Polisiye edebiyatın tarihi, yalnızca cinayetlerin, suçların, dedektiflerin ve öne çıkan yazarların tarihi değildir. Aynı zamanda edebiyat dünyasının neyi “yüksek sanat”, neyi “aşağı edebiyat” saydığına ilişkin uzun bir önyargının da tarihidir.
Bir cinayet işlenir. Bir ceset bulunur. Ortada çözülmesi gereken bir bilmece vardır. Bir dedektif ortaya çıkar, ipuçlarını toplar, şüphelileri sorgular ve sonunda suçlunun kim olduğunu ortaya çıkarır.
Basit…
En azından yıllarca böyle düşünüldü.
Polisiye roman ya da öykü, okuru ciddi meselelerle uğraştırmayan, yalnızca meraklandırıp sayfaları çevirmeye zorlayan bir tür olarak görüldü. Aşkı, toplumsal sorunları, insan ruhunun gizli yanlarını anlatan romanlar “iyi edebiyat”tı. Bir cinayeti çözen ise yalnızca “polisiye” idi. Sanki bir türün adı, başlı başına onun edebi değerini düşürüyordu.
Peki neden?
Bir cinayet neden edebiyata yetmez?
Modern polisiye romanın başlangıcı genellikle Edgar Allan Poe’nun 1841’de yayımlanan The Murders in the Rue Morgue (Morgue Sokağı Cinayetleri) adlı öyküsüyle ilişkilendirilir. Poe’nun Auguste Dupin karakteri, daha sonra Sherlock Holmes’tan Hercule Poirot’ya, Maigret’den Philip Marlow’a kadar uzanacak dedektif tipinin öncüsüdür.
Bütün bu saydığımız dedektif tiplerinin ana gayesi “Cinayet nasıl gerçekleşti?” “Kim yaptı?” sorularının cevaplarını bulmak olsa da yazarların esas derdi “İnsan neden suç işler?” sorusuna cevap aramak olmuştur.
Bu soru aslında, roman sanatının en eski sorularından birisidir.
Dostoyevski suçla, vicdanla ve ahlâkla uğraşırken bu soruya yanıt arar. Shakespeare cinayetleri, iktidarı, ihaneti ve intikamı anlattığında yine bu soruya bir cevap arar. Sophokles bir cinayetin failini ararken tragedya yaratır ve aynı zamanda yine bu soruya bir cevap arar.
Oidipus’un bütün hikâyesi, aslında bir cinayetin soruşturulması ve aynı soruya yanıt aranmasıdır.
Demek ki mesele cinayet değildir. Mesele cinayetin nasıl anlatıldığıdır ve insanın neden suça yönlendiğini anlamak için işin temellerini kazmaktır.
Sonuç olarak polisiye edebiyatın temelindeki problem, başından beri edebiyatın dışında değildir. Tam tersine edebiyatın merkezindedir.
Polisiye neden küçümsendi?
Bunun birçok nedeni var. Nedenlerden biri, polisiye romanın okurla yaptığı sözleşmedir. Bunun temelinde merak unsuru vardır. Polisiye merak, aynı zamanda gizem getirecektir ve okuyucu bu gizemi çözmeye çalışacak, çözemezse hızlıca kitabın sonuna doğru hareket edecektir.
Bu durum, edebiyatın bazı çevrelerindeki eski bir ön yargıyı devreye soktu.
“Okuru eğlendirmek için yazılan bir eser cidden sanat eseri olabilir mi?”
Üstelik bu soru yalnızca polisiye için sorulmadı. Bilimkurgu, fantastik edebiyat, macera kitapları… Onlar da nasibini aldı. Sanki merak uyandırmak, gizemi çözmesi için okuru sürüklemek ve eğlendirmek edebi olmamanın en önemli kanıtıydı.
Oysa tam tersine, okuru bir sonraki sayfaya götürebilmek roman sanatının en temel becerilerinden biri olmuştur. Okunmaya devam edilemeyen bir romanı kim, ne yapsın?
