MEDİNE

1.

BİRKAÇ GÜN ÖNCE

Kendine geldiğinde elleri arkadan bağlanmış, ağzı ve gözleri de sıkı sıkı kapatılmıştı. Üşüyor ve bütün bedeni titriyordu. Keskin bir rüzgârın sesi ağaçlarda uğulduyor soğuk iliklerine kadar işliyordu. Gözleri o kadar sıkı kapatılmıştı ki gündüz mü gece mi onu bile anlayamıyordu. Başındaki ağrı dayanılacak gibi değildi.

Daha önce de soğuk havada dışarıda kalmıştı. Babası ve dedesinden dayak yediği her gece dışarıda kalırdı zaten. Ama bu defa farklıydı. Neredeydi, niye buradaydı onu bile hatırlamıyordu ve titremesi bir türlü durmuyordu. Bütün vücudu kontrolünden çıkmıştı sanki.

Ağzındaki bez yüzünden midesi bulanıyordu. Bağırmak istiyor ama çığlıkları boğazına tıkanıyordu. Hiç bu kadar korkmamıştı. Ölesiye korkuyordu.

Duvara yaslayınca fark etti başının arkasındaki yarayı. Başındaki yara nasıl olmuştu? Ne olmuştu, buraya nasıl gelmişti? Hemen yanında bir yerden gelen bağrışmaları fark etti. Birileri sanki bir kapının arkasında tartışıyordu. Kulaklarındaki uğultu ve rüzgârın sesi ne dediklerini anlamasına izin vermiyordu. Kalkmak istedi ayaklarının da bağlı olduğunu fark etti. Kimdi bu adamlar, neden her yerini bağlamışlardı?

“Ne istiyorsunuz benden?” diye bağırmak istedi. “Bırakın beni ne olur.” Bütün çığlıkları bir homurtu halinde ağzındaki beze takılı kaldı. Hemen yanında bir kapı açıldığını duydu. Ayak seslerini duydu sonra, birilerinin ayak seslerini. Galiba birkaç kişiydiler. Yerdeki çalıların kırıldığını duydu sonra. Sanki bir bahçedeydiler. Tavuk seslerini duydu, kümesin o kötü kokusuyla birlikte.

Şimdi kimse konuşmuyor, bağırıp çağırmıyordu. Rüzgâr birinin kokusunu çarptı yüzüne, pis ve sigara kokan bir nefes.

Sonra biri yere bir şey vurdu. Sanki metal bir şeydi. Çapa gibi ses çıkardı. Çapa sesini nerde duysa tanırdı. Durmadan çapa yapardı, tütün çapası. Biraz daha dikkat edince bunun bir kazma olduğunu fark etti. Biri kazıyor öteki kürekle toprağı atıyordu. Birkaç kürek toprak ayağına bile gelmişti.

Korku hiç azalmıyordu. Kalbi birazdan yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Bu adamlar nereyi kazıyordu ve niye kazıyordu?

Annesini hatırladı. Durmadan ağlıyordu. Annesi hep ağlardı zaten. Babası ve dedesi önce annesini döverlerdi. Neden çay soğuk diye döverlerdi, neden pilav tutmamış diye döverlerdi. Bazen sadece döverlerdi. Sonra sıra ona gelirdi. Onu da döverlerdi. Neden suyu geç getirdin diye döverlerdi. Neden ağabeylerine saygısızlık ettin diye döverlerdi. Bazen ağabeyleri de döverlerdi.

Şimdi annesi burada olsa onu kurtarırdı kesin. Annesi neredeydi ki? Babası görse o da kurtarırdı belki ama annesi kesin kurtarırdı. İyi de bu adamlar kimdi ki? Neden buradaydı? Neden kazma kürekle bir yerleri kazıyorlardı.

“Yeter bu kadar.” dedi birisi. “Getir artık.”

Bu sesi bi yerlerden tanıyordu sanki. Sanki çok uzaklardan bir yerlerden geliyordu ses. Belki kulaklarındaki uğultu olmasa belki rüzgârın sesi olmasa tanıyabilirdi.

Biri ayaklarından tutup çekince sanki yıldırım çarpmış gibi hissetti. Bir diğeri omuzlarından tuttu. Kaldırıp birkaç adım sonra yine bıraktılar. Sanki bir çukurdaydı. Toprak kokusunu duyuyordu, taze toprak kokusu.

