Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Bir Hastane Polisiyesi: Bal Gibi

Diğer Yazılar

BİR EFSANE BİR CİNAYET

DURU GÜZELLİK SALONU

KARMANIN RENGİ: TURUNCU

Nöbetin yoğunlaştığı zamanlardan biriydi. Sarı alan yanıyor, acil servis çalışanları oradan oraya koşturuyor ancak bunca çabaya karşın yine de başvuruların tümüne yetişmekte güçlük çekiyorlardı. Burak ise böyle durumlara aşinâydı. İhtisasını ülkenin en büyük şehrindeki en kalabalık hastanelerin birinden almıştı. Onun için acil servis nöbeti, bir mesaiden çok bir tür kriz yönetimiydi. Kitaplarda bahsedildiği gibi, kaynakların yetersiz kalması bir afet olarak kabul ediliyordu. Ama bu kitaplar çoğunlukla yurt dışı kaynaklı olduğundan bu ülkenin mevcut gerçeklerinden bir hayli uzaktı. Adamlar bilmiyordu ki bu ülkenin herhangi bir şehrinin herhangi bir köşesindeki herhangi bir hastanenin acilinde her daim afet hali yaşanmaktaydı. Bu toprakların hekimlerinin yirmi dört saat içerisinde gördüğü hasta sayısına onlar ancak aylar süresince erişebiliyorlardı. Burak sarı alanın o andaki haline bakıp düşündü: Bu afet hali her nöbetin sıradan bir parçasıydı sadece. Her Allah’ın günü ilaçların biri bitiyor, malzemeler sürekli yoka giriyor, servis ve yoğun bakım yatakları hep dolu oluyor ama ayaktan ve ambulanslarla olan hasta başvurularının sonu bir türlü gelmiyordu. Gelenler yalnızca gerçek acil hastalar olsa yine iyiydi. Boğazı ağrıyan da on gündür kabız olan da aylardır öksürüğü geçmeyen de acile geliyordu ve derhal bakılmak istiyordu. Bunu kanıksamıştı artık Burak. Tek istediği işini lâyıkıyla yapmak ve nöbet sabahı başını yastığa vicdanı rahat bir şekilde koymaktı. Bunları düşünürken karşısındaki sarı karaltıyla kafasındaki tilkileri kovaladı. Karşısında, elindeki dosyasında imza alarak vakasını teslim etmeyi bekleyen bir ambulans personeli duruyordu.

“Merhaba. Vakamız nedir?”

“Hocam göğüs ağrısı ve bradikardi*”

Ambulans ekibiyle birlikte sedyedeki hastanın başına geldi ve sorularına burada devam etti.

“Ritim şeridini görebilir miyim? Ayrıca vital bulguları nasıl?”

Sarı yeleğinin cebinden şeridi çıkaran genç ambulans teknikeri bir yandan da yanıtladı. “Ritim şeridi şu şekilde hocam,” dedi ve ardından dosyasına göz atarak ekledi. “Nabız kırk, tansiyon seksene altmış, satürasyon da doksan dört.”

Hem teknikeri dinleyip hem de elinde tuttuğu şeridi inceleyen doktor, formasının cebinden çıkardığı kaşesini uzattı ve vakayı teslim aldı. Ardından yeni hastasına sorularını birer birer sordu, eş zamanlı olarak hemşireye yapılacakları söyledi ve gereken tetkiklerin istemini yaptı. Hastasının vital bulguları kararlıydı; ivedi bir müdahaleye lüzum yoktu. Elektrokardiyografide herhangi bir ileti bozukluğu veya kalp krizi bulgusu saptamadı. Biraz olsun içi rahatladı ve bilgisayarının başına döndü. Sistem üzerinden hasta dosyasını doldururken birden aklına takıldı, dayanamayıp tekrar hastanın başına gitti.

“Bey amca, bugünlerde hiç bal yedin mi?”

Bir süre düşünen adam, eliyle kendini destekleyerek konuştu. “Yok, bal falan yemedim.”

Doktor üsteledi. “Eminsin değil mi?”

Seksenli yaşlarında olmasına rağmen oldukça dinç görünen yaşlı adam, soruya epeyce bir sinirlenmişti. Yattığı yerden doğruldu, öksürükle karışık yüksek sesle söylendi: “Daha bunamadım ben. Neden herkes bana aynı muameleyi yapıyor? Dün yediğimi bugün unutacak adam değilim ben, değilim!”

Hastasının doğrulup öksürmesiyle gözlerini usulca hemen yan taraftaki monitöre kaydıran genç acil hekimi, bunca harekete rağmen pek de artmayan kalp hızı değerini görüp derin bir iç çekti.

“Tamam beyefendi, özür dilerim. Niyetim sizi sinirlendirmek, hele de size hakaret etmek değildi. Lütfen tetkik sonuçlarınız gelene dek istirahat ediniz.”

Bu kısa ama hararetli diyaloğun ardından tekrar masasına dönen Burak dalgın görünüyordu. Bunu fark eden diğer acil hekimi olan Fatma ona seslendi ve “Ne o, dalmışsın yine,” dedi ama Burak tepki vermedi. Aynı şekilde donuk gözlerle sedyedeki hastasına bakmaya devam ediyordu.

Fatma bu kez omzundan hafifçe dürterek yineledi. “Şişşt, duymadın mı beni?”

Ortama geri dönen Burak koltuğunu Fatma’ya doğru çevirdi, sağ elinin baş ve işaret parmaklarını göz kürelerine yerleştirerek “Bu hastada hoşuma gitmeyen bir şeyler var,” dedi.

“Hangisi? Şu aksi ihtiyar mı?”

“Evet o. Aksi demeyelim de birazcık huysuz diyelim.”

“Her neyse işte. Neyle geldi?”

“Göğüs ağrısı ve bradikardi. Sabah başlamış.”

“Tipik mi ki?”

“Yok, göğüs ağrısı tipik değil. Stabil sayılır. Sonuçlarını bekliyorum.”

Fatma yerinden kalkarak  “İyi o halde. Her şey normal görünüyor. Canını boş yere sıkmışsın,” dedi.

Peşinden Burak da ayaklandı. “Bal yemedim dedi ama bu bala benziyor.”

“Onu da nereden çıkardın? Yemedim demiş ya. Her bradikardiyi bala bağlayamayız.”

“Bak, nedenini bilmiyorum ama hissediyorum. Acilci hissi işte. Benzer birkaç vakam olmuştu. Kalp hızı eforla yükselmiyor, az evvel kontrol ettim.”

“Yakını yok mu? Onlara da sor o zaman. Demansı vardır adamın hatırlayamıyordur.”

Burak başını iki yana salladı. “Yok. Ambulans ekibi hastayı bakımevinden almış. Oradan bir görevli gelecek dediler ama gelen giden olmadı.”

“Gelirler birazdan merak etme,” dedi Fatma ve o sırada kapıdan giren yeni ambulans ekibini karşıladı.

Acilin boş anından yararlanarak tekrar bilgisayarının başına dönen Burak, klavyesinin üzerine düşen gölgenin kaynağını merak ederek başını kaldırdı. Karşısında orta-ileri yaşlarda, kıvırcık saçlı, hafifçe kilolu bir kadın dikilmekteydi. Kadının üzerindeki forma dikkatini çekti. Tam soracaktı ki kadın önce davrandı.

“Merhaba Doktorum. Ben Nilgün Hemşire. Kadirli Yaşlı Bakımevi’nden geliyorum. Hulusi Bey benim hastam, onun için gelmiştim.”

Bunu işiten Burak hemen oturduğu yerden kalktı, masayı dolandı ve hemşirenin yanına kadar geldi. Yüzünde şimdi koca bir gülümseme vardı.

“Merhaba Hemşire Hanım. Ben de sizi bekliyordum.”

“Tahmin ettim Doktorum. Şey, Hulusi Bey sizi kırmadı ya? O, o biraz huysuzdur.”

“Yok yok, bir sıkıntı yaşamadık.”

“Sevindim ama aslında daha çok şaşırdım. Normalde vukuatı çoktur çünkü.”

