KÜÇÜREK ÖYKÜLER

Diğer Yazılar

Gamze Yayık
Gamze Yayık
Gamze Yayık. 1972 yılında doğdu. Babasının memuriyeti nedeniyle Türkiye’nin farklı şehir ve okullarında süren eğitimi, Dokuz Eylül Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden 1994 yılında mezuniyetiyle son buldu. İşsiz bir mühendis olarak başladığı yetişkinliğini Ying Yang mahlasıyla DivxPlanet sitesinde polisiye dizi ve filmlere gönüllü altyazı çevirmenliği, altyazı editörlüğü yaparak geçirdi. En büyük tutkusu olan kitaplardan ve okuyup öğrenmekten asla vazgeçmedi. İzmir’de yaşıyor. Halen Handan Gökçek’in “Yaratıcı Yazarlık” Atölyesi’nde polisiye okuma tutkusunu yazma uğraşına çevirmeye çabalayan bir öğrenci.

61. sayımızdan itibaren yayımlamaya başladığımız ‘Küçürek Öyküler’ sayfamız çok ilgi gördü. Bölüme gösterilen bu ilgi ve gelen öykülerin başarısı bizi çok mutlu etti. Umarız polisiye öyküleri seven siz değerli okurlarımız da bu kısa hikayeleri okurken bizim gibi heyecan duyar, keyif alırsınız. Küçürek öykü yazarlarımızdan talebimiz; aşağıdaki görselden ilham alarak 500 kelimeyi geçmeyen, muamma içeren ve polisiye kurallarına uygun yazılmış metinler göndermeleriydi. Bize öykü gönderen tüm yazarlara teşekkür ediyor, aralarından seçtiklerimizi sizinle paylaşmaktan mutluluk duyuyoruz. Keyifli okumalar dileriz.

Gamze Yayık



BADİ RIZA

Ekin Toprak Ertuğral

“Bahsettiğim ölen kadın bu evde yaşıyordu,” diye mesaj attı önce. Sonra da evin fotoğrafını gönderdi. Karlar arasında, eski, terkedilmiş bir ev.

Komiser Halil benim çocukluk arkadaşım. Dağın başına tayinim çıkınca görevi bırakıp özel dedektif oldum, o benim yerime gitti. Bunalımdaydı, şehirden uzaklaşmak ona iyi geldi. Ne zaman başı sıkışsa beni arayabileceğini biliyordu. Atladım otobüse gittim.

Maktul; Mehtap, otuzlu yaşlarında, yalnız yaşayan bir kadınmış. Biraz da çatlakmış. Çoban Rıza onunla evlenmek istemiş yıllar önce. Kızın anne-babası “Çobana kız vermeyiz,” demiş. Rıza, Mehtap’ı kaçırmak istemiş. Kaçamamışlar, yarı yolda yakalanmışlar. Kızı eve hapsetmiş aile. Her tarafı tahtalarla kapatmışlar. Birkaç sene önce de vefat etmişler. Mehtap yine de açmamış o tahtaları. Kendini eve kapatmış. Rıza arada uğrarmış bu kıza. Annesinin yaptığı yemeklerden götürür, kapıdan verip dönermiş. Bir de komiser Murat uğrarmış her ay. Mehtap’ın anne-babasından kalan emekli maaşını teslim edermiş. İşte bu Murat bulmuş kızın ölüsünü. Boğazı sıkılarak öldürülmüş. Etrafta hiç iz yokmuş, paraya da dokunulmamış. Tencerelerin içinde pilav ve kuru fasulye varmış, çoğu yenmiş, azı kalmış. Hemen Rıza’yı sorguya çekmiş Halil. Bir haftadır gidemiyormuş ki Mehtap’ın evine. Ahırdaki inekler hastalanmış, onlarla ilgileniyormuş.