“Ne olur bırakın beni.” diye bağırdı. “Bırakın ben size ne yaptım. Siz de kimsiniz?” diye bağırdı. “Anne yardım et.” diye bağırdı.

Ağzındaki bez hala midesini bulandırıyordu. Kimse onu duymadı. Önce ayaklarını örttü dökülen toprak. Sonra dizlerine geldi, kalçalarını örttü. Oturur vaziyette idi. Kıpırdasa belki kaçabilirdi. Ama toprak durmadan yükseliyordu. Karnına geldi sonra.

Çırpındıkça daha çok sıkıştı toprağa. Çırpındıkça daha çok sıkıştırdı toprak. Göğsü daraldı. Nefes alamıyordu. Boğazına kadar yükseldi toprak. Kürek seslerini daha iyi duyabiliyordu şimdi. Annesi şimdi burada olsa kurtarırdı onu. Babası belki kurtarırdı ağabeyleri belki kurtarırdı ama annesi kesin kurtarırdı.

Toprak çenesine yükseldiğinde artık hareket edemiyordu. Kafasını çevirdikçe ağzını saran bez de çıktı. Şimdi çığlıklarını duyabiliyordu.

“Anne yardım et.” diye bağırdı. Son kez. Sonra boğazına toprak doldu. Yutkundu. Toprak boğazından ateş topu gibi indi midesine. Tekrar çevirdi kafasını tekrar yuttu toprağı. Artık çığlık atamıyordu. O sırada gözündeki bağ da çıkmıştı. Karanlıktaki gölgeleri fark etti önce. Ayakkabıları gördü. Ayakkabıların sahiplerini gördü.

 

 

2.

GÜNÜMÜZ

“44 Medine YAZGAN.”

“Öğretmenim, o bugün gelmedi.”

“Neden gelmedi ki?” diye sordu Cemile öğretmen.

“Öğretmenim o kayıpmış. Üç gündür ailesi her yerde onu arıyor. Kocaya kaçmış herhalde.”

Cemile öğretmen elindeki kalemi masaya bırakıp merakla kızın yanına geldi.

“Ne diyorsun kızım sen, ne kaybolması ne kaçması?”

“Öğretmenim” dedi bir ötekisi. “Valla cumadan beri her yere baktılar. Medine kaybolmuş. Ailesi perişan halde onu arıyorlar.”

Cemile telaşla baktı etrafına. Sınıftakiler pek de umursamış görünmüyorlardı.

“Siz gelin bakayım benimle.” diyerek iki kızı sınıftan çıkardı. Cemile’ye göre bu, hiç de hafife alınacak bir konu gibi görünmüyordu.

Medine’yi tanırdı. Öyle, kocaya kaçacak bir kız olduğunu sanmıyordu. Doğruca rehberlik servisine geldi. Bu tür konuları rehberlik servisinde konuşmak daha akıllıcaydı.

“Hocam girebilir miyiz?” dedi açık kapıyı tıklatarak.

Rehber öğretmen Selda Hanım önündeki dosyalardan kaldırıp başını baktı.

“Tabi ki hocam buyurun.” diyerek masanın önünde dizili koltukları gösterdi.

Mavi koltukların ortasında duran ve yapma çiçeklerle süslenmiş bir sehpanın etrafına oturdular.

“Hocam bu kızlar bir şeyler söylüyorlar. Burada konuşsak daha doğru olur sanırım.” diye söze girdi Cemile. “12 E sınıfı öğrencilerimizden Medine’yi biliyor musunuz?”

Selda hoca şöyle kısa bir düşündü.

“Hatırladım” dedi “galiba ailesi biraz sorunluydu yanlış hatırlamıyorsam.”

Cemile birkaç kez kızın okula yüzü gözü morarmış geldiğini hatırlardı. Oraya buraya çarptım dese de dayak yediğini biliyordu. Yine de kimseye bir şey belli etmemeye çalışıyordu.

“Evet, sanırım.” dedi Cemile “ama bu sefer durum biraz farklı. Galiba evden kaçmış, bu kızların dediğine bakılırsa.”

