Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

—…   ..   . —…   .   —.—   .  —..   ..   —.—[1]

Diğer Yazılar

Reha Avkıran
Reha Avkıran
Reha Avkıran, GIRGIR dergisinde mizah öyküleri yazdı. Yine aynı dergide karikatürleri yayınlandı. Basın Yayın Yüksekokulu Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü mezunu olan yazar, bir kamu kuruluşunda 25 yıl çalıştıktan sonra kendi deyimiyle özgürlüğüne kavuştu. Reha Avkıran 1962 doğumludur. Reha Avkıran'ın polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

“Doğru yolda olduğumuzdan emin misin?” diye sordu etrafına bakan Amirim.

Eskişehir istikametine giden ana yoldan sola dönünce kendimizi buğday tarlalarının arasından geçen bozuk, toprak bir yolda bulmuştuk.

“Eminim,” diye cevap verdim. “Oktay Komiser’in attığı konuma göre doğru yoldayız. Varış noktasına beş kilometre kaldığını yazıyor navigasyonda.”

“Hadi bakalım,” dedi sigarasının dumanını açık camdan dışarı savuran Amirim.

Bozuk yolda ağır aksak, hoplaya zıplaya bir süre daha ilerledikten sonra etrafı tel örgüyle çevrili, ahşap evlerden oluşmuş bir yerleşim bölgesine ulaştık.

“Vay canına,” dedi Amirim. “Evlerin güzelliğini görüyor musun? Burada böyle bir yerin olabileceği aklımın ucundan geçmezdi.”

Kimliklerimizi gören bekçinin açtığı sürgülü demir kapıdan girdik Yeşilköy Sitesi’ne. “Cinayet için mi geldiniz Müdürüm?” dedi pencereden kafasını uzatan adam. “Dümdüz gidin, sağdan ikinci sokağın sonundaki ev.”

Bahçeleri meyve ağaçlı, hepsi aynı model ahşap evlerin arasından ilerledik. “Tam kafa dinlenecek yer,” dedi Amirim.

Olay Yeri İnceleme Şubesi ve Adli Tıp’ın minibüsleri ile birkaç sivil aracın durduğu evin önüne park ettik aracımızı.

Camla çevrilmiş ve soba, iki kanepe, altı kişinin rahatça yemek yiyebileceği bir masa, küçük bir televizyon ile evin bir odası gibi döşenmiş geniş verandadan giriliyordu eve. Galoşlarımızı ayağımıza geçirirken sigarasını yakmak üzere dışarı çıkan Oktay Komiser’le karşılaştık.

“Günaydın,” dedi neşeyle. “Ne güzel bir yer değil mi?”

“Gerçekten öyle,” diye cevap verdi Amirim. “Bahçelerdeki ağaçlara bakılırsa bir on yılı var herhâlde buranın.”

“On beş yıl önce gazeteciler kurmuş bu siteyi. İlk yıllarda hafta sonları gelip kalıyorlarmış. Sonra bazıları hiç gelmemeye başlamış, zamanla dışarıdan insanlara satılmış kimi evler. Pandeminin patlamasıyla tekrar kıymete binmiş, fiyatlar patlamış. Artık sürekli burada yaşayanlar bile varmış.”

“Adamımız da mı burada yaşıyormuş?”

“Kim? Ha, doğru ya… Yok, burasını kardeşiyle birlikte kullanıyorlarmış. Babalarından kalmış. Arada bir gelip kalıyorlarmış. Dün gece de gelmiş, bekçinin söylediğine göre kafası da bayağı iyiymiş.”

“Cesedi kim bulmuş?”

“Yanında çalışan kalfası. Süleyman Kara’nın, yani bizim maktulün sanayide oto tamir dükkânı varmış.”

“Saat sabahın 07.00’si. Kalfanın bu saatte burada ne işi varmış?”

“Adamın karısı aramış kalfayı. Süleyman’ın eve gitmediğini sabah uyanınca fark etmiş. Geç kaldığı olurmuş ama eve gitmemezlik yapmazmış. Telefonu da açılmayınca merak etmiş. Gece belki birlikte bir yerlere gitmişlerdir, Süleyman’ın nerede olduğundan haberi vardır diye o da kalfayı, yani Kazım’ı aramış. Kazım haberinin olmadığını söyleyince de kadının aklına burası gelmiş, gelip bakmasını istemiş.”

“Nerde bu Kazım?”

“Kapının önündeki bordo Şahin’in yanında sigara içen.”

“Yanındaki takım elbiseli kim?”

“Özkan… Süleyman’ın kardeşi. Muhasebeci mi neymiş. Kazım haber vermiş ona da. Az önce geldi. Beti benzi attı durumu öğrenince, zaten cılız bir şey, bayılacak sandım.”

Evin iki odası, küçük bir mutfağı ve banyo-tuvaleti vardı. Süleyman Kara, verandadan eve girince sol tarafta bulunan mutfakta yerde yatıyordu. Göğsünde tam kalbinin üzerine saplı bir bıçak vardı.

“Bıçak buradaki setten,” dedi Oktay Komiser.

“Başka bir yara görünmüyor,” dedi Amirim. “Tek darbede bitirmişler adamın işini.”

“Bütün kan döşemenin altına akmış,” dedim.

“Fazla bir şey yoktur,” diye cevapladı Amirim. “Darbe direkt olarak kalbe isabet ettiği için kalp kan pompalamayı birkaç saniyede durdurmuştur zaten.”