Bir romancı okuruna “Bunu mutlaka okumalısın,” diyemez. Bunu ancak hikâyenin kendisi sağlayabilir. Polisiye özellikle bunu güçlü bir biçimde yerine getirir. Bir soru ortaya atar. Bir sır yaratır. Bir şüphe doğurur. Sonra okuru zihninin çalışması için zorlar. Bu açıdan polisiye, okurla en aktif ilişki kuran edebiyat türlerinden birisidir.
“Formül edebiyatı” damgası
Polisiyenin itibarsızlaştırılmasında en güçlü silahlardan biri de “formül” suçlaması olmuştur. Cinayet, şüpheliler, ipuçları, dedektif ve çözüm… Bu yapı tekrar tekrar kullanıldığı için polisiye “formül edebiyatı” olarak nitelendirildi.
Fakat bakarsak, aşk romanlarının da formülü vardır. Kahramanların karşılaşması, çatışma, ayrılık ve kavuşma… Tragedyanın da formülleri vardır. Macera romanlarının da… Mesela tarihi bir roman tarihsel gerçeklere dayanmalıdır; formül çok önceden hazırdır. Hatta klasik romanın bile yapısal kalıpları vardır.
Bir edebi türün belirli kurallara sahip olması, o türün kötü olduğu anlamına gelmez. Asıl mesele yazarın o kuralların içinde ne yaptığı, ne gibi bir sanat ortaya koyduğudur.
Bir bestecinin nota kullanması müziği sıradanlaştırmaz, aksine gücünü artırır. Bir şairin dilin kurallarına uyması şiiri değersizleştirmez.
Esasında burada formül ile biçim birbirine karıştırılmıştır. Bahsettiklerimiz daha çok edebi bir eserdeki biçimi gösterir. Formül esasında tüm yazın türlerinde aşağı yukarı vardır. Hatta her sanatçı eser verdikçe kendine özgü formüller yaratmaya başlar.
Kötü polisiye elbette vardır. Ama kötü polisiye olması, polisiyenin bir edebiyat türü olmadığı anlamına gelmez. Kötü roman nasıl roman sanatını ortadan kaldırmıyorsa, kötü polisiye de polisiye edebiyatı ortadan kaldırmaz.
Edebiyatın “yüksek” ve “alçak” katları
Polisiyenin uzun süre ikinci sınıf görülmesinin altında biraz da “ciddi edebiyat” kavramı vardır. “Ciddi edebiyat” kavramı çoğu zaman belirli okur tiplerinin beğenileri üzerine tanımlandı. İyi ve ciddi edebiyatın ağır olması gerektiği düşünüldü. Dile getirilmese de ve farklı şekillerde tanımlansa da iyi edebiyat yavaş olmalı, kolay okunmamalı, okuru zorlamalıydı.
Okunması zor olan değerlidir, kolay okunan şüphelidir.
Polisiye bu denklemde baştan kaybeden bir tür oldu. İnsanlar gece yarılarına kadar Agatha Christie okuyordu. Sherlock Holmes’la birlikte gizemleri çözüyordu. Sayfalar hızla çevriliyordu. Ve edebiyat dünyasının bir bölümü bundan rahatsız oluyordu.
Polisiye çok okunuyordu ve “çok okunan iyi olamaz” yaftasını yiyordu.
Polisiye’nin esas talihsizliği burada başladı.
Polisiye yalnızca suç çözmez
Büyük polisiye yazarlarına baktığımızda türün ne kadar geniş bir alan açtığını görürüz.
Arthur Conan Doyle, yalnızca cinayetleri çözen Sherlock Holmes’u yaratmadı. Modern insanın akıl karşısındaki hayranlığını, bilginin gücünü ve gözlem yeteneğinin sınırlarını da kurdu.
Agatha Christie yalnızca “katil kim?” sorusunu sormadı. Sınıf ilişkilerini, aile içindeki çıkar çatışmalarını, kıskançlığı, açgözlülüğü ve insanın kendini nasıl kandırabildiğini anlattı.
