Sabah 07.00. Önce kapı kilidine sokulan anahtar sesi duyulur, ardından kapı açılır. Camilo Branca’nın tatlı gitar nameleriyle “DayBreak” işitilir derinden. Tereyağı, kızarmış yumurta ve pastırma kokusu aynı anda gelir kadının burnuna. Kadın mı? Nazan, Nazan Coşkun. Muhtemelen arabayla apartman kapısı arasındaki kısacık mesafede ıslanmıştır. Çok ama çok güzeldir. (Az önce yaptıklarına rağmen hâlâ bu kadar güzel görünebilmesi de ilginçtir tabii). Hemen soldaki salonda bulunan yemek masasının üzeri donatılmıştır. Adam masanın başında ellerini iki yana açarak bir yandan masayı takdim eder, bir yandan da selamlar karısını. Adam, Cem Coşkun, Nazan gibi bir kadınla evli olduğuna sabah akşam şükreder.
“Günaydın, kalkmışsın.”
“Ohoo, kalktım da kahvaltı bile hazırladım sana.”
“Gözlerim yaşarıyor. Daha mı sık yapsam bunu acaba?”
“Rutini bozmak yasak, biliyorsun. Sen kahvaltı iste, ben sana her sabah hazırlarım.”
“Şaka yaptım sevgilim. Hayatta bozmam. Ayda bir bile fazla gelmeye başladı zaten.”
“Ne demek o?”
“Farkında mısın bilmem ama benim de bir vicdanım var. Tamam, ayda bir bu gerçeği unutuyorum ama yine de bu gece uyuyamayacağım sanırım.”
“Güzel karım benim. Hani vicdanı ihtiyaçlarımıza bulaştırmayacaktık?”
“Bulaştırsam yapamam zaten. Bırak da sonrasında üzüleyim.”
“Anlaşıldı, bu sefer zordu galiba.”
“Çaktırmıyorum ama her seferinde zor. Allah’tan ön çalışmayı sağlam yapıyorsun da bana pek bir şey kalmıyor.”
“Açık konuşmak gerekirse bu kez hazırlık kolay oldu. Çok istekliydi.”
“İnsanların çok istedikleri şeyleri yapamamaları ne kadar acı değil mi?”
“Ölümden bahsediyoruz sevgilim. İstemesi en kolay, gerçekleştirmesi en zor eylem. İyi ki biz varız.”
“Hah-ha! Yine güldürdün beni. İlk başlarken de amme hizmeti yapıyoruz demiştin, hatırladın mı?”
“Kabul ettin ama.”
“E mantıklıydı. Ölmek isteyene yardım ediyoruz. Hem amme hizmeti hem risk. Neydi, kutsal görev miydi?”
“Öyle zaten.”
“Tamam, ben de kabul ettim. Önce komik gelmişti ama düşününce sana hak verdim.”
“Bir de senin önüne geçilmez ihtiyacın var tabii. Benim için senin ihtiyaçların kutsal amme hizmetinden daha önemli.”
“…”
“Sustun.”
“Kızacaksın.”
“Aynı konu mu?”
“Rahatlayamıyorum Cem. Çok susamış da sadece bir yudum suyla yetinmek zorunda kalmışım gibi hissediyorum. Belki…”
“Belki falan yok Nazan. Ne konuştuk? Üçüncü kişi yok. Mümkün değil. Senin için her türlü riske girerim ama ucunda seni kaybetmek varsa… Unut bunu.”
“Yeminleri var, niye anlamıyorsun?”
“Götlerini kurtarmak için yeminlerini bozan çok insan gördüm ben. Geçtim cezaevini, nezarethane bile yeter çözülmeleri için. Psikolog yok sevgilim. Biz birbirimize yeteriz.”
“Peki, o zaman izin ver istediğimi yapayım.”
“Daha demin vicdandan, üzüntüden bahsederken buraya yine nasıl geldin anlamıyorum ki?”
“Biliyorsun işte, hep aynı şey. Sekiz aydır aynı. Zaten acı çekiyorlar. Öldür, acıları bitsin. İyilik meleği değilim ben. Acılarına acı katamıyorsam ne anlamı var?”