“İtiş kakış izi yok,” dedi Oktay Komiser. “Herhangi bir savunma yarası da görünmüyor. Kapıda, pencerelerde de zorlama izi yok. Etraf karıştırılmamış, Süleyman’ın cep telefonu ve cüzdanı da cebinde.”

“Buraya kim hırsızlık için gelecek? Tanıdığı, güvendiği biri olmalı,” dedi Amirim. “Gafil avlanmış.”

“Belki de elini kaldıracak hâli yoktu,” dedi Oktay Komiser. “Kokuya baksana, epey alkol yüklüymüş.”

“Buraya kadar gecenin bir yarısı arabasıyla gelebildiğine göre o kadar da kayık durumda değilmiş demek ki.”

Bıçağın kabzasının silinmiş olduğu, üzerinde parmak izi olmadığı ortaya çıktı. Yatak odasına ve diğer odaya göz attık. Dikkatimizi çeken bir şey olmadı.

“Elimizde pek bir şey yok ne yazık ki,” dedi Oktay Komiser. Yatak odası zemininde, parke aralığında bir damla kan izi bulduk fakat o da epey eskiye benziyor. Yine yatak odasında bulduğumuz pompalı var bir de. Onunla da uzun süredir ateş edilmemiş.”

“Süleyman’ın arabasına göz atalım bir de,” dedi Amirim.

“Arabası burada yok,” diye cevap verdi Oktay Komiser. Pis pis sırıtışı altın vuruşun gelmekte olduğunun habercisiydi. “Bekçi, Süleyman’ın dün gece geldikten yarım saat kadar sonra arabasıyla çıktığını söylüyor.”

Amirim gözlerini yumdu, derin bir nefes alıp bıraktı. “Katile kapıyı açıp bir de iyi geceler mi dilemiş geri zekâlı herif!”

“Valla öyle yapmış denyo.”

Ağzına sinirle bir sigara yerleştiren Amirim kapıya yürüdü. “Dün gece kafası iyi olan sadece Süleyman değilmiş demek ki… Şu kalfayla konuşalım… Neydi adı, Kazım mı?”

Kazım yirmili yaşlarının sonunda görünen, uzun boylu, esmer bir adamdı.

“Şengül yenge aradı sabah,” dedi. “Süleyman abinin eve gelmediğini söyledi. Merak etmiş. Gece beraber bir yerlere gidip gitmediğimizi sordu. Gitmediğimizi söyledim. Altı ay kadar önce Süleyman abinin kalbinden bir sorunu olmuştu, damarlarından birkaçına stent takılmıştı. Bir yerlerde yığılıp kalmış olmasından korkmuş.”

“Senin aklına da ilk buraya mı bakmak geldi?”

Kazım bir an durdu. “Yani… Gelirdi arada buraya… Kafa dinlemek için…”

“Bak aslanım… Süleyman abinin halini kendi gözlerinle gördün. Ona bunu yapanı bulmamızı istiyorsan bildiğin her şeyi açık açık anlat bize.”

“Yani… Süleyman abi zampara bir adamdı… Arada buraya kadın getirirdi.”

“Dün gece için böyle bir programı var mıydı?”

Kazım ellerini iki yana açtı. “Valla bilmiyorum.”

“Bütün gün dükkânda birlikte değil misiniz? Birileriyle telefon konuşmalarına filan kulak misafiri olmadın mı?”

“Dikkatimi çeken bir şey olmadı.”

“Yalnız başına mı çıkardı zamparalığa? Yanına arkadaş almaz mıydı?”

“Bitişik dükkandaki kaportacı Özay’la bu türden birkaç konuşmasına şahit olmuştum.”

“Dükkân komşularından anlaşamadığı, arasının iyi olmadığı birileri var mıydı Süleyman abinin?”

“Süleyman abi sanayinin eskilerindendi, sayılan sevilen bir adamdı. Yalnız… Geçenlerde karşıdaki yedek parçacı Nizam’la tartışmışlardı.”

“Ne diye tartıştılar?”

“Alacak verecek meselesiydi. Nizam’ın oğulları da dâhil oldu tartışmaya. Ama birkaç gün sonra tatlıya bağlandı olay. Süleyman abi borcunu ödedi bunlara.”

Kaportacı Özay’dan sonra yedek parçacı Nizam’ın adını da bloknotumdaki görüşülecekler listesine ekledim.

“Dün gece sen neredeydin peki?”

Konunun birdenbire kendisine dönmesi Kazım’ı şaşırttı.

“Ben… Evdeydim… Bir yere çıkmadım.”

“Evli misin Kazım?”

“Yok, bekârım.”

“Evde olduğuna tanıklık edecek biri yok yani?”

“Yok, yalnızdım evde.”

“Bugün Emniyet’e uğra, yazılı olarak ifadeni ver. Anlaştık mı?”

Maktulün kardeşi Özkan’ın rengi hâlâ yerine gelmemişti. Kırk yaşlarında, uzun yıllar masa başında çalışmış insanlara özgü hafif kamburu olan bir adamdı. Evin babalarından kaldığını, çoğunlukla hafta sonları kendisinin kaldığını, ara sıra abisinin de geldiğini söyledi.

“Komşularınızla aranız nasıl?” diye sordu Amirim. “Anlaşamadığınız birileri var mı burada?”