Georges Simenon, suç soruşturmasını insan ruhunun içine doğru açılan bir kapıya dönüştürdü.
Raymond Chandler ise polisiye romanın dilini değiştirdi. Şehir, suç ve yozlaşma üzerinden modern toplumun portresini çizdi.
Dashiell Hammett’in dünyasında suç artık yalnızca bireysel bir sapkınlık değildir. Toplumsal ve ekonomik düzenin kendisi de suçun içine karışır.
Dolayısıyla polisiye geliştikçe, basit bir “katil kim?” oyunundan uzaklaştı ve toplum romanına, psikolojik romana ve varoluşsal romana dönüştü.
Polisiye neden bir edebiyat türü bile sayılmadı?
Çünkü “tür” kelimesi de uzun süre küçümseyici biçimde kullanıldı.
Edebiyat denildiğinde “türsüz”, saf, sınıflandırılamayan eserler geldi akla. Belli bir türe sahip edebiyat eseleri ise kalıplara bağlı, ticari ve kolay tüketilen eserler olarak değerlendirildi.
Oysa edebiyat tarihi bunun tam tersini gösteriyor.
Edebiyat türlerle büyür ve genişler.
Romanın kendisi bile zamanında küçümsenmiş bir türdü.
Bugün Shakespeare’in oyunlarını, Dostoyevski’nin romanlarını, Poe’nun öykülerini veya Kafka’nın metinlerini sınıflandırmaya çalışırken kullandığımız kategoriler, onların edebi değerlerini belirlemez. Tür, bir hapishane olmak zorunda değildir. Bir yazar bir türün içine girip sınırlarını genişletebilir. İyi polisiye yazarının yaptığı da budur.
Polisiye aslında okurun zekâsına güvenir
Polisiyenin küçümsenen bir başka özelliği de merak yaratmasıdır. Yıllarca merak, edebiyatın en düşük içgüdüsüymüş gibi davranıldı. Oysa merak, insanın en eski zihinsel dürtülerinden biridir. İnsan bir mağaranın içinden gelen sesi duydu, merak etti. Kapalı bir kapının ardında ne olduğunu merak etti. Bir insanın neden öldüğünü merak etti. Birinin neden yalan söylediğini merak etti. Bütün bunlar aynı soruya dayanıyordu: “ne oldu?”
Polisiye bu soruyu sistematik bir edebi yapıya dönüştürdü. Üstelik okuru pasif bırakmadan, hatırlamasını isteyerek, detaylara dikkatini çekerek yaptı bunu. Yazarın verdiği bilgileri birbirine bağlamasını istedi okurdan. Yazar taşları yerleştirir, okur aradaki bağlantıları keşfetmeye çalışır. Okur bazen kazanır, bazen de yazar onu son sayfada mat eder. Bu bir oyunsa bile, bu oyun edebiyatın düşmanı değil, en eski dürtüsüdür.
Polisiye ve insanın karanlık tarafı
Bir de işin daha derin bir tarafı vardır. Polisiye bir cinayeti mümkün kılan duygularla ilgilenir. Kıskançlık, intikam, para, iktidar, aşk, nefret, korku, aşağılanma, arzu… Bunların tamamı zaten edebiyatın temel malzemesidir.
Polisiye romanın ortasında bir ceset bulunur; fakat iyi polisiye romanın asıl konusu ceset değildir, insandır. Ceset, yalnızca kapıyı açan anahtardır. Kapının arkasında ise insanın karanlık tarafları vardır. Bu yüzden polisiye, aslında insan doğasına ilişkin son derece eski bir soruyu sorar: “Normal görünen bir insanı cinayet işlemeye götüren şey nedir?” Bu sorunun cevabı çoğu zaman suçlunun kim olduğundan daha ilginçtir.