“Valla öğretmenim” dedi başındaki topuzu düzelterek kızlardan birisi. “ben öğretmenime de dedim. Bizim ev onların sokakta Cuma gününden beri herkes onu arıyor. Sanki yer yarılmış da içine girmiş gibi. Galiba evden kaçmış.”

“Nereye kaçmış peki?” diye sordu merakla Selda.

“Ya öğretmenim” diye mızırdandı öteki kız. “bizden duymuş olmayın ama kocaya kaçmış herhalde, öyle diyorlar.”

Cemile ve Selda öğretmen şaşkınlıkla baktılar birbirlerine.

“Ne kocası?” diye sordu Selda.

“Ya ben nerden bileyim öyle diyorlar işte.” diye savundu kız kendini.

“İnanmazsanız Mahmut’a sorun o bilir.” dedi durmadan başörtüsünü oynayan kız.

“Hangi Mahmut?” diye sordu Cemile.

“11 A da Mahmut diye bir çocuk işte. Onun amcasının oğlu mu ne öyle bir şey.”

Cemile, hiç vakit kaybetmeden yerinden kalkıp kendini 11 A sınıfının kapısında bulduğunda, yanında Selda öğretmen de vardı.  Ne var ki Mahmut bu gün okula gelmemişti. Cemile, Medine’nin daha önceden yediği sopalar sonucu gerçekten kaçmış olabileceğini düşündü. Belki kocaya kaçmamıştı ama evden kaçmış olabilirdi.

“Sınıftaki kızlarla bir kez daha konuşmalıyız.” dedi Selda.

“Bence de.” dedi kederli bir ses tonuyla.

“İdareye haber verelim ama önce.” dedi tereddütlü bir sesle Selda.

Birkaç dakika sonra müdür ve müdürün de geldiği rehberlik servisinde on kadar kız vardı ve Medine’yi tanıyan herkes aşağı yukarı ayın şeyi söylüyordu.

“Olabilir öğretmenim.”

“Valla o kadar sopayı ben yesem ben de kaçardım öğretmenim.”

“Sevgilisi yoktu ama öğretmenim.”

“Kimle kaçmış olabilir ki valla bilmiyorum.”

Her kafadan bir ses çıkıyordu. Kapı çalındı. Nöbetçi öğrenci telaşla girdi içeri.

“Polisler geldi müdürüm. Sizi soruyorlar.”

Okul müdürü, Celal Bey yanında Selda ve Cemile öğretmenlerle birlikte polislerin yanına gittiler.

“Müdürüm kolay gelsin.” dedi resmi kıyafetli koca göbekli bir polis memuru. Yaptığı işten pek de memnun görünmüyor bir angarya daha olarak görüyordu belli ki. Kim bilir kaçıncı kez birkaç ev ötede saklanan bir kızı arıyordu. Akşama varmadan ortaya çıkacağını düşünüyordu belli ki. “Sizin öğrencilerinizden birisi kayıpmış. Medine Yazgan.”

Celal Müdür eliyle odasını gösterdi. Etrafına doluşan meraklı gözler altında bu konuyu konuşmak istemediği belliydi.

“Buyurun memur bey. İçeride konuşalım isterseniz. Biz de tam bu konuyla ilgili bir toplantı yapıyorduk.”

Polis memuru tuhaf bir tavırla süzdü öğretmenleri.

“Ya, öyle mi. Ne toplantısıymış bu?”

Cemile, polisin tavrını hiç beğenmemişti.

“Öğrencimizin okula neden gelmediğini anlamaya çalışıyorduk biz de. Az önce çocuklardan birkaçı onun evden kaçtığını söyledi.”

Polis memuru belli ki çoktan kararını vermişti.

“Bence de öyle görünüyor. Birkaç güne yanında biriyle ortaya çıkar. O kadar merak edecek bir şey değil gibi.” dedi. “Ya bir çay verseniz de içsek.” diyerek çirkin bir suratla güldü.

“Bence burada ciddi bir durum var ve siz hafife alıyorsunuz gibi geldi bana.” diyerek itiraz etti Cemile.

Polis memurunun suratı asıldı.

“Hoca hanım” dedi öfkeli ve uyaran bir sesle “işimizi sizden öğrenecek değiliz.”

Celal Müdür, Cemile’yi ikaz etti.

“Hocam lütfen.”