“Müsaade ederseniz asıl konumuza dönelim. Bugün ne oldu da ambulansı aradınız?”

“Dün anormal bir şey yoktu. Sabah kahvaltısını verdim, ardından tabeladaki rutin ilaçlarını aldı.”

“Sonra?”

“Sonra yine iyiydi. Neşesi yerindeydi. Günlük gazetesini okudu. Ziyaret saati gelince de kızını ağırladı.”

“Peki bu şikayetleri ne zaman başladı?”

“Öğleden sonra, evet öğleden sonra. Öğlen viziti için yanına gittiğimde solgun ve halsiz görünüyordu. Soğuk soğuk da terlemişti. Bilinci yerindeydi ama her zamankinden daha yavaş hareket ediyordu. Normalde çok atiktir Hulusi Bey, yaşından beklenmeyecek derecede atik. Nabzına baktım yavaştı. Şekerine baktım normaldi. Biraz takip ettim, düzelmesini bekledim. Tam o sırada Meltem Hemşire de geldi. Kurum doktorumuzu aradık, o sırada yemek için dışarıdaydı. Ambulans ile hastaneye sevk etmemizi istedi.”

“Anladım.”

“Peki şimdi nasıl Doktorum? Bence gayet iyi görünüyor.”

“Bir miktar bradikardisi var. Tansiyonu da sınırda. Bir akut koroner sendrom ya da serebrovasküler olay düşünmüyorum. Olası bir enfeksiyon açısından gerekli tahlilleri istedik, şimdi sonuçlarını bekliyoruz.”

“Hulusi Bey uzun süredir benim hastamdır Doktorum. Yakınları pek gelip gitmez, ayda yılda şöyle bir uğrarlar. Her şeyi ile ben ilgilenirim. Adeta çocuğum gibi oldu. Sabahki hali beni çok endişelendirdi.”

“Endişelenmekte haklısınız. Ancak şu an için kaygılanacak bir durum yok. Hastanızın durumu stabil ve takibimiz altında.”

“Çok teşekkürler Doktorum. Elinize sağlık.”

Burak gülümsedi. “Bu günlerde bunları duymak pek mümkün değil,” dedi.

Nilgün Hemşire de tebessümle karşılık verdi, “Ben izninizle Hulusi Bey’in yanına gideyim,” dedi.

“Elbette,” dedi Burak ve ekledi. “Bir şey daha sormak istiyorum. Hulusi Bey yakın zamanda bal yedi mi?”

“Yok doktorum. Şekeri var onun. Hiç şeker kullanmaz, şekerli şeyler yemez.”

“Kahvaltıda peki? Ne yedi?”

“Peynir, zeytin işte. Biraz da tereyağı. Bal yoktu. İsterseniz yemek listesini gösterebilirim, kurumun internet sitesinde var.”

“İkna oldum,” dedi Burak gülümsemeyle karışık. “Tekrar geçmiş olsun. Sonuçlar çıkınca size bilgi vereceğim.”

Bu konuşmanın ardından hemşire hastasının yanına, Burak da bilgisayarına döndü. Bilgisayar başında oturan Fatma alaycı bir ifadeyle “Seni duydum. İllâ balı soruyorsun, yok diyorlar işte.”

“İnsan merak ediyor, ne var bunda?”

Yüzünü Burak’a dönen Fatma tavrını sürdürdü. “Yeni bir bilimsel yayın peşinde misin ha?”

Burak yüzünü ekşitti. “Daha neler? Bıraktım ben o işleri çoktan. Artık sadece düz uzmanım.”

“Düz uzman ha? Bunu sevdim,” dedi Fatma ve arkasını döndü.

Kendisine bir sandalye çeken Burak da oturdu. Acaba Fatma haklı mıydı? Çok mu ısrar ediyordu bazı şeylerde? Gereksiz bir ısrar… Haklı da olabilirdi tabii. O bunlarla uğraşırken Fatma dört ambulans karşılamıştı.

“Aman canım, geçen gün de ben onu idare etmiştim,” diye homurdandı.

“Ne dedin?” diye sordu Fatma.

“Hiç,” dedi Burak, “öylesine söyleniyordum.”

Fatma hiç de ikna olmuş görünmüyordu ki sarı alanın kapısından feryat figan halde bir kadın girdi. Fuşya renkli paltosu, koluna asılı ve her halinden oldukça pahalı olduğu belli olan sarı işlemeli siyah çantası ve tepesinde topuz yaptığı sapsarı saçlarıyla o anda sarı alandaki hasta ve hasta yakınları dahil herkesin ilgisini üzerinde toplamayı başarmış olan kadın, durmaksızın bağırıyordu.

“Babacığım! Babamı buraya getirmişler, babam nerede?”

Güvenlikler olaya dahil olacaktı ki Burak yerinden kalkarak kadını karşıladı. Sakin bir ses tonu takınarak konuştu. “Lütfen sakin olun hanımefendi. Ben doktor Bu…”

“Başlatmayın sakinlikten şimdi. Babam nerede?”

Sözünün kesilmesiyle bozulan Burak buna karşın sakinliğini sürdürmekte kararlıydı. “Ben doktorum. Size yardımcı olayım. Babanızın adı nedir?” dedi.

Yanıta gerek kalmadan ortaya çıkan Nilgün Hemşire söze girdi. “Buradayız Belgin Hanımcım. Telaşlanmayın.”

Bunun üzerine doktoru teğet geçen kadın, koşarak doğrudan Nilgün Hemşire’nin karşısına dikildi.

“Ne biçim işletmesiniz siz? Size canımızı emanet ediyoruz. Çuvalla da para veriyoruz. Böyle mi bakıyorsunuz babama?” dedi ama hemşirenin cevabını beklemeden Hulusi Bey’in yanına gitti. Sedyenin yanına varır varmaz da çömeldi, hastasının elini tutarak ağlamaya başladı. Hıçkırıklara boğularak dakikalarca ağladı. Alandaki herkes, işini gücünü bırakmış bu sahneyi izliyordu.

Burak sazı eline aldı. “Millet, tiyatro oynamıyor burada. Haydi herkes işine baksın, haydi,” dedi ellerini çırparak. Ardından Hulusi Bey ile kızının olduğu muayene kısmının perdesini çekti. Yerine dönüyordu ki Belgin Hanım perdeyi yırtarcasına açarak dışarı çıktı. Yine bağırmaya başladı.

“Burası hastane değil mi? Doktor yok mu? Saatler oldu babama bakan yok. O çok hasta…” dedi ama sözlerini tamamlayamadı, tekrar hıçkırıklara boğuldu.

Fatma çıktı bu kez ortaya. “Ne diyorsun sen be? Kaç saattir hastana da bakıldı tedavisi de yapıldı. Ne bu yaygara?”

Burak elini kaldırarak meslektaşını susturmak istedi ama kâfi gelmedi. Fatma söylenmeye devam ediyordu.

“Yeter ama ya. Biz de insanız. Sabahtan beri bak saat kaç olmuş, yemeden içmeden hizmet veriyoruz. Hanımefendi de süslenmiş püslenmiş…”

Burak kesti sözünü. “Bu kadarı yeterli Fatma. Haydi sen kantine git, ben hallederim.”

Fatma ona denileni yaptı ama alandan çıkarken bile homurtuyla karışık söylenmeye devam ediyordu.

Belgin Hanım’sa hastasının yanına geri döndü. Babasının saçlarını okşayarak ona seslendi. “Ah babacığım, canım babacığım. Ne yaptılar sana böyle?”

Az evvel tüm olan bitene sessiz kalmayı yeğleyen Hulusi Bey, kızına karşılık verdi. “Benim bir şeyim yok. Neden bağırıp duruyorsunuz ha?”

Belgin Hanım başını perdenin hemen önünde duran Nilgün Hemşire’ye çevirdi ve “Sana bakmamışlar babacığım,” dedi, “ne hemşiren ne de doktorun.”

Süslü kadının bakışlarının son durağı olan Burak, lafa girdi. “Hanımefendi, merak etmeyin. Hastanız takibimiz altında ve hayati bir tehlikesi de yok, en azından şu an için.”

