Çeviren: Gencoy Sümer
1929 yazıydı…
Bir bakıma bir dönemin sonu sayılabilirdi, çünkü o yazdan sonra ülke bir daha eskisi gibi olmadı. Ekim ayında borsa çöktü ve Büyük Buhran başladı. Ama o yaz, hayat her zamanki gibi devam etti.
Northmont yakınlarında, çevresinde yazlık evler bulunan küçük bir göl vardı. Bölgenin ilk toprak sahiplerinden birinin adından esinlenerek Chester Gölü diye anılıyordu.
O yaz, Miranda Grey adında siyah saçlı bir kıza aşık oldum.
Northmont’taki sekizinci yılımdı. Tıp fakültesinden mezun olmamın üzerinden dokuz yıl geçmişti. Hemşirem April’in bana sık sık hatırlattığı gibi, evlenip bir aile kurma zamanımın geldiğinin ben de farkındaydım. Ne var ki, Northmont gibi küçük bir kasabada, çoğu ailenin doktoru olduğum bir yerde, birkaç yıl önce kabakulak veya suçiçeği tedavisi aptığım birine romantik ilgi duymam hiç de kolay değildi.
Sanırım bu yüzden Miranda’nın gelişi, hayatımda o güne kadar karşılaştığım en büyük olaydı. Benden on yaş küçük olması hiç önemli değildi. Amcası Jason Grey ve yengesi Kitty, yazlarını Chester Gölü’ndeki yazlıklarında geçiriyorlardı. Üniversiteden yeni mezun olan Miranda, tatilini onlarla birlikte geçirmek için Northmont’a gelmişti.
Jason, Shinn Corners’da öğretmen olması sayesinde bütün yaz tatil yapabiliyordu. Onları hastam olmadıkları için yakından tanımıyordum. Ta ki, haziran sonlarında bir gün April, Kitty Grey ve yeğeni Miranda’nın bekleme salonunda olduklarını söyleyene kadar…
Miranda’yla ikisi Northmont’ta dolaşırlarken rüzgârda uçan bir toz tanesi kızın gözüne kaçmıştı. Onlar da yardım için bana gelmişlerdi. Ben de seve seve yardım ettim. Miranda’nın büyük kahverengi gözleri, göz kapağını açıp rahatsız eden parçacığı çıkardığımda yaşlarla doldu. Sanırım ilk görüşte aşktı bu, en azından benim için.
“Teşekkür ederim, Doktor,” dedi müzik gibi bir sesle.
Sonraki birkaç hafta boyunca Miranda Grey’i sık sık gördüm. Onu kahverengi Packard Runabout arabamla gezdirdim ve hatta 4 Temmuz’dan sonraki hafta sonu dansa bile götürdüm.
Pazar günleri gölde piknik yapmaya başladık. Kısa bir süre sonra kendimi Grey’lerin kulübesinde tanıdık bir sima haline gelmiş buldum.
Yan taraftaki evin sahibi, biraz tuhaf ama dost canlısı bir çift olan Ray ve Gretel Hauser’dı. Onlar hakkında, Boston’dan geldikleri ve biraz paraları olduğu dışında pek bir şey bilmiyordum. Ray, emlak ve borsayla uğraşan kırklı yaşların başında yakışıklı bir adamdı. Karısı ise ufak tefek, uçarı ve biraz kilolu bir kadındı. Grey’lerle yakın arkadaştılar. Sık sık birlikte yemek yiyorlardı.
Ancak, Hauserların asıl büyük ünü, her yaz gölün sakin sularına indirdikleri düz tabanlı bir tekne ev olan Gretel’di. Teknenin çatısı kiremitli, pencereleri rengârenk ve dış cephesi gösterişli süslemelerle donatılmıştı.
Miranda onu ilk gördüğünde, “Tıpkı zencefilli ev gibi!” dedi.
Bayan Hauser bu benzetmeden çok hoşlandı. “Ray ve ben de Hansel ve Gretel’iz. Paramız bittiğinde tekne evi yemeye başlayacağız.”
Kocası alaycı bir şekilde güldü. “Piyasa bu şekilde yükselirken, bunun için endişelenmemize gerek yok!”
O ilk gün Miranda ve ben, yüzen evi daha iyi görebilmek için rıhtıma doğru yürüdük.
Kitty, Ray’e bizi gemiye götürmesi için ısrar etti. “Hadi Ray, Miranda’nın içini görmesini istiyorum!”
Yazlık üniformaya benzeyen kırmızı ceketli Jason, onu sakinleştirmeye çalıştı ama Kitty ısrarcıydı. Otuzlu yaşlarının sonlarında, kahverengi saçlı, parlak gülümsemeli ve hiç utangaç olmayan güzel bir kadındı. Yirmi yaşlarındaki flapper kızlarından[1] pek farkı yoktu.
Ray Hauser, onun isteklerine alışkınmış gibi nazikçe gülümsedi ve “Tabii,” dedi. “Hep birlikte gezintiye çıkalım.”
Kendimi biraz dışlanmış hissederek peşlerinden gittim. Bir ay öncesine kadar, Grey ailesiyle selamlaşma dışında hiçbir ilişkim yoktu. Şimdiyse, ailenin bir üyesiydim sanki.
