YeniSayı Çıktı

Polisiye Dergi Dedektif'in yeni sayısını şimdi ücretsiz okuyabilirsin!

ÖLÜLER UYURKEN KONUŞUR

Diğer Yazılar

Fidel, sabahları kahveyi hep saat sekizi çeyrek geçe içerdi. Ne bir dakika önce, ne sonra. Bu alışkanlık değil, sığınaktı. Zihninin tedirgin kıvrımlarında sadece dakikalar değil, gölgeler de sayılırdı. Ve bu sabah, kahvesini içerken çocukluğunu gömdüğü kasabaya geri dönmüştü.

İsmi hâlâ aynıydı kasabanın: Kalburlar. Ama kasabanın kendisi, Fidel’in hatırladığı yer değildi artık. Ya da belki de hiçbir zaman hatırladığı gibi olmamıştı.

Otobüsten indiği anda toprağın kokusunu aldı. Islak demir, küflü taş ve bir de unutulmuş kan kokusu… O koku çocukken de burnuna dolardı. Babası bu kokunun “uyuyan toprak” olduğunu söylerdi. Ama Fidel hiç inanmazdı; toprak burada uyumuyordu, soluyordu.

Fidel, üniversitede antropoloji okumuştu. Sonra kazılar, tezler, ölü kültler, tabular… Nihayet yıllardır yazmaya cesaret edemediği kitap için buraya dönmüştü: “Ölülerin Hafızası: Anadolu’da Ölüm Ritüelleri.” Kitabın sadece adı vardı. Sayfaları boştu. Tıpkı hatırlamak istemediği çocukluk yılları gibi.

Yolun kıyısında, kasabanın girişindeki taş duvarda ilk işareti gördü: Bir keçi kafası. Kurumuştu; göz çukurları boş, ağız yarı açık. Aşağı doğru kıvrılmış boynuzlarıyla Fidel’e gülümsüyor gibiydi.

İçinden bir ses, “Bu bir karşılama,” dedi. Ama diğer ses, her zaman daha derinde olan o ses, “Bu bir uyarı,” diye fısıldadı.

Kasabanın girişinden annesinden miras kalan eve doğru sakin ama temkinli adımlarla yürüdü. Annesi yirmi yıl önce, bir yaz sabahı ortadan kaybolmuş ve bir daha dönmemişti. Uzun süre bulunamayınca resmi olarak kayıttan düşmüşlerdi.

Eve girerken kalbinin göğüs kafesini çizdiğini hissetti. İçeride her şey annesinin bıraktığı gibiydi. Perdelere sinmiş naftalin kokusu. Üzerinde dua işli yastık. Ve ahşap sandığın üstünde duran, kurumuş, artık taşlaşmış bir biber demeti.

Oturma odasının köşesindeki aynada kendine baktı. Gözleriyle değil; çenesiyle, kulak memesinin titremesiyle, kaşlarının arasındaki çizikle. Aynalar bazen geçmişten daha sadıktır.

Fidel valizini bırakıp yatağa uzandı. Göz kapakları ağırlaştı. Uyuyamadı.

Gece üçte çan sesiyle uyandı. Kalburlar’da kilise yoktu. Duyduğunun çan sesi olduğuna emindi. Üç kısa, bir uzun. Tam da eskiden annesiyle saklambaç oynarken duyduğu gibi.

Sonra sessizlik. Ardından bir karga bağırtısı.

Sabaha karşı, kasabanın mezarlığının yakınında, ağaçlara asılmış bir gövde bulundu.

Başsız. Gözsüz. Kolları iki yana açık. Karnına bıçakla kazınmış üç harf: “F-I-D”

***

Fidel, sabah ezanına yakın mezarlığın çevresindeydi. Kalburlar’ın tek polis memuru Tarık, onun gelişinden hiç memnun olmamıştı. Özellikle de cesedi o bulduğu için. Kendi isminin baş harflerini karnında taşıyan başsız bir ceset… Bu, sıradan bir misafir karşılaması değildi.