“Dediğim gibi abim arada sırada gelirdi. Komşularla herhangi bir sorun yaşadığını duymadım. Benim de görüştüğüm, komşuluk yaptığım kimse yok. Zaten sağımız ve solumuzdaki evler boş, sokağın karşısındakiler de kırk yılda bir gelirler. Burada olduğum zamanlarda ufak tefek bahçe işleriyle uğraşır, kafa dağıtmaya çalışırım.”

“Peki, özel yaşamında sorun yaşadığı birileri var mıydı abinin?”

“Doğrusunu isterseniz, son yıllarda, özellikle de babamı kaybettikten sonra pek yakın değildik abimle, çok fazla görüşmezdik.”

“Aranızdaki anlaşmazlığın nedeni neydi?”

Dudakları büzüldü Özkan’ın. “Anlaşmazlık değil de, ne bileyim, soğukluk girmişti aramıza.”

Amirim bir şey söylemeyip yüzüne bakmaya devam edince konuşmasını sürdürme gereği duydu Özkan. “Babamın ölümünden sonra abim dükkânı aldı, bana da bu ev düştü. Önceleri pek para etmiyordu burası, pandeminin etkisiyle değer kazanınca yengem buranın da satılması gerektiğini ve paranın paylaşılmasını filan söylemeye başladı.”

“Abiniz de mi bu görüşteydi?”

“Önceleri değildi, yengeme karşı çıktı ve buranın benim hakkım olduğunu söyledi. Fakat sonra işlerinin kötü gittiğini, benim zaten şehirde evim olduğunu, buranın atıl durumda kalacağına satılmasının daha iyi olacağını filan söylemeye başladı. Ben de bu evin huzur bulduğum tek yer olduğunu ve asla satmayacağımı söyledim. Bunun üzerine aramıza soğukluk girdi. Yine de evin anahtarını istemedim kendisinden, bazı geceler buraya birtakım arkadaşlarıyla gelmesine göz yumdum.”

“Dün yine o gecelerden biri miydi sizce?”

“Olabilir…  Bilemiyorum…”

“Siz neredeydiniz dün gece?”

“İşten çıkınca eve gittim,” diye cevap verdi Özkan. “Sabah Kazım aradığında uyuyordum.” Bu soru kendisine sorulduğu için tedirgin olmuş gibiydi. Amirim de standart prosedür filan diyerek adamın içini rahatlatmaya gayret göstermedi.

Savcıyla birlikte gelen Adli Tabip ölüm saatinin dün gece yarısı civarında olabileceğini söyledi. Kesin zaman için otopsiyi bekleyecektik. Savcı her zamanki talimatlarını verdi, soruşturmanın her aşamasından haberdar edilmesini istediğini söyledi. Adli Tabip’le birlikte olay yerinden ayrıldılar.

Olay Yeri İnceleme’yi ve Süleyman’ın cesedini de yolcu ettikten sonra etrafa göz atarak nizamiyeye doğru yürümeye başladık. “Dün gece kimler sitede kalıyormuş öğrenelim,” dedi Amirim. “Bekçinin giren çıkanları kaydettiği bir defteri vardır herhâlde.”

“İnşallah vardır, yoksa seksen tane evi tek tek gezmem gerekecek,” diye geçirdim içimden.

Kalın camlı gözlüklerinin ardından bakan nizamiye bekçisi, “Elbette eminim,” dedi. “Süleyman Abi 21.00 gibi geldi.” Önünde açık duran kenarları kıvrılmış harita metot defterinde bir satırı işaret etti. “İşte buraya yazmışım plakayı. Yarım saat sonra da çıktı.”

Adamın işaret ettiği satıra bakan Amirim, “Nasıl oldu da burada olmayan adamın cesedi evde bulundu peki?” diye sordu. “İyi baktın mı çıkanın kim olduğuna?”

“Onun aracıydı,” dedi Bekçi. “Kafasında da her zaman taktığı o siperli şapkalardan vardı. Eliyle selam verip çıktı gitti.”

“Geldiğinde yanında biri var mıydı?”

“Yo, tekti. Selam verdi, girdi.”

“Bu Süleyman’ın sitede takıştığı, arasının iyi olmadığı birileri var mı?”

“Valla iki kardeş de pek sevilmez burada. Özkan Bey kimseyle görüşmediği, komşuluk yapmadığı, Süleyman Bey de uygunsuz kadınlarla geldiği için pek sevmez site ahalisi bunları.”

Defterden o gece sitede kalanların isimlerini aldık. Altı ev dolu görünüyordu, çoğu sitenin uzak köşelerindeydi, olay yerine yakın olan yoktu. Tek tek kapıları çalıp dün gece dikkatlerini çeken bir şey olup olmadığını, site içinde tanımadıkları birini görüp görmediklerini sorduk. Şüpheli bir şey gören ya da duyan yoktu.

***

Maktulün eşi Şengül Kara ağlamaktan şişmiş gözlerle açtı kapıyı.

“Bilmiyorum,” dedi, “kocama düşmanlık besleyen biri olup olmadığını… İşyerine hiç gitmedim… ‘Kadın kısmının sanayide ne işi var,’ diye dükkâna gitmemi istemezdi Süleyman… Komşularla da bir sorunumuz yok, yıllardır oturduğumuz apartman…” Yanındaki sehpanın üzerinde duran kutudan kâğıt peçete almak için uzandığında kolunun iç kısmındaki morluklar dikkatimi çekti. “Özkan’dan başka gönül koyduğu yoktu bildiğim kadarıyla.”

