Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Yeni Sayı Çıktı!

En son hikaye, röportaj ve yazıları şimdi tıklayıp ücretsiz okuyabilirsiniz!

Hikaye | İpucu: Oyuncak Ayı

Diğer Yazılar

ÇAPRAZ

KAMBUR

KAYIP

Nurhan Işkın
Nurhan Işkın
Nurhan Işkın, Almanya doğumludur. Eğitim hayatını Almanya'da tamamlamıştır. Daha sonra Türkiye'ye dönen yazar İzmir'de yaşamaktadır. Evli ve iki çocuk annesi olan polisiye yazarının Geçmişten Gelen Cellat ve Katilin Özrü adlı iki polisiye kitabı bulunmaktadır. Nurhan Işkın'ın polisiye dergimizde yayınlanan eserlerini bu sayfada bulabilirsiniz.

Küçük bir oyuncak ayı, ne kadar korkunç olabilir? Tüylü hayvanlara dokunamıyor musunuz? Cansız da olsalar siz de benim gibi korkar mısınız? Hoş artık korkumun sebebini bildiğim için onları sevmeye başladım…

 

     Hızlı adımlarla geçtiği koridorlara bakmadan yürümeye, neredeyse koşmaya çalışıyordu. Nefesini tutmuş vermemek için direniyor, kalbinin sesi kulaklarında; vuruşu ise kalp duvarını yarıp çıkmak istercesine hızlı atıyordu. Bir anda durdu. Gideceği yol bitmiş, karşı duvarla yüzyüze gelmişti. Bu olmamalıydı. Korkuyla girdiği bu yeri anımsamıyordu. Neredeydi? Kimden kaçıyordu? Anımsamaya çalıştı fakat beyni silinmiş gibi bomboş olmasına rağmen korkusu elle tutulacak kadar gerçekti. Arkasına dönmemek için elinden gelse duvarı yarıp çıkacaktı ama bunun imkansız olduğunu biliyordu. Adım atmak, bağırmak istiyor fakat buna cesaret edemiyordu. Olduğu yere çöktü. Dizleri onu daha fazla taşıyamadı. Artık ne olacaksa bir an önce olmalıydı. Yıllardır aynı koridorda koşuyor bilmediği bir şeylerden kaçıyor ve bir türlü menzile ulaşamıyordu. Bu her gece devam ediyor, kan kokusunu burnunda hissediyordu…

    22 Yıl Önce

  Babam oturma odasında oturmuş televizyon izliyordu. Ben ise yerde oyuncak arabalarımı sürmeye çalışıyordum. Halıya takılıp duruyorlardı. Annemi özlemiştim, açıkmıştım. Arabalarımı bırakıp, kanepede oturan babamın yanına yaklaşıp,

“Annemi özledim baba. Ne zaman geri gelecek dedim.” Babam ise kocaman gözlerini bana çevirip,

“Sen salak mısın? Daha kaç kez söyleyeceğim. Annen gelmeyecek o öldü.” diye bağırınca yavaşça yanından kalktım tekrar arabalarımın yanına gidecektim ki,

“Sana söylüyorum! Beni duymuyor musun?” deyince başımı salladım. Anlıyordum ama ölmek ne demekti bilmiyordum. Beş yaşındaydım. Babamdan korkuyordum. Tıpkı annemin  mahalledeki kedi ve köpeklere dokunmamam gerektiğini, onların ne kadar tehlikeli olabileceğini, beni parçalayıp, ısırabileceklerini söylediği günden sonra bütün kedi ve köpeklerden korktuğum gibi babamdan da korkmaya başlamıştım. O çok büyüktü. Kocaman elleri vardı. Onlarla bana vurunca hep yere düşüyordum. Niye vurduğunu da bilmiyordum. Adım atamadan öylece bekledim. Acıktığımı söylese miydim acaba? Annem olsa şimdi bana güzel yemekler yapıp, saçlarımı okşayıp bana sarılırdı. Babam ise bana hiç sarılmaz ve saçlarımla oynamazdı. O hep yorgun olurdu. Anneme beni susturmasını söylerdi. Oysa ben neredeyse o eve gelince hiç ses çıkarmazdım. Annem de o yokken sanki daha çok gülüyordu. Acaba annemde babamdan korkuyor muydu? Hem neden ölmüştü ki? Onun sadece karnı ağrımış ve hastaneye gitmişti ama geri gelmedi. Babam beni komşumuz olan Fatoş teyzeye bırakmıştı. Sonra beni almaya yalnız geldi. Ben ise onu değil annemi özlemiştim. Bunu ona söylersem kızardı o yüzden onu görünce annemi sordum o ise elimi tutup beni eve götürdü. Şimdi ise neredeyse bütün gün annemsiz yatıp kalkıyordum. Üstümde kirlenmişti. Babam artık işe gitmiyordu. Hep evde oturuyor, buzdolabından bir şeyler çıkarıp onları yememi söylüyordu. Ama ben anne çorbası istiyordum. Evin içi pis kokuyordu. Babam sigara içiyor evin içi duman oluyordu. Çizgi filmde izleyemiyordum. Babam beni parkada götürmüyordu. Evde ne yapacağımı bilmiyordum. Şimdi yine annemi istiyordum. Durduğum yerde mızmızılandım.

“Ben acıktım. Annemi istiyorum.” diye ağlamaya başladım. Babam oturduğu yerden kalkıp, beni iki kolumdan tutup,

“Annen öldü! Benim canımı sıkma!” diyerek beni salladı. Canımı acıtıyordu. Bağırdım. Babam beni yere fırlattıktan sonra, yanımda duran arabalarımı topladı. Bağırarak,

“Bu kadar şımarıklık yeter. Annen öldü! Şimdi cehennem ol odana git bir daha seni gözüm görmesin.” diyerek elinde tuttuğu arabalarım ile mutfağa doğru yürüdü. Ben ise hala ağlıyordum. Oradan odama gitmek istiyordum ama altımı ıslatmıştım. Öylece bekledim. Babam geri geldiğinde sanırım pantolonumda ki ıslaklığı gördü. Yanıma gelip,

“Seni piç kurusu! Şimdide altına mı s…yorsun! Diyerek suratıma bir tokat patlattı. O kadar acımıştı ki, oturduğum yerden arkaya doğru savruldum. O ise kocaman bir canavar gibi beni yerden kaldırıp, odama götürdü. Beni içeri doğru savurup,

