Çeviren: Gencoy Sümer
İkinci kez zil çaldığında kapıyı yaşlı Dr. Sam Hawthorne açtı ve sert öğle güneşinden gözlerini kırpıştırarak dışarı baktı. Elli yıldır görüşmedikleri hâlde, kapıda duran kişiyi hemen tanıdı.
“İçeri gel, içeri!” diye ısrar etti. “Uzun zaman oldu, değil mi? Northmont’taki o günden bu yana uzun zaman oldu. Hayır, hayır, rahatsız etmiyorsun. Aslında başka birini bekliyordum, eski günlerin hikâyelerini dinlemek için sık sık uğrayan bir arkadaşımı. Komik olan ne biliyor musun? Ona senden, diğerlerinden ve Şerif Lens’in evlendiği gün olanlardan bahsedecektim. Sık sık o günü düşünürüm. O zamanlar çözülmesine yardım ettiğim tüm o eski gizemler arasında, sekizgen oda vakası benzersizdi. Benim bakış açımdan nasıl olduğunu dinlemek ister misin? Tamam, tamam! Otur da sana bir içki vereyim. İkimiz de yaşlandık, biraz şeri kan dolaşımına iyi gelir. Yoksa daha sert bir şey mi istersin? Hayır mı? Peki. Bildiğin gibi…”
Ve Dr. Sam Hawthorne anlatmaya başladı…
***
1929 yılının Aralık ayıydı. Düğünün yapıldığı cumartesi gününe kadar hiç kar yağmamıştı. Aslında, hatırladığım kadarıyla güneşli bir gündü ve sıcaklık 60 derece civarındaydı. Şerif Lens benden sağdıcı olmamı istediği için erken kalkmıştım.
Northmont’ta geçirdiğim yıllarda Şerif Lens’le yakın arkadaş olmuştuk. Benden neredeyse yirmi yaş büyük olmasına rağmen, düğün töreninde yanında olmamı istemişti.
Müstakbel eşi Vera, postane müdürümüzdü. Kırk yaşlarında, cesur ve sağlam bir kadındı. Vera hiç evlenmemişti; Şerif Lens de çocuksuz bir duldu. Birbirlerine arkadaş olarak yaklaşmışlardı ama zamanla bu arkadaşlık aşka dönüşmüştü. Onlar adına daha mutlu olamazdım.
Düğün sayesinde Vera Brock’un gizli bir duygusal tarafı olduğu ortaya çıktı. Şerif Lens’e, en çok istediği şeyin Eden House’un ünlü sekizgen odasında evlenmek olduğunu söyledi; çünkü annesi ve babası kırk beş yıl önce Cape Cod’da sekizgen bir evde evlenmişlerdi.
Şerif, pek göstermezdi ama dindar bir adamdı ve ilk evliliğinde olduğu gibi Baptist kilisesinde evlenmek istiyordu. Bu konuda biraz anlaşmazlık yaşadılar. Ta ki ben papaz Dr. Tompkins ile konuşup sorunu çözene kadar. Dr. Tompkins isteksizce de olsa sekizgen odada evlilik töreni yapmayı kabul etti.
Eden House, kasabanın kenarında eski, güzel bir evdi. 1800’lerin ortalarında ülkeyi kasıp kavuran ve özellikle New York’un kuzeyinde ve New England’da yaygın olan “sekizgen ev çılgınlığı” sırasında Joshua Eden tarafından inşa edilmişti. Sekizgen evlere olan hayranlığı, yeni evinin giriş katına aynalı bir sekizgen oda yaptırmasına neden olmuştu. Sekizgen odanın yapısı oldukça basitti. Başlangıçta çalışma odası olarak tasarlanmış büyük bir kare odayı alıp, dört köşesini de yerden tavana kadar uzanan aynalı dolaplarla kesmişti. Aynalı kapıların genişliği, aralarındaki duvarların genişliğiyle aynıydı, böylece odanın şekli gerçek bir sekizgen olmuştu. Odanın tek dış kapısından girdiğinizde, evin güney tarafındaki büyük güneşli pencere karşınıza çıkıyordu. Aynalı bölümlerin arasındaki sol ve sağ duvarlarda 19. yüzyıldan kalma av ve spor sahnelerini gösteren gravürler asılıydı.
Aynalar sizi rahatsız etmezse tuhaf ama neşeli bir odaydı. Aynalı kapıların arkasında, yerden tavana kadar uzanan rafları olan bir dolap vardı. Raflara kitaplar, vazolar, masa örtüleri, gümüş eşyalar, porselenler ve her türlü biblo konmuştu. Oda neredeyse boş sayılabilirdi. Sadece pencerenin yanında taze çiçeklerin olduğu küçük bir masa vardı. En azından düğünden birkaç gün önce tören yerini incelemeye geldiğimde öyle görünüyordu.
Rehberim, inşaatçının torunu olan genç Josh Eden’dı. Northmont’taki aile geleneğini çok iyi bilen yakışıklı bir genç adamdı. Odanın kalın meşe kapısını açtı ve içeri girdi.
“Bildiğiniz gibi, Dr. Sam, sekizgen odayı bazen düğünler ve özel partiler için kiralıyoruz. Böyle güzel bir yer toplumla paylaşılmalı ve sanırım şerifin düğünü en iyi mekânda yapılmayı hak eden bir olay.”