“Ev meselesinden mi söz ediyorsunuz?” diye sordu Amirim.

“Süleyman, Özkan’ın tam tersine, hesabını hiç bilmezdi,” dedi Şengül Hanım. “Babaları ölünce değeri yüksek evi Özkan kendisine aldı, evin yarı fiyatındaki dükkân da Süleyman’a kaldı.”

“Özkan’a kalan ev pandemiden sonra değer kazanmış anlattıkları kadarıyla.”

“Adam muhasebeci, işi parayla, neyin para edeceğini bilmez mi… Kandırdı Süleyman’ı, aldı evi elinden.”

“Son zamanlarda kocanızın davranışlarında bir gariplik, size sıra dışı gelen tavırları oldu mu?” diye sordu Amirim.

“Hayır,” diye cevap verdi Şengül Hanım. “Her zamanki Süleyman’dı.”

***

Merkeze dönünce ilk iş olarak Süleyman’ın arabası için arama emri çıkarttık, sonra da sitede o akşam dolu evlerin sahiplerini araştırdık. İçlerinde sabıkası olan, başı daha önce yasalarla belaya giren yoktu. Özkan’ın trafik cezası bile çıkmadı. Kazım’ın ise birkaç kez kavgadan karakola yolu düşmüştü.

Sanayiye gidip Süleyman’ın kavga ettiği yedek parçacıyla görüştük. Nizam Baykul altmışlarında, uzun bembeyaz sakallı bir adamdı. Süleyman’ın ölümüne üzüldüğünü söyledi.

“Aranız pek iyi değilmiş,” diyerek söze girdi Amirim. “Geçenlerde şiddetli bir tartışma yaşamışsınız.”

“Rahmetlinin biraz fevri bir yapısı vardı,” dedi Nizam Bey. “Yıllardır komşuyuz… Parça lazım oldu mu bizden alırdı. Ödemelerini de aylık yapardı. Dört aydır kuruş ödemedi. E biz de esnafız, Hilal-i Ahmer yararına çalışmıyoruz… Bizim de evimiz, evlatlarımız var… Laf arasında açtım konuyu… Celalleniverdi rahmetli…”

“Küfür etti babama,” diyerek lafa girdi tezgâhın ardında oturan yirmi-yirmi beş yaşlarındaki, yapılı, sakallı genç.

“Kardeşinle birlikte saldırıp hırpalamışsınız Süleyman’ı,” dedi Amirim.

“Gözünüzün önünde sizin babanıza sövseler siz ne yapardınız?” dedi genç sinirle.

Nizam Bey, el işaretiyle susturdu oğlunu. “Dedim ya, fevriydi biraz Süleyman. Hallettik sonradan aramızdaki meseleyi, çok geçmeden ödedi borcunu.”

“Diğer oğlunuz nerede Nizam Bey?” diye sordu Amirim.

“Balayında,” diye karşılık verdi Nizam Bey. “Dün gece düğünümüz vardı, evlendirdik.”

“Bizimle uğraşacağınıza siz asıl o Kazım denen çakalı araştırın,” dedi Nizam Beyin siyah sakallı, sinirli oğlu. “Zırt pırt dükkândan çıkıp dışarıda gizli gizli telefon konuşmaları yapardı.”

Nizam Bey ve mahdumlarının cinayet saatinde düğünde göbek attıklarını öğrendikten sonra Süleyman’ın dükkân komşusu kaportacıya yollandık.

“Çok üzüldüm, çok,” dedi Kaportacı Şükrü. “Kardeşim gibiydi. Yıllardır yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.”

“Son zamanlarda bir sıkıntısı var mıydı Süleyman’ın?”

“Krizden dolayı hepimizin sıkıntısı var ama onun haricinde dert edeceği bir şey yoktu. Olsaydı paylaşırdı benimle.”

“Birlikte zamparalık yaparmışsınız,” dedi Amirim.

Bu soru üzerine Şükrü’nün gözünün önüne ne gibi bir manzara geldiyse artık, yüzünde hafiften bir sırıtma peyda oldu. “Yani…” dedi, “erkek adamız sonuçta.”

“Süleyman’ın kardeşi Özkan’ın hobi evine götürüyormuşsunuz kadınları.”

“Şehir dışında olduğu için… O sitede oturan da yok doğru dürüst zaten.”

“Bu kadınlardan Süleyman’ın sürekli görüştüğü biri var mıydı?”

“Yoktu, aynı kadınla üst üste iki kere görüştüğü olmazdı. Çevresi genişti rahmetlinin, bu konuda sıkıntı çekmezdi, bir telefonuna bakardı.”

“Dün gece de erkekliğinizi göstermek için bir programınız var mıydı?”

“Dün gece ev erkeğiydim,” dedi Şükrü. “Bacanaklar yemeğe gelecekti, erken kapadım dükkânı. Ben çıktığımda Süleyman daha çalışıyordu. Bahsetmedi bir şeyden.”

“Senin bacanağın muhabbeti iyi midir Şükrü?”

Şükrü öylece bakakaldı. “İyidir… Niye ki?”

“Telefonunu ver de biraz da biz muhabbet edelim.”

Bacanağı dün akşam gece yarısına kadar Şükrülerde olduklarını doğruladı.