“Neyse” dedi Cemile “ben çıkıyorum belli ki olay zaten çözülmüş.”

Cemile, çantasını da alıp dışarı çıktı. Zaten bugün iki dersi vardı ve az önce bitmişti. Öğretmenler odasına girdi. Boş dersi olan birkaç öğretmen odada oturuyordu. İçeri girdiğini görünce merakla sordular. Cemile olanları anlattığında ilgilenen tek kişi Türkçe öğretmeni Yılmaz oldu.

“Valla hocam” dedi elindeki yazılı kâğıtlarını okumayı bırakarak. “Ben o kızın yerinde olsam çoktan kaçmıştım zaten. Düştüm, çarptım falan diyordu ama sürekli yüzü gözü morarmış geliyordu okula.”

Cemile çantasını aldı. En azından evine gidip sorabilirdi. Alelacele çıktı okuldan. Kızın oturduğu yer kendi evine yakın sayılırdı. Annesini de daha önce bir kez görmüştü galiba.

Kızın evine vardığında birkaç adamın sigara içtiğini gördü.

“Kim bilir kiminle kaçtı.” dedi biri ötekine.

“Ya çıkar yakında bir yerden, o kadar telaş etmeye gerek yok.”

Adamlar da polisler gibi düşünüyorlardı. Belki de gerçekten biriyle kaçmış olabilirdi. Gerçi sınıfındaki kızlar onun bir erkekle kaçabileceğini pek sanmıyorlardı çünkü onu kaçırabilecek bir erkek arkadaşı yoktu. Üstelik ağabeyleri yanında yöresinde gördüğü tüm erkekleri tehdit etmişler hatta sadece yanında yürüdüğü için bile birini dövmüşlerdi.

Bahçe kapısından içeri girdiğinde avluda iki kişi daha gördü. Evin hemen yanında bir garajın zeminine beton döküyorlardı. Biri bu sabah okulda konuştukları Mahmut’tu. Ötekini de bir yerlerden hatırlıyor gibiydi.

“İyi günler.” dedi adamlara.

“İyi günler hocam” dedi elinde kürekle duran genç adam.

“İyi günler.” dedi Mahmut dilinin ucuyla.

Öteki genci hatırlamıştı birkaç yıl önce mezun olmuş öğrencilerinden biriydi. Ama adını hatırlayamadı.

Genç adam bunu fark edince elindeki küreği bırakıp yanına geldi ve elini öpmeye kalktı.

“Beni hatırlamadın mı hocam. Salih ben. Üç yıl önce mezun oldum. Sen bizim dersimize girerdin.”

Salih’i hatırlamıştı. Sessiz sakin bir çocuktu. Kimseyle bir derdi olmazdı. Kendi halinde gelir giderdi.

“Hatırladım” dedi “Sen hep arkada otururdun. Sormasak söylemezdin pek. Üniversite olmadı değil mi?”

Salih mahcup eğdi başını.

“Yok, hocam üniversite kim biz kim?  İnşaata devam ediyoruz işte.”

“Medine senin neyin oluyor?” diye sordu birden Cemile.

Salih elindeki küreğin sapını kavrayıp harca biraz daha kum savurdu.

“Bacım oluyor.” dedi yüzünü çevirirken.

“Bugün okula gelmedi. Haberiniz var sanırım.”

Cemile daha sözlerini bitirmeden içeriden iri yarı bir adam çıktı.

“Ne var hoca?” diye öfkelendi. “Bizim derdimiz bize yeter zaten. Medine bundan sonra okula gelmeyecek. Kaçtı evden.”

Cemile daha hiçbir şey sormadan yediği azar üzerine ne diyeceğini bilemedi.

“Ben sadece merak ettim.” diyebildi. Adamın arkasında duran kadını sonradan fark etti. Daha önce görmüştü evet. Medine’nin annesiydi o kadın.

“Etme hoca merak falan. Kim bilir hangi şerefsizle gitti. Bizim namusumuzu kirletti.”

Cemile kapıya doğru döndüğünde elinde küreğiyle çalışan gençler de azarı yemişti.

“Siz de işinize bakın.”

Cemile bahçe kapısını kapatırken gençler işlerine dönmüşlerdi bile çoktan. Medine’nin babası da annesini omuzundan itekleyip içeri sokuyordu.