“Sekizgen evler hakkında pek bir şey bilmiyorum,” diye itiraf ettim.
Gülümsedi. “Sizi bilgilendireyim. Sekizgen şekil hem işlevsel hem de estetikti ama batıl inançların da bunda payı vardı. Kötü ruhların dik açılı köşelerde saklandığına inanılırdı. Bu nedenle bu evler spiritüalistler arasında popülerdi. Hatta dedemin arkadaşlarının bu odada ruh çağırma seansları yaptıkları söylenir. Bana kalırsa çağırdıkları ruhlar kaçırdıkları ruhlar kadar kötüydü.”
Ona bir göz attım. “Oda hayaletli mi?”
“Eski hayalet hikayeleri,” dedi gülerek.
Düğünü konuşurken bana dolapları ve pencereden görünen manzarayı gösterdi. Ayrılmadan önce pencerenin içeriden kilitli olup olmadığını kontrol ettiğini fark ettim. Ağır ahşap kapının bir anahtar kilidi ve içten bir sürgüsü vardı. Sürgü dışarıdan açılmıyordu. Uzun ince bir anahtarla kilidi çevirdi.
“Hayaletleri içeride mi kilitli tutuyorsunuz?” diye sordum gülümseyerek.
“O dolapların bazılarında değerli antikalar var,” dedi. “Kullanılmadığında odayı kilitliyorum.”
Josh’un eşi Ellen, yıkanacak çamaşırlarla dolu bir sepetle ön merdivenlerden aşağı inerken bizimle karşılaştı. “Merhaba Dr. Sam,” dedi. “Ne zaman geleceksiniz diye merak ediyordum. Sizi tekrar görmek ne güzel!”
Gençliğin sağlığı ve güzelliği ile kızarmış yüzü ve Josh Eden’ı her zaman kıskandırmış olan parlak bir neşesi vardı. Üniversitede tanışmışlar ve kısa süre sonra evlenmişlerdi. İkisi de benden birkaç yaş küçüktü ama hayatlarının kontrolü tamamen ellerindeymiş gibi görünüyorlardı. Josh’un babası Thomas, savaştan sonra ailesini terk etmiş ve Paris’te tanıştığı bir dansçı ile kalmayı tercih etmişti. Bu şok, Josh’un zavallı annesi için çok ağır olmuştu ve 1919’daki grip salgınından sonra vefat etmişti. Josh üniversiteye gitti ve bir süre sonra mahkeme, babasının da öldüğüne karar verdi. Ancak bunun kanıtı olarak, babasının sessizliğinden başka bir şey yoktu. Eden House, bir miktar parayla birlikte Josh’a geçti. Josh, hisse senetleri yerine akıllıca bir biçimde araziye yatırım yaptı ve son Wall Street krizi onu neredeyse hiç etkilemedi. Yine de sekizgen odayı ara sıra kiralayarak da para kazanmaya devam etti. İçki yasağının kaldırılmasına yönelik bir yasa değişikliği kabul edilirse, tüm evi bir restorana dönüştürmekten bile bahsediyordu. Artan işsizliğin, içki endüstrisinin yeniden canlanmasıyla yaratılacak işlerle telafi edilebileceği konuşuluyordu.
“Büyük gün cumartesi için hazırlık yapıyoruz,” dedim Ellen’a. “Sadece odaya bakmaya geldim.”
“Şerif Lens çok gergin olmalı,” dedi gülümseyerek.
“Fark edilmeyecek kadar. Ne de olsa, bunu daha önce de yaşadı. Vera için ilk kez oluyor.”
“Çok mutlu olacaklarını biliyorum,” dedi Ellen.
Düğün düşüncesi onu çok mutlu etmiş gibiydi. Cuma akşamı prova için toplandığımızda Vera ve Şerif’e düğün hediyesi olarak kendi elleriyle diktiği bir yorganla sürpriz yaptı.
“Ne kadar güzel!” diye haykırdı Vera. “Yatağımıza serelim!”
“Josh ve benden küçük bir hediye,” diye mırıldandı Ellen.
Muhtemelen Dr. Tompkins’in korkutucu varlığından dolayı önceki ziyaretimden daha sakin görünüyordu.
Papaz gri bir takım elbise giymişti. Şerif Lens ve Vera’yı ciddiyetle selamladı ve sonra bana döndü. “Yarın sabahki törenin saat tam 10.00’da olması gerektiğini biliyorsunuz, Dr. Hawthorne. Öğlen Shinn Corners’da başka bir düğünüm var. Kilisede.”
“Merak etmeyin,” dedim, böyle kibirli bir adamla anlaşma yaptığım için biraz pişmanlık duymaya başlarken.
Sekizgen odada hızlıca provayı yaptık, Josh ve Ellen Eden kapıdan izliyordu. Şerif ve Vera sadece iki nedime istemişti. Ben sağdıçtım ve Vera’nın yakın arkadaşı Lucy Cole nedime olacaktı. Lucy, bir yıl önce Northmont’a taşınmış, yirmili yaşlarının sonlarında, çekici, Güneyli bir kızdı. Bazen postanede yardımcı olarak çalışıyordu. Son bir yıl içinde Vera’nın yakın arkadaşı olmuştu.