Doktor susunca bu sefer Nilgün Hemşiredeydi sıra. “Hanımcığım. Hulusi Bey’imize gözümüz gibi baktığımızdan emin olabilirsiniz, yıllardır olduğu gibi. Hem bu sabah buna siz de şahit oldunuz, öyle değil mi?” dedi.

Bunca açıklamaya rağmen ikna olmuş görünmüyordu hasta yakını. Babasının sedyesinin yanındaki sandalyeye oturdu, kollarını önünde birbirine doladı ve öfkesi dinmemiş gözlerle etrafı seyretmeye koyuldu.

Molasından dönen ve her halinden sakinleştiği belli olan Fatma, Burak’a seslendi. “Haydi, sıra sende. Sen de git bir nefes al.”

Tamam anlamında başını salladı Burak ve ağır adımlarla Belgin Hanım’ın yanına gitti. “Son bir soru sorabilir miyim?”

Karşısındaki kadın hoşnutsuzca cevap verdi. “Ne var? Ancak soru sorun zaten. Hep laf, hep laf! Hiç icraat yok!”

“Lütfen tekrar başlamayın hanımefendi. Biz üzerimize düşeni fazlasıyla yapıyoruz, müsterih olun. Siz de üzerinize düşeni yapın ve lütfen soruma müsaade edin.”

“Ben zaten üzerime düşeni yapıyorum Doktor! Hep de yaptım. Paradan kaçınmadım, ne ihtiyacı varsa gördürdüm babamın. Ona en lüks bakımevini tuttum.”

İçinden bir “Of” çeken Burak bunu belli etmeden devam etti. “Konumuz para değil. Bakın hastanızın doktoru olarak bir şeyi öğrenmem lazım. Bu sabah ziyaretiniz sırasında ona bal vermiş olabilir misiniz?”

“Ne balı? Saçmalamayın.”

“Eminsiniz değil mi?”

“Ne demek bu? Emin olmayan bir halim mi var? Ne bu şimdi, bir sorgudayım da haberim mi yok?”

“Yok estağfurullah, yalnızca bir şeylerden emin olmaya çalışıyorum.”

Hulusi Bey araya girdi. “Takmış bu da kızım. Bir tahtası eksik bu doktorun. Bana da demin aynı şeyi sorup durdu.”

Bu sözlerin ardından Belgin’in kaşları ne kadar çatıldıysa Burak’ın yüzündeki tebessüm o kadar aşikârdı.

Bu sırada Fatma seslendi. “Haydi ama Burak!”

Bir mola hakikaten fena olmazdı, kafasını toplamalıydı Burak ve sarı alandan ayrılarak kantinin yolunu tuttu.

***

Hastaneye göre ufak sayılabilecek bir kantindi bu. Öyle çok fazla çeşit yoktu. Burak da çaresiz bir kahve alıp boş masalardan birine geçti. Yeteri kadar karıştırdığı kahvesinden bir yudum almıştı ki bir sesle irkildi.

“Oturabilir miyim Doktorum?”

Burak şaşırdı. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı ama kabalık etmek de istemedi.

“Buyurun hemşire hanım, elbette,” dedi ve eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti.

Hiç vakit kaybetmeden sandalyesine kurulan Nilgün Hemşire derin bir nefes alıp söze girdi. “Doktorum. Yıllarca sağlık sektöründe çalıştım. Çok zor bir işimiz var.”

“Evet, haklısınız ve üzülerek söylemeliyim ki, giderek de daha zorlaşıyor.”

“Aynen öyle Doktorum. Bu arada size böyle hitap etmeme kızmıyorsunuz değil mi? Yıllarca hekimlerime böyle seslendim.”

“Yok hayır, benim için bir mahzuru yok.”

“Siz Belgin Hanım’ın da kusuruna bakmayın. O da babası gibi huysuzdur. Para kimilerini böyle yapıyor işte.”

“Ben bir kahve daha alacağım, siz de içer misiniz?” diye sordu Burak.

“Sağol Doktorum, ben almayayım. Genç sayılmam, bende çarpıntı yapıyor,” dedi hemşire gülerek.

Burak elinde kahvesiyle geri döndüğünde Nilgün Hemşire devam etti. “Hulusi Bey eski ve ünlü bir avukat Doktorum. Çok ama çok zengin. Ama hayat işte, insan kocayınca kuzuların maskarası oluyor. Hulusi Bey’ciğim de elden ayaktan düşünce evlatları onu bakımevimize verdiler.”

“Kaç çocuğu var?”

“İki, bir kız bir oğlan. Oğlan yurt dışında, hiç gelip gitmez. Kızını tanıdınız; Belgin Hanım. O da ayda yılda bir gelir, ilgilenir gibi yapar, sonra aylar sonra gelmek üzere çeker gider.”

“Hayatta vefalı yakınlar gerek insana. Baksanıza ne kadar paranız olsa da tek başınızasınız,” dedi Burak.

“Öyle doktorum, öyle. Çok ilgisizlerdir normalde babalarına karşı. Adeta ölmesini bekliyorlar sabırsızlıkla.”

“Belgin Hanım bana hiç de ilgisiz gibi gelmedi.”

“Buna ben de çok şaşırdım Doktorum. Normalde hiç de böyle değildir. Ama siz gençsiniz, siz de insanları tanıdıkça tecrübe edineceksiniz. İnsanlar böyledir. Başkalarının yanında yakınlarına karşı çok ilgiliymiş gibi  gözükürler, bunu da abartırlar.”

“Doğru, haklısınız. Her bayram aciller yaşlı hastalarla dolar taşar. Aylardır ana babasını sormayan hayırlı evlatlar, bayram günü kronik sorunları için onları hemen acile getirir. Maksat ilgilenmek olsun işte.”

Gülümseyerek doktoru onayladı Nilgün Hemşire. Doktor devam etti: “Sadece böyle olsa iyi. Bayram tatilini rahat geçirmek isteyenler de hastalarını illaki yoğun bakıma yatırtmak istiyor; aklı sıra refakatçilikten de yırtacaklar.”

“Bunlara alışacaksınız Doktorum zamanla. Dikkat edin, acilde bir ölüm olduğunda en çok feryat edenler var ya? İşte onlar, ölen kişiye dair en çok pişmanlık duyanlardır. Hem pişmanlıklarını bastırmak, hem de onu en çok seven olanın kendisi olduğunu cümle aleme göstermek için dövünürler, yıkıp dökerler ortalığı.”

“Evet, bunu neredeyse her gün tecrübe ediyoruz ne yazık ki.”

“Bu arada Doktorum, bu bal mevzusu nedir? Bunu birkaç kez sordunuz, merak ettim.”

Kendinden emin bir şekilde yanıtladı Burak. “Siz de sağlıkçısınız, o yüzden rahat konuşabilirim. Deli balı duymuşsunuzdur.”

“Evet işittim.”

“Hah, işte bu bal Rhododendron türü çiçeklerde üretilen ve içerisindeki Grayanotoksin adlı zehri ihtiva eden bir bal. Nadir görülür ama hayatı tehdit eden bulgulara sebep olabilir.”

“Bu genç yaşınıza rağmen oldukça bilgilisiniz Doktorum.”

“Teşekkür ederim. Uzmanlığı yoğun bir hastaneden alınca böyle oluyor. İnanamayacağınız sayıda ve oldukça ilginç vakalar gördüm.”

Dalgın görünen Nilgün Hemşire, neden sonra bakışlarını karton bardaktan kaldırıp Burak’a baktı. “Ee, ne yapıyormuş mesela? Öğrenmek için soruyorum.”

“Elbette. Hipotansiyon ve derin bradikardi yapabiliyor. Asistoliye ilerleyebilen ritim bozukluklarına neden olabiliyor. Anlayacağınız kardiyovasküler bulgular ön planda. Bunun dışında daha bir çok sistemi tutabiliyor; bulantı kusma ve ishalden tutun da komaya dek çeşitli belirti ve bulgular görülebiliyor.”

“Epeyce bir ilginçmiş bu bal doktorum. Israrla sorma nedeninizi şimdi daha iyi anlıyorum. Ama dediğim gibi Hulusi Bey bal yemedi.”