“Cezalısın. Bu odadan çıktığını görürsem bacaklarını kırarım anladın mı kırarım!” Dedikten sonra kapıyı üzerime kapattı. Odam karanlıktı ve ben lambanın yakma düğmesine yetişemiyordum. Odamın ortasında ağlayarak oturdum. Korkmaya başlamıştım. Odamdaki duvarlara camdan gelen az ışık vardı ama ben korkuyordum. Kapıya bakmaya başladım. Belki babam gelir beni yanına alırdı. Almadı. Odamın duvarlarında bir sürü korkunç şeyler vardı. Sürünerek camın yanında duran dolabın yan tarafındaki boşluğa gittim. Beni orada kimse bulamazdı. Annem benimle saklambaç oynadığında hep oraya saklanırdım annem bile beni bulamazdı. Şimdide duvarlardaki canavarlar bulamazdı öyle değil mi? Orada oturup sessizce ağladım. Annem gideli tam iki kez on parmak ve bir kez yedi parmak saymıştım. Uyumuşum. Uyandığımda ise daha çok acıkmış ve tekrar altımı ıslatmıştım.Üşüyordum. Odam hala karanlıktı. Annemin bana aldığı tüylü ayıcık gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Annem kedi ve köpeklere dokunmamam gerektiğini söylediğinden beri bu ayıya elimi süremiyordum. Neden bilmiyorum ama sanki ona dokunursam canlanıp beni yiyecekmiş gibi hissediyordum.Sonra bir şey oldu. Gözlerimi kapıya doğru çevirdim. Altından çok az ışık geliyordu. Ayağa kalkıp yürümeye başladım. Ben yürüdükçe kapı benden uzağa gidiyordu. Daha çabuk adım atmaya başladım fakat bir türlü kapıya yaklaşamadım. Önümde kocaman beyaz bir duvar vardı. Biraz önce orada olan kapı daha da uzaklara gitmiş yok olmuştu. Yatağıma doğru baktım. Küçük kahverengi tüyleri olan ayıcık bana gülümsedi. Karanlıkta nasıl gördüm bilmiyorum ama gülümsedi. Yatağımın üstüne çıkıp, ona uzandım. Korkmama rağmen onu kucağıma aldım. Tüyleri yumuşaktı. Onu hemen yere fırlattım. İçimde bilmediğim bir şey oluyordu. Aç olmama rağmen içimden yatağın üstüne doğru son yediğim şeyler boşaldı. Sanki kolunu kaldırıp bana elini uzatmış gibi geldi. Ağzımı koluma silip, yatağımdan aşağıya doğru indim. Nedense korkum geçmişti. Onu yerden kaldırdım. Hala tüylerine dokunurken karnımda bir şeyler hareket ediyordu ama biraz önce ki kadar çok değildi. İçimden bir ses  babamın uyuduğunu, odasına sessizce gidip, kıyafet almamızı söyledi. Ben gitmek istemiyordum. Ama aynı ses biraz daha bekleyip öyle gitmemizi fısıldadı. Acıktığımı da anlamıştı. Mutfağa uğramamız gerektiğini, buzdolabının kapağını alttan tutarak açabileceğimi fısıldadı. O an annemi düşündüm. Tüm bunlar o olmadığı için oluyordu. Bu sefer annemin toprak olduğunu, hani dedem de ölmüştü ya onu anlattı. İnsan nasıl toprak olurdu ki? Yine anlamamıştım. Birden dedemi de özledim. O bana hep çikolata alır, “aslan torunum” derdi. Dedem bize gelipte evine gideceği zaman hep ağlardım. Bana eğer onu çok özlersem elimi, boğazımın altında karnımın üstündeki yere koymamı o zaman onu özlediğimi anlayıp geri geleceğini söylerdi. Ben ise hemen elimi gösterdiği yere koydum ve bekledim ama o da gelmedi. Elimi indirdim. Ayıcığı kucağıma bastırıp, kapıya doğru yürümeye başladım. Bu sefer kapının önüne gelmiştim. Dışarı çıkmaya hala korkuyordum. Ya babam uyumuyorsa? Bana cezalı olduğumu söylemişti. Cezalı olmak kötü bir şey miydi? Nedense artık babamın benden korkması gerektiğini düşündüm. Gülümsedim. Babalar hiç küçücük çocuklardan korkar mıydı? Bu sözler çok komiğime gitti. Kapıyı açmadan önce korkum geçmiş ve gülmeye başlamıştım…

 

Günümüz…

  Komiser Ekrem aylardır peşinde koştuğu seri katilin imzasını taşıyan maktulün başına geldiğinde derin bir iç çekip, olay yeri incelemenin ve kendi teftişinin yapmadan bundan önce öldürülen beş kurban ile aynı kaderi paylaştığının farkındaydı. Yaşları elli beş ile altmış beş olan kurbanların benzer ortak noktaları vardı. Hepsi iyi eğitim almış, tıp alanında yönetici konumundaydılar. Hayatlarını İzmir’in farklı semtlerinde idame ettiriyorlar çizdikleri profil ile iyi bir insan statüsüne uyuyorlardı. Hiç birinin emniyetle yolu kesişmemişti. Ortak ilgi alanları yoktu. Ne aynı berbere gitmiş, ne de ortak bir sosyal ortamda bulunmuşlardı. Birbirlerini tanımıyorlardı. Yapılan onca araştırmaya bu iddiayı destekliyordu. Zaten katil cinayetlerini işlemeden önce farklı IP adresleri olan  internet kafelerden Komiser Ekrem’e cinayeti işlemeden birgün önce mail atıp cinayetler ile ilgili kendince bilgi veriyordu. Oysa ki yazdığı tek cümlelik mail onlara bir yere götürmemişti. Hep aynı cümleyi kurması ise düşündürücüydü.  [bctt tweet=”“ŞEYTAN DA BİR MELEKTİ. TIPKI BİR ZAMANLAR BENİM OLDUĞUM GİBİ.” ” username=””]Katil bir şekilde pişmanlık duyuyor gibi görünüyordu. İşlediği her cinayetle masumiyetini kaybettiğini fakat bunun sorumluluğunu almadığı gerçeğini dillendiriyordu.

Araştırmalarda, incelenen kamera görüntülerinde, katilin  mailini atan farklı yaş grubuna ait gençlerin dışarıda yollarına çıkıp,  para vererek mail atmalarını sağlıyordu. Bu mailleri atan altı genç ise farklı eşgal vermişti. Kimi parayı verenin yaşlı ve aksak olduğunu, kimi ise genç gözlüklü olduğunu, bir başkası kilolu ve mavi gözlü, bir diğeri ise zayıf koyu renk gözleri, biri ise orta yaşlı ve kambur, ve son kurban için mail attıranın ise yirmi beşli yaşlarda, evsiz ve çok kötü kokan, saçı sakalı birbirine girmiş bir kişi  olduğunu anlatmıştı. Katil oldukça zekiydi. Seçtiği internet kafeler MOBESA kameralarının olmadığı mahalle aralarındaydı. Değişmeyen ise katilin kurbanlara toksokoloji raporuna göre enjekte ettiği sakinleştirici iğnelerdi. Bu iğneleri kurban yürürken kürek kemiğine saplayıp avını beklediği artık otopsi sonuçu kesinlik kazanmıştı. Sonrası ise insanı dehşete düşüren bir vahşete sahne oluyordu. Komiser Ekrem, Emiralem civarından aldıkları bir ihbar telefonu ile olay yerine hareket ettiklerinde katilin tekrar iş başında olduğunu biliyordu. Katil rutinini hiç bozmuyordu. Cinayetlerin arası hep yirmi yedi gündü. Bu tarihin katil için bir anlamı olmalıydı ama henüz bu konuda bir arpa boyu yol almamışlardı. Ne bir parmak izi, ne de DNA olacak bir veriye rastlamamışlardı. Katil cinayet silahını işini bitirdikten sonra yanına alıyordu. Kurbanın onun radarına girmeyi nasıl başardığını henüz çözememişlerdi. Kurban yakınları özellikle eş ve çocukları ile yapılan görüşmelerde kurbanların tek çocuklu olmaları ve üçünün eşinden boşanmış olması ortak nokta gibi görünse de tutarsızlık gösteriyordu. Tüm bu düşüncelerden sıyrılan, Komiser Ekrem yardımcısı Yavuzhan’a dönerek,

“Hadi başlayalım. Her zamankinden daha dikkatli olmalıyız. Havanın yağmurlu olması belki bize bir ipucu verebilir. Maktülün  yatış açısına göre sağ tarafından buraya taşındığı izlemini veriyor. Katil her cinayetinde olduğu gibi bu kurbanın yüzünüde kıble yönüne çevirmiş. Bu nasıl bir Allah’ın cezası varlık? Tüm kurbanları öldür, yanına kestiğin parmakları al sonra onları bir ayinin parçasıymış gibi kıbleye döndürüp bırak. Eminim başlarında durup Fatiha’da okuyordur adi piç kurusu.”

“O çok dikkatli davranıyor Komiserim. Şimdiye kadar bize hiçbir kanıt bırakmamasını ben de sürekli düşünüyorum. Katil mutlaka bir iz bırakıyor ama biz göremiyoruz. Neyi atlıyoruz? Adam yirmi yedi günde bir avlanıyor bu tarihin bir anlamı olmalı. Yaptığım araştırmalarda ne mitoloji de ne de inanç sistemlerinde bu sayının bir önemi yok. Artık gün sayıp huzursuzluk duyuyorum.”