Vera daha önce bana şöyle demişti: “Biliyor musun Sam, Lucy’nin cesaretlendirmesi olmasaydı, Lens’le evlenmeyi asla kabul edemezdim. Kırk yaşımı geçtikten sonra ilk kez evlenmek harika bir karar.”
“Lucy hiç evlenmemiş, değil mi?”
“Hayır, Güneyde bahsetmediği bir kocası yoksa tabii.”
Lucy bazı yönlerden Ellen Eden’e benziyordu. Onların yeni bir çağın öncüleri olduklarını düşünmeden edemedim. Kitaplar ve dergiler büyük şehirli özgür kızların hikâyeleriyle dolu olabilir, ama ben Lucy Cole ve Ellen Eden gibi kadınları tercih ediyordum.
Prova bittikten sonra Josh sekizgen odanın kapısını dikkatlice kilitledi ve bizimle birlikte arabama kadar yürüdü. “Sabah görüşürüz,” dedi.
Yakın arkadaşlar için yakınlarda bir düğün yemeği düzenlenecek, ardından da bir resepsiyon verilecekti. Düğün ekibini daireme geri götürdüm ve bir şişe gerçek Kanada viskisi açtım. Şerif Lens, kanunları çiğnemekten bahsedip durdu ama sonuçta düğününden önceki geceydi. Önce gelin ve damada, sonra da Lucy ve bana kadeh kaldırdık.
***
Sabah erkenden kalktım çünkü hemşirem April’a onu düğüne arabamla götüreceğime söz vermiştim. Düğün ve partiler öncesinde her zamanki gibi konuşkan ve heyecanlıydı. Yoldan Şerif Lens’i aldık. Onu hiç bu kadar şık görmediğimi itiraf etmeliyim.
Ceketini ve kravatını düzeltirken, “Karnını içeri çek,” dedim. Arabaya doğru yürürken de “Harika görünüyorsun,” diye iltifat ettim.
“Yüzüğü aldın mı, Doktor?” diye sordu.
“Merak etme,” dedim. Ceketimin cebini okşayarak “İkiniz de düğün pastasının üzerine konacak kadar güzelsiniz!” diye mırıldandım.
April hayranlıkla haykırdı. “Geriye kalanla ben evlenebilir miyim?”
“Doktorun karısı olmak, doktorun hemşiresi olmaktan daha kötüdür,” dedim gülerek ve arabayı çalıştırdım.
Eden House’a vardığımızda, Vera, Lucy Cole’un küçük sedanından iniyordu.
“Oh, bak!” diye işaret etti April. “Gelin geldi!” Sonra Şerif’i hatırlayarak hemen ekledi. “Sen bakma Lens. Törene kadar onu görmemelisin.”
Vera Brock, yere kadar uzanan süslü dantelli beyaz bir gelinlik giymişti. Eden House’un kapısına koşarken gelinliğini iki eliyle tutuyordu. O anda, yarı yaşında bir kız çocuğu gibi görünüyordu ve Şerif Lens’in onu neden sevdiğini anlayabiliyordum. Arabayı park ettim ve Lucy’ye doğru yürüdüm.
“Ne güzel bir gün,” dedim, bulutsuz gökyüzüne bakarak. “Belki bu yıl kış gelmez.”
Vera biraz sinirli bir şekilde ön kapıda yeniden ortaya çıktı. “Sekizgen odanın kapısını açamıyorlar. Sıkışmış galiba.”
Bu da sağdıcın yapacağı işlerden biri gibi görünüyordu. “Ben gidip bir bakayım,” dedim.
İçeri girdiğimde Ellen Eden ve kocası sekizgen odanın kalın meşe kapısının önünde durmuş, yüzlerinde şaşkın bir ifadeyle birbirlerine bakıyorlardı.
“Kapı açılmıyor,” dedi Josh. “Bu daha önce hiç olmamıştı.”
Anahtarı ondan alıp kilide soktum. Anahtar döndü ve kilidin düzgün çalıştığını anlayabildim ama kapı yine de açılmıyordu.
“İçeride sürgü var, değil mi?”
“Evet,” diye cevapladı Josh. “Ama onu sadece odanın içindeki biri açabilir. Ve içeride kimse yok.”
“Emin misin?”
Josh ve karısı birbirlerine baktılar.
“Ben etrafı dolaşıp pencereden bakayım,” dedi kadın.
O sırada Dr. Tompkins içeri girdi, elindeki büyük altın cep saatine bakıyordu. “Umarım programımızda bir aksaklık yoktur. Bildiğiniz gibi öğlen bir düğünüm var…”
“Sadece kısa bir gecikme,” dedim. “Kapı sıkışmış gibi görünüyor.”
“Kiliselerde böyle şeyler olmaz.”
“Eminim ki olmaz.”
Ellen nefes nefese arka kapıdan içeri girdi. “Perde çekilmiş Josh! Öyle bırakmadın, değil mi?”
“Kesinlikle hayır! İçeride biri var.”
“Ama nasıl girmiş olabilir?” diye mantıklı bir şekilde sordum. “Pencereyi kilitlediğini ve mandalını kapattığını gördüm.”
“Pencere hâlâ kilitli,” diye Ellen doğruladı.
Papaz kekelemeye başladı ve Josh, “Lütfen sabırlı olun. Gerekirse kapıyı kırarız,” dedi.
Yumruğumla kapıyı vurdum. “Oldukça kalın meşe.”