“Adımlarına dikkat et,” dedi Jason Grey, beni sallanan tahta iskeleden yukarı çıkarırken.
Yaz tatilinde bile biraz sıkıcı bir öğretmen gibi görünüyordu
Tekne evin iç mekanının etkileyici olduğunu itiraf etmeliyim. Ortadaki geniş odaya rahat koltuklar ve bir masa konmuştu, ayrıca soğuk akşamlar için küçük bir soba da vardı. Hafif yemekler hazırlamak için bir mutfağın yanı sıra ranzalar ve içinde bir dolap bulunan daha küçük bir oda da tekne eve yerleştirilmişti.
“Gemide dört kişi kalabilir,” dedi Hauser. “Ama Chester Gölü’nde pek gece gezintisi yapmayız.”
“Ne tür motorlarınız var?” diye sordum.
Beni kıç tarafına götürdü. “İşte, ikiz dıştan takma motorlar. Bunların çoğunu birkaç yıl önce kendim yaptım. Boston’da kullanılmış bir düz tabanlı mavna satın aldım ve üzerine bunu inşa ettim. Motorları da kendim seçtim. Gemide ekstra benzin bulundurmam gerekiyor ve motorlar çok hızlı değil, ama hız rekoru kırmak için denize açılacak değilsin nasıl olsa.”
Gretel, iyi bir Kanada viskisinden herkese içki hazırladı.
Miranda hafif bir şaşkınlıkla reddetti. “Yasayı çiğnememeliyiz.”[2]
Onun bu ciddiyeti benim için yeni bir şeydi. “Hadi ama,” diye şaka yaptım. “Bu günlerde yasaklara pek kulak asan yok.”
“O zaman kaldırılmalı, öyle değil mi?”
Herkesin önünde onunla tartışmak beni hafifçe utandırdı. Genç sevgililer gibi kavga yapmak için çok yaşlıydım. Ama yine de ısrar ettim. “Hayatında hiç yasaları çiğnemedin mi?”
“Ah, herkes yasaları çiğnemiştir,” dedi Kitty, onu savunmak için araya girerek. Gerçek bir tartışma çıkmadan ortamı yatıştırmaya çalıştı. “Ama Miranda’nın da haklı olduğunu düşünüyorum. Bir prensibi var ve ona bağlı kalmalı.”
Hauser konuyu değiştirdi. “Hadi, biraz gezmeye çıkalım.”
Motorları çalıştırmasına ve halatları çözmesine yardım ettim. Zencefilli tekne ev, iskeleden uzaklaştı.
Hauser haklıydı. Tekne çok yavaş ilerliyordu. Gölün diğer tarafına geçmemiz on beş dakika sürdü.
Miranda’ya “İçki içmemenle dalga geçtiğim için özür dilerim,” dedim.
Güvertede yalnızdık. Diğerleri içeride bir tur daha içiyorlardı.
“Üniversitede dört yıl boyunca böyle şeylerle uğraştım, Sam,” dedi. “Senin gibi olgun biriyle bunu yaşamak zorunda kalacağımı düşünmemiştim.”
“Bir daha asla karşılaşmayacaksın.”
Elini tuttum. “Senin için çok mu soğuk?”
“Hayır, hoşuma gidiyor.”
“Yengen ve amcan iyi insanlar, Miranda. Keşke babanı da o ölmeden önce tanıyabilseydim.”
“Babam savaşa gittiğinde ben on yaşındaydım,” diye mırıldandı, gözlerini sahile doğru çevirerek. “Bir gün Chicago’da annemle tanışırsın umarım.”
“Umarım.”
“Bir gün böyle bir teknede denize açılıp ortadan kaybolmak istemez misin?”
“Ne demek istiyorsun? Mary Celeste‘deki insanlar gibi mi?”
“Onlar kimdi?”
“Bu çözülmemiş ünlü bir gizem. Geçenlerde okudum. 1872’de Atlantik’te küçük bir yelkenli gemi sularda sürüklenirken bulunmuş. Deniz sakinmiş ve gemide hasar ya da şiddet izi yokmuş ama kaptan, karısı, çocuğu ve yedi mürettebatın hepsi kayıpmış. Onlara ne olduğu hiçbir zaman öğrenilememiş.”
“Sanırım bunu ben de bir yerlerde okumuştum.”
Kitty bize katılmak için dışarı çıktı. “Yine arkadaş oldunuz.”
“Tabii,” dedim. “Yeğenin bana içkiyi bıraktıracak.”
“Güzel! Belki de hepimiz bırakmalıyız.”
Hauser tekneyi iskeleye yanaştırdıktan sonra ona teşekkür ettim. “Güzel bir geziydi.”
Gretel Hauser’ın yazlık evlerinin kapısını iterek açmasını izledim. Sonra Miranda ve ben, akşam yemeği için Kitty ve Jason’ın peşinden eve doğru yürüdük.
***
O günlerde April, Miranda hakkında bana sorular sormaya başlamıştı. Özellikle pazartesi sabahları, Chester Gölü’nde geçirdiğim hafta sonlarının ardından, “Düğün çanları ne zaman çalacak, Dr. Sam?” diye sorardı.
“Henüz belli değil, April. Hafta sonu iki kez acil çağrı aldım. Aşk hayatımı mahvediyor!”
“Hadi ama. Bence sen kadınlardan daha çok doktorluğu seviyorsun!”
