YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

OKURLARDAN KÜÇÜREK ÖYKÜLER

Diğer Yazılar

Dedektif Dergi
Dedektif Dergihttps://dedektifdergi.com/
En çok aldığımız sorulardan biri, Dedektif’e yazı gönderebilir miyiz? Evet, elbette bize konusu polisiye olan öykülerinizi ve gene polisiye üzerine yazılmış denemelerinizi, incelemelerinizi, kitap/film eleştirilerinizi ve makalelerinizi gönderebilirsiniz. Öykü ve yazılarınız yayın kurulumuz tarafından değerlendirildikten sonra dergimizde yayınlanacaktır.

DEŞİFRE

EKİN TOPRAK ERTUĞRAL

Profesör Osman Yücel; Prag uçağından iner inmez dekanın şoförü tarafından karşılanmış, eski model bir beyaz Skoda’yla  Karl Üniversitesi’ne gelmişti. Yerine görevlendirildiği sanat tarihi profesörü Alain Marcel, 21 Aralık 2023 tarihinde üniversitedeki silahlı saldırıda hayatını kaybetmişti.
Profesör Yücel’in İstanbul’da kimsesi yoktu. Çalıştığı üniversiteye kayyum atanması üzerine istifa edip evde oturmaktansa, Karl Üniversitesi’nde açılan kadro için başvurmuş ve kabul edilmişti.
İlk iş günü tanışma ile geçmişti. İtalya’dan, Fransa’dan, Türkiye’den yüksek lisans öğrencileri vardı. Hepsi şehre yabancı olduğundan eşit durumdaydılar aslında.
Prag öyle bir şehirdi ki sanatı, tarihi, edebiyatı iliklerine kadar hissediyordu insan.
Profesör rahmetli meslektaşının odasındaki bisikleti atmaya kıyamamış, biraz elden geçirdikten sonra kullanmaya karar vermişti. Boş zamanlarında şehri dolaşıyor, özellikle de Kafka’nın müzeye dönüştürülen evinde vakit geçiriyordu. 
Bir gün, daha önce onlarca kez gördüğü notlardan birinin önünden geçerken durdu. Kâğıt diğerlerinden farklıydı.  Üzerindeki yazı Kafka’nın o okunaksız, küçük karalamalarına pek benzemiyordu. Gözlüğünü takıp camlı dolaba yaklaştı. Bu bir parşömendi. Dikkatlice baktı. Bir tuhaflık olduğu kesindi. İçindeki ses bunun bir palimpsest olduğunu söylüyordu. Emin olmak için biraz daha yakından görmesi, hatta dokunması gerekiyordu.
Üniversiteye dönüp dekanla konuştu. Adam anlattıklarıyla pek ilgilenmedi. Hatta onu küçümser bir tavırla dinledi. Bu bir palimpsest olsa bile, altından muhtemelen Kafka’nın bir yazısı çıkardı. Uğraşmaya gerek yoktu. İlk günden beri içi ısınmamıştı dekana. Sanki adamın sakladığı bir şeyler vardı.
Profesörün aklına rahmetli Alain Marcel’in yaptığı araştırma geldi. O da bu konu üzerinde çalışmış olabilirdi.
Tekrar müzeye gitti. Güvenlik görevlisi cep telefonuna dalmıştı. Gişedeki kadın ise küçük aynasını çıkartmış gözlerine rimel sürüyordu. Parşömenin bulunduğu dolap kilitli değildi. Açıp, kâğıdı aldı.
Nazik bir şekilde sırt çantasına yerleştirip odasına döndü.  Büyütecini çıkardı, masa lambasını yaktı. Evet, bu Kafka’nın yazısı olabilirdi ama altında başka bir şey var gibi gözüküyordu. Eğilip ışığı tersten tuttu. Emindi artık. Fransızca bir yazı vardı altta.
“Le Passant de Prague *”.
En altta, sağda; Guillaume Apollinaire 1902 yazıyordu!
Bu, şairin Prag’a geldiği zaman yazdığı bir eserin taslağıydı ve bir şekilde üstüne Kafka’nın eserlerinden biri kopyalanmıştı.
Çok heyecanlandı.  Dekanın odasına girdi hırsla.
“Hırsızlık yapmışsınız resmen. Başınıza büyük bir bela aldınız,” dedi adam.
“Nasıl böyle bir şey söylersiniz? Ben Fransız hükümetinin avukatı değilim ama, sizin için Kafka nasıl önemliyse onlar için de Apollinaire önemlidir. Sanat tarihçi olarak, böyle bir bilgiyi saklayamam. Gerekirse, polise giderim. Siz Türkleri tanımıyorsunuz galiba. Türk gibi cesur sözünü size hatırlatmak isterim,” deyip sinirle odadan ayrıldı
Bisikletine atladı. Parşömenin olduğu dosya sırt çantasındaydı.
Hava kararmış, sokak lambaları yanmıştı. Tenha bir sokakta arkasına beyaz bir Skoda takıldı.
Araç bisiklete iyice yanaştı ve önüne geçti. Osman Yücel yavaşladı. O sırada Skoda’nın ön cam açıldı ve yere bir sıvı döküldü. Profesör frene basıp ayaklarını yere koymaya çalıştı. Fakat kayıp yere düştü. Kafasını kaldırımın kenarına çarptı.
Skoda’dan inen adam Profesör’ü aceleyle kucaklayıp arabaya bindirdi.
Ayağına dolanan bisiklete bir tekme attı. Aracını tenha bir yere çekip gecenin ilerlemesini bekledi. Etraf sakinleşip turistler otellerine dönünce köprüden Vltava Nehri’ne bırakıverdi Profesör’ün cansız bedenini.
Ertesi gün bütün okul, Karl Köprüsü’ndeki yeniçeri heykelini incelerken nehre düşüp ölen sanat tarihi profesörü Osman Yücel’den bahsediyordu.

*Prag Yürüyüşü


GERİ DÖNÜŞÜM

NADİDE YILMAZ

Gecenin üçüydü. Buz gibi odamda, kat kat yorganın altında, aldığım antidepresanlar yüzünden yarı ölü gibi yatarken telefonun tiz sesiyle yataktan fırladım. Ekranda isim yoktu. Çatallı bariton bir ses, sanki hırıldar gibi  “Pencereden bak,” dedi.