Josh bana katıldı ve kapıyı yumrukladı. “İçerideki, her kimsen kapıyı aç!” diye bağırdı. “Orada olduğunu biliyoruz!”
Ama kapının arkasında sadece sessizlik vardı.
“Muhtemelen bir hırsız,” dedi Şerif Lens. “Kapana kısıldı ve dışarı çıkmaya korkuyor.”
“Pencereyi kırabiliriz,” diye önerdim.
“Hayır!” dedi Ellen. “Gerekmedikçe yapmayalım. Pazartesiye kadar yenisini taktıramayız ve sonuçta aralık ayındayız. Ani bir fırtına odaya zarar verebilir. Bakın, hepiniz kapı kolunu çekebilir misiniz? Kapının diğer tarafındaki sürgü çok sağlam değil.”
Onun tavsiyesine uyarak kapı kolunu çevirip çektik. Kapı birkaç milimetre hareket etmiş gibi görünüyordu.
“April,” diye seslendim. “Arabamın bagajından çekme halatını getirir misin?”
Birkaç dakika sonra April, ellerinin kirlenmesinden şikâyet ederek geri geldi. Sağlam halatı kapı koluna bağladık, kilidin açık olduğundan emin olduk ve Josh ile birlikte çektik.
“Hareket ediyor!” dedi.
“Şerif,” diye seslendim. “Bugün düğün gününüz olduğunu biliyorum, ama bize yardım eder misin?”
Üçümüz ipi kuvvetlice çektik. Çocukken oynadığım halat çekme oyunları gibiydi ve ödülümüz, tahtadan sökülen vidaların çıkardığı gıcırtılı sesler oldu. Kapı birden açıldı ve bizi bir anlığına geriye doğru savurdu. Sonra Josh ve ben sekizgen odaya koştuk, Ellen de hemen arkamızdan geldi. Gölgeli pencereden gelen loş ışıkta bile zeminin ortasında kollarını ve bacaklarını açmış bir adam olduğunu görebiliyorduk. Giysileri bir serserinin eski püskü kıyafetlerindendi ve onu daha önce hiç görmemiştim ama göğsüne saplı ince gümüş bir hançer olduğu için öldüğünden şüphem yoktu. Arkamdaki Lucy Cole çığlık attı. Ölü adamın etrafından dolaşıp perdeyi kaldırmak için yaklaştım. Tek pencere gerçekten kilitliydi. Dışarıdan bir şekilde açılıp açılmadığını kontrol etmek için baktım ama pencere çerçeveleri birbirine sıkıca oturuyordu ve aralarında boşluk yoktu. Camlar da kırık değildi. Odaya geri döndüm. Kapı dışa açılıyordu, yani arkasında saklanacak yer yoktu. Aynalı dolaplar…
“Cesedi incelemeyecek misin?” diye sordu Josh.
“Öldüğünü görebiliyorum. Şu anda odayı incelemek daha önemli.”
Özellikle, bizim çekmemizle tahta yuvasından sökülmüş olan iç sürgüye baktım. Sürgü, kapı pervazından sarkıyordu, ikiz vidalar kapının kendisinden sökülmüştü. Ama delikleri ve vida dişlerindeki talaş izlerini inceleyince, sürgünün kapının tahtasına sıkıca vidalandığına ikna oldum. Kapı kolunun etrafına düğümlenmiş bir ip parçası fark ettim ve önceki akşam orada olup olmadığını hatırlamaya çalıştım. Olmadığını sanıyordum ama emin olamıyordum.
“Ölmüş, kesin,” dedi Dr. Tompkins.
Kapıdan döndüm. “Cildinin renginden anlaşıldığına göre birkaç saat önce ölmüş. Onu tanıyan var mı?”
Ellen ve Josh başlarını salladı.
Papaz homurdandı. “Kasabadan geçen bir serseri. Şerif, buna izin vermemeliydiniz…”
“Onu tanıyorum,” dedi Lucy Cole kapıdan sessizce.
“Kim o?” diye sordum.
“Yani sadece daha önce gördüm demek istedim. Yanında biri vardı, demiryolu raylarının yanında yürüyorlardı. İkisi de serseriydi sanırım. Uzun, keçeleşmiş saçlarını, kirli kırmızı yeleğini ve yüzündeki küçük yara izlerini hatırlıyorum.”
Josh Eden öne çıkıp cesedin yanına diz çöktü. “O hançer, dolaplarımızdan birinde bulunan gümüş mektup açacağına benziyor. Ellen, baksana kayıp mı?”
Ellen cesedin etrafında dikkatlice dolaştı ve pencerenin solundaki aynalı kapıyı açtı. Bir süre aradıktan sonra, “Burada yok. Başka şeyler de eksik olabilir. Emin olamıyorum,” dedi.
“Hazır başlamışken,” dedim, “bu dört dolabı da kontrol etsek iyi olur.”
“Neden?” diye sordu Josh.
Cesede bakıyordum. “Katil o büyük raflardan birinin içinde saklanmıyorsa, bu durum girilmesi imkânsız kilitli bir odada işlenmiş bir cinayet vakası gibi görünüyor.”