“Belki de. Belki de kendime bir kadın doktor bulmalıyım.”
Aslında Northmont’un yeni hastanesi hafta sonlarımdaki iş yükümü biraz azaltmıştı. İnsanlar bana ulaşamasalar bile, hastanede onlara yardım edecek biri her zaman vardı.
Cumartesi öğleden sonra, son hastamı muayene edip hafta sonu için kliniği kapattığımda Grey’lerin yazlığını tekrar ziyaret etmeye hazırdım.
Miranda beni kapıda karşıladı.Gelişime çok sevinmişti.
“Sam, sanki yıllardır görüşmemişiz gibi!”
“Northmont’da yoğun bir hafta geçirdik,” dedim. “Çarşamba günü arabayla gelip sana sürpriz yapmayı umuyordum ama Bayan Rodgers’ın dördüncü kızını dünyaya getireceği tuttu.”
“İçeri gel. Amcamla yengem Hauserların yanındalar.”
“İyi. Zaten seninle yalnız kalmak istiyorum.”
Romantik bir sohbete daldık ve yarım saat çabucak geçti. Saat altı olmak üzereyken kapı açıldı ve Kitty içeri girdi. Renkli bir yazlık elbise giymişti, elinde bir hırka tutuyordu.
“Miranda,” dedi nefes nefese. “Amcan ve ben Hauserlarla birlikte tekne eve gidiyoruz. Biraz gezeceğiz. Sen ve Sam, kendiniz bir şeyler atıştırır mısınız?”
“Tabii, Kitty yenge.”
Kapıya göz attım ve Jason’ın parlak kırmızı ceketinin tekne evin içine girerek kaybolduğunu gördüm.
“Sizinle birlikte yürüyüp merhaba diyelim,” dedim.
Kitty bana gülümsedi. “Sizi de davet ederdik ama eminim siz aşk kuşları yalnız kalmak istersiniz.”
Kitty gergin bir şekilde koşup iskelenin merdivenine çıkarken, arkasından yavaşça yürüdük. Evinin kapısını kilitleyen Ray Hauser, tekneye binince bize el salladı. Sonra bana seslendi.
“Sam, halatları çözmemde bana yardım eder misin?”
“Tabii!”
Halatları çözdüm ve Hauser motorları çalıştırırken onları güverteye attım. Tekneden Gretel’in kahkahasını duyar gibi olunca, Miranda’nın eleştirilerinden uzak, gölde içmeye çıktıklarını düşündüm. Kitty bir kez daha bize el sallamak için döndü ve sonra içeri girip diğerlerine katıldı. Ray Hauser güvertede kaldı, biz veda edene kadar bekledi.
Tekne uzaklaşırken biz de Greyslerin evine doğru yürüyerek geri döndük.
“Dördü iyi anlaşıyor gibi görünüyor,” dedim.
“Yengem herkesle iyi geçinir, çok arkadaş canlısıdır. Amcamın onları sevmesine biraz şaşırdım.”
Ön pencerede durup, tekne evin gölün ortasına doğru yavaşça gidişini izledim. Yakınlarda başka tekne yoktu, ancak gölün diğer ucunda uzakta birkaç yelkenli görünüyordu.
“Göl neredeyse tamamen onlara kalmış. Diğer herkes akşam yemeğinde olmalı.”
“Bu bir ima mı, Sam Hawthorne?”
Gülerek ona bir yastık attım. “Tabii biraz öpüşmek istemezsen.”
“Ah, seni seni!”
O yemek hazırlamakla meşgulken, ben Hauserların teknesini izlemeye devam ettim. Pencerenin yanındaki kancada bir dürbün asılıydı. Onu aldım ve göle baktım. Güçlü bir dürbündü, savaştan kalma ordu malıydı. Onunla tekne evi kolayca görebiliyordum. Güvertede kimse yoktu ama pencereden Jason’ın kırmızı ceketi kolayca seçiliyordu.
“Çok garip.”
Miranda yanıma gelip elini sırtıma koydu. “Garip olan ne?”
“Motorlar kapalı ve tekne sürükleniyor.”
“Sık sık yaparlar bunu… Sanırım içmeye gidiyorlar.”
Gölün diğer ucundaki yelkenli teknelerden biri bu tarafa doğru geliyordu. Sürüklenen tekne doğruca onun üzerine gidiyor gibiydi. Dürbünle, yelkenlideki adamın tam zamanında manevra yaptığını gördüm. Sonra ayağa kalkıp Gretel yanından geçerken bağırarak yumruğunu salladı.
Tekne evdekilerin hepsi sarhoş muydu acaba? Ama bu imkansızdı. Göle açılalı en fazla on beş dakika olmuştu çünkü.
Dürbünü alıp dışarı çıktım. Hauserların iskelesinin ucuna yürüdüm.
Tekne ev suda yavaşça dönüyordu. Onu yönlendiren veya kontrol eden kimse yoktu sanki.
Yanıma gelen Miranda, “Sorun ne Sam?” diye sordu
“Hoşuma gitmedi. Bir terslik var. O gün Hauser tekneyi çok dikkatli kullanıyordu. Bugün ise tekneyi sürüklenmeye bırakmış adeta.”
“İçki içmekle meşguller,” dedi alaycı bir şekilde, endişemi önemsemeden.