Bütün gün deli danalar gibi oradan oraya koşturup durmuştuk ama elimizde hiçbir şey yoktu. “Cinayet saati için herkesin tanığı var,” dedim umutsuzca.

“Özkan ve Kazım’ın yok,” dedi Amirim. “Hadi şu Özkan’ın ziyaretine gidip kendisini daha yakından tanıyalım.”

Özkan işinden üç gün izin aldığını, Ayrancı’daki evinde olduğunu söyledi. Verdiği adresin yakınlarında güç bela park yeri bulduk. Kapıda bizi Özkan’la birlikte dünya tatlısı Golden Retriever cinsi bir köpek karşıladı.

Özkan’ın kahve teklifini kabul ettik. Kahvelerimizi sehpaya koyarken, “Bir gelişme var mı?” diye sordu.

“Yengenle konuştuk,” diyerek söze girdi Amirim.

“Anladım,” dedi Özkan. “Hakkımda söylediklerinden sonra beni de şüpheliler listesine almaya karar verdiniz.”

“Açık bir şekilde suçlamada bulunmadı ama…”

“Ama benden hiç hazzetmediğini belli etti, abimle aramın iyi olmadığını filan söyledi…”

“Şu ev meselesinden takık sana, abini kandırdığını söylüyor.”

“Ne diyeyim bilemiyorum ki… Bekârım, çocuğum yok diye kadın paraya ihtiyacım olmadığını düşünüyor… Babam vefat ettiği zaman, tamirciliği bilen abim olduğu için dükkân üzerinde hak iddia etmedim… O zamanlar değeri çok düşük olan evi almayı kabul ettim, yengemin gıkı çıkmadı…  Pandeminin patlamasından sonra sitedeki evler değer kazanınca kadın oraya da gözünü dikti… Ben abimin aksine içe dönük bir insanım… Hafta sonları da olsa orada olmaktan, bahçeyle uğraşmaktan, verandada kitabımı okumaktan mutlu oluyorum.”

“Abinle yengenin arası nasıldı? Evliliklerinde sorun var mıydı?”

“Valla evliliklerinin ilk yıllarından beri kâh sevişir kâh tepişirlerdi. Son birkaç yıldır evlerine gitmediğim için son durumları hakkında ne desem yalan olur.”

“Abinin yengene şiddet uyguladığı olur muydu?”

“Arada bir olurdu. Sonra abim birkaç gün eve gitmez, ya dükkânda ya da Yeşilköy’de kalırdı. Yengem de alışmıştı artık bu duruma. Nerede olduğunu bile sormazdı, eninde sonunda eve döneceğini bilirdi. Ama dediğim gibi, birkaç senedir pek yakın değiliz, son zamanlarda nasıldı ilişkileri bilemiyorum. Kazım, yengemin abim eve gitmeyince merak ettiğini ve kendisini arayıp abimi sorduğunu söyleyince şaşırdım. Demek ki iyiymiş araları.”

“Kazım da artık aileden biri gibi olmuş anladığım kadarıyla.”

“Öyledir. Çocuktu daha babam onu çırak olarak aldığında.”

***

Ertesi sabah merkeze geldiğimizde Süleyman’ın arabasının Balgat’ta bir ara sokakta bulunduğunu öğrendik. Aracın direksiyon simidi, vites ve kapı kolu silinmişti, parmak izi bulunamadı. Çoğu suçlunun silmeyi unuttuğu dikiz aynasında da iz yoktu. Katil ya çok tedbirli ya da Süleyman’la aynı boyda biriydi.

Öğleye doğru hobi evinin yatak odasındaki parke aralığında bulunan kurumuş kan izinin analiz sonuçları geldi. Kanın bir kadına ait olduğu anlaşılmıştı.  

“Süleyman kadın dövmeye antrenmanlıymış,” dedim. “Oraya götürdüğü kadınlara da mı kötü muamele ediyordu acaba?”

“Olabilir,” dedi Amirim masasının çekmecesinden çıkardığı silahını belindeki kılıfa yerleştirirken. “Bir tanesi dişli çıkıp takıvermiş olabilir mutfak tezgâhından kaptığı bıçağı. Şu evi tekrar gözden geçirsek iyi olacak.”

***

Aracımızı Yeşilköy’deki evin önüne park etmiştik ki, sokağın karşısındaki evden orta yaşlı, eşofmanlı bir adam çıktı. “Hazır yakın komşulardan birini yakalamışken konuşalım biraz,” dedi Amirim.

“Komşuluk ilişkimiz yoktu,” dedi adam. “Daha çok Özkan gelir kalırdı burada, onun da kimseyle bağı yoktu. Komşularından ziyade bahçesinde domatesleriyle, biberleriyle vakit geçirirdi.  Birkaç kere kahve içmeye davet ettim, gelmedi, ben de bir daha çağırmadım. Sitedeki evler yapılırken standart olarak bahçeler seksen santimlik aralıklı ahşap çitle çevrilmişti. Bu tuttu bahçesinin çevresine boydan boya mazı ekti. Kimseyle muhatap olmak istemediğini böylece açıkça belli etti. Biz de kendi hâline bıraktık.” Eliyle Özkan’ın bahçesinde biber ve domates ektiği tarafı işaret etti. “Hele o köpek olayından sonra artık selam verse almam zaten.”

“Köpek olayı mı?”