O birkaç saat içinde o kadar çok şey oldu ki, şimdi hepsini hatırlamak zor. Ama dört aynalı dolabı da dikkatlice aradık ve kimseyi bulamadık. Ayrıca, dolapların arkasında sahte duvar olmadığından emin olmak için ölçümler yaptım. İşimiz bittiğinde, katilin odada saklanmadığına ve odadan çıkan gizli bir geçit veya tuzak kapı olmadığına ikna oldum. Tek bir kapı vardı, o da içeriden sürgülüydü ve tek pencere, içeriden kilitliydi. Pencere mandalını zaten incelemiştim. Yarıya kadar çevriliydi ama bu pencerenin sıkıca kapanmasına yetmişti. Kapının yanındaki yere diz çöküp, topuzun etrafına düğümlenmiş ipi incelemeye başladım.
“Bu ip normalde burada mıydı?” diye sordum Ellen Eden’a.
O da ipe baktı. “Hayır, bizim değil. Josh bir nedenden dolayı bağlamadıysa tabii.”
Ama o bağlamamıştı. Bu durumda olası şüpheliler katil ya da kurban kalıyordu. Bir ya da iki yıl önce S.S. Van Dine’ın gizem romanı The Canary Murder Case‘i okumuştum. Kitapta, bir cımbız ve bir ip parçasıyla odanın kapısının kilidini dışarıdan çevirmek için nasıl kullanılabileceğini gösteren bir şema vardı. Akıllıca bir fikirdi ama bu duruma uymuyordu. İpin cıvataya dolanıp çekilerek kapıyı kapatabileceğini hayal etmeye çalıştım, ama birincisi ip yeterince uzun değildi. İkincisi, kapı, pervazına o kadar sıkı oturuyordu ki ipin geçeceği bir yer yoktu. Hatta alt kısmında, hava akımını kesmek için kapının iç tarafına zemine küçük bir tahta parçası çakılmıştı. Daha uzun bir ip buldum ve kapıyı kapatmayı denedim. Kapı o kadar sıkı oturuyordu ki ipi çekmek imkansızdı. Kilitli odaya olan takıntım, diğer her şeyi unutmama neden olmuştu.
Şerif Lens hemen yanıma geldi ve “Doktor, saat neredeyse on bir oldu. Papaz, Shinn Corners’a gitmek üzere,” dedi.
“Tanrım! Düğün!”
Vera, sekizgen odaya hayran olmasına rağmen, zemindeki kanın henüz kurumadığı bir odada evlenmeyi reddetti. Dışarıda soğuk havada bekleyen düğün konuklarına plan değişikliği bildirildi. Hepimiz arabalara binip yakındaki kiliseye gittik. Gecikmeden rahatsız olmasına rağmen, Dr. Tompkins töreni kiliseye taşıdığı için kendisini bir tür zafer kazanmış hissediyordu. Töreni aceleyle bitirdi, damadın elini sıkıp gelinin yanağına bir öpücük kondurmak için yeterince uzun bir ara verdi, sonra öğle randevusuna gitmek amacıyla toz bulutu içinde ortadan kayboldu.
“Tekrar evlenmek nasıl bir duygu?” diye sordum Şerif Lens’e.
“Harika!” dedi ve alışılmadık bir şekilde duygusal bir hareketle gelini kucakladı.
“Ama balayını ertelemek zorunda kalacağız galiba.”
“Neden?”
“Şey, ben hâlâ buradaki şerifim, Doktor. Ve çözmem gereken bir cinayet var.”
O an için bunu unutmuştum. “Siz balayınıza çıkın, Şerif. Yardımcılarınız işleri halleder.”
“Onlar mı?” diye homurdandı. “Çantada kokarca bile bulamazlar!”
Derin bir nefes aldım. “Merak etme, her şey kontrol altında.”
“O adamı kimin öldürdüğünü biliyor musun? Ve kilitli bir odada nasıl öldürüldüğünü?”
“Tabii. Endişelenme. Akşam olmadan katili hücreye atmış olacağız.”
Hayranlıkla gözleri fal taşı gibi açıldı. “Eğer öyleyse, düğünden hemen sonra balayına çıkabiliriz.”
“Tabii ki. Cinayeti bir daha aklından bile geçirme.”
***
Nedimeyle arabaya bindik.
“Bu, düğün törenine giden yol değil,” dedi Lucy birkaç dakika sonra. “Şehre geri dönüyorsun.”
“Şu anda bu, düğünden daha önemli,” dedim. “Ölü adamın başka biriyle yürüdüğünü gördüm demiştin.”
“Başka bir serseri, hepsi o.”
“O adamı tekrar görsen tanır mısın?”
“Bilmiyorum. Tanıyabilirim. Kafasının arkasında kel bir yeri vardı. O kadarını hatırlıyorum. Boynuna da ekose bir fular sarmıştı.”
“Gidip arayalım.”
“Ama resepsiyon…”
“Oraya da gideriz.”
Tren istasyonunun yanından geçip raylarla paralel olan caddeyi takip ettim. Öldürülen adamın arkadaşının, bu cinayete karışmışsa, şu anda kilometrelerce uzakta, hızlı bir yük treninde olma ihtimali yüksekti. Yine de onu bulmaya çalışmak için zaman harcamaya değerdi. Northmont’un birkaç kilometre ötesinde, ağaçların arasında bir serseri kampı gördük.
“Sen arabada bekle,” dedim Lucy’ye. “Hemen dönerim.”
Aşınmış patikadan ilerledim, kamp ateşinin etrafındaki adamların paniğe kapılıp kaçmamaları umuduyla yanlarına yaklaştım.