“Bu tarih katil için önemli. Biz üzerine ne söylesek yanlış olur onun içsel durumu ile ilgili olduğu varsayımını tüm emniyet çalışanları gibi ben de kabul ediyorum. Katilimiz  her ne kadar rastgele avlanıyor gibi görünse de seçtiği kurbanların hepsi bir erkek çocuğuna sahip ve hepsinin yaş ortalaması yirmi iki ve yirmi dört arası. Çocukların eğitim hayatları devam ediyor ama bununla cinayetlerin nasıl bir bağlantısı var inan düşünmekten kafayı sıyıracağım. Tek bir konuda kimse fikrimi değiştirmeyecek o da katilin baba figürüne olan nefretinin intikamını alıyor olması.” Diyerek rüzgarla sallanan sarı şeritlerden gözünü çevirerek kurbana odaklandı. Adamın yüzü kesici bir alet ile önceki kurbanlardaki gibi,  tanınmaz hale getirilmişti. Boğazında ki kesi ise bir kulağından başlıyor diğer kulakta sona eriyordu. Bunlar yetmezmiş gibi kalbe vurulan derin bir bıçak darbesi ile sona eriyordu. Yapılan otopsi raporlarında yer alan en can alıcı nokta ise kurbanın ölmeden önce elleri ve ayakları bağlandıktan sonra ilk olarak el parmaklarının kesilmesiydi. Adli Tabib bu konuda oldukça netti. Kanamalar bu yönde bilgi veriyordu ve kurbanın ölüm nedeni her seferinde aynı sonuçlanıyordu. Boğaz kesildikten sonra kalbe bıçak saplanıyor ve çıkarıldıktan sonra kan kaybı yüzünden ölüyorlardı. Hala anlayamadıkları ise katilin tüm kurbanlarının yanına oyuncak bir ayı bırakmasıydı. Adli tıp uzmanları bu oyuncaklarda delil olacak bir bulgu elde edememişti. Emniyet görevlileri ise yaptıkları araştırmalarda  bu tür oyuncak ayıların her büyük marketten kolaylıkla ulaşabilir olduğuydu. Bu kapıda daha açılmadan yüzlerine kapanmıştı..Komiser Ekrem dikkatlice kurbanın ceketinin iç cebini elini uzattı. Tesadüf mü yoksa öldürülen kurbanların hepsi mi cüzdanlarını ceket iç cebinde taşıyordu bu soru hala havada asılı duruyordu. Belki de katil kurbanlarının isimlerine hemen ulaşmalarını istiyordu yoksa altı kurbanın aynı yerde cüzdan taşıması olanaksız gibi görünüyordu. Ayağa kalkıp, projektörlerle aydınlatılmış olay yeri ışıkları altında kimlik bilgilerinin yer aldığı isme odaklandı. “ Doçent Doktor İsmail Kayın “ adına düzenlenmiş bir kimlik kartıydı bu. Böylece öldürülen kurbanlardan dört tanesinin doçent iki tanesinin de başhekimlik yapan uzman doktor olduğunu teyit etmişti. Katil suç profilini değiştirmiyordu. Peki ama neden tıp alanında, yüksek mevkisi olan erkekleri öldürüyordu? Baktığı yerde neyi göremiyordu? İnsan hayatı ne ara bu kadar ucuz olmuştu. Anlamıyor ve anlamlandıramıyordu. Dikkatini elinde tuttuğu karta yönlendirip cebinden çıkardığı delil torbasının içine yerleştirdi. Yan tarafında olay yerini fotoğraflayan görevli memur Ümran’a uzattı. Bir şey söylemesine gerek yoktu. Ülkemizde yetişen değerlerin bu şekilde öldürülmesi onu derinden yaralıyor, katilin elini kolunu sallayarak özgürce dolaşması öfkesini artırıyordu. Tekrar yere çöktü. Kurbanın yüzü ve kesik boynunun altında gördüğü yarım ayakkabı izini fark etti. Savcı onlar işine başlamadan önce  gelmiş onları bir güzel fırçalamış, ne işe yaradıklarını sormuştu. O kadar öfkeliydi ki kimlik bilgilerine dikkat etmeden, hatta yazmadan raporunu tutmuş ve oradan ayrılmıştı. Bu ilk kez oluyordu. Şimdi bunları düşünmenin sırası değil diye kendini azarladı. Yavuzhan’a ve Ümran’a dönüp,

“Benim gördüğümü sizde görüyor musunuz? Ümran bu ayakkabı izinin her açıdan fotoğrafla. Yavuzhan sen de izi takip et bakalım ne tarafa doğru ilerliyor?”

“Komiserim, bu ayakkabı izinin ilerlediği yerdeki izler bozulmuş. Bakın burada bir kaç iz birbiri içine girmiş. Kurbanı bulan çiftci ve olay yerine gelen ilk arkadaşımız dikkatsiz davranmış gibi görünüyor.”

“Sen yine de ayakkabı izini aramaya başla. Bir yerde mutlaka diğerlerinden ayrılacaktır. Özellikle sağ taraftaki ağaçlık alana doğru bakmanı istiyorum. Yanına iki memur daha al ama dikkatli olun.” Dedikten sonra kurbanı onu incitecekmiş gibi yavaşça kendine doğru çevirdi. İz daha da belirginleşti. Yarısı kurbanın altında kalmıştı. Çamurdaki ayakkabı veya bot olma ihtimali yüksekti, tırnakları oldukça net görünüyordu. Ümran’a dönerek,

“Her açıdan al eğer şanslıysak,” eli ile izin tam ortasını gösterek,” Markasını bile görebiliriz. Bu ayak izi yaklaşık otuz santimetre  gibi görünüyor. Bir insanın boy uzunluğu ayak uzunluğunun yaklaşık altı katı civarında eğer yanılmıyorsam katilimiz bir seksen veya üzerinde bir boy verisine sahip.  Adım aralığına dair izleri bulursak bu veriyi dahada netleştirebiliriz.” Kurbanı bir müddet öylece tuttu. Ümran’ın işini bitirmesini bekledikten sonra onu tekrar aynı konumuna getirdi. Şimdilik kendi işi bitmişti. Cep telefonu titredi ise de o Yavuzhan’ın yanına doğru ilerlemeye başladı. Sarı şeritli olay yerinden çıkmıştı. Kurbanın bulunduğu açının sağ tarafına doğru dikkatli adımlarla ilerlerken bu kadar dikkatli olan katilin nasıl olupta ayak izi bıraktığını kafasında bir yerlere oturtmaya çalışıyordu. Basın öldürülen kurbanları hergün sayfalarına taşıyarak artık katilin yakalanması için tüm emniyet birimlerine kamuoyu önünde baskı yapıyordu. Haklılar, diye düşünerek ilerlemeye başladı. Genellikle seri katiller kendilerinden bahsedilmesini ister, gücün ellerinde olduğu hissi ile tatmin olurlardı. Belki de oluyordur diye geçirdi aklından. Şimdiye kadar öldürdüğü kurbanların boy ve cüssesine bakarak katilin uzun boylu olduğunu tahmin ediyorlardı fakat ellerinde buna dair bir kanıt yoktu. Kurbanlara enjekte ettiği sakinleştirici ile onların hakkından geliyor,  tüm kurbanların bir şekilde tıp alanında yönetici olmaları katilin geçmişinde bir travma sonucu ortaya çıktığı üzerinde emniyette ki arkadaşları ile fikir birliği sağlıyorlardı. Kurbanların erkek olması ve bu kadar vahşice katledilmesi, kalbe vurulan son darbe ise yaş ortalaması dikkate alınınca baba figürünün de katilin eyleminde etkin olabileceği konusunda uzman görüşlerine sahiptiler. Yavuzhan’ın kendisine seslenmesi ile düşüncelerine nokta koydu. Hızla kendisine yaklaşıyordu. Bir yandan da telsiz ile anons geçiyordu. Soluk soluğa yanına geldiğinde,

“Komiserim, gördüğünüz üzere,” parmağı ile ikisinin bulunduğu yerden yarım metre ilerisini göstererek, “Katilimiz bu yoldan ilerlemiş, her ne kadar burası toprak değil çim olsa da baskı sonucu çimler yan yatmış. Birde çok emin değilim ama kurbanı sırtına alarak taşımış gibi görünüyor. Görebildiğim kadarıyla sürükleme izi yok. Birde şu ağaçların bittiği yerde ki tali yolda tekerlek izleri var. Araç görünüşe göre manevra yaparak değil, geri geri giderek ana yola çıkmış. Olay yeri ekibi kurbanın orada işini bitirir bitirmez burayı inceleyecek.”

“Katilimiz bu sefer dikkati elinden bırakmış görünüyor ne dersin? İlk kez dikkatsiz davrandı.”

“Belki artık tatmin olmuyordur veya yorulmuştur. Belki de doktorları öldürdüğüne göre hastadır.”