“Yüzmek için göle atlamış olabilirler mi?”
Başını salladı. “Amcam yüzme bilmez.”
“Zaten suda da hiçbir belirti yok.”
Dürbünü indirip Greylerin kendi iskelesine baktım. Yan tarafta küçük bir motorlu sandal bağlıydı.
“Gidip bir bakmak istiyorum. Muhtemelen haklısın, içkilerini içip eğleniyorlardır. Ama bakmazsak içim rahat etmetecek.”
“Tamam, ocağı kapatayım.”
Sandalın motorunu biraz zorlayarak çalıştırdım. Tekne eve doğru yola çıktık. Güneşin batmasına daha iki saat vardı. Birkaç yelkenli bunu fırsat bilip gölün tadını çıkarmakla meşgullerdi. Hauserların teknesinin etrafı tenhaydı.
Gretel’e yaklaşırken hiçbir şey söylemedim. Ama Miranda yumuşak bir sesle konuştu. “Etraf ıssız görünüyor. Sence yatmışlar mıdır?”
“Sen motorda kal,” dedim. “Ben tekneye çıkıp bir bakayım. “
Kendimi toparlayıp tekneye çıktım. Pencerelerin birinden Jason Grey’in kırmızı ceketinin bir sandalyenin arkasına asılı olduğunu gördüm. Kapı açıktı, içeri girdim. Şaşırtıcı bir şekilde, ortada bardak ya da içki şişesi yoktu. Ortalık dağınıkmış gibi görünmüyordu. Miranda’nın haklı olduğu konusunda içimde kötü bir his vardı. Onları ranzada bulacaktım.
Ama orası da boştu, küçük mutfak ve tuvalet de öyle.
Teknede hiç kimse yoktu.
Greyler ve Hauserlarortadan kaybolmuşlardı. Gretel’i Chester Gölü’nün ortasında amaçsızca sürüklenmeye terk etmişlerdi.
Bir saat boyunca gölü baştan sona aradık. Ceset ya da ipucu olacak herhangi bir şey bulacağımızdan emindim, ama hiçbir şey yoktu. Sanki göl ya da gökyüzü onları yutmuştu.
“Dört kişi! Miranda, onlara ne oldu?” Güvertede sinirli bir şekilde volta atıyordum. “Bu da başka bir Mary Celeste vakası gibi!”
“Hayal gücün çok çalışıyor, Sam. Eminim ortaya çıkarlar. Tekneyi kıyıya çekip bekleyelim.”
Bir çekme halatı bağladık ve biraz zorlanarak yüzen evi Hauserların iskelesine geri getirdik. Küçük motorlu sandal bu tür işler için yapılmamıştı ama bir şekilde başardık.
Hauserların evlerinin kapısı kilitliydi ve içlerinden birinin geri döndüğüne dair bir iz yoktu.
“Hâlâ gün ışığı varken tekneyi bir kez daha arayacağım,” dedim. “Belki gözden kaçırdığımız bir saklanma yeri vardır.”
Ana odanın yüksek tavanının, çatı altında hiçbir boşluk bırakmadığını hemen fark ettim. Güverte altında biraz depolama alanı vardı, ama loş ışıkta yarım düzine benzin tenekesi ve birkaç eski paçavra dışında hiçbir şey bulamadım. Dar dolapları kontrol ettim, onlar da boştu. Viski dolabında yarısına kadar dolu iki şişe vardı. Görünüşe göre önceki ziyaretim sırasında içtiklerimizdi bunlar. Mutfaktaki küçük buzluk boştu. Jason’ın kırmızı ceketi dışında, Gretel’de herhangi bir kimsenin bulunduğuna dair tek bir iz yoktu.
Güneş batarken iskeleden indim.
“Şerif Lens’i arasam iyi olacak.”
“Gerçekten gerekli mi sence?”
“Kayboldular Miranda. Yengen, amcan ve Hauserlar. Onlara ne olduğunu bilmiyorum. Eğer göldeyseler, bir arama ekibi kurmamız gerek.”
“Sanırım haklısın,” diye kabul etti isteksizce. “Buna inanamıyorum. Bize şaka yapıyorlar herhalde.”
“Umarım öyledir. Ama şaka yapıyorlarsa ortaya çıkmak için yeterince zaman tanıdık onlara.”
Yazlıkların çok azında telefon vardı. Greyslerin evi de bunlardan biriydi. Şerif Lens’i aradım ve olanları anlattım.
Chester Gölü, Northmont’tan yaklaşık 32 kilometre uzaktaydı. Ancak aynı ilçede ve dolayısıyla Şerif Lens’in yetki alanında bulunuyordu. Şerif, yardım çağrıma iki araba dolusu yardımcısı ve arama çalışmalarına katılmaya hazır kasaba halkıyla cevap verdi. Karanlığa rağmen, bir tekne hemen yola çıktı ve fenerlerle yolunu aydınlatarak kıyı şeridinde sürüklenen cesetleri aramaya başladı.
“Yüzerken kramp girmiş olmalı,” diye tahminde bulundu Şerif, fenerlerin karanlıkta kıyı şeridinde ilerlemesini izlerken. “Cesetlerini bulacağız.”