“Evet, kendisi de siz de kızı da bunu söylediniz. Ama içimde bir his var; adını koyamadığım. Ben biraz pimpirikli bir doktorum. Ama genelde hislerimde de yanılmam pek. Böyle çok vaka yakaladım. Hulusi Bey’in bradikardisi ilaçlara istediğimiz yanıtı vermedi. İçinde bulunduğu tablo bana deli bal zehirlenmesini düşündürüyor. Evet belki de fazla ısrarcıyım ama n’apalım? Benim huyum da bu,” dedi  Burak gülümseyerek.

“İnce eleyip sık dokumanın ne zararı var? Sonuçta hastanın iyiliği için değil mi?” diye karşılık verdi hemşire.

“Evet, tam da öyle,” dedi Doktor ve ekledi.  “İsterseniz artık kalkalım. Epeyce oturduk.”

“Olur doktorum. Ama yanlış anlamazsanız bir şey söyleyeceğim. Ben Belgin Hanım’dan şüphelendim.”

Burak şaşırdı, merakına yenilerek tekrar sandalyeye oturarak sordu. “Nasıl? Neden?”

“Normalde babasını arayıp sormaz. Adamı kaç ayda bir görür. Az evvel acilde yaptıklarını gördünüz. Bu kadar sevgi, alâka… Biraz fazla. Daha doğrusu Belgin Hanım için fazla.”

“Ne söylemeye çalışıyorsunuz?”

“Neyi olacak? Hulusi Bey’in durumunun bala bağlı olabileceğini söylediniz.”

“Evet şüphem bu yöndeydi ama siz de söylediniz, bal yememiş.”

“Ben vermedim ama…”

“Ama ne Hemşire Hanım, ama ne? Acile yeterince geç kaldım.”

“Aması… Belki Belgin Hanım vermiştir.”

“Kadın da vermedim dedi ya.”

“Ona nasıl güvenebiliriz ki? Size söylüyorum; davranışları çok garip, çok abartılı.”

Burak’ın kafası çok karıştı. Zaten karışık olan zihnini biraz olsun boşaltabilmek için kendini attığı bu kantin köşesinden neredeyse bir baş ağrısı işe ayrılacaktı.

“Bakın Nilgün Hanım. Ben…” Duraksadı genç doktor, elini alnına götürerek devam etti. “Peki, söyleyin bakalım. Neden böyle bir şey yapsın?”

“Onu bilemem işte Doktorum. Bana sadece hali çok şüpheli geldi diyorum. Nedenini bilemem. Ama düşününce de insanın aklına türlü türlü şeyler gelmiyor değil.”

“Ne gibi?”

“Para mesela doktorum, para. Size söylemiştim; Hulusi Bey oldukça varlıklıdır. Belki mirası için ondan kurtulmak istemişlerdir, olamaz mı?”

“Yapmayın Hemşire Hanım. Hem öyle bile olsa, neden acilde böyle davransın?”

“Neden olacak? Yaptığı şey işe yaramadı, o da suç bastırıyor.”

“Gitmem gerek,” dedi Burak, “tüm işleri arkadaşıma yıktım.”

Buna gülümseyerek cevap verdi hemşire. “O kız mı doktorum? Hiçbir şey demez, meraklanma. O kız sana yanık.”

“Saçmalamayın, pardon ama haddini aşan yorumlarda bulunmayın. Biz, biz iş arkadaşıyız.”

Doktor tekrar ayaklandı. “Bakın şimdi benim gitmem gerekiyor, sonra konuşuruz.”

“Benim mesaim bitti doktorum. Yerime Ayşe Hemşire gelecek, ama ben yine uğrarım.”

Doktor hızlı adımlarla kantinden çıktı. Nilgün Hemşire ise telefonundan bir numara çevirdi, kendine bir içecek almak için kasaya yöneldi.

Burak koridoru geçip asansörün önüne geldi. Asansör yine olması gerektiği gibi, en üst kattaydı. “Acil işimiz olduğunda ne zaman denk geldi ki zaten?” diye söylenerek çağrı tuşuna bastı, beklemeye koyuldu. Beklerken de hemşirenin az evvel zihnine doldurduğu ıvır zıvırı düşündü. Haklı olabilir miydi? Evet, hastanın durumu bal vakalarını andırıyordu ama elinde kanıt yoktu. Bal falan yenmemişti. Tetkikle bulgu elde etmenin bir yolu var mıydı? Emin olamadı. Asansör kapısının açılmasıyla düşüncelerinden sıyrılıp kabine bindi ve acile döndü.

Sarı alan her zamanki gibiydi. Derhal vaka teslimi için bekleyen bir ambulans ekibini karşıladı. Hastaya bakıp işlerini hallettikten sonra bir kaç sonuç baktı, bir hastasını taburcu etti. Hasta başından dönen Fatma’ya seslendi. “Kusura bakma, geciktim biraz.”

“Yok yok, sorun değil. Kendine gelebildin mi bari?”

“Gibi gibi. Eh işte.”

“Hala o vakayı düşündüğünü söyleme.”

Burak sessiz kalmayı tercih etti ama bu sessizlik Fatma’nın duymayı umduğu cevabın bir başka şekilde verilişiydi.

“O hastanın da sonuçları çıktı, bak, çıktısını aldım, orada işte.”

Burak masaya baktı. Klavyenin üzerinde ters konmuş bir kaç kağıt vardı. Hemen alıp incelemeye başladı, bir yandan da kendisine bakmadan Fatma’ya “Teşekkür ederim, fazlasıyla yordum seni bugün,” dedi.

“Önemli değil,” dedi Fatma gülümseyerek.

Burak kağıtlarda yazan onlarca rakamı önemsemedi bir an için, Fatma’ya baktı. Güzel kızdı Fatma, alımlıydı. Ama Burak hiç o gözle bakmamıştı. Hemşire haklı olabilir miydi? Ne demişti? Yanık sana demişti. Yanaklarının kızardığını hissetti Burak, kalbi hızlandı ama bu anın tam anlamıyla tadını çıkaramadı. Arkasından ona seslenene döndü. Belgin Hanımdı bu.

“Şu sonuçlar çıkmadı mı daha?”

“Hah, evet çıktı hanımefendi. Ben de tam onları inceliyordum,” dedi ve sonuçlara tekrar göz gezdirdi. Ardından karşısındaki hasta yakınına döndü tekrar. “Tümü normal. Hiç bir problem gözükmüyor.”

“O zaman neden babam hâlâ kendine gelmedi? Neden ekran ara sıra ötüp duruyor?”

Burak yerinden kalkarak kadının yanına geldi.

“Gelin hanımefendi, hastaya ve size bilgi vereyim,” dedi ve birlikte Hulusi Bey’in yanına gittiler.

Burak adama yüksek sesle hitap etti. “Hulusi Bey Amca, nasılsın?”

Yaşlı adam gözlerini açtı ve hiddetli bir şekilde,  “Bağırmana gerek yok. Duyuyorum, sağır değilim,” dedi.

Burak sesini alçaltarak devam etti. “Tahlillerinin hepsi temiz. Hepsi tamamen normal.”

Belgin Hanım araya girdi. “Ne yani? Taburcu mu ediyorsunuz bizi?”

Burak başını iki yana salldı. “Hayır, tahliller temiz ama hastanın kalp hızı henüz istediğimiz düzeyde değil. Bu nedenle kardiyoloğumuzdan bir görüş isteyeceğim.”

“Daha önce gösterseydiniz ya! Neden bu kadar beklettiniz o halde?”

“Önce sonuçları görmemiz gerekiyordu hanımefendi, o yüzden. Yoksa herhangi bir gecikme söz konusu değil.”

“İyi bakalım, öyle olsun,” dedi ve tekrar sandalyesine oturdu Belgin Hanım.

Burak da masasına dönüp kardiyoloğu aradı. Kardiyoloğun hastayı servise istemesi üzerine personel eşliğinde hastayı kata gönderdi. Ardından bir kaç hasta daha baktı, bekleyen bazı işleri tamamladı. Çok geçmeden hastası servisten geri geldi. Personelin ona uzattığı konsültasyon kağıdını okudu.