“Üç beş ay olmuştur. Yan komşusu olan arkadaşımızın köpeği bunun bahçesine girip eşelenmiş, birkaç fidesini ezmiş. Pompalı tüfekle öldürdü hayvanı. Adam koşup gelince onu da tehdit etti. Araya girdik de olay daha fazla büyümeden yatıştırdık bunları. Adam bunun yüzünden evini sattı.”

Eve girerken, “Ne olmuş ki bir iki fide ezilmişse?” dedim. “Hayvandır bu, yapar. Söylersin sahibine, daha dikkatli olur, başıboş bırakmaz köpeğini, öldürmek de neymiş. Üstelik kendisi de evinde hayvan besliyor.”

Evi dip köşe araştırmaya başladık.

“Bu Özkan bayağı derli toplu bir adammış,” dedim.

“Ayrancı’daki evi de öyleydi,” Amirim.

Mutfak dolaplarına, buzdolabına, çamaşır makinesinin içinden banyo dolaplarına kadar her yeri karış karış aradık. Amirim yatak odasındaki gardıroba bakarken ben de yatağın başucundaki etajere göz gezdirdim. Olağandışı, dikkat çeken bir şey yoktu. Tam pes edeceğim sırada aklıma Olay Yeri İnceleme’nin yatak odası zemininde, ahşap rabıta parkenin arasında bulduğu kan izi geldi. Ahşabın arasında yer yer açıklıklar vardı. Küçük el fenerimi bu açıklıklara tutarak dizlerimin üzerinde emeklemeye başladım. Yatağın başucuna yakın bir yerde, zemindeki tozların arasında parlayan bir şey dikkatimi çekti. Mutfak lavabosunun altında bulduğum alet çantasından aldığım keserle ahşabın o kısmını kırınca bunun bir bileklik olduğunu gördüm.

“Kilit kısmı kopmuş,” dedi bilekliğe göz atan Amirim.

“Eve getirdikleri kadınlardan birinin olmalı,” dedim. “Çok da çirkin bir şeymiş.”

Minik boncuklardan örülmüş, yaklaşık bir santim genişliğindeki şeridin üzerine başka renkte daha büyük boncuklar düzensiz bir şekilde konulmuştu. Kimi zaman bir boncuk, kimi zaman iki-üç boncuk vardı. Boncuklar belirli bir sırayla değil, gelişigüzel sıralanmıştı.

“Cezaevlerinde hükümlülerin zaman geçirmek için yaptıkları süslere benziyor,” dedi Amirim.

“Nerede yapıldığını bilemem Amirim ama yapanda zerre estetik anlayış yokmuş,” dedim. “Hangi kadın takar böyle bir şeyi?”

Gözlerini kısarak bilekliğe bakmaya devam etti Amirim. “Mesela Sabriye Özyürek adında bir kadın.”

***

Bileklikte mors alfabesiyle adı yazan Sabriye Özyürek’in fuhuş suçundan sistemde kaydı vardı. Demetevler’de görünen adresine gittiğimizde kapıyı yirmi-yirmi beş yaşlarında, orta boylu, çok boyalı, kot pantolonlu bir kadın açtı.

“Sabriye Özyürek’le görüşmek istiyoruz,” dedi Amirim.

Genç kadın ürkek ürkek baktı bize. “Siz kimsiniz?”

Kimliklerimizi gösterdik.

“Sabriye’ye bir şey mi oldu?”

Adının Gül Çiçek olduğunu söyleyen kadın içeri davet etti bizi.

“Siz Sabriye deyince köyden akrabaları kızın izini buldu sandım,” dedi. “Mehtap Yıldız olarak tanınır camiada.”

“Hangi camia bu?” diye sordu Amirim.

“Sanat camiası… Sanatçıyız biz, müzikhollerde sahne alıyoruz.”

“Anladım. Nerde buluruz peki biz bu Mehtap’ı?”

“Dört gündür yok ortalarda. Siz polis olduğunuzu söyleyince kızın başına bir şey geldi sandım.”

“Ev arkadaşın dört gündür ortada yok ve sen merak etmedin mi nerede diye?”

“Etmez olur muyum? Telefonuna ulaşamayınca ertesi gün karakola başvurdum.”

“E?”

“E’si, form doldurttular, ilgileneceklerini söyleyip sepetlediler.”

“Dört gün önce evden çıkarken gördün mü sen bu Sabriye’yi?”

“Son görüşüm de o oldu zaten.”

Amirim cebinden bilekliği çıkardı. “Bunu takıyor muydu o gün?”

“Evet, bu onun. Her zaman takardı, hiç çıkarmazdı. Sevgilisi yapmıştı bunu ona, telsizci mi telgrafçı mı neymiş gemide.”

“Nerde buluruz bu adamı?”

“Çok kolay bulmanız, bir yıldır cezaevinde.”

***

Sabriye’nin ev arkadaşının verdiği saç fırçasından alınan örnekle, Özkan’ın evindeki parkenin altında bulunan kurumuş kanın DNA’sı eşleşti.

“Süleyman’ın kadın dövmek gibi bir zevki varmış anlaşılan,” dedi Amirim. “Dediğin gibi, Sabriye’yi de buraya getirdikten sonra hırpalamış olabilir. Kadın için arama emri çıkartalım.”