“Ooo, acıya acı katmak. Canavarlaşıyorsun farkında mısın?”
“Hah, sekiz kişiyi öldürdüm Cem. Her ay bir tane. Sanki çok masum bir iş yapıyormuşum gibi konuşuyorsun.”
“İyi ya işte, bu kadar canavarlık yeter. Daha fazlasına gerek yok.”
“Var canım.”
“Ben bu işte yokum Nazan.”
“Bak, 9 benim uğurlu sayım biliyorsun. En azından dokuzuncuda izin ver. Sonra…”
“Sonrası daha kötü olacak. Hep daha kötü. Olmayacak deme çünkü belli ki o girdaba kapılmışsın sen.”
“Ne girdabıymış o?”
“Kan. Her seferinde daha çok kan isteyeceksin. Tıpkı bir vampir gibi doyumsuz olacaksın.”
“Saçmalıyorsun.”
“Sana ilk seferinde kutsal amme hizmeti dedim ama başka bir şey daha dedim, hatırla.”
“Hatırlamak istemiyorum.”
“İstemesen de hatırlatacağım. Bir gün…”
“Tamam, kes lütfen.”
“Ben yardım etmeyi kesince iki seçeneğin kalacak. Ya her şeyi kendi kendine yapacaksın ya da…”
“Ya da zaten hazır olana yöneleceğim.”
“Yani bana.”
“Yani sana.”
“Bu bakışını tanımıyorum.”
“…”
“…”
***
Öğleye doğru, 11.20. Bir sorgu odası. Soğuk, nemli. Aynalı camın arkasında iki erkek, sorgu odasında, gözleri taş zeminde, sağ bacağını durmaksızın titreten kadına bakıyorlar.
“Nazan Coşkun ha?”
“Zavallı kadın. Kocasının elinden bıçağı almasaymış burada onun yerine kocası oturacakmış.”
“Niye sapıtmış adam, kıskançlık mı?”
“Yok yahu, şu bir türlü çözemediğimiz aylık cinayetler vakası var ya. Meğer katil adammış. Dokuzuncu cinayetinde karısını öldürmeye kalkmış.”
“Bu sefer ava giden avlanmış desene.”
“Aynen öyle olmuş.”
***
Gece yarısı, 23.58. Şehrin uzak sahilinde rastgele bir kumsal. Yan yana oturmuş bir kadın ve bir erkek. Erkek kolunu kadının omuzuna atmış, sımsıkı sarılmış. Kadın başını erkeğin omuzuna yaslamış. Dalga seslerine uzaktaki bir mekândan duyulan gitar sesi eşlik ediyor. Camilo Branca’dan “DayBreak” çalıyor. Kadın iyi biliyor bu parçayı ama adam ilk defa duyuyor.
“Söylemiştim sana, bırakacaklar diye.”
“Ne bileyim, belli mi olur bunların işi?”
“Seninle, soğukkanlılığınla gurur duyuyorum.”
“Ya sevgimle?”
“O başlı başına bir abide zaten.”
“Bitti değil mi?”
“Unut artık. Cem yok, öldü. Dün yok, geçti. Sen ve ben varız sadece.”
“Ve doyum.”
“Ve doyum.”
“Çok merak ediyorum biliyor musun?”
“Her şey hazır. Tam senin istediğin gibi. Hepsi çantandaki minik alet çantasının içinde. Hatta boya da koydum. Derinin üzerinde uçmayacak cinsten. Belki yaptığın resmi renklendirmek istersin.”
“Sen harikasın.”
“Sen de.”
“Seni seviyorum.”
“Seni seviyorum.”
Simsiyah bir gecedir. Ne siluetler vardır ne de gitar sesi. Gece, yeni güne hazırlamaktadır güneşi ve bu dünyada her şey isteyerek ve iyi niyetle başlar. Değişen sadece ‘iyi’nin niteliğidir. Sana göre ya da bana göre hâli. Yoksa ‘kötü kötüye göre iyidir’ zaten. İyi geceler.
SON