“Ne diyor?” diye sordu Belgin Hanım.

“Kardiyoloğumuz acil bir durum düşünmemiş. Taburculuk önermişler.”

“Yani?”

“Bakın, sizinle açık konuşacağım hanımefendi. Hastanızın tahlilleri normal, kalp şeridinde kriz bulgusu yok, kalp ultrasonu da normal gelmiş.”

“Bu durumda gidebilecek miyiz?”

“Her şey normal ama nasıl desem, hekim hissiyatı diyebiliriz belki buna… Ben Hulusi Bey’i biraz daha acilde takip etmek istiyorum.”

“Ne kadar mesela?”

“En azından sabaha kadar.”

“Ben biraz düşüneyim,” dedi Belgin Hanım ve sandalyesine döndü.

Bunun üzerine diğer hastalarına dönen Burak rutin işlerini yapmaya devam etti. Bir süre geçtikten sonra Belgin Hanım kalmak istediklerini söyledi, o da hastayı sabaha dek takibe aldı. Bu sırada elinde iki fincanla yanına gelen Fatma’yı fark etti.

“Birer çay iyi gelir diye düşündüm,” dedi Fatma gülümseyerek. “O hastayı n’aptın?”

“Sabaha dek takibe aldım”

“Neden? Kardiyolog ne dedi ki?”

“Hiçbir şey demedi. Daha doğrusu acil kardiyak patoloji düşünmediler.”

“Ee, daha ne o zaman? Taburcu etsen ya.”

“Dedim ya, içime sinmeyen bir şeyler var.”

“Aman Burak! Yok yere kendini yormuyor musun sence de? Böyle nöbet mi geçer?”

“Olsun, bana bir zararı yok. Sabaha kadar yatacak. Aklımın kalmasından iyidir. Hem ne demişler; eldeki hasta, evdeki hastadan yeğdir.”

Gülümsedi Fatma. “Eh, madem öyle istiyorsun, öyle olsun.”

Çayından birkaç yudum alan Burak, iyice yanına yanaşıp fısıltıyla karışık Fatma’ya seslendi. “Aslında sana söylemem gereken bir şey var.”

Fatma kızardı birden, gözlerini kaçırdı. O da çayından bir yudum aldı ve sordu. “N-neymiş?”

“Bu Hulusi Bey var ya,” dedi. “Çok zenginmiş.”

Birden bire yüzü asıldı Fatma’nın. O az evvel takındığı mutlu ve heyecanlı yüz ifadesi tamamen kayboldu. “Bize ne bundan?”

“Bir düşünsene. Oldukça zengin bir adam. Bakımevinde kalıyor. Normalde sağlıklı, yaşlılık dışında bir problemi yok. Bir gün, onu pek de sık arayıp sormayan kızı ziyarete geliyor. O gittikten sonra da adama bir şeyler oluyor! Adamda deli bal zehirlenmesi şüphesi var.”

“Daha neler Burak? Bence bu sıralar çok fazla gün aşırı nöbet tuttun; bunların hepsi ondan.”

“Fatma bir düşün lütfen, olmayacak şey mi? Adam ölecek, tüm miras çocuklarına kalacak.”

“E kadın gayet ilgili, baksana şuna.”

“Adam bir şekilde ölmedi işte. Kızı da olayı örtbas etmek için normalde hiç olmadığı kadar ilgili davranıyor.”

Kalan çayını bir dikişte bitiren Fatma kalkacak oldu ama sonradan vazgeçip Burak’ın kolunu sıkıca tuttu. “Bence bu sıra okuduğun polisiye romanlara bir ara vermelisin. Baksana oldukça etkisinde kalmışsın.”

“Alay etme lütfen. Ciddi bir şeyden bahsediyorum sana.”

Fatma “Evet, oldukça ciddi,” dedi ve kalkarak hastasının başına gitti. Geride kalan Burak çayını içmekten vazgeçti, biraz düşündü,  telefonun ahizesini kaldırarak bir görüşme yaptı. Az sonra hastane polisi karşısındaydı.

“Buyrun Burak hocam, ne vardı; trafik kazası? Bıçaklanma? Bahsettiğiniz adli vaka nedir?”

“Zehirlenme Salih Abi. Bir zehirlenme vakam var. Daha doğrusu olası vaka.”

“Nasıl olası hocam?”

“Bir hastamın zehirlenmiş olabileceğini düşünüyorum.”

“İntihar mı?”

“Yok değil, ne bileyim, cinayete teşebbüs gibi bir şey işte.”

“Bu çok ciddi bir itham Doktor Bey. Emin misiniz?”

“Maalesef değilim ama şüphem bu yönde.”

“Elinizde bir tahlil sonucu, bir numune falan var mı?”

“Yok.”

“E ne diyeceğim ben Savcı Bey’e? Böyle adli vaka mı olur?”

“Benim içim rahat değil hocam. Ben bu vakayı adliye çevireceğim. Gerisi size ve savcıya kalmış. Ben üzerime düşeni yapayım da.”

“Peki hocam, siz bilirsiniz. Hasta nerede?”

“Hasta sekiz numarada, yanındaki yakını da makul şüphelim,” dedi Burak  işaret ederek.

Bu yeni görevinden pek memnun olmayan hastane polisi, isteksizce Hulusi Bey ve Belgin Hanım’ın yanına gitti. Onlarla bir süre konuştuktan sonra Belgin Hanım bir hışımla Burak’ın yanında bitiverdi.

“Bu da ne demek oluyor? Sabahtan beri tutturmuşsunuz bir bal teranesi. Babam bal falan yemedi. Ortada bir zehirlenme falan da yok. Üzerinize vazife olmayan işler peşindesiniz, şimdi derhal avukatımı arayacağım.”

“Ben doktorum hanımefendi. Doktor, hastanın sağlık avukatıdır. Ben işimi yapıyorum, tam da üzerime vazife olanı.”

“Görürsünüz siz,” dedi Belgin Hanım ve hızla alanı terketti.

Hastane polisi söze girdi. “Hoca ben olayı bildirdim, başka bir şey yoksa gidiyorum.”

“Tamam Salih abi, eline sağlık.”

Hastane polisi kapıdan çıkarken, formalı başka bir kadın içeriye girdi. Etrafına şöyle bir bakınıp Fatma’nın yanına geldi ve ona bir şeyler söyledi. Fatma eliyle Burak’ı işaret etti ve kadın doğruca başını eğip düşüncelere dalmış olan genç doktorun yanına geldi.

“Merhaba, siz Doktor Burak’sınız değil mi?”

Başını kaldıran Burak yanıtladı. “Evet, siz?”

“Ben Meltem Hemşire. Kadirli Bakımevi’nde çalışıyorum. Hulusi Bey için gelmiştim.”

Gözlerini yana kaydırıp düşündü Burak. “Nilgün Hemşire bir başka isim söylemişti, durun bir düşüneyim; hah, Ayşe Hemşire gelecek demişti.”

“Evet, normalde o gelecekti ama çocuğu ateşlenmiş. Benden rica etti, ben de kabul ettim.”

“İyi yapmışsınız. Kendisi size hasta hakkında bilgi verdi mi?”

“Evet sonuçların beklendiğini söyledi.”

“Sonuçlar temiz çıktı, kardiyolog da bir şey düşünmedi ama ben hastayı her ihtimale karşı takibe aldım.”

“Ne kadar takip etmeyi planlıyorsunuz?”

“En azından sabaha kadar.”

Bunun üzerine yüzü biraz asıldı Meltem Hemşire’nin. Bu değişikliği fark eden Burak, “Bundan pek memnun olmadınız sanırım,” dedi.

Güçlükle gülümsediği her halinden belli olan hemşire yanıtladı. “Sabah da mesaim var. Demek buradan doğrudan kuruma geçeceğim.”

“Anladım,” dedi Doktor. “İsterseniz gece boyunca müsait olan boş sedyelerde istirahat edebilirsiniz.”