​Kocam üç gün önce iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Beni terk ettiğini düşünüyordum. Yüreğim ağzımda, buz kesmiş parmaklarımla perdeyi araladım. Sokağın ortasında yere devrilmiş o tanıdık metal yansımasını gördüm. Bisikleti… Dönmüş müydü? Bana söylediği o korkunç sözlerden pişman mıydı? Ama beni arayan kişi o değildi…

​Kapının gözetleme deliğinden baktım; kimse yoktu. Seslendim “Kim var orada? Albert sen misin?”

Ses yoktu, usulca kapıyı araladım. Sokak lambasının sarı ışığı altında sadece boş bisiklet ve biraz gerisinde farları açık, çalışır durumda bir araba duruyordu. Titredim…Gece beklediğimden daha soğuk ve rutubetliydi. Ayağıma terliklerimi geçirip tam dışarı bir adım atmıştım ki ayağımın altında ezilen kâğıdın hışırtısıyla irkildim. Bir zarf! Kocamdan belki bir özür, belki bir açıklamaydı bu.

Zarfı açtığımda avucuma düşen şey bir kâğıt parçası değil, küçük plastik poşete konmuş yuvarlak bir nesneydi. Sokak lambasının solgun ışığında bana bakan o şey, mavi bir göz irisiydi!

​Kocamın denizi andıran, bana aşkla bakan mavi gözü aklıma geldi. Öğürerek poşeti yere attım. O an, arabanın farları bir canavarın gözleri gibi açılıp kapandı. Panikle içeri kaçıp kapıyı kilitledim. Titreyen ellerimle polisi aramak için telefonuma uzandığımda o tiz ses yeniden yankılandı. Aynı numara arıyordu:

​“Hediyemi beğendin mi?”

​“Kocam…” diyebildim sadece. “Albert nerede, ona ne yaptın?”

​“Kocan kapının önünde,” dedi adam, sesindeki buz gibi sakinlik kanımı dondurdu. 

​Telefon kapandı. Dışarıda bir motor gürültüsü koptu ve araba gecenin karanlığında kayboldu. Elime bir mutfak bıçağı alıp kontrol edemediğim bir merakla kendimi tekrar sokağa attım. Albert neredeydi? Bisiklete yaklaştıkça gerçek, bir balyoz gibi suratımda patladı. Bıçağı elimden düşürdüm, gördüğüm şey bir kabustan fırlamış gibiydi…

​Bisikletin metal olması gereken boruları pürüzsüz, fildişi rengi kemiklerdi; eklem yerlerinde hâlâ taze doku parçaları duruyordu. Tekerleklerin etrafındaki lastik değil, özenle tabaklanmış, gergin bir insan derisiydi. Dokunduğumda elimin altında hâlâ garip bir sıcaklık hissettim. Elime bulaşan şey siyah boya değil, kurumaya yüz tutmuş koyu bir kandı. Nefes alamıyor, çığlık atamıyordum. Sanki transa geçmiş gibi bisikleti inceliyordum.

​Gözlerim sele kısmına kaydı. Kalbim duracak gibi oldu. Oturağın tam üzerinde, kocamın sırtındaki o meşhur uçan kartal dövmesi vardı. Deri, bir zanaatkar titizliğiyle gerilmiş, bisikletin selesine giydirilmişti. Elim titreyerek Sele borusuna iliştirilmiş küçük notu aldım. Yazı, sanki bir kutlama kartı kadar neşeliydi:

“İşe yaramaz kocan artık hizmetine amade. Bisikletin adını ‘Albert’ koydum. Keyifli sürüşler. İmza: Geri Dönüşüm Uzmanı.”

Dizlerimin üzerine çöktüm. Çığlığım boş sokakta yankılandı. Tam yanımda, az önce düşürdüğüm küçük poşet duruyordu. Kocamla son kez göz göze geldik; Albert, sevgili kocam eve dönmüştü.


KARANLIKTA BEKLEYENLER

OYA GÖNEN

Sokak lambası yanıyor, ama ışığı sokağı yeterince aydınlatmıyordu. Yalnızca Sanki suçun nerede başlayacağını işaretliyordu.

Bisiklet ön tekerleği hafifçe sola dönük, kaldırımın kenarına gelişigüzel bırakılmıştı. Aceleyle terk edilmiş gibiydi. Kim bisikletini böyle bırakırdı? Kilitlemeden… arkasına bile bakmadan.

Bir arabanın farları sokağın içine süzüldü. Motorun sesi, taş döşeli yolun hafızasında yankılandı.

Saat tam 22.17’ydi.

Çocuk, sanayideki işinden çıkmış, aceleyle evine dönüyordu. Yine geç saate kalmıştı. Ustası “Zam yapacağım,” demiş, ama haftalardır o söz havada asılı kalmıştı. Yarın sabah ilk işi bunu sormak olacaktı. Kafası bu düşüncelerle dolu, pedallara daha bir hırsla asıldı.

Bu tenha sokaktan geçmek istemiyordu aslında.

Günler önce bir adam onu tam şu sokak lambasının altında durdurmuş, yol sormuştu. Konuşurken yanağını okşamış, elini tutmuştu. Çocuk donup kalmıştı, ne diyeceğini bilememişti. Elini hızla çekip “bilmiyorum” demiş ve neredeyse kaçarcasına uzaklaşmıştı.

Dükkânda bir demir çubuğun ucunu sivriltmiş, bisikletin oturağının altına saklamıştı.

Eve çok geç kalmış olmasa bu yoldan asla geçmezdi. “Hızla geçerim,” diye düşündü. Pedallara yüklendi.

Adamı uzaktan gördüğünde kalbi sıkıştı. Uzanıp koltuğun altından demir çubuğu aldı, cebine attı. Tam hızlanıp uzaklaşacakken adam birden üzerine atıldı, kolundan yakaladı. Bisiklet devrildi. Çocuk yere düştü.

“Benden niye kaçıyorsun?” dedi adam pis pis sırıtarak. “Şurada biraz konuşup hasbıhal edecektik.”

O sırada bir arabanın farları duvarları aydınlattı. Onları fark etmeden hızla uzaklaştı.

Adam çocuğun bileğini demir bir mengene gibi sıkmıştı. Lambanın hemen arkasındaki köhne dükkâna doğru sürükledi. “Gel biraz konuşalım,” dedi.