“Durma, sen de gir içeri.” diye bağırdı adam “sıkma benim canımı.”

Cemile, arabasına bindiğinde adamın öfkesine bir anlam verememişti. Adamın bir dövmediği kalmıştı. Şaşkın ve ürkmüş bir şekilde uzaklaşırken dikiz aynasından adamın savurduğu tekmeyi gördü. Kadın o tekmeden sonra büyük ihtimalle yere kapaklanmıştı.

 

 

3.

Kadın yediği tekmenin şiddetiyle yere kapaklandığında kapı eşiğine çarpmıştı. Elini ağzına götürdüğünde kanı fark etti ve üst dişleri elinde kalmıştı. Tuhaf diye düşündü. Canı hiç yanmıyordu neredeyse. Demek ki insanın dişleri kırılınca canı acımıyor diye düşündü.

“Öldür beni de kurtulayım.” diye yalvardı. Gerçi ağzından çıkan kelimeler pek de anlaşılmıyordu ama öyle demişti.

Gürültüyü duyan Salih koşarak içeri geldi. Annesi yerde yatıyordu. Yerler kan olmuştu. Annesinin elinden tutup kaldırdı.  Annesi boş gözlerle bakıyordu. Eskiden olsa ağlardı. Artık ağlamayı da bırakmıştı kadın. Çünkü ağlayınca daha çok dayak yiyordu.

“Götür şunu.” dedi babası “elini yüzünü yıkasın. Sokağa çıkarsa öldürürüm bu sefer.”

Salih hiçbir şey demedi. Annesinin koluna girerek onu lavaboya kadar götürdü. Kadının elini yüzünü yıkamasını bekledi. Kadının yüzü çok hızlı bir şekilde şişmiş ve dudakları morarmıştı. Gerçekten kötü görünüyordu. Bir doktora gitmesi gerekiyordu ama değil doktora götürmek kapıdan çıkaracak cesareti yoktu Salih’in.

“Oğlum” dedi sonunda kadın. “Medine beni bırakıp gitmez. Kızım beni koyup gitmez. Kurbanın olayım de hele, bir bildiğin varsa de. Kim götürdü, kiminle gitti, nereye gitti?”

Salih, annesinin elini tutup onu yer yatağına oturttu.

“Bilmiyorum” dedi gözleri kan çanağı olmuş anasının gözlerine bakarak. “bilsem demem mi?”

Kadın moraran dudağını ısırdı. Belli ki avaz avaz ağlamak istiyordu. Belli ki koyuverip sesini ağlamak istiyordu.  Bütün gün odadan çıkmadı. Kimse de gelip onu bir daha dövmedi.

Salih, yatağında dönüp duruyordu. İçeriden babasının sesi geliyordu. Durmadan bağırıyordu zaten. Kardeşi için üzülüyordu. Kendine kızıyordu. Ne biçim adamdı, bu kadar mı çaresiz bu kadar mı korkak olunurdu. Bir şeyler yapmalıydı. Bir şeyler yapabilirdi.

Bu sırada dış kapının açıldığını duydu. Geleni tanıdı. Babası da dışarı çıktı. Bahçede bir şeyler konuşuyorlardı. Pencereyi aralayıp dinlemeye başladı. Kardeşi hakkında konuşuyorlardı.

 

 

4.

Cemile, elindeki kahve fincanını çevirip duruyordu. Kahve soğuyalı saatler olmuştu. Pencereden Medine’nin oturduğu sokak görünüyordu. Şimdi karanlıkta seçemiyordu ama belki evi de görünüyordu.

Bütün gün Medine’nin arkadaşlarıyla görüşmüş kızın nereye gidebileceğine dair bir şeyler öğrenmeye çalışmıştı. Tuhaf olan şuydu ki kimse kızın bir yere gidebileceğine inanmıyor ama gitmekte de çok geç kaldığını söylüyordu. Belki de gerçekten gitmişti. Cemile elindeki bardaktan bir yudum daha aldı. Kahvenin içilecek yanı kalmamıştı gerçekten.

Telefonun ışığını fark etti Bu saatte kimse aramazdı onu. Merakla açıp baktı. Tanımadığı bir numaraydı. Tanımadığı numaraları açmaktan hep korkardı. Başka zaman olsa açmazdı ama bu gün farklıydı galiba açması gerekiyordu.