Tüm bu olanlara şaşırtıcı bir şekilde dayanmış olan Miranda, Şerif’in bu sözleri üzerine titredi. Başını salladı ve inatla tartışmaya devam etti. “Amcam yüzme bilmez. Yengem de bu kadar sakin bir gölde boğulmayacak kadar iyi bir yüzücüdür. Ayrıca Sam, tekneyi dürbünle izliyordu. Onları suda görmüş olması gerekirdi.”
“Her dakika izlemiyordun, değil mi Doktor? Teknenin diğer tarafını göremiyordun, değil mi?”
“Hayır,” diye itiraf ettim. “Gizlice o taraftan suya atlamış olabilirler. Ben bakmıyorken bir denizaltı su yüzüne çıkıp onları diğer tarafa götürmüş de olabilir. Ama bunun olduğunu sanmıyorum. Dördünün dikkat çekmeden o tekne evden kaçabilecekleri yollar olduğunu kabul ediyorum, ama neden bunu yapsınlar ki? Neden tamamen normal, mantıklı, orta yaşlı dört insan ortadan kaybolup bizden saklansın ki? Bugün 1 Nisan değil, biliyorsun.”
“Ortaya çıkacaklar,” dedi Şerif Lens. Miranda’yı tekrar üzmek istemediği için sesini biraz alçaltarak devam etti. “Ya da cesetleri çıkacak.”
Arama ekibi tüm sahil şeridini tarayana kadar, diğerleriyle birlikte neredeyse bütün gece uyumadım. Cesetler yoktu.
Gece yarısına doğru Hauserların yazlığının kapısını zorla açtık. Bir not ya da ipucu aradık ama hiçbir şey bulamadık. Her şey onların dönüşü için mükemmel bir düzen içinde bırakılmıştı.
Sonunda, şafak sökmek üzereyken Miranda’yı uyandırıp ona bir öpücük verdikten sonra, “Eve gidip biraz uyuyacağım. Öğlene kadar dönerim,” dedim.
Birkaç saat sonra beni uyandıran Şerif’ti. Kapıyı açarken onun neden geldiğini hatırladım.
“Onları buldunuz!” dedim.
“O kadar şanslı değiliz, Doktor. Sabah ilk iş olarak adamlarıma tekrar aramaya devam etmelerini söyledim. Ama hiçbir iz yok. Tekne evi de tekrar aradık.”
Henüz tam uyanmamış bir halde sandalyeye çöktüm. “Gerçekten de başka bir Mary Celeste vakası olmaya başladı bu iş.”
“O ne?”
“Okyanusun ortasında, mürettebatı olmadan sürüklenen bir gemi. Onlara ne olduğu hiç anlaşılamadı. Olayın gizemi hâlâ çözülemedi.”
Şerif Lens homurdandı. “Bu olay yakın zamanda mı oldu?”
“Hayır, uzun zaman önce.”
“Ve hiç çözemediler, ha?”
“Bir şey insanları o gemiden kaçırdı, ama ne? Deniz sakindi, tıpkı dün gölün sakin olduğu gibi.”
“Başka bir tekne onlara saldırmış olabilir mi?”
“Mary Celeste‘ye bir gemi saldırmış olabilir, ancak bununla ilgili herhangi bir kanıt yoktu.”
Şerif, “Hadi, Doktor,” dedi. “Sizi oraya geri götüreceğim. Belki gün ışığında bir fikir edinebiliriz.”
“Bu, sana yardım ettiğim diğer davalara benzemiyor, Şerif. Geçmişte her zaman bir ceset ya da bir tür suç vardı. Bu sefer ne olduğunu bilmiyoruz! Şüpheli bile yok. Hepsi ortadan kayboldu!”
“Bir tanesi hariç. Miranda Grey hala buralarda.”
Şaka yaptığını düşünerek ona baktım, ama yüzü çok ciddiydi.
“Miranda tüm bu süre boyunca benimleydi! Ortadan kaybolmalarıyla nasıl bir ilgisi olabilir?”
“Nasıl bir ilgisi olduğunu bilmiyorum, Doktor. Ama nedenini biliyorum. Duyduğuma göre, amcasından ona büyük bir miras kalacak. Jason’ın son zamanlarda iyi kâr eden hisseleri varmış. Başka akrabaları da yok. Miranda’nın tek mirasçı olduğunu duydum.”
Sinirimi kontrol etmeye çalıştım. “Şerif, bu doğru olsa bile, Miranda, amcasının ve yengesinin cesetleri bulunmadıkça bir kuruş bile alamaz. Böyle bir durumda yasal olarak ölü ilan edilmeleri için yıllarca beklemesi gerekir. Benimle birlikte olmasa bile onu şüpheli görmek mantıklı değil. Tek bildiğimiz onların kaybolduğu. Ama siz hemen cinayet şüphesine kapılıyorsunuz.”
“Belki öyle,” diye kabul etti Şerif Lens. “Neyse, gidelim. Yardımcılarım bir şey bulmuş olabilir.”
Ama göle vardığımızda her şey dün geceki gibiydi.
Miranda koşarak bana yaklaştı. Bir an için bana sarılacağını sandım.
“Bir şey öğrendiniz mi?” diye sordu Şerif’e.
“Hiçbir şey, hanımefendi. Bugün sahili aramak için daha fazla kişi geliyor. Gölü taramaya başlayacağız.”