“Geç kaldım… Annem bekler…” diye mırıldandı çocuk. Sesi titriyordu. Aklı cebindeki demirdeydi. Bir fırsat yakalasa çıkarıp korkutacaktı.  

Adam pis pis sırıttı. “Gel… Sen de hoşlanacaksın.”

“Ne diyorsun sen, sapık herif!” diye bağırdı çocuk, kolunu kurtarmaya çalışarak.

Ama adam iri yarı ve güçlüydü. Kapıyı kapattı. Çocuk korkudan titremeye başladı. “İmdat! Kurtarın beni!” diye haykırdı.

Adam oğlanın ağzını sıkıca kapattı. “Elimden kurtulamazsın,” dedi fısıltıyla. “İstediğin kadar bağır. Bu saatte kimse duymaz.” Sonra sırıtarak ekledi: “Kaç çocuğun tadına baktım ben burada… biliyor musun?”

Çocuk, elindeki demiri usulca kavradı. Ve bütün gücüyle adamın bacağına sapladı.

Adam çığlık attı. “Yandım anam! Ne yaptın sen orospu çocuğu!”

Sendelediği anda çocuk bir tekme de karnına savurdu.

Sapık kan içinde doğrulup çocuğu yakalamaya çalışırken kapı sert bir darbeyle kırıldı.

“Polis!”

Çocuk avazı çıktığı kadar bağırdı: “İmdat! Kurtarın beni!”

İki sivil polis, ellerinde silahlarıyla içeri girdi. Adam yere yatırıldı, kelepçelendi.

Çocuk dışarı çıktı, biraz önce yanlarından hızla geçen arabanın sokağın başında durduğunu gördü.

Sokak lambası yerdeki kanlı kanıtı aydınlatıyordu… Ve o kanıt oluşsun diye karanlıkta bekleyenleri.


HEP ON İKİ

EBUZER KALENDER

Akşamın lacivert karanlığı henüz çökmeye başlamıştı. Arnavut kaldırımlı yolda sarsılarak ilerliyordu Beşir’in aracı. Koltuk yaylarının inlemeleri teypten çalan türküye karışırken ağzının kenarındaki sigaranın külü aşağı, dumanıysa yukarı kıvrılıyordu. Kolu çevirerek camı biraz daha indirdi, silkeleyeyim derken külü üstüne düşürdü. Küfredip izmariti sokağa fırlattı. Pantolonunu silkeledi. Başını camdan uzatıp temiz bahar havasını ciğerlerine çekti. Gözlerini kapattı. Bir anlığına… Abisinin kullandığı bisikletin terkisindeydi şimdi. Yirmi yıl öncesi.

Bagajdan gelen tok metalik sesle irkildi. Gazı biraz daha kökledi. Ses ikinci vuruştan sonra kesildi.

Kimsesiz taş evlerin sıralandığı bu tarihi mahallede geçmişti çocukluğu. İyi bilirdi sokakları, çatıları, yolları ve de kaldırımları. İçini çekti. Uzaklardan bir baykuş öttü. Kara bir kedi yola fırladı. Az daha eziyordu hayvanı. Kedi karşı kaldırıma geçip durdu patisini yalamaya başladı.

İşte oradaydılar: Sokak lambası ve lambanın aydınlığında yan yatmış bir bisiklet.

Arabayı yolun soluna çekti, motoru kapatıp farları söndürdü. Yolcu koltuğundaki el fenerini alıp arabadan indi. Kovboy çizmesinin topuğu taşlarda yankılanıyor, kolları hareket ettikçe kahverengi deri ceketi gıcırdıyordu. Acele etmeden arabanın arkasına dolandı, bagajın metal düğmesine basıp kaldırdı. Kapak inleyerek açıldı. Elleri, ayakları ve ağzı bağlanmış yaşlı bir adam cenin pozisyonunda yatıyordu. Fener tutulunca adamın şişmiş gözleri kamaştı. Ağzındaki bezin kenarından salyalar akıyordu. Başını sağa sola salladı, merhamet dilenen gözlerle baktı. Beşir hıhlayarak güldü ve kafasını çevirip kaldırıma tükürdü. Yaşlı adamı, ellerindeki kalın ipten tuttuğu gibi yola fırlattı. Bagajı kapatıp torpidodan copunu ve sustalı bıçağını aldı.

Yaşlı adam bir solucan gibi sürünerek kaçmaya çalışıyordu. Usul adımlarla yanına gitti Beşir. Ayaklarındaki ipten tutup sürükledi, bisikletin yanına kadar çekti. “Hatırladın mı bu bisikleti?” dedi. Adamın ağzındaki bezi indirdi.

“Ne olur…” diye hıçkırdı adam. “Çok pişmanım. Olanlar çok eskide kaldı… Çoluğum çocuğum var benim. Torunlarım var.”

Beşir yüzünü buruşturdu, bezi tekrar adamın ağzına tıkadı. “İzin verseydiniz onun da olacaktı.” Copu kaldırıp salladı. “Bunun ne işe yaradığını biliyorsun, değil mi?”

Adam titremeye başladı. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Kafasını taşlara vurup çırpındı. “En cesurları sen çıktın ama. Valla. Ama biraz sonra olacakları hayal bile edemezsin.” dedi Beşir.

Adamı sokak lambasının biraz ilerisindeki eve sürükledi. Yirmi yıl önce, on iki yaşındaki abisine yaşlı adamla iki arkadaşının yaptığı gibi. Abisi o günden sonra hep on iki yaşında kalmıştı. Beşir de o gece yaşamayı bırakmıştı…


PENCERENİN ÖNÜNDE

MELİS ATABEY

Geceyi beklemeli. Gece sokaklar sakin olur. Hele burada kimsecikler olmaz. Karanlık bastı mı herkes evlerine çekilir. Ses seda çıkmaz. Sokak kedileri bile ortadan kaybolurlar. İrice bir köpek belki, havayı koklar, etrafı kolaçan eder, asayişin berkemal olduğuna karar kıldı mı köşeyi döner, gözden kaybolur. Geceleri bir tek rüzgâr dolaşır caddelerde. Eskiyen ahşap pervazların açılan boşluklarından gire çıka bir ürperti salar insanın içine. Ağustos sıcağında bile üşütüverir en ateşli ruhları. Dip dibe yerleştirilmiş sokak lambaları çare olamaz gecenin boyadığı siyahı seyreltmeye. Şehir karanlık yorganını burnuna kadar örtünce kaldırım taşlarıNın fısıltısı rüzgârın ürpertici çığlıkları arasında kaybolur. Geceyi beklemeli.