“Efendim.” dedi yeşil tuşa basarak.

“Hocam görüşmemiz lazım.” dedi bir ses fısıldayarak.

Sesi tanımıyordu. Üstelik adam fısıldayarak konuşuyordu. Bu yeterince korku vericiydi.

“Sen de kimsin ne görüşeceğiz.”

“Ben Salih.” dedi yine fısıldayarak karşıdaki ses. “Medine’nin abisi. Yarın sabah yedide sizin okulun köşesinde olurum. Beni görmesinler.”

Telefondaki ses yine geldiği gibi sessizce gitmişti. Cemile birden ürperdi. Korku filmlerindeki gibi hissetti kendisini. Keşke Fatih burada olsa diye düşündü. Fatih iki sene önce bir trafik kazasında öldüğünden beri her gece bunu diyordu kendine. Her gece yalnız ve kimsesiz hissettiğinde bunu söylüyordu.

Bu adam gecenin bu saatinde arayıp neden yarın görüşmek istemişti acaba. Belli ki Medine’nin kiminle kaçtığını biliyordu. Böyle düşününce kendine kızdı. Herkes gibi düşünmeye başlamıştı. Ne demek biriyle kaçmıştı? Herkes öyle söylüyor diye buna mı inanmaya başlamıştı yani? Yok yok kesinlikle böyle bir şey olamazdı. Bir iş vardı bu işin içinde.

Cemile bütün gece rüyasında Medine’yi bir ormanda kaçarken yakalamaya çalıştı ama bir türlü onu çalılar arasında kaybolmadan yakalayamadı.

 

5.

Cemile’nin o gün sabah dersi yoktu ama yine de erkenden kalkıp okula gitti. Hava halen karanlıktı. Bu saatleri geri almama yüzünden daha sabah ezanı bile okunmamıştı. İçeri girmeden okulun yanına park etti arabayı. Belli ki Salih de kimseye görünmek istemiyordu. En iyisi de buydu galiba.

Neyse ki çok beklemedi ve Salih dediği gibi tam yedide göründü. Çok tedirgin görünüyor, durmadan arkasına bakıyordu. Belli ki birilerinden saklı gelmişti. Okulun kapısına doğru yönelince Cemile selektör yaparak arabaya çağırdı. Arabasına bu adamı almakla ne kadar iyi yaptığını bilmiyordu ama korksa da bunu yapmak zorunda olduğunu biliyordu.

Salih arabaya bindiğinde fark etti, Cemile. Salih ondan daha çok korkuyordu.

“Hocam” dedi birden ağlamaya başlayarak. “Dayanamıyorum artık.  Salih hıçkırıklara boğulmuştu, konuşamıyordu.  “Babam” dedi sonra “babam annemin dişlerini kırdı. Durmadan dövüyor. Artık dayanamıyorum hocam.” dedi.

Cemile, ne yapacağını bilemiyordu. Omuzundan tuttu.

“Salih” dedi  “sakin ol. Sen kocaman adamsın. Dur bir nefes al.”

Salih, hıçkırarak ağlıyordu. Cemile, kontağı çevirip arabayı yola çıkardı. Buradan uzaklaşmak en iyisi diye düşündü.

“Dün gördüm” dedi Cemile sonunda “ben giderken tekme atıyordu.”

Salih burnunu çekerek sakinleşmeye çalıştı.

“Evet, hocam  dün tekme tokat dövdü sizden sonra.”

“Şimdi nasıl annen?” diye sordu Cemile.

“Nasıl olsun hocam, yatıyor öylece.”

“Baban nerede peki?”

Salih, birden sessizleşti.

“Artık kimseyi dövemez.” dedi.

Cemile birden arabayı sağa çekip durdurdu. Belli ki işler hepten karışmıştı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Öldürdüm.” dedi sakince Salih. “Öldürdüm işte ikisini de. Onu da Mahmut’u da.”

Cemile korkudan bir an kalbinin duracağını sandı. Nefesi kesilmişti. Sanki bir anda bütün dünya durmuş gibi hissetti. Sonra ilk kar tanesini gördü. Ağır çekimle inip arabanın camına düştü ve hemen eriyip suya döndü. Sonra bir tanesi daha eridi.