“Öldüklerine inanamıyorum!”
Gizemi çözebilecek herhangi bir ipucu bulmak için Hauserların evini tekrar aradık. Boston’daki mağazaların ve Cape Cod’daki turistik bir tesisin faturalarını, hatta bir tesisat malzemesi mağazasının faturasını bile inceledim, ama hiçbir şey elde edemedim.
Omzumun üzerinden bakan Şerif Lens, “Ne tür tesisat malzemeleri?” diye sordu.
“Kendileri takmışlar, bir sıcak su ısıtıcısı.”
Homurdanarak evi aramaya devam etti.
Yazlık evin küçük odalarında hiçbir şey bulamadık. Aranacak bir bodrum da yoktu. Her zamankinden daha moralsiz bir şekilde yan taraftaki eve geri döndük.
“Hiçbir ipucu yok,” diye Miranda’ya sızlandım. “Elimde hiçbir şey yok! Ortadan kayboldular!”
Bütün öğleden sonra, şerif yardımcıları ve diğer arama ekipleri raporlarını getirdiler. Hepsi aynı şeyi söylüyordu. Kıyıya vuran ceset yoktu. Kancayla donatılmış sandallardaki adamlar, bir balıkçı botu ve parçalanmış bir bira fıçısından başka bir şey bulamamışlardı.
Sonunda Şerif Lens, “Miranda, gazetelere göndermek için yengenle amcanın fotoğraflarına ihtiyacımız var. Elinde iyi fotoğraflar var mı?” dedi.
Miranda bir an düşündü, sonra yüzü aydınlandı. “Kitty yengem bana Hauserlarla çekilmiş bir fotoğraflarını göstermişti. Geçen yaz Winslow yakınlarındaki lunaparkta çekilmiş.”
“Bulabilir misin?”
“Bakayım.”
Miranda, evin her tarafını aradı ama bulamadı, sonra aniden yatak odasının tavanındaki bir kapaktan girilen tavan arası boşluğu aklına geldi.
“Orayı depo olarak kullanıyorlardı,” diye açıkladı.
Ben bir sandalyenin üzerine çıkıp onun gösterdiği karton kutuyu indirdim. İçinde, kayıp dört kişinin fotoğrafı vardı. Fotoğrafta, Deniz Yılanı Sürüsü—1001 Heyecan! yazan bir tabelanın önünde gülümseyerek poz vermişlerdi. Fotoğrafı Şerif’e gösterdim.
Her zamanki gibi homurdandı. “Deniz yılanı onları yuttu mu sanıyorsun?”
“Hayır. Fotoğraf geçen yıl bir lunaparkta çekilmiş.”
Fotoğrafı aldı ve gazetelere vereceğini söyledi.
Miranda’nın biraz daha neşeli göründüğünü fark ettim. Sanki fotoğrafın bulunması, dördünün de bulunacağına dair ona umut vermiş gibiydi. Belki de haklıydı. Bilmiyordum.
Öğleden sonra geç saatlerde, acil bir hasta beni aramış olabilir mi diye April’ı evinden aradım. Ama bugün ortalık sessizdi.
“Kayıp kişilerden bir haber var mı?” diye sordu.
“Hiçbir iz yok.”
“Dr. Sam, ofiste okuduğum dergilerden birinde gördüğüm bir şey aklıma geldi. Doğru mu değil mi bilmiyorum ama motorlu bir tekneden hiçbir sebep yokken insanlar denize atlayıp boğulmuşlar. Meğer teknede devasa bir örümcek varmış. Ondan korktukları için atlamışlar denize.”
“Örümcek mi?”
“Evet. Gretel’in içinde de böyle bir şey gizlenmiş olabilir mi?”
“April, düşünmeye değer. Tavsiye için teşekkürler.”
Telefonu kapattıktan sonra dışarı çıktım. Kıyıda durup şık tekne eve bakarak içinde bir yerlerde gizlenmiş olabilecek korkunç yaratığı düşündüm. Devasa bir örümcek ha!..
Aceleyle kulübeye geri döndüm.
Şerif Lens beni görünce, “Ne oldu Doktor?” diye sordu.
“Şerif, kalın eldivenler ve bir kanvas çuval lazım. Bir de el feneri.”
“Normal fener olmaz mı?”
“El feneri daha iyi olur. Dar bir yerde olacağım.”
“Tekne evde mi?”
“Evet, örümcek avına çıkacağım.”
Şerif ve Miranda kıyıda kalıp eldivenli ellerimde el feneri ve çuvalı taşıyarak tekneye bir kez daha binmemi izlediler. Doğruca teknenin arka tarafına gittim, gövdedeki depo alanının kapısını açtım. Benzin bidonları ve eski paçavralar hâlâ oradaydı. İlk başta başka bir şey göremedim. Ama feneri biraz hareket ettirince onu gördüm. İnce, hareketsiz ve çok ölümcüldü. Nefes almaya bile cesaret edemeden dikkatlice elimi uzattım. Bir santim, bir santim daha derken, onu yakaladım ve dikkatlice çuvalın içine koydum.
“Bir şey buldun mu?” diye sordu Şerif Lens, ganimetimle karaya çıktığımda.
Kısaca “Evet,” dedim.
Miranda, elimdeki çuvala gözlerini ayırmadan bakıyordu. “Orada ne var, Sam?”