Bu hikâyede içime sinmeyen bir şey vardı nedense. Rıza’nın evine gittim. Annesi açtı kapıyı. Rıza ahırdaymış, hasta ineklerle uğraşıyormuş. Oğlu katil olamazmış. Mehtap’ı çok seviyormuş. Oğlunun aslında veteriner olduğunu söyledi. Ağzım açık kaldı. Çiftlik kurmakmış en büyük hayali, olmamış bir türlü. Kalktı, dolabın kapağını açıp yıllığı aldı. “Bak oğluma,” diye resmini gösterdi. Adam gerçekten veteriner çıkmıştı fakülteden.

“Bizim iyi kalpli, koca ayaklı paytak veterinerimiz,” yazmıştı bir arkadaşı.

“Paytak mı Rıza?” dedim.

“Hem de nasıl. Babası da paytaktı. Rıza da badi badi yürür.”

Bir sigara yakmak için izin istedim. Dışarı çıktım. Buz gibiydi hava. Ahıra kadar yürüdüm. Rıza ineklerden birine iğne yapıyordu. Tam boynundan. Ürperdim, “Kolay gelsin,” dedim.

Kendimi tanıttım. Adamı ahırda sorguya çekecek halim yoktu. “Neden kalçasından yapmıyorsun,” dedim.

Konuşkan birine benzemiyordu. Soğuktan kıpkırmızı elleriyle ineğini okşadı. Öbür ineğin yanına giderken arkasından baktım. Adımları paralel değildi.

Eve girmeden Halil’i aradım.

“Resimde gözüken ayak izlerinin Rıza’nın olduğuna emin misin?” dedim.

“Evet. Komiser Murat arabayla gitmiş, arka tarafa park etmiş. Tekerlek izleri de var. Hatta arabanın motorunu kapatmamış bile. Kızı bulur bulmaz beni aradı.”

Arkadaşım işini iyi yapmıyordu. Karakola döndüm. Murat’la bir de ben konuşmak istedim.   “Eve giden izler dümdüz, Rıza paytak,” dedim. Ter aktı alnından. Cebinden mendil çıkarırken bir tomar para, bir de nemli yün eldivenler düştü yere. Yürüyerek gitmiş kızın evine. Araba zorlanırmış. Parayı vermeden önce biraz sohbet etmek istemiş. Beğeniyormuş Mehtap’ı. Canı çekmiş bu sefer, tutamamış kendini.

“Hep o çobana mı vereceksin, biraz da bizi gör,” demiş. Kadın karşı çıkmış, itişmişler, o da sıkmış boğazını. Yün eldivenler varmış elinde. Evden çıkıp koşarak merkeze inmiş. Arabayı çalıştırıp tekrar yukarı çıkmış. Evin arkasında, motor çalışır halde durmuş, düşünmüş. Parayı tezgaha bırakmayı da unutmuş bu arada. Merkezi aramış, fotoğraf çekmiş.

Halil, arkadaşının bileklerine kelepçeleri taktı.

Sonra da kendi rozetini, silahını masaya bıraktı. “Buraya kadarmış. Ben de hatalıyım. Suçsuz bir adamı içeri atacaktım,” dedi.

“İçeride suçsuz yere yatan çok. Keşke herkes senin gibi hatasını kabul etse,” dedim.


BEDEL

Ömer Yasir Özdemir

Cevdet Komiser, iki polis memuru ve ormanı avuçlarının içi gibi bilen korucularla birlikte karanlığın içinde ilerliyordu. Şehri kana bulayan katilin izini nihayet bulmuşlardı. Saatler süren kovalamacanın ardından adam polisleri atlatmış, çaldığı aracı ormanın girişinde terk ederek ağaçların arasında kaybolmuştu. Cevdet bu kez kaçmasına izin vermeyecekti.

Destek ekipleri yoldaydı ama beklemek, katile zaman vermek demekti. Korucular taze izleri bulmuştu. Üç saattir dondurucu soğuğun içinde, karanlığı yaran fenerlerin peşinde yürüyorlardı. Gecenin içinden yükselen ulumalar giderek yaklaşıyordu. Şehirde avcıydılar. Burada değil.