“Hocam” dedi Salih.” Sokağın ilerisinde karakol var. Beni oraya götür. Her şeyi anlatacağım.”

 

 

6.

BİRKAÇ GÜN ÖNCE

“Ben sana okuldan çıkınca doğru eve gel demedim mi kız. Orospu mu olacaksın sen başımıza.”

Medine babasının her zamankinden daha öfkeli olduğunu görebiliyordu. Bir an önce elinden kurtulmak için de artık hangi dayağı nasıl yiyecekse yemeye razıydı. İtiraz bile etmiyordu.

Babasının ilk tokadı yüzünde patladığında annesi araya girdi.

“Vurma yeter.”

Babası artık kontrolden çıkmıştı bir kere. Annesi araya girince daha da öfkelendi. Bir tokat da annesine atınca kadın kendini yerde buldu. Kadın bayılmıştı. Adam bu sefer kızın başından tutup duvara çarptı. Her zaman yaptığı şeydi bu aslında ama bu sefer farklı bir şey hissetti.

Ne duvardan gelen ses tanıdıktı ne de kızın gözlerindeki bakış. Kız bir anda duvarda kanlı bir leke bırakarak olduğu yerde yığılıp kalmıştı.

“Öldü mü lan bu?” diye sordu.

Mahmut, kızı tutup kendine çekti. Pek bir şey anlamamıştı

“Bilmem. Pek öyle görünmüyor.” dedi.

Yerdeki kadına baktı. Baygın halde yatıyordu. Kıza öfkesi dinmiyor gittikçe artıyordu. Çabuk şunun elini ayağını bağla.

Mahmut içeriden getirdiği iplerle kızın elini kolunu bağladı. Gözlerine de yengesinin başörtüsünü sıkı sıkı sardı. Uyanacak olursa en azından görmesindi. Kapının hemen yanına çıkarıp duvara yasladı.

Adam deli gibi odanın ortasında dolanıyordu.

“Kalktak, başımıza orospu olacak. Görür gününü.”

Mahmut,  adamı fişeklemeye devam etti.

“Kırk kere dedim sana al okuldan diye. Düşüp kalkmadığı oğlan kalmadı. Ne diyeceğiz büyüklerimize. Töre neyse onu yap. Yoksa sen de ölürsün.”

“Tamam, gömelim.” dedi sonunda babası.

“Ölmedi ki daha canlı.” dedi Mahmut.

“Manyak mısın zaten ölecek. Bir de ona mı uğraşalım.”

“Tamam” dedi Mahmut. “Gömelim de nereye gömeceğiz?”

“Garaja gömelim. Hem oraya beton atacağız yarından sonra. Kimse bilmez.”

İkisi de dışarı çıktılar. Hemen duvarın yanında duran kazma küreği alarak garajın içine bir çukur kazdılar. Çok zamanları yoktu. Annesi de birazdan uyanırsa onu da öldürmek zorunda kalacaklardı. Bu yüzden dar bir çukur kazdılar.

Kızı oturur vaziyette çukura gömdüler. Üstüne çıkan toprağı dökerken kız kımıldamaya başladı ama her kımıldaması toprağın daha da sıkışmasına sebep oluyordu.

Sonunda boğazına kadar toprağa gelince kızın ağzındaki bez çıktı. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Kimse onu duyamazdı çünkü garajın kapısı kapalıydı. Ağzına toprak kaçınca öksürmeye başladı. Aaldığı son nefesi veremeden yüzüne gelen bir kürek toprakla ağzı ve burnu da kapanmıştı. Ama şimdi görüyordu, gözündeki bez açılmıştı. Kocaman açılmış gözleriyle onlara bakıyordu. Babası ve Mahmut onu diri diri toprağa gömüyordu. Son toprak parçası kızın ışıldayan gözlerini de kapattığında sadece kümesteki tavukların huzursuz sesleri duyuluyordu.

Adam kalan toprağı da sıkıca örttükten sonra bahçedeki arabayı garaja çekti. Artık kimse orada bir kızın gömülü olduğunu bilmeyecekti.

Annesi ertesi sabah kendine geldiğinde ona kızın evden kaçtığını söylemek çok daha kolay olacaktı.

İyi ki Salih evde yoktu. Öğrenirse ikisini de öldürürdü.

 

 

Yorum Bırakın:

yorum