“Hepsi olabilir ama bize daha fazla delil lazım Yavuzhan. Katile dair elimizde olanlara bir bak, sadece altı tane kurban. Kurbanın ailesine haber vermeliyiz. Eğer yetişebilirsek tekrar sahaya döneriz. Hadi gidelim.” Diyerek arabaya binip, kurbanın evinin bulunduğu Karşıyaka yönüne doğru yola çıktılar.

   Evin önüne geldiklerinde ise görevlerinin en zor bölümü olan bu kısmı  sessizlik yemini etmişçesine suskun kalarak ilerlemeyi yeğlediler. Bostanlı sahilde bulunan bahçeli villanın kapısında görevlilere rozetlerini gösterip kendilerini bilgilendirmesine izin verdikten sonra siteye girip, kurbanın ikamet ettiği binanın önüne geldiler. Zile basıp kapıda beklediler saat gece yarısını çoktan geçmişti. İnsanlara kara haber çabuk ulaşır diye boşuna dememiş di eskiler. Komiser Ekrem tekrar zile bastı. Güvenlikçi geldiklerini bildirmemiş miydi? Kapının yan tarafından içeri doğru baktığı anda içeride  ışıklar yandı. Genç bir delikanlı kapıyı açınca kendilerini tanıtıp içeri girmek istediklerini zira konunun ayak üstü kapı önünde konuşulmayacak kadar önemli olduğunu belirtiler. Delikanlı kenara geçip onların geçmesi için yol verdikten sonra önlerine geçerek salona doğru ilerledi. Burası oldukça zevkli döşenmiş olmasına rağmen ruhsuz bir taş yığını gibi soğuk ve kasvetliydi. Delikanlı onlara oturmalarını söylememiş meraklı gözlerle gelen misafirlerini izliyordu. Sağ eli ise sürekli alnının ortasındaki saç tutamını tutuyor garip bir şekilde aynı hareketi tekrarlayıp duruyordu. Elinde kabuk tutmuş bir iz dikkat çekiyordu. Üzerinde ki eşofman takımı ise sanki ona emanetten giydirilmiş gibi büyük duruyor bu hali ile yirmili yaşlarda değilde küçük bir çocuğu andırıyordu. Komiser Ekrem dikkatle kendilerine bakan gözlere odaklanmıştı. Bakışlar buz gibi soğuk ve garip bir parıltı  gözbebeklerinde oynaşıyordu. Komiser Ekrem,

“Delikanlı sizi bu saatte rahatsız etmek istemezdik mümkünse hanımefendiyi de çağırır mısın?” Bu soru üzerine çocuğun gözü tiki varmış gibi arka arka açılıp kapandı.

“Annem yok.”

“Annem yok derken?”

“O öldü. Bu evde sadece babam ve ben yaşıyoruz.” Gözlerinde ki soğuk parıltı tekrar yanıp söndü. Komiser Ekrem,

“Adın ne senin?”

“Burak.”

“Burak, istersen arkandaki koltuğa geçip otur zira sana kötü haberlerimiz var.” Der demez delikanlı arkasındaki koltuğa geçip oturdu fakat haber sanki onu ilgilendirmiyormuş gibi tepkisizdi. Yavuzhan,

“Buraya gelme sebebimiz ne yazık ki baban ile ilgili. Onu Emiralem civarında bulduk. Yaşamıyordu. Bir cinayete kurban gitmiş. Üzgünüm.” Bu sözler üzerine delikanlının gözlerinde bir ışıltı oluştu. O kadar rahattı ki, insanın kedisi ölse bundan daha çok tepki verirdi. Bu durum Ekrem’in ve Yavuzhan’ın gözünden kaçmadı. Geçen en fazla yirmi saniye sonra çocuk bacaklarını karnına doğru çekip, anlaşılmaz bir dil konuşuyormuş gibi kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Sağ eli ile saçını çekiştiriyor, geriye itiyor sonra tekrar çekiştiriyordu. Çocuk şoka girdi diye düşünmekten kendini alamayan Komiser Ekrem ona doğru iki adım atınca birden ayağa fırlayarak,

“Nihayet, dualarım kabul oldu. Eminim onu Ayılı Katil öldürmüştür. Allah’ım bugün benim yeniden doğduğum gün! Nasıl sevindim anlatamam. Size bir şeyler ikram etmek istiyorum. Ne içersiniz?” Bu sahne karşısında iyice afallayan Komiser Ekrem ortağının yüzüne baktı. Çocuk onun önünde dikilince gözleri buluştu. Kendini toplayarak,

“Şoka girdin. Hemen otur şuraya ambulans çağıracağım.” Dediyse de delikanlı birdenbire canlanmış kabuğuna sığmaz olmuş, bir o tarafa bir bu tarafa attığı iki adım eşliğinde hala şükrüne devam  edip, misafirlerine bakma gereği duymuyordu. Yavuzhan onun kolundan tutunca, Burak ani bir hareketle ona dönüp karnına yumruğunu geçirdi. Biraz önce ki tavrı ile şu anki hali iki farklı kişilik gibi ortada asılı kalmıştı. Gözlerinde derin bir korku vardı.  Neye uğradığını anlamayan Yavuzhan küftü savurup, bu anlamsız yumruğun acısı ile öne eğilmişti. Komiser Ekrem ise sanki olanların hiç bir anlamı yokmuş gibi boş gözlerle kendilerine bakan delikanlıya doğru hamle yapınca,

“Sakın bana dokunma! Anlıyormusun sakın!” Diye bağırmaya başladı. Komiser Ekrem ise ona yaklaşıp, kolunu sertçe tutup,

“Kendine gel! Kimse sana dokunmayacak. Manyak mısın be! Sana babanı bulduğumuzu söylemeye geldik ve sen olayı tiyatro oyununa çevirdin. Aklından zorun mu var? Şimdi ya sakinleşir paşa paşa şuraya oturursun ya da seni kelepçeler emniyete götürür nezarete atarım. Görev başında ki polise vurmanın suç olduğunu sana kimse anlatmadı mı?” Diyerek onu biraz ittirerek koltuğa oturmasını sağladı. Emniyette katilin kurbanlarının yanına bıraktığı ayıcığın basına sızdırılmaması talimatını vermelerine rağmen sızmıştı. Gazeteler ona “Ayılı Katil” ismini yakıştırmışlar, her haberin ardına oyuncak ayı görseli ekleyerek insanların ilgisini çekmeyi başarmışlardı. Fakat görselini paylaştıkları ayılar beyaz, katilin bıraktığı ise kahverengiydi. Allahtan bu detayı yakalayamamışlardı. Komiser Ekrem, Yavuzhan’a dönerek iyi olup olmadığını sorduktan sonra Burak’ın karşısında ki yerinden kıpırdamadan,

“Şimdi sana soracağım sorulara cevap ver. Babanın düşmanı veya onu tehdit eden biri var mıydı?”

“Ne tehdidi? Asıl babam herkese düşmandı. Bıçak parası almadan ameliyata girmez milletin iliğini kemiğini sömürürdü. Hastalar ile dalga geçer mesleğinin hakkını vermezdi. Arkasında ki güçlü ahbaplarına güvenir geçirdiği soruşturmaları ciddiye almazdı. Hem onun karşısında kim durabilirdi ki? Kesin katile de bir yamuk yapmıştır?” diyerek gülmeye başladı.

“Gerçekten öldü mü?” Bu soruyu duymazdan gelen Komiser Ekrem,

“Babanda son zamanlarda bir farklılık var mıydı?”

“Farklılık mı? Onda ki farklılık sadece şiddete başvurmadığı gün ortaya çıkardı. Onun dışında ağzı bol küfürlü, aşağılamayı seven, herkese yukarıdan bakan, hiçbir şeyden memnun olmayan bir psikopattı.” Bu sözleri söyledikten sonra tekrar bacaklarını karnına çekip, saçı ile oynamaya başladı. Komiser Ekrem delikanlının bu haline acıyarak baktıktan sonra,

“Biraz önce güçlü dostları olduğunu söyledin. Bu dostlar nasıl insanlar?”

“Babama işleri düşünce etrafına toplanan at sinekleri. Hepsi birbirinden rezil kişiler. Siyasetten tutun, sanatçılara kadar. Hem bunları neden soruyorsunuz ki? Asıl onun nasıl bir canavar olduğunu sorun.”