Akşamın da artık yorulmaya başladığı saatlerdi. Dışarı bakarsan aydınlık, odaya bakarsan karanlık olduğu bir vakitte ışığı açmadan pencerenin önünde düşüncelere dalmış öylece dikiliyordum. Sokağı, geçenleri anlat deseler anlatamam, bir olay gerçekleşse şahit olamayacak kadar dalgın seyrediyordum dışarıyı. Görmedim, bilmiyorum. Kapıya gelen polisler olayın bir görgü tanığı olduğuna dair ifadelerden bahsetmişlerdi. Dün akşamüstü neredeydiniz sorusuna verdiğim evdeydim yanıtı, polislere doğru adrese geldiklerini düşündürse de evde olmam onlar için yeterli değildi. Bir ses duymuş muydum? Pencereye çıkmış mıydım? Olanları görmüş müydüm? Gördüm desem doğruluğuna kendim bile garanti veremem. Görmedim desem…

Görmüş olduğumu düşünüyorlardı. Tanıklığımın yeterliliği, somut ve güvenilir olmaktan çok uzaktı. Çelişkili söylemlerim ve umursamaz tavırlarımla, tanık olarak ele alınamayacağıma karar vermiş olacaklar ki çok da sıkıştırmaya gerek görmediler. Polisler soruşturmanın gidişatı çerçevesinde mi çalmışlardı kapımı? Ama ne demişlerdi? Görgü tanığı gören görgü tanığı… Peki, benim pencerede olduğumu kim görmüştü? Maktul konuşamayacağına göre katilin beni pencerede görmüş olması ihtimali üzerinde durmalıydım. Düşündükçe katilin polislerle konuşmuş olması ihtimali anbean güçleniyordu. Çünkü gece henüz başlamamış olmasına rağmen sokakta başka kimse yoktu.

Geceyi beklemeli. Ama pencerede beklememeli. Faydasına inanmadığım sokak lambaları ihanet ettiğinde, geceyi beklemeyi düşünüyordum. Henüz karanlık yorganı örtünmemişti şehir, lambalar yanmamıştı. Alacakaranlıkta ışık olmadan görebilirsiniz lakin aniden yanan bir çift farın kamaştırdığı gözleriniz anlık bir körlükten kurtulamayacaktır. Bisikletli de kurtulamamıştı. Aracın orada beklediğini söyleyemem, geçiyordu kaza oldu da diyemem.


SİYAH GÜNEŞ

UTKU ŞAHİN

İki gündür hastaneye gelmemişti. Telefonlarıma cevap vermiyordu. Boşanmış, arabasını satıp hastaneye yakın kutu gibi bir eve taşınmış, son yıllarda ördüğü sert kabuğun ardına saklanmıştı. Ortadan kaybolmasına alışkındım. Başhekim onu sorduğunda düşünmeden hasta olduğunu uydurmuş, iki günlük rapor yazmıştım. Saat başı arıyor, mesajlar bırakıyordum. Telaşlanmaya başlamıştım. Mesaim biter bitmez çıkıp komşularına, esnafa onu görüp görmediklerini sordum. Sanki yer yarılmış, içine girmişti.

Ben oradan oraya koştururken güneşin hiç acelesi yoktu. Bulutları görkemli renklerle boyayarak battı. Karanlık insanın kemiklerini sızlatan bir soğukla şehre çöktü. Sokak sokak onu arıyordum. Kara silüetlerden bazılarını uzaktan ona benzetiyordum ama yaklaşınca yabancılaşıyorlardı. Umudum tükenmek üzereydi. Kayıp ihbarı vermek için direksiyonu karakola kırmıştım ki bisikletini yolun kenarında, sokak lambasının altında devrilmiş şekilde gördüm. Ön tekeri usul usul dönüyordu. İnip bisiklete yaklaşınca yerdeki taze kan damlalarını fark ettim. Çocukluğumda çözmeyi çok sevdiğim noktaları birleştirme bulmacasındaki gibi izleri birleştirerek yürüdüm. Uzaktan gelen boğuk notalar doğru yolda olduğumun habercisiydi. Sonrasında sesin geldiği bara yürümem yetti.

Ağır kapıyı biraz zorlayarak açtım. Yüzüme sigara dumanından bir sis çarptı. Hemen kapının yanındaki tuvaletten gelen ağır koku tütün kokusunu bastırıyordu. Onu, ancak birkaç yudum içilmiş birasının dans eden köpüklerini ifadesiz bir yüzle izlerken buldum. Üstü başı yırtılmış, eli yüzü yara bere içindeydi.

“Nerelerdesin? Her yerde seni arıyorum!”

Sesim yaramazlık yapan bir çocuğu azarlar gibi çıkmıştı. Cevap vermedi.

“Sana rapor ayarladım ama yarın da gelmezsen benden bu kadar.”

Keder dolu bir sesle, ben yokmuşum gibi  mırıldanmaya başladı.

“Üç sene önce bugündü.”

Anlaşılan sarhoş muhabbeti dinleyecektim bütün gece.

“Bulutsuz, güneşli bir gündü. Eşimle kahvaltımızı neşeyle yapıp yola koyulmuştuk. Yan koltukta uzaklara dalmıştı. Onu ilk gördüğüm günkü kadar güzeldi.”

“Evet, hoş kadındı ama hadi kalkalım da seni evine götüreyim. Yaralarını temizlerken anlatırsın bol bol eski günleri.”

“Radyoda, olacakların habercisiymiş gibi Fade to Black çalıyordu.”

O anları tekrar yaşıyormuşçasına gözlerini boşluğa sabitledi.

“Gözlüğümü evde unutmuştum. Karşıdan gelen ışık gözümü kamaştırıyordu. Arabamı gözümü kısarak sürüyordum. Sonra o lanet çarpma sesi.”

Sol gözünden bir damla yaş süzüldü. Onu ilk kez ağlarken görüyordum.

“Dikiz aynasından, yerde okul üniformasıyla boylu boyunca yatan çocuğu görene kadar neye çarptığımı anlamadım bile. Neden durmadım ki? Neden korkakça kaçtım?”

Derin bir nefes alıp anlatmaya devam edebilmek için birasından hacimli bir yudum içti.

