Bir edebi türü öldürmenin iki yolu vardır. Birincisi onu dışarıdan reddederek değersiz ilan etmek, edebiyatın dışına sürmek; ikincisi, çok daha incelikli olanı, onu severek, en iyi dostu kılığında, kendisinden utandırmaktır. Türk polisiyesinin bugün karşı karşıya olduğu asıl tehlike birincisi değil, ikincisidir.
Son yıllarda sıkça karşılaştığımız bir cümle var, çeşitli biçimlerde tekrarlanıyor: “İçinde toplumsal mesele, tarihsel derinlik, karakter zenginliği olan polisiye, salt katili buldurmaya çalışan polisiyeden üstündür.” Kulağa makul, hatta olgun bir yargı gibi geliyor. Kim karakter derinliğine, toplumsal meseleye karşı çıkabilir ki? Ama bu cümlenin altında, dile getirilmeyen bir önerme yatmaktadır ve asıl mesele o gizli önermededir. O önerme şudur: Bir muamma oluşturmak, başlı başına ciddi bir iş değildir.
Bu cümleyi söyleyenlerin çoğu, edebî bir değerlendirme yaptıklarını sanırlar. Oysa yaptıkları sosyolojik bir yorumdur. Söylenen şey aslında bir estetik tespit değil, bir aidiyet başvurusudur. Amaç, polisiyeyi “yüksek edebiyat” denen masaya oturtmaktır. Ve o masaya oturmanın giriş biletinin de “Ben yalnızca bir muamma değilim; ben ciddi meseleler de konuşuyorum,” diyerek alınacağı sanılmaktadır.
Polisiye uzun süre küçümsendi. Bu bir paranoya değil, belgeli bir tarih. Küçümsemeye karşı iki farklı cevap verilebilir. Biri, küçümsemenin kendisini reddetmektir: Muamma başlı başına değerli bir sanattır, özür dilenmesi gerekmez. Öteki, küçümsemeyi kabul edip kendini istisna ilan etmektir: “Haklısınız, salt muamma hafiftir; ama benimki farklı, benimkinde derinlik var.” İşte kritik nokta budur. İkinci cevap, küçümsemeyi reddetmez; onaylar. Yalnızca kendini aşağılanan kümenin dışına çıkarır.
“Ben o tür polisiyelerden değilim” diyen yazar, aslında “polisiye hafiftir” önermesini imzalamış olur. Tabii kendi adını istisna listesine yazdırarak.
Bunun bedelini de türün geri kalanı öder. Yani saf muammanın kendisi. “Benim yazdığım farklı,” diyen yazar, kendini kurtarırken, kardeşini feda eder. Efendinin ölçütüne itiraz etmez; o ölçütü kabul edip, onunla kendi türdeşini aşağılar.
Seksen yıllık bir cümlenin kibar torunu
Bu tavır yeni değildir. 1945’te, edebiyat dünyasının en itibarlı eleştirmenlerinden biri olan Edmund Wilson, ünlü yazısını neredeyse bir başlıkla özetlemişti: Roger Ackroyd’u kimin öldürdüğü kimin umurunda? Wilson için polisiye çocukçaydı; katilin kimliği, yetişkin bir zekânın kaygılanmaya değer bulacağı bir mesele değildi. Türün dışından gelen ve yukarıdan bakan, türü bütünüyle reddeden kibirli bir küçümsemeydi bu.
Bugün duyduğumuz cümleler Wilson’ınkilerle şaşırtıcı biçimde akrabadır. Ama aralarında kritik bir fark vardır. Wilson diyordu ki: “Katilin kim olduğu önemsizdir, çünkü polisiye zaten değersiz bir türdür.” Bugünün cümlesi ise şöyle diyor: “Katilin kim olduğu önemsizdir, çünkü asıl edebiyat tarihtir, vicdandır, toplumdur.” Birincisi dışarıdan bir reddediş, ikincisi içeriden bir değersizleştirmedir. Ve ikincisi daha sinsidir, çünkü türü severek, gülümseyerek öldürür. Polisiyeyi reddetmez; onu “asıl mesele bu değil” diyerek kendi özünden koparır. Muammayı bir kabuk, bir bahane, “asıl derin olan şeyi” taşıyan bir ambalaj mertebesine indirir. Wilson türü dışarıdan vururken, bu yaklaşım türü içeriden evcilleştirmeye yönelmiştir.
“Katil kim mi? Kitapta o da olsun tabii ama önemli olan o değil.”
İşte bu yüzden Wilson’a cevap vermek kolaydı. Wilson polisiyeye düşmandı, açıkça karşı taraftaydı. Ama “Polisiyeyi seviyorum, yalnızca asıl mesele başka” diyene aynı cevabı veremezsiniz. O, elini omzunuza koyarak ve de gülümseyerek sizi hançerleyen kişidir çünkü.
Muamma anlamın taşıyıcısıdır, engeli değil
Bu noktada karşı-tez netleşmeli. Muamma, “asıl meselenin” önündeki bir engel değil, asıl meselenin taşıyıcısıdır. Adil kurulmuş bir muamma zaten vicdanı, toplumu, adaleti yapısıyla sorgular. Çözümün adil olması, okuru ahlaki bir fail hâline getirir, çünkü okur, katili bulma sorumluluğunu yazarla paylaşır. “Katilin kim olduğu önemsiz, önemli olan vicdandır” demek, “ahengin ne önemi var, önemli olan duygu” demek gibidir. Oysa iyi şiirde duygu, ahengin içinden doğar; ayırırsanız ikisini de kaybedersiniz. Muammada da anlam, kurgudan ayrı bir yerde durmaz. Kurgunun içinde durur. Katilin kim olduğunu “önemsiz” ilan eden zihniyet, muammanın anlamı nasıl ürettiğini görmediğini itiraf etmektedir aslında.
Peki bu tavır neden bu kadar yaygın? Üç sebebi var.
Birincisi, statü ve kabul arzusudur. “Yüksek edebiyat” kulübüne girmenin anahtarıdır. Ödül, saygın dergilerde görünme, akademik ilgi, “ciddi yazar” sıfatı…bunlar çoğu zaman “muamma kuran” değil, “mesele anlatan” yazara verilir. Teşvik sistemi bu tavrı ödüllendirir; yazarlar oraya yönelik eserler üretirler çünkü değer oradan dağıtılmaktadır.
İkincisi, küçümsemeden kaçıştır. Türe yönelik aşağılama bir gerçek. Ondan kurtulmanın kolay yolu, aşağılamayı reddetmek yerine “ben o türden değilim” demektir. Küçümsemenin kendisiyle kavga etmek zor yoldur. Kendini istisna ilan edip kalabalığı arkada bırakmaksa kolay yoldur.
Üçüncüsü, en az konuşulanı ama belki en belirleyicisi, zanaatın zorluğundan kaçıştır. Kusursuz bir muamma kurmak, “derinlikli bir suç romanı” yazmaktan teknik olarak daha zordur. Adil dağıtılmış ipuçları, kapatılmış her açık, kusursuz bir olay örgüsü, şaşırtan ama hile olmayan bir çözüm; bunları yapmak bir saat ustasının titizliğini ister. Atmosfer, karakter ve toplumsal doku yazmak da zordur ama özel bir kurgu disiplini gerektirmez. Bazıları muammayı “önemsiz” ilan eder, çünkü onu kurmak gerçekten çok zordur. Ve bir şeyi önemsiz ilan etmek, onu yapamamanın üstünü örtmenin en incelikli yöntemidir.
O hâlde, polisiye düşmanlığına karşı iki ayrı yol, iki ayrı duruş söz konusudur. Birincisi; “Ben o hafif polisiyelerden değilim,” deyip küçümsemeyi kabul etmek ve yalnızca kendini kurtarmaktır. İkincisi ise, “Hiçbir polisiye hafif değildir; muamma kurmak başlı başına bir sanattır,” diyerek, küçümsemenin kendisini reddetmektir.
Polisiyeyi “yüksek edebiyat” masasına oturtma çabası önemlidir; yanlış olan, o masaya muammayı kapıda bırakarak girme çabasıdır. Bu, kabul görmek için türün kendi kalbinden vazgeçmesi anlamına gelir. Oysa yapılması gereken, o masanın “muamma ciddi değildir” iddiasına boyun eğmemek, bu küçümsemeye itiraz etmektir. Polisiyeyi küçük gören ölçütü içselleştirip ona uymaya çalışmak değil; o ölçütün kendisinin yanlış olduğunu söylemektir.
Polisiye, kabul dilenen bir tür olmak zorunda değildir. Kendi zanaatının, kendi estetiğinin, kendi ahlaki gücünün farkında olan bir tür, hiçbir masaya ceketini çıkararak, hele hele kalbini söküp atarak girmez. Katilin kim olduğu önemlidir; çünkü o soruyu adilce sorup adilce yanıtlamak, edebiyatın en zor ve en dürüst zanaatlarından biridir. Bu zanaatı küçümseyenler, çoğu zaman onu başarma becerisinden yoksun olanlardır. Bize düşen, özür dilemek değil, yazmaya devam etmek ve masaya, yürekli bir biçimde, ceketimiz üstümüzde, başımız dik oturmaktır.