“Babandan bu kadar nefret etmenin sebebi ne?” Bu soru üzerine delikanlının yüzüne yerleşen öfke ve nefret o kadar yoğundu ki, karnına yumruk yiyen Yavuzhan bile dikkatini ona odakladı.

“Annemi çok erken yaşta kaybettim. Babam ise bana hiç değer vermedi. Lise yıllarımda bile beni kemeri ile döver sonra hiç birşey olmamış gibi beni çok istediğim tatile, veya son model bir telefonu odama bırakarak bana sözüm ona sevgisini gösterirdi. Oysa sevgi para ile alınmıyordu. O baba değildi. Alacakaranlıkta ortaya çıkan şeytanın ta kendisiydi. Sosyal statüsünden dolayı benim ortalarda çok görünmemi istemezdi. Üniversiteyi kazandığım yıl benim için bir parti düzenlemişti. Ben ise eve gelip kalabalığı görünce bunların benim için birşey ifade etmediğini, göstermelik sevgiye ihtiyacım olmadığını söyledim. Tabi misafirler ayrılmadan odama geçmiş, kullandığım sakinleştiricimi içip uyuyakalmıştım. Babamın vücuduma inen kemerinin acısı ile uyandım. Beni uyku sersemi üst kattan bodruma sürükleyip, kapıyı kilitledikten sonra iki gün yanıma uğramadı. Bunu çocukluk yıllarımda da yapardı. O zamanlar bağırır, ağlar, altımı ıslatır, aç, susuz uyuyakalırdım. Sonra okulda notlarım düşünce beni en yakın arkadaşı olan psikiyatra götürdü. Ona tüm olanları anlattım önce bana inanmadı ve Şizofreni tanısı koydu. Sonra babamla konuştu, tabi o bunları kabul etmedi.” Sustu. Artık yüzünde nefret yerine acı vardı. Sanki ağzını açsa ağlayacaktı. Yutkundu. Saçını çekiştirdi. Sonra hafif hafif bir şarkı mırıldanmaya başladı. Bir müddet tekrarladıktan sonra,

“Biliyor musunuz ben aslında müzisyen olmak istemiştim. Bunu ortaokul yıllarımda babama söylediğimde yediğim dayaktan kolum kırılmıştı. Tabi yine aynı yalan sahnelenmişti. Sakar bir çocuğun evin merdivenlerinden düşüp kolunu kırması helede benim gibi; babama göre deli olan biri için bu çok doğaldı.” Yüzüne yine öfkesi ve buz gibi bakışı yerleşmişti.

“Sizin babanız böyle olsa onun öldüğüne üzülür müydünüz? Ben ne de olsa deliyim. Deliler hiç acı çeker mi? Artık konuşmak istemiyorum.” Diyerek bacağını indirip, ritmik bir şekilde sallamaya başladı. Komiser Ekrem yıllardır bu meslekte neler görüp geçirmişti fakat bu çocuk ona hepsini unutturdu. İçinde duyduğu merhameti dillerdirebilse o da adamın öldüğüne sevindiğini söylemek isterdi. Burak’a dönüp,

“İstersen görüştüğün doktorunu arayıp buraya gelmesini söyleyelim. Bu gece yalnız kalmasan iyi olur. Ne dersin?”

“Asıl bu gece yalnız kalmalıyım. Ömrümde ilk kez huzurla yatağa gideceğim. Ruhum özgürlüğüne kavuştu. Bugünden önce karanlık bir hücrenin tam ortasında hapsedilmiş bir yarasa gibiydim. Şimdi ise aydınlıkta hiç durmadan on ay kadar uçabilen Kara Sağan yani Ebabil Kuşu kadar özgürüm. O yüzden doktorumu aramanıza gerek yok.”

“Babanın arkadaşı olduğunu söyledin, nasıl tanımıyorsun?”

“Bu o değil. Bir yıl önce hastane doktorumun şehir dışında olması sebebi ile onunla görüşmek zorunda kalmıştım. Sonrasında ise onda beni çeken bir şey oldu o yüzden şimdi onunla görüşüyorum. Hem oraya gelen hastalarla da iletişim kurmaya başladım. Tabi bu babama göre delinin, deliyi bulması ama bana göre öyle değil.” Sustu sesi titremişti. Başını kaldırıp,

“Benim hiç arkadaşım yok o yüzden babam ne derse desin onlar benim arkadaşlarım.”

“Bize ismini ve adresini ver. Onunla da bir görüşelim. Bir de sakıncası yoksa odanı görebilir miyiz?” Dediğinde cebindeki telefonun tekrar titrediğini fark ettiyse de işini bitirmeden açmama kararını uygulamaya devam etti. Tüm dikkatini Burak’a yönlendirmeye çalıştığında onun sorusu duydu.

“Odamı mı? Orada kanlı kıyafetler mi bulacağınızı zannediyorsunuz? Ben sinek bile öldüremem.” Diyerek yine saçı ile oynamaya başladı.

“Elinde ki şu iz oldukça derin görünüyor. Ne zaman ve nasıl ol…?

“ Elimi iki ay kadar önce yemek yaparken kestim. İyi de niye soruyorsunuz ki? Anladım. Siz babamı benim  öldürdüğümü düşünüyorsunuz. Gerçi bunu çok isterdim ama o cesaretim asla olmadı.” Diyerek ayağa kalktı ve salondan koridora geçerek merdivenlere yöneldi. Yukarı kata çıktıklarında odasının kapısı açıktı. Komiser Ekrem ve Yavuzhan odaya girip, sağa sola baktılar. Dağınık bir yatak ama oldukça düzenli bir odaydı. Komiser Ekrem, delikanlının tutarsız davranışlarından şüphelendiği için odayı görmek istemişti ama dikkat çeken hiçbir şeye gözü çarpmamıştı.. Tam çıkacakları sırada kapının arkasında ki gardırobun üzerinde duran oyuncak ayı dışında. Katilin kurbanlarının yanına bıraktığının aynısıydı. Komiser Ekrem, Burak’a dönerek,

“Bu ayı senin mi?”

“Evet, benim.”

“Dikkatimi çekti odanda hiç oyuncak yok. Bu ayının bir özelliği var mı?”

“Yok! Onu bu yılki doğum günümde isimsiz biri göndermişti. Ben tüylü olan hiçbir şeyi sevmem ve dokunamam.. Onu evi temizleyen kadın oraya koymuş ve dokunamadığım içinde orada kaldı.” Komiser Ekrem cebinden çıkardığı lateks eldivenleri takarken,

“Neden dokunamıyorsun?”

“Doktorumun söylediğine göre bu öğretilmiş korkuymuş. Annem ben küçükken sokak hayvanlarının tehlikeli olduğunu, mikrop kapabileceğimi, köpeklerin beni ıssırabileceğini söylerdi. Doktorumun bunun bilinçaltıma yerleştiğini, annemin bunu söylerken ki mimik hareketlerinin tiksindirici bir hal almış olabileceğini ve benim bunu bilinçaltıma atıp, korkumla beraber tiksinme duygumu beslediğimi, bunu da çocukluk döneminde izlediğim hayvanlı çizgi filmler ile örneğin kedinin fareyi kovalaması ile pekiştirdiğimi söylüyor. Ben… ben çocukluğumdan beri onlara dokunamam ve eğer onu oradan alacaksanız benden uzak tutun. Babamın söylediği gibi hayvanlardan korkan erkek olmazmış. Siz de aynı şeyi söylemeyin sakın!” Sustu. Komiser Ekrem elini ayıya uzattığında delikanlının rengi atmaya ve öğürmeye başladığını duyunca Yavuzhan’a onu odadan çıkarmasını söyleyerek uzanıp aldı. Yanında delil torbası yoktu fakat bu ayıcık kurbanların yanında bulunan ve aynı markayı taşıyan modeldi. Komiser Ekrem merdivenin başında duran Burak’a dönüp,

“Doğum günün ne zamandı?”

“Bugün ayın kaçı?”

“Otuzu.”

“Tam yirmi yedi gün önceydi. Yani ayın üçü.”