Ateşin yanında ellerini ısıtan adamlardan biri, beni görünce sordu. “Ne istiyorsun?”
“Ben doktorum.”
“Burada hasta yok.”
“Dün buradan geçen bir adam arıyorum. Ekose atkı takıyor, kafasında kel bir yeri var.” Bariz olduğu için “Şapka takmıyor,” diye ekledim.
“Öyle biri yok,” dedi ateşin başındaki adam. Sonra sordu. “Ondan ne istiyorsun? Hastalığı yok, değil mi?”
“Ne hastalığı olduğunu bilmiyoruz. O yüzden onu arıyoruz.”
Diğer adamlardan biri ateşin yanına geldi. Küçük, gergin biriydi ve Güneyli aksanıyla konuşuyordu. “Mercy gibi, değil mi?”
“Kapa çeneni!” diye bağırdı ilk adam. “Bu adam demiryolu polisi olabilir.”
“Ben polis falan değilim,” diye ısrar ettim. “Bakın.” Cebimden, üstünde adım ve adresimin yazılı olduğu boş reçete defterini çıkardım. “Bu, benim doktor olduğuma sizi ikna eder mi?”
İlk adam birden kurnaz bir ifade takındı. “Eğer doktorsan bize viski için reçete yazabilirsin. Eczanelerde satıyorlar.”
“Tıbbi amaçlarla,” dedim. Biraz tedirgin olmaya başlamıştım.
Üçüncü bir adam ortaya çıkmış, arkamda dolanıyordu. Aniden Lucy arabamın kornasına basmaya başladı. Üç adam, yalnız olmadığımı fark edince geri çekildiler. İçlerinden biri raylara doğru koşturdu. En yakınımdaki küçük adamı yakaladım ve “Mercy nerede?” diye sordum.
“Bırak!”
“Söyle de seni bırakayım. Nerede?”
“Su kulesinin yanındaki rayların aşağısında. Arkadaşını bekliyor.”
“Arkadaşının kim olduğunu biliyor musun?”
“Hayır. Sadece birlikte seyahat ediyorlar.”
Yakasını bıraktım. “Buradan gitsen iyi olur,” diye uyardım. “Buradaki şerif çok acımasızdır.”
Arabaya koştum ve içine atladım. “Kornayı çaldığın için teşekkürler,” dedim Lucy’ye.
“Seni çevrelediklerinde korktum.”
“Ben de öyle.”
Raylar boyunca yolu takip ederek ilerledik.
“Aradığımız adam su kulesinde olabilir.”
Kule gökyüzünün siluetinde beliriverdi ve aniden uzun, eski bir palto giymiş bir adam saklandığı yerden çıkıp ormana doğru koşmaya başladı.
“Sanırım o!” diye bağırdı Lucy.
Kel kafasını ve dalgalanan ekose atkısını gözden kaybetmeden arabayla onu takip edebildiğim kadar takip ettim. Sonra arabadan indim ve adamı yaya olarak kovalamaya başladım. Sonunda onu yakaladım.
Elimde kıvranarak, “Ben yanlış bir şey yapmadım!” diye sızlandı.
“Mercy dedikleri sen misin?”
“Evet.”
“Sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.”
“Ne hakkında?”
“Dün başka bir adamla görülmüşsün. Uzun, griye dönmüş saçları vardı ve kirli kırmızı bir yelek giyiyordu. Elli yaşlarında, yüzünde birkaç yara izi vardı.”
“Evet, Florida’dan birlikte geldik.”
“O kim? Bana ondan bahset.”
“Adı Tommy, tek bildiğim bu. Orlando’dan New York’un dışına kadar bir vagonu paylaştık, sonra buraya gelmek için başka bir trene atladık.”
“Neden buraya gelmek istedin?” diye sordum. “Neden aralık ayında Florida’dan New England’a seyahat ettin? Kardan adam yapmayı mı seviyorsun?”
“O buraya gelmek istedi, benim de yapacak başka bir işim yoktu.”
“O neden buraya geliyordu?”
“Burada çok para kazanabileceğini söyledi. Kendisine ait para.”
“Ve sana burada beklemeni mi söyledi?”
“Evet. Dün gece beni terk etti. Öğlene kadar döneceğini söyledi ama onu görmedim.”
“Onu göremeyeceksin,” dedim. “Gece biri onu öldürmüş.”
“Tanrım!”
“Para hakkında başka ne dedi? Neredeymiş bu para?”
“Bana söylemedi.”
“Bir şey söylemiş olmalı. Florida’dan buraya kadar onunla birlikteydin.”
Mercy adındaki adam gergin bir şekilde başka yere baktı. “Tek söylediği eve döneceği idi. Eden’e döneceği.”
***
Lucy Cole’u resepsiyonun yapıldığı restorana bıraktım ve Eden House’a geri döndüm. Eve vardığımda hava neredeyse kararmıştı, aralık güneşi batmak üzereydi. Josh Eden kapıya geldi, yorgun ve endişeli görünüyordu.
“Düğün nasıl gitti?” diye sordu.
“Her şeyi göz önüne alırsak çok iyi. Yakında balayına çıkacaklar.”
“Bu korkunç olayın onların gününü mahvetmediğine sevindim.”
“Sekizgen odayı tekrar görebilir miyim diye merak ediyordum. Şerif Lens, soruşturmada yardımcı olmama izin verdi.”