Fidel, Tarık için geçmişin karanlığından çıkıp gelen ve unutulmak istenen kötü bir anıydı. Cesedin ortaya çıkışı, kasabanın yıllardır bastırdığı korkuları gün yüzüne çıkarırken Fidel’in ansızın gelişi neredeyse bu karanlığı uyandırmış gibiydi. İçindeki huzursuzluk gittikçe büyüyordu. Sakin görünse de bir dedektif içgüdüsüyle hareket ediyordu. Yıllar önce gizlice notlar tutmaya başlamıştı: Fidel’in geçmişi, ailesinin başına gelenler, çocukluk arkadaşlarının gizemli kayboluşları… Hepsini bir araya getirmeye çalışmış, aralarındaki görünmeyen bağı çözmeye uğraşmıştı. Elinde hiçbir zaman kesin bir kanıt yoktu ama şüphe içini yiyip bitiriyordu. Bu son olay tesadüf olamazdı.

“Tanıyor musun bu herifi?” diye sordu Tarık, gözlerini kısmış, tıraşsız yüzünde kamaşan bir şüphe maskesiyle.

“Tanımıyorum,” dedi Fidel. “Ama sanırım tanımam gerekecek.”

Cesedin bacaklarında eski dövmeler vardı: Biri ters haç, diğeri hilal içinde bir göz. Fidel diz çöküp baktı.

“Bu dövmeler… Kaybolanlar.”

Tarık onu sertçe süzdü, “Hangi kaybolanlar?”

Fidel ayağa kalktı, yutkundu. “Yirmi yıl önce dört gencin kasabada ayin yaptıkları söylendi. Kimse onları bir daha görmedi. Ama bunlar… onların işaretleri.”

Tarık ciddileşti. “Bu konuları açmak istemiyoruz artık.”

Ama Fidel duramazdı. Kafasının içinde eski bir ses hortlamıştı. Bir çocuğun sesi. Kuyu başında, gece üçte fısıldayan.

Çocukken annesi onu sürekli uyarırdı: “Kuyuya yaklaşma Fidel. Orada dilek değil, lanet tutulur.”

Ama o dinlememişti. Bir gece arkadaşlarıyla oraya gitmiş, içlerinden biri, Ethem, kuyuya bakarken kaybolmuştu. Cesedi hiçbir zaman bulunmamıştı. Fidel o gece hiçbir şey söylememişti. O gece yalnızca bir sırrı değil, kendini gömmüştü.

Şimdi, kasabanın kalbindeki eski taş kuyunun kapağı açılmıştı. Evet, Tarık sabah oradan bir koku geldiğini bildirmişti. O kapağın içinden bir mektup çıkmıştı:

Ölüler, yalnızca unutulduğunda uyur. Uyandıran sensin. İkinci beden yakında. İkinci harf: I. İkinci günah: Sessizlik.”

Fidel mektubu okurken elleri titredi. Çünkü bu sadece bir tehdit değil, bir itiraf mektubuydu.

Yazı karakteri, annesinin eski günlüklerindeki el yazısıyla aynıydı.

***

Fidel, annesinin günlüğünü bulduğunda yağmur yağıyordu. Kasaba, ıslak taş sokaklarında yankılanan ayak seslerini çoktandır unutmuş gibiydi. Ama bu ses, bir çocuğun adımlarını andırıyordu.

Günlük, yatak odasındaki şifonyerin arkasına gizlenmişti. Kapakları arasında kurumuş lavanta yaprakları, birkaç siyah-beyaz fotoğraf ve altına titreyerek yazılmış bir cümle: “Fidel geceleri uykusunda konuşuyor. Kuyu onun içine sızmış.”

Bu cümleyle birlikte geçmiş delindi. Artık hatırladığı şeyler sadece anılar değil, yeniden yaşanan korkulardı.

Tarık o gün ikinci cesedin haberini verdi. Eski okulun arka bahçesinde, yıllardır kullanılmayan yangın merdivenine asılmıştı. Yine başsızdı. Ve yine aynı işaret: Karnına kazınmış “I”.

Fidel cesedin yüzünü görmedi. Ama ellerinden tanıdı: Ethem’di. Kuyuya düşen çocuk. Geri dönmüştü. Ya da hiç gitmemişti.