Özkan’ın ve Kazım’ın HTS kayıtları gelmişti. Özkan’ın görüşmeleri ve mesajlarında dikkat çeken bir şey yoktu. Konuştuğu kişilerin çoğu çalıştığı şirkettendi, mesajlarının hemen hepsi de iş ile ilgiliydi. Cinayet saatinde telefonu Ayrancı’daki evinden sinyal vermişti. Kazım’ın telefonunda da şüphemizi çekecek bir konuşma ya da yazışmaya rastlamadık. Yedek parçacının oğlunun söylediği gibi gündüz mesai saatlerinde yapılmış pek fazla görüşme yoktu. “Gıcığı vardı belki Kazım’a oğlanın, bok attı,” dedi Amirim. Kazım’ın telefon sinyalleri de olay saatinde şehirde olduğunu doğruluyordu.

***

Sabah merkezde çayımı içerken bir yandan da bir türlü ilerleme kaydedemediğimiz bu cinayetin dosyasına göz gezdiriyordum. Olay yeri inceleme ve otopsi raporunu yeniden satır satır okudum. Olay yerinde çekilen fotoğrafları dikkatle inceledim. Bir şeyleri gözden kaçırıyorduk ama ne olduğunu bir türlü bulamıyordum.

Telefonum çaldı. “Aşağıda bekliyorum seni,” dedi Amirim.

Emniyet’in park yerinden çıkıp trafiğe karıştık. “Dün Özkan’ın komşusunun köpeğini öldürmesi hakkında söylediğin şey bütün gece kafama takıldı,” dedi. “Kendisi de evinde hayvan besleyen bir insan nasıl böyle bir gaddarlık yapabilir? Nasıl başka bir hayvanı gözünü kırpmadan öldürebilir?”

Ben de aynı şeyi düşünmüştüm. Amirimin konuyu nasıl bağlayacağını görmek için sesimi çıkarmadım.

“Özkan’ın derdi domates, biber değildi,” dedi. “Köpeğin toprağı eşeleyerek oraya sakladığı bir şeyleri ortaya çıkaracağından korktu.”

Olabilirdi… de. “Ne saklamış olabilir ki?” diye sordum.

“Bilmiyorum,” dedi Amirim. “Ama bu köpek olayını, bahçesinin etrafını sur gibi mazılarla çevirmesi, kimsenin evine gelmesini istememesiyle birleştirince kıllandım ben.”

Evin arka bahçesindeki kulübeden kazma kürek alıp bahçenin küçük bir bostan olarak kullanılan kısmına gittik. “Domatesler benim, biberler senin,” dedi Amirim.

İçim gitti kazmayı sallarken fakat başka çaremiz yoktu, giriştik domates ve biberlere.

Arada bir iti kopuğu yakalamak için depar attığımızdan kendimi antrenmanlı sanıyordum ama kazın ayağı öyle değilmiş. On-on beş dakika sonra nefes nefese kalmıştım ve omuzlarım ağrımaya başlamıştı. Elimin tersiyle alnımdan akan terleri sildiğim bir sırada Amirimin sesini duydum. “Olay Yeri İnceleme’yi çağır hemen.”

Sabriye Özyürek’in cesedi naylona sarılıp da gömüldüğü için fazla bozulmamıştı.

“İyi bir dövüp sonra da boğmuş kadını şerefsiz,” dedi Oktay Komiser.

***

“Benim bu işle bir ilgim yok,” dedi Özkan.

“Kimseleri sokmadığın bahçene ben mi gömdüm lan cesedi?” dedi masanın üzerindeki fotoğrafın üzerine parmağını basan Amirim.

“Sadece hafta sonları gidiyorum eve, her zaman orada değilim ki… Kim bilir kim getirip gömdü… Daha önce de söylemiştim size… Hem abim de kullanıyordu evi…”

“Arkadaş sen gerçekten şerefsizmişsin. Şimdi de ölmüş gitmiş abine mi yıkmak istiyorsun cinayeti?”

Özkan terleyen burnunun ucuna kayan gözlüklerini yukarı itti. “Abim yapmıştır demiyorum ki… Ne idüğü belirsiz arkadaşlarını da getiriyormuş yanında…”

Amirim başını iki yana sallayarak, “Sıçtın aslanım sen,” dedi. “Boşuna debelenme… Sabriye’nin içinden çıkan meni senden aldığımız örnekle uyumlu çıkacak nasıl olsa. Eli kulağında, neredeyse gelir sonuçlar.”

Özkan bakakaldı. Tek kelime etmedi.

“Sabriye’yi öldürdüğün konusunda anlaştığımıza göre, şimdi diğer konuya geçebiliriz,” diyen Amirim gözlerini Özkan’ın gözlerine dikti. “Peki, abini neden öldürdün?”

“Abimin ölümüyle bir ilgim yok,” dedi Özkan zor duyulan bir sesle. Sabriye’yle sabaha kadar anlaştıklarını, parayı ona göre verdiğini fakat kadının yarım saat sonra gitmek istediğini söyledi. Tartışmışlar, kadın kendisine küfür edip saldırınca da film kopmuş. İfadesini imzalatıp savcılığa sevk ettik.

***

Ceketimi çıkarırken, “Apartman görevlisi, Özkan’ı doğruluyor Amirim,” dedim. “Süleyman’ın öldürüldüğü gece söylediği gibi evdeymiş. Köpeğinin havlamasından şikâyet eden yan komşusuyla atışmışlar o gece.”