“Eşimin soru dolu bakışlarını, yerde kocaman bir çukur vardı diyerek geçiştirdim ve hiçbir şey olamamış gibi onu işine bıraktım. Arabayı hastaneye birkaç sokak ötedeki sakin bir ara sokağa bıraktım. Kimsenin izlemediğine emin olduktan sonra tampondaki kanı temizledim. Hastaneye yürüyerek gittim.”

Şaşkınlıktan dondum kaldım. Kelimeler boğazıma dizildi.  Sesinden yayılan hüzün cümle cümle ağırlaşıyordu.

“Acil servise çağıran anonsta ismimi duyana kadar rutin işlerimle ilgilendim. Oraya gittiğimde ne göreyim? Sabah ezdiğim çocuk kanlar içinde sedyede. Hemen ameliyathaneye aldık. Onu hayata döndürmek, kendi günahımı temizlemek için saatlerce çabaladım. Çok geç kalınmıştı.”

Yüzündeki dehşet ifadesinden kanım çekildi.

“Ameliyathaneden çıktığımda annesinin bana bakışını asla unutamadım.”

Barın penceresinden içeri sızan polis arabasının mavi ışığı duvarlarda dolaştı.

“Benim için geldiler. Kendimi ihbar ettim. Her gün, arabadan inseydim o çocuk kurtulur muydu diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Artık dayanamıyorum.”


KAÇAK YAKALANDI

CEYLAN ÖZYİĞİT

“Bu sefer kaçamayacaksın,” diye bağırdım ve apartman merdivenlerinden koşar adım indim. Dışarı çıktığımda, sokağın sonundan köşeyi dönüyordu. Takip etmeliydim onu. Ama nedenini bilmediğim bir şey, belki de her kaçışında içimde eksilen o boşluk bir anlığına duraksattı beni. Kendine gel Ahmet. Düş peşine!

O sırada kaldırımda çekirdek çitleyip etrafı izleyen mahallenin çocuklarıyla göz göze geldim. Önlerinde duran paslanmış, külüstür bisiklete uzandım. Çocukların “Ahmet ağabey, ne yapıyorsun?” diye bağırışlarını duymazdan geldim. Seleye atladığım gibi peşine düştüm.

Pedallara yüklendim. Bastıkça bastım. Arabalar yanımdan rüzgâr gibi geçti. Kornalar, motor sesleri… Hiçbirini umursamadım. Aklımda tek bir şey vardı: Onu yakalamak.        

Park… Evet, parka gitmeliydim. Park onu ilk gördüğüm yerdi.

Bir yıl önce, insanın içine işleyen rüzgâra yağmurun eşlik ettiği soğuk bir akşamda karşılaşmıştık onunla. Hava kararmak üzereydi. Bankta, yağan yağmura aldırmadan tek başına oturuyordu. Göz göze gelmiştik. Gözlerini kısıp beni baştan aşağıda süzmüş sonra fırlayıp kaçmıştı. Günlerce parkın etrafında dolaşmış ama onu bir daha görmemiştim.

Yanımdan geçen bir arabanın korna sesiyle irkildim. Parka gitmiş olamaz. Başka bir yerde olmalı. Ama nerede? Altımdaki külüstür bisikletin tekerleri, zihnimin boşalan zembereğine yetişemese de bu sefer kaçmasına izin vermeyeceğim. Düşün Ahmet. Düşün! Nereye gider? Çıkmaz sokak. Tabii ya!

Çıkmaz sokağa doğru var gücümle sürdüm bisikleti. Pedallara bastıkça, o sokaktaki ilk karşılaşmamız zihnimde yeniden canlandı. Bir gece, geç saatlerde polis sirenleriyle yataktan sıçramış, balkona koşmuştum. Karşı apartmandaki kadın, “Yine aynı namussuz evime girmeye çalıştı komşular! Ay ne çekiyoruz bundan,” diye bağırırken, mahalleli bir yandan kadını sakinleştiriyor bir yandan da devrilen çöp bidonlarını kaldırıyordu. Polis memurları, hırsızın ne tarafa gittiğini sordu. Herkes farklı yönleri gösterince, kalakalmış, araştıracaklarını söyleyip gitmişlerdi.

Onu polisten önce bulmayı umut ederek yatağa dönmüş ama tüm gece ‘O muydu acaba gelen?’ diye düşünmekten uyuyamamıştım. Montumu giyip sokağa çıkmış, ‘Beni baştan aşağıya süzen bakışları, başına buyruk halleri… Ne kadar çok benziyor ona,’ diyen iç sesimi susturmaya çalışarak birkaç sokak yürümüştüm. Ve o… Evet oydu! Çıkmaz sokağa doğru yürüyordu. Seslendim ama durmadı. Onu sokağa kadar kovalamış, köşeye sıkıştırmıştım. Çıkmaz, o ve ben. Artık kaçacak yeri yoktu. Ya da ben öyle sanmıştım. Sırtı duvara dayalıydı. Karanlık gecede parlayan gözleriyle bana baktı ve duvardan sıçrayıp kaçtı.

Ya yine kaçarsa? Bu sefer kaçmasına izin veremezdim. Çıkmaz sokağa geldiğimde bisikleti, titrek sokak lambasının altına bıraktım. Ses çıkarmamak için parmak ucumda yürüdüm. Sağa sola iyice baktım ama yoktu. Omuzlarım düştü. Tam dönecektim ki, bir arabanın farları her yeri aydınlattı. Çöp kutularının arkasında bir çift göz parladı. Yanına yaklaştım. Bu sefer benden kaçmadı. Simsiyah bedeniyle bacaklarıma sürtündü. Kuyruğunu sallayıp selamladı beni. Yıllar önce kaybolan köpeğim Kara’ya ne kadar da benziyordu!

“Seni yaramaz gel buraya. Demek mutfaktan ciğerlerimi çalarsın ha! Bu ülke zaten benim ciğerimi yedi bitirdi. Sen ciğer çalsan çok mu,” dedim kahkahayla. Kucağıma alınca pusup kaldı göğsümde. Bisiklete bindik. Evet döndük.

O gün bugündür birlikteyiz. Mahalleli ona alıştı, o da mahalleliye. Çöpleri devirmiyor, kimsenin ciğerine göz dikmiyor. Artık kaçmıyor. Ben de aramıyorum. Artık bir adı var: Karam.