“Gizemin çözümü. Korkarım ki pek hoş bir çözüm değil.”
Çuvalı dikkatlice açtım ve bulduğum şeyi onlara gösterdim.
“Görüyorsunuz, yanlış hikâyenin peşine takılmışız. Meğer Mary Celeste değilmiş, Hansel ve Gretel’miş.”
***
Sonraki saatler üzücü ve tatsız geçti. Yazlık evde halletmemiz gereken işler vardı. Şerif Lens’in arama emri çıkarmak için bir yargıç bulması gerekiyordu.
Sonra gece yarısına kadar arabayla yol alıp Cape Cod’daki belediye binasında diğer kolluk görevlileriyle buluştuk. Şafak sökmeden önce yarım daire şeklinde dizilmiş küçük beyaz yazlıklardan oluşan turistik alana vardık. Yola park edip çimlere dağıldığımızda, polislerden biri bana, “Silahlı mısınız, efendim?” diye sordu.
“Hayır, sadece gezmeye geldim,” dedim.
Bunu söylerken, neden bu kadar yolu sadece üzücü bir hikâyenin hazin sonunu görmek için geldiğimi merak ediyordum. Sonra Şerif Lens kapıyı yumruklamaya başlayınca kenara çekildim.
“Polis! Kapıyı açın!”
Birkaç dakika sonra küçük turistik kulübenin kapısı açıldı ve şafak ışığında yorgun bir yüz bize baktı. Şeriften çok beni tanıdı.
“Merhaba Sam,” dedi sessizce.
Ray Hauser’dı kapıyı açan kişi.
“Seni tutuklama emrimiz var,” dedi Şerif Lens.
Gerisini beklemedim. Kulübenin arkasındaki pencerenin gıcırdayarak aralandığını duymuştum. Sesin geldiği yöne doğru koştum ve ayakları yere değdiği anda onu yakaladım.
“Üzgünüm,” dedim. “Başaramadın.”
Şerif Lens arkamızdan yaklaşırken, Miranda göğsüme yaslanıp hıçkırarak ağlamaya başladı.
“Sizi tutuklama emrim var,” dedi, Şerif. “Birinci dereceden iki cinayet suçlamasıyla. Söyleyecek bir şeyiniz var mı?”
Kitty hayır anlamında başını salladı.
Daha sonra, yasal işlemlerin yapılması için beklediğimiz karakolda Ray Hauser’lakonuştum. Kelepçeliydi ve somurtarak sert ahşap bir bankta oturmuş, birinin verdiği sigaradan ara sıra bir nefes çekiyordu.
“Cesetlerini dün gece bulduk,” dedim. “Karın Gretel ve Kitty’nin kocası Jason, ikisi de evinin tavan arasında, sakladığın yerde.”
“Evet,” dedi kısaca. “Sen akıllı bir adamsın, Sam. Planım işe yaramadığında, yakalanmamızın sadece an meselesi olduğunu biliyordum. Ama bir şekilde daha fazla zamanımız olacağını ummuştum.”
“İşe yaramadığında,” diye tekrarladım. “Dün tekne evi araştırdım ve her şeyi anladım. Herkesin ortadan kaybolması nedeniyle bunun bir başka Mary Celeste vakası olduğunu düşündük, ama Hansel ve Gretel’in hikâyesi tekrarlanmıştı. Ya da Jason ve Gretel. Kötü cadının onları fırında pişirmeye çalıştığını hatırlıyor musun? Planın buydu. Yüzen evin terk edilmiş halde bulunmaması gerekiyordu. İnfilak ettikten sonra yanarak batması lazımdı. Dün teknede bulduğum şey, işini yapamadan sönmüş bir fitili olan bir dinamit çubuğuydu. Planladığın gibi patlasaydı, teknenin altında bir delik açacak ve orada sakladığın içleri benzin dolu altı bidonu ateşleyecekti. Gretel alevler içinde batacaktı.”
“Böyle çok basit olurdu,” dedi Hauser somurtkan bir ifadeyle.
“Kıyıdan gelenler, kurtulanları ararken, seni ve Kitty’yi görüp sudan çıkaracaklar, Jason ve Gretel’i ise bulamayacaklardı. Onların cesetleri birkaç gün sonra kıyıya vuracaktı. Tabii ki, işin püf noktası, Jason ve Gretel’in cumartesi öğleden sonra tekneye hiç binmemiş olmalarıydı. Çünkü sen ve Kitty onları daha önce öldürmüştünüz…”
“Ben yaptım,” dedi. “Kitty’nin cinayetlerle hiçbir ilgisi yok. Viskilerine uyku ilacı kattım. Daha sonra onları boğdum. Aslında her şey tekne evde gerçekleşecekti, böylece cesetleri patlamanın hemen ardından gölde bulunacaktı. Ama onları tekneye taşıyamadık, bu yüzden saklamak zorunda kaldık. Kurtarıldıktan sonra, cesetleri gece yarısı göle atıp daha sonra bulunmalarını planladık.”
“Bu işe yaramazdı, biliyorsun. Ölüm saati doğru olurdu, ama otopside ciğerlerinde su ve duman bulunmazdı.”