Amirim önünde açık duran dosyayı işaret etti. “Telefon sinyali de evden geliyormuş,” dedi. “Belki tedbir olsun diye evde bırakmıştır demiştim ama…” Dosyanın sayfalarını karıştırdı umutsuzlukla. “Tek tek üzerinden geçmekten herifin konuştuğu, mesajlaştığı bütün numaraları ezberledim.  Sıfıra sıfır, elde var sıfır! Zaten fazla kullanmıyormuş telefonu, günde bir iki arama ancak. Süleyman’ın öldürüldüğü gece kimseyle konuşmamış, sabah erken gelen bir arama var. Rehbere kayıtlı değil.”

“Kazım’ın numarasıdır. Abisinin ölüm haberini Özkan’a o vermiş,” dedim.

Önündeki kâğıda tekrar baktı Amirim. “Kazım’ın numarası değil bu.”

***

“Evet,” dedi Kazım. “Ben aradım Özkan abiyi.”

“Yanlış telefondan aramışsın ama,” dedi Amirim.

“Yanlış telefondan mı?” Doğru yoldaydık, sorguya çekilen şahıs cevap vermek, konuşmayı sürdürmek yerine senin cümlelerini tekrar etmeye başlamışsa sıkışmış, söyleyeceği yalan için vakit kazanmaya çalışıyor demekti.

“Evet,” dedi Amirim. “Senin iki telefonun yok mu?”

Kısa bir tereddütten sonra, “Evet, var. Suç mu bu?” dedi Kazım. “Elime o an o telefon geçmiş, onunla aramışım demek ki. Ne var ki bunda?”

“Ne mi var? Gündelik kullandığın telefonun evdeymiş o sırada. Ama bu telefonun seninle birlikte Ankara’nın çeşitli semtlerinde geziye çıkmış. Yeşilköy’den çıkmış, bir süre Balgat’ta dolaşmış, oradan de evinin bulunduğu yere, Demetevler’e gitmiş.” Amirim bana döndü. “Süleyman’ın arabasını Balgat’ta mı bulmuştuk?”

Kazım’dan çık çıkmadı.

“Konuşmasan da olur artık. Şengül’le yaptığınız bütün yazışmalar elimizde,” dedi Amirim. “Ne biçim insansın lan sen! Adamın hem ekmeğini yiyor hem de karısıyla yatıyormuşsun.”

Şengül’le konuşmak için kullandığı telefonun kayıtlarını önünde gören Kazım direnmenin faydasız olduğunu anladı. Derin bir iç geçirdikten sonra, “Süleyman abi arkadaşlarıyla hemen her gece dükkânda içerdi,” dedi. “Tadında bırakmayı da beceremediğinden çoğu zaman ayakta duramayacak hâle gelirdi. Tabii evine götürmek de bana düşerdi. Bir, iki derken bir gece Süleyman abiyi yatağına yatırdıktan sonra Şengül’le ilişkiye girdik. Süleyman abi kadını aldattığı yetmiyormuş gibi bir de eziyet ediyor, dövüyordu.”

“E, sen de beyaz atlı prenssin ya, kurtarayım bari kadını,” dedin.

“Sevdim Şengül’ü, onu öyle yaralı bereli görmeye dayanamıyordum. Benimle kaçmasını teklif ettim. ‘Süleyman ikimizi de bulur, öldürür,’ dedi.”

“Süleyman yakalamasın diye sadece birbirinizle konuşacağınız telefonlar aldınız. Dükkândan çıkıp gizli gizli konuştuğun Şengül’dü demek.”

“Telefon işi Şengül’ün fikriydi. Süleyman’ın sık sık telefonunu kontrol ettiğini söylemişti.”

“Süleyman’ı ortadan kaldırmak kimin fikriydi peki?”

“Öyle bir şey planlamamıştık. Yan komşumuz kaportacının dikkatini çekmiş dükkân dışında yaptığım konuşmalar. Süleyman abiye yetiştirmiş. O da, ‘Gizli saklı zamparalık yapıyorsun da beni niye götürmüyorsun?’ diye başımın etini yemeye başladı.”

“Vay arkadaş,” dedi Amirim.

“Bir gün Şengül’e anlattım durumu.”

“O da fırsat bu fırsattır mı dedi?”

“Süleyman abiye benim karının yanında arkadaşını da getireceğini fakat otele gitmek istemediklerini söyledim. ‘Özkan’ın yerine götürürüz,’ dedi. Kadınların kendi arabalarıyla geleceklerini söyledim, biz Süleyman abinin arabasıyla gittik.”

“Senin araba sanayide mi kaldı?”

“Sabah Balgat’a bıraktım. Dolmuşla gittim işe. Süleyman abiye de bir arkadaşıma ödünç verdiğimi söyledim.”

“Süleyman’ı öldürdükten sonra da arabasını aldın, şapkasını taktın…”

“Selam verip çıktım kapıdan, bekçi bakmadı bile yüzüme.”

“Bekçi, Süleyman’ın siteye tek başına girdiğini söyledi.”

“Tam siteye girerken elimdeki çakmağı düşürmüşüm de arıyormuş gibi eğildim bekçinin beni görmemesi için.”

Amirim masanın üzerine yayılmış kâğıtları dosyaya koyarken, “Güzel maceraymış,” dedi. “Keşke acele etmeyip Özkan’ı evine gittikten sonra her zaman kullandığın telefondan arasaydın, o zaman mutlu sonla bitebilirdi.”


[1] Mors Alfabesi: Bileklik

En Son Yazılar