Polisiye edebiyatın itibarını geri kazanması
Polisiye itibarını hiç kazanamadı mı? Elbette ki hayır… 20.yüzyılın ikinci yarısından itibaren polisiye üzerindeki duvarlar yavaş yavaş çatlamaya başladı. Polisiye yalnızca “katil kim?” romanı, “cinayet” romanı olmaktan çıktı. Psikolojik polisiye, toplumsal polisiye, tarihi polisiye, siyasal polisiye, noir, hard-boiled (sert polisiye), polisiye gerilim gibi birçok alt tür ortaya çıktı ve polisiye sınırlarını genişletti.
İskandinavlar toplumsal sorunlarla ilgilendi. Amerikan noir’ı suçun içine kapitalizmi, yozlaşmayı ve kent yaşamını soktu. İngiliz polisiye geleneği sınıf ilişkileri ve ahlâk meseleleriyle genişledi. Fransız ve İtalyan polisiyeleri siyasal ve toplumsal yapıları sorguladı.
Ve Türk polisiyesi… Toplumsal polisiyeden tarihi polisiyeye kadar çok geniş bir yelpazede örnekler vermeye devam ediyor.*
Böylece polisiye ile “edebiyat romanı” arasına kesin bir çizgi çekmek zorlaştı.
Asıl sorun polisiye değil, ona bakıştır
Belki de polisiye edebiyatın uzun süre itibarsızlaştırılmasının temelinde edebiyatın kendisinden daha çok edebiyat kurumlarının önyargıları vardır. Eleştirmenler, yayınevleri, akademisyenler, edebiyat çevreleri… Ve elbette okurun neyi “ciddi” kabul edeceğine ilişkin kültürel kabuller ve tabular…
Polisiye uzun süre “okunmak için yazılan”, diğer romanlar ise “edebiyat yapmak için yazılan” eserler olarak ayrıştırıldı. Polisiye unsurlar varsa edebiyat yoktu. Okunabilirdi ama sanat olduğu tartışmalıydı. Oysa iyi edebiyatın böyle bir ayrımı yoktur. Bir eser hem okunabilir, hem düşündürebilir, hem de estetik bir haz yaratabilir.
Hem sürükleyebilir, hem derinleşebilir.
Hem meraklandırabilir, hem insan ruhuna dokunabilir.
Edebiyatın görevi okuru sıkmak mıdır?
Hayır, edebiyatın görevi, okuru bir yerden başka bir yere taşımaktır. Bazen bu yol bir karakterin iç dünyasından geçer, bazen savaşın içinden, bazen aşkın, bazen de bir cinayetin.
Polisiye yazarının görünmez emeği
Polisiye yazmak dışarıdan kolay gibi görünür; oysa iyi bir polisiye ciddi bir mimari gerektirir. Yazar yalnızca hikâyeyi anlatmaz. Aynı zamanda bilgi verir; fakat bazı bilgileri gizler, bazı bilgileri öne çıkarır. Okurun dikkatini yönlendirir, kimi zaman yanılmasını sağlar. Polisiye yazan bir yazar, şüphelileri ve şüpheyi dengeler, zaman çizelgesi kurar, motivasyonları oluşturur. Ve bütün bunları yaparken adil olmak zorundadır. Çünkü polisiye okuru yanıltılmak ister ama aldatılmak istemez. Aradaki fark çok büyüktür. Yazar gerçeği saklayarak okuyucuyu yanıltabilir ama gerçeği değiştiremez.
İyi bir polisiye bu nedenle bir bakıma matematiksel kesinlikle edebi hazzın buluştuğu yerdedir. Bir yanda yapı vardır, öte yanda insan. Bir yanda mantık vardır, öte yanda duygular. Bir yanda suç vardır, öte yanda vicdan.
Sonuçta polisiye yazarı aslında insanı anlatır.
Polisiyeye bakanların en büyük yanılgısı burada ortaya çıkar. İyi polisiye suç hakkında mıdır? Hayır, insan hakkındadır. Suç yalnızca insana bakmaya yarayan bir mercektir. O merceğin arkasında insanın korkuları, zaafları, tutkuları, öfkesi ve arzuları görünür.
