Altın Çağ geleneğinde çözüm, metnin bütün ipucu düzeninin sınandığı, geriye dönük olarak doğrulanabilir bir zirvedir. Failin kim olduğu kadar, çözümün nasıl kurulduğu da bir kalite ölçütüdür. Bu dizideyse “çözüm”, tarihsel kaydın vermediği bir hükmün yapımcılar tarafından tepeden dayatılmasıdır. Sınanabilir değil, dekoratiftir.
Ryan Murphy ve Ian Brennan’ın Monster antolojisinin dördüncü halkası, 17 Eylül 2026’da sekiz bölümün tamamıyla Netflix’te yayımlandı. Dizi, 1892 yazında Massachusetts’in Fall River kasabasında babası Andrew ve üvey annesi Abby’nin baltayla öldürülmesiyle Amerikan suç tarihinin en ünlü şüphelilerinden biri hâline gelen Lizzie Borden’ı (Ella Beatty) merkeze alıyor. Antolojinin Dahmer, Menendez kardeşler ve Ed Gein’den sonra ilk kez bir kadın faile odaklanan bölümü olması, yapımın en çok öne çıkarılan yanı. Ancak asıl mesele bu değil. Asıl mesele, gerçek Lizzie Borden davasının polisiye kurgunun tam kalbindeki “kim, nasıl, neden” sorularını cevapsız bırakmış olması; dizinin ise bu boşluğu kapatmayı görev edinmesidir.

Tarihsel vaka, türsel anlamda saf bir muammadır. Lizzie Borden 1893’te yargılandı ve beraat etti. Gerçek olayda ne bir itiraf ne cinayet silahına dair kesin bir bağ ne de tartışmasız bir tanıklık vardır. Davanın yüz yılı aşan kültürel ömrü, çocuk tekerlemesinden sayısız kitaba kadar, bu çözümsüzlükten beslenir. Vaka, çözülmediği için canlıdır. Bu, kurgusal muammanın değil, gerçek hayattaki bir gizemin en mükemmel örneklerinden biridir.
Dizi ise açık uçlu tarihsel bir gizemi alıp kapalı, nedenselliği tıkır tıkır işleyen bir melodrama dönüştürerek bunun tersini yapmış. Bunu da iki aşamada gerçekleştirmiş. Önce, faillik meselesini baştan kapatıp Lizzie’nin anne ve babasını “baltayla öldürdüğünü” gerçekten yaşanmış bir olgu gibi göstermiş. Yani dizi filmde katilin kim olduğu kesin olarak belli. Bu çerçevede dizinin konusu da Viktoryen bir evde ailesinin zulmü altında inleyen bir genç kızın baltayla işlediği kanlı cinayetler. Kısacası mahkemenin veremediği hükmü senaryo peşinen vermiş.

İkinci aşama ise, cinayetlere bir sebeb uydurulmuş olması. Beni de en çok şaşırtan ve rahatsız eden bu oldu. Dizide Lizzie, ailenin yeni hizmetçisi Maggie ile yaşadığı yasak ilişkinin sürüklediği, Maggie’nin onu cinayete doğru ittiği bir genç kadın olarak kurgulanmış. Tarihsel kayıtta karşılığı olmayan bir motivasyon, olay örgüsünün itici gücü hâline getirilmiş.
Bu, kurgunun estetiği açısından tesadüfi bir tercih değildir; türsel bir tercih değişikliğidir. Klasik polisiyede Todorov’un iki-öykü yapısı işler: suçun öyküsü ve onu geriye doğru kuran soruşturmanın öyküsü. Okur, ikinci öykü boyunca birinci öyküyü yeniden inşa eder; çözüm, hakkıyla kazanılmış bir zirvedir. Bu dizideysesoruşturma öyküsü yok. Ortada bir dedektif, okura/izleyiciye sunulmuş çözülecek bir muamma, adil oyunun sınanabileceği, okura sistemli biçimde dağıtılmış ipuçları bulunmuyor. Anlatı doğrudan failin bakış açısından, suçun öyküsü olarak akmakta. Yani bu yapım, muamma formunun bir varyasyonu değil, düpedüz onun tersyüz edilmiş hâli. Tür olarak polisiye değil, biyografik suç dramı. Bunu bir kusur olarak değil, sınıflandırmayı doğru yapabilmek için söylüyorum.

Erken eleştirilerin çatallandığı yer de burası. Variety, sezonu antolojiyi ilk kadın katille yeni ve heyecanlı bir yöne taşıyan “fazlasıyla sürükleyici” bir iş olarak değerlendirmiş. Buna karşılık RogerEbert’te Kaiya Shunyata çok daha temkinli: diziyi, anlatıyı keyifli kılmak uğruna gereksiz yere tarihi yeniden yazan ilginç fikirlerle tıka basa dolu, ne olmak istediğini tam bilemeyen bir yapım olarak tanımlamış. Bu ikinci teşhis, bizim çerçevemizle birebir örtüşüyor. “Tarihi gereksiz yere yeniden yazmak”, gerçek vakanın epistemolojik açıklığını melodramatik bir nedenselliğe feda etmenin bir başka adıdır. Gücünü belirsizliğinden alan bir davaya düzgün bir psikolojik gerekçe iliştirmek, muammayı çözmez; onu ortadan kaldırır.
Bizim için buradan iki verimli tartışma çıkar. Birincisi, çözümün statüsüyle ilgili.Altın Çağ geleneğinde çözüm, metnin bütün ipucu düzeninin sınandığı, geriye dönük olarak doğrulanabilir bir zirvedir. Failin kim olduğu kadar, çözümün nasıl kurulduğu da bir kalite ölçütüdür. Bu dizideyse “çözüm”, tarihsel kaydın vermediği bir hükmün yapımcılar tarafından tepeden dayatılmasıdır. Sınanabilir değil, dekoratiftir. İkinci tartışma ise, gerçek vaka ile kurgu arasındaki etik-estetik sınırla ilgili. Beraat etmiş, itiraf etmemiş, gerçek bir insanın kesin katil ve üstelik uydurma bir motivasyonla katil olarak sunulması, kurgunun kendi iç tutarlılığından ayrı bir sorumluluk katmanı doğurur. Klasik muammanın rahatlığı, failinin kurmaca olmasıdır; burada o rahatlık yoktur.
Sonuç olarak Monster: The Lizzie Borden Story, bir polisiyeden çok, polisiyenin ham maddesiyle, “çözülmemiş gerçek bir vakayla”, ne yapılmaması gerektiğinin ilginç bir örneği. Tam da bu yüzden, muammanın çözülmeye değil, korunmaya muhtaç olduğu nadir durumları tartışmak için elverişli bir vaka.