“Elbette.”
Evine doğru yol gösterdi. Kapı açıktı. Sürgünün kopmuş olduğu yerdeki hasarlı kısımları tamir etmeye çalıştığını görebiliyordum. Oda yarı karanlıktı, çekilmiş perdenin tam ortasındaki küçük bir delikten içeri soluk bir ışık sızıyordu.
“Perdeyi çekmek zorunda kaldım,” diye açıkladı Josh Eden. “Mahalledeki çocuklar cinayet mahallini görmek için geliyorlardı.”
“Çocuklar böyle yapar,” diye onayladım. “Ama perdeler geceleri genellikle açık kalırdı, değil mi?”
“Evet, dün kilitlediğimi gördün. Perde açıktı.”
“O zaman ya kurban ya da katil onu kapatmış olmalı.”
“Öyle görünüyor. Işık açılınca dışarıdan görülebilirlerdi.
“Kimdi onlar?”
“Tabii ki beni soymak isteyenler! Başka kimler olacak? Bence bu çok açık. Lucy Cole, ölü adamı dün başka bir serseriyle gördüğünü söyledi. Beni soymak için buraya girdiler, tartışmışlar ve diğeri onu o hançerli mektup açacağıyla bıçaklamış.”
“Kapıyı ya da pencereyi zorlamadan nasıl girdiler? Daha da önemlisi, katil nasıl dışarı çıktı?”
“Bilmiyorum,” diye itiraf etti.
“Ölen adamın adı Tommy’ydi.”
Josh gözlerini bana çevirdi. “Bunu nasıl öğrendin?”
“Florida’dan buraya, Eden House’a, servetini geri almak için gelmişti.”
“Ne diyorsun, Sam?”
“Bence ölen adam senin baban. Savaştan hiç dönmeyen baban.”
Sekizgen oda o kadar karanlık olmuştu ki birbirimizi zar zor görebiliyorduk. Josh, elektrik düğmesine uzandı ve tavandaki ışığı açtı. Anında dolap kapaklarında yansımalarımız belirdi.
“Bu delilik!” dedi. “Kendi babamı tanımayacağımı mı sanıyorsun?”
“Evet, tanıyabilirdin. On iki yıl sonra evini ve mirasını geri almak için geri döndüğünde onu öldürecek kadar tanıyabilirdin. O artık senin baban değildi. O, yıllar önce seni ve anneni terk eden adamdı.”
“Onu ben öldürmedim,” diye ısrar etti Josh. “Onu tanımıyordum bile!”
Koridorda arkamda bir hareket duydum.
“Öldürmediğini biliyorum,” dedim iç çekerek. “İçeri gel Ellen ve bize kayınpederini neden öldürdüğünü anlat.”
Sekizgen odanın kapısında solgun ve titreyerek duruyordu. Camda yansımasını görmüştüm, her kelimeyi dinlediğini biliyordum.
“Ben… ben istememiştim…” diye nefes nefese konuştu.
Josh yanına geldi. “Ellen, ne diyorsun? Bu doğru olamaz!”
“Maalesef doğru,” dedim ona. “Ve bu kilitli oda olayıyla alakalı izlerini örtmek için bu kadar uğraşmasaydı, jüriyi bunun bir kaza olduğuna ikna etme şansı çok daha yüksek olurdu. Baban Tommy dün gece buraya kendisine ait olanı geri almaya geldi. Sen uyuyordun ama Ellen onu kapıda duydu ve içeri aldı. Sanırım konuşmaların seni uyandırmaması için odaya götürdü. Orada, baban olduğunu iddia eden bu serseri, ölmediğini ve Eden House’u geri almaya geldiğini söylüyordu. Ellen bu yer için yaptığı planların –restoran ve diğer her şeyin– duman olup uçtuğunu gördü. Dolaba gitti, hançer şeklindeki gümüş mektup açacağını aldı ve çılgınca bir öfkeyle adamın göğsüne sapladı.”
Josh hâlâ inanamadan başını sallıyordu. “Bunu nasıl anladın? Onu öldürüp odayı içeriden kilitleyip nasıl çıkabildi?”
“Buraya geri dönene, içeri girip perdenin ortasındaki o küçük ışık deliğini görene kadar nasıl yapıldığını anlamamıştım.”
“Perdede bir delik mi var? Daha önce hiç fark etmemişim, garip.”
“Eminim dün geceye kadar yoktu. Bak, bu sekizgen oda iki açıdan diğer odalardan farklı: Kapı ve pencere tam birbirinin karşısında ve kapı dışarıya açılıyor.”
“Anlamıyorum…”
“Ellen kapı koluna bir ip bağladı ve diğer ucunu pencere mandalına taktı. Sonra pencereden dışarı çıktı. Bu sabah kapıyı çekerek açtığımızda ip mandalı çevirdi ve pencereyi kilitledi. Bu kadar basit.”
Josh’un ağzı açık kaldı. “Bir dakika…”
“Odaya girer girmez mandalı inceledim. Çok kolay çalışıyordu ve sadece yarıya kadar çevrilmişti, pencereyi kilitlemek için yeterliydi. Mandalın etrafına gevşek bir ip halkası geçirmişti. Kapı açıldığında ip mandalı biraz çevirdi ama bu kilitlenmesi için yeterli oldu. Perde kapalı olduğu için böyle bir şey aklıma gelmedi. İpin geçmesi için perdeye küçük bir delik açmıştı.”