SUÇA SÜRÜKLENEN HALK

İSMET CAN

Olay yeri inceleme ekibi hâkimin odasına girdiğinde, duvara kanla yazılmış “Hükmü veren dil” cümlesiyle karşılaştı. Kan kokusu, mide bulandırmaktan çok insanın içini titreten bir dehşet hissi uyandırıyordu. Kurban boğazı kesilmiş hâlde makam sandalyesinde oturuyordu. Göğsüne, önceki üç kurbanda olduğu gibi bir fotoğraf zımbalanmıştı.

Kısa süre sonra odaya savcı ve cinayet bürodan polisler girdi. Savcı, cebinden çıkardığı lateks eldiveni aceleyle eline geçirdi ve fotoğrafı aldı.

“Aynı fotoğraf,” dedi. “Gece vakti sokak ortasında devrilmiş bir bisiklet ve bizim sivil araçlardan birinin görüntüsü. Yedi ay önce öldürülen kızın olay yeri fotoğrafı.”

Cinayet bürosu amiri söze girdi:
“Şüpheli delil yetersizliğinden salıverildi. O olayda cinsel saldırı da vardı, değil mi sayın savcım?”

“Evet, maktulden alınan sperm örnekleri zanlıyla uyuşmuştu. Ancak cinsel saldırı, gönüllü ilişki olarak değerlendirildi. Cinayetin de zanlı tarafından işlenmediğine kanaat getirildi. Keşke zanlıyı tekrar sorgulama fırsatımız olsaydı.”

Amir yüzünü buruşturdu.“Keşke ama ilk kurban oydu, suça sürüklenen(!) çocuk.”

Savcı kaşlarını çatarak “Yargılamak senin görevin değil,” dedi.
Amir gülümsedi ve cesedi işaret etti. “Bu aralar yargı mensubu olmak istemezdim.”

Savcı, adaletsizliklerden, güçlü suçlulardan ve politik baskılardan bıkmıştı,
“Ben de istemezdim. Ama birilerinin adalete inanması gerekiyor. Seri cinayetleri bir özetlesene.”

“İlk kurban, salıverilen cinayet zanlısıydı. On altı yaşındaydı. Ölüm nedeni yüksek doz uyuşturucu. Kesilen uzuv erkeklik organıydı. Duvardaki yazı: ‘Suç aleti!’

İkinci kurban, öldürülen kızın babasıydı. Elli üç yaşındaydı. Soluk borusuna tıkılan paralarla boğulmuştu. Elleri kesilmişti. Yazı: ‘Taşı hafifleten el!’

Üçüncü kurban, dosyada görevli savcıydı. Kırk beş yaşındaydı. Kan kaybından ölmüştü. Gözleri oyulmuştu. Duvara ‘Görmek istemeyen göz!’ yazılmıştı.

Dördüncü kurbanımız davanın hâkimiydi. Elli altı yaşında. Ölüm nedeni gördüğünüz üzere boğazına aldığı kesik. Alınan uzuv dil. Yazı: ‘Hüküm veren dil.’

Tüm kesikler neşter gibi keskin bir aletle yapılmış. İzler, profesyonel birini işaret ediyor. İşin kötüsü, kamuoyu katilden yana.”

“Bu adam sıradan biri değil, Nefret uyandırması gerekirken, halk cinayetleri gülerek izliyor” dedi savcı. “Yukarıdan ciddi baskı var.”

Kız öldürüldü, babası parayla susturuldu, dosya yine parayla kapatıldı. Kamuoyu böyle düşünüyor,” diye devam etti amir.“

“İddialar değil, kanıtlar önemlidir.”

“Katil de dediğim gibi düşünüyor bence. Sıradaki hedef ya parayı dağıtan ya da aracı kişi olacak.”

“Savcı ve hâkimin rüşvet yediğine çabuk karar vermedin mi?”

“Ne derseniz deyin,” dedi amir. “Katil bir şekilde içeriden haber alıyor. Ben yarın konuşmayan dil, görmeyen göz ya da duymak istemeyen kulak olmak istemiyorum.”

Savcı amirin yakasına yapıştı, “Duymak istemeyen kulak ben miyim?”

Amir sakince savcının ellerini indirdi. “Hayır. Siz yanlış kişiye bağıran ağızsınız.”

Savcı sinirle odayı terk etti. Amir yakasını düzeltip ekibine döndü, “Ne garip değil mi? Halktan güç alır, o gücü halkı ezmek için kullanırız. Sonra halktan biri hepimizin yapmak istediğini yapar. Yine aynı halk ona sempati duyar. Sonra bizim gibi en alttaki memurlar bile yine halktan güç alarak, halkı ezenlere karşı dik durmaya başlarız, ama korkudan. Böylece büyük bir değişimin ayak sesleri, hiddetle giden savcının ayak sesleri gibi, zirvedeki baskıcıların kafalarında yankılanır.”

“Amirim, ölüm ve suç, artık suçluları koruyanların evlerine girdi.” dedi ekipten genç bir memur.

“O yüzden halk ona “Ailemizin katili” diyor.”


YILLARDAN SONRA

NURGÖK ÖZKALE

Arnavut kaldırımlı taş sokak, dört köşeli, zarif sokak lambasının ışığıyla parıldadı. Yan yana sıralanmış binalar usulca yüzlerini gösterdiler. Hepsi kentsel dönüşüm sebebiyle kısa süre önce boşaltılmıştı. Etraf derin bir sessizlik içindeydi. Ama bu sessizliği, ağırbaşlı bir kabullenişten başka şeylere yoranlar yok değildi -nihayetinde taşın da hafızası vardı- Gerçekten de sokağı ağır bir matem havası sarmıştı. Evlerde geceler boyu çıtırdayıp inleyen kalorifer petekleri susmuş, kendilerini ürpertici soğuğa teslim etmişlerdi. Pencerelerde ışık kalmamıştı. Bacalar yeni günü selamlayarak tütmeyi çoktan bırakmış, yüksek katlı evlerde yaşayanlar yünlü atlas yorganların altında gördükleri karnı tok rüyalarını başka yerlere taşımış, alçak damlı kulübelerin yamalı battaniyelere sarınmış uykulu insanları ise çoktan sırra kadem basmışlardı.

Sokak lambasının az ilerisinde eski bir bisiklet kaldırıma devrilmiş duruyordu. Onu öylece bırakanın acelesi olmalıydı, arkasına bile bakmadan kayıplara karışmıştı besbelli.