Gülümsemesi bir kat daha artan Meltem Hemşire memnuniyetini tüm samimiyeti ile belli ederek teşekkür etti ve Hulusi Bey’in yanına gitti.

***

Nöbetin geç saatleri gelip çatmış, ortalık biraz olsun sakinleşmişti. Fırsattan istifade kantinden sipariş ettiği ama gelen son hastaya baktığı sırada iyice soğumuş olan tostunu yemeye başlayan Burak, kapının açılmasıya yüzünü ekşitti. “Bu sefer ne getirdiler acaba?” diye düşünürken kapıdan giren Nilgün Hemşire’yi görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Bu kez sivil giyinen hemşire hanım, masaya yaklaşıp selam verdi ve fısıltıyla konuştu. “Kolay gelsin Doktorum.”

Saatine bakan Burak, “Hayırdır Hemşire Hanım? Gecenin bu saatinde,” dedi.

“Müsaade ederseniz size bir şey demeye geldim, daha doğrusu göstermeye.”

“Ne göstereceksiniz anlamadım.”

Çantasından telefonunu çıkarıp eline alan Nilgün Hemşire açıkladı. “Sizinle konuştuktan sonra eve gittim ama size bahsettiğim düşüncelerden kurtulamadım. Dayanamayıp kalktım kuruma gittim. Güvenlik personelinden rica ettim, iyi çocuklardır. Sağolsunlar kamera görüntülerini izlememe izin verdiler. Bakın şimdi size ne göstereceğim.”

Telefonundan bir video açıp ekranı uykulu ve şaşkın gözlerle ona bakan Doktora çevirdi. Burak görüntüleri izlemeye başladı. Ekranda bir oda vardı, odayı tepeden gören bir kamera görüntüsüydü. Ekranın sol tarafında bir yatak, yatakta oturan ihtiyar bir adam vardı. Biraz dikkatli bakınca bu adamı tanıdığını farketti. Bu Hulusi Bey’di. Yanındaki sandalyede de bir kadın vardı. Onu da topuzundan tanıdı; Belgin Hanım babasının yanında oturmuş onunla konuşuyordu. Derken kadın sandalyesinden kalkarak odanın sağ tarafına geçti, masadaki bardağa ısıtıcıdan su koydu. Bardağı alıp sandalyesine geri oturdu. Bir süre bardağı karıştırdı ve ardından babasına verdi. Adam da büyük bir keyifle içip bitirdi.

Burak karşısındaki Hemşireye baktı. “Ee, ne var bunda. Çay içtiler işte.”

Kaşları çatılmış olan kadın, yine fısıltıyla konuştu. “Görmedin mi Doktorum? Bak burada.”

Videoyu bir miktar geri sarıp tekrar oynattı.

“Bak işte, bak burada. Sandalyeye oturunca, bardağı karıştırmadan hemen önce, cebinden bir şey alıp katıyor! Görmedin mi?”

Burak bir daha baktı, evet, hemşire haklıydı. Belgin Hanım gerçekten bardağa bir şey katıyor gibiydi. Ama arkası dönüktü, tam olarak net bir görüntü yoktu.

“Başka açıdan bir görüntü yok mu? Arkadan pek belli olmuyor.”

“Odalarda tek kamera var Doktorum. Ama burada var işte, bu görüntüde var.”

“Var ama belli belirsiz. Bundan hiçbir şey çıkmaz.”

“Bir şey kattı Doktorum işte.”

“Vakayı adliye çevirdim zaten. Savcılık da izleyecektir bu görüntüleri. Boşuna yorulmuşsunuz.”

Bu sırada kapı tekrar açıldı ve Belgin Hanım içeriye girdi. Yine bağırıyordu. “Avukatım bir saate kalmaz burada olur. Beni suçlamak neymiş göreceksiniz!”

Burak cevap verecek oldu ama Nilgün Hemşire araya girdi. “Yeter ama Belgin! Bak farkettiysen artık Hanım demiyorum!”

“Bu da ne demek oluyor? Bu ne hadsizlik? Sen kim oluyorsun da…”

“Asıl sen kim oluyorsun da, zavallı adamın çayına bir şeyler katıyorsun?”

“Ne dedin sen? Ne diyorsun be kadın?”

Nilgün Hemşire bu sefer telefonunu Belgin Hanım’a çevirerek devam etti. “İşte burada! Bu videoda! Hulusi Bey’imin çayına bir şeyler attın! Kim bilir, belki de Doktorumun dediği gibi bal kattın!”

“Ne balmış ya sabahtan beri? Siz, siz hepiniz delirmişsiniz!”

“Delirmiş olan sensin! Yaşlı başlı adama sırf parası için deli bal vermişsin!”

Gecenin bu saatinde çıkan gürültü yüzünden güvenlik de, hastane polisi de, yarım saat önce istirahate çekilmiş olan Fatma da sarı alana gelmişti. Herkes bu hararetli atışmayı izliyordu. Alandaki dört ve altı numaralı sedyelerde takip edilen hastalar bile, pür dikkat olayları seyrediyorlardı.

Kapı tekrar açıldı, içeriye takım elbiseli bir adam girdi. Bunu gören Fatma “Hah, şimdi tam oldu,” dedi ellerini beline koyarak.

“Ben Avukat Mustafa Çelikbilek. Belgin Tütüncü’nün avukatıyım. Neler olduğunu sorabilir miyim?”

Belgin Hanım atıldı. “Sonunda gelebildiniz Mustafa Bey. Bunlar, bunlar delirmiş. Lütfen beni bunlardan kurtarın.”

Burak tüm bu olanlardan kendisini sorumlu hissetti ve söze girdi. “Merhaba Avukat Bey. Ben Doktor Burak. Acil Uzmanıyım. Bu alanın sorumlusu benim ve aynı zamanda Hulusi Bey’in doktoruyum.”

“Mustafa Bey, bunlar saçma bir şekilde babamın zehirlendiğini, bunu da benim yaptığımı iddia ediyorlar, buna inanabiliyor musunuz?”

“Sakin olun Belgin Hanım. Lütfen sukûnetinizi koruyun, kontrol bende,” dedi avukat kendinden son derece emin bir şekilde. Ardından Burak’a döndü. “Doktor Bey, müvekkilim hakkındaki bu mesnetsiz ithamların dayanağı nedir?”

“Mustafa Bey, ortada şahsımdan kaynaklanan bir itham yok. Ben Hulusi Bey’in deli bal dediğimiz bir tür gıda zehirlenmesine maruz kaldığını düşünüyorum. Takibim sırasındaki bulgular ve hastanın klinik seyri bunu düşündürüyor. Bu nedenle hastayı adli vaka olarak değerlendirdim ve bu yönde bildirim yaptım.”

“Her şey bu doktorun başının altından çıktı!” dedi Belgin.

Avukatı derhal araya girdi. “Sizden sessiz kalmanızı istediğimi hatırlıyorum Belgin Hanım, lütfen.”

“Peki peki, tamam.”

Bu kez Nilgün Hemşire söze girdi. “Bak Avukat Bey oğlum, ben de Hulusi Bey’in hemşiresiyim. Yıllardır ona bakarım, her işini görürüm. Bu Belgin, onu ayda yılda bir gelip görür. Sonra bir gider, sittin sene arayıp sormaz. Varsa yoksa para vardır onun için. Her şeyi parayla satın alabileceğini sanır. Sanki para her şeyi çözebilirmiş gibi… Bu sabah babasını ziyarete geldi, kaç ay sonra! Ondan önce gayet iyi olan adam, o gittikten sonra fenalaştı, zor yetiştirdik. Normalde babasına karşı son derece ilgisiz olan bu kadını acilde bir görseydiniz… Ağlamalar, sızlamalar… Bu kadarı abartı, yani bu kadın için abartı! Bana çok garip geldi. Doktorum da baldan bahsedince iyice şüphelendim. Kuruma gidip kamera görüntülerini izledim, bir de ne göreyim? Bu kadın adamcağızın çayına bir şeyler katmış!” Belgin’e dönerek ekledi. “İnsan sırf mirasa konmak için babasını zehirler mi?”

Belgin dayanamadı. “Ne diyorsun sen ha? Ben bu kadını boğarım!”