Polis ‘başsız’ dedi, Fidel içinden ‘kafası başka yerde’ diye geçirdi. Çünkü bazı kafalar yıllar önce çıkmıştı gövdeden; sadece bedenler o kaybı yıllarca taşımıştı.

Okulun karşısındaki aynacı dükkânı o gece açıktı. Kalburlar’da gece 10.00’dan sonra açık dükkân bulmak, yıldırım düşmesi kadar nadirdi. İçeri girdiğinde aynaların hepsi kararmıştı. Sadece bir tanesi, köşedeki oval olan, onu gösteriyordu. Ama aynadaki yüz, onunki değildi. Çocuktu. Sekiz yaşında, çıplak ayaklı, üzerinde kirli bir tişört ve gözleri kapalı.

Aynanın dibine bir not iliştirilmişti: “Üçüncü seni bekliyor. Üçüncü harf: D. Üçüncü günah: Sessiz kalma. Kendinle konuşmayı kesmeden önce, bir başkası duyacak.”

Fidel aynadan geri çekildi. Ellerini başına götürdü. İç sesi artık fısıltı değil, çığlıktı: “Ben suçluyum. Ben sakladım. Ben susarak öldürdüm.”

Fidel, terkedilmiş akıl hastanesine doğru yürümeye başladı. Çünkü bir ses, oradan çağırıyordu. Orada aynalar yoktu. Yalnızca yankı vardı.

***

Akıl hastanesi, kasabanın dışındaydı ve yıllar önceki yangından sonra boşaltılmıştı. Raporlara göre içerideki hastalardan üçü kaybolmuştu. O dosyalar, Fidel’in önünde yıllarca beklemişti. Okumaya cesaret edemediği üç dosya.

Kapıdan içeri girerken rüzgârla taşınan küf kokusu ciğerini keser gibi girdi. Koridor duvarlarında hâlâ el izleri vardı; çoğu dışarı çıkmak isteyenlerin çaresiz ellerine ait izler, bazılarıysa tuhaf bir şekilde içeri girmeye çalışanların.

Bir ses, boşlukta yankılandı “Saklambaç oynayalım mı?”

Fidel dönmedi. Çünkü bu sesi tanıyordu. Kendi sesiydi. Çocukken akıl hastanesine yatırılan annesinin sakladığı bir geçmiş vardı. Şimdi o geçmiş, ona sesleniyordu.

Bir odanın kapısı ardına kadar açıktı. İçeri girdiğinde yerde bir çizim gördü: Dört harfli bir kelime, kanla yazılmış: F-I-D-E.

Dördüncü ceset yoktu. Çünkü dördüncü ceset Fidel’in kendisiydi.

Katili ararken, hep kendi izlerini takip etmişti. Çocukluk travmasını bastırmış, arkadaşlarının ölümüne sessiz kalmış, kendi suç ortaklığını unutmuştu.

Son mektup, odanın ortasındaki masaya iliştirilmişti. El yazısı tanıdıktı; annesinin değil, yıllar önce tutmaya başladığı kendi günlüğünden kopyalanmıştı.

Dördüncü harf: E. Dördüncü günah: Hatırlamak. Her şey seninle başladı. Ve seninle bitecek.”

Fidel aynadaki yüzle bir kez daha karşılaştı. Ama bu kez çocuk değildi. Yirmi yıl önce katil olan genç adamdı. Kuyu başında Ethem’i iten, diğerlerini korkutup kaçıran, annesinin aklını oynatmasına sebep olan o adam. Fidel diz çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Karanlık, cam kırıkları gibi zihnine batıyordu.

Tarık sabah onu bulduğunda Fidel odanın ortasında oturuyordu. Yüzü kireç gibi, elleri kan içindeydi. Önünde açık duran defterde kendi el yazısıyla yazılmış sayfalar vardı. Tüm cinayetlerin detayı, tarihleri, mektupların taslakları… Çocukken işlediği cinayetin tüm tanıklarını ortadan kaldırmıştı. Tarık sessizce deftere uzandı. Artık şüphe etmiyordu.

Fidel sürekli aynı şeyi tekrarlıyordu: “Ben… ben… yankıyım.”

En Son Yazılar