Ana caddeye açılan köşede iki keskin far belirdi, binaların duvarları dalga dalga açılırken beyaz bir otomobil burnunu sokağa döndürüp durdu.

Sağ koltukta oturan kısa saçlı genç adam camı açtı, başını duvardaki levhaya uzattı.

“Evet komiserim,” dedi, parmağıyla göstererek. “Navigasyon doğruymuş. Aradığımız yer burası.”

Direksiyon başındaki kır saçlı komiser başını eğip gözlerini kıstı, levhadaki yazıyı okumaya çalıştı. “Emin misin?”

Genç cevap vermeden elindeki telefona baktı, başını tekrar levhaya çevirdi.

“Eminim komiserim, Aralık Sokak diyor.”

“Peki o zaman,” dedi komiser, soğuktan sesi titreyerek. “Saat kaç?”

 Genç polis telefonun ekranını komisere çevirdi.

“Altıyı çeyrek geçiyor. On beş dakikamız var.”

“O halde bekleyelim,” dedi komiser. “Notta, tam altı buçukta orada ol, yazıyordu. Her durumda vasiyete uymak gerekir.” Kısacık durdu. Gence tereddütle baktı. Az kalsın, geri dönelim diyecekti. Genç polis fark etti bu anı. “Komiserim,” dedi fısıldar gibi. “İsterseniz…”

Komiser derin derin nefes aldı. Dirseğini direksiyona dayayıp başını çevirdi.

Genç polis içeriye dolan kasvetli havayı dağıtmak için gülümsedi.

“Demek burası çocukluğunuzun geçtiği sokak, komiserim?”

“Çok uzun zamandan beri ilk gelişim,” diye cevap verdi komiser, parmaklarıyla bıyıklarını hızlıca kaşıdı. “Ortaokulda parasız yatılıyı kazanınca çıktım, çıkış o çıkış. Hemen arkamdan bizimkiler de taşındı.”

“Değişmemiş görünüyor.  27 numarayı hemen buluruz. Sizin eviniz miydi?”

“Yok, Mustafaların.”

“Haa,” dedi genç polis.

“Kulaksız Mustafa’nın yani,” dedi Komiser.

“Dünya ne tuhaf değil mi komiserim? İnsan ikinizin zamanında aynı sokakta oturduğunuza inanamıyor. İki çocuk nasıl böyle farklı farklı yollara girebiliyor? Biriniz suçlu kovalayan polis, öteki suç örgütünün elebaşı.”

“Hayat,” dedi komiser. Parmağını kulağına sokup salladı. “Hapisteydi, öldükten sonra eşyalarının arasından bana yazılmış bir mektup çıktı. Üzerine, Komiser Sinan Yalabık’a. A… Şehri. Aralık Sokak 27. Adreste açılmak üzere. Saat 6.30’da gidilecek, diye yazmış.”

Genç polis telefonuna bakıp başını salladı.

Komiser direksiyonu çevirip sokağa girdi. Otomobil taşları ezerek ağır ağır ilerledi. Far ışıkları evlerin yüzlerini yaladıkça ürperiyorlardı.

Komiser aracı aniden yolun ortasında zınk diye durdurdu. İnip sokak lambasına doğru hızla yürüdü. Ortalık yere bırakılmış bisiklete dikkatle baktı. Gözlerinde çocukluğundan hatırladığı hevesler parladı.

“Sana neden polis olduğumu anlatmadım,” dedi yanına gelen meslektaşına. “İlkokuldayken bisikletim çalınmıştı. Hırsız da bisikletim de bulunamadı.” Cebinden çıkardığı zarfı avucunun içinde buruşturdu.  “Dosya şimdi kapandı.”


ASMALI KÖŞK’ÜN SON VARİSİ

ÖZLEM ÖZTÜRK ARI

Meyhanenin kapısından sendeleyerek çıktı. Cebinde kalan bozukluklar taksiye yetmezdi. Çaresiz Levanten evlerin sıralandığı dar sokaklardan birine saptı. Boyası dökük, duvarları yıkık  bir viranenin önünde durdu. Evin görüntüsüne dertlenip elini cebine attı çakmağını çıkardı. Sigarasını yakarken kırık pencereye yansıyan yüzüne baktı. “Kırık dökük de olsak, ayaktayız ama di mi?” diyerek evin pas içindeki demir kapısına göz kırptı.

Sokak lambasının ışığı gitti geldi. “Eyvallah” dedi gülümseyerek, yürümeye devam etti.

Karanlığın üstünü örttüğü bu yorgun sokak az ileride bir araba farıyla uyandı. Sinan, arabaya doğru yürürken yere devrilmiş ve bir tekeri dönmeye devam eden bisikleti fark etti. Arabanın ön kapısı açıktı. Direksiyonda başı öne düşmüş bir adam vardı.

“Beyefendi?”

Yanıt yok. İçeri doğru hafifçe eğildi.  Barut kokusu keskindi. Ayakkabısının altında sokak lambasının ışığıyla parlayan mermi çekirdeğine baktı. Cebinden telefonunu çıkardı. Derin bir nefes aldı. İçindeki polisin promili sıfırlandı.

“Ben başkomiser Sinan,  Buca, Dumlupınar mahallesi, 83 Sokağa ekibi gönderin. Cinayet var.”

Bisikletin tekeri durdu.

Ekipleri beklerken sokak lambasının ardındaki evin duvarına yapıştırılmış afişe gözü takıldı. Hüseyin İlmek, Ege bölgesinin en güvenilir inşaat firmasına sahip olduğunu iddia ettiği afişte, göğsünde kenetlediği kollarıyla sırıtıyordu. Sokak lambası titreyip son nefesini verince telefonunun ışığıyla afişteki yüze bir daha baktı. Bu az önce karşısındaki masada tek başına içen adamın yanına gelip kulağına bir şeyler fısıldayıp giden tip değil miydi? Arabaya dönüp adamın cebini yokladı. Cüzdanını bulunca, içindeki kimliğe baktı. Emre Vitali. Evet, meyhanede karşısındaki masada oturan bu adamdı.

Sokak mavi ışıkları yanıp sönen iki polis arabasıyla aydınlandı. Öndeki arabadan ilk önce Salih indi.