Bir süre sonra ulumalar aniden kesildi. Ağaçların arasında küçük bir kulübe belirdi. Koruculardan biri, şehirden gelenlerin hafta sonları buraları kullandığını söyledi. Ayak izleri doğrudan kulübeye gidiyordu. Cevdet silahını çekti. Sessizce dağılıp evi sardılar. Tam kapıya yaklaşmıştı ki yan taraftaki memurun sesi sessizliği parçaladı, “Komiserim!”

Cevdet koştu. Ağacın dibindeki kar kıpkırmızıydı. Kan, kulübenin arkasından ormanın derinliklerine uzanıyordu. Birkaç adım ötede parçalanmış bir kol, hemen yanında da bir tüfek vardı. Koruculardan biri çömeldi. Fenerini karın üzerinde gezdirdi. “Kurtlar.”

Kar, onlarca pati iziyle ezilmişti. İnsan ayak izleri ise ağacın altında bitiyor, oradan sonra yerini sürüklenme izlerine bırakıyordu. Komiser uzun süredir tuttuğu nefesini bıraktı. Şehrin kurdu Cevdet’ten kaçmıştı ama ormanın kurtlarından kaçamamıştı. Silahını indirdi, “Cesedi bulun.”

Uzakta bir dal sallandı. Katil, kalan eliyle ağacın gövdesine tutunmuş, aşağıdaki ışıkları seyrediyordu. Yüzü kardan daha beyazdı. Kopmuş koluna sardığı bez çoktan kıpkırmızı olmuştu. Her kalp atışında acı, omzundan beynine saplanıyordu.

Aşağıda ise Cevdet hâlâ kurtların izlerini takip ediyordu. Katil kulübeye baktı. Köpeği bağladığı ağacın altında yalnızca kan vardı. Kurtlar görevlerini kusursuzca yerine getirmiş, o da polislere kendinden bir parça bırakmıştı.

Dişlerini sıktı ve karanlığın içinde ilerledi. Nehre ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü. Buz gibi su, siyah bir yol gibi önünde uzanıyordu. Kalan eliyle yarasını bastırdı. Acıdan tüm vücudunu sardı. Sonra güldü. Ömrünün geri kalanını dört duvar arasında geçirmektense bedeninin bir parçasını o ormanda bırakmayı tercih etmişti. Ceketinin içinden su geçirmez torbayı çıkardı. Sırtına bağladı ve kendisini nehrin karanlık sularına bıraktı. Öteki kıyının ardında sınır vardı. Arkasında Cevdet. Daha geride demir parmaklıklar. Kesik koluna baktı. Özgürlüğün değerini, yalnızca onu kaybedenler bilirdi. Ve özgürlük, insanın sahip olabileceği en pahalı şeydi. O gece hesabı bir kolla ödemişti. Geriye kalan her şeyiyle yaşamaya gidiyordu.

Bir insan sahip olduğu her şeyi kaybedebilirdi; parasını, evini, adını, hatta bedeninden bir parçayı… Hepsinin bir bedeli vardı.


BEYAZIN ALTINDAKİ SİYAH

Gizem Yenikler

Kar, kasabanın üzerini devasa bir kefen gibi örtmüştü. Kurumuş ağaç dalları, gökyüzüne uzanan donmuş parmaklar gibi ıssızlığın ortasında dimdik duruyordu. Ne bir kuş cıvıltısı vardı etrafta ne de hayat emaresi; sadece fırtınanın ıslık çalan soğuk uğultusu. Karın ortasında tek başına duran ahşap evin penceresinden sızan cılız sarı ışık da olmasa, buranın dünyadan tamamen silindiğine inanabilirdiniz.

Dedektif Kemal, bahçe kapısından girdi, karları çiğneyerek eve doğru yürüdü. Her adımında botlarının altındaki kar gıcırdıyor, beyaz örtüde derin izler bırakıyordu. Kapı hafifçe aralıktı. İçerideki şömineden yükselen odun kokusu, eşikten adımını atar atmaz burnuna çalınan o keskin, metalik kan kokusuna karışıyordu.

Salih’i şöminenin önündeki sallanan sandalyede buldu. Başı yana düşmüştü. Göğsüne saplı gümüş kabzalı av bıçağının etrafındaki kan çoktan pıhtılaşmış, kazağına koyu bir leke olarak işlemişti. Şöminenin yanındaki masada iki bardak duruyordu; birinde yarıya kadar içilmiş viski, diğerinin dibinde ise halen erimemiş tek bir buz küpü. İki sandalye karşı karşıya çekilmişti.

“Seni içeri kendisi aldı,” diye mırıldandı Kemal, eldivenli eliyle bardağın kenarındaki parmak izlerine dokunmadan. “Sana içki ikram etti. Çünkü kapıyı çalanın bir düşman değil, yedi yıl önce ortaklaşa çaldıkları o parayı paylaşmaya gelen eski bir dost olduğunu zannediyordu. Oysa parayı tek başına alıp kaçtığı gün, bu ilmiği kendi boynuna dolamıştı.”

Gözleri yerdeki çamurlu ayak izlerine takıldı. Katil içeri girerken botlarını kapıda temizlememişti. Acelesi yoktu demek ki, ayrıca umursamazdı da.

Kemal ağır adımlarla tekrar dışarı çıktı. Fırtına yeniden şiddetlenmeye başlamıştı. Taze yağan kar, az önce bıraktığı ayak izlerini hızla dolduruyordu. Karların üzerinde evden ormanın derinliklerine doğru uzanan tek bir çift ayak izi vardı. Derin, ağır ve fazlasıyla bencil izler…kendi izleri.

Cebinden telsizini çıkardı. Soğuktan neredeyse donmuş parmaklarıyla düğmeye bastı ve merkeze anons geçti:

“Mekâna ulaştım. Salih ölmüş. Katil kaçmış, acele destek gönderin!”

Kendi bıraktığı o tek çift ayak izine basarak yavaşça ormana, çıplak ağaçların gölgesine doğru yürümeye başladı. Rüzgâr arkasından esiyor, fırtına yedi yıldır aradığı eski ortağı Salih’in ihanetiyle lekelenmiş bu cinayetin izlerini sonsuza dek beyazın altına gömüyordu. Sonunda intikamını almış, hesabı kapatmıştı.


GÖLGEN ÖNÜNE DÜŞTÜĞÜNDE

Mustafa Karga

Kışın vadiyi beyaza boyayıp dünyayla bağımızı kopardığı o gece, evimiz kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir “kapalı oda” gizemine sahne olmuştu. Babam işten yorgun dönmüş, yemeğini yediği gibi kanepede sızmıştı. Civar evlere temizliğe giderek bitap düşen annemse erkenden uykuya dalmıştı. Biz üç kardeş, okuduğumuz polisiyelerin de etkisiyle  tuhaf bir kâğıt oyunu oynamaya karar verdik. Kural basitti: Herkes kâğıda bir görev yazacak; bir kutuda toplanan görevlerden rastgele çekilenler kimseye söylenmeden, hemen o gece uygulanacaktı.

Benim payıma “Ne kadar ağırlık kaldırabilirsin?” sorusu düşmüştü. Bu saçma göreve bir anlam veremedim, doğrudan yatağıma gidip uyudum. Ağabeyim ve küçük kardeşimin ne çektiğinden ise habersizdim.

Ertesi sabah annemin evi inleten telaşlı feryadıyla uyandık. En küçük kardeşimiz ortada yoktu. Ağabeyim gözlerini ovuştura ovuştura odasından çıktığında uyku sersemi görünüyordu. Kapıda hiçbir zorlama izi yoktu,  içeriden kilitliydi.

Fırtına biraz dinince, kasabadan Komiser Selim ve ekibi  eve ulaşmayı başardı. Karların üzerindeki ayak izi, bahçe kapısından başlayıp vadi boyunca uzanıyor, tepe yamacındaki uyarı tabelasında son buluyordu. Selim komiser izleri dikkatle inceledi.

“Küçük bir çocuğun adım aralığı bu kadar geniş, ayak izleri bu denli derin olamaz,” dedi  karların üzerinde çömelirken. “Bence bu izler, yük taşıyan bir gence ait.

Üstelik ilginç bir detay daha var; dönüş izi yok. Çocuğu oraya bırakan kişi, geri dönerken tam olarak kendi ayak izlerine basarak yürümüş olmalı ki karda tek bir hat oluşsun.”

Bizi salona toplayıp sorguladı. Gece oyun oynadığımızı duyunca sorular sordu. Kâğıtları ve kuralları detaylıca anlattık.

“Sen ne çektin?” diye sordu bana dik dik bakarak.


İKİ EL KAR

Hazar Polat

Kar taneleri, yeryüzünün tüm kirli sırlarını örtmeye yeminli gibi düşüyor, ancak o tek sıra, aksak ayak izini silmekte isteksiz davranıyordu. Sol ayağın karda bıraktığı derin sürüklenme izi, ait olduğu bedenin tükenmişliğini ele veriyordu. Her üçüncü adımın yanına damlayan kan, beyazlığın ortasında donmuş birer kara cam kırığıydı. Rüzgâr, ıssızlığı boynuma bir kement gibi dolarken, ufukta beliren taş ev, pencerelerine çakılmış çapraz kalaslarla dünyaya gözlerini yummuş, sağır bir tanık gibi dikiliyordu.

Paltomun cebindeki revolverin buz gibi çeliği, zihnimin kıvrımlarında on iki yıldır yankılanan o iki el silah sesini susturan tek nesneydi. Kapının önüne geldiğimde, menteşelerin etrafındaki buz saçaklarını kırarak çürük ahşabı omuzladım. Feryat ederek açılan kapıdan dışarı sızan pas, rutubet ve o tanıdık bakır kokusu, beklediğim sonu müjdeliyordu.

Çivilenmiş tahtaların arasından jilet gibi incecik sızan ışık huzmeleri, köşedeki yığını ancak parçalara bölerek aydınlatabiliyordu. Sırtını şöminenin isli, soğuk taşlarına dayamıştı. İki aileyi yok ettiği o siyah deri çanta kucağındaydı; kilitleri sımsıkı kapalı, derisi çoktan buz tutmuştu. Sol eli, göğsündeki karanlık oyuğu kapatmak istercesine yarasının üzerine kapanmış, kendi kanına bulanmış parmakları derisine gömülü halde kaskatı kesilmişti.

Yüzünde korku yoktu. Ardına kadar açık gözlerindeki donuk irislerde, on iki yıllık bir kaçışın, her gölgeden irkilmenin ve sürekli ardına bakarak yaşamanın verdiği o ağır yorgunluk asılı kalmıştı. Kendi mezarını, bu kör evin içine kendi ayaklarıyla kazmıştı. İntikam için namluyu doğrultacağım bir hayat kalmamıştı ortada.

Bu sessizliği merkeze bildirmek, işlenen günahları bürokrasinin kirli raflarına kaldırmak demekti. Elimi telsize götürmedim. Deri çantayı kucağından çekip aldım. Ölü parmakları direnemedi.

Dondurucu soğuk, bu metruk evi kusursuz bir taş tabuta dönüştürmüştü. Onun donuk bakışlarını kendi karanlığıyla baş başa bıraktım.

Eşiği geçip kapıyı usulca kapattım. Kar fırtınası şiddetini artırmış, doğa bu dilsiz cinayetin üzerini merhametsizce örtmüştü. Sağır taş duvarlar, içindeki sırrı kemiklerine kadar dondurarak bahara, belki de kemikler ufalanana dek saklayacaktı. Çantanın sapını eldivenli ellerimle daha sıkı kavradım. Göğsümde tuhaf, zehirli bir hafifleme vardı. Artık bu uçsuz bucaksız beyazlığın ortasında sadece benim adımlarımın izi kalacaktı. Rüzgârın şekillendirdiği o bakir karda, arkamda bıraktığım yalanların ağırlığıyla ezilen ama dışarıdan bakıldığında kusursuz, masum ve yepyeni görünen kendi ayak izlerim…


KARDA KALAN İZ

Yeşim Şahin Yaman

Köyün dışındaki taş ev on iki yıldır boştu. En azından herkes öyle biliyordu.

Ocak ayının en sert gecesinde kar, yolu ve bahçeyi tek bir beyazlığa çevirmişti. Emekli komiser Rauf, penceresinden karşı yamaca bakarken taş evin bacasından yükselen ince dumanı gördü.

Montunu giyip çıktı.

Evin önüne vardığında karda yalnızca tek sıra ayak izi vardı. İzler kapıya kadar geliyor, fakat geri dönmüyordu.

Kapı kilitli değildi.

İçeride soba yanıyordu. Masada iki tabak,iki bardak ve henüz soğumamış bir tencerede çorba vardı. Sandalyelerden birinin üzerinde kırmızı bir kadın atkısı duruyordu.

Rauf atkıyı tanıdı.

On iki yıl önce kaybolan öğretmen Elif’e aitti.

Elif’in dosyasını genç bir komiserken kendisi yürütmüştü. Cesedi bulunamamış, şüpheli olarak sorgulanan kocası delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştı. Adam birkaç ay sonra köyü terk etmişti.

Üst katta bir gıcırtı duyuldu.

Rauf merdivenleri çıktı. Yatak odası boştu. Ancak pencerenin önündeki tozlu masada yeni bırakılmış bir zarf vardı.

Üzerinde adı yazıyordu:

“KOMİSER RAUF’A.”

Zarfın içinden eski bir fotoğraf ve kısa bir not çıktı.

“Yanlış yerde aradınız. Elif evden hiç çıkmadı.”

Rauf’un boğazı kurudu.

Aşağı indi. Salonun taş zeminini inceledi. Sobanın yanındaki halının bir köşesi diğerlerinden daha yüksekti.

Halıyı kaldırdı.

Altında ahşap bir kapak vardı.

Tam eğildiği sırada dışarıdan gelen motor sesini duydu. Kapıya koştu. Bir araç karanlığa karışarak uzaklaşıyordu.

Durup lastik izlerini inceledi. Fakat onu asıl durduran başka bir şeydi.

Eve gelirken gördüğü ayak izleri hâlâ oradaydı.

Şimdi fark etmişti: Birisi geri geri yürüyerek eve gelmiş görüntüsü yaratmıştı.

Rauf tekrar içeri girdi ve zemindeki kapağı açtı.

Altındaki dar boşlukta insan kemikleri ve paslanmış bir kolye vardı. Kolye üzerindeki “E” harfi hâlâ seçiliyordu.

Telefonunu çıkarırken masadaki ikinci tabağa baktı. Çorbanın yüzeyinden hâlâ buhar yükseliyordu.

Demek ki katil on iki yıl sonra geri dönmüş, cinayeti saklamak için değil, bulunmasını sağlamak için gelmişti.

Zarfı yeniden eline aldı. Fotoğrafın arkasında daha önce görmediği bir cümle vardı:

“Bazı suçlar vicdanda zaman aşımına uğramaz.”

Dışarı baktı. Kar yeniden hızlanmıştı. Lastik izleri yavaş yavaş siliniyordu. Ama bu kez dosya kapanmayacaktı.


KARDAKİ İZ

Pınar Cebeci

Kar, gece boyunca hiç durmadan yağmıştı. Orman yolunda ilerleyen polis aracı, yolun sonunda, iki katlı bir evin önünde durdu. Etraf ıssızdı. Başkomiser Sedat araçtan indiğinde, kar ayak bileklerinden içeri girdi. “Durun!” dedi. Herkes olduğu yerde kaldı. Eve doğru tek sıra ayak izi uzanıyor, kapıya kadar gidiyordu, ama geri dönmüyordu. “İçeri kim girdiyse, bir daha çıkmamış,” dedi.

Kapıyı açtılar, giriş katı oldukça düzenliydi. Şömine sönmüştü. Ev yasemin kokuyordu. Başkomiser iki polis memuruyla birlikte yavaşça merdivenlerden üst kata çıktı. Bu katta bir banyo ve iki oda bulunuyordu. Polis memuru banyoya bakıp “Temiz,” dedi.

Diğer polis memuruyla Başkomiser ilk kapıyı açınca Kenan Bulut’un yataktaki yarı çıplak cesediyle karşılaştı. Altmışlarında, yapılı bir adamdı. Birkaç saat sonra OYİ’den Murat ve ekipten üç kişi yatak odasını inceliyordu

“Ne düşünüyorsunuz amirim?” diye Başkomiser’e sordu Murat.

Sedat ellerine lateks eldivenleri geçirmiş cesedi inceliyordu. “Şuraya baksana” dedi,” maktulün sağ omzunun altını göstererek “iğne iznine benziyor.”

Murat başıyla onayladı. “Arkadaşlar enjektör arıyoruz her yere bakın.”

O sırada komiser Yalın ihbarı yapan komşunun ifadesini almış, yanlarına gelmişti. “Amirim, komşu üç gün önce Kenan’ı eve yalnız girerken gördüğünü, o günden sonra da evde yaşam belirtisi göremediğini söyledi. Dediğine göre Kenan Bey’in kalbi varmış. Karısına da ulaşamayınca, adama bir şey oldu korkusuyla bizi aramış.”

Tek nefeste anlattığı için derin bir nefes alan komiser Yalın “Sizce kalpten mi ölmüş amirim?” diye sordu.

“Kolunda iğne izine rastladık. Zehirlemiş olabilirler.”

“Kim zehirleyecek amirim? Adamı eve yalnız girerken görmüşler ya.”

Başkomiser bir şey demeden odadan çıktı. Alt kata indi. Bulaşık makinesinde iki fincanla iki tabak gördü. Çöplerden bir şey çıkmadığını öğrendi. Dış kapıya yöneldi. Eve doğru atılan adımlara dikkatlice baktı. Yanına gelen polis memuru ayakkabıların Kenan Bey’e ait olduğunu teyit etti.

“Murat, şu ayak izlerini detaylandır. İzler neden bu kadar derin?”

Yalın’a da dönüp “Kenan Bey’in karısını ziyaret edelim. Niye ulaşılamadığını merak ettim,” dedi.

Yaklaşık iki saat sonra Kenan Bey’in İstanbul’daki evine vardıklarında kapıyı çok hoş bir kadın açtı. Eliyle saçını topluyordu. “Selin Hanım?”

“Evet, siz kimsiniz?”

“Başkomiser Sedat, içeride görüşsek?”

Kadın onları isteksizce içeri aldı. “Sizi dinliyorum.”

“Kocanız Kenan Bey…”

“Ne olmuş kocama?”

“Şile’deki evinizde ölü bulundu.”

“Nasıl?”

“Biz de onu sormaya geldik Selin Hanım.”

“Benimle ne alakası var?

“Komşunuz sizi aramış ama telefonunuzu açmamışsınız.”

Selin derin bir nefes verdi. “Başımı dinlemek için Şile’ye gideceğim dedi. Önemli bir ihaleyi kaçırmıştı, canı sıkkındı. Benim de migrenim tutmuştu evde kalmak istedim. Hepsi bu.”

Başkomiser havayı kokladı. “Parfümünüz yasemin mi?”

“Evet, sakıncası mı var?”

O sırada Yalın’a gelen telefonda ayak izlerinin arasında başka bir ayak izine daha rastlandığı söyleniyordu. Çekilen fotoğrafı da göndermişlerdi. Yalın, kadının ayakkabılıktaki botuna bakmaya gitti. Tabanındaki iz fotoğraftakinin aynısıydı.

Komiser’in gözü merdivenlerin kenarında duran bavula ilişti. “Hayırdır, yolculuk nereye Selin Hanım?” Sessizliği Başkomiser Sedat bozdu. “Odadaki yasemin kokusu, fincanlar… İğneyle kalpten öldü süsü vermek istediniz sonrada kocanızın bıraktığı ayak izlerine basarak geri yürüdünüz. Ancak izlerdeki derinliği hesaba katmadınız. Ama neden?”

O sırada Selin’in telefonuna Hayat Sigorta Şirketi’nden mesaj geldi. “Başınız sağ olsun.”



En Son Yazılar