“İçinde gelen paketi ya da kutuyu attın mı? Üzerinde herhangi bir adres var mıydı? Hangi kargo şirketi getirdi? İyice düşün. Cevap için acele et…”

“Sözünüzü kesiyorum ama düşünmeme gerek yok. Küçük bir kutuydu. Hiçbir bilgi yoktu sadece ismim yazıyordu. Hem onu bana kargo veya kurye getirmedi. Sabah evden çıkmak için kapıyı açtığımda oradaydı. Tabi hemen güvenlik görevlisini aradım ama o kimseyi görmemiş çünkü tuvalete kadar gitmiş. Yanında olan arkadaşı ise o gün yan komşulardan biri taşındığı için gelen taşıma şirketinin görevlilerinin yanındaymış. Ben de onu bana hastaneden arkadaşım olan Engin’in gönderdiğini düşündüm. Çünkü ona hayvanlara dokunamadığımı söylemiştim. O ise bana gülmüştü. Ama ben onun gönderdiğine adım kadar eminim.Gerçi o bunu kabul etmedi ama” Komiser Ekrem ilk kez bir ipucu yakaladığını düşünerek,

“Şu arkadaşın Engin’ ve doktorunun adres bilgilerini yardımcıma ver. Eğer aklına herhangi birşey gelirse bizi ara. Bu ara doktorunu görmeyi de ihmal etme.”

“ İyi de Engin yaşamıyor ki! Onbeş gün önce tüm ilaçlarını içip intihar etti. Bu dünyanın karanlığı onu yutmadan öleceğini anlatıp duruyordu. Tabi ben buna hep gülüyordum ama dediğini yaptı. Gerçi onun adına sevindim. Bu dünya pislik dolu!”  diyerek kahkaha attı. Bu nasıl bir ruh bozukluğuydu? Bu çocuğun duyguları nereye gitmişti? Komiser Ekrem biraz önce söylediklerini tekrar edip, elinde ayıcık ile delikanlının duvara yapışmasını göz ardı ederek merdivenleri inip kapıya doğru ilerledi. Yavuzhan doktorun bilgilerini alıp kendilerine ulaşabileceği telefon numarasını verdikten sonra evden dışarı çıktılar. Kapıya gelince güvenlik görevlisinden son otuz günün kamera kayıtlarını hazırlamasını, emniyetten gönderecekleri bir memurun alacağını bildirdiler. Artık gece yarısı olmuştu. Doktor ile sabah görüşme kararını alıp, emniyete uğradılar. Elde ettikleri verileri panoya işleyip, Burak’tan aldıkları oyuncak ayıyı Adli Tıp’a gönderdiler. Ekrem işini bitirip telefonuna baktığında arayanın yeğeni Seyit olduğunu görünce şaşırdı. Onunla arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. Yıllardır ona ne nasihat verdi ise  kabul görmemişti. Aklının estiğini yapan, kendi doğrusunu yaşayıp yanlışta olsa deneyimlemek isteyen, içine kapanık bir delikanlıydı. Yengesini bir rahatsızlık sonucu erken yaşta, abisini ise bundan on yıl kadar önce evinde ölü bulunmuştu. Aldığı alkol onun dengesini kaybedip merdivenlerden düşmesi sonuçu boynunu kırmış, ölümüne sebep olmuştu. Seyit’i ise babaannesi büyütmüş, yaşadığı travma sonucu destek almış, ve almaya devam ediyordu. Tüm bu zorlukların üzerinden gelip, şimdi ise hayata tutunup, bilgisayar mühendisi olarak özel bir şirkette çalışmaya başlamıştı. Ekrem’i çoğunlukla başı bela da ise arardı. Onun dışında varlığını unutur yokmuş gibi davranırdı. Tabi buna abisi sebep olmuştu. Alkol aldığı zaman farklı bir kişilik sergiler, şiddete meyil ederdi. Telefonun geri arama tuşuna basıp açılmasını beklediyse de cevap alamadı. Masasına geçip oturdu. Burak’ın verdiği doktorun ismini bilgisayarına yazıp arama motorundan arattı. Notlar aldı. Uyku artık gözkapaklarını kapatması için yalvarmaya başlamıştı. Zorlukla doğrulup, emniyetten çıktı. [bctt tweet=”Gökyüzü bulutlardan dünyayı temizlemek için gözyaşlarını yeryüzüne indirse de, bunun nafile bir çaba olduğunu biliyormuş gibi daha da şiddetlenmeye başlamıştı.” username=””] Derin bir nefes alıp koşar adım arabasına yöneldi. Karşıyaka’nın bu saatte boş olan sokaklarına dalmak için gaza yüklendi…

  Komiser Ekrem sabah kalkar kalkmaz Seyit’i tekrar aramış fakat telefonun ulaşılamaz olduğunu söyleyen sesli mesaj ile karşılaşmıştı. Kendi kendine fırsat bulur bulmaz ona uğramayı tenbih ettikten sonra, emniyete geldiğinde ise ekip arkadaşı Ferhat’a öldürülen diğer kurbanların aileleri ile temasa geçip, hediye ayı alıp almadıkları hakkında soruşturma yapmasını söyledikten sonra Yavuzhan ile emniyetten ayrıldılar. Önce son kurban İsmail Beyin çalıştığı hastanede soruşturma yapmaya başladılar. Burada ki herkes ağız birliği etmiş gibi onun ne denli iyi bir insan olduğunu söylediler. Sadece psikiyatr uzmanı olan Doktor Oğuzhan, İsmail’in göründüğü gibi biri olmadığını söyleyince, bu konu dikkatlerini çekti, zira onun arkadaşı ve yıllardır Burak’ın tedavisini yürütmüş, dolayısı ile kurban hakkında fazla bilgisi olan kişiydi. Belki onu öldürecek kadar nefret eden düşman hastaları vardı. Nede olsa Burak babasının insanlardan para almadan onları tedavi etmediğini söylemişti. Katilin kurban profili değişmiyor, bu da tüm emniyet birimine katilin sağlıkçılarla ilgili bir sorun yaşamış olabileceğinde hem fikir olmalarını sağlıyordu.  Komiser Ekrem, konuya odaklanarak,

“Size hiç tehdit aldığını veya başka herhangi bir korkusundan bahsetti mi?”

“O korkacak bir adam değildi. Bu hastanede hiç kimse onun hakkında benim bildiklerimi bilemez çünkü oğlu Burak benim hastamdı. Dolayısıyla onun hakkında anlattıkları hiçte iç açıcı şeyler değil. Ona neredeyse yalvardım, destek almasını önerdim ama o beni dinlemedi. Her baba evladı terbiye etmek için döver diyerek kendini savundu. Bunun yanlış bir tutum olduğunu ona yıllarca kabul ettiremedim. Tehdit ettim destek almazsa onu şikayet edeceğimi söyledim ama o bana hasta haklarını hatırlatıp üstü kapalı tehditlerini savurmaya devam etti. En sonunda da Burak benimle görüşmeyi sonlandırdı. Çünkü, İsmail eğer zorda kalırsa oğluna deli raporu alıp söylediklerini geçersiz kılacaktı. Buna razı olamazdım. Hoş ben görüşmeyi kesmeden önce o benimle yolunu ayırdı.”

“Peki, sizce Burak babasını öldürmüş olabilir mi?”

“Kesinlikle hayır! Çocuk babasının isminden bile korkuyor. Asosyal. Hiç arkadaşı yok. Ruhsal olarak çocukluk travmaları var fakat o birini öldürebilecek bir yapıya sahip değil.”

“Bundan nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”

“Çünkü, Burak Hemofobi hastası yani kan görünce bayılıyor.”

“Onu tedavi eden şu meslektaşınız hakkında bize neler söyleyebilirsiniz?”

“Birkaç kez karşılaşmanın dışında onunla ilgili fazla bilgim yok. Yalnız onun Burak’ın rahatsızlığı için yeterli tecrübeye sahip olduğunu zannetmiyorum. Daha çok genç. Onunla görüşen bir hastam yeterli desteği alamadığı için tekrar benimle görüşmeye başladı.”

“Son bir sorum daha var.” diyerek, cebinden bir kağıt çıkarıp adamın önüne ittirerek,

“Bu isimlerden size tanıdık gelen var mı? Bir yakınları veya bizzat kendileri sizden destek almış olabilirler. Özellikle soyisimlere odaklanmanızı istiyorum.” Dedikten sonra adamı izlemeye başladılar. İsimleri mutlaka basından duymuştur  katilin, bir erkek çocuğu sahibi, bir şekilde tıbbın içinde olan babaları avladığı bilgisine sahip olduğunu varsayıyordu. Katilin yakınlarında olduğu hissediyordu. Yapılan onca araştırma da Burak’ın onlara bilmeden verdiği ipucu bu düşüncesini güçlendiriyordu. Her ne kadar  Engin ölmüş olsa da belki katil ile bir ilişkisi olmuş veya onları takip eden biri ayıyı göndermiş olabilirdi.