“Suda birkaç gün kaldıktan sonra bunun önemi kalmaz diye düşündük. Giysilerini yakıp yangında ölmüşler gibi gösterecektik.” Sigarasından bir nefes çektikten sonra, “Bütün bunları nereden biliyorsun, Sam?” diye sordu.
Hauser’ı pek tanımıyordum ama ona açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.
“Başından beri beni rahatsız eden bir şey vardı. Cumartesi günü evinizin kapısını kilitlemiştin, ama hepimiz tekneye bindiğimiz gün kilitlemedin. Gretel’in kapıyı iterek açtığını hatırlıyorum. Bu, ortadan kaybolmanızla, evin kapısını kilitlemen arasında bir bağlantı olup olmadığını bana düşündürttü. Başından beri kaybolmayı planlamış mıydın, yoksa kulübede bulunmasını istemediğin bir şey mi vardı?
“Tekne evde, yakıt için gerekenden çok daha fazla benzin bidonu olduğunu hatırladım. Sonra dinamiti ve yanmış fitili buldum. İşte o zaman her şeyi anladım. Gretel ve Jason’ın tekneye bindiğini görmemiştik. Jason’ın kırmızı paltosunu görmüştüm sadece, ama o senin palton olabilirdi. Gretel’in kahkahasını duyduğumu sanmıştım ama o Kitty’nin sesi de olabilirdi. Onların teknede olduklarına inanmamız için senin ve Kitty’nin söylediklerinden başka elimizde hiçbir şey yoktu.
“Kitty, hepinizin teknede olduğunu söylerken gergin ve soluk soluğaydı. Az önce cesetleri gördüğü için buna şaşmamak lazım. Jason ve Gretel çoktan ölmüşlerdi. Cesetleri evinizin tavan arasına saklamıştın. Kulübenizi aradığımızda oranın kapısını görmedik, çünkü onu aramıyorduk. Ama orada olması gerektiğini biliyordum, çünkü Greylerin evinde de tavan arası vardı ve iki kulübe birbirinin aynısıydı.”
Hauser sigarasını söndürdü.
“Fitili ateşledim ve sahilden bizi izliyor olabilirsiniz diye diğer taraftan göle girdik. Teknenin infilak etmesi lazımdı. Ama beklediğimiz patlama olmadı. Biz de mecburen karşı kıyıya yüzdük. Oradan uzaklaşmak için bir araba çalmak zorunda kaldım.”
Sanki yaptıkları en kötü şey buymuş gibi konuşmuştu.
“Neden tekneye geri dönmediniz?”
“Kitty dinamitin her an patlayabileceğinden korktu. Ayrıca eşlerimizin yokluğunu açıklayamazdık.”
Başımı salladım. “Sen ve Kitty… Yakışıklı adam ve flapper kız. Sıkıcı öğretmen ve aşırı kilolu Gretel’den daha iyi bir çift. Birbirinize olan çekiminizi anlayabiliyorum ama bunun cinayete kadar gitmesi gerekli miydi?”
Üzgün gözlerini yukarıya kaldırarak bana baktı. “Birbirimizi çok seviyorduk. Bunu yapmamızın sebebi aşk.”
“Aşk ve biraz da para sanırım. Gretel ilk gün kendisinin çok parası olduğunu söylemişti Jason da borsada epey para kazanmıştı. Sen ve Kitty, mirasa konmak için ikisini de öldürmek zorundaydınız. Sahte bir kaza, bunu yapmak için en güvenli yoldu.”
“Onun cinayetle hiçbir ilgisi olmadığını söyledim.”
“Cesetleri tek başına tavan arasına taşıyamazdın. En azından o kısımda sana yardım etmiş olmalı.”
Bu noktaya itiraz etmek yerine konuyu değiştirdi.
“Bizi nasıl buldun?”
“Tekne patlamayınca kaçtığınızı tahmin ettim. Soru, nereye kaçtığınızdı. Çok yakın bir yere kaçmış olamazdınız. Çünkü birkaç gün sonra cesetlerin kokusu yayılacağı için bulunacaklarını biliyordunuz. Cape Cod’daki turistik tesisten gelen faturayı görünce bir tahminde bulundum. Kaldığınız pansiyona bir kez gitmiştiniz. Belki yine aynı yere gitmiş olabilirdiniz. Şerif orayı aradı ve sizin tarifinize uyan bir çiftin pansiyonda kaldığını öğrendi. Gerisini biliyorsun.”
Üzüntüyle başını salladı. “Gerisini bilmiyorum. Şimdi bize ne olacak?”
Cevap vermedim. Bunu yargıç ve jüri cevaplayacaktı.
Dört ay sonra Hauser suçlu bulundu ve ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Kitty ise hiç mahkemeye çıkarılmadı. Çarşafla kendini asmış bir halde hücresinde ölü bulundu.
Miranda ve bana ne olduğunu merak ediyorsanız… O başka bir hikâye… Aslında başka bir gizem… Borsadaki büyük çöküşün olduğu gün, Northmont postanesinde meydana gelen garip bir olayla ilgili. Ama onu bir dahaki sefer anlatayım.
[1] Flapper girls, 1920’lerin genç, enerjik, özgür ve modern kadınlarını tanımlayan bir terim. O dönemin “yenilikçi, cesur, sosyal hayatı seven kadın” modeli.
[2] ABD’de 1920-1933 arasında içki yasağı vardı.