“Yaparsın tabii, senden beklenir! Bakıyorum öldürmeye ne kadar da heveslisin.”

“Avukat Bey, memur bey… Susturun şu densizi elimden bir kaza çıkacak!”

Polis memuru araya girdi. “İzleyelim bakalım şu görüntüleri neymiş?”

“Bu görüntüleri almak için yazılı izniniz var mı?” diye sordu avukat.

“Bırak şimdi izni mizni avukat! Gecenin bu saatinde…”

Telefonu Hemşirenin elinden alıp izlemeye koyuldu. Güvenlik görevlisi ve polis memuru görüntüleri bir kaç kez izledi. Son izleyişe Avukat da dahil oldu. Kafasını ekrandan kaldıran polis Belgin’e dönerek “Bana da burada içeceğe bir şeyler katıyormuşsunuz gibi geldi,” dedi. Güvenlik görevlisi de onu başıyla onayladı.

Üzerindeki suçlayıcı bakışlara daha fazla dayanamayan Belgin yanıt verme ihtiyacı hissetti. “Babam için Almanya’dan aldığım vitamin takviyesini kattım! Ne var bunda?”

Fatma lafa girdi. “Vitamin takviyesi mi?”

“Evet,” dedi Belgin ve çantasını karıştırarak küçük kahverengi bir şişe çıkardı. Ucunda damlalık gibi bir şey vardı.

Polis şişeyi alıp inceledi ama üzerindeki yazılardan bir şey anlayamayınca Burak’a uzattı. “Doktor Bey bak bakalım sen anlayabilecek misin?”

Burak şişeyi evirip çevirdi. “Bu etiketteki yazılar muhtemelen Almanca. Üzgünüm ama ben Almanca bilmiyorum. Burada İngilizce hiçbir ibare yok.”

Burak’ın elindeki şişeyi bir çırpıda alan Fatma “Ben biliyorum,” dedi ve etiketi incelemeye başladı. Çok geçmeden de açıkladı. “Evet, kadın haklı. Burada multivitamin takviyesi yazıyor; B1, B2, B12… C vitamini… Liste uzayıp gidiyor. Ginseng ekstresi bile varmış. Evet, bu bir vitamin karışımı.”

Fatma’ya dönen Burak usulca konuştu. “ Almanca bildiğini bilmiyordum.”

Fatma gülümsedi.

Bu sırada Nilgün söze girdi. “Ne bilelim içinde gerçek ilacın olduğunu? Belki başka bir şey var? Belki içinde deli bal var?”

“Olabilir,” dedi polis.

Avukat hemen itiraz etti. “Müvekkilimi bu şekilde yargılayamazsınız. Mahkeme mi burası? Siz hakim misiniz?”

“Sorun yok Mustafa Bey,” dedi Belgin. “Bal falan yok orada. Alıp istediğiniz incelemeyi tahlili yapabilirsiniz.”

Mustafa, “Belgin Hanım’ı duydunuz,” dedi. “Herhalde başka şüpheniz kalmamıştır.” Sonra Fatma’ya dönerek sordu. “Şişeyi ben alayım Doktor Hanım. Müvekkilimin şahsi eşyası.”

Bu sefer de polis itiraz etti. “Delil olarak şişe bende kalacak. Savcılığa teslim edeceğim, oradan alırsınız.” Bunu dedikten sonra, Fatma’nın elindeki şişeyi aldı.

Belgin, “Bırak alsınlar Mustafa. Ben kendimden eminim,” dedi.

Bu söz üzerine Avukat etmeye hazırlandığı itirazından vazgeçti. Herkes ikna olmuş görünüyordu ama bir kişi hariç.

Nilgün Hemşire “Ben inanmadım,” dedi. “Bu işte bir iş var. Hulusi Bey’ciğim neden böyle kötü oldu o zaman?”

Burak yanıtladı. “Şu anda hastanın durumu gayet iyi. Vital bulguları stabil, bradikardisi yok. Ama her ihtimale karşı sabah dek takibe devam edeceğim.”

Fatma Burak’a dönerek usulca “Demek sen de ikna oldun,” dedi.

“Evet, aynen öyle. Boşuna inat ettim sanırım. Olayların buraya kadar gelebileceğini hiç tahmin etmemiştim.”

“Olsun, senlik bir şey yok. Sen inandığın şeyi yaptın. Kendini suçlama.”

Gülümsedi Burak, Fatma’nın bu sözleri iyi gelmişti. Sarı alanın bir kez daha açılan kapısından bu kez Meltem Hemşire girdi. Nilgün Hemşire’yi görünce oldukça şaşırdı. “Hayırdır Nilgüncüm? Ne işin var burada bu saatte? Saat gecenin dördü!”

“Hulusi Beyimi merak ettim geldim canım.”

“Bu saatte mi merak ettin?”

“Evet, ne var bunda? O yıllardır benim hastam. Merak etmem çok doğal değil mi? Hem senin niye geldin? Ayşe gelecekti.”

“Ayşe gelemedi ben geldim. Bırak onu şimdi. Madem bu kadar merak edecek kadar çok önemsiyorsun, bugün doktoru ara dediğimde niye onca vakit bekledin?”

Bu konuşmalara oradaki herkes şahit oldu ama en çok Burak’ın dikkatini çekti.

“Bir dakika, bir dakika! Nilgün Hanım, bu da ne demek oluyor?”

Sorunun muhatabı kıpkırmızı kesilmişti. “Hiç,” diyebildi.

Meltem Hemşire araya girdi. “Ne demek hiç? Anlatmadın mı doktora? Hani her şeyi olduğu gibi anlatmıştın?”

Polis söylendi. “Haydi bakalım tekrar başlıyoruz.”

Avukat da konuşmaya dahil oldu. “Ben de merak ettim. Sizi dinliyoruz hemşire hanımlar… Lütfen önce siz anlatın Hemşire Hanım, Meltem’di değil mi?”

“Evet, Meltem.”

“Anlatın lütfen.”

“Öğlen viziti saatinde hastam Muhlis Bey’i dolaştım. İşimi bitirip dinlenme odasına geçecektim ki iki yüz dört numaralı odanın kapısının açık olduğunu fark ettim. Yani Hulusi Bey’in odasının. Aralık olan kapıdan baktığımda yatağında kan ter içerisinde kalmış olan Hulusi Bey’i gördüm. Odaya girdim, Nilgün odadaki sandalyede oturuyordu. Ona neler olduğunu sorduğumda yemeğin Hulusi Bey’e dokunduğunu, onu takip ettiğini söyledi. Ona çıkıştım, neden bir şey yapmadan izlediğini sordum. “Takipteyim canım, sen gidebilirsin,” dedi. Adamın o halini görünce gidemedim. Şekerini ölçtüm normaldi, nabzına baktım çok düşüktü. Nilgün’den hemen doktoru aramasını istedim ama bir türlü yerinden kalkmadı. Bir anlam veremedim. Ben de kurum doktorunu kendim aradım ve o da sevk edin dedi. Sonra ambulansı aradım ve hastayı sevk ettim.”

“Nilgün Hemşire’ye neden böyle davrandığını sormadınız mı?”

“Sormaz olur muyum? Hulusi Bey’i en iyi kendisinin tanıdığını, yemeği çok kaçırınca ara sıra böyle olduğunu, biraz bekleyince düzeldiğini ve bu yüzden başında beklediğini söyledi. Ben de inandım.”

“Peki siz, Nilgün Hanım. Bu duyduklarımız için ne diyeceksiniz?”

“Durum aynen Meltem’ciğimin anlattığı gibi oldu Avukat Bey’ciğim, vallaha bak.”

“Size inanamıyorum Nilgün Hanım!” dedi Burak son derece sinirli bir tavırla. “Bana her şeyi eksik ve yanlış anlatmışsınız!”

“İstemeden böyle oldu Doktorum.”

“Bırakın Allah aşkına! İsteyerek ya da istemeyerek… Bir de sağlıkçı olcaksınız, yazık!”