“Salih, olay yeri fotoğrafları çeksin. Biz seninle katilimiz Hüseyin İlmek’i almaya gidiyoruz; merkeze giderken bisikletin alameti farikasını da sorarız.”

“Asmalı Köşk’ün hayattaki tek varisiydi Emre Vitali. Aylardır onu ikna etmeye çalışıyordum ama bir türlü o eski viraneyi satmaya yanaşmadı. Neymiş, atalarından kalan tek mülkmüş. Benim atalarımın toprağında gavurların ne mülkü olabilir komiserim? Ben orayı Türk mimarisine göre yeniden inşa edip, Türk yemekleri yapan bir lokantaya dönüştürecektim.”

Sorgu odasında Hüseyin İlmek kolay çözülmüştü.

“Ben de meyhaneden çıkınca onu takip ettim, arabasını durdurabilmek için sokaktaki evlerden birinin bahçesinde gördüğüm bisikleti yolun ortasına bıraktım. Bisikleti kaldırmak için mecburen arabadan inecekti. Arabasının  kapısını açınca sıktım kurşunu. İlerde sizin yaklaştığınızı görünce bisikletle uzaklaşayım dedim ama zinciri kopukmuş. Ofisim yakındı. Oraya gittim. Sonra siz beni aldınız zaten. Türk polisi işte, zehir gibi.”

Salih, “Dalga mı geçiyorsun manyak” diye bağırınca Sinan onu eliyle yatıştırdı. Önünde duran dosyayı kapattı; hadi çıkalım der gibi başıyla işaret etti.

Kapının dışında Salih’e döndü, “Şimdi biz bu adamı savcıya vereceğiz ya, savcı da onu tutuklayıp cezaevine koyacak. Mahkemesi öyle yıllarca sürmeyecek, hemen karar verilecek ve en çok bir kaç yıl içinde bu adam yine sokak afişlerinde bize pis pis gülecek, biliyorsun değil mi?” 

Salih’in sinirden genişleyen burun derinlikleri aldığı derin nefesle kapandı. “O zaman asıl dalga geçen kim oluyor Salih?” Yanıtı ikisi de bal gibi biliyordu. “Biz işimizi yapalım, haydi”.


AİLE BAHÇESİNDE SON GECE

BURAK ÇINAR

Siren sesleriyle yırtılan sokaktaki ağaçlardan kuşlar kaçıyor gökyüzüne. Yaklaştıklarında daha tam durmadan açılıyor kapılar. İhtişamlı bedenleriyle kasklılar iniyor arabalardan birer birer. Koyu mavi üniformalarını sokağın çıtkırıldım lambaları aydınlatıyor ufaktan. Emin adımlarla yürüyorlar ağır silahlarla oturduğumuz aile bahçesine. Ne olduğunu anlayamadan ateş açılıyor özel kuvvet olduğunu tahmin ettiğim bu ekibe Onlar da karşılık veriyor. Mermiler yağıyor sevgilisiyle sakince oturan masum insanların üzerinden. Masanın altında buluşuyor ellerimiz. Korkudan titreyen dudaklarıyla konuşmaya çalışıyor.

“Hayatım, öleceğiz.”

“Hayır,” diyorum kendimden emin bir sesle ince ve o küçük ellerini ellerimin arasına alarak.

“Yaşayacağız.”

O sırada mermiler boşalmaya devam ediyor. Sırtımda kovan olduğunu tahmin ettiğim kirli bir ağırlık var. Bacaklarım titriyor. Kafamı çevirip bahçedeki çatışmayı izlemeye çalışıyorum masanın altından. Bir bir yere dökülüyor dalyan gibi adamlar. Kurşunlar vücutlarında patlıyor adeta. Açtıkları deliklerden oluk oluk kan fışkırıyor. Parlak, canlı ama bir o kadar da bu koca adamların hayatlarını ellerinden alan türden. Ellerimize de sıçrıyor kan bir ara ve tam yanımıza bir beden düşüyor. Ağzından süzülenler zeminde küçük bir kan gölü oluşturuyor.

“Emin” diyorum kısık bir ses tonuyla sanki beni duyup ayağa kalkacakmış gibi. Yatıyor aslanım yerde. Sesi çınlıyor kulaklarımda. “Evleneceğim abi yakında. Çok seviyorum Nalan’ı. Şöyle güzel bir düğün yapmayalım mı be abi.”

Sevinci kursağında kalıyor yiğidimin. Bu küçük aile bahçesini de o bulmuştu bize. “Burası sessiz, sakin bir sokak abi pek gelen giden olmaz ama kimlerin gelip geçtiği de bellidir. Dert tasa bulmaz bizi burada” demişti. Ben de Nalan’la evlendikten sonra Emin’i koyacaktım buranın başına. Ama o dert, o tasa bizi tam da bu sessiz, sakin sokağın loş ışıklarının altında buldu. Sevmemişti o ışıkları Selen. “Dükkânın ışıkları aydınlatsın burayı. Şöyle güzelce lambalar asalım. Mekânın önüne de şu süslü bisikletlerden koyarız” demişti. Şimdi paramparça o bisikletler. Sinirleniyorum. Öfkeleniyorum birden. Üstümdeki masayı atıp çatışmaya giresim geliyor. Selen durduruyor beni. “Yapma” diyor çok korkmuş haliyle. “Yapma, lütfen.” Elimi sıkıca tutmaya devam ediyor. Yanındaki ölü bedeni görünce korkusu katbekat artmış. O da iyi tanıyor Emin’i. Henüz doğmamış çocuklarına teyzelik yapacağı için heyecanlıydı. Şimdi ise hayatı için endişeli. Bizim için kaygılı.

Ne olacağını bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum. Nasıl da delip geçiyor mermiler akşamın sıcaklığını esneten şu rüzgârı. Nasıl da aile bahçesi bir anda ceset tarlasına dönüştü. Yolun sonuna gelmişim gibi hissediyorum. Daha önce hiç böyle korkmamıştım. Kaldıramıyorum da bu düşünceleri zihnimden. Gözümü yumup kenetlenmiş ellerimle kapıyorum yüzümü.

Silah sesleri kesiliyor ve biraz sonra ensemde sert bir darbe hissediyorum. Yakamdan tutup çekiyor beni soğuk bir el.

“İşte buradasın lan. İşte buradasın. Çabuk Salih’miş. Kralıymış bütün hırsızların. Artık adaletinsin pezevenk.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar