KURGUNUN  ESTETİĞİ’Nİ NEDEN YAZDIM?

Diğer Yazılar

Gencoy Sümer
Gencoy Sümerhttps://gencoysumer.com/
Gencoy Sümer İTÜ İşletme Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde Master ve Doktora yaptı. www.polisiyedurumlar.com sitesini kurdu ve internette pekçok öykü ve makaleleri yayınlandı. İlerleyen yıllarda Dedektif'in kurucuları arasında yer aldı. İlk polisiye romanı Feneryolu Cinayetleri 2017 yılında, Göl Kıyısındaki Ev & Gizemli Öyküler ve Aile Sırrı & Bir Percule Hoirot macerası 2018 yılında yayınlandı. Gencoy Sümer'in polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Birkaç yıl önce katıldığım bir toplantıda bir akademisyen polisiye hakkında konuşurken, “Katil kim polisiyesinin modası geçti,” şeklinde bir cümle sarfetmişti. Ona göre “ciddi” polisiye artık katilin kim olduğuyla ilgilenmemeli, toplum, sistem, iktidar hakkında yazmalıydı.

Kurgunun Estetiği‘ni yazma sebeplerimin hepsi aslında bu anlayışın etrafında toplanıyor. Dört sebep var. İlk üçü, türe yapılan haksızlığa karşı çıkmak içindi. Dördüncüsü ise kitabın asıl meselesidir ve onu en sona saklıyorum.

Birinci sebep: “Modası geçti” söylemi

Bu görüşü savunan tek kişi o akademisyen değil. Türkiye’de farklı biçimlerde de olsa benzer sözlerle sık sık karşılaşıyoruz.

“O tarz bitti.”

“Bu alanda her şey yazıldı.”

“Söylenecek yeni bir söz kalmadı.”

Bunu diyenlerin ortak bir tavrı var. Muammayı ve adil oyunu küçümsüyorlar. Çoğu zaman açıkça reddediyorlar. Onların metinlerinde cinayet, çözülecek bir düğüm olmaktan çıkıp anlatmak istedikleri toplumsal meseleye açılan bir kapıya, öykünün akışını başlatan bir bahaneye dönüşüyor. Kim öldürdü, nasıl öldürdü, neden öldürdü soruları geride kalıyor.

Bu söylem yeni değil; kökleri 1940’lara uzanır. Raymond Chandler 1944’te yayımlanan “The Simple Art of Murder” (Cinayetin Basit Sanatı) denemesinde klasik polisiyeyi yapay ve hayattan kopuk ilan etti. Bir yıl sonra Edmund Wilson, “Who Cares Who Killed Roger Ackroyd?” (Roger Ackroyd’u Kimin Öldürdüğü Kimin Umurunda?) başlıklı yazısıyla türün merkezindeki soruyu alaya aldı. Julian Symons ise 1972’de “Bloody Murder”da (Kanlı Cinayet) polisiyenin muammadan suç romanına doğru evrildiğini, türün ancak bu yolla olgunlaşabileceğini savundu. Üç eleştirmen farklı yollardan aynı sonuca vardılr: Klasik polisiye ciddiye alınmaya değmez; tür, ciddiye alınmak istiyorsa muammadan vazgeçmelidir.

Türkiye’de bugün duyduğumuz “Katil kim polisiyesinin modası geçti,” söylemi, işte bu mirasın bir kalıntısıdır. İşin ilginç yanı, bu metinlerin hiçbiri Türkçeye çevrilmedi. Söylemi dile getirenlerin çoğu Chandler’ın, Wilson’ın, Symons’un yazılarını okumadılar bile. Savundukları görüşü oradan buradan duyarak benimsediler. Eleştirinin gerekçesi unutuldu; geriye yalnızca klasik polisiyenin ciddiye alınmaya değmediği hükmü kaldı.

Bu hüküm bugün açık bir suçlama olarak dile getirilmez. “Katil kim polisiyesinin modası geçti” diyenler polisiyeyi doğrudan kötülemezler. Ama sözlerinin ardında şu mantık yatar: Muammaya dayanan polisiye, türün olgunlaşmamış bir evresiydi; tür ciddiye alınmayı, bu evreyi geride bırakıp toplumu anlatmaya yönelince hak etti. Yani muammaya bağlı polisiye hiçbir zaman ciddi değildi. Daha da dikkat çekici olanı, bu suçlamanın türün içinden gelmesidir: Polisiyeyi en çok küçük görenler, çoğu zaman onu yazan kişilerdir. Bu kişilerin derdi iyi polisiye yazmak değil, “yüksek edebiyat” denen o kibirli ve kendinden menkul hiyerarşide kendilerine bir yer bulmaktır. Bu payeyi eleştirmenlerden, akademiden, ödül jürilerinden bekliyor ve onu almak için ilk iş kurgudan vazgeçiyor, muammayı gözden çıkarıyorlar. Bunları yapınca “edebiyatçı” sayılacaklarını düşünüyorlar. Türü savunmuyor, ondan utanıyorlar.

Oysa  polisiye, saygınlık kazanmak için muammadan vazgeçmek zorunda değildir; çünkü türün ciddiye alınmayı hak eden yanı tam da burasıdır.

İkinci sebep: Türkçedeki boşluk

Türkçede polisiyenin tarihi üzerine değerli çalışmalar var; Erol Üyepazarcı’nın emeği bu alanın temelidir. Türün yapısını çözümleyen akademik çalışmalar da var. Ancak polisiyeyi bir estetik tutum olarak ele alan, ona yöneltilen suçlamaları tek tek yanıtlayan bir savunma göremedim. Suçlama Türkçeye çoktan girmişti; yanıt ise hâlâ yazılmamıştı.

Üçüncü sebep: Türün yanlış ölçütlerle yargılanması

Polisiye iki suçlamayla yargılanıyor: Gerçekçi olmamak ve hafiflik. İki suçlama da türe ait olmayan bir ölçüte dayanmakta.

Gerçekçilik suçlamasının hedefi baştan yanlış. Van Gogh’un Yıldızlı Gece‘sine bakıp “gökyüzü gerçekte böyle değil” demek nasıl anlamsızsa, klasik polisiyeyi gerçekçi olmamakla suçlamak da eseri hiç sahip olmadığı bir iddiayla yargılamaktır. Christie’nin kır malikânesi, Carr’ın kilitli odası birer kusur değildir; kaosun bilinçli olarak ayıklandığı düşünce laboratuvarlarıdır. Bilim insanı deneyini değişkenleri sınırlayarak yapar; klasik polisiye yazarı da muammasını dünyanın gürültüsünü dışarıda bırakarak kurar.

Aslına bakılırsa, gerçekçiliği bayrak yapanların kendi metinleri de bu iddiayı taşımaktan uzaktır. Chandler’ın romanlarında Los Angeles’a sık sık yağmur yağar; gerçek Los Angeles ise kurak bir kenttir. Chandler’ın gerçekçiliği, gerçeğin kendisi değil, bir atmosfer tercihidir. Klasik polisiyeyi, işlenen cinayetler “pratiklikten uzak” diye eleştirmesi de sanatı karakol tutanağına indirgemenin bir başka adıdır. Üstelik suç verileri, cinayetin çoğunlukla karanlık sokaklarda yabancılar arasında değil, birbirini tanıyan insanlar arasında, ev içinde işlendiğini gösterir. Christie’nin dünyası tam da budur.

Hafiflik suçlamasına gelince… Polisiyeyi hafif bulanlar, onun en zor yanını hiç görmemiş olanlardır. Adil oyun kuralıyla yazılmış bir muammada yazar okurdan hiçbir şey saklamaz; bütün ipuçlarını önüne serer ve yine de çözümle onu şaşırtmak zorundadır. Hem dürüst olacak hem çözümü okurdan gizleyecektir. Bu yüzden asıl kolaycılık, katil kim polisiyesini aşmak değil, ondan kaçmaktır. Sağlam bir muamma kurmak zordur; onu bırakıp meseleyi büyük sözlere taşımak her zaman daha kolaydır. Muammanın modasının geçtiğini ilan etmek, onu kurmaya üşenmenin en kibar mazeretidir. Toplumu anlatmak elbette değerlidir ama muamma bunun engeli değildir.

Dördüncü ve en önemli sebep: Aklın savunusu

İlk üç sebep, türe yöneltilen suçlamalara yanıt vermekle ilgiliydi. Ama bir türü suçlamalardan aklamak, onun neden değerli olduğunu göstermeye yetmez. Kitabı yazmamın asıl sebebi, klasik polisiyenin neden değerli olduğunu ortaya koymaktı.

Klasik polisiye değerlidir, çünkü o dünyanın akılla anlaşılabileceğini savunan bir edebiyattır.

Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da akla ve ilerlemeye duyulan güveni derinden sarstı. Milyonlarca insan anlamsız bir kıyımda ölmüştü; olup bitenin bir mantığı olduğuna inanmak zorlaşmıştı. Christie, Carr ve Sayers’ın romanları tam bu dönemde yazıldı ve okurlarına tersini gösterdi. Bu romanlarda cinayet düzeni bozan bir olaydır; dedektif ise ipuçlarını akılla birleştirerek o düzeni yeniden kurar. Çözüm geldiğinde, ilk bakışta anlamsız görünen her ayrıntının bir yeri olduğu, hiçbir şeyin rastlantıya bırakılmadığı anlaşılır.

Bu yüzden klasik polisiye bir kaçış edebiyatı değildir. Okuru gerçeklikten uzaklaştırmaz; hakikatin bulunabileceğine duyulan inancı güçlendirir. Bugün bu inanç her zamankinden daha kıymetli. Doğru ile yanlışın birbirine karıştığı, herkesin kendi gerçeğini savunduğu bir çağda yaşıyoruz. Klasik polisiye böyle bir çağda okura sağlam bir dayanak sunar: Kanıtları dikkatle izleyen bir akıl, hakikate ulaşabilir. Kitapta bu düşünceyi tek cümleyle özetlemeye çalıştım: Kaos geçicidir, form ise ölümsüzdür.

Yani Kurgunun Estetiği‘nde yalnızca bir edebiyat türünü savunmadım; insanın akıl yoluyla hakikate ulaşabileceğine duyulan güveni savundum. Kitabı, bu güveni en ustalıklı biçimde kurguya dönüştüren yazara, Agatha Christie’ye adadım.

Son söz

Katil kim polisiyesinin modası geçti diyenlere yanıtım bu kitaptır. Moda gelip geçer; bu tür ise yüz yıldır okunuyor, çünkü onu ayakta tutan şey bir beğeni dalgası değil, insanoğlunun kendisidir. Pek çok anlatı okurda sorular uyandırır; ama cevabın gerçekten var olduğunu garanti eden ve okura ona kendi aklıyla ulaşma imkânı tanıyan tek biçim, adil oyunla kurulmuş muammadır. İnsanoğlu muammaya duyduğu merakı yitirmedikçe, her olayın ardındaki sebebi arama ihtiyacından vazgeçmedikçe okurla yazar arasındaki dürüst oyun da sürecek. Bu merak ve bu ihtiyaç var oldukça katil kim polisiyesi yaşayacak.

En Son Yazılar