“Eğer bu doğruysa, ipe ne oldu?”
“Muhtemelen yerde bir yere kadar uzanıyordu. Odaya girdiğimizde loş ışıkta fark etmedik. Hemen pencereye gidip inceledim, siz ikiniz de arkamdaydınız. Ellen ipi tutup kapı kolundan kopardı. Hepsini almak istemişti ama kopmuş ve bir parçası kapı kolunda kalmıştı.”
“Buna inansam bile, neden Ellen olmak zorunda? Orada birkaç kişiydik. Ben, Lucy Cole…”
Onun masumiyetine inanmak istiyordu. Son umudunu yıkmak zorundaydım. “Ellen olmalı, Josh, anlamıyor musun? Evin arkasına gidip pencerenin kilitli olduğunu söyleyen Ellen’dı. Pencereden girmeyip kapıyı çekmemizi söyleyen Ellen’dı, planının işe yaraması için tek yol buydu. Ellen olmalı, başkası olamaz.”
“Ama neden kilitli bir odayı seçti ki? Neden bu kadar zahmete girip riske girdi?”
“Ceset, bir yere taşımak için çok büyüktü. İdeal olarak pencereyi açık bırakmalıydı, böylece adam partneri tarafından öldürülen bir hırsız gibi görünecekti. Ama Ellen, Lucy iki serseriyi birlikte gördüğünü söyleyene kadar onun bir partneri olduğunu bilmiyordu. Bu da beni Lucy’nin olayla ilgisi olmadığına ikna etti, çünkü o zaman diğer serseriyi suçlamak için pencereyi açık bırakırdı. Hayır, Ellen cesedi olduğu yerde bırakmak zorundaydı, bu yüzden onu evin geri kalanından, sizden ve kendisinden uzak tutmak istedi. Kapıyı kilitledi ve pencereyi kapatmak için ipi bağladı, belki de ölümün odayla ilgili eski hayalet hikâyelerine bağlanacağını düşündü.”
Sonunda Josh, karısını koruyan kollarını indirdi ve geri adım atarak sordu: “Bu doğru mu, Ellen?”
***
Yaşlı Dr. Sam Hawthorne sandalyesine yaslanırken bardağına uzandı. “Ve tabii ki doğruydu, değil mi Ellen?”
Karşısındaki kadın neredeyse onun kadar yaşlıydı ama dik ve gururlu duruyordu. Yüzü kırışmış, saçı beyazdı, ama hâlâ Ellen Eden’dı. Aradan elli yıl geçmesine rağmen pek değişmemişti.
“Tabii ki doğruydu, Sam. Zamanında o yaşlı adamı öldürdüm ve inan yine yapardım. Beni hapse göndermeye yardım ettiğin için seni suçlamıyorum. Uzun yıllar oldu ama seni bunun için hiç suçlamadım. Seni suçladığım tek şey Josh’u kaybetmeme sebep olman.”
“Benim bununla hiçbir ilgim yoktu…”
“Hapse girdim ve bir süre sonra benden boşandı. Eden House’a asla geri dönemeyeceğimi bilmek büyük bir darbe oldu. Sonra Lucy Cole ile evlendiğini duydum.”
“Böyle şeyler olur. İkiniz çok benziyordunuz. Sen gittikten sonra ona yönelmesine şaşırmadım.”
“Ama ben Eden House’u kurtarmak, onun geleceğine dair hayallerimi korumak için yaşlı adamı öldürdüm. Ve sen benden bunu aldın… Eden House ve Josh’u.”
“Üzgünüm.”
“Hapisten çıktıktan sonra ülkenin diğer ucuna taşındım. Ama seni hiç unutmadım, Sam. Bazen hayatımı mahvettiğin için seni öldürmek istedim.”
“Sen kendi hayatını mahvettin, Ellen.”
İçini çekerek sandalyesine çöktü. Hayatının, mücadelesinin neredeyse sonuna gelmişti.
“Ailesini başka bir kadın için terk eden, kendi oğlundan çalmak için serseri olarak geri dönen bir adamı öldürdüm. Bu benim için o kadar kötü bir şey miydi?”
Sam Hawthorne cevap vermeden önce uzun süre kadının yüzünü inceledi. Sonra çok sessizce “Tommy Eden ailesini başka bir kadın için terk etmedi, Ellen,” dedi. “Savaştan sonra Fransa’da kaldı çünkü yüzü bir yaradan dolayı çok kötü bir şekilde deforme olmuştu. Bir doktor olarak söylemeliyim ki o küçük yara izleri plastik cerrahi anlamına geliyordu ve bu, Josh’un kendi babasının cesedini neden tanımadığını açıklıyordu. Duruşmada bundan hiç bahsetmedim çünkü Josh’un zaten yeterince acısı vardı. Ama öldürdüğün adam ölmeyi hak etmemişti. Ve senin hapiste çektiğin ceza adil bir cezaydı.”
Derin bir nefes aldı. “On yıl önce seni de öldürebilirdim, Sam. Ama artık çok yorgunum.”
“Hepimiz yorgunuz, Ellen,” diye mırıldandı Dr. Sam Hawthorne. Sonra telaşla devam etti. “Dur, sana bir taksi çağırayım.”