“N’olur böyle konuşmayın. Korktum,” dedi ve ağlamaya başladı. “Korktum doktorum. Hulusi Bey’in hali her zamankinden uzun sürdü. Allah’tan Meltem yetişti de tam zamanında müdahale etti. Bilirsiniz, vaka körlüğü diye bir illet var. Bana da o oldu işte. Ben de hastaneye gelince hatam ortaya çıkacak diye korktum. İşimi kaybetmekten korktum. Borçlarım var benim. İki çocuk okutuyorum ben.”

Bu sırada Fatma söze girdi ve “Bölüyorum ama, şu görüntüleri bir de ben izleyebilir miyim?” dedi. “İzlemezsem aklım kalacak.”

Bir yandan ağlamaya devam eden Nilgün Hemşire, bir yandan da az evvel çantasına attığı telefonunu tekrar çıkarttı. Telefonu çıkartırken çantası yan yattı ve açık olan ağzından birçok şey yere saçıldı; tokalar, şarj aleti, saç fırçası ve bir de kartlık. Telaşla çantasını düzelterek tamamen boşalmasına engel oldu ve eğilerek yerdekileri toplamaya başladı. Fatma da buna sebebiyet vermiş olmanın utangaçlığıyla yardım etmek üzere eğildi. Fatma payına düşen kartlığı aldı, içinden düşen beş altı kadar kartı da tek tek topladı. Elindekileri kartlığın içine gelişi güzel koyarken gözüne kartlardan biri ilişti. Nilgün Hemşire bir kez daha kıpkırmızı kesilmişti.

“Bak, bak, bak!” diyen Fatma’ya odaklandı oradaki herkes. Fatma sözlerini sürdürdü. “Bakın burada ne varmış? Burak’cığım, al, belki bu ilgini çeker.” Elinde tuttuğu kartı Burak’a uzattı.

Burak aldığı kartı inceledi ve ardından sesli olarak okudu. “Tunceroğlu Doğal Balcılık… Yüzde yüz doğal bal…”

Nilgün Hemşire eğildiği yerden kalkamamıştı. Burak ona dönerek bağırdı. “Bunun bir tesadüf olduğunu söyleyin! Hemen!”

Avukat lafa girdi. “Bu da ne demek Doktor Bey?”

“Sabahtan beri bal diyoruz burada! Adam bal ile zehirlenmiş olabilir diyorum! Bu kadın önce hastanın kızını suçluyor, tabii öncesinde beni bir güzel dolduruyor. Ben de saf gibi ona inanıyorum. Sonra bana hastayla anlattığı onca şey tamamen yanlış çıkıyor. En sonunda da çantasından balcının kartı çıkıyor!”

Fatma ani bir hareketle yerdeki hemşirenin çantasını çekip aldı.

Avukat atıldı. “N’apıyorsunuz Doktor Hanım? Bu yaptığınız suç.”

“Bu iş buraya kadar gelmişken duramam, hiç kusura bakmayın. Bunu görmediniz,” dedi ve çantayı karıştırmaya başladı. Derken çantadan bir enjektör çıkardı. Şeffaf bir poşet eldivene konmuş olan enjektörü özenle çekip aldı. Enjektörün içinde sarımtırak, koyu bir sıvı vardı. Onu ışığa tutup inceledi ve bağırdı.

“Bu bal!”

Hâlâ yerden kalkmamış olan Nilgün Hemşire, olduğu yerde elleriyle yüzünü kapatarak hıçkırıklara boğuldu! Enjektörü masaya bırakan Fatma çantayı keşfe devam etti ve içteki fermuarlı kısmı açıp bu kez katlanmış bir kağıt çıkardı. Çantayı da masaya koyup kağıdı açtı ve sesli olarak okumaya başladı.

“Vasiyetname. Ben Hulusi Bayram. Bunca senedir bana olan hizmetleri nedeniyle, hiçbir baskı altında kalmadan sahip olduğum tüm malvarlığımın üçte birini, vefatımdan sonra hemşirem Nilgün Ateş’e bırakıyorum. İmza: Hulusi Bayram!.. Vay vay vay! Bak sen şu işe!”

“İnanamıyorum ya,” dedi Burak.

Polis memuru onu başıyla onayladı. Herkes büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. Sarı alanda buz gibi bir hava esiyordu. Nilgün Hemşire’nin ağlaması dışında çıt çıkmıyordu.

Bunu Meltem Hemşire bozdu. “Seni adi!” diye bağırdı. Nilgün Hemşire’ye eğilerek bağırmaya devam etti. “Bu kadın, bu aşağılık kadın beni de öldürmek istedi!”

“Nasıl?” diye zorlukla sorabildi Burak.

“Nasıl olacak, aynı yolla. Hulusi Bey’i ambulansa teslim ettikten sonra dinlenme odasında yanıma gelerek bana bir kavanoz bal verdi bu kadın! Sözde bana teşekkür etmek istemiş! Meğer beni de ortadan kaldırmakmış niyeti, Allah’tan kavanozu kurumdaki dolabımda unutmuşum!”

Fatma atıldı. “Çok normal. Geride tanık bırakmak istememiş işte.”

Uzun süredir sessizliğini koruyan Belgin Hanım dile geldi. “Ben bu kadından şikayetçiyim Mustafa. Derhal gereğini yapın!”

“Elbette Belgin Hanım. Yarın sabah ilk iş savcılığa şikayette bulunacağız,” dedi avukat. Hastane polisine hitaben ekledi. “Memur bey, siz de lütfen gereğini yapın.”

“Yapacağız tabii. Kalk yerden. Seni kasten adam öldürmeye teşebbüsten göz altına alıyorum. Konuşmama ve avukat isteme hakkın var. Haydi kalk, gidiyoruz,” dedi.

Yerden güçlükle kaldırılan Hemşire apar topar alandan çıkarıldı. Polis ve Hemşirenin kapıdan kaybolmasıyla Avukat da müvekkilinden müsaade isteyerek ayrıldı.

Fatma söylendi. “Bal gibi de cinayet işte!”

Belgin Hanım’la Burak göz göze geldiler. Belgin söze girdi. “Sizden çok özür diliyorum Doktor Bey. Şüphenizde haklı çıktınız. Beni suçladığınız için çok ama çok sinirlendim. Biraz üzüntüden, biraz telaştan, ama daha çok stresten sizi kırdım. Yalnız sizi değil, tüm acil çalışanlarını üzdüm. Sizin şahsınızda tüm çalışanlardan özür diliyorum, n’olur affedin.”

Burak usulca başını salladı. “Önemli değil hanımefendi. Hastalık hali. Sizi anlayabiliyorum. Ama lütfen siz de bizleri anlayın. Biz hekimler yalnızca hastalarımızın iyiliği için uğraşırız ve yalnızca onların faydasına işler peşinde ter dökeriz. Size geçmiş olsun.”

Belgin Hanım, “Hepimize geçmiş olsun Burak Bey, tekrar teşekkürler,” dedi ve babasının yanına döndü.

Dirseği ile Burak’ı dürten Fatma göz kırptı. “İyi konuşmaydı,” dedi.

Ona gülerek karşılık veren Burak “Asıl sana bravo küçük hanım. İyi iş çıkaran biri varsa o da sensin,” dedi ve ekledi. “Alandaki hastalar stabil. Yeni hasta da yok. Bir çay içelim mi?”

Bu teklife oldukça sevinen Fatma gülümsedi. Gözleri dahi gülümsüyordu sanki. İki doktor birlikte kantine doğru yola çıktı.

Fatma söze girdi. “Sana haksızlık etmişim, özür dilerim. Bazen ısrarcı olmak gerektiğini öğretmiş oldun bana.”

“Estağfurullah. Benim huyum da bu işte, naparsın?”

“Güzel bir huymuş.”

“Kimse böyle düşünmüyor ama. Baksana sap geldim sap gidiyorum.”

“Ben düşünüyorum ya.”

Kızardı Burak, aynı şekilde Fatma da. Neyse ki boş hastane koridorunda bunu sadece ikisi fark etti. Koridorun ucunda kaybolup giderlerken, Fatma’nın sesi duyuldu.

“Hangi polisiye romanı önerirsin?”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik

En Son Yazılar