“Hiç biri tanıdık değil. Eğer hastalarımdan biri bu soyisimlerden birine sahip olsaydı kesinlikle hatırlardım.”

Komiser Ekrem başka soracağı soru kalmadığı için ona teşekkür edip yardımcısı ile birlikte oradan ayrılıp, Burak’ın doktoru ile görüşmek için yola koyuldular. Yavuzhan, yola odaklanarak,

“Komiserim, bu görüşmeden sonra daha önce öldürülen kurbanların çocukları ile tekrar görüşelim. Katilin bu çocuklara dair fikri olduğunu düşünüyorum. Onlarla bir şekilde bağ kuruyor. Belki diğer kurbanlarla son kurbanın çocukları üzerinde ortak bir bağ vardır. Yoksa neden her yirmi yedi günde bir cinayet işliyor. Daha önce benzer cinayetler işlenmemiş. Bu manyak otururken canı mı sıkıldı da cinayet işlemeye başladı? Kurbanların geçmişi veya çocukların geçmişi ile ilgili onu tetikleyen bir şey olmuş olmalı. Her ne kadar kurbanlar  birbirlerini tanımasalarda sonuçta aynı meslek grubundalar. Mutlaka bir yerlerde karşılaşmışlardır. Katilin sakinleştirici kullanması onun bu mesleğe yakın olduğunu düşündürdü bize hep, ya yanılıyorsak?”

“Bu söylediklerine katılıyorum Yavuzhan ama kurbanların çalıştığı yerlerde yaptığımız onca araştırma, sorguladığımız meslektaşlarının, hastane çalışanlarının hiç biri hakkında elle tutulur bir delile rastlamadık. Bu adamları bu kadar kolay avlamasının nedeni bana göre ortak ama ne? Bütün sorun bu. Ne? Düşünsene bir meslektaşın sana bir soru veya bilgi almaya geliyor, onunla ayaküstü sohbet ediyorsun, seni bir kahve içmeye davet ediyor ve sen hiç şüphe duymadan onunla görüşmeye gidiyorsun, önce sana sakinleştirici enjekte ediyor sonra öldürüyor. Başka nasıl bir açıklama yapayım inan bilmiyorum. İşin en acısı öldürülen kurbanların hepsinin en son çalıştıkları kurumların yeraltı otoparkından ayrıldıklarını varsayıyoruz ama koca özel kuruluşların otoparklarında kamera yok. Belki de katil onları oralarda bekleyip avlıyor.”

“Ben yine de aynı meslekten olmadıklarına inanıyorum. Başka bir şey var. Belki de hastalarından biridir. Kayıt dışı bir hasta olamaz mı?”

“Bunu daha önce de konuştuk. Kurbanların hiç birinin ortak hastası yoktu. Katilin sahte isim ile muayene olması imkansız. Kimlik numarası vermesi lazım. Aynı kurumlarda bir nedenle görev yapmış insanlarla görüştük neredeyse üç beş seminer dışında kadrolar hep sabit. Artık beynim basmıyor. Şu ayak izinin analizinin çıkmasını bekleyelim. Belki bir marka şanslıysak takip edebileceğimiz bir veri çıksın ortaya. Bu adam kılıktan kılığa girmekte usta.Mailleri gönderen çocukların tarifleri zihnimi iyice bulandırdı. Bir DNA, bir parmak izi herhangi bir veri bırakmamak için tüm tedbirleri alıyor adi.” Dedikten sonra derin bir nefes aldı. Aklına Seyit geldi. Telefonu çıkarıp onu tekrar aradı.fakat yine cevap alamadı. Yavuzhan’a dönüp,

“Seyit’ten haber alamıyorum bu daha önce hiç olmadı. Dün beni iki kez aramıştı ama saha da olduğumuz için geç saatlerde ulaşmaya çalıştım yanıt vermedi.” Sesinde ki telaşı gizleyemedi.

“O haytaya bir şey olmaz komiserim. Yine çekilecek bir yarması vardır. İçmiş, sızmıştır.”

“Sızsa da geri dönüş yapardı biliyorsun. Uğrayalım içim rahatlasın yoksa bütün gün aklım onda kalacak.” İkiside kendi dünyalarına dalarak evin önüne geldiler. Seyit bu baba yadigarı eve müteahhitler göz koysa da vermemek için  direniyordu. İyi anıları olmasa da burada yaşamayı seviyordu. Ekrem önce zile bastı. Cevap alamayınca kapıyı yumruklamaya başladı. Görünürde bir şey yoktu. Tekrar telefonu çıkarıp arama tuşuna basarak pencereden içeriye göz atmaya başladı. İçeride Seyit’in telefonu çalıyordu. Hemen kaıpya geri dönerek tekrar yumrukladı. Kapı ahşap olmasına rağmen oldukça dayanıklıydı. Yavuzhan ile beraber kapıya omuz attılar. Menteşelerinden kurtulan kapı ile beraber kanın metalik kokusu yüzlerine tokat gibi çarptı. İkisi de silahlarını çıkarıp, tedbirli bir şekilde içeri girdiler. Uzun koridorun duvarlarına yaslanarak odalara göz atmaya başladılar. Seyit’in telefonu çalmaya başladı. Ses salondan geliyordu. Ekrem silahını indirmeden Yavuzhan’a başı ile yukarı kata bakmasını işaret edip, yönünü sesin geldiği tarafa çevirdi. Salon boştu. Telefon ise görünürde yoktu. Birazdan daha detaylı bakacaktı. Ses koltuğun üzerindeki yastığın oradan geliyordu.. Etrafa hızlıca göz gezdirdi. Tuhaf olan bir şey yoktu. Mutfağa yöneldi. Arka bahçe kapısı açık duruyordu hızlıca dışarı göz atıp, koridora çıktı. Yavuzhan’ın sesi ile olduğu yerde donakaldı.

“Komiserim, hemen yukarıya gelin. Seyit burada.” Sesinde ki korku tüm evi kapladı. Ekrem kendisine tekrar seslenilince sanki hipnoz olmuş gibi bu bildiği ama şu an yabancılaştığı merdivenleri yukarı tırmanmaya başladı. Merdiven basamaklarının ortasına geldiğinde kanlı el izini görünce, dizleri onu taşımamaya başladı. Trabzandan güç alırken başını yukarı kaldırdı. Yavuzhan’ın kendisine dehşet dolu bakan  gözleri ile karşılaştı. Bu bakışın ne anlama geldiğini biliyordu. Seyit ölümüştü.

 Odaya girdiğinde gördüğü manzara onu dehşete düşürdü. Seyit’in yüzü tanınmayacak şekilde parçalanmıştı. Boynunda ki kesiye vücudunun geri kalanındaki darbelerde eklenmiş, kendi kan gölünün içinde yatıyordu. Ekrem dizlerinin üstüne yıkılarak çöktü. Seyit onun ailesinden kalan tek akrabasıydı. Acısı o kadar büyüktü ki daha önce yaşadıklarına benzemiyordu.Yavuzhan gelip koluna girmeye çalıştı. Onu yerden kaldırmak için uğraştıysa da başarılı olamadı. Kemerinde takılı olan telsizi çıkarıp gerekli yerleri aradı. Bir müddet Ekrem’in yanında durarak onun gözyaşlarına eşlik ettikten sonra,

“Komiserim, hadi ayağa kalkın. Birazdan burası ana baba günü olacak. Aşağıya inelim. Sizi hastaneye götüreyim. Bir sakinleştirici versinler.” diyerek onun koluna girdi. Ekrem itiraz etmeden ayağa kalktı. Seyit’e doğru bir adım attı. Her polisin korkulu rüyası olan kendi canından biri ile karşılaşma sahnesi şuan karşısında tüm gerçekliği ile duruyordu. Boğazına çıkan safrayı zorlukla geri gönderdi.

“O çok genç, daha çocuk sayılır Yavuzhan. Kim onu neden öldürsün ki?” Gözyaşları görüntüsünü bulanıklaştırmıştı. Nefesini kontrol etmekte zorlanıyordu.

“Komiserim, hadi aşağıya inelim orada konuşuruz.” dediyse de Ekrem gözlerinde ki yaşı elinin tersi ile sildikten sonra,

“Bana bir dakika müsade et.” Diyerek, Seyit’in yanına yaklaştı. Ne aradığını bilmeden onun olmayan yüzüne odaklandı. İnsanoğlu ne garipti! Bir kişi öldüğünde onun yüzünü ne çabuk unutabiliyordu. Kendini biraz toparlayarak,

“Seyit burada öldürülmüş. Yattığı açıya bakınca merdivenlerde ve kapı tarafında kan izi yok fakat merdiven duvarında kanlı bir el izi var. Ya katil kendini yaraladı ya da acelesi vardı ki bize bütün bir el izi bırakmış. Görünürde cinayet silahı yok. Bu kadar kanın ortasında ayakkabı izi yok. katil kanlı ayakkabılarını çıkarıp eline almış olabilir. Ben..” Yutkundu. Sesi titriyordu. Zorlukla konuşmaya devam ederek,

“Dün beni aradığında bir şey olmuş olmalı. Bu vicdan azabı ile nasıl yaşarım? Cevap verseydim hayatta olurdu. Ah oğlum ah.” dedikten sonra tuttuğu gözyaşlarını serbest bıraktı. Savcının sesi ile daldığı dünyadan sıyrılarak, Yavuzhan’ın yardımı ile aşağıya indi. Olay yeri ekibi çalışmalarına başlamıştı…

   Komiser Ekrem tüm olanları gerçeklikten uzak bir şekilde takip etmeye çalışıyordu. Kendine yapılan baskılara rağmen o burada kalmayı tercih etmişti. Ellerine eldiven geçirip koltuk yastığının arkasında bulduğu cep telefonunu olay yeri inceleme fotoğrafladıktan sonra titreyen eline alıp, karıştırmaya başladı. Son yapılan çağrılar kendisine idi fakat mesajlar bölümünde Seyit ile ısrarla buluşmak isteyen ve ismi Ayaz olan biri vardı. Çağrı ve mesajların arasındaki çeyrek saat dilimi ona ilk başta bir şey ifade etmemişti fakat mesajları yukarı kaydırınca okuduğu mesaj kanının donmasına sebep oldu. Mesajın içeriğinde Ayaz, Seyit’e yaklaşan doğum günü için bir paket göndereceğini ama babası sağ olmadığı için bundan vazgeçtiğini yazmıştı. Eğer babası sağ olsaydı ona yaşattığı acıların hesabını soracağın dan da bahsetmişti. Seyit ise o günleri unuttuğunu aldığı desteğin işe yaradığını, her babanın oğlunu dövebileceğini yazmıştı. Ayaz ise bu tür yaratıkların ölmeyi hak ettiklerini, Seyit’in babasını öldürüp öldürmediğini, kaza olayına inanmadığını yazmış, cevap olarak bir s…tir mesajı almıştı. Bunun üzerine gelen mesaj ise, açık bir tehdit içeriyordu. Seyit’inde ileriki yaşlarda oğlunu dövebileceğini ön görüp, yaşamayı hak etmediği yazıyordu. Bu mesajlar bir hafta öncesinin tarihini taşıyordu. Son mesaj ve bu mesajlar arasında başka mesaj yoktu, taki düne kadar. Bu gerçek olamazdı. Seyit telefonu yastığın altına bırakarak onlara katilinin adını mı bırakmıştı. Mesaj menüsünden çıkıp, adı Ayaz olarak kayıtlı olan numarayı kendi cep telefonundan tuşlayıp nefesini tuttu. Henüz arama tuşuna basmamıştı. Yavuzhan’da dikkatle kendisini takip ediyordu. Komiser Ekrem konuşamayacağına karar verince telefonunu Yavuzhan’a uzatarak,

“Sen konuş. Telefonun hoparlörünü açtım. Bir isim uydurup sor bakalım cevap olarak ne diyecek.” Yavuzhan elinde tuttuğu telefonun arama tuşuna basarak beklemeye başladı. Dördüncü çalışta karşı tarafın sesi duyuldu. Yavuzhan,

“İyi günler Beyefendi. Davut ile görüşebilir miyim?” diye sordu. Karşıda ki ses,

“Sanırım yanlış aradınız, ben Doktor Mehmet Şan’ım.”

“Kusura bakmayın bir yanlışlık oldu.” diyerek konuşmayı sonlandırdı. Telaşla Komiser Ekrem’e dönüp,

“Komiserim bu Burak’ın bize ismini verdiği doktor. Hani buraya gelmeden görüşmeye gideceğimiz psikiyatrist doktor.”

“İyi de o zaman Ayaz kim.”

“Bilmiyorum, belki iki ismi vardır. Ben hemen çıkıyorum.” Dediği anda telefon tekrar çaldı. Arayan ekip arkadaşları Ferhat’tı. Araştırmasını tamamlamıştı. Öldürülen kurbanların çocuklarına da aynı ayı gönderilmiş, gönderici adı  olmadığı bilgisini veriyordu…

 Üç gün sonra…

   Seyit’in otopsisi tamamlanmış, tüm emniyet cenaze töreninde bir araya gelmişti. Cinayet masası dedektifleri Psikiyatr Doktor Mehmet Şam’ı ziyarete gittiklerinde adamın hiç bir şeyden haberi olmadığını anladılar ama Ayaz’ın onun ofis sorumlusu olduğunu bilgisi ile karşılaştılar. Babasının  ölmüş olan bir hekim arkadaşının oğluydu ve kendisi ofiste olmadığı zaman ofis için kullandığı cep telefonu ile hastaların randevu ve benzer görevleri için onun adına kulladığını öğrendiler. Şaşkınlıkla nasıl yakalandığını sorgulayan katil, en büyük yanlışı Seyit’i doktorunun ofis telefondan aramasını ve emniyette bir akrabası olduğunu bilmediğini   fark etmeyecek kadar kibirli ve küstahlığı ile dile getirmişti. Onu“Ayıcıklı Katil” olarak tutuklamışlardı. Bu hasta ruhlu katil kurbanlarını şiddet mağduru çocuklara yardım etmek ve onların en yakınları olan babalarından kurtarmak amacı ile işlediğini itiraf etmişti. Suçluların ise küçücük çocukların ruhlarında onarılamaz yaralar açan kişiler olduğunu söylemişti.

Kendisinin seçilmiş bir melek olduğunu ama şeytana yenik düştüğünü buna da babasının sebep olduğunu söylemişti. Babası da doktordu ve kendine yardımı olmayan bir adamın başkalarını tedavi edemeyeceğine onu öldürmeye karar verdiği on yedinci yaş gününde  anlamıştı. Babasına bıçak zoru ile iki kutu antidepresan içirmeden önce intihar notu yazdırmış böylelikle hiçbir soruşturma geçirmemiş,bir yıl kaldığı yetiştirme yurdunda ebeveynlere olan kinini büyüterek dış dünyaya adım atmıştı. Her şiddete uğrayan çocuk dosyası gördüğünde, beyaz bir koridorda koştuğunu ama menzile bir türlü varamadığını anlatmış, aynı kabusla tam yirmi iki yıldır savaştığını ve her seferinde yenik düştüğünü, oyuncak ayıyı ise çocukların çocukluklarını hatırlamaları için gönderip, kurbanlarına ise imza olarak bıraktığını itiraf etmişti. Yirmi yedi tarihi ise onun hayatında ki dönüm noktasıydı. Zira annesi kendi doğum gününden yirmi yedi gün sonra ölmüştü…

[bctt tweet=” İyilerin kaybedip, kötülerin hüküm sürdüğü bu dünyada hasta ruhunu tüm çocuklar için feda etmişti. Bu kendi söylemiydi. ” username=””]

Mahkeme heyeti ise,  akli dengesinin yerinde olup olmadığı hakkında bilgi almak için onu tam teşekküllü bir merkeze göndermişti…

  Bir sonraki öykümde buluşmak dileğiyle esen kalın değerli polisiye okurlarım…

                                                     Nurhan Işkın

En Son Yazılar

EDİTÖRDEN

SPONSOR

HOŞÇA KAL SEVGİLİM

ÇAPRAZ