Bir cinayet neden işlenmiştir?
Para için mi, aşk için mi, intikam için mi, iktidar için mi, aşağılanmanın öfkesiyle mi? Yoksa insanın kendini haklı çıkarma becerisiyle mi? İşte burada polisiye roman psikolojik romana dönüşür. Bazen sosyolojik olur, bazen siyasi, bazen de felsefi…
“Neden daha güzel şeyler yazmıyorsun, neden kötü insanları anlatıyorsun, neden cinayet?”
Bu soru esasında ben de dâhil olmak üzere birçok polisiye yazarına yöneltilen bir sorudur. Neden daha güzel şeyler yok eserlerinde? Neden cinayetler ve kötü insanlar var?
Bu sorulara birkaç kısa cevap verilebilir elbette. Ve ne kadar net cevaplar verdiğimizi görenler bu önyargılarından vazgeçeceklerdir.
Birincisi, polisiye yalnızca kötü insanları anlatmaz. İyi insanlar, doğruyu yapmaya çalışanlar, adalet için savaşanlar da vardır. Dedektifler, kötü insanları bulma yolunda tanıklıklarına başvurulan iyi niyetli tanıklar gibi.
İkincisi, sadece güzel şeylerden bahsetmek kelimenin tam anlamıyla ahmaklık olurdu. Hayatta kötülük de vardır iyilik de. Bunlar iç içe geçmiştir. Bu yüzden polisiye hayatın tam ortasındadır.
Üçüncüsü, suçluyu ve suçu anlamaya, anlatmaya çalışmak onu kötü edebiyat yapmaz. Bu da yine hayatın merkezindeki sorunlardan biridir. Bir insan neden öldürür? Neden birine zarar verir? Bir siyasetçi neden yalan söyler? Bir insan neden ihanet eder? Bir insan neden insan sevgisi taşımaz? Bunları sormak gerçek dışılık ya da basitlik midir? Elbette ki değildir. Aksine salt gerçektir ve açıklaması da oldukça zordur.
Sonuç: Cesedin yanında iyi edebiyat da vardır
Polisiye edebiyatın yıllarca ikinci sınıf görülmesi, büyük ölçüde onun “popüler” olmasından, okuru eğlendirmesinden ve belirli anlatı kurallarına sahip olmasından kaynaklandı. Fakat bütün bunlar edebi değerin karşıtı değildir. Tam tersine polisiyenin gücü, okurun zihniyle edebiyatı aynı masaya oturtabilmesinden kaynaklanır.
Bir polisiye eserin ilk sayfasında çoğu zaman bir soru vardır, son sayfasında ise bir cevap. Fakat büyük polisiyelerde cevap hiçbir zaman “katil şudur” değildir. Asıl cevap çok daha huzursuz edicidir: insan şundan dolayı öldürür… Ve bu cevaptan türeyen bir sürü soru ortaya çıkar. Polisiye bunları yanıtlamaya çalışır. İnsan neden yalan söyler? İnsan ne zaman kötülüğü seçer? Toplum suçu nasıl üretir? Adalet gerçekten “adalet” midir? Ve belki de en önemlisi: karanlık insanın içendi midir, dışında mıdır? Bu soruların hiçbirisi ikinci sınıf sorular değildir. Öyleyse polisiye de ikinci sınıf edebiyat değildir.
En baştaki soruya dönecek olursak, yani polisiye, edebiyatın üvey evladı mıdır? Cevap nettir aslında: hayır, polisiye, kalıpları, kurgusu, anlatmaya çalıştığı dertleri ve her yönüyle insanı ele almasıyla edebiyatın öz be öz evladıdır.*
* Türk Polisiyesini takip etmek isteyenler, dedektif dergi yazarlarının kitaplarını alıp okurlarsa, türün ülkemizde ne denli yol kat ettiğini anlarlar. Naçizane bir tavsiye…
**Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek ve düşünmek isteyenlere Gencoy Sümer’in “Kurgunun Estetiği” adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim.



