarını gördüm. Barın adını okudum. Yok artık! Operasyonun merkeziyle benim hedefim aynı yerdi. Şaşkınlıktan öylece kalakaldım, polisin biri ittirince kendime geldim.
“Çekilin buradan, boşaltın burayı, boşaltın, ateş edebilirler,” dedi polis.
Uykudan uyanmış gibi toparlanıp elektrik direğinin arkasına geçtim. İki dakika olmadan içeriden elleri arkalarından kelepçeli üç kişiyi çıkardılar. En öndeki oydu, evet o. Gözlerime de şansıma da inanamadım ya da şansızlığıma. Üç yüz bin avro ile Kadıköy’ün ortasında kalakalmıştım. Ne ileri gidebiliyordum ne geri. Sırtımda kendimi taşıyordum sanki ama bir adım dâhi atamadan. Öylece durup dikildim. Polisler geçiyor, insanlar, arabalar, martılar… Ben